yapacak bir şey olmadığı yapacak çok şey olduğu anlamına gelir

winans.jpg

http://www.rob389.com/charles-bukovski-ve-yeralti-devrimi-a-d-winans/dp/tr/11/9786059486385

Devasa ve yıllar süren çok içeriden ve gerçek bir Bukowski güncesi…

Amerikan yeraltı yayımcılığını, doğumundan itibaren gözlemlemiş efsane bir kayıt…

A. D. Winans, San Franciscolu şair ve yazar. Şiirleri ve düzyazıları dünya çapında beş yüzden fazla edebiyat dergisinde ve antolojide yayımlanmıştır. North Beach Poems ve / Kiss The Feet OfAngels dahil olmak üzere, 30 adet şiir ve düzyazı kitabının yazarıdır. 1972-1989 yılları arasında editörü olduğu Second Corning dergisini yayımladı. Second Corning, 1974 yılında, şu anda koleksiyonluk bir parça olan, özel bir Charles Bukowski sayısı bastı. Sonraki yıllarda Second Corning, Bukovvski’yi düzenli olarak yayımlamaya başladı ki, bu da iki yazar arasında 17 yıldan fazla süren bir arkadaşlıkla sonuçlandı. Bu kitap bu iki adam arasındaki Bukovvski’nin ölümüne –Mart 1994’e– dek süren ilişkiyi düzensiz tutulmul bir günlük kıvamında, yer zaman kısa tekrarlar ve rutinlerle anlatır. Winans alt yapısı olan ve süreçle zihnen ve kalben ilintili okur için çok keyfli, olup bitenlerden habersiz “ergen” okur içinse “garip” bir parça bırakmıştır ortaya!

İçerdeki şiirler ise:
“Postcard for Charles Bukowski” ilk olarak Stance’te yayımlandı. “For All Those Kids Who wrote Poems For Charles Bukowski” ise ilk olarak Caffeine’de yayımlanıp, daha sonrasında Free Thought Press tarafından tekrar yayımlandı. “Poem For the Old Man” ilk olarak Beat Scene tarafından yayımlandı. “Visiting Folsom Prison”i ilk olarak Southern Ocean Review (Yeni Zelanda) yayımladı. Bu şiirlerin bazıları daha sonra bir Lummox Press tarafından cepkitabı olarak yayımlandı.

Kitap bir bütün olarak başka bir dünya ülkesinde ilk defa yayımlanıyor, ve başka bir dile (Türkçe) ilk defa çeviriliyor…

Reklamlar

Okült, Cadıcılık, Karabüyü, Satanizm, RockNRoll, LSD Underground Poetix 10.Yıl Özel

UP 10 37.jpg

http://www.rob389.com/okult-cadicilik-karabuyu-satanizm-rocknroll-lsd-senol-erdogandeniz-/dp/tr/11/9786059486439

10.yıl özel:

6 ayrı kitap bir arada!
– Erik DavisLovecraft‘ın otopsisini tamamlamak için Edgar Allan Poeve Aleister Crowley’den yardım alarak “Büyü”nün kültürel antropoloji rehberini hazırlıyor. Sanat, din ve okültizm açısından incelenen Cthulhu’nun günümüz dijital ortamında yeniden çağrılma ritüeli için önden buyurun.

– Hakim Bey (Peter Lamborn Wilson) hakkında uzun süredir ortalığı yoklamıyorduk dedik ve Haşhaşilerin, doğal olarak Hasan Sabbah’ın içerisinde yer aldığı popüler kültürden, güncel siyasete uzanan anekdotlardan sıyrılarak başka bir anlatıyı sizlere sunmak istedik. Toplumun lanetlediği ve geçmişe gömdüğü bu mit, bugün medyanın ve imgesel yıkımın eşiğinde, Bakunin ile Baudrillad’ı bir araya getirerek tekrar karşımıza çıkıyor.

– Gary Lachman, Charles Manson ve Woodstock konserlerinden başlayarak New Age öğretileriyle yoğrulan bir dönemde yeni Cadılık biçimlerini anlatıyor. UFO’lardan, the Beatles‘a, Mick Jagger‘dan, Marianne Faithfull‘a hepsinin büyük Cadı Kazanı’nın birer parçası olduğunu görmeye hazır olun. Çünkü siz buna değersiniz.

– Julius Evola yaşadığı süreç içerisinde modern toplumun okumalarını başka kanallar aracılığıyla gerçekleştirdi. Aynı zamanda yeni tarih yazının köşelerini belirlediği – pozitivist temellerinden kopan, eleştirel ve farklı bakış açılarını toplayan metinleriyle ses getirdi. “Okült Savaş” ile bu fikirlerin teorik çatısından haberdar olurken yazarın hayatı için de Michael Moynihan’ın biyografik incelemesi bize kılavuzluk edecek.

– Tüm tutarsızlıkları, soru işaretleri ve hayatı kadar kompleks metinleriyle Timothy Leary, ne dersek diyelim, çoğu kişinin masaya oturup yazmasını sağlayan kişidir. Peki 60’ların “barış” söylemini alarak halüsinatif, dini ve politik bir vizyona oturtup farklı bir sunum yaratan Leary, dünyanın bir diğer en tehlikeli insanı olan Aleister Crowley ile buluşursa ne olur? Elbette kozmosun en karanlık öykülerinden biri ortaya çıkar.

– Peki günümüze kadar uzanan Büyü’nün güncel motivasyonları nelerdir? Tarihten nasıl rol çalar? Zamanın başlangıcından beri içimizde olan bir şey, neden dışlanmış ve hor görülmüştür? Cadıların engizisyon işkencelerinden günümüze uzanan şanlı direniş tarihini Tau Greenfield’ın kaleminden okuyun.

– Bir dahaki sayıda görüşmek üzere. Elbette matbaa gizemli bir şekilde alev alıp, hepimiz lanetlenmezsek…

UP XIV öldü, yaşasın yeni Underground Poetix!

Piç ve Devlet [Nakarat ve Papağan Üzerine] Şenol Erdoğan

11059611_854092948013485_5584709211841454660_n

Bu eser SUB Press tarafından özel baskı ile sınırlı sayıda basılmıştır.

Tüm hakları serbesttir.

Şenol Erdoğan tarafından kaleme alınmıştır.

İletişim için: senolerdogan645@gmail.com

 

“çünkü direniş araçları tüketim içindir”

“bütün açıklıktır çünkü doğasında yeniyi üretmek vardır”

diğer yandan nakarat “uydurulabilir” olanlığından dolayı bilmeyi gerektirmez ve

bilenle eşit hissettirir

—ki bu aynı zamanda vasat bir ezberciliğin de dinamosudur.

Papağan burada çok yakın durmaktadır.

İnsan-papağan nakaratı dolaşıma sokar.

I.

Palimpsest örneğin, bir nakarat değildir. Kapitalist gerçekçilik çokça nakarat barındırandır. Sık kullanım ünitelerinden birisidir.

Kapitalizmin “eleştirisi” hem nakarat hem de papağan-insan motifidir.

Siyasi-ekonomik bütünde tahayyül edilemez her şeyin zaman içerisinde gerçekleşmiş ve önemsizleşmiş hale geliş durumları vardır [tıpkı sinemanın ilk bilim-kurgu örneklerinde sanki hiç gelmeyeceğine inanılmışçasına verilen sözde uzak tarihli film isimleri gibi –uzay yolu 2024. Ya da 70-80’li yıllarda ağıza alınamayacak politik-ekonomik aksiyonların bugünkü “sıradan”lığı gibi –Abdullah Öcalan ve politiğinin evrilmesi örneği]

Bu durum ve kurum çeşitliliğinin ontolojisi nakarattır.

Kapitalizm sürdürülebilirliklerin karşısındadır. Sürdürülebilirlikler [çoğu] kapitalizmle doğrulamak istemedikleri bir ilişki ağı içindedirler ama. Bu geliştirdikleri ilişki içinde yalancı sürdürülebilir ünite ve insanları nakarat üretir.

Siyasi yapılarca hastalıkların üretilmesi ve yaygınlaştırılması nakarattır. Prozac klişesi örneğindeki gibi. Depresyon nakaratı. Araştırmaları için bkz; Oliver James.

“yeni şey” artık olası anlamının gerisindedir, yerini tekrarlama ve permütasyon tekrarına bırakmıştır, dahası onun içinde kalmıştır, gelecek olan yeni şey nakarattır. İsa’nın da yeniden geliciliğinde yeni olan hiçbir şey yoktur. Buradaki yenidenlik umudunda ağır ve son formatındaki kapitalizm karşısında direnen eski sol beyanların mesih inanç-arzusu görülür. Ama dediğimizce mesih yeni değil, olsa olsa –ancak- bir nakarattır. Şu an dolaşımdaki sözde varlık durumu –yani beklenti psikolojisi- süreci de başlıca nakarattır. Mesihin bu döngüsü aynı zamanda büyük Hristiyan sermayenin oluğudur. Burada mantra yani mottosal mekanizmalar çalışır. Mantra mottodur nakaratlaşmaz. Lakin kapitalizmin hizmetindeki değerli formlardan biridir.

Mantra nakaratın gerisinde devinir. Buradan devam eden oluş nakarattan “loop”a geçiş sergiler.

“akılda kalan bölüm” ifadesi çok kullanılan bir mekanizmadır, reklamlardan aktif siyasete kadar geçerliliğini korur ve kullanımı maksimum seviyededir. Söylenenin şarkı oluşu işari anlamı da ortada bir tiyatro-söylence olduğu kısmının göstergesidir. Temsil. Temsillerin göbek bağı [tıpkı Katolik psikanalizde olduğu gibi] kapitalizmin öncesinin ve sonrasının bedensiz-zamansız yapılandırıcılarıdır. Başkan şarkı söylemeyi, tebaası da nakaratlara eşlik etmeyi sever-di. Artık bunun önüne geçildi, aşıldı; tebaası metamorfoz geçirerek bir sabah uyandıklarında kendilerini başkanın “götünün kılı” olarak buldu. —

[Standart anlamda] Nakaratın sözlü edebiyatın ürünü oluşu akla Guattari-Deleuze’ün edebiyatın yazılı ürün faslının –yazmanın- kapitalizmin olayı olmadığını söylediği bahsi getirir, ama burada nakarat vardır ve tam olarak kapitalizmin “olayıdır”. Burada kapitalizmin derinliğine cahilliği metinsel olarak yoktur, tebaanın şifai cahilliği net olarak ortadadır. Kabile ayinleri gibidir her şey bir yandan. Diğer yandan ise kitlenin bu cahilliğinin kendi içinde dönüştürülebilirliği de söz konusudur.

Cümle kurma bozukluğu ile anlam verme sorununu bir arada yaşayan tebaanın problemi daha çok eğitimdir –hastalıklar değil. Bunlar tam olarak nakaratın hizmetindedirler. Disleksinin zeka ile hiçbir ilgisi yoktur. Sorun mekanizması hafıza ile dil arasında kuruludur, nakarata tabi olan tebaa dislektik politik bir başkalaşım içindedir. Unutur. Meyillidir. İkna edilmesi kolaydır. İktidar konumundaki tebaasına nakaratlar hediye eder. Bu aynı zamanda geçici bir iyileşme hissiyatının verdiği anlık bir rahatlama, ve zafer hissiyatıdır. Şifacı [başkan-başbakan] motifi eski kültürün görünmez köprülerini titretir. İyileştik. İyileştirildik. İyi edildik. Nakaratın hazzı.

Nakarat kördür. Tebaası da.

Türkçe dilinde her bir harfin bir adet fonemi vardır. Bundan sebep okunduğunca yazılır. Nakaratlar az harflidirler. [Ezgi her şeydir! İyi bir halk ozanı rolü de oynanır.] Sloganlar gibi az harflidir. Bu da az fonem demektir. Bu durum nakaratın kullanım sahası tebaanın zihinsel derecesi ile ilintilidir. Akılda kalmak! Hatırlanmak! Hataların –onulmazdırlar- silinmesi kadar hayatidir bu, iktidarların devamlılığının dinamosudur!

Mantra gibi nakarat da bir trans formudur, insanların transa geçme arzu ve ihtiyacı değil yönetenlerce transa geçirilmeleri kapitalist gerçeği önemlidir burada. Bu noktada nakarat döngüleşir yani “loop”laşır. Looplaşan söylence –iktidar muhabereleri- trans formunu yaratır, binlerce milyonlarca insan [eski] Afrika kabilelerinde olduğunca bir araya gelir –ki bir araya gelmek tarikatsal bir eylem, uzantısı bir arzudur da- ve iktidar olanın set olarak hazırladığı loop ile uyarıcı çakmışçasına coşar –ki tam bu noktada sayrı yaşarcasına anlamsız afrikan-dada anımsatışı cümleler kurmaya kalkar ama anlattığımız üzere bunları oluşturamazlar. – loop hangi coğrafya kültürde yaşıyor olursa olsun kültüründe bir şekilde zaten vardır, kemençeden uzun havaya, ağıta dek bu sabittir. Bu onlara iyi gelir! (bkz; halay ve politik bağı)

Evet, aslında iktidar bir tür özyinelemenin içerisinde sürer. Doğruluğun-un kaynağı kendisidir. Bu noktada nakaratın recursive ile buluşması kaçınılmazdır. Diğer yandan bir “parça”yı tekrardan masaya yatırıp daha farklı sesleri uygulayarak –aslında başka fonksiyonlar yükleyerek- kompozisyonun değiştirilebilirliğine remix diyorsak, varolan yapı üzerinde farklılaşmaya gidebilen iktidar da [ki başarısızlıktan başarı çıkarırlar, aynı şekilde ölü parçalar yeni beatlerle remixlenir, bkz TC’de yakın zamanki cemaat hükümet tartışmaları ülke iktidarının ve an be an yenilenen kapitalizmin iyi bir re-mix örneğidir..] nakarattan çıkım yaparak buraya varır.

Nakaratlar dönüşür ve içlerinden zaman içinde yeni birimler açarlar. Re-mix’e varılması gibi.

Yerleşik olan ile yeni, ilk bakışta zıtlık örneği gibi tınlıyor; oysa, toprak –yani gelenek –ki içinde nakaratı da barındırıyor- yeni ile –remix- direk ilişki içinde oluyor. –tebaa bunun farkında olmasa da olur, burada uygulayıcı güçten bahsediyoruz.

Yeni sadece yerleşiğin karşısında “yeni” diye vardır, yoksa bir süre sonra yerleşikleşecektir. Aslında her yerleşik yeni olandı-r!

Sıklıkla hukukun çiğnenişinden bahsedildi, en azından yakın zamanki “haberler” henüz güncelliğini hafızalarda koruyor? Tüm bu haber-söylence nakaratları kültürün kapitalizm tarafından çiğnenebilirliğini bilmiyorlar mı –yoksa bu da onların nakaratı mı?! Kapitalizmin şimdisinde üstün hukuk algısı yoktur! Burada eski bir söylencenin gereksinimler gereği yıkılışı söz konusudur. Yani gene organsız bedene selam vermemiz gerekecekse her şeyi metabolizmalaştıran bir varlık gibidir ortada bahsi edilen.

Ninni neden söylenir?

Her annenin çocuk ya da çocuklarını uyutmak maksadıyla kendine özgü bir ezgiyle söylediği kafiye ve ölçülere ihtiyaç duymayan lirik formdur. Uyutucu olması, sızlanmayı kesmesi noktalarında tam bir politik formdur. Liriğin bu saf-ilkel hali hakimin hizmetindedir [şiirler devletlerin hükümdarların ortak yazgısı ve tarihi buranın konusu değildir.] Genel olarak “anne”nin haleti-ruhiyesini de yansıttıklarından dolayı (hükümetin) duruma (durumuna) göre sözleri değişebilir. Aynı ezgi sözler farklılaştırılarak kullanılabilir! Bu çizgi üzerinde politik ve siyasi durumun ağıta vardığını söylemek bizim farzımızdır. Zira ninni ile başlayan “uyutma” ve “susturma” yani etkisiz hale getirme ağıtla [yani insanın da ölümüne işaren] son bulur. İktidarın ninni ile başlayan hayatı da aynı şekilde ağıta bağlanır. Bu anlamda nakarat mekanizması ninni ile ağıt arasında yaşam süren bir formdur. Ninni diğer yandan boş bir beyne hakimi kazıma noktasıdır. “çocuk” dili kazanırken aile onu şekillendirir, aile hangi politik yapı ile yaşam sürüyorsa ninninin hakim kurgusu da o renktedir. Çocuğun kazandığı kazanacağı dil ortadadır. Nakaratın nesli yetişecektir. Ve nakaratlara hiç yabancılık çekmeyecek sorgu(lama) mekanizması açığa çıkmayacaktır. Çocuğun –oy kullanan birey- ninniden nakarata varasıya zihinsel olarak boş bırakılmaması gerektiğinden çocuk nüfusa “tekerleme” yapıları hediye-empoze edilecektir. Siyaset folklorik bir sülüktür de! Bebek uyduğunda anne-hükümet ninnisini bitirir. Ninniler evrenseldir, kapitalizm de. Kapitalizmin siyasal bir alternatifinin olmamasından dolayı kapitalizmin kendisi sonsuz nakarattır. Ve post-modern olanın kendisinde ve sonrasında ortadaki yapının kültürel mantığıdır –çoğunluğu masaya koyduğumuzda. Elbette ki yaşanan kapitalist sürecin başkalaşımsallaşmış nakarat üniteleri söz konusudur, WEB dahilinde de masaya yatırmamız mümkündür durumu. İktidar olanın çoğunluğuna atfedilerek örneklenen mevzu her gelir ve kültür kesimi için geçerlidir, her iktidar modeli için geçerlidir, yaşayan hakimi kastederek yetinmemektedir. Yoksa mikrosofttan epıla, feysbuktan instagrama nakarat ünitelerini sıralamak işten bile değil. Diğer yandan “hiçbir şey olmuyor aslında”yı bir kabullenmeme durumu olarak REfreş de bir nakarat durumu, kapital-sanal ruh hastalıklarından bir sekmedir de elbette.

“Tekerrür nedeniyle ceza artırılmaz. Ancak özel bir infaz rejimi uygulanır. Koşullu salıverme olanağı sınırlandırılarak ceza infaz edildikten sonra 1 seneden az olmak üzere denetimli serbestlik uygulanır. 18 (oy yaşı) yaşını doldurmuş bireyler tekerrür hükümlerine dahil edilmezler. Yani bu noktada tekerrür ÖNCEDEN [iktidar partisinin geçmişi olabildiği gibi daha önceki hükümet ya da hükümetler olabildiği gibi bunların her hangi birinde her hangi bir vasıf-sıfat ile bulunmuş biri] işlenen bir suçtan dolayı verilen hüküm kesinleştikten sonra yeni bir suç işlenmesi durumudur. Kısacası tüm politik yapılanmaların tekerrüründen bahsediyoruz.

Politik eylemlilik hali, aktivist yapılanmalar, insiyatifler vs yani her iki kutbun birbirlerine olan sözlü fiziksel eylemliliği ve onun tüm elementleri net olarak nakarattır. “gezi” denilen süreç yüzlerce tedavülden kalkmış ve yeni sürüm tandansı fark etmez nakarat cenneti olarak gözlemlenmiştir. Hatta akabinde pop kültüründen kuramına varasıya nakarat yayımcılığı başlatılarak sermayenin nakarat faslına itibar gösterilmiştir. Hatta “gezi” diğer tarafından bir nakarat sirki olarak da ortadadır. Kaldı ki tüm nakarat mekanizmalarıyla sanal somut ilişkilenmiştir. Nakaratın yönü ve partisi yoktur. İlinti alanı da politik ve siyasi alanla sınırlı değildir, dışa çıkma durumunu kendisi de nakarata dönüştürebilir. Proleter romansı iyi nakarat örneklerindendir -sendikalar da olduğu gibi. Popüler kültüre, ana akım kültüre varasıya nakaratın örnekleri kapitalizmi besleyici sonsuz nüve –çekirdek enerji- olarak göz önündedir, vardır.

Godspeed You! Black Emperor ve Kanada-Sound’un aynı üretim ağında toplanan-birleşen diğer bandları kabaca düşündüğümüzde büyük plak şirketlerinin ve dağıtım ağının ellerine düşmedikleri doğrudur [tıpkı örnekleri yayımcılıkta da görülür]. Lakin bu onların gene kapitalizmin içinde varolan [dışındası yoktur] başka bir ağı yaratıp varolmaya devam ederken döngüyü nasıl besledikleri [biz burada 1970 sonrası İngiltere’sinin alt-kültür ekonomisini ne yazık ki konu edinemeyeceğiz, lakin fashion pazarına varasıya sizin aklınıza ünlemler koymak istedik, EMI parçası örneğinde olduğu gibi Exhaust, Rage Against the Machine’a küfrediyordu, “Sony’nin mikrofonundan kapitalizme küfretmek kolay” diye, oysa kendi bulundukları entel müzik kovuğundan yaptıkları şey de buydu ve zor değildi] gerçeğini yok etmez. Alternatif her yayıncı alternatif destekçi ve besleyicidir de. Tıpkı SUBPOP’ın kuruluşu ve genişlemesi gibi. Alternatif ve bağımsız elemanlar ana-akımın dışında falan değillerdir. Bu ülke kültürünün zavallı kısmının bir kısmı hala “yeraltı edebiyatı”ndan bahsediyor, daha onlara olayın teknik kısmın varlığından mürekkep olduğunu anlatamadık! Siz dilediğiniz kadar çıkın ve “yeraltı edebiyatı diye bir edebi tür yoktur” deyin, onlar size tüm elemanlarıyla “nedir” sorusunu sormaya devam edeceklerdir, zira bu yozlukla yarattıkları pazarı hem beslemek hem de ondan nemalanmak zorundadırlar, bu sadece parasal olarak değil hiçliklerini ortadan kaldırma arzularının psikolojik bozuklukları açısından da aynı mecburiyettir. O sadece kendi sözde alternatifliğini nakaratlamakta, bunu pazarlamaktadır. Ama bir nakaratçı ve nakaratın kendisine dönüşendir. Yani siyasi arenadaki iktidarın çoğunluğununki her neyse; aynı şair, aynı yazar, aynı yayımcı olamamışlığın durumu da odur. Ekonomik-kültürel nakarat. Ki yaratımsızlıkları, yaratamayıcılıkları nakaratla beslenir. Ağızlarına pislerler -zira başka bir göte ağızları dikilidir. Bu nakarattır. Bundan sebep bokun tarihi de büyük nakarat sistemlerinden biridir. Kurt Cobain-Nirvana 90’ların ilk çeyreği ve ikinci çeyreği kültür ekonomisinin alternatif filiziyle nakarat yeşermesinin bildik örneklerinden biridir.

Kapitalizmin toprağında onun güneşi, suyu ve bokuyla beslenen antikapitalist tohum kapital bir filiz olarak yeşerecektir. Elbette bu nakarattır. Antikapitalizm kötü bir nakarattır. Karşı kapitalist nakarat üretiminin tek sorunu kapitalist nakarat üretiminde bulunmasıdır. Tıpkı, karşıtlar içinde son zamanlarda çokça kapitalist yer tutan sürdürülebilirlikler gibi. Sürdürülebilirlikler nakarattır. Siber tüm hastalık üretimi gibi -biliyoruz ki matris somut virüslerin rahmidir. Sanal tabanlı tüm olumsuz somutluklar nakaratın varlığından türemektedir. Tüm hastalıklar ve sermayeleri nakarattır. Sermaye nakarattır. Kırmaya kırılmasına yönelik her eylem saflığını koruduğu ve ele geçirilmediği sürece katılınabilir, desteklenebilir olandır, geçici otonomdur.

Edebiyat üretimi, “torna-yayıncılık” içeriklerinden önce sermayeleri ve onların politik yapılarından dolayı nakarattır. Birbirini tekrar ederek çoğaltan yazarlar ve tür konsepti bir nakarattır. Konsept yazar üretimi. Bunların cümle kurum ve ana kurguları nakarattır, birbirlerine uzattıkları ayna evrenleri içinde yansımalar üretirler. Yansımalar nakarattır. Ayna yazarlar nakarattır. Kitap isimlerine varasıya bir nakarat kordonudurlar.

Bu metin, bütününde açılımcı olmayacak, olmadı da, birileri pastiş ile intihal parçacıkları vasıtasıyla alıntı-buluntu yalanı bahçesine girerek içerikten cümle ve de ya da fikir çalacaktır, bunu üzerine inşada bulunup yapı ortaya koyacaktır, böylelikle metnin karşısında nakarata düşmüş olacak ve bunu yaparak aslen metinle SIFIR İLİŞKİ geliştirdiğini ortaya koymuş olacaktır. Tweet’in kimyasında nakarat düşmek bir aptallık belirtisidir, bu tüm farklılaşmış bir tweet-form kafasını mekanizmasına dahil etmiştir. Şerh bazen cümlededir de. Tweet’lerin nakarat aptallığına örnekler ülke topraklarında net şekilde gözükür, başkent belediye başkanı ve aynı yoğunlukta sözde karşıtı hesap sahipleridir bunlar. Büyük bir nakarattır bu. Aslında ayna-papağan ilişkisinin tipik-güzel örneğidir de bu ikili. Akıllar karışmasın re-store etmek nakarat değildir çünkü içinde yıkım yeniden yapım ve değişimi barındırır. Lakin kibarlaştırma ve adı altındaki şehircilik rantları ve imar planları nakarattır, vaatler söylenceler piyesler temsillerle çevrilidir, müziği ezgisi dinleyici ve söyleyici kitlesi vardır.

Kathy Acker’ın pırıltısı –şayet varsa- intihali bir edebi tür halinde [yazmayı öğrenmesine dek] kullanabilmişliğinde yatar. Tutup hayranı olduğu Burroughs’dan Brion Gysin ile birlikte yarattığı yazım tekniği olan cut-up’ı çalarak tekrarlayacak denli ebleh değildi, fikir çalmak bir hırsızlık tekrarı olacaktı, Burroughs o yıllarda fazlasıyla soyulmaya başlanmıştı zaten –özellikle pop endüstrisi tarafından- oysa yazıları çalıp kolajın sınırlarında dahi gezinmemek, bak işte bu yeni(likçi)ydi. Cut-up bir nakarat sisteminden ziyade bir çoğaltım makinesi oluşundan dolayı nakaratın siyasi soysuzluğunu ve nakarat ekonomisinin torna-yayıncılarının piyasaya sürdüğü tipolojinin ve edebiyatının hiçbir şekilde coğrafyasında gezinmez. Acker papağanları severdi, zaten bunun için kendisini korsan kılmıştı –çalmak için-, yazın tekniğini de buradan alacak hatta muhabbet kuşlarına –evindeki kendi sahici kuşlarına- papağan muamelesi yapacaktı, zaten asla gerçekle bir araya gelemeyeceğini bir imitasyon oluşunu hep popun şekerleriyle süsleyeceğini gayet biliyordu. Papağanlar yazamazdı. Ama kendisi bir papağanoluş geliştirip kendi papağanyazınını ortaya koyabilirdi. Sözde feminist politikaları edebi bir değer ortaya bu yüzden koyamazdı. Farkındaydı, “bir şey” gibi ortada durmaktansa “çok şey”cilik oynadı, biri olmazsa diğerine tutunabilirdi, tam olarak da bunu yaptı, pop imajlarını kullanarak, onları giyip çıkartarak, politik imajları da pop imajlar gibi kullanıp atarak –poppolitik-. Lakin pop arenasına sunduğu –cinsel- hizmet onu öldükten sonra sonsuza dek anılacaklar mezarlığına taşıyamadı. Her halükarda başkalarının diliyle konuşmak –öteki değil başkası- bir araç olmayacaktır. David Antin’in sıçtığı öğrenci motifi Acker’dır. Başkasının dili çok denenmiştir, küresel politik arenada da örneği çoktur, siyasette ve edebiyatın siyasetinde de çokça karşılaşılır, papağanlaşan birey papağanoluşundan dolayı nakarata dahil olmaz, başkasının diliyle siyaset üretmesi onu nakarata düşürür. Oysa ister Ian Somervil ile yaptığı peliküler devinen cut-up montajları olsun, ister poetik ve düzyazın kurgusundaki yöntemi olsun (tıpkı Gysin’ın resimde becerdiğince) William Burroughs yeniyi yaratmanın denemecisi olmaktan başka hiçbir şeye ait olmamıştır. Kaldı ki Burroughs kendi sınırları dahilinde politik gerçekliğin ve gerçekçi kapitalizmin çok erken tablosunu görebilen insanlardandı. Kendi başına organsız beden tahayyülüne erişebilecek ve Amerikan edebiyat ve politikasını analiz edebilecek bir düzeneği vardı. Kaldı ki kendi yaptığı orgon makinesinde eroinin geri çekilmelerin ortadan kaldıran oydu. Foucault’nun kavgasını verdiği ana değerlerin tamamını William Burrougs’un yazın evreninde bulmanız mümkündür. Aynı şekilde Marx’ın paralel bir “junk kapitalizmi” evrenini de yaratmış ve yazmıştır.  O bedenini de fiziksel olan devletinden uzak tutarak birçok şeyin örneğini verdi –diğer yerden bedenini zaten uzak tutarak bambaşka bir varlık savaşı vermekteydi, biyolojinin siyasi savaşında her zaman ilk parmağı olanlardandı, onun yazısı kendisine dönüşmüştü çoktan, tıpkı Junkın organizmalaşması gibi farklı organizmalaşmaların yapıcısı kurucusuydu.

Belediye kültür işleri anonim şirketimsi milyonluk rantlarla yaşayan bir edebiyat ve edebiyatçı türünün devlet tarafından üretilip beslendiği, torna-yazarlık endüstrisinin dahi gelişirken acıklı ürünler ortaya koyduğu, “ulusal” edebiyatın ancak TV dizileri, şovları, politik arena nakaratları ve yığınca safsatayla zar-zor var olabildiği, yarattığı ekonominin dahilinde bile muhtaç ve olamamış yapılanmaların topraklarında nakarat sağırlaştırmıştır, ve bu sağırlaştırma memnun edici bir hal almıştır. Karşı-t yayımcıların fuar nakaratlarında –tüyap anonim şirketi ve yayıncılar birliği A.Ş arasındaki uyumlu çıkar süreci- katil besleyicisi ve azmettirici milletvekillerine kitap hediye ettiği ve “sayın” dediği –sayın polemiği bir tek Kürdistan meselesinde Abdullah Öcalan ile yaşandı nedense- ortamlar kültürel çıkar arenasında nadide sağırlık örneklerinden sadece bir tanesidir.

“Althusser devletin kanun ve düzen güçleri gibi baskı aygıtlarının okul, kilise ve hatta aile gibi ideolojik aygıtlarla işbirliği yaptığını anlatır. Bunlar, işlevleri “üretim ilişkilerini, yani kapitalist sömürü ilişkilerini” yeniden üretmek olan aygıtlardır. Bizler, özneler olarak, içinde yaşadığımız ve bize ideolojimizi kazandıran sistemler tarafından var ediliriz. Ne kadar bağımsız düşünmeye çalışsak da, önünde sonunda onun bir parçası haline geliriz. Önünde sonunda uslu küçük kapitalistler oluruz., çünkü direniş araçları dahi tüketim içindir. “ Sutton& Martin Jones bu cümle ile nakaratın yola çıkım örneklerinden birini sunmuşlardır. Nakarat tüketim kültürüne ve devletin var olan gücünün kullanımına ve kullanımına karşı-ses yükseltenlerin öfke patlamalarıyla var olup öfke dinmesiyle yok olma noktasıdır. Bazı anneler bazı meydanlara çıktıklarında belki de babalarının özellikle de o esnada ne yaptıkları da sorulmalıydı çocuklara!

Direnişin araçları nakaratlardı da bir takım hek yapılanmalarının tıpkı bir takım medya yazarları ve roman kurgucularının yaptığınca –gazete köşelerinde ya da web dahilinde var olarak- yakın geçmişteki aktivist görüntü veren politik tiyatrolar içinde kendilerine nasıl akış sağladığı ve kazandırdığını da gördük. Diğer yandan görünür ve bilinir şekilde halkın vekilleri olduğunu söyleyen insanların yaptıklarını dahi bilemezken –bilinenler dışında- zaten ortada var olmayan ve sürekli olarak beylik laflarla tehditler savuran lakin basit kağıt işi şovların da ötesine asla ve asla gidemeyen bir takım sanal örgütlerin içyapısını kim bilebilecektir. Yakın zamanda gezi olarak adlandırılan sürecin rantını sözde karşıtlardan en iyi şekilde yiyenler hekır gövde göstericileri –ki aynı iktidar gibi halkın hakkından ve haktan bahsediyorlardı- bir iki popüler medyaya taşınan yazar ve İslamcı olup olmadığı tartışma götürmeyen -ağzı ve götünü nereye dayadığını fark ettirmeyen köşe yazarlarıydı! Mckenzi Wark “bir hacker manifestosu”nu yazmakta ama diğer yandan da “yeni bir tür orta sınıf işçi” olmaklığın yaratım sürecini piyasaya anlatma-aktarmaktaydı. Bu hekır isim ve oluşumları diğer yandan tam olarak sermayenin yersiz yurtsuzlaştırdığı elemanlardı. Ki bulundukları nokta bile bu şekilde tayin ediliyordu!

Bilgiye erişimin sözde özgürlüğü hükümetlerin ve patronlarının elbette ki korkusudur. Ve analog ontoloji bakidir. Korku da ölümsüzdür. Hükümetler ses ve gürültüden korkar. Siteler elbette halk erişimine kapatılmak istenir. Korku para akışının ve ticari yatırımların tümünün etkisizleşmesi korkusudur.

 

  “abes çarkı aynı şekilde dönmekte ve hala kolektif yalanlar içinde oyalanmaktayız.” –

Ahmet Hamdi Tanpınar

II.

Devlet çocuğa bak(a)maz. Islahevinde yaşadınız mı. Hiç ıslahevi gördünüz mü. Orada yaşayan ya da yaşamış çocuklarla paylaşımlarınız oldu mu, arkadaşlık ve dostluk kurdunuz mu mesela, birlikte film izlediniz, yemek yediniz, gezdiniz mi, biz yaptık evet! “Devlet bakar,” sözcüğü sadece akla “kürtaj”ı getirmemelidir, kürtaj vasıtası “devlet bakar” politik arzusunun gereksinim duyduğu bu bireyleri nerelerde, nasıl kullanmak istediğine bağlaçtır, sizi buna götürmelidir. Tecavüz, tetikçi, militan, ya da aklınıza “her ne geliyorsa”dan öte aklınıza gelmeyenlerle bağlantı kurmak aslolan. İsim değişiklikleri yani tabela değişiklikleri “ıslah”ı ortadan kaldırmaz, şehrin derelerini ve kanalizasyonlarını ıslah edebilirsiniz, çocukları değil. Yetimhane kelimesi gibi tıpkı, -yetim. Kurum tarafından el konulmuş. Kelimeye yüklenen yan anlamlar kitap konusu, öksüzhane yok(bkz; alt kısım), babanın kaybı ön planda, annenin kaybı babanın garantörlüğüne dokunmuyor, garantörün yani babanın kaybı ise kadının yetersizliğine açılan bir kapı adeta. Yok yok, sadece beynimize gelenleri söyledik artarda  -bu konu üzerine bir gelişme göstermek için zemin bu metin değil –kim bilir belki de bazı zihinlerde küçük kırpıntılara neden olur herhangi bir “öylesine” yazı.. Bu arada daru’l eytam, öksüz sıfatını da kapsamış Osmanlı’da –Cumhuriyet inkılapları çakması Türkçeyle verilmiş “yetimhane”den ileri: “Sözlükte “yetimlerin yurdu, barınağı” anlamına gelen bu kelime; tarihî bir terim olarak Osmanlıların; son asrında çeşitli şehirlerde vakıfların veya devlet yetkililerinin gayretleriyle çeşitli sebeplerle muhtaç duruma düşen yetim ve öksüz çocukların korunması için kurulan yurtlar ve pansiyonlar için kullanılan bir terimdir. Özellikle 1910-1920 yılları arasında pek çok yetimhâne açılmıştır. (i.u.)» -kaynak: dini kavramlar sözlüğü.

“piç” küfür sayılabiliyor bazı aile yapılarınca, diğer yandan argoda ve jargonlarda çok farklı ve muazzam ifadeleri karşılıyor, daha şirin olan “fırlama”ya kadar evrilebiliyor bağlantılarıyla, diğer yandan DNA testi ile ispatlamamış herkesin sıfatı tuhaf şekilde, genel yaygın ifade “ne idüğü belirsiz döl” ülkemizde, spermi belli olmayan. Yani bizim ilgilendiğimiz kişi!, belki de biz! Babasızlık! İhtiyacımız olan –ve sahip olmak için çok şey verdiğimiz- gerçek durum, şey! Bu arada babasızlık “piç” ifadesine kaldığında kurumsal bir hal alıp sadece hüviyetsizlik, (kimliksizlik) anlamına geliyor sonuçta. Kimliksizlik devletin ve tüm sistemlerinin asla istemediği ve tahammül edemediği, devlet aile okul ordu vs. vs. vs. babası olmayanı, sahipsiz olanı, kimliksiz olanı sevmez –elbette ki! Devletin tüm kurumlarıyla tek amacı size bir kimlik vermektir, ömrü billah fiş altında bir yaşam sürmeniz için önce kayıtlı olmanız gerekir, devlet kurumlarıyla gerekirse sizi ıslah ederek bir kimlik sahibi yapar, devlet-baba gerekirse babanız olur, yani ananızı siken devlettir, zira sizin onun evladı olmaktan başka seçeneğiniz yoktur, analizciler keşke çekirdek dedikleri ailedeki ensest ile zaman harcayacaklarına devlet-babanın anne ve oğul arasına girerek yarattığı enseste de yönelseydi, devletin güzel uzvu psikanaliz bunu yapsaydı, zaten devlet tarafından yaratılmış dahası sistemleştirilmiş olmazdı değil mi. Neyse. Biyoloji devletin tasarım ve arzusu olan aile tipinin hizmetindedir. Kutsal –ve namus timsali- aile kutsal devlet ve kutsalın kendisi tanrı ve de ya da Allah. Biyolojik ahlak ortadadır. Bu aile-devlet-tanrı saçmalığı sosyal kültürel yapısı-durumu her ne olursa olsun “halk” dahilinde işler durumdadır. Bunun kapitalin ana arzu ve gereksinimlerinden başlıca yaratı olduğunu bugün aklıselim herkes biliyor. Sonuçta ekonomik ve kültürel durumu ne olursa olsun ruhban psikiyatri kapitalizmin büyük taşıdır, arzu edilen bireyi yaratmak işlevi ile donatılmıştır, sistem dediğimiz onun yetiştirdiği bireyi arzu eder, arzulardan arındırılmış, sündürülmüş insanı ister! Devletten başka kimse arzularının peşinden gidemez, analizin yapması gereken arzuyu yok etmek ya da öyle sanmaktır. Ama devletin bu biyolojik aygıt dahilinde işleyen sağlıksız tek tip aile arzusunda bir “kaçak” vardır! Kaçakların oluşmadığı bir sistem, bir entegre, bir devre mümkün değildir, doğanın kendisinde kaçaklar vardır, ıslah çalışmalarında, baraj çalışmalarında, aklınıza gelebilecek herhangi bir yerde, herhangi bir formda onlarca çeşit kaçak vardır, kaçak yapı sözde suçtur, kaçmak suçtur, asker kaçağı suçtur, hapis kaçağı, tımarhane kaçkını, kaçak elektrik kullanmak, kaçak su kullanmak, vergi kaçırmak tüm bu kaçaklar suç, kaçıklar suçludur, analiz-aile-okul-kışla-devlet-“allah” böyle emretmiştir.  Köylerde çok yaşadım-bulundum; saman balyaladım, ekin topladım, fide ektim, tohum serptim, hayvanlı ve motorlu saban sürdüm, ava çıktım, balık tuttum, değirmende çalıştım ve hep “dölü” ya da “deli” sıfatlarını taşıyan insanların muazzam varlıklarını tanıyarak sarsıldım. Köylerde en güzel, en özgün, farklı tiplere hep “dölü”, “deli” dendiğini gördüm, duydum, kayda aldım; kahvelerde, yaz plajlarında, orada burada her yerde benim en sevdiğim, beni en seven dölüler-delilerdi. Köyün kaçkınları, tıpkı “zen kaçıkları” gibi mesela, kaçık kaçkın. Köy(köy, kuy’dur kuyu yani, kuyunun etrafında serpilmiş yerleşkeye de köy denir.) “OY”un merkezi şimdi, köy kırsalda da değil artık kente taşıttırıldı. Köylü, hükümetin çoğunluk sağlayıcısı, devlet de köylü de sevmez “dölü”yü, “deli”yi. Biz de köylünün gözünde acayip, devletin gözünde zararlı değil miyiz zaten ki! Kaçak PİÇtir, devletin piçle derdi onun kaçak olmasıdır. Sokak sanatı da piçtir -yazılamalar da, illegal, devlete para kazandırmayan herhangi bir dergi, kitap, gazete de piçtir. Fanzin piçtir. Devletin kontrol altına alamadığı, bandrolleyemediği, barkodlayamadığı her şey! Düşünün kendisine kıyasıya söven bir kitap devletin kültür bakanlığına bağlı yayımcılar federasyonunun bandrolünü, bakanlığın ısbn barkodunu taşımakla var olur, kaldı ki bunun için ticaret merkezinde kaydı olması, sicil gazetesi çıkarması, yayıncılar birliğinden faaliyet belgesi alabilmesi gerekmektedir. Nasıl bir yeraltından bahsediyor bu insanlar, piç yeraltıdır, devletle bu saydığımız göbek bağları olanlar piç değildir, alt da değildir yan da değildir, öteki de değildir. Kısacası piç kodlanamaz olandır!, ve devletin analizinin de uzağındadır, onun arzu ettiği ve şekillendirdiği coğrafyanın içinde değil dışındadır. Şu devlet-aile-tanrı zırıltısı elbette ki onun ıslah gerekliliğindedir. Onu sağaltma arzusundadır. Devlet kendince azınlık olarak gördüğü uyruklara –kaldı ki onları da topraklarındaki KAÇAKlar olarak görür- ve doğal olarak kendi akımı üzerindeki bu kaçak akımı ortadan kaldırmak akımına katmak ıslah etmek ister –ve bunu cumhuriyet tarihinde çok iyi örnekler. İçinde kaçak olanı yani piçi istemeyen devlet, ırkı genelde öldürerek ıslah eder. Yani ıslah etmez. De. Öldürür. Öldürmek yumuşak bir kelimedir. Katleder. Öldürmek suretiyle ıslah yoluna gider de denebilir. Piç olarak gördüğünün toprağı kendi coğrafyası üzerinde zırıltı üçgen tarafından “işgalci” olarak görülür, bu Piç’e silahlanma-savunma hakkı tanır (böylelikle yüzlerce politik ekonomik sömürünün terör ve milliyetçilik vb adı altında kapılarını açar)! Bu kaçak akım akımlaşır, tıpkı biyolojik piçin başına gelen gibi, o bu durumu mikro bir formda sokakta da yaşamaktadır. Piç KARAdır, kara bir KAÇAKtır, sınırda da KAÇAKçıdır, göçebeliği de biyolojiktir. Sabit olmayan “kayıp”, “yitik” bir gen tarafından yaratılmıştır, Allah’a karşı işlenmiş bir suçtur, aile kutsallığından ve güzelliğinden mahrumdur –ne güzel bir mükafat!- “ortada bırakılmışlığı” hakkında halkın malum görüşü nettir. O coğrafyalar arası gezinen iktidar düşmanı kaçaktır.

Evet, “biz”, “devletin çocuğu” kavramı dahilinde O’nun sadece piçleri olabiliriz –kaldı ki bizim ıslahımıza duyduğu arzunun yarattığı üniteler bizi doğruluyor!

Tıpkı Freud’un ödipalleşmeyi reddeden şizofren evrenini sevmemesi gibidir bizlerin devlet ve onun elemanlarınca sevilmeyişimiz. Demek mümkündür ki hükümetin tüm fiziksel saldırısı (kimyasal gazlar, özel harekât timleri, çevik kuvvet vs.) ve benzeri müdahaleler bireyin ödipalleştirilmesi ve başkalaşımsal sürecidir. NAKARATTIR! Deleuze, Freud’un şizofrenleri daha çok hayvanmış gibi bahse aldığını söylediğinde, hükümet ve güçlerinin de bu şekilde davrandığını yaşamak-bilmek oldukça rahatsız edici. Zira her ikisi de aynı şeyin işçisi, talep edeni, hizmetkarıdır. Kölelik kainatın nakaratı gibi durmakta, tüm zamanlar, tüm tarihler.. Nasıl olabiliyor da bir halk (en azından hükümet belirleyen nüfus) lider seçtiğinin, karısını ve dahi kendisini de becerebileceğini, zira onun her istediğini gerçekleştirme hakkı olduğunu zikredebilme evresine geliyor –ya da kendi arzuları devlet tarafından tamamen bastırılmış olan birey, liderin her türlü arzu çeşmelerini özgür bırakmasını, bir ateri oyunu içerisindeymişçesine rahat hareket etmesi istiyor –yani arzuluyor!-. kendilerini yöneten kabinenin bir şekilde üyeleri konumundaki insanların açığa çıkan telefon konuşmalarında “bu halkım a*ına koyacağız” cümlesi karşısında a*ına konulmasında rahatsız olmuyor!  Kendisini yönetenin kendisini her hangi bir anlamda düzecek olmasının ona rahatsızlıktan öte artık haz verdiği, bu hazzın tabanının uzun yıllardır süren çalışmalarla yaratıldığını kim bilmiyor. Acaba sözde cumhuriyet ilanından bu yana tüm ulus olarak devletçe becerilme sürecinin sistemize edilmesinden olabilir mi! Burada artık haber verici olan bazı insanların çalması, diğerlerinin greve gitmesi değildir, daha ziyade, aç olanların muntazam bir şekilde çalmaması ve sömürülenlerin sürek halinde grevde olmamasıdır noktası aşılmıştır. Artık daha masum kalmıştır Reich’ın ürküşü, bizlerin şu sıra yaşadıklarının yanında. O denli ileri bir seviyesindeyizdir ki sömürünün bir düşünürü ikinci bir düşünürün kendisinden yaptığı alıntıyla burada üçüncü kez “dile dolamak” nakaratlaşamaz bile. Demek ki ortadaki doğru değerin derinliği nakaratı beslemektedir. Bahsini kılınır kılmaktadır. İnsanlığın köleleştirilmeye, aşağılanmaya arzu duyarcasına tahammül etmeleri nakaratın varlığıdır. Hafıza bu sürecin mekanıdır. Kültür varlık sebebiyken içerisindeki eğitim sistemleri “sürdürücüler”dir. Topografya ile ilintili olandır.

Rejimin ifşası,” diyorlar, ifşa: “[1] açığa vurmak [2] dile vermek [3] ortaya dökmek” yani sadece rejimin rejim içinde rejim için yapabileceği, diğer bir rejim tarafından yapılabilecek olan, rejimleşecek olanın yapabileceği, bir başka rejimin aracıya yaptırabileceği..gibi. Mümkünsüzlük halleri makro politikaların ve biçimlerinin yapı taşlarıdır. Ondan sebep ifşaya yönelik tüm otonomlar PİÇtir, KAÇAKtır yani. Gecekonduların ‘80 başı siyasetinin ilksel otonomları olması gerçeğinin doğrulayıcısı ardında ve yani içinde oluşan ve yaşanan siyasi-militan habitattır. Etik ve dürüstlük doğrulama değildir, nasıl çalındığı ve nasıl öldürüldüğü doğrulamadır! Rejim kendi içinde doğurgan ve bölünebilir olduğundan NAKARATın ta kendisidir. Kendini yaratandır da. Kendini ikiler. Permüte olabilir. Bazan paralel der kendine bazan alt, üst bazen kontr. Halkı bu “allah”-peygamber-halife üçgenine DNAsında onay vermiştir. Artık rejim vesileleriyle yasama yürütme yargı gibi engellerin önüne geçebilmiştir.

Despotik devlet’in şu anki formu bu genç cumhuriyet için bir anlamda yenidir. Paranın bedeni şu süreç dahilinde rantın bedeni olarak anılırsa doğrudur. Para cumhuriyet tarihinin en net ve aslında tek bedensel değişimini yaşamıştır-yaşamaktadır. Yaşam tarzı dediğimiz şey tüketim şeklimiz olma safhasını tamamlamış gibidir. Tüketim sınırlarını aşmış bireylere kapital junky adını verip onlara varsayımsal? bir evren de yaratabiliriz. Devletin aymazlığı kapitalizmin şuursuz yayılışıdır, hamur ya da jöle gibi yayılır kapitalizm. Devlet sıfatsızdır, bu sıfatsızlık sadece haysiyetsiz bir ekonomide vücut bulur. Hastalıklı devlet doğmaya ve baskıcı olmaya mecburdur. Para bunu ister ve gerektirir.

Analiz bitmeyen bir süreçtir. Ailenin polisin ve diğer uzuvların müttefiki olarak biyolojik ölümüne değin bireye yapışır. O değişimlere tabi olan çok büyük bir nakarattır ve diğer çoklu nakarat gruplarının özünde yer almaktadır. Halüsinasyon ile nakarat arasında muazzam bir ilişki vardır, destanlar, mitler, epikler, söylenceler beyin tarafından aynı salgı pompasına sebebiyet verecek güçtedir. Kurtuluş savaşı hikayeler, “Çanakkale geçilmez” mucizeleri, insan üstü güç masalları, çavuşlar ve neneler’in gırla gittiği bu aksiyon içinde ana figür açlık ve perişanlıktır, bu sonraki zaman dilimleri için şükran ve şükür’ün yetinme ve hak ve de hamd noktasının alt yapılarını da oluşturmaktadır. Toplumun libidosu toplu olarak zaptedilmiştir. “Zapturapt”, “veteriner hekimliğinde hayvanı muayene veya manipülasyon sırasında; hayvanın kendine, veteriner hekimine ve yardımcılarına zarar vermesini engellemek; başarılı bir manipülasyon sağlamak için kontrol altına almak için uygulanan sistemler topluluğu… Arapça “zabt”edip yani durdurup, kontrol atına alarak ; “rapt” etmek, yani bağlamak. Sadece durdurmakla yetinmeyip, bir daha hareket etmesini önlemek için önlemler almak. Cumhuriyet Osmanlı’dan bu yana nakarattır. Şimdiki zamanın geçmişteki kurgusudur. Döngünün halkasıdır.

Edebiyatın ödipal biçiminin edebiyatın ticari biçimi olduğu düşüncesine katıksız inanan insanlar olarak edebiyat üretiminde hayat sürdüğümüz topraklar üzerinde gerçek anlamda kapitalin karşısında yazınsal psikolojisinin diz çöktürülmediği kalemlerin varlığından daha önce de bahsettiğimiz gibi, neredeyse bahsedilemez, pazarlanmayan ve ana ekonomiye dahil edilmeyen nakaratlaşmamış bir edebiyat peşindeyiz? Kendisini beğendirmek için herhangi bir kılavuza ihtiyacı olmayan. Bir beğenmeyen dinlemesin orkestrası! Ne yazık ki Türkiye’de her türlü tebaaya varasıya farklı kaçak oluşumların dahi sermayeye bağlı üretim sürecinin nakaratı olmakta adeta yarıştığını görürüz. Alternatif yayımcılık kavramı yanlış olduğunca yalnızdır da bu topraklarda. Yıllardır ergenlerden akademisyenlere dek, dergilerde, okullarda, söyleşilerde, radyo programların kısacası medyada Türkiye’de yaftalanan adıyla “yeraltı” üretim sürecinin kültleşmiş masallar haricinde yaşamadığını, yeraltının edebiyatının olamayacağını, onun olsa olsa bir üretim şekli, süreci, politik zorunluluklara dayanan bir çoğaltım sistemi, bir teknik yaratım süreci olduğunu ifade ettik, geçmiş sayfalarda da dediğimiz gibi bunu ana akım sektörün yazarları, dergileri, yayımcıları ve elbet çocuk okurları algılamak ve duymak istemedi, zira ihtiyacı olan yalanı onlara gene ana-akım yayımcılık şirketleri vermekteydi. Kapitalizme küfür eden çocuklar kapitalizmin ünitelerini besliyorlardı, kaldı ki çocuklukları ömürleri boylarınca –kendi iş sahalarına sahip olduklarında da- devam edecekti. Küçük ekonomileri sevmiyorsunuz aslında, doğal olarak küçük yapılanmaları da sevmiyorsunuz, eleştirdiğiniz şeyi (aslında) arzu ettiğiniz şekilde ortaya koyan mekanizmaları sevmiyorsunuz, bu basit psikolojidir elbet, farkındalık hali haricinde üzerine gidilmeye gerek yoktur, sorunlu kısım farkındalık halidir, farkındalık hali tedavi edilemez, zira bu hal bir oluş değil tümün kendisidir, bireyin karakterindekidir. Küçük ekonomiler doğası gereği küçük siyasetlerdir de -ve politika üretme noktasında geri dursalar da bu mümkün değildir. Küçük politik sesler büyüklerin kulağına gitmez ve dikkatlerini cezbetmez ama mide bulandırıcı olanı “bağımsız”, “insiyatif” vs vs vs gibi kelimelerin içinde yer alan küçüklerin varlıklarını -kendilerince- rahatsız eder, böylelikle onların iktidarlaşma –nakarata giden yol dahilinde nakarat- arzularını da açığa koymuş olurlar -ki gerek yoktur, içlerinde ki arzu bir tek kendilerince görünmez olduğuna inanılan -saklanan- dır.

Artaud’nun yazın’a karşı haklı hakaretlerinin yanına kim inebilmiştir. Kim çocuksu göndermelerinin dışında yeri göğü sarsarak Kerouac’ın, Ginsberg’in sınırlarına, yaratım ünitelerine yaklaştı. Ya da kim 67-78 arasında Charles Bukowski’nin onurlu şair-şiir ekonomisine, Amerikan sistemi ve tüm dayatmalarına karşı çıkarak psikolojik algısını ve ana-akım edebiyat yayıncılık algısını alaşağı ederek kendisine mahkum etmesinin yanına insanca varabildi ve de (aptalca ergen söylemlerinin dışında –ergen yaş ifade etmez burada) kapitalizm karşıtı bir yaşamın ve şiirin ekonomisinin üzerine konuşabilmekten bahis edebildi. Üniversiteler de “hoca”lar ne halt etti 94 yıldır Allah aşkına!

Daha önce söyledik mi şu an hatırlamıyorum, nakarat despottur. Despotiktir. Nakarat devlet sistemidir. Hükümetlerce çeşitlenir. Baş(ba)kan nakarat temsilcisi ve üreticisi bakanların başı olduğu gibi doğal olarak baş nakartçıdır da aynı anda kendisi de bir nakarattır. Despot halifelik sistemini çok iyi bilir. “kendisi tanrıyla dolaysız bir hısımlık” ilişkisi içerisinde olduğundan halk ona tabi olmalı, gerekenler cezalandırılmalıdır. Hatta ülkeyi ekolojik bir felakete görülmemiş bir hızla götürmek ekonomik nakaratı ranttan öte ideolojik çöl arzusuna bağlar. O ekonomik olarak hükümetinin varlığı için su, toprak ve yeşil kutsal üçgenini ekonomisinin çarkı için rant formuna evirirken içsel olarak sapkın ve sözde dinsel kimliği çölün gerçek coğrafyasına arzu duyar *2. Deleuze (r.anh)’ün söylediğince şüphesiz ki “despot paranoyaktır” ve şöyle devam eder: “ve yeni sapkın gruplar despotun icadını genişletir. HATTA ONU DESPOT İÇİN ÜRETİRLER. Onun şöhretini yayarlar ve inşa ettikleri ya da işgal ettikleri kentlere onun gücünü kabul ettirirler.” O burada “seçilmiş kişi”dir. Borçlandırma 1923 senesinde başlar, bugün artık tartışılmaz bir şekilde 100 yıllığına yapılan anlaşmalar ortadadır ve bunlar ilk orta yükseköğretim süreçlerinde ders kitaplarında kahramanlıklar, destanlar arasında yer bulunup anlatılamamıştır. Borç ülkenin politik siyasi ağının ilk basamağından, ilmeğinden beri kimsenin aklına gelmeyecek her şey ve herkes ile ilişki halindedir. Bunu başarılı bir şekilde gerçekleştirmiştir. Borç dinsel kökende farklı eko verir, kökeninde yaradılış borcu, mihnet mekanizması yatar. Devlete minnet “allah”a minnet nakaratı. Bu varlık ünitesi ile devletin kullarından tahsilatı yaşamsal olarak bitmeyecektir. Süleymancıların Almanya oluşumundaki kadınların kollarındaki takılara varasıya dek keselere toplanması organizasyonu şeyh-iktidar-allah arasındaki mekanizmanın en pornografik hallerindendir –gene orda bulunduğumuzdan yazabilmekteyiz. Kaldı ki kutsal topraktan pay alma antik meseli hiçbir yere kaybolmaz! Efendi köle ilişkisi Hegel’den farklı kılındığı gibi Nietzsche’nin emek değil dilden geçirtmesi gibi şimdi daha farklı boyutlara gelip soyutlaşmıştır. Ama kaçınılmaz doğru efendinin dilinin tanrının dilinin hakim olduğu zaman dilimidir de.

Paul Baran ve Sweezy “le capitalisme monopolis”te döngüyü çok güzel ve net aktarır: “askeri aygıtı harekete geçirip ikmal edenler sadece bir insanlık karşıtı hizmetin girişimine girenler değillerdir. Aynısı, kimsenin gereksinim duymadığı malları ve hizmetleri üreten (ve bir talebi yaratan) milyonlarca işçi için de doğrudur. Ve ekonominin çeşitli sektörleriyle dalları birbirlerine öylesine bağımlılardır ki bu insanlık karşıtı faaliyete şu ya da bu şekilde herkes müdahil olur. Vietnam halkıyla çarpışan askerlere gıda ürünlerini temin eden çiftçi, yeni bir otomobil modeli için gerekli karmaşık aletleri bir araya getiren imalatçılar, ürünlerini insanların zihinlerini kontrol etmek için kullanan kağıt, mürekkep ya da televizyon imalatçıları, ve bunları takip edenler”, kaldı ki bu metin aktarısı esnasında aklımıza kaçınılmaz olarak Debord’un şu ifadesi de geliyor:   “Kapitalist ekonominin değişmez ilkesi olan “kullanım değerinin düşme eğilimi”, büyüyen ayakta kalma savaşında yeni bir mahrumiyet biçimi geliştirir ki bu insanların büyük kısmının ücretli işçiler olarak bitip tükenmez bir çaba sürdürmeye katılımını gerektirdiğinden ve herkes ya bu mücadeleye boyun eğmek ya da ölmek gerektiğini bildiğinden eski dönemdeki kıtlıktan çok da uzak değildir. Genel olarak modern metaların tüketimindeki yanılsamanın kabul görmesinin gerçek temeli şu şantajdaki gerçekliktir: En kısıtlı biçimiyle (beslenme ve barınma) kullanım, sadece giderek büyüyen ayakta kalma mücadelesinin aldatıcı zenginliğine hapsolduğu ölçüde varolur. Gerçek tüketici, yanılsamaların tüketicisi haline gelir. Meta, bu fiilen gerçek olan yanılsamadır, gösteri ise onun genel tezahürüdür.”

Henry Miller mucizevi eseri Hamlet’de aslında meseleye başka ve çok değerli bir köşeden şu şekilde yaklaşır: “Hamlet-doğan için izlenecek –gidilecek- tek yol Shakespeare’in çizmiş olduğu yoldur.” Kaldı ki Shakespeare’imizin yaptığı da başka herhangi bir yolun mümkünsüzlüğünü sağlamaktadır, çağlar, rejimler ve hükümetler boyunca bu mümkünsüzlüğün realitesinde kullanılan araçlar değişkendir, bazan ordu bazan idam bazan gaz bazan özel harekat bazan çevik kuvvet.

Kısacası nakarat da tıpkı klasik analiz formu gibi söylencelerden beslenir ve kaynak bulur, hatta bağıntıları permütasyonif olduğundan nakarat kendinsil bir biçim olarak psikanalizi içinde barındırır. Kısacası söylenceye her dönüş nakarattır, iş bu yüzden “söylencede hayat yoktur” o yüz binyıllık cesettir, “söylencede sadece söylenceler yaşayabilir.” Siyasi eğrilerin doğrusudur bu.

Nakaratın esaslı varlık kaynağı politik ekonomi ve aile sisteminin kendilerince işe yararlarını yaratan devletin varlık sebebi olduğu analizcilerdir de bu masalcı dede den şamana farklılıklar gösterir de. Nasıl ki işlevsizleşmiş çürümüş aile divanı analistin pahalı muayenehanesindeki divana dönüştü ise ülke politikasının hükümetleri de aynen bu şekilde değiştirilir. Her hükümet yapısı çatırdadığında, hırsızlığı açığa çıktığında (çalmayan hükümet mümkün olan değildir) analiz halkın oylarıyla eskiyenin “seçim” divanına yatırılmasıyla gerçekleşir(bu “divan” analizcinin divanıdır). Ta ki bir dahaki çürüme evresine dek. Oysa çürüme nakarattır. Daimdir. Döner durur. Zira organizma komple mikropludur. Ampütasyona tabi tutulsa dahi çürüme-analiz-oy-hükümet-aile devam eder. Nakarat!

İşte bundan sebep Lacan’ın yerli yerinde “hayır,” demeleri önemlidir, işte bu yüzden Deleuze ve Guattari önemlidir. Lakin papağanlıklarını yaparak nakaratlar yaratarak yürünecek bir yol değil bizimkisi elbet, yeni kavramlar, düşünceler, yollar, arterler ve haricinde tali yollar, kullanılmayan yollar, eski yollar, işçilerin ve tamir ekibinin kullandığı yollar, keçilerin ve köylülerin ve çingenelerin bilebildiği öteki ya da “kestirme” yolar, yani onlardan çıkıp yeniye dönük yürüyüp gitmeler, burada bu metin bütününde yapılan zaten budur: YÜRÜYÜP GİTME, burada yazı olarak bizim türümüz tarzımızdır bu zaten, tıpkı William Burroughs’un cut-up’ının tersine dediğince Gilles Deleuze’ün pick-up’lar daha çok geçerli yatay ve uzam, lakin TERKEDİŞ ve YÜRÜYÜP GİDİŞLER ile. Ki bu süpergosuz bir alanın üretkisidir. Bizim tarım bahçemizin toprağında yetişmeyen varolmayan bir tohum bitkidir süperego. Aileyi YAKMAK ile merkezleşmiştirden bir öte GENe yerleştirilen o pis kodu silikleştirme eylimindedir. Bu anadilin içindeki başka bir dilin mümkünlüğüdür, patika gibi. KEÇİ gibi. Bizim hayvanımız kesinlikle keçidir. Bellekten bloka yazıyı katediş. Büyüyünce ne olacaksın sorusunun ardında yatan iktidar arzusunun ve dilinin tersine çevrilip devrilmişlik hali, biz bir baltaya sap olmayanız, zira balta da değiliz, balta da değilsiniz, aparatınız olup sizi işlevleştirmek zorunda değiliz, biz olmadık -yani hakim olan değiliz, sahip değiliz, mülk taşıyıcı değiliz, iktidar değiliz, biz devlete bağlı kurumlar içinde şaircilik, yazarcılık, sanatçılık oynamadık oynamıyoruz! Biz mezun değiliz, öğretmen değiliz, yetkin değiliz, meslek erbabı da değiliz, biz ebeveyn siteminin genetik sistematik dayattığı büyüyünce ne olacaksın soru arzusununda AZINLIK olanız, kalanız, büyümeyeniz! Nakarat dünyanın tüm haritalarının çizilmiş olmasıdır, nakarat bu ülkenin sınırlarının tüm değişkenliklerinin bilinebilmesi, ve tarihinin beklenmesidir. Dünya haritası için bu budur böyledir.

..

 

tüm hakları serbesttir.

şenol erdoğan tarafından kaleme alınmıştır.

iletişim için: senolerdogan645@gmail.com