Yeni Underground Poetix yayımlandı

UP3_yerleşim_kapak_son.jpg

SATIN AL

http://www.idefix.com/Kitap/Underground-Poetix-Antoloji-Cilt-3/Edebiyat/Edebiyat-Inceleme/urunno=0001704091001

YAŞAYAN, NEFES ALAN, KAPİTAL ÇARKIN DIŞINDA ÜRETİM YAPAN ENDER KÜLTÜR NESNELERİMİZDEN UNDERGROUND POETİX 10 YILI GERİDE BIRAKAN KISA YAŞAMINDA FARKLI FORM VE FORMATLARDA TOPLAM 35 SAYI ÜRETTİ VE SAYISIZ PROJE, SAHNE VS ORGANİZE ETTİ, KİTAPLAR YAYIMLADI. SON 17 SAYISINI AYLIK SÜRELİ YAYIM OLARAK GEÇİREN UNDERGROUND POETIX 2000Lİ YILLARIN KÜLTLEŞMİŞ ESKİ SAYILARINI 2017 ŞUBATINDA ANTOLOJİ KIVAMINDA CİLTLEYİP 1. CİLDİ YAYIMLAYARAK YENİ BİR FORMA DAHA İMZA ATTI. LAKİN BU CİLT ANTOLOJİNİN 2 DİĞER CİLDİ GİBİ SEÇME VE DERLEMELERDEN OLUŞMUYOR. KARŞINIZDA UNDERGROUND POETIX’IN YEP YENİ SAYISI DURUYOR : Kartpostallarla Walter Benjamin’in Hayatı – Modern İran Sanatındaki İlk Manifesto Örnekleri – Lana Del Rey’in Lynchvari “Noir”ı – 7 Afrikalı Kadın Şair – DARIO ARGENTO İLE RÖPORTAJ – Barthes ve Adorno’dan Godard’a – David Wojnarowicz – Eisenstein “Montaj çatışmadır.” – Amatör Porno: 1990’larda Gizliliğin Sonu Taylor García – Susan Sontag ve Jean-Luc Godard Eserlerinde Görüntülerin Radikal Umudu veya Ahlaki Zorunluluğu -Montaj, avangart ve sinemanın aldığı tepki -Toni Negro: İş gücünü reddetmekten iktidarı ele geçirmeye – Cinsiyet Diyalektiği – Hepimiz Yatakta Ölemeyiz – Guy Hocquenghem – Jamaika pop müziği – Franco “Bifo” Berardi: “no future” – Biz Zamanız: Laibach/NSK, Retro-Avangardizm ve Mekanik Tekrar – Nazi Almanyası’nda Eşcinsellere Uygulanan Zulüm -Gilles Deleuze/Gherasim Luca: “Karşı-Ödipus” ile “Na-Ödipus”un Paradoksal Buluşması – A’dan Z’ye 70’lerin Feminist Avangart Sanat Rehberi – Pornografi ve Erotizm – JAPONYA’DA BEAT: Yoşimasu Gozo – Jonas Mekas – “Queer” Sözcüğünün Tarihi – Iris Murdoch – Hajime Sorayama – TİŞÖRTLÜ SPİNOZA – Wittgenstein’ın Sapları – Gerçek Gibi Müzik: Gerçeğin Sentezi – Diderot, Brecht, Ayzenştayn.. E.T.C…

Reklamlar

Arthur Cravan “Notlar”dan

 

ArthurCravan
Underground Poetix Mag.aZine

Çeviri: Anıl Karol

Eğer on sekiz yaşındayken Latince bilseydim, İmparator olurdum – Hangisi daha fena: Kongo’nun iklimi mi yoksa deha mı? – mezar şeklinde sebze tarlaları (havuç) – düşünceler ateşten fırlıyor – yıldızların, şairlerin ve matematikçilerin umutsuzluğu – daha bakireliğe yaraşır ve daha hiddetli – değişikliğe ihtiyacı olan disiplinli bir adam için çalışma masasının diğer ucuna oturmak yeterli olmaz mı – bir an için bunu Birinci Arthur olarak imzalamayı düşündüm – Sütçünün gelişiyle kalkarım – yeşille çevrili kulelerimde – köpek-eti – beyaz buz, kırağı-buzu – Ah kalbim! Ah alnım! (Ah damarlarım!) ikimizden hangisinin damarlarında daha çok cıva akıyor (frengi) – Dilimi gözlerinde gezdirdim (kadınlar) – ay içiyordu, deniz… yaldızlı ay – Bokumu yemeliyim – Eyfel Kulesi bir eğreltiotundan daha nazik – insan enstrümanın orada olduğunu hissediyor (kalpten bahsediyorum) – ormanlar ve bıçkı evi – enerji – imparatorların tozları, gözlerimdeydi – başparmağımdaki tırnağa basan insanları tolere etmeyeceğim – uzuvlarımız çoktan doğmuş bile havadan (havacılık) – Rahvan yürüyebilsem – ciddi saat (akşam) – mavi saçların denizi – sisin hareketi – Bir imparatorluğu kendi başıma kurup

kendi kendime donatabileceğim kadar büyük olduğumu düşledim – Suyun üzerinde yüzen bir yatağı, ya da daha vahşicesi, kaplanların üzerinde uyumayı düşledim –  Yollara dadanırım – Turp ve lahana tarlalarının devasa mezarlar oluşturduğu vadi ve ovalardaki tiyatrodaki sisin yönünü takip ederdim – elektro-semafor – Yirmi metre yükseklikten denize bakardım – domuzlar [?] hissizliği at – ruhum … kaldırımlarda yerini alıyor – Romanesk ayrıca biraz da İngiliz – telgraflar – yağmurun mavi suyu, sağanak – müzelerin tozlu uğur böcekleri – boş banklardaki karları – en çok tozu en büyük heykeller toplar – bütün bu meyveler sonbahara sözlü – baharda parıldayan her şey ise kışa – kışın gümüş güneşi – Kanada, biliyorum yeşilsin sen – ve ormanda yürüyüşe çık! – Sezarların tozu rüzgarla kalkmış – neyim ben, nerede… ve aşk kitaplarım? Evrensel damar – gülleri tazeler – (gelmişken savaş) Avrupa’ya kapılıp gitmekten utanırım – bırak ölsün, vaktim yok – kardeşlerimden uzak, balonlardan uzak – Seviyorum onu, bugünkü tavrı dehayla dolu, dün bir hayalperestti, bugün de dünden önceki gün gibi… – Kendimle ilgili sevdiğim bir şey… Hafızamda yirmi ülke var ve ruhumda yüz şehrin rengini taşıyorum – Gülü için öten acem bülbülü – Asya’ya giden gemilerde ve nazik filler – kalemim titriyor ve ürperiyor – her zaman duyguluyum – kitaplarımı okumak vücuda zararlı – kadınların çoğu iç çekecektir – şişman beyin, camı tırmalayan bir zihin – düşüncelerim boğa yılanları gibi – biz modernler, kalbimizdeki şeyler bir kaleyi patlatmaya bile yeter – güneş Rusya’yı kızıla boyar – güneşin görkemli lambası – petrol zengini bölgeler – yıldızların hepsi sessiz iletilerle dönüyor – izin ver izlerini takip ederek uzaklara uçayım – bir yerdeyim – yeşil kulelerimin altına çekilmiş – hareket eden yıldızlar bir limuzin gibi şarkı söylüyor – eğrelti otlarının altına çekiliyorum – çamların dibine – ne, tarlalarda değilim! – … ve sana güzel bir okyanus gemisinde geliyorum – Ne zamana kadar? Daha ne kadar oyalanacağım… – demir yolu istasyonlarının hayaletleri – ağız – balonlardan uzakta, iktidarlı – bağımsızlığın ruhu – cari hesap – coşku – Elveda yirminci yaşın tutkuları! Kuru mevsimde – metelik –

     Sıkıntı – hücrelerimi lekeliyor – eksantrik Nisan ayının ahmaklıkları – koca çocuk – sarı saçım, sömürgeci, balonlardan uzakta – tahtaların altında kurulmuş – sarışın Maryland ve balonlardan uzaklarda küçük parmağımın – Nefesim için savaşıyorum (ayrıca) kararlılık – kalbim, dörtnala ayrılıyor – Beynimin rutubetinde yüzen mısralar – Mahvolmuşum, hayal, deliliğin dansçısını kaybetmiş – hovarda – mizaç – Dürüst, bir yaratık ve bir hırsızım – Kalbim, dörtnala ayrılıyor, milyoner olacağım – Bir Londralıyı uyandırıp Asya’da uykuya dalıyorum – Londralı, tek gözlük – taşkınlık ve öfke – Ah, sen beni bilen benimle hayata gel – Rüzgar beni heyecanlandırıyor – Her zaman endişeliyim – Vicdan kemerimi tekrar taktım, kendimi hayata adadım, iyi durumdayım – dalgalı kaslar- aristokratik salonlar – vazolar ve madalyalar – Yunanlı – başlıca- Tüberküloz öncesi – Ayrıca kaderlerin şairi olmuşumdur – galvanik kavisler – parmak arası boşluk – çok çiçekli gül çalıları – örnekler – miktar – boşluk, hava vazosu, atmosfer, sarhoş eden oksijen – fakir ve zengin, para nadir sıkıntıları ve taze arzuları tatmamı sağladı – ruhumda lokomotif yığınları taşıyorum, çatlak sütunlar, hurda metal – sözde-LLoyd, altın ödül – sözüm ona – süzen gözler – boş buğday başını kaldırır, Napolyon kendininkini indirir – işte çocuklar, erkekler ve kadınlar – doğduğuma mutluyum – biyolojik gereklilikten mutlu olmak – Victor Hugo, on dokuzuncu yüzyılın en büyük dize üretme makinesi – Japonya kıyılarına vurmak – geçişliliğin içimde derin kökleri var – kalın ve ince içimde savaş halinde – Tanrım,  bekaret bizi tüketiyor – baharın nefesi, bir balina gibi nefes alıyorum – ne zaman benden daha iyi giyimli birini görsem dehşete düşüyorum – bana nerede yaşadığını söyle ki izlerini takip ederken ben de uzaklara uçabileyim – akvaryumun kraliçeleri (balıklar) – ne kadar güzel kar, yüce Tanrı bizimle dalga geçmiyor – iki kalp, dört beyin, pembe dev ve dünyanın aynası ve şiir makinesi – yüzme günlerim – Kübistlerin resim yaparken tuvallerini ateşe vermelerinde bir sakınca yok – gitar çalan biri gibi oturmuş – Ağzıma iyice bir patlatacak kadar kabayım ve sinir zayıflığı derecesinde inceyim – adam, emekli, genç kız, çocuk ve bebek – soyut ve ahlaksızca – Bahse girerim ki dünyada bana bunu söyleyecek bir Şilili ya da Obokyalı yoktur: ten rengim ve boyutlarım yüzünden hiç bir zaman hissedemeyeceğin bir şey hissettim – Biri bana gelsin ve böyle bir şey söylesin ve bende onun gözüne tükürürüm – sanatım çok zor çünkü seviyorum ve üstüne sıçıyorum – bir kadının gözleri, bir boğanın boynu – büyük gecikme – yılan ve ördek – dişleri daha yeni, ağzında parladı altın heykeller gibi – gergedanlar, yağ kazanları, yoğunluktaki kardeşlerim – güneş ormanda öldüğünde – ben delilerin de delisiyim – ve sizlere bakıyorum, bütün uzmanlara – Tanrım! Otuz yaşında olduğumu düşünmek beni çıldırtıyor – Yatağımı seviyorum çünkü ölü numarası yapabildiğim tek yer, yaşayanlar gibi nefes alarak ölü gibi davranıyorum – Alemlere gittiğimde sözlüklerin sesini duyabiliyorum – … dünyadaki bütün lokomotifler aynı anda ötmeye başlasa bile ızdırapımı ifade edemez – Belki de başarısızlıkların kralıyım, çünkü kesinlikle bir şeyin kralı olmalıyım – değişirken bile aynı – Gidiyorum … küreler …  – atletik melankoli –

    Düşünceyi destekle – Satürn’ü düşlüyorum – Çoktan başka okurlara heves etmeye başladım – Sanat umurumda değil ama yine de Balzak’ı adım gibi biliyorum – kalp keşfeder ve kafa icat eder –

     Göğüsler, yumuşaklığın filleri – Tanrı adına, bok, orospu, çürüyen ceset – kalbim tüm tutkusuyla taş çağını kucaklıyor – Doğa, hizmetkârınım – Çukurun Nero’su – gidin başımdan, sizi uzmanlar! – Şiddetle yapıyorum… – bahar zamanının hayali – ve gömlek değiştir – kişneyen gençliğim – ölü zenciler – volkanlarla saflaşmış hava – sarışın izbandut, sarışın dev – pireler kartalların üzerinde ürer, saraylardaki şapşallar – ve bir kadının sahip olduğu cehennem ötesi şeyler – Philadelphia – hat, servis – Mutluluğunu biliyorum …

     Elveda Eyfel Kulesi’nin hükümran eğreltiotları … aşk, Nisan, merdivenlere tünemiş – fabrikaların ardında – lokomotif kazanları – Bahçelerdeki Venüs – perdeler alemi – ciğerler- Gerçek elektro-semaforlar! Bisikletçi, piston kolları – derilerin trafiği – yoğun – harici – epidermis – … istasyonların ön yüzüne yansımış – Maryland’de oyna – gözlerin köküne kadar uzanan – duman, spirallerini görüyorum – hiç bir sanatçı bir gülün önünde asılı bulunmamıştır – oksijen, pembe hissediyorum – uyanıklık… fabrikalar – taş fırlat – dokuz yıl boyunca fil gibi taşınmış dizeler – vücutsuz, anlıyor musun, vücutsuz … – güneşle kirlenmiş – neden aktörler Latince ve Yunanca dizeler söylemiyor? Ayın otlakları – gün batımı buzulların elbisesini değiştirdiğinde – benimsenen, manevi yeşil – çiftliklerde

     Kararan bir bulutun kasvetli güzelliği

     Bir filin kalbi gibi düşleyen ay

     Boyunduruk altındaki köprülerin altında Saint-Laurent – kadın hizmetçilerin M. Gide’in bekâretine hizmet ettiğini fark ettim – dokuz yıl boyunca fil gibi taşınmış dizeler ve kalbin dalgalarında yedi kere ölmüş – bacalar, duman, duman, sevdiklerim darmadağınlar! – kara ölümüm, cenaze görüntüleri, senin giyimin, ölümün krallığında seni köstebekler giydirecek, kız kardeşim, daha da sinir- … senin kara suların –

     Tanrı aşkına, bu ne hava ve bu ne bahar – palmiye ağaçları ve kuleler – üretim – … güzel bir kömür yakıcı gibi – … ve başkanlarını seviyorum – şaheserleri özledim – Geldim

evlerini takdir etmeye – benim, Cravan’ın

                                                            rüzgar

     Gençliğimin çiçeklenmesini hissediyorum ve taze bir yüzle geliyorum

     Amerika’yı ve yeni bisiklet yarışı pistlerini takdir etmeye

     Asil doğam – bisiklet üzerinde –

     Kalbinde gerçekten ne var, melankoli öcüsü?

     Bu bölge nereden geliyor,

     Güzel dişi bir kömür yakıcısının saygınlığı?

     Artık bu günahkar zevkleri istemiyorum.

     Ve sen, delicesine sevdiğim kış güneşi

      bir çocuğun içinde yaşıyor

      ve gelip geçerken şaşırtıyorsun

     Kararan bir bulutun kasvetli güzelliğinde

     Bir filin kalbi gibi düşleyen ay.

     Şimdi beş yıldır aynı değilsin, yaşlanmak istemiyorum – mahkeme toptancısı – seçmen kartım – … sana yemin ediyorum – şair-oduncu – şeref – müsrifçe – haftada bir kilo et tüketen deha – haftalık – kalbin şişmanlığı, duruşun tokluğu – 200 frs. Civarında, kalbim kredi gösteriyor, banka – toplam – tam anlamıyla deli – … oldukça fazla umut sahibi olmak – Köprülerin boyunduruğu altına göller koyuyorsun – Gemi penceresinden ölümü inceliyorum – lekelenmiş sokak lambaları – denizci ruhu – yinelemek için – Ben bir gönül adamıyım, ve şundan da eminim;

     Buna rağmen…                                                                                                                                         (oteller)

     Geçmiş bir boğa gibi bağırdı – nefes borumdaki hava – … pervanelerini vızıldat – … beyaz bir otomobil gibi – genç aptal-bellofili – İlham Perimde bir Lanet – aşk iskelesinde – gezici kitapçı – kısaca – orospu! – Franko-Britanik – posta siparişi –

     Skandalın yüceltilmesi (New York belediyesi) – sonsuz Nisan (tenor) iskelesine tünmüş ve insanın söylediği her şey karşılaştırınca ne kadar da soğuk – Zekanın cepheleri ve ruhun (kalbin) eğimleri – pasaportlarım – vahşilik – moralden yoksun – saati gelince insanlar ofislerdeki ışıkları yakıyor – sokak lambaları cezalı yıldızlara ışık veriyor – Porto-Rico – zeytin ağaçları yine uykuya daldı – fil peygamber – ayak oyunlarım –

     Eyfel’in hükümran eğreltiotları

     Kule.

     Ben her şeyim ve her su baskını – ağladıktan sonra gözyaşlarımı yırtabiliyorum – muazzam bir ahlaksızlık cümbüşüne ihtiyacım var – çağımın çocuğuyum – organizma –

     Neysem oyun: bir çağın bebeği. Kalbim bir şişe gibi sarsılmış – Coşkudan tamamen moral yoksunluğuna son hızda bir geçiş –

     Ben güzel Flora, Laurent de Médicis

KADDISH * Allen Ginsberg / Çeviri: Artemis Günebakanlı

 


Bu metnin Türkçe çeviri hakları Artemis Günebakanlı‘ya aittir. Lütfen tüm alıntılarınızda metin çevirmenlerinin isimlerini kullanma hususunda özen gösterin -onlar olmasaydı bu metinleri yazılmamış gibi ne okuyabilecek ne de paylaşabilecektiniz unutmayın.

Naomi Ginsberg için, 1894-1956

 

I

 

Tuhaf şimdi seni düşünmek, korsesiz & gözsüz yitmiş, yürürken ben  Greenwich Village’ın güneşli kaldırımında.

Manhattan merkezi, berrak kış öğlesi, ve bütün gece ayaktaydım, konuşarak, konuşarak, Kaddish’i sesli okuyarak, pikapta kör diye bağıran Ray Charles blues’unu dinleyerek

ritim ritim – ve üç yıl sonra kafamdaki hatıran – Ve Adonais’in son muzaffer dörtlüklerini yüksek sesle okudum – ağladım, nasıl acı çektiğimizi fark ederek –

Ve Ölüm’ün nasıl da tüm şarkı söyleyenlerin düşlediği, söylediği, hatırladığı, Yahudi Marşı’nda ya da Budist Cevaplar Kitabı’nda haber verilen çare olduğunu – ve kendi hayalimdeki kurumuş yaprak – şafak vakti –

Düşlüyorum gerisingeri hayatın içinden, Senin zamanın – ve benimki hızlanıyor Kıyamet’e doğru,

nihai an – Gündüzün yanan çiçek – ve sonrasında gelen,

bir parlama ötede bir Amerikan şehri, ve büyük Ben veya Çin, yahut sen ve hayali bir Rusya düşünü, ya da hiç var olmamış buruşuk bir yatak gören zihnin kendisini hatırlıyorum

karanlıktaki bir şiir gibi – Unutuluşa geri kaçtı –

Diyecek başka söz yok, ve arkasından ağlanacak hiçbir şey,

Düş içindeki Varlıklardan gayrı, onun kayboluşunda tutsak kalmış,

iç çekiyor, onunla çığlık atıyor, hayali görüntü parçaları alıp satıyor,

birbirlerine tapıyorlar,

hepsine dahil olan Tanrı’ya tapıyorlar – özlem ya da çaresizlik? – henüz bitmemişken, bir Hayal? – başka bir şey?

Etrafımda zıplıyor, dışarı çıkıp caddede yürürken, omzumun üzerinden dönüp bakarken… Yedinci Cadde, birbirini omuzlayan, pencerelerle kaplı ofis binalarının mazgallı siperleri, bir bulutun altında, bir anlığına gökyüzü kadar yüksek – ve yukarıdaki gök – eski mavi bir yer.

ya da caddenin aşağısından güneye, – Aşağı Doğu Yakası’na doğru yürürken – 50 yıl önce yürüdüğün yere, küçük kız – Rusya’dan gelmiş, Amerika’nın ilk zehirli domateslerini yiyor – rıhtımda korkmuş halde

sonra Orchard Caddesi’nin kalabalığı içinde nereye doğru gitmeye çalışıyor? – Newark’a doğru

şekerciye doğru, yüzyılın ilk ev yapımı kolaları, arka odada küflü kahverengi döşeme tahtaları üzerinde dövme dondurma –

Öğrenime, evliliğe, sinir krizine doğru, ameliyat, okul öğretmenliği, ve deli olmayı öğrenmek, bir rüya içinde – bu hayat nedir?

Penceredeki Anahtar’a doğru – ve büyük Anahtar, ışıklı başını Manhattan’ın üstüne uzatıyor, ve zeminin üstüne, ve kaldırıma yatırıyor – büyük tek bir ışın halinde, hareket ediyor, Birinci Cadde’den aşağı, Yidiş Tiyatrosu’na doğru yürürken – ve yoksulluk bölgesine doğru

biliyordun, ve biliyorum, ama şimdi kaygısızca – Paterson içinden geçmiş olmak tuhaf, ve Batı’dan, ve Avrupa’dan yine buraya.

İspanyolların şimdi kapılarda ve sokaktaki esmer oğlanlardaki feryatlarıyla, yangın çıkışları senin kadar yaşlı

– Gerçi şimdi yaşlı değilsin, o benimle burada kaldı –

Kendim, her halükarda, belki kainat kadar yaşlıyım – ve sanırım bu bizimle birlikte ölüyor – başımıza gelen her şeyi geçersiz kılmaya yeter – Başımıza gelen her şey her defasında sonsuza dek yitiyor

Bu iyi! Bu pişmanlığa yer bırakmıyor – korku yayıcı yok, eksiksevgi yok, işkence ve sonunda diş ağrısı bile –

Buna rağmen başımıza gelirken ruhu yiyen bir aslandır – ve kuzu, ruh, içimizdeki, heyhat, kendini değişimin vahşi açlığına kurban eden – tüyler ve dişler – ve kemikağrısının kükreyişi, açık kafatası, çatlak kaburga, çürük-deri, kandırılmışbeyinli Acımasızlık.

Ai! ai! daha kötüye gidiyoruz! Zor durumdayız! Ve sen oyundan çıktın, Ölüm seni çıkardı, Ölüm’ün Merhamet’i vardı, yüzyılınla işin bitti, Tanrı’yla işin bitti, onun içinden geçen yolla işin bitti – Sonunda kendinle işin bitti – Saf – Baba’ndan önceki Bebek karanlığa, hepimizden önceki – dünyadan önceki –

Orada, dinlen. Sana artık acı yok. Nereye gittiğini biliyorum, orası iyi.

Artık New York’un yaz tarlalarındaki çiçekler yok, şimdi neşe yok, Louis korkusu yok,

Ve onun hoşluğu ve gözlükleri artık yok, lise on yılları, borçları, aşkları, korkmuş telefon görüşmeleri, gebe kalma yatakları, akrabaları, elleri –

Daha fazla Elanor abla yok, – o senden önce gitti – gizli tuttuk – onu öldürdün – ya da sana katlanmak için kendini öldürdü – romatizmalı bir kalp – Ama ikinizi de Ölüm öldürdü – Ne olursa olsun –

Ne de annenin hatırası, sessiz filmlerde 1915 gözyaşları

unutmakla geçen haftalar, kederle Marie Dressler’in insanlığa seslenişini izlemek, genç Chaplin’in dansını,

ya da Boris Godounov’u, Met’te Chaliapin’i, ağlayan Çar sesiyle –

Elanor & Max’le ayakta – Kapitalistlerin Orkestra’daki koltuklara oturuşunu da izlemek, beyaz kürkler, mücevherler,

YPSL[1] ile Pennsylvania’yı otostopla geçerken, siyah bol pantolon eteklerle,  birbirinin belinden tutan 4 kızın fotoğrafı, ve gülen gözler, çok mahcup, 1920’nin bakire yalnızlığı

bütün kızlar yaşlandı, ya da öldü, artık, ve mezardaki o uzun saçlı –

sonradan kocaları olduğu için şanslı

Sen başardın – ben de geldim – önce ağabeyim Eugene (hala yas tutuyor

ve son kasılışına kadar yas görecek, kanserini geçirirken – ya da katlini – belki sonra – yakında diye düşünecek – )

Ve hepsini gördüğümü hatırladığım son an bu, kendi içimden, şimdi –

gerçi sen yoksun

Ne hissettiğini sezemedim – hangi iğrenç sövgü geldi önce – sana – ve

hazırlıklı mıydın?

Nereye gitmek için? O Karanlıkta – o – o Tanrı’da mı? bir parlaklık mı?

Boşlukta bir Rab mı? Bir düşteki kara bulutun içindeki bir göz gibi mi? Nihayet Adonoi, seninle mi?

Hatıramın ötesinde! Tahmin etmekte yetersizim! Sırf mezardaki sarı

kafatası değil, ya da bir kutu solucan tozu, ve lekeli bir kurdele – Haleli Kurukafa? buna inanabiliyor musun?

Zihin için sadece bir defalığına parlayan güneş mi, sadece varoluşun

parlaması, hiçbirinin olmadığı?

Sahip olduğumuzun ötesinde hiçbir şey yok – sahip olduğunun – o zavallı

– ancak Galip gelen,

burada olmuş olmak, ve değişmiş, bir ağaç gibi, kırılmış, ya da çiçek –

toprağa yem olmuş – ama deli, taçyapraklarıyla, renkli, Büyük              Evren’i düşünen, sarsılmış, kafasına kesik atılmış, yaprağı                 soyulmuş, yumurta sepeti gibi bir hastanede saklanmış, kumaşa           sarılmış, yaralı – ay gibi beyni çılgına dönmüş, Hiçbir şeysiz.

Hiçbir çiçek benzemez o çiçeğe, bahçede kendini biliyordu, ve bıçakla              savaştı – kaybetti

Aptal bir kardan adamın buz gibi bıçağıyla kesildi – Baharda bile – tuhaf            hayalet düşünce – biraz Ölüm – Elinde keskin buz saçağı gül                 kurularıyla süslenmiş – gözleri bir köpek – siki emek sömüren              bir           fabrika – kalbi elektrikli ütülerden.

Hayatın tüm birikimleri, bizi yıpratan – saatler, bedenler, bilinç, pabuçlar,         memeler – peydahlanan oğullar – Komünizmin – hastanelere giren               “Paranoya”.

Bir defasında Elanor’un bacağına tekme atmıştın, daha sonra kalp       yetmezliğinden öldü. Sen ise inmeden. Uykuda mıydın? bir yıl                 içinde, ikiniz birden, ölüm kardeşleri. Elanor mutlu mu?

Max Aşağı Broadway’de bir ofiste hayatta ve yasta, gece yarısı             Muhasebesinin üzerinde yalnız büyük bıyık, emin değil. Hayatı                 geçiyor – gördüğü gibi – ve şimdi neden şüphe duyuyor?  Hala            para kazanma hayali, ya da neyin para kazandırabileceği, bakıcı     tuttun, çocukların oldu, Ölümsüzlüğünü bile buldun, Naomi?

Onu yakında göreceğim. Şimdi kesmem gerek – seninle konuşmak için –          çünkü ağzın varken yapmadım.

Ebediyen. Ve buna doğru gidiyoruz, Ebediyen – Emily Dickinson’ın      atları gibi – Son’a doğru.

Yolu biliyorlar – Bu Atlar – düşündüğümüzden hızlı koşuyorlar –          geçtikleri kendi hayatımız – ve yanlarında götürdükleri.

 

Muhteşem, artık yası tutulmayan, kalbi bozulmuş, zihni ardında, evlenmiş düşlemiş, faniyken değişmiş – Kıçından başına cinayetten usanmış.

Dünyada, verili, çiçek delirdi, Ütopya yapmadı, çam altında kapalı, Toprağa nişan almış, Yalnızlıkla mumyalanmış, Yehova, kabul et.

Adsız, Tek Yüzlü, Ebediyen ötemde, başlangıçsız, sonsuz, ölümdeki Baba. Bu Kehanet için orada olmasam da, nikahsızım, ilahisizim, Cennetsizim, saadet içinde başsız olsam da tapınırım.

Sen, Cennet, Ölüm’den sonra, Hiçlikte kutsanmış Tek, ışık ya da karanlık olmayan, Günsüz Ebediyet –

Al bunu, bu Mezmuru, benden, bir günde fışkırdı elimden, Zamanımın birazı, şimdi Hiçliğe verili – Seni methetmek için – Ölüm Dışında

Bu son, Yabandan arınma, Merak Edenin yolu, Herkes için aranan Ev, gözyaşlarıyla yıkanmış siyah mendil – Mezmurun ardındaki sayfa – ben ve Naomi’nin son değişimi – Tanrı’nın kusursuz Karanlığına – Ölüm, hayaletlerin kalıyor!

 

 

II

 

Tekrar tekrar – nakaratı – Hastanelerin – senin tarihini hala yazmadım – soyut kalsın – birkaç imge

geçer akıldan – evler ve yılların saksafon korosu gibi – elektrik şoklarının hatırası.

Çocukken uzun geceler boyu Paterson’daki dairede, tedirginliğini gözlemek – şişmandın – sonraki hamlen –

Sana bakmak için okula gitmeyip evde kaldığım o öğle sonrası – ilk ve son kez – insanlar benim kosmos fikrime karşı çıktığında kaybolduğuma yemin ettim –

Daha sonraki yüküm – insanoğlunu aydınlatma yemini – bu, detayların ibrası – (senin gibi deli) – (akıl sağlığı anlaşmadaki bir hile) –

Ama Broadway Church köşesinde pencereden dışarı bakıp durdun, ve Newark’tan gizemli bir suikastçiyi gözledin,

Böylece Doktor’u aradım – ‘Tamam, bir huzurevine gidin’ – böylece paltomu giydim ve senle caddede yürüdüm – Yolda bir ilkokul çocuğu bağırdı, sorumsuzca – ‘Nereye böyle Ölüme Giden Kadın’? Ürperdim –

ve güvelerin yediği kürk yakanla burnunu kapadın, şehrin atmosferine sızmış zehre karşı gaz maskesi, Büyükannemin püskürttüğü –

Ve peynirkutusu otobüsün şoförü çetenin bir üyesi miydi? Yüzüne bakıp ürperdin, seni otobüse zor bindirdim – New York’a, Times Meydanı’nın ta kendisine, başka bir Greyhound yakalamak için –

orada görünmez böcekler ve yahudi hastalığıyla savaşarak 2 saat kaldık – Roosevelt esintiyi zehirlemişti –

senin peşindelerdi – ve ben de arkandan sürükleniyordum, bunun göl kıyısındaki viktorya tarzı bir evin sessiz odasında son bulmasını umarak.

Yolculuk tüm Amerikan endüstrisinin içinden geçen tüneller boyunca 3 saat sürdü, Bayonne İkinci Dünya Savaşı’na hazırlanıyor, tanklar, doğal gaz alanları, soda fabrikaları, yol kenarı lokantaları, kale gibi lokomotif deposu – New Jersey Kızılderililerinin çamlık ormanlarına doğru – sakin kasabalar – kumlu ağaçlıklar aşan uzun yollar –

Geyiksiz dereler üstündeki köprüler, dere yatağını dolduran Kızılderili boncukları – dipte bir savaş baltası ya da Pocahontas kemiği – ve küçük kahverengi evlerde Roosevelt’e oy veren bir milyon ihtiyar kadın, Delilik otobanının dışındaki yollar –

belki ağacın birinde bir şahin, veya baykuş dolu bir dal arayan ardıçkuşu –

Sürekli söyleniyor – öndeki ikili koltukta oturan yabancılardan korkarak, kayıtsızlıkla horluyorlar – şimdi hangi otobüs yolculuğunda horlamaktalar?

‘Allen, anlamıyorsun – bu – sırtımdaki o üç büyük çubuktan beri – Hastanede bana bir şey yaptılar, beni zehirlediler, öldüğümü görmek istiyorlar – 3 büyük çubuk, 3 büyük çubuk –

‘O Kaltak! İhtiyar Büyükanne! Geçen hafta gördüm onu, yaşlı bir adam gibi pantolon giymişti, sırtında bir çuval vardı, apartmanın tuğlalı tarafından tırmanıyordu

‘Yangın merdiveninde, zehirli mikroplarla, üstüme atmak için – geceleyin – belki Louis ona yardım ediyordur – o da onun etkisi altında –

‘Ben senin annenim, beni Lakewood’a götür’ (Graf Zeplin’in düştüğü yerin yakınına, Hitler gibi bir Patlama) ‘orada saklanabilirim.’

Oraya vardık – Dr. Whatzis huzurevi – bir dolabın arkasına saklandı – kan nakli talep etti.

Kovulduk – Valizle ağır ağır bilmediğimiz karanlık bahçeli evlere – günbatımı, hava karardıktan sonra çam ağaçları – uzun zamandır ölü olan cadde çekirgeler ve zehirli sarmaşıklarla dolu –

Şimdi onu kapattım – büyük ev HUZUREVİ ODALARI – ev sahibine haftalık ücreti verdim – demir valizi taşıdım – yatağa oturup kaçmayı bekledim –

Çatı katında dostane yatak örtüleri olan temiz bir oda – dantel perdeler – çıkrık işi halı – Lekeli duvar kağıdı Naomi kadar yaşlı. Evdeydik.

Sonraki New York otobüsüyle ayrıldım – en arka koltukta başımı geriye yasladım, üzüntüyle – en kötüsünü henüz görmemiş miydim? – onu terk ederek, hissizlikle yolculuk ettim – sadece 12 yaşındaydım.

Odasında saklanıp kahvaltı zamanı neşeyle çıkacak mıydı? Ya da kapısını kilitleyip pencereden yan sokaktaki casusları mı gözleyecekti? Hitlervari görünmez gaz için anahtar deliklerini mi dinleyecekti? Bir sandalyede düşe mi dalacaktı – ya da benle dalga geçecek – bir aynanın önünde, tek başına?

12 yaşında gece otobüsle New Jersey’i geçiyorum, Naomi’yi Lakewood’un perili evinde Parcae’nin[2] eline terk ettim – kendi kader otobüsüme terk edildim – bir koltuğa gömülü – bütün kemanlar kırık – kalbim kaburgalarımın içinde yaralı – zihnim boştu – Tabutunda güvende olacak mıydı –

Ya da Newark’taki Öğretmen Okulu’nda, siyah eteğiyle Amerika’yı çalışırken – kışın sokakta öğle yemeği olmaksızın – bir peniye bir turşu – geceleyin evde yatak odasında Elanor’a bakmak için –

İlk sinirsel çöküntü 1919’daydı – üç hafta boyunca okula gitmeyip evde kaldı ve karanlık bir odada yattı – kötü bir şey – ne olduğunu hiçbir zaman söylemedi – her gürültü acı veriyordu – Wall Street’in gıcırtılarıyla dolu rüyalar –

Gri Depresyondan önce New York dışına gittik – iyileşmişti – Lou çimlerin üstünde bacak bacak üstüne atmış otururken fotoğrafını çekti – uzun saçları çiçeklerle sarılıydı – gülümsüyordu – mandolinle ninniler çalıyordu – sol görüşlü yaz kamplarında zehirli sarmaşık dumanı ve bebeklik çağındaki ben ağaçlar görüyordum –

ya da öğretmenlik yaparken, aptallarla gülerken, geç öğrenenlerin sınıfları – Rus uzmanlık alanı – hülyalı dudakları, kocaman gözleri, ince ayakları & hastalıklı parmaklarıyla moronlar, kambur, raşitik – Alis Harikalar Diyarında’nın üstünde sallanan büyük kafalar, bilişsel yetenek testi dolu bir kara tahta.

Naomi sabırla okuyor, Komünist masallar kitabından bir öykü – Diktatörün Ani Tatlılığının Hikayesi – Büyücülerin Bağışlanması – Ordular Öpüşüyor –

Yeşil Masadaki Kurukafalar – Kral & İşçiler – Paterson Press bunları 30’larda o delirene kadar bastı, ya da iflas ettiler, ikisi de.

Ey Paterson! O gece eve geç vardım. Louis meraklanmıştı. Nasıl bu kadar – düşünmemiş miydim? Onu bırakmamalıydım. Lakewood’da delirmiş halde. Doktoru ara. Çamlar içindeki eve telefon et. Çok geç.

Bitkinlikle yattım, dünyadan ayrılmak isteyerek (muhtemelen o yıl R’ye yeni aşık olmuştum – lisedeki aklımla kahramanım, daha sonra doktor olan yahudi oğlan – o zamanlar sessiz, düzgün bir çocuktu –

Sonraları onun için hayatı bırakıp, Manhattan’a taşındım – peşinden üniversiteye gittim – Feribotta eğer kabul edilirsem insanoğluna yardım edeceğim diye dua ettim – yemin ettim, Giriş Sınavı’na gittiğim gün – dürüst devrimci işçi avukatı olarak – bunun eğitimini alacaktım – Sacco Vanzetti, Norman Thomas, Debs, Atgeld, Sandburg, Poe’dan ilham alıyordum – Küçük Mavi Kitaplar’dan. Başkan veya Senatör olmak istiyordum.

cahil keder – sonraları R’nin şoke olmuş dizlerinin yanına çöküp 1941’deki aşkımı ilan etme hayalleri – Bana ne tatlı davranırdı kim bilir, onu istemiş & umutsuzluğa kapılmış olsam da – ilk aşk – bir tutku –

Daha sonra ölümcül bir çığ, bütün homoseksüellik dağları, kamış Matterhorn’ları, göt deliği Büyük Kanyon’ları – melankolik başımda ağırlık yapıyor –

bu sırada Broadway’de yürüyüp Sonsuzluğu ardında uzay olmayan lastik bir top olarak hayal ediyordum – dışarıda ne var? – Graham Bulvarı’ndaki eve gelirken, caddedeki yalnız yeşil çalıları geçerken hala melankoli, filmlerden sonra hayal kurarken –)

Sabah 2’de telefon çaldı – Acil durum – delirmişti – Naomi yatağın altına saklanıp Mussolini’nin böcekleri diye bağırıyordu – İmdat! Louis! Buba! Faşistler! Ölüm! – ev sahibi korkmuştu – yaşlı ibne bakıcı da ona bağırıyordu –

Dehşet, komşuları uyandıran – ikinci katta menopozu atlatmaya çalışan ihtiyar kadınları – bacaklarının arasındaki onca paçavra, temiz çarşaflar, kaybettikleri bebeklerin yası – kül olmuş kocaların – Yale’de dudak büken veya CCNY’da[3] saçlarını yağlayan çocukların – ya da Eugene gibi Montclair State Teachers College’da titreyenlerin –

Koca bacağı göğsüne çekilmiş, el Uzak Dur diye uzanmış, yün elbise kalçalarında, kürk palto yatağın altına sürüklenmiş – somyanın altında çantalardan bir barikat kurmuş.

Louis pijamalarıyla telefonu dinliyor, korkmuş – şimdi ne? – kim bilebilirdi ki? – benim suçum, onu yalnızlığa bırakmak mı? – karanlık odada kanepede oturuyorum, titreyerek, anlamak için –

Sabah treniyle Lakewood’a gitti, Naomi hala yatağın altındaydı – onun zehirli Polisler getirdiğini sandı – Naomi bağırıyor – Louis o zaman kalbine ne oldu? Naomi’nin esrikliği seni öldürdü mü?

Onu dışarı sürükledi, köşeye, bir taksi, valiziyle zorla arabaya bindirdi, ama şoför onları eczanede bıraktı. Otobüs durağı, iki saatlik bekleyiş.

4 odalı dairede endişeyle yattım, oturma odasındaki büyük yatakta, Louis’in masasının yanındaki – titreyerek – o gece eve geldi, geç saatte, bana neler olduğunu anlattı.

Naomi tezgahın arkasında kendini düşmandan koruyor – çocuk kitabı rafları, şırıngalar, aspirinler, kavanozlar, kan – ‘Bana yaklaşmayın – katiller! Uzak durun! Beni öldürmeyeceğinize söz verin!’

Louis korku içinde gazoz makinesinin dibinde, yanında Lakewood izci kızları – kokainmanlar – hemşireler – tarifeye bağlı otobüs şoförleri – bölge merkezinden Polisler, dillerini yutmuş gibi – ve eski bir uçurumun üzerindeki domuzları düşleyen bir rahip?

Havayı kokluyor – Louis boşluğu mu gösteriyor? – Müşteriler meşrubatlarını kusuyor – ya da gözlerini dikmiş bakıyor – Louis aşağılanmış – Naomi muzaffer – Komplonun Tebliği. Otobüs gelir, şoförler onları New York arabasına almaz.

Dr. Whatzis’e telefonlar açılır, ‘Dinlenmeye ihtiyacı var,’ Akıl hastanesi – Greystone Devlet Hastanesi Doktorları – ‘Onu buraya getirin, Bay Ginsberg.’

Naomi, Naomi – terliyor, gözleri pörtlemiş, şişman, elbisesinin bir taraftaki düğmeleri açılmış – saçları alnına düşmüş, jartiyeri bacağından şeytanca sarkıyor – çığlık çığlığa kan nakli istiyor – bir elini dosdoğru yukarı kaldırmış – bir ayakkabı tutuyor – Eczanede yalın ayak –

Düşmanlar yaklaşıyor – hangi zehirler? Kayıt makineleri? FBI? Tezgahın ardında Jdanov mu saklanıyor? Troçki dükkanın arkasında fare bakterisi mi hazırlıyor? Sam Amca Newark’ta, Zenci mahallesinde ölümcül parfümler mi karıştırıyor? İbrahim Amca, politikacıların barında cinayetle sarhoş, Hague mi planlıyor? Rose Hala İspanya İç Savaşı’nın şırıngalarıyla mı meşgul?

35 $’lık kiralık ambulans Red Bank’ten gelene kadar – Kollarından tuttular – sedyeye bağladılar – inleyerek, hayallerle zehirlenmiş halde, Jersey boyunca kimyasallar kustu, Essex County’den Morristown’a kadar merhamet diledi –

Ve Greystone’a geri dönüp üç yıl yattı – bu son alevlenmeydi, onu yeniden Tımarhaneye yolladı –

Hangi koğuşlarda – sonraları orada yürüdüm, sık sık – yaşlı katatonik kadınlar, bulutlar ya da kül ya da duvarlar kadar gri – döşemenin üstünde mırıldanarak oturuyorlar – Sandalyeler – ve sürünerek gelen kırış kırış acuzeler, suçlayarak – 13 yaşındaki merhametimi dileyerek –

‘Beni eve götür’ – bazen yalnız giderdim kayıp Naomi’yi aramaya, Şok tedavisi gören – ve derdim ki, ‘Hayır, sen delisin Anne, – Doktorlara güven.’ –

 

Ve ağabeyim Eugene, büyük oğlu, uzakta Newark’ta döşeli bir odada Hukuk okuyan –

ertesi gün Paterson koğuşuna geldi – ve oturma odasındaki kırık kanepeye oturdu – ‘Onu Greystone’a geri yollamak zorunda kaldık’ –

– yüzünde şaşkın bir ifade, çok genç, sonra dolan gözler – sonra tüm yüzüne yayılan ağlama – ‘Ne için?’ elmacık kemiklerinde titreşen feryat, gözler kapanmış, yüksek ses – Eugene’in acı yüzü.

Uzakta, Newark Kütüphanesi’nde bir Asansöre kapağı atmış, günlük süt şişesi, troleybüs hattındaki haftalığı 5 $’lık döşeli odanın pencere pervazında –

Haftada 20 $ için günde 8 saat çalıştı – Hukuk Fakültesi yılları boyunca – zenci kerhanelerinin yanında tek başına, masum yaşadı.

Kimseyle yatmamış, zavallı bakir – İdealler üzerine şiirler ve Pat Eve News editörüne politika mektupları yazıyor – (ikimiz de yazdık, Senatör Borah ve Soyutlama taraftarlarını kınıyorduk – ve Paterson Belediye Binası’na doğru giderken garip hissediyorduk –

Bir keresinde gizlice içeri girmiştim – fallus ucu & süslü tepesiyle yerel Moloch kulesi, Market Street’te dikilen tuhaf gotik Şiir – Lyon’daki Hotel de Ville’in kopyası –

kanatlar, balkon & kıvrımlı süslere sahip kapılar, devasa saate giden geçit, Hawthorne dolu gizli harita odası – Vergi Kurulu’nda kasvetli Debs – Rembrandt karanlıkta sigara içiyor –

Büyük komite odasında sessiz, cilalı masalar – Belediye meclisi üyeleri? Mali Kurul? Berber Mosca parçalara ayrılmış – Gangster Crapp tuvaletten emirler veriyor – Deliler Bölge, Ateş, Polis & Arka Oda Metafiziği üzerine çırpınıp duruyor – hepimiz ölüyüz – dışarıda, otobüs durağının yanında Eugene çocukluğuna bakıyordu –

gezgin vaizin 30 yıldır delice vaaz verdiği yerde, sert saçlı, çatlak & hasis İncil’ine sadık – kaldırıma tebeşirle Tanrınla Tanışmaya Hazırlan yazmış –

ya da tren yolu üst geçidinin betonuna Tanrı Sevgidir – benim saçmalayacağım gibi saçmalıyordu, yalnız Vaiz – Belediye Binası’nda Ölüm – )

Ama Gene, genç, Montclair Öğretmen Koleji’nde 4 yıl geçirmiş – yarım dönem öğretmenlik yaptı & hayatta ilerlemek için bıraktı – Disiplin Sorunlarından korkuyordu – esmer sevişmeleriyle İtalyan öğrenciler, seks yapan tecrübesiz kızlar, İngilizce yok, soneler önemsenmiyor – ve pek bir şey bilmiyordu – kaybettiği dışında –

böylece hayatını ikiye böldü ve Hukuk harcını yatırdı – devasa mavi kitaplar okudu ve 13 mil ötedeki Newark’ta eski asansöre bindi & gelecek için çok çalıştı

başarısızlığının eşiğinde Naomi’nin Çığlığını buldu, son defa, Naomi gitti, biz yalnızız – ev – orada oturuyor –

O zaman biraz tavuk çorbası al, Eugene. İncil’in adamı Belediye Binası önünde feryat ediyor. Ve bu yıl Lou’nun şiirsel, orta yaşlı banliyö sevgilileri var – gizlice – 1937 kitabından müzikler – Samimi – güzelliğe özlem duyuyor –

Naomi çığlık attığından beri sevgi yok – 1923’ten beri? – şimdi Greystone koğuşunda kayıp – onun için yeni bir şok – Elektrik, 40 insülinin peşinden.

Ve Metrasol onu şişmanlatmıştı.

 

Böylece birkaç yıl sonra yine eve döndü – çok yol almış ve plan yapmıştık – o günü bekledim – Annemin yeniden yemek yapmasını & – piyano çalıp mandolinle şarkı söylemesini – Ciğer Yahnisi, & Stenka Razin, & Finlandiya’yla savaştaki komünist hattı – ve borca batmış Louis – zehirli para olduğundan şüphe ediyordu – gizemli kapitalizmler

– & uzun salonda yürüdü & mobilyalara baktı. Onları hiçbir zaman hatırlamadı. Biraz amnezi. Sehpa örtülerini inceledi – ve yemek odası takımı satılmıştı –

Maun masa – 20 yıllık sevgi – hurdacıya gitmiş – piyano hala bizdeydi – ve Poe’nun kitabı – ve Mandolin, gerçi bazı telleri değişmeliydi, tozlu –

Yatakta uzanıp derin derin düşünmek, ya da kestirmek, saklanmak için arka odaya gitti – onunla birlikte gittim, onu tek başına bırakmadım – yanına yattım – perdeler kapalı, karanlık, öğleden sonra – Louis ön odadaki masasında, bekliyor – belki de akşam yemeği için tavuk kaynatıyor –

‘Akıl hastanesinden eve yeni döndüğüm için benden korkma – ben senin annenim –’

Zavallıcık, kayıp – bir korku – orada yattım – ‘Seni seviyorum Naomi,’ dedim – kaskatı, kolunun yanında. Ağlayacaktım, rahatsız, yalnız birleşme bu muydu? – Kaygılı, ve çok geçmeden kalktı.

Hiç tatmin olmuş muydu? Ve – ön taraftaki pencerelerin dibinde, yeni koltukta kendi kendine oturdu, tedirgin – yanağı avucuna dayalı – kısılan göz – o gün hangi kadere –

Tırnağıyla dişini karıştırıyordu, dudakları bir O şeklinde, kuşku – düşüncenin yaşlı yıpranmış vajinası – gözün dalgın yan bakışı – duvara yazılmış uğursuz bir borç, ödenmemiş – & Newark’ın kart memeleri yakınlaşmış –

Kafasındaki tellerle dedikodu radyosunu duymuş olabilirdi, hastanede, hafızasını kaybetmişken gangsterlerin sırtına yerleştirdiği 3 büyük antenin kontrolünde – omuzlarının arasını acıtıyordu –

Kafasının içine – Roosevelt onun durumunu biliyor olmalıydı, bana böyle söyledi – Artık onu öldürmekten korkuyorlardı, hükümet adlarını biliyordu – Hitler’e kadar izlerini sürmüşlerdi – Louis’in evini ebediyen terk etmek istiyordu.

Bir gece, ani atak – banyodaki gürültüsü – ruhunu teslim ediyormuş gibi – kasılmalar ve ağzından gelen kırmızı kusmuk – arkasında patlayan ishal suyu – dizlerinin üzerinde tuvaletin önünde – bacaklarının arasından akan sidik – fayansların üzerinde, siyah dışkısına bulaşmış halde öğürüp durdu – vazgeçmedi –

Kırkında, varisli, çıplak, şişman, lanetli, sokak kapısının dışında asansörün yanında saklanıp Polis çağırıyor, yardım etmesi için kız arkadaşı Rose’a bağırıyor –

Bir defasında kendini jilet ya da iyotla içeri kilitlemişti – göz yaşları içinde lavaboya öksürdüğü duyuluyordu – Lou yeşile boyanmış cam kapıyı kırdı, onu çıkarıp yatak odasına götürdük.

Sonra o kış aylarca sessiz kaldı – yürüyüşler, yalnız, yakındaki Broadway’de, Daily Worker okuyordu – Kolunu kırdı, buz tutmuş caddede düştü –

Kozmik finansal cinayet planlarından kaçışını tasarlamaya başladı – daha sonra Bronx’a, kız kardeşi Elanor’a kaçtı. Ve ölmüş Naomi’nin New York’taki bir başka destanı.

 

Ya Elanor ya da zarflara adres yazdığı Workman’s Circle vasıtasıyla, geçiniyordu – Campbell’s domates çorbası alıyordu – Louis’in ona gönderdiği parayı biriktiriyordu –

Daha sonra bir erkek arkadaş buldu, ve o bir doktordu – Dr. Isaac Ulusal Denizciler Sendikası için çalışıyordu – şimdi İtalyan keli ve tıknaz yaşlı bebek – kendisi bir yetimdi – ama onu kovdular – Eski zalimlikler –

Artık daha pasaklı, yatakta veya sandalyede boş boş oturuyordu, korsesi içinde kendi kendine hayal kurarak – ‘Ateşliyim – Şişmanlıyorum – Hastaneye yatmadan önce öyle güzel bir vücudum vardı ki – Beni Woodbine’da görecektin –’ Bu 1943’te, NMU salonu yakınlarındaki döşeli bir odadaydı.

Dergideki çıplak bebek fotoğraflarına bakıyor – bebe pudrası reklamları, süzülmüş küçük havuçlar – ‘Güzel düşüncelerden başka şey düşünmeyeceğim.’

Yazın pencerenin aydınlığında kafasını boynunun üzerinde çevirip duruyor, hipnotize olmuş halde, düşsel hatırlamalara dalmış halde –

‘Yanağına dokunuyorum, yanağına dokunuyorum, eliyle dudaklarıma dokunuyor, güzel düşünceler düşünüyorum, bebeğin güzel bir eli var.’ –

Ya da vücudunun Hayır-titremesi, iğrenme – bir Buchenwald düşüncesi – kafasının içinden insülin geçip gidiyor – surat ekşiten İstemsiz bir sinir ürpertisi (işerken ürpermem gibi) – beyin zarında kötü kimyasal – ‘Hayır bunu düşünme. O bir muhbir.’

Naomi: ‘Ve öldüğümüzde bir soğana dönüşürüz, bir lahanaya, bir havuca, veya bir kabağa, bir sebzeye.’ Columbia’dan şehir merkezine geliyorum ve ona katılıyorum. Bütün gün İncil okuyup güzel düşünceler düşünüyor.

‘Dün Tanrı’yı gördüm. Neye benziyordu? Eh, öğleden sonra bir merdivene tırmandım – taşrada ucuz bir kulübesi var, Monroe, NY’daki koruluklarda bulunan tavuk çiftlikleri gibi. Beyaz sakallı, yalnız, yaşlı bir adamdı.

‘Ona akşam yemeği pişirdim. Ona güzel bir akşam yemeği hazırladım – mercimek çorbası, sebze, ekmek & tereyağı – miltz[4] – masaya oturup yedi, mutsuzdu.

‘Ona dedim ki, Aşağıdaki bütün şu kavgalara ve ölümlere bak, Sorun ne? Neden buna son vermiyorsun?

Çabalıyorum, dedi – Elinden sadece bu geliyordu, yorgun görünüyordu. Çok uzun zamandır bekar ve mercimek çorbasını seviyor.’

Bir yandan bana servis yapıyor, bir tabak soğuk balık – doğranmış çiğ lahanadan musluk suyu damlıyor – kötü kokulu domatesler – bir haftalık doğal besin – suları sızan pancar & havuç rendesi, ılık – gittikçe daha acıklı yemekler – bazen mide bulantısından yiyemiyorum – ellerinin Merhameti; Manhattan, delilik, beni memnun etme arzusu, soğuk az pişmiş balık kokuyor – kemiklere yaklaştıkça soluk kırmızı. Kokuları – ve sık sık odada çıplak duruyor, böylece karşıya bakıyorum ya da onu görmezden gelerek bir kitap karıştırıyorum.

Bir defasında onunla sevişmemi sağlamaya çalıştığını düşündüm – lavaboda kendi kendine cilveleşiyordu – odanın büyük kısmını dolduran devasa yatakta uzanıyordu, elbisesi kalçalarına çıkmıştı, kıllı koca yarık, ameliyat yaraları, pankreas, karın yaraları, kürtajlar, apandisit, yağı iğrenç kalın fermuarlar gibi aşağı çeken dikişler – bacaklarının arasında perişan uzun dudaklar – Ne, dahası, göt kokusu mu? Üşüyordum – daha sonra biraz tiksindim, çok değil – belki denemek iyi bir fikirdi – Başlangıç Rahmi Canavarı’nı tanımak – Belki – bu şekilde. Umurunda olur muydu? Bir aşığa ihtiyacı var.

Yisborach, v’yistabach, v’yispoar, v’yisroman, v’yisnaseh, v’yishador, v’yishalleh, v’yishallol, sh’rneh d’kudsho, b’rich hu. Ve Louis Paterson’daki zenci mahallesindeki pis dairede kendini toparlıyor – karanlık odalarda yaşıyor – ama kendine daha sonra evlendiği bir kız buldu, yeniden aşık oluyor – kuru & utangaç da olsa – Naomi’nin 20 yıllık delice idealizmiyle yaralanmış.

Bir keresinde NY’ta uzun süre kaldıktan sonra eve geldim, yalnızdı – yatak odasında oturuyordu, bana bakmak için döndürdüğü ofis koltuğunda – ağlıyordu, gözlüklerinin altındaki kırmızı gözlerinde yaşlar –

Onu bırakmıştık – Gene tuhaf şekilde orduya katılmıştı – Naomi NY’ta tek başınaydı, döşeli odasında neredeyse çocuk gibi. Louis de postaneden mektupları almak için şehir merkezine yürüdü, lisede öğretmenlik yaptı – şiir bölümünde kaldı, sahipsiz – Bickford’s’da keder yediği onca yıl – geçmişti.

Eugene Ordudan döndü, eve değişmiş ve yalnız halde geldi – yahudi ameliyatıyla burnunu kestirdi – yıllarca Broadway’de kızlarla yatabilmek için onlara kahve ısmarladı – NYU’ya gitti, ciddiydi, Hukuk fakültesini bitirmeye.–

Ve Gene onunla yaşadı, kuru balık köfteleri yedi, ucuz, Naomi gitgide daha çok deliriyordu – Gene zayıfladı, ya da umutsuz hissediyordu, Naomi aya karşı 1920 pozları veriyordu, yan yatakta yarı çıplak.

tırnaklarını yedi ve çalıştı – tuhaf hastabakıcı oğlandı – Ertesi yıl Columbia yakınında bir odaya taşındı – Naomi çocuklarıyla yaşamak istemesine rağmen –

‘Annenin ricasını dinle, yalvarırım’ – Louis hala ona çekler yolluyordu – o yıl 8 ay tımarhanedeydim – gördüğüm hayallerden bu Ağıtta bahsedilmiyor –

Ama sonra yarı yarıya delirdi – Hitler odasındaydı, lavaboda bıyığını görmüştü – şimdi Dr. Isaac’ten korkuyordu, Newark planına onun da dahil olduğundan şüpheleniyordu – Elanor’un Romatizmalı Kalbinin yanında yaşamaya Bronx’a gitti –

Ve Max Amca asla öğleden önce kalkmazdı, Naomi sabah 6’da casusları duymak için radyoya kulak kesilirdi – veya pencere pervazını araştırırdı,

çünkü aşağıdaki boş arsada, elinde çantasıyla yaşlı bir adam üzerinden dökülen siyah paltosuna çöpleri dolduruyor olurdu.

Max’in kardeşi Edie çalışıyor – 17 yıldır Gimbels’de muhasebeci – alt kattaki dairede yaşıyordu, boşanmış – böylece Edie Naomi’yi Rochambeau Bulvarı’ndaki evine aldı –

Caddenin karşısında Woodlawn Mezarlığı, bir zamanlar Poe’nun olduğu yerde mezarlarla dolu geniş bir vadi – Bronx metrosunun son durağı – o bölgede çok komünist var.

Kim Bronx Yetişkin Lisesi’nin gece okulunda resim dersine kaydoldu – Van Cortlandt yükseltilmiş demiryolu hattının altında sınıfa doğru yalnız yürüdü – Naomiismler çiziyor –

Eski zaman yazlarında insanlar bir Kaygısızlar Kampında çimlere oturmuş – mahzun yüzleri ve uzun, bol gelen hastane pantolonlarıyla azizler –

Aşağı Doğu Yakası önünde kısa damatlarla gelinler – Bronx’taki Babil apartman çatılarının üzerinde işleyen kayıp trenler –

Mutsuz resimler – ama kendini ifade ediyordu. Mandolini gitmişti, kafasındaki tüm teller kopmuştu, denemişti. Güzelliğe doğru mu? ya da bir geçmiş hayat Mesajına?

Ama Elanor’u tekmelemeye başladı, ve Elanor’un kalp sıkıntısı vardı – yukarı çıkıp onu saatlerce Casuslukla ilgili sorguya çekiyordu,– Elanor bitkin düşmüştü. Max ofisteydi, geceye kadar puro dükkanlarının hesaplarını tutuyordu.

‘Ben harika bir kadınım – gerçekten güzel bir ruhum – ve bu yüzden onlar (Hitler, Büyükanne, Hearst, Kapitalistler, Franco, Daily News, 20’ler, Mussolini, yaşayan ölüler) çenemi kapatmak istiyor – Buba örümcek ağının başı –’

Kızları tekmeliyordu, Edie & Elanor – Gece yarısı Edie’yi uyandırıp onun casus, Elanor’un ise muhbir olduğunu söylüyordu. Edie bütün gün çalışıyordu ve buna dayanamıyordu – Sendikayı örgütlüyordu. – Ve Elanor ölmeye başlamıştı, üst kattaki yatağında.

Akrabalar beni arıyor, durumu kötüleşiyor – geriye sadece ben kalmıştım – Eugene’le metroya binip onu görmeye gittik, bayat balık yedik –

‘Kız kardeşim radyodan fısıldıyor – Louis dairede olmalı – ne diyeceğini annesi söylüyor – YALANCILAR! – iki çocuğuma yemek yaptım – mandolin çaldım –’

Dün gece uyandım bülbülün sesine / Dün gece her şey sakinken / altın mehtapta söyledi şarkısını / karşıdaki buz gibi tepeden. Yaptı da.

Onu kapıya dayayıp ‘ELANOR’U TEKMELEME’ diye bağırdım – bana bakakaldı – Horgörü – öl – oğullarının böyle naif, böyle aptal oluşuna inanamıyordu – ‘Elanor casusların en kötüsü! Emir alıyor!’

‘– Odada dinleme tesisatı falan yok!’ – ona bağırıyorum – son çare, Eugene yatakta dinliyor – bu ölümcül Anadan kaçmak için ne yapabilir – ‘Louis’ten ayrılalı yıllar oldu – Büyükanne yürüyemeyecek kadar yaşlı –’

O zamanlar hepimiz aynı anda hayattayız – hatta ben & Gene & Naomi mitolojik bir odadayız – Sonsuzda birbirimize bağırıyoruz – ben Columbia ceketi içinde, o yarı soyunmuş. Ben Radyolar, Antenler, Hitler’ler gören kafasına vuruyorum – tüm bir Halüsinasyon gamı – gerçekten – kendi evreni – başka yere giden bir yol yok – kendiminkine – Amerika Yok, hatta bir dünya bile –

Tüm insanlar olarak gittiğiniz yer, Van Gogh olarak, deli Hannah olarak, hepsi aynı – son kadere – Gök gürültüsü, Ruhlar, Yıldırım! Mezarını gördüm! Ey garip Naomi! Kendiminkini – çatlak mezarımı! Shema Y’Israei – ben Svul Avrum’um – sen – ölümde misin?

Bronx karanlığındaki son gecen – telefon ettim – hastane vasıtasıyla gizli polise.

Geldiler, sen ve ben yalnızken, kulağımın dibinde çığlık çığlığa Elanor’a bağırıyordun – o ise yatağında zorla nefes alıyordu, zayıflamıştı –

Unutmayacağım, kapının çalışı, casus korkun içinde,– Kanun ilerliyor, şerefim üzerine – Sonsuzluk odaya giriyor – çıplak halde banyoya koşuyorsun, itirazlarla nihai kahramanca kaderden saklanıyorsun –

gözlerime bakıyorsun, ihanete uğramış – deliliğin son polisleri beni kurtarıyor – Elanor’un kırık kalbine basan ayağından,

Gimbels’den yorgun argın kırık radyolu eve dönen Edie’ye bağıran sesin – ve Louis’in parasız bir boşanmaya ihtiyacı vardı, yakında evlenmek istiyor – Eugene hayal kuruyor, 125. Cadde’de saklanıyor, rezil mobilyalar için zencilere dava açıyor, siyah kızları savunuyor –

Banyodan itirazlar – Aklının başında olduğunu söyledin – pamuklu bir elbise giydin, ayakkabıların, o zaman yeniydi, çantan ve gazete kupürleri – hayır – dürüstlüğün –

dudaklarını rujla boş yere daha gerçek kılarken, aynaya bakıp görmeye çalışıyordun Deliliğin Bana mı yoksa azarlayan polise mi ait olduğunu.

veya 78’de casusluk yapan Büyükanne’ye – Senin hayalin – politik adam kaçırma çantasıyla mezarlığın duvarlarına tırmanıyor – ya da Bronx duvarlarında gördüklerin, gece yarısı pembe geceliğinle, pencereden boş arsaya bakarken –

Ah Rochambeau Bulvarı – Hayaletler Bahçesi – Bronx’taki son casus evi – Elanor ya da Naomi için son ev, işte burada bu komünist kız kardeşler devrimlerini kaybetti –

‘Tamam – paltonuzu giyin bayan – gidelim – Araba aşağıda – onunla karakola gelmek istiyor musunuz?’

Sonra yolculuk – Naomi’nin elini tuttum ve başını göğsüme yasladım, ben daha uzunum – onu öptüm ve bunu iyi niyetle yaptığımı söyledim – Elanor hasta – ve Max’in kalp hastalığı var – İhtiyaçlar –

Bana – ‘Bunu neden yaptın?’ – ‘Evet bayan, oğlunuz bir saat içinde sizden ayrılmak zorunda’ – Ambulans

birkaç saat içinde geldi – sabah 4’te şehir gecesi içinde Bellevue diye bir yere doğru uzaklaştı – sonsuza kadar hastaneye gitti. Onu götürülürken gördüm – el salladı, gözlerinde yaşlarla.

 

İki yıl, bir Meksika gezisinden sonra – Brentwood yakınındaki kasvetli düz açıklıkta, tımarhaneye giden kullanılmayan tren yolunun etrafında fundalıklar ve çimen –

yeni 20 katlı tuğla ana bina – Long Island’daki deliler şehrinin geniş çayırlarında kaybolmuş – kocaman ay şehirleri.

Akıl hastanesinin devasa kanatları ufacık siyah bir deliğe giden yolun üstünde açılıyor – kapı – çataldan giriş –

İçeri girdim – tuhaf kokuyordu – yine salonlar – asansörle yukarı – bir Kadınlar Koğuşu’nun cam kapısına – Naomi’ye – Etli butlu iki beyaz hemşire – Onu dışarı çıkardılar, Naomi boşluğa bakıyordu – ve nefesim kesildi – Felç geçirmişti –

Çok zayıf, kemiklerine doğru çekmiş – Naomi’ye yaş gelmiş – şimdi saçları beyazlamış – iskeleti üzerinde bol elbise – yüzü çökük, yaşlı! solmuş – kocakarı yanağı –

Tek el katı – kırkların ağırlığı, menopoz ve bir kalp kriziyle azalmış, artık sakat – kırışıklıklar – başında bir yara, lobotomi – yıkım, ölüme doğru sarkan el –

 

Ey Rus yüzlü, çimlerdeki kadın, uzun siyah saçların çiçeklerle taçlanmış, mandolin dizlerinde –

Komünist güzel, otur burada yazın nikahlanmış, papatyalar arasında, vaat edilmiş mutluluk yanında –

kutsal anne, şimdi gülümsüyorsun sevgine, dünyan yeniden doğuyor, çıplak çocuklar koşuyor karahindibalarla beneklenmiş kırda,

çayırın sonundaki erik ağacı korusunda karınlarını doyuruyorlar ve ak saçlı bir zencinin, yağmur fıçısının gizemini öğrettiği bir kulübe buluyorlar –

Amerika’ya gelmiş kutsal kız, sesini yeniden duymaya can atıyorum, annenin müziğini anımsayarak, Doğa Cephesi’nin Şarkısında –

Ey beni rahminde taşıyan, sütüyle ilk gizemli hayatı veren & konuşmayı ve müziği öğreten görkemli esin perisi, acılı başından ilk Görüntüyü aldığım –

İşkence görmüş ve kafatasına vurulmuş, Lanetlilerin hangi delice halüsinasyonları beni kendi kafatasımdan çıkıp Senin için Huzuru bulana kadar Sonsuzluğu aramaya itiyor, Ey Şiir – ve tüm insanlık için Başlangıcı aramaya

Kainatın annesi olan Ölüm! – Artık sonsuza dek giy çıplaklığını, saçında beyaz çiçekler, nikahın göğün ardında mühürlü – hiçbir devrim o bekareti yok edemez –

Ey Karmamın güzel Garbo’su – 1920’nin Nicht-Gedeiget Kampı’ndaki bütün fotoğraflar burada değişmemiş halde – Newark’ın tüm öğretmenleriyle – Ne Elanor yitmiş, ne Max hayaletini bekliyor ne de Louis Liseden emekli olmuş –

 

Geri dön! Sen! Naomi! Kurukafa senin üstünde! Cılız ölümsüzlük ve devrim geliyor – küçük kırık kadın – hastanelerin kül rengi bina içi gözleri, tende koğuş griliği –

‘Sen casus musun?’ Zehir gibi masada oturdum, gözlerime yaşlar doluyordu – ‘Kimsin sen? Seni Louis mi yolladı? – Teller –’ saçlarında, kafasına vurarak – ‘Ben kötü bir kız değilim beni öldürme! – Tavanı duyuyorum – İki çocuk büyüttüm –’

Oraya gitmeyeli iki yıl olmuştu – Ağlamaya başladım – Gözlerini dikip baktı – hemşire görüşmeyi bir anlığına böldü – Banyoya gidip saklandım, tuvalet beyazı duvarların arkasına

‘Dehşet’ Ağlıyordum – onu yeniden görmek – ‘Dehşet’ – ölmüş ve cenazeden sonra çürümeye başlamış gibiydi – ‘Dehşet!’

Geri döndüm daha çok bağırdı – onu götürdüler – ‘Sen Allen değilsin –’ Yüzünü izledim – ama yanımdan geçip gitti, bakmadan –

Koğuşun kapısını açtı,– geriye göz dahi atmadan içeri girdi, birden sessizlik – dışarı baktım – yaşlı görünüyordu – mezarın kıyısı – ‘Bütün o dehşet!’

 

Bir yıl daha, NY’tan ayrıldım – Batı Kıyısındaki Berkeley kulübesinde onun ruhunu düşledim – hayat boyunca o bedende hangi şekle büründüğünü, solgun ya da manik, hazzın ötesine geçmiş –

ölümüne yakın – gözlerle – benim sevgim onun şeklini almıştı, Naomi, hala dünyadaki annem – ona uzun bir mektup yolladım – & delilere ilahiler yazdım – Merhametli Şiir Tanrısının işi.

çiğnenmiş çimin yeşillenmesini, ya da taşın çimlenmesini sağlayan – ya da Güneş’in dünyanın sabiti olmasını – tüm ayçiçeklerinin ve parlak demir köprülerdeki günlerin güneşi – eski hastanelerin üzerinde parlayan – bahçemdeki gibi –

Bir gece San Francisco dönüşü, Orlovsky odamda – Whalen huzurlu sandalyesinde – Gene’den bir telgraf, Naomi öldü –

Dışarıda garajın yanındaki çalıların altında başımı yere eğdim – daha iyi olduğunu biliyordum –

sonunda – Dünyaya yalnız bakmak zorunda kalmadı – 2 yıllık yalnızlık – hiç kimsesiz, yaşı 60’a yakın – kurukafaların yaşlı kadını – bir zamanlar İncil’in uzun bukleli Naomi’si –

ya da Amerika’da ağlayan Ruth – Newark’ta yaşlanan Rebecca

Arpını hatırlayan Davut, şimdi Yale’de avukat

ya da Svul Avrum – Israel Abraham – kendim – Tanrı’ya doğru yabanda şarkı söylemeye – Ey Elohim! – böylece sona – ölümünden 2 gün sonra mektubunu aldım –

Yeniden Tuhaf Kehanetler! Şöyle yazmıştı – ‘Anahtar pencerede, anahtar penceredeki gün ışığında – anahtar bende – Evlen Allen, uyuşturucu kullanma – anahtar parmaklıklarda, penceredeki gün ışığında.

Sevgiyle,

annen’

 

ki o Naomi –

 

 

İLAAHİİ

 

O’nun iradesine göre yarattığı dünyada Mübarek Hamdedilen

Yüceltilen Övülen Sena Edilen Kutsal Olan’ın Adı Mübarektir O!

Newark’taki evde Mübarektir O! Tımarhanede Mübarektir O! Ölümün evinde Mübarektir O!

Mübarek olsun O eşcinsellikte! Mübarek olsun O Paranoyada! Mübarek olsun O şehirde! Mübarek olsun O Kitapta!

Gölgeleri mesken tutan Mübarek olsun! Mübarek olsun! Mübarek olsun!

Mübarek ol gözyaşları içindeki Naomi! Mübarek ol korkular içindeki Naomi! Mübarek Mübarek Mübarek hastalıklar içinde!

Mübarek ol Hastanelerdeki Naomi! Mübarek ol yalnızlıktaki Naomi! Mübarek olsun zaferin! Mübarek olsun parmaklıkların! Mübarek olsun son yıllarının yalnızlığı!

Mübarek olsun başarısızlığın! Mübarek olsun felcin! Mübarek olsun gözünün kapanışı! Mübarek olsun yanağının sıskalığı! Mübarek olsun pörsümüş uylukların!

Mübarek ol Sen Ölümdeki Naomi! Mübarek olsun Ölüm! Mübarek olsun Ölüm!

Mübarek olsun tüm elemi Cennet’e götüren! Mübarek olsun sonunda Ben olan!

Mübarek olsun Karanlıkta Cennet’i kuran! Mübarek Mübarek Mübarek olsun O! Mübarek olsun O! Mübarek olsun Hepimizin başındaki Ölüm!

 

 

III

 

Sırf Newark’ın morglarında ucuz gazozlar içtiği başlangıcı unutmamış olmak için,

sırf onu evreninin uzun koğuşlarındaki gri masalarda ağlarken görmüş olmak için

sırf kapıdaki Hitler’e dair tuhaf fikirlerini, kafasındaki telleri, üç büyük anteni

sırtına zorla takılan, 30 yıl boyunca eski çirkin sevişmelerini haykırıp duran tavandaki sesleri bilmiş olmak için,

sırf zaman sıçramalarını, hafıza kaybını, savaşların gürleyişini, muazzam bir elektrik şokunun kükremesi ve sessizliğini görmüş olmak için,

sırf onu Bronx’un çatılarının üstünde işleyen trenlerin kaba resimlerini yaparken görmüş olmak için,

erkek kardeşleri Riverside ya da Rusya’da ölmüş, kendisi Long Island’da tek başına son bir mektup yazıyor – ve penceredeki gün ışığında gördüğü görüntü

‘Anahtar penceredeki gün ışığındaki parmaklıklarda anahtar gün ışığında,’

sırf felç ile demir yatakta geçirdiğin o kara geceye gelmiş olmak için, Long Island üzerinde güneş battığında

ve engin Atlantik dışarıda kükrerken, Varlık’ın müthiş kendine seslenişi

Kabusun böldüğü yaradılıştan geri dönmek için – başı ölmek üzere bir hastane yastığına dayalı

– son bir bakışta – tüm Dünya bildik karanlığın içinde ebedi bir Işık – bu görüntü için gözyaşı yok –

Ama anahtar geride bırakılmalı – pencerede – gün ışığındaki anahtar – yaşayanlara – alabilecek olanlara

o ışık dilimini eline – ve kapıyı açabileceklere – ve geriye bakıp göreceklere

Yaradılışın aynı mezara doğru gerisingeri ışıldamasını, evrenin boyutunu, beyaz kapının üzerindeki kemerli yolda bulunan hastane saatinin tik takının boyutunu –

 

 

IV

 

Ey anne

neyi atladım

Ey anne

neyi unuttum

Ey anne elveda

uzun siyah bir ayakkabıyla

elveda

Komünist Parti ve kaçık bir çorapla

elveda

memendeki yağ bezesinde altı koyu kılla

elveda

eski elbisen ve vajinanı çevreleyen uzun siyah sakalla

elveda

sarkık göbeğinle

Hitler korkunla

kötü hikayeler dolu ağzınla

çürük mandolin parmaklarınla

şişman Paterson verandası kollarınla

grev ve gemi bacası karnınla

Troçki ve İspanya Savaşı çenenle

çürüyen kırılmış işçilere şarkı söyleyen sesinle

kötü aşık burnunla Newark’ın turşu kokusu burnunla

gözlerinle

Rusya gözlerinle

parasızlık gözlerinle

sahte porselen gözlerinle

Elanor Teyze gözlerinle

açlık çeken Hindistan gözlerinle

parkta işeyen gözlerinle

çöken Amerika gözlerinle

piyanodaki başarısızlığın gözlerinle

California’daki akrabaların gözlerinle

bir ambulansta ölen Ma Rainey gözlerinle

robotların saldırısına uğrayan Çekoslovakya gözlerinle

Bronx’ta gece resim dersine giden gözlerinle

Yangın Merdiveninin ufkunda gördüğün katil Büyükanne gözlerinle

evden çırılçıplak kaçıp salonda çığlık atan gözlerinle

polislerin ambulansa götürdüğü gözlerinle

ameliyat masasında bağlanmış gözlerinle

pankreası alınmış gözlerinle

apandisit ameliyatı gözlerinle

kürtaj gözlerinle

yumurtalıkları alınmış gözlerinle

şok gözlerinle

lobotomi gözlerinle

boşanma gözlerinle

felç gözlerinle

yalnız gözlerinle

gözlerinle

gözlerinle

Çiçeklerle dolu Ölümünle

 

 

V

 

Gak gak gak beyaz güneşte kargalar bağırıyor Long Island’ın mezar taşları üzerinde

Rab Rab Rab Naomi bu çimenin altında yarı ömrüm ve onun gibi kendim

gak gak gözüm gömülsün aynı Toprağa Melek gibi durduğum yere

Rab Rab Her Şeye bakan büyük Göz ve kara bir bulut içinde devinen

gak gak dalgalanan ağaçların üzerinde göğe fırlatılmış Varlıkların garip haykırışı

Rab Rab Ey devasa Ötelerin Öğütücüsü sesim Sheol’ün[5] hudutsuz sahrasında

Gak gak Zamanın çağrısı kiralanmış ayak ve kanat evrende bir an

Rab Rab gökte bir yankı dağınık yapraklar arasında esen rüzgar hatıranın gürleyişi

gak gak bütün yıllar doğumum bir düş gak gak New York otobüs kopmuş ayakkabı uçsuz bucaksız lise gak gak Rabb’in tüm Görüntüleri

Rab Rab Rab gak gak gak Rab Rab Rab gak gak gak Rab

 

NY 1959

 

[1]YPSL: Young People’s Socialist League. Amerika Sosyalist Partisi’nin gençlik kolu. (ç.n.)

[2]Parcae: Antik Roma dininde kader tanrıçaları. (ç.n.)

[3]CCNY: City College of New York (ç.n.)

[4]Miltz: İnek dalağıyla yapılan bir yemek. (ç.n.)

[5]Sheol: Eski Ahit’e göre ölülerin gittiği yer (ç.n.)

Jacques-André Boiffard Putlar/Pislikler: Yada AYAK ve FETİŞ Documents’in ayak başparmaklarındaki ara-tiksinti

 

Olivier Chow

Türkçesi: Deniz Kurt

Philippe Ariès’in hatırlattığı gibi: “Kadavrayı kemiren kurtlar topraktan değil bedenin kendisinden ve doğal ‘salgılarından’ gelir.” [69] Ölüm şairleri bedenlerimizin etrafında sinekler uçuşan pislik torbalarından başka bir şey olmadığını çok iyi anlamışlardı; bok çuvallarıyız biz. Gerçeğin cerahatine hoşgeldiniz.

Bu makalede arzuyu, daha spesifik olmak gerekirse Fransız sürrealist Georges Bataille’ın ‘ara-tiksinti’ olarak adlandırdığı çekim ve tiksinti arasındaki salınımın yarattığı sakıncalı bölgenin doğurduğu ihtirası günah perspektifinden inceleyeceğiz. Ara-tiksintinin nihai kaynağının ölüm olduğunu ve beraberinde yalnızca özneyi ve öznenin rahatsızlıklarını değil, toplumu ve toplumun tabu ve yasaklarını da taşıdığını kanıtlayacağız. Ara-tiksinti, yakın zamanda gerçekleşen Hayward sergisi “Undercover Surrealism”de hayata dönen aykırı ve kısa ömürlü sürrealist dergi Documents’ın (1929-1930) oluşturduğu görsel kültür bağlamında ele alınacak. [1] Serginin ana salonundaki ‘pièces maîtresse’lerinden biri derginin en ünlü fotoğrafçısı Jean-Jaques Boiffard’a ait bir fotoğraf. Konumuzun bel kemiğini oluşturan eser büyütülmüş bir ayak başparmak fotoğrafı. Bu fotoğraf, Breton’un hayal gücünün mümkünlüğünün karşısına gerçeğin imkansızlığını koyan George Bataille’nin sürrealizminin, ‘harikulade’yi bir kenara fırlatıp kelimesi kelimesine üzerine sıçan ve utanmazca ‘bayağı’yı (bassesse) ve pisliği (ordure) yücelten sürrealizmin amblemi olmuş durumda. Dev ayak parmaklarının yerine getirmeleri gereken bir görevi var. Bataille’a göre söz ve imgeler daima uyardıkları içsel tepkiler ve sezgiler aracılığıyla normalde gizli kalan ve baskılanan şeyleri açığa çıkarmalıdır. Documents’da yansıtılan psikolojik baskının konusu köklerini ölümden alan bir ihtirastı. Yani, ara-tiksintinin bize en karanlık ve ağza alınmaz arzu nesnelerimizi gösterek bir çeşit ölüm pornosu sahnelediğini söyleyebiliriz. Konumuzu iki bölüme ayıracağız; öncelikle ayak parmağını bir put ardından da bir pislik olarak inceleyeceğiz.

Documents beklenmedik özgün ve radikal bir yaklaşım benimsese de başta bilimsel bir eleştiri olarak planlanmıştı. Yüksek sanatı genelle (beaux arts and variétés), arkeolojiyi etnografik sanatla harmanladı.  Documents’ın belirsiz hedef tanımı çöküşünün de tohumlarını taşıyordu: “Şu ana kadar görmezden gelinmiş, kışkırtıcı fakat henüz sınıflandırılamamış sanat eserleri ve bazı alışılmamış yaratımlar arkeologlarınki gibi titiz ve bilimsel bir incelemeye tabi tutulacak.” Dergi dördüncü sayısı itibariyle kışkırtıcı, rahatsız edici ve açıkçası tiksindirici olana odaklanmıştı bile ve kısa sure içinde sürrealizme karşı bir savaş makinesi haline geldi. “Documents sürrealizmin ne olmadığını ve Breton’un himayesi altında asla ne olamayacağını açıkça ortaya koydu.” [2] “Sürrealizmin her ay patlayan absesi” olabilirdi. [3] Documents her türlü imge ve nesneyi (ölü hayvanlar, ayak baş parmakları, mezbahalar, antik sikkeler, yüksek ve ‘ilkel’ sanat) delil statüsüne indirgeyen pozitivizm ve idealizme karşı itinayla ortak teorik bir cephe oluşturdu. Ayrıştırıcı, büyütücü ve anti-estetik bir dünya görüşünü destekledi; bedensel ve iğrenç olanı yüceltti. Çeşitli etnografik olgular, din ve kültür, tanıdık fakat tamamen fantazi ve uydurmalardan ibaret bir gerçeklikte belli imge ve söylemlere temel oluşturmak için yapay olarak ‘yerleştirilmişti’. Bu düzmece büyük ölçüde bir çarpıtma ve pastişten ibaretti ve aynı çarpıtma özellikle insan vücudu ve vücudun yapısı gibi varolan formlarda da gözlenebilirdi. Burada vücudun kendisi gibi olgusal dokümantasyonun pozitivizmi de sapkınca ters yüz ediliyordu. Gerçeklik deforme ediliyor ve vertigo veya iğrenme gibi duygulara hizmet ediyordu. ‘Gerçekler’, Francis Bacon’ın anlayışına uygun bir biçimde, insan olmayla ilgili saklı kalmış bir hakikatin aniden ve olanca acımasızlığıyla ifşası şeklinde ortaya çıkıyordu. Bu gerçekler seyirciye empoze ettikleri şiddetli duygulardan ayrı düşünülemezdi. Bu içsel gerçekler, veya ‘görsel içgüdüler’, özne ve nesne arasındaki sınırın acımasızca yıkıldığı yeni ve zorlu bir gerçeklik şekillendirdi. Ayak başparmaklarının yaratmayı başardığı duyusal gerçeklik işte buydu. Bataille’ın sözleriyle anlatmak gerekirse: “Gerçeğe dönüş…kişinin bayağı bir biçimde, herhangi bir aktarım olmadan çığlık atma noktasına dek zorlanarak baştan çıkartılması ve gözlerinin açılması anlamına gelir. Kişi, bir ayak gözlerini başparmağının önünde tamamen açar.” [4] Ara-tiksinti duyuya ani bir geri dönüş başlatır ve dönülen hoş duygular değil, az sonra göstereceğimiz gibi ölümle ilgili hislerdir.

Jacques- André Boiffard’ın ‘Ayak Başparmakları’ 1929’da Documents’ın altıncı sayısında Bataille’ın ‘Le Gros Orteil’ adlı yazısıyla birlikte yayınlandı. Burada görülen iki erkek ayak başparmağı aslında bir serinin parçasıdır. Toplamda iki erkek bir kadın ayak başparmağı bir çeşit “sevimli üçleme” oluşturur. [5] Işık ve gölge oyunlarıyla vücuttan izole edilmiş parmak, fetişist hatta neredeyse ruhani bir aura kazanır. Dergideki diğer fotoğraflar genelde okuyuca bir gazetenin rastgele ve gelişigüzel kolajlarını anımsatmak için bir arada basılırken ayak başparmakları tek başına tam bir sayfayı kaplar. Parmakların şiddetli görselliği ve yazının alaycı havası Documents’in tipik özelliklerindendir: Documents’ın provokatif ve etnografik denebilecek ayak başparmakları projesi, derginin antropolojik sahasını tanımlayan ekzantrik sanat eserlerinin, egzotik kültürlerin, kurban ritüellerinin ve yüz çevrilmiş tarihi dönemlerin araştırılmasından çok da farklı değildir.

“Gros Orteil’de Bataille ayakların bazı bireyler için seksüel enerjiyle yüklü olduğunu anlatır. Konuyla ilgili, kraliçeyi taşıyıp ayaklarını okşayabilmek için yangın çıkaran Villamediana Kontu veya kadın ayaklarının hem deforme edilip hem de tapınıldığı Çin gibi yabancı kültürleri örnek olarak verir. Ayaklar ve ayak parmakları fetiş olarak vücudun kalanından soyutlanıp ihtiras yüklü bağımsız bütünler, yani putlar haline gelir. Vücudun putlaştırılmış bu parçalarına ‘kısmi-nesne’ adı vereceğiz. Bu terim, gerçek veya fantezi unsuru penis, meme, yemek, dışkı, ayak parmağı vs. gibi arzuyla ilişkilendirilmiş vücut parçalarını kapsar. Bu kısmi-nesnelerin ya da Roland Barthes’ın deyimiyle ‘erotik tümleşim’lerin kaderi, Bataille’ın en sevdiği antropolojik ve sembolik araştırmalarından biriydi. Kısmi-nesneler, Bataille’ın Histoire de l’Oeil’den Madame Edwarda’ya kadar tüm pornografik kitaplarında yüceltilmişlerdir. Bataille’ın Histoire de l’Oeil’inde göz sembolik bir matriksin ve karşılıklılık sisteminin içinde yer almaktadır. Roland Barthes’ın da ifade ettiği üzere Histoire de l’Oeil aslında bir nesnenin tarihi, ve onun sembolik denkleri arasındaki göçü ve dönüşümüdür. Her dönüşüm nesne/organın göçünde yeni bir duraktır. Kitap boyunca anlatılan kısmi-nesne (göz, güneş, yumurta ve her birinin seminal sıvıları) yuvarlak bir fallisizmin nemli özünü ortaya koyar. Madame Edwarda’da Madam Edwarda anlatıcıya partal elbiselerini görmek isteyip istemediğini sorar. Ona huzursuz bir cazibe kaynağı olan ‘eski püskü paçavralarını’ teşhir eder. Bu leş paçavraların altından ‘iğrenç bir ahtapotun’ anlatıcıya Medusa gibi dikilmiş, pis bakışı fışkırır. Madam Edwarda kendisine bunu neden yaptığını soran anlatıcıya şöyle cevap verir: “Görüyorsun… ben TANRIYIM”. [7]Madame Edwarda’da tanrı cinsel bir vahiydir. Madam Edwarda’nın “dik dik bakan yaratığı” bir tanrıymışçasına totemik ve yücedir. Boiffard’ın fotoğrafladığı ayak başparmağı da aynı şekilde cinsel, tiksindirici ve yüce bir yaratık gibi sunulmuştur.

Bataille, Binet’nin fetişizm üzerine yazdığı ufuk açan makalesi Le Fétichisme dans l’Amour(1887)’a yabancı değildi. Makalenin birkaç sayfasında cansız nesneler veya el, ayak, saç, göz, ses ve koku gibi gerçek ya da sembolik organlarla ilgili çeşitli fetişizm türleri incelenir. Binet cinsel sapkınlık olarak fetişizm teorisini fetişist estetikle harmanlar. Ona göre fetişizm kısmi-nesneyi ait olduğu kişiden ayırıp izole etmeye meyillidir. Fetişistin eğilimi kısmi-nesneyi bağımsız bir bütüne dönüştürmektir. Dolayısıyla Binet’ye göre kısmi-nesne bir soyutlamadır. Soyutlamaya yönelik yatkınlık genellemeye yönelik bir eğilimle tamamlanır. Fetişistin tapınması spesifik bir kişiye ait bir kısmi-organa yönelik değildir. Tam tersine, kısmi-nesne belirli bir bireye değil soyutlanmış bir parçaya adanmış bir nevi janra, ya da Binet’nin ifadesiyle ‘tektanrıcılığa’ tekabül eder. Son olarak, Binet abartmaya yönelik genel bir eğilim olduğunu gözlemler. Kısmı-nesnenin büyüklüğü ve önemi abartılmaktadır.

Jacques-André Boiffard, Big Toe, feminine subject, twenty-four years old , Documents, No6, 1929

Jacques-André Boiffard, Big Toe, masculine subject, thirty years old , Documents, No6, 1929

Jacques-André Boiffard, Big Toe, masculine subject, thirty years old , Documents, No6, 1929

Fetişist fotografik süreç ayak başparmağına ihtirasla örülmeye ve cinselleştirilmeye müsait yeni bir statü bahşeder. Ayak başparmağının cinsel personasının teşhiri açıkça müstehcendir. Boiffard, Binet’nin gözlemlediği fetişist bakışı taklit etmiştir. Ait oldukları vücutlardan ayrılmış ayak parmakları bölünmüş, büyütülmüş, spotların altında dramatize edilmiştir. Büyütülmüş şişik parmaklar gerçek olamayacak kadar gerçek görünür. Çirkin ve kıllıdır, cinsel organlara benzer. Parmakların kelimenin tam anlamıyla aşırı ve mide bulandırıcı gerçeklikleriyle yüz yüze kalırız. Fotoğrafların kesildiği yer ve çekim açısı parmağın şeklini ciddi bir deformasyona uğratmaktadır, parmaklar sanki böyle bir ameliyat mümkünmüşçesine terstir. Fotoğraf, portrenin sınırlarını ihlal edip onu altüst eden bir portredir. Vücudun en tepedeki ve en yüce parçası çöpe atılmış ve grotesk, absürt ve rezil bir ‘öteki surat’a dönüştürülmüştür.

Ayak parmağının çerçevelemesi insan figürüne karşı bir şiddet eylemidir. Bataille’ın yazısı şiddet ve tacizin “deformasyon”, “hastalık”, “işkence”, “acı”, “vahşet” gibi maddesel ve görsel süreçlerinden bahseder. Bataille insan figürünü deforme eden bu şiddetli etmenleri ölü bedene saldıran entropi ve bozunmanın kuvvetleriyle eşdeğer tutar. İnsan figürünün deformasyonu ya da “değişimi” Bataille estetiğinin temel stratejisidir: “Değişim sözcüğü hem cesetlerdeki kısmi bozunmayı ve hem de protestan profesör Otto’nun verdiği adla kutsal bir ‘tümüyle öteki’ye, yani tamamen heterojen hale geçişi karşılayarak çifte avantaj sağlar. [8]

Alman tanrıbilimci, filozof ve din tarihçisi Rudolf Otto (1869-1937) klasik teoloji çalışmalarında kutsalı numinosum denen öncül bir duygusal yapıya bağlı olarak konumlandırır. Huşu uyandıran durumlarda özne daha yüksek ve bağımsız bir güce karşı yoğun bir aidiyet hissi tadar. Otto “tümüyle öteki” deneyimini “mahluk-farkındalığı” olarak açıklar [9]. Mahluk-farkındalığı “tüm yaratıklardan üstün bir gücün karşısında kendi hiçliğiyle küçük düşmüş ve ezilmiş bir varlığın hissettiğidir.” [10] Bu deneyim özünde çelişkilidir, çekim ve tiksintinin bir karışımıdır. Bu mysterium tremendum, bilinenin sınırlarının ötesinde yer alan bir korkunçluğun tuhaf bir yılgınlık, “içsel titremeyle yüklü bir dehşet” yaratan tekinsiz tecrübesidir. [11]Ayak başparmakları buram buram ürpertici “mahluk-farkındalığı” kokmaktadır.

Boiffard aynı zamanda fetişin kaderini saplantı olarak tespit etmiştir. Fetişizm yorumcularının en ileri gelenlerinden William Pietz fetişizmi şu sözlerle tanımlar: “Fetiş daima tekil bir olaya dair anlamlı bir saplantıdır; her şeyden önce ‘tarihi’ bir objedir. Tekrar edilemez bir olayın kalıcı maddesel formu ve etkisidir.” [12] Bu tekrar edilemez ve travmatik olayın izi erken çocukluk döneminin inanç ve komplekslerine kadar sürülebilir. Freud ve psikoanaliz fetişizmin annedeki penis eksikliğinin şok edici keşfiyle alakalı olduğunu öne sürer. Fetiş, penis için bir ikame ve yokluğunun inkarı haline gelir. Ayak başparmağının alt yazısı şöyle olabilirdi: “Ben olduğum sürece o da var.” Vücudu fallusun ifşa alanı olarak kullanmak sürrealistlerin yaygın olarak kullandığı bir stratejiydi. En ünlü uygulamalardan biri Man Ray’ın Anatomiler’idir (1930). Bu görsel sürecin ardında yatan fikir vücutları yeniden parsellemek ve onları ihtirası erojen bölgelerin geleneksel ve kısıtlayıcı sınırlarından kurtararak polimorf bir şekilde müstehcen ve ‘genital’ hale getirmekti.

Jacques-André Boiffard, Untitled , Article “Le Caput Mortuum ou la Femme
de l’Alchimiste », Documents, 1930, No8

Şimdi de Documents’ın Boiffard’a ait, tüm vücudun bir fallusa dönüştürüldüğü bir diğer ünlü görselini tartışacağız. İsimsiz bu fotoğrafta W.B. Seabrook’a ait bir maske vardır.Documents’da 1931 yılında yayınlanan “Le Caput Mortuum ou la Femme de la l’Alchimiste”te Michel Leirin maske takmış kadının fotoğrafını inceler. Görüntü hem arzunun fetişist çağrışımlarını (sado-mazoşist fantaziler) hem de dini ifşanın mistik ihtimallerini (Leiris, “maske tanrının yüzü olabilir mi?” diye sorar) akla getirir. Leiris için bir maske hem ihtirasa hem de kutsala açılabilen bir kapıdır. Maske içimizdeki hem yabancı hem de tanıdık olana ulaşır. Gerçek fetişist modelde maskenin rolü vücut parçalarını daha az gerçek, daha şematik bir hale getirerek soyutlaştırmak ve yoğunlaştırmaktır. Boiffard’ın kadını yüz hatları ikinci bir deriyle kaplıyken daha gizemli, aynı zamanda daha da tehditkar bir hale gelir. Kadın soyut bir kavram, bir genelleme, bir şey veya da öze dönüşür (“chose-en-soi”). Leiris’in belirttiği gibi, kadının acıya yakınsayan sertliği içimizdeki sadizme hitap eder: “Kadının deri maskesinin altındaki boyun eğmişlik ve utancı hükmetme arzumuzu ve derindeki acımasızlığımızı tatmin ederken aynı zamanda zekasının ve kişiliğinin sembolü olan kafası aşağılanıp yok sayılır.” [13]  Ağzı bir yaraya indirgenip vücudu ihlal edilmiştir. Vücudun çıplak ve suratın maskeli olması şiddeti ihtirasla bağdaştıran müstehcen ve zoraki bir çarpıtma sağlar. Kadının rolü tamamen belirsizdir ve hem cellat (“bourreau”) hem de kafası kesilmiş kraliçe (“reinedécapitée”)olarak görülebilir.

Artık ihtiras ve ölüm arasındaki tekinsiz bağlantıyı gördük. Bu bağlantı ayak başparmakları fotoğraflarında da etkindir. Boiffard’ın kayıp fallusu iadesi ancak fotoğrafı parmağı ayaktan ayıracak şekilde kesmenin getirdiği hadım edici etkiyle sağlanabilirdi. Bu parmakların görüntüsü pek iç açıcı değildir, acıyı, sakatlamayı ve tehlikeyi çağrıştırırlar. Ayak başparmağı hadıma edilmeye adanmış bir mabettir. Tırnak sayısız kesimi, akla ‘sayısız kesiği’ getirir. Tırnaktan sonra başlayan ayak başparmağı vücudun en hassas bölgesi olarak aşırı bir duyarlılık algısı yaratır. Keskin duyarlılığı yüzünden başparmak Documents’ın gözünde bir fobi mahaline dönüşür. Bataille’ın göz hakkındaki makalesinde yazdığı gibi:

Uygar insanın ayırt edici özelliklerinden biri korkuya karşı sık sık açıklanamaz bir duyarlılık göstermesidir. İlginçtir, göz fobisi böcek fobisi gibi, bunların şüphesiz en acayip ve gelişmişleri arasındadır…Göz, görüntüleri acı ve çelişkili tepkiler uyandıran keskin nesnelerle ilişkilendirilebilir. Çünkü, Stevenson’ın mükemmel bir biçimde ifade ettiği gibi göz leziz bir yamyam yemeği gibidir, bizim açımızdan şiddetli bir isteğin hedefi olmakla birlikte asla ısırmayacağımız lezzetli bir lokmadır. [14]

Ayak başparmağının hassasiyeti ve tırnağıyla bağlantılı olan fobi, cazibesini korkunun sınırlarına kadar artırır. Dünyanın her yerindeki işkence uygulamaları kurbanın gözlerine ve tırnaklarına özel bir ilgi gösterir ve her ikisi de işkenceciler için lezzet halini alır.

İhtiras ve işkence aynı kaygan zeminde bulunur; Caput Mortuum’da gördüğümüz üzere bu zemin vücuttur. Bataille’da işkence ve haz biraz karışmıştır. Duyusal gerçeklikler gibi onlar da uç noktalarda yer alır ve Bataille’ınExpérience Intérieure’de belirttiği gibi “olasının uç noktalarında her şey çöker.” [15] Aşırılıkta bir çeşit eşitlik ve özdeşlik vardır. Maskeli kadının cellat ve kurban arasındaki salınımında olduğu gibi, acı hazza dönüşebilir, haz acıya geri dönebilir. Bu tip duyusal gerçeklikler farklılıkların rafa kaldırıldığı liminal ve sınır bölgede bulunur. Bu Bataille’ın görsel panteonunun başka bir üyesini ele aldığımızda daha açık bir şekilde anlaşılacaktır; sayısız kesikle ölüm.

Death by a Thousand Cuts , anonymous, 1904

Bataille psikoanalisti Borel’in ona yaklaşık 1925 yılında verdiği bir fotoğraftan çok etkilenmişti. “Bu fotoğrafın hayatımda çok önemli bir rolü oldu. Bu esrik ve katlanılmaz acı imgesini kafamdan bir türlü çıkaramadım. [16] 1994 yılında çekilen fotoğrafın adı “sayısız kesikle ölüm” olarak çevrilmiş “cent morceaux”. Fotoğrafta Çin’de bir ceza yöntemi olarak uygulanan suçlunun canlı bedeninin parçalara ayrılması ve uzuvlarının yavaşça kesilmesi gösterilmektedir. Ling chi adı verilen uygulamada kollar, bacaklar, penis ve memeler farklı tip bıçaklarla kesilerek kafa ve gövde sağlam bırakılır. Burada da Rosalind Kraus’un “parçalanarak yapılanma” olarak yorumladığı gibi vücut bir fallusa dönüştürülür [17]. İsimsiz genç suçlunun bedeni hayal edilebilecek en tüyler ürpertici ihtiras meskeni haline gelir [18]. Söylendiğine göre bu işkencenin kurbanları afyonla uyuşturularak eziyetlerine mümkün olduğu kadar uzun dayanmaları sağlanır. Ling chi kurbanlarının işkencesi aynı anda hem büyüleyici hem de tiksindiricidir. Vücut sakatlanıp perişan edilmiştir. Kurbanın açık yaralarıyla dayanılmaz kendinden geçişinin sakin bakışı dev bir zıtlık oluşturur. Bakışı izleyicide şok etkisi yaratır. Saf dehşetin söze dökülemez bu dışavurumu, aşırılığın ve tiksintinin en uç noktadaki görüntüsü, “gerçeğin çarpık yüzüdür”. Bu çarpıtılmış bedenin dehşetine tanık olup üzerinde derinlemesine düşünerek Bataille “ulaşılabilecek dünyaların en ıstırap dolusundan” geçip esrikliğe varmayı başarır [19]:

Çok sonraları, 1938’de bir arkadaşım beni yogaya başlattı. Ancak ondan sonra bu fotoğraftaki şiddetin tersine çevrilebilirlik potansiyelinin farkına varabildim. Bugün bile daha delice, daha şok edicisini hayal edemediğim bu vahşet tarafından kıskıvrak yakalanıp esrikliğe ulaştım. Amacım, dini coşku, şehvet ve belirli bir sadizm arasındaki temel bağlantıyı tasvir edebilmek; en ağza alınmaz ve en yüce arasındaki. [20]

Şimdi açıkça görülüyor ki Bataille’ın ihtiras anlayışı kökünü çekicilikten değil iticilikten alır. İhtiras, dehşet ve kutsal, bedenin tanımlanmış bölgelerinde, yaralarında ve deliklerinde yakın bir biçimde ilintilidir. Tiksindirici olan hem itici hem de çekici bir etki yaratır: “her dehşette bir baştan çıkarma ihtimali saklıdır.” [21] Bataille’ın Language des Fleurs’de de söylediği gibi “aşk ölüm kokar.” [22] Ayak başparmaklarından yükselen ölümün pis kokusudur. Sembolik olarak leş gibi, yani ölüm gibi kokarlar. Freud da dışkı kokusu müptelalarının aldığı haz ve ayak fetişizmi arasında bir bağlantı olduğunu öne sürmüştür. Ayak fetişizminin altında en kötü kokulu ve kirli ayaklardan alınan zevk yatar.

Ara-tiksinti yadsıma ve geri dönüşün ikili eylemini içerir. Devinimin ilk etabı yadsımadır. Bütün, ancak mide bulandırma raddesine kadar reddedilmiş belirsizliğin cazip olarak hatırlanması halinde oluşturulabilir. [23] Arzu direnci alt ettikçe şiddetlenir. Direniş arzunun sahiciliğini sağlamlaştırır ve ona kuvvet katar: “Eğer arzumuz görmezden gelinemez nefretimizi yenmek için bu kadar zorlanmasaydı onun bu kadar güçlü olduğunu düşünmez ve arzu nesnesinin bu denli yoğun bir ihtiras uyandırabileceğini anlayamazdık.” [24] Ara-tiksinti gerçekliği şiddetli bir kıvranışa, bir spazma dönüştürür. Dev ayak başparmağının görüntüsü bizi öğürtürken reddedişin spazmı çelişkili bir şekilde aynı zamanda arzunun da simgesi olur.

İhtirasın fetişist özelliği hukuk dediğimiz tabu ve yasak gibi kavramlarla toplumun bütününe yayılır. Bataille’a göre insanları bir araya getiren çekim değil tiksintidir. Ona göre insanlar arsındaki çekim daima şiddet ve dehşet yüklüdür. Dolaysız insan ilişkileri cinsel organların yapısal çirkinliğinde görüldüğü üzere bayağı ve iğrençtir. İnsanlar cinsel ilişkiyle aynı anda hem teyit hem de alt edilen bu ortak tiksintiyle birbirine bağlıdır. Seks gibi ölüm de tiksintiyle işaretlenmiştir. Bataille çıplak bedeni (‘mise-à-nu’) daima ölü bedenle (‘mise-à-mort’). özdeşleştirir. Tabuya karşı tutumumuzu çekim-tiksinti belirler:

…toplumun çekirdeği tabu, dokunulmaz ve ağza alınmaz olandır. Cesetlerin, aybaşı kanamasının ve dışlanmışların bölgesine aittir. Bu gerçeklikte atıkların çeşitleri yalnızca tiksintinin şiddetindeki azalmayı gösterir; hiçbiri ne bütünüyle dokunulmaz ne de bütünüyle ağza alınmazdır. Tüm ipuçları bizi atalarımızı en başta bir araya çeken en temel şeye dair üstesinden gelinemez bir iğrenme duygusunun, ortak bir tiksinti ve dehşetin birleştirdiği fikrine götürür. [22]

Bataille hem Otto’nun daha önce bahsettiğimiz kutsala dair fenomenolojisini hem de Freud’unTotem ve Tabu’sunu derinlemesine incelemiştir. Otto gibi Freud da çalışmalarında duygusal belirsizliğin kökenini “tabu” olarak adlandırdığı kutsallıkta aramıştır. Polinezya kökenli bir sözcük olan “tabu” Freud’a göre kutsal olana tekabül etmektedir. [26]  Kutsal olanı, geniş ve yer yer birbiriyle çelişen kutsanmış, tekinsiz, tehlikeli, yasak ve lekeli gibi ayak ve ayak başparmaklarının yansıttığı birçok kavramın oluşturduğu bir kümeyi karşılar. Tabulaştırılmış nesneler aynı anda hem tapınma hem de dehşet gibi karmaşık duygular uyandırır. Tabu, kurallar ve kısıtlamalarla erişilmez kılınmış, eski çağlardan kalma kökeni bilinmeyen bir şeyi temsil eder. “Tabu sayılan kişi ve şeyler elektrik yüklü nesnelere benzer. Temasla aktarılması mümkün muazzam bir güç içerir ve bu gücü kendilerine karşı koyamayacak kadar zayıf organizmaların üzerine yıkıcı bir şekilde boşaltabilirler. [27] Freud’un ayrıca belirttiği gibi tabular doğaları gereği daima sınırları aşmayla ilişkilendirilmişlerdir, çünkü ensest ve cinayet gibi en güçlü insan arzu ve isteklerini barındırırlar:

Tabu insanların tabi olduğu en güçlü dürtülere karşı dıştan bir irade tarafından zorla uygulanan ilkel kısıtlamadır. Tabuyu ihlal etme dürtüsü insanın bilinçaltında daima mevcuttur. Tabuya boyun eğenlerin tabunun yasaklanan şeye karşı çelişkili bir tutumları vardır. Tabuya atfedilen sihirli güç baştan çıkarıcı potansiyelinde yatar ve bulaşıcı bir hastalık gibi etki eder. Çünkü bulaşıcıdır ve bilinçaltındaki yasaklanmış arzu bir şeyden bir diğerine geçer. Affedilmek için ihlalden vazgeçmenin yeterli olması tabuya boyun eğişin temelinde yatar. [28]

Freud dokunma fobisini (“délire du toucher”) ihlale yönelik, tiksintiyle örülü çelişkili dürtüye dair bir örnek olarak ele alır. Fobik kişi sürekli kendisini bir yandan dehşete düşüren eylemi gerçekleştirmeyi arzular. Çekim ve tiksinti arasındaki bu bölünmüşlük atık, özellikle bedensel atık gibi pis ve düşük olana karşı tutumumuzdan izler taşır.

Atık kavramı bizi Bataille’ın yazısında ortaya çıkan pisliğe (“ordure”) getirir. Le Gros Orteilideal ve aşağılık, insan ve hayvan, kraliçe ve eşkıya gibi keskin ikilikler etrafında kuruludur. İdealizm evreni ‘yücelme’, ‘yükselme’, ‘cennet’, ‘ışık’, ‘ideal güzellik’, ‘alçakgönüllülük’, ‘heybet’, ‘itibar’, ‘ihtişam’ ve ‘abide’ gibi sözcüklerle temsil edilir. İdealizmin karşısına ‘cehennem’, ‘tükürük’, ‘çamur’, ‘karanlık’, ‘ret’ [29], ‘bayağı’, ‘mide bulandırıcı pislik’, ‘yakışıksız’, ‘iğrenç’ ve ‘çirkinlik’ gibi sözcüklerle yansıtılmış bir yeraltı dünyası konumlandırılır. Bataille’ın dualizmi Denis Hollier’e göre “bir fikir yaklaşımıdır. Dualist bir sistem değil,  dualizme bir yakınsama, sisteme ve homojenliğe bir direniştir.” [30]. Kesin çözüme kavuşmamış bu dualizm sabit değildir. Bu da salınım, devinim ve etkileşim anlamında bir oyun yaratır. Bu, “fantazi ve korkunun, insan ihtiyaç ve sapkınlıklarının bir oyunudur.” [31] Yapıcı, “vurucu” teyidi sonucunda değil hareket halinde bir ortam, şiddetli bir darbe olmasında yatar. Bataille’ın dualizmi aşağıya doğru bir kaymadır ve bu hareket Bataille’ın Le Gros Orteil’de anlattığı gibi ölüm tarafından güdümlenir:

Kibrinin saf uçuşu sırasında yere her yapışmasında zihnine ani ve anlık bir neşe yükselmesine rağmen fiziksel olarak kendini çamurlu topraktan mümkün olduğunca uzaklaştırmaya çalışan insanın daima bir parça zarar görmüş ve aşağılanmış ayak parmağının psikolojik olarak ani bir düşüşe, başka bir deyişle ölüme tekabül ettiği düşünülebilir. [32]

Bayağı gibi şekilsiz de yalnızca sözcük gibi değil, yerine getirilmesi gereken bir görevdir. “Bir sözlük sözcüklerin anlamını değil görevlerini verdiğinde başlar. Bu nedenle ‘şekilsiz’ sadece anlamı verilmiş bir sıfat değil [33] aynı zamanda her şeyin bir şekli olmasını gerektiren yıkıcı bir terimdir.” [34] Bu ‘yıkım’ eylemi hiçbir zaman başarıya ve nihayete ermez.  Kurulu ve tamamlanmış homojenliği heterojenliğe, heterojenliği de daha da düzensiz heterojenliğe dönüştüren sürekli ve tekrar eden bir değişim ve başkalaşım sürecidir. Bataille’ın heterojen anlayışı toplum tarafından corps étranger, yabancı madde olarak algılanan her şeyi kapsar: “(heterojen) yabancı madde kavramı sperm, aybaşı kanı, idrar ve dışkı gibi maddelerle kutsal, dini ve yüce olarak adlandırılan her şey arasındaki ilkel subjektif özdeşliğin fark edilmesini mümkün kılar.” [35] Pislik daima kutsaldır çünkü kutsal da iğrenç de tehlike ve yadsımayı işaret eder. Bu nedenle Bataille’a göre kısmi-nesnenin daima put ve pislik olarak iki statüsü vardır. Hem arzu hem de dehşet yüklüdür. Yves-Alain Bois’nın özetlediği gibi: “Temelde tanrı bokla aynı nedenden ötürü kutsaldır.” [36]

Ayak başparmağı bir corps étranger, bir atık gibi yakın bir o kadar da yabancı olarak sunulur. Kökünü topraktan alan çamur lekeli parmak kurtarılma noktasının ötesinde, fizyolojik bir pisliktir ve tırnak/çöp üretir. Bataille ayak parmaklarını istenmeyenlerin dünyasıyla ilişkilendirir ve bu ilişkiyi makalesindeki insanın kirli ayağına yapışmış ve ne kadar uğraşsa da silkeleyemediği çamur olarak sembolize eder. Atık uzaklaştırılmış ve artık özneden düşmüştür. Fransızcada atık anlamına gelen “déchet” düşüş anlamındaki “la chute” aynı kökten gelmektedir. Bedensel atıklar iğrençtir; ayak parmaklarının akla getirdiği kesilmiş tırnaklar gibi vücuttan fışkırıp atılmış, düşmüş, değişmiş, şekilsizleşmiş, pis kokulu ve kirli parçacıklardır. Bedensel atıklar bize utanç duyduğumuz maddi orijinimizi anımsatır. Saint Augustine’in ünlü cümlesinde (“inter faeces et urinam nascimur”) bir zamanlar dediği gibi dışkı ve idrar arasında doğarız. Ayak başparmaklarının ısrarla işaret ettiği içimizdeki nokta atık ve hazzın birbirinde eridiği müstehcen ve dışkısal orjidir. İğrenç ve müstehcen ayrılmaz bir şekilde birbirinden yalnızca birkaç santim uzaktadır. Böylece iğrençlik, Saint Augustine’in de belirttiği gibi üreme ve dışkılama organlarının kendilerinden değil yakınlık ve karışıklığından doğan pornografik bir alana açılır. Bu organlar kendilerini iğrenme hissiyle lekelenmiş bir alışverişin içinde bulur. Bedensel atık neticede vücudun ayrıştırıcı güçlerin sert etkisi altında çürümesi anlamına gelir. Kadavranın Fransızca karşılığı ‘cadavre’ sözcüğü ‘atık’ ve ‘çöküş’le aynı etimolojik kökenden gelir. Her dışkı ve kestiğimiz her tırnak nihai sonumuzun üzücü bir hatırlatmasıdır.

Ayak parmaklarının ara-tiksinti, düşüş ve vertigoya dayanan pislik fenomenolojisi Julia Kristeva’nın Korkunun Güçleri kitabındaki ‘iğrenç’ kavramına benzer. Kristeva’nın iğrenci “ben”e karşıdır. Varlığı bizim varlığımız için tehdittir ve bize olumsuz yönde işler. Zehirli teması ölümcül olabilir. Tehlikeyi çağrıştırır. Benzer şekilde sürekli bir düşman saldırısı tehdidini ima eder. Sınırlarımızı balçığın cıvıklığı veya bok kokusu gibi istenmeyen bir yakınlık ve zehirli bir kucaklamayla tehdit edip bedenimizi nefretle kıvrandırır. İğrencin huzurundayken hem yakın hem de yabancı, şekilsiz bir düşmanın dur durak bilmeyen saldırıları karşısındayızdır, kalkanlarımız yükselir ama sınırlarımız bulanıklaşır. Kendi maddeselliğini vurgulayan maddi bir nihilizm olan ve yücelikle bilenmiş bayağının üstünlüğü bilinen her şeyi reddetmesinden kaynaklanır. İğrencin bir formu ve dokusu vardır fakat bu tür bir anlaşılmaya müsaade etmez. Bilinemeyendir çünkü heterojen ve basit madde hiçbir zaman cevap değil, daima sorudur. Varlık ve yokluk arasında gidip gelir ve sınır ve kısıtlamalara saygı göstermeyi günahkarca reddeder. Her zaman yabancı ve tümüyle ötekidir. Ne var ki özneyle çok yakından ilişkilidir. Adiliği düzeltilemez ve idealize edilemez olmasında yatar, bir şekilde elden vıcık vıcık kayıp gider. İğrencin oluşum süreci çürümedir ve entropiye tabidir. Entropi kurulu formlara karşı acımasız bir çöküş ve bozunma işlemidir. Çürümeyi, düzensizliği ve ölümü kutlar.

Kullandığı iğrenç (“abject”), atık (“jeté”) [37], atılmış (“rejeté”) [38], döküntü (“déchet”) [39], düşük (“déchu”) [40], çöküş (“chuté”) [41], paraşüt (“parachuté”) [42], düşmek (“choir”) [43] gibi sözcüklerden anlaşıldığı üzere Kristeva’nın söyleminin ana temasını Korkunun Güçleri’ni yapılandıran iki Latince fiil oluşturur; sırasıyla atmak ve düşmek anlamına gelen abicere vecadere. Kristeva’ya göre öznenin iğrençle ilişkisi uzaklaştırma, düşme ve çekme eyleminden ve öznede kusma, öğürme gibi içgüdüsel tepkiler uyandıran sürekli salınımlardan, başka bir deyişle baş döndürücü bir kaymanın yarattığı yol tutması veya vertigodan kaynaklanır. Vertigoda “korku felç etmez, fakat istemsiz bir düşme arzusu doğurur.” [44] Le Gros Orteils’de vertigo “alçak ve yüksek topuklar” aracılığıyla açıklanır. [45] Ayak parmağının mahremiyeti ani bir düşüşe götüren kesif ve mide bulandırıcı bir yakınlık doğurur. “Yükselişin doruk noktası pratikte benzeri duyulmamış şiddette bir düşüşle karışıktır.” [46] Ara-tiksinti yüksek ve alçak (put/pislik, yükseliş/düşüş) arasında daimi ve sarsıcı bir yolculuk yaptırır. “İnsan hayatı kaçınılmaz olarak ideal ve istenmeyene [47] arasındaki devamlı gidiş gelişin neden olduğu öfkeyle geçer.” [48]

Şimdi de ayak başparmağının grotesk ve Rabelaisvari bir yanı olduğunu göstermeye çalışacağız. Bataille’ın ısrarla belirttiği üzere ayak başparmağı üzerinde zevkle debelendiği çamurlu ve kirli zeminden ayrı düşünülemez. Le Gros Orteil’de Bataille ‘grotesk’, ‘burlesk’ ve ‘şamata’ya şöyle atıfta bulunur: “Ayak başparmaklarının iğrenç bir şekilde cesede benzeyen ama aynı zamanda belirgin ve gururlu görüntüsü bu horgörüye tekabül eder ve bedenin organların öfkeli uyumsuzluğundan doğan düzensizliğinin kulak tırmalayıcı bir ifadesidir.” [49] Bataille’ın Le Gros Orteil veDocuments’da kahkaha, ölüm, düzensizlik ve organikliği yücelttiği beden yaklaşımı Peter Stallybrass ve Allon White’ın Bakhtin’in Rabelais hakkındaki eserinden esinlenerek “karnavalesk” adını verdiği şeye benzer. [50]

Rus edebiyat eleştirmeni Bakhtin’e göre törensel bir durdurma, değişim ve günah olan karnaval yüksek kültüre ve kültürün norm ve değerlerine yönelik bir eleştiridir. Karnavallar dönüşüm, değişim ve yenilenme şölenleridir. Bu nedenle karnavallar ölümsüz ve tamamlanmış her şeye düşmandır. Aşırılıklar dünyası olan karnavalda duvarlar yıkılır ve her şey “karışık, melez ve ayinsel bir şekilde alçaltılmış ve kirletilmiştir.” [51] “Savunan ve reddeden…gömen ve canlandıran” hayvani kahkahalarla dolu bayağı ve dünyevi bir alemdir. [52] Karnavallar, festivaller ve orjiler yürürlükte olan tüm hiyerarşik sınıflar, ayrıcalıklar, norm ve yasaklardan geçici bir uzaklaşma ve özgürleşmeyi kutlar. Ayak başparmaklarının ihlali Bataille’ın anti-idealizminde gördüğümüz gibi, sadece kurulu düzeni askıya almakla kalmayıp aynı zamanda bu düzeni eleştirir. Ayak başparmağı sadece bayağı değil, alt sınıf ve aleladedir.

Bataille’a göre karnavalesk, dini bir cazibe ile lekelenmiş dünyevi bir zevk ve bir mucize kaynağıdır. Teratolojiyi konu aldığı çalışmasıLes Ecarts de la Nature’de şöyle yazar: “Günümüzde ‘ucube’leri görmeye gitmek bir karnaval eğlencesi olarak anılır…Onaltıncı yüzyılda korkunç talihsizliklerin merhametine kalmış bir şekilde yaşamanın yarattığı bir çeşit dini merak yine de biraz şapşallık içerirdi. [53] Ayak başparmağı da sahip olduğu bayağı baştan çıkarıcılığı yüzünden bir ucubedir. “Panayırdaki bir ‘ucube’ agresif bir aykırılığı pozitif şekilde yansıtsa da komiklikten çok sıkıntı kaynağıdır. Bu sıkıntı tuhaf bir biçimde yoğun baştan çıkarıcılığına bağlıdır.” [54] Eğer parmak bizi güldürüyorsa, bu zevk ve acı arasındaki sürtünmeden meydana gelmektedir. Gülmek, “çok ciddi olmayan nahoş bir şeyin karşısında insanın kabullendiği uzlaşmanın göstergesidir.” [55]

Le Gros Orteils’de Bataille vücudun, uygar insan bedenini yadsıyan ve alt eden organik ve içgüdüsel yanlarının altını çizer. Söz dinlemez organlar ve bedenin hissetme kapasitesi her türlü idealist çabayı boşa çıkarır. Kişi bedeninin gerçekliğinden ve organlarının değişkenliğinden kaçamaz. Bunlar bizi hemen hayvanlığımıza geri getirir ve hissetmenin acı verici gerçekliğine zincirler.

Organların değişkenliği, sayısız hayvan türünde ve cinsinde bulunan mide, boğaz ve beyin bolluğu insanın hayalgücünü vücuttaki acı verici derecede fark edilebilen çarpıntıların aşırılığına duyduğu nefret nedeniyle istemeden boyun eğdiği bir dalga boyunca taşır. İnsan, olanca haşmetiyle kendi dalgalarına hükmeden tanrı Neptün gibi olduğunu inanmak isterken karın boşluğunda böğüren dalgalanmalar, ardı arkası kesilmeyen şişkinlik ve çalkantılar bu kibrine kaba bir son verir. Kör ama sakince ve tuhaf bir şekilde kendi bayalığından nefret eden birey, insanlık tarihinin gurur verici olaylarını çağrıştırıp yüzünü ulusunun harikalarına kaldırmak isterken uçuşunun ortasında ayak başparmağındaki keskin bir acıyla durdurulur. Hayvanların en mükemmeli olsa da ayaklarında nasırlar vardır, bu demektir ki ayakları vardır ve bu ayaklar sefil bir hayat sürmektedir. [56]

Karnavalesk beden değişken, karma, kendini ve limitlerini aşan, tiksindirici, açıklıkları ve delikleri (ağız, vajina, anüs, burun deliği) vurgulanmış ve alt bölümleri (göbek, kıç, fallus, ayak) el üstünde tutulan, idaresi zor, oluşma sürecinde olan bir vücuttur. Bataille bedenin ağız, anüs ve pineal veya üçüncü göz de denen epifiz bezi gibi delik ve sınırlarını Documents’da ve aynı dönemdeki diğer çalışmalarında incelemiştir. [57] Vücuttaki delikler sembolik olarak yoğun anlam yüklü ve çelişkili duygular uyandıran bölgelerdir. Penis gibi onlar da ihtiras, arzu ve iğrenme gibi duygularla ilişkilidir. Bataille ağzın sınır, başlangıç veya bitiş olup olmadığı sorusunu açıkça cevaplamaz: “Ağız, gemilerin pruvası gibi hayvanların ilk başladığı yerdir. Tipik olarak en canlı, başka bir deyişle diğer hayvanlar için en korku uyandıran bölgedir. Fakat insanın hayvanlar kadar basit bir beden yapısı yoktur, bu nedenle insanın nerede başladığını söylemek mümkün değildir. [58] Bataille için ağız tüm organların başladığı ve bittiği anlaşılmaz ve belirsiz bir deliktir. Açlık ve arzu gibi saldırganlığı da simgeler.

Jacques-André Boiffard, Mouth , Documents No5, 1929

Ağız anüs gibi bir deliktir ve bu ikisi birbiriyle bağlantılıdır. Bataille için vücut oral ve anal olmak üzere iki açıklığı olan bir borudur. Burun delikleri, gözler, kulaklar ve beyin ile anal karşılıkları penis, testisler veya kadın üreme organları bu iki açıklığın komplikasyonlarıdır. Bu şartlar altında vücudun içinden gelen şiddetli basınçlar kayıtsızca iki uçtan birine havale edilir. [59] Tükürmek, öksürmek, esnemek, kusmak, hapşırmak ve ağlamak gibi eylemlerin tümü dışkısal boşaltım türleridir. Sade’ye göre boşalım, tahliye aracılığıyla elde edilen bir haz, kadın ve erkeklerin orgazm esnasında ulaştığı enerji tüketimidir. [60]

 

Boşalım beraberinde tükenme, katarsis, şiddet ve patlamayı getirir. Hazzın altında agresif dürtüler yatar ve orgazm anı katıksız bir şiddet anıdır. Bataille gibi Sade de tüketmeyi yıkımla ilişkilendirir. Boşalım ötekiyi yok etmektir.

Bataille için anüs de ayak başparmakları gibi bir bayağı cazibe kaynağıdır. Bazı primat türlerinin anüs çevresinin dışkısal güzelliği Bataille’ı derinden etkilemiştir. “Yuvarlak, bok lekeli pembe çıplak etin kocaman anal meyvesi” “çiçek açmış insan suratının” tam zıttıdır. Pineal göz ya da “jesuve” [61] ağız gibi Bataille’ın “dışkısal bir fantazide” yarattığı müphem bir açıklıktır. [62] Bu anüs aynı zamanda kafanın tepesinde “kıçın ve oradan çıkan ifrazatın şaibeli ve gülünç şöhretiyle şiddetle lav püskürten bir yanardağ gibi” oturmuş “bronz bir gözdür.” [63][64] Pineal göz, kafanın tepesinde bulunmasına ve güneşe yönelmiş olmasına rağmen bronz, dışkısal gözü her zaman aşağıdadır. Pineal göz bir güneş anüs olarak doruk ve dibi, yüksek ve alçağı şehevi bir keşmekeşte birleştirir. Yüksek ve alçağın bahsettiğimiz bu keşmekeşinde pineal göz iğrencin bulunduğu yeri mükemmel bir şekilde tespit eder.

Uygunsuz görüntüsünden dolayı ayak başparmağının da pineal göz gibi gülünç bir niteliği vardır, ancak onun bronz bakışı soğuk, acımasız ve dışkısaldır; daima aşağılık ve rezil olana dönüktür, sadisttir, “burlesk bir dışkı spazmı” yaratır. [65] Bataille’ın kısmi-nesne ve delikler hakkındaki incelemesi görsel içgüdüleri serbest bırakmayı ve boşaltmayı başarmıştır. İçgüdü olarak kastedilen sadizm gibi en temel olanlardır. “Sanat ardışık yıkımlarla ilerler. Zira libidinal dürtülerin sadistçe olanlarını serbest bırakır.” [66] Ara-tiksintinin doğurduğu “duyusal gerçeklik” Susan Sontag’ın Pornografik İmgelem’inde haklı bir şekilde belirttiği gibi ihtirastan çok ölümle alakalı pornografik bir düzleme açılır. [67] Dev ayak parmaklarının önündeyken tanık olduğumuz bir ölüm görüsü, grotesk birspeculum mortistir.

Ara-tiksintinin mirası olan duyuya ani geri dönüş, bedeni devre dışı bırakan bu sanal devirde bile çağdaş sanatta ve uygulamalarda hala yaygındır. Royal Academy’nin 1997 yılındaki sergisi The Sensation bu duyusal gerçeklik geleneğine ithaf edilmişti. Chapman kardeşlerin Goya yorumu Great Deeds against the Dead (1994) ve tiksindirici vücutları kanser gibi tuhaf açıklıklar üreten ağızları anüslere, burunları penislere dönüşmüş “sik suratlı” çocukları vardı. (Zygotic acceleration, biogenetic, de-sublimated libidinal model enlarged x 1000 , 1995). Mat Collinshaw’un bir kurşun deliğini çok yakından fotoğrafladığı eseri Bullet Hole (1988-1993) izleyicinin vücut açıklıklarının acı verici yanını düşünmesini sağlayarak acının anatomisini ön plana çıkardı. Marcus Harvey’in dev Myra Hindley portresiMyra (1995), çocukların işkenceyle öldürülüp ölürken çıkardıkları seslerin failler tarafından ‘seks müziği’ olarak kullanıldığı korkunç Moor seri cinayetlerini hatırlattı. Dev portrenin çaresiz çocukların küçük el izleriyle yapılmış olması etkisini iyice güçlendirdi. Mona Hatoum’un Deep Throat’u (1996) Boiffard’ın açık bir ağzı fotoğrafladığı eserin bir benzeriydi. Sarah Lucas’ın Bunny’si (1997) bir cesedin solgun rengine sahip fetişize edilmiş uzuvları olan biçimsiz bir oyuncak bebekti. Royal Academy’nin zeminini Ron Mueck’in babasının çıplak cesedinin ufaltılmış bir reprodüksiyonu olan Dead Dad (1996-1997) adlı çalışması süsledi.

Sergilenen en şok edici eserlerden biri Damien Hirst’ün A Thousand Years’ıydı (1990). Yaşam ve ölüm gibi asal meselelerle ilgilenen birçok çağdaş sanatçıdan biri olan Hirst’ün belirgin karanlık bir postmodern dokunuşu vardır. A Thousand Years hayatın içindeki iğrençliği yansıtan gerçek bir yaşam döngüsü gösteriyordu. Beyaz bir kutunun içinde yumurtalarından çıkan kurtçuklar şeker ve kesik bir inek kafasıyla beslenerek sineklere dönüşüyordu. Son olarak da sineklerin bazıları böcek-çarpar ile elektrik verilerek öldürülüyordu. Kutunun camları kan ve ne idüğü belirsiz vücut sıvılarıyla kaplıydı. Ayak başparmaklarının sadece sezdirdiği ölüm kokusu beyaz, sade kutudan yükselen mide bulandırıcı kokuyla izleyiciye sahici ve dolaysız bir şekilde sunuluyordu. Eser, Londra’daki Gagosian galerisinde belki de insanoğlunun acı ve hazza dayanma kapasitesinin içgüdüsel gerçekliği aracılığıyla duyguyu en çok yücelten kişi olan Francis Bacon’ın eseriyle bir nevi diyalog içerisinde sergilendi. Aynı bağlamda Hirst Like Flies Brushed of a Wall We Fall (2006) adıyla yeni bir prodüksiyon gerçekleştirdi. Eser yüzlerce ölü sinekten oluşan kalın, siyah bir triptikti. Sinekler adeta Bataille’ın maskotuydu. Boiffard’ın sonu gelmez bir eziyetin içinde donup kalmış şekilde fotoğrafladığı sinekler gerçeğin cerahatini yansıtarak Documents’da sık sık yer almıştır. Breton Bataille’ın bu sinek tutkusunu “Bay Bataille sineklere bayılıyor, biz ise hayır!” gibi bir cümleyle eleştirilmiştir.

Bataille ve Boiffard ara-tiksinç araştırmalarıyla ölümün pornografisini inceleyen önemli örneklerdir, ancak kesinlikle sonuncu değiller.Sensation ve Hirst’ün gösterdiği üzere hala, ve büyük olasılıkla uzun bir süre daha, ölüm ve cinsellikle, ve ikisinin dışkısal orjisiyle saplantılı bir durumdayız. Geoffrey Gorer’inÖlümün Pornografisi’nde yazdığı üzere, ölümün bir baskı nesnesi haline gelmesinin daha bir asırdan kısa süre önce gerçekleşmiş oldukça yeni bir gelişme olduğunu unutmamak gerekir:

Jacques André Boiffard

Jacques-André Boiffard, Papier Collant et Mouches, Documents No 8, 1930

…fakat yirminci yüzyılda erdemlilik taslayanların tavrında gözden kaçan bir değişim gerçekleşti. Cinsel birleşme git gide daha rahat konuşulurken…doğal bir süreç olan ölüm ağza alınmamaya başlandı. Doğal süreçler olan çürüme ve bozunma bir asır önce doğum ve cinsel birleşmenin olduğu gibi iğrenç bulunmaya başlandı. [68]

 

Spor salonları, gençlik ve plastik cerrahiyle yaş saplantılı çağımızda cinsellik ve şiddet dört bir yanımızda normalleşirken doğal ölüm anormal ve yakışıksız bir hale geldi. Beklenen yaşam süremiz uzadıkça canlı vücudumuzun içinde olup biten doğal süreçlere katlanamaz olduk. Çürümenin tohumlarının içimizde daha şimdiden, biz hala canlıyken doğal olarak işe koyulmuş olabileceğini düşünmek istemiyoruz. Philippe Ariès’in hatırlattığı gibi: “Kadavrayı kemiren kurtlar topraktan değil bedenin kendisinden ve doğal ‘salgılarından’ gelir.” [69] Ölüm şairleri bedenlerimizin etrafında sinekler uçuşan pislik torbalarından başka bir şey olmadığını çok iyi anlamışlardı; bok çuvallarıyız biz. Gerçeğin cerahatine hoşgeldiniz.

 

 

1] See review of the exhibition, Chow, 2006

[2] Surya, 2002, 123

[3] Ibid., 118

[4] Bataille, 1985, 23

[5] ‘ Gros orteils amis ‘ tells us Michel Leiris in his paper on Documents ‘De Bataille l’Impossible à l’impossible Documents’ published in Critique , 1963

[6] Barthes, 1963, 777

[7] Bataille, 1956, 34

[8] Translated from Georges Bataille, ‘L’art Primitif’, in Georges Bataille Oeuvres Complètes Tome I , Gallimard, Paris, 1970, 251

[9]Ganz andere in German

[10] Otto, 1928, 10

[11] Ibid., 14

[12] Pietz, 1985, 12-13

[13] Translated from Leiris, 1992, 39

[14] Bataille, 1985, 17

[15] Translated from Bataille, 2002, 52

[16] Bataille, 1989, 206

[17] Kraus, 1985, 63

[18] According to Jérome Bourgan, a researcher in Lyon in his Bataille et le Supplicié Chinois: Erreurs sur la Personne , the victim was wrongly identified by Bataille and his editor of Tears of Eros Jean-Marie Lo Duca as Fou-Tchou Li, a servant who killed his master, who was also dismembered the same year, at the same place and by the same executioners. The young man in the picture has actually   never been identified.

[19] Bataille, 1989, 205

[20] Ibid., 206

[21] Bataille, 1991, 96

[22] Bataille, 1985, 13

[23] Bataille, 1991, 77

[24] Ibid., 95

[25] Bataille, 1995, 128

[26] Sacred come from the Latin word sacer is in itself extremely ambiguous: it means that which cannot be touched without being polluted but also that which cannot be touched without polluting.

[27] Freud, 2002, 24

[28] Ibid., 40-41

[29] Ordure in the French text.

[30] Denis Hollier, 1998, 62-63

[31] Bataille, 1985, 22

[32] Ibid.

[33] Déclasser in the French text.

[34] Bataille, 1985, 31

[35] Ibid., .94

[36] Bois, 1997, 53

[37] Kristeva, 1980, 15

[38] Ibid., 12

[39] Ibid., 11

[40] Ibid., 13

[41] Ibid., 11

[42] Ibid., 16

[43] Ibid., 9

[44] Bataille, 1991, 100

[45] Bataille, 1985, 21

[46] Ibid., 58

[47] Ordure in the French text.

[48] Bataille, 1985, 21

[49] Ibid.,22

[50] Stallybrass & White, 1986

[51] Ibid., 8

[52] Bakhtin, 1968, 11-12

[53] Bataille, 1985, 53

[54] Ibid., 55

[55] Translated from Bataille, 1956, 12

[56] Bataille, 1985, 22

[57] Collected in Visions of Excess, Selected Writings 1927-1939

[58] Bataille, 1985, 59

[59] Ibid., 88

[60] Climax in French is also known as “ petite mort ”.

[61] A contraction between ‘ je’ and ‘ vesuve’ , the body as volcano – Stoeckl’s interpretation, 259, seems erroneous.

[62] Bataille, 1985, 78

[63] Bronze means ‘turd’ in French slang

[64] Bataille, 1985, 74

[65] Ibid., 88

[66] Translated from Bataille, ‘Figure Humaine’, in Georges Bataille Oeuvres Complètes Tome I , Gallimard, Paris, 1970, 253

[67] Sontag, 1979, 106

[68] Gorer, 1965, 171-172

[69] Ariès, 1974, 42

 

 

Blaise Cendrars “Trans-Siberian Prose and Little Jeanne from France” tam çeviri

Bu çevirinin Türkçesi ve Türkçe Hakları: Seda Garzanlı

Blaise Cendrars, moderniteyi yirminci yüzyıl şiirine tanıştıran ilk isimlerden bir tanesidir. Kendi tarzıyla, yazmak eylemine tamamen yenilik ve değişiklik getiriyor. Kendini ifade edebilmek için özenle ve yorulmadan çalışıyor, bir anlamda kendi hayatını yazmak için de. 1910 yılında New York’taki arkadaşı Fela’ya şöyle yazıyor, “On yıl boyunca çalışma süresi. Kendi dilimi bulmak için on yıla ihtiyacım var. Kendi tarzımı.” 1911-1912 yılları arasında yaklaşık bir yıl geçiriyor New York’ta, çoğu zaman çılgına dönmüş derecede aç bir halde, fakat hiç birşeyin amacından vazgeçmesine izin vermeden: kendi tarzını geliştirmek zorunda. Onun için yazmak eylemi romantik bir heves değil, bir zanaatkarın zahmetli bir çalışmasıdır. 1911 yılında asıl ismi olan Frederic-Louis Sauser’i ismi ve kendiyle ilgili benzerliğini ifade etmek amacıyla Blaise Cendrars olarak değiştirerek. (Blaise – Blaze – alev ve Cendrars – Ashes – küller)

Cendrars’a göre, Trans-Siberian kendi kendine tanımlanmış ve ayrıntılı olarak işlenmiş şiirsel biçime geçiştir. Tarzını, şiirle ilgili ipucunu başlıkta vurgularayarak pekiştiriyor. Şiirinde asıldığı aslında biçimsel anlamda düzyazı. Cendrars, ilk olarak Remy de Gourmont’un Le Latin Mystique isimli çalışmasındaki düzyazı fikrinden etkilendi. Bu çalışmada Saint-Gall’daki Ortaçağ dönemi keşişlerinin ilahileri ve serbest şiirleri ile tanışıyor. Cendrars’a göre Le Latin Mystique son derece insancıl bir çalışma ve bu yüzden kendi yazı tarzıyla mümkün olduğunca geniş kitlelere yaymayı hedefliyor. “Trans-Siberian’da düzyazı kelimesini erken latin dönemindeki prosa dictu anlamıyla kullandım. Şiir kelimesini kullanmak bana çok gösterişli, çok sınırlı geldi. Düzyazı daha açık ve yaygın.” diyor Cendrars. Blaise, genelde şiirler çevrili olan sosyal köprüleri geçmeye kalkışıyor ki bu tavrı oldukça proleter. Kullandıği kelimeler modern aristorkrasiye karşı oldukça saldırgan ve şiir yazma sanatı alışılmışın dışında.

Cendrars hep dinç ve girişimcidir. Sürekli olarak geziyor, yazıyor ve ismi şiir konusunda dahi olduğunda dair yayıldıktan sonra dergilerde yazmaya başlıyor, sanat eleştirileri yazıyor, bilinmeyen yazarların çalışmalarını yayımlıyor,  bariz olanın arasında kalan alanları keşfetmek ve ızdırabın dibine ulaşmak istiyor. Trans-Siberian onun erkekliğe başlamasını ve geçişini anlatıyor, hem cinsel hem ruhsal anlamda. Goya’nın “Yo Io vi”’yi yazması misali, Cendrars ilk kez “I saw”u yazabilmiştir bu büyük yolculukta.

St. Petersburg, New York, Londra, İsviçre’de yaşamış,  Dünya’nın büyük bir kısmını gezmiş ve Birinci Dünya Savaşı’nda savaşmış biri olarak, zamanın en kozmopolit şairlerinden bir tanesidir. Trans-Siberian’da tüm bu Dünya, edebiyat, savaş ve uluslararası ilim bilgisi görülebiliyor. Şiirindeki şiddet ve savaş ve ölüme olan göndermeleri, Rusya’dayken şahitlik ettiği Rus-Japonya savaşı (1904-05) ve 1905 Sovyet Devrimi ile ilgilidir. Cendrars’ın çalışmaları şimdi ve yirminci yüzyılın sonunda, kendi zamanına kıyasla daha çok yankılanıyor. Bizim için, yirminci yüzyılın başlangıcı ve yirmibirinci yüzyılın başlangıcı arasındaki köprüyü oluşturuyor.

 

müzisyenlere adanmıştır

Trans-Siberian Prose and Little Jeanne from France [şiirin tamamının çevirisidir]
Gençlik dönemlerimdi o zamanlar

Yaklaşık 16 yaşındaydım ve daha o zaman çocukluğumu hatırlamıyordum

Doğduğum yerden 16000 fersah uzaktaydım

Moskova’daydım, bin üç çan kulesinin ve yedi tren istasyonunun bulunduğu şehirde

Ve bana yetmiyordu, yedi tren istasyonu ve bin üç kule
Gençlik dönemim ateşli ve çılgınca geçtiği için

Efes tapınağı veya Moskova’daki Kızıl Meydan gibi nöbetleşe yanıyordu kalbim
Güneş batarken.
Ve gözlerim antik yolların üzerinden ışıldıyordu

Ve zaten o kadar kötü bir şairdim ki

Bu kadar yolu, sonuna kadar nasıl gideceğimi bilmiyordum.

Kremlin, devasa bir Tatar pastası gibiydi

Altınla kaplanmış,

Büyük katedral bademleriyle, hepsi de beyaz

Ve çanları ballanmış…

Yaşlı bir keşiş bana Novgorod efsanesini okuyordu

Çok susamıştım

Ve çiviyazısı karakterlerini deşifre etmeye çalışıyordum

Sonra, aniden, kutsal ruhun üzerinden güvercinler kanatlanmaya başladı hızlıca

Ve benim de ellerim havalandı, albatrosun hışırtısıyla

Ve bunlar, bunlar, son güne ait anımsamalardı

Tüm son yolculuğa ait

Ve denize.

Ama ben çok kötü bir şairdim.
Bu kadar yolu, sonuna kadar nasıl gideceğimi bilmiyordum.

Açtım

Ve tüm bu günler ve kafelerdeki tüm bu kadınlar ve tüm kadehler
Onları içip ve kırmak isterdim

Ve tüm vitrinler ve caddeler

Ve tüm evler ve tüm hayatlar

Ve kötü kaldırım taşlarında kasırga gibi dönüp duran tüm hackney cab tekerlekleri

Onları kılıç ocaklarının içine tıkmak isterdim.
Ve tüm kemikleri kırmak isterdim

Ve tüm dilleri koparmak
Ve beni deli eden giysilerinin altındaki tüm büyük garip ve çıplak bedenleri eritmek…
Sovyet devriminin büyük kızıl mesihin geleceğini hissetmiştim…
Ve güneş kötü bir yaraydı

Alevlenmiş bir cehennem gibi yarılanan.
Gençlik dönemlerimdi o zamanlar

Yaklaşık 16 yaşındaydım ve doğumumu hatırlamıyordum

Moskova’daydım, alevlerle beslenmek istediğim yerde
Takım yıldızları misali gözlerime saplanan kuleler ve tren istasyonları yetmiyordu

Sibirya’da topl kükremişti, savaş vardı

Açlık hastalık veba kolera
Ve Love’un çamurlu suları milyonlarca leşi çekiyordu

Tüm tren istasyonlarında son trenlerin gidişini gördüm

Geriye kimse kalmadı, biletler tükendi

Ve uzaklara giden askerler o kadar kalmak isterdi ki…
Yaşlı bir keşiş bana Novgorod efsanesinin şarksını söyledi.
Ben, kötü bir şair olup hiç bir yere gitmek istemeyen, her yere gidebilirdim
Ve tüccarların hala yeterli parası vardı

Gidip ölüme meydan okumak için.
Onların treni her Cuma sabahı kalkıyordu.

Orada bir çok ölü olduğu söyleniyordu.

Bir tüccar Kara Orman’dan yüz sandık alarm saati ve guguk kuşu götürdü

Diğeri, şapka kutuları, silindir şağpaları ve Sheffield tirbuşon çeşidi
Bir diğeri, Malmoi’den konserve içinde yemek ve yağlı sardunya ile doldurulmuş sandıkları

Dahası çokça kadın vardı

Bacak aralarını kiralayan kadınlar ve hizmet edebilecekler

Tabutlar

Hepsi patentliydi

Orada bir çok ölü olduğu söyleniyordu
İndirimli fiyatlarla yolculuk yapıyorlardı

Ve bankada açık hesapları vardı.

Şimdi, Cuma sabahı, nihayet sıra bendeydi

Aralık ayıydı

Ve ben de Harbin’e gidecek olan mücevher satıcısına eşlik ediyordum
Ekspreste iki spor arabası ve Pforzheim’daki kuyumcudan 34 sandık vardı

Alman “Made in Germany” işportacısından
Bana yeni giysiler giydirdi, ve trene binerken bir düğmesini kaybettim

-hatırlıyorum, hatırlıyorum, ne zamandır bunu düşünüyordum sıkça-

Sandıklarda uyuyuyordum ve yine onun bana verdiği nikelajlı tabanca ile oynamak

Beni oldukça mutlu ediyordu.

Epeyce mutlu ve tasasızdım

Hırsız olduğumuza kendimi inandırmıştım

Gloconde’un hazinesini çalmıştık

Ve gidiyorduk, Trans-Sibirya sağolsun, hazineyi dünyanın diğer bir ucuna saklamaya
Jules Vern’in seyahat eden cambazlarına saldıran Ural’lı haydutlarına karşıa korumam gerekiyordu onu

Kongozlardan, Çinli boksörlerden
Ve Büyük Lama küçük Moğolları kızdırdı

Ali Baba ve kırk haramiler

Ve vahşi Dağdaki Yaşlı Adam’a sadık olanlar

Ve özellikle, hepsinden modern olanlara karşı

Otel sıçanları

Ve her yere giden uluslararası ekspres trenlerinin tüm uzmanları.
Ve hala, ve hala,

Bir çocuk kadar üzgündüm

Trenin ritmleri

Amerikan psikiyatristlerin “demiryolu iliği”

Kapıların gürültüsü sesler donmuş raylardaki dingil gıcırdaması

Geleceğimin altın korkuluğu

Browning’im, piyano ve komşu kompartmandaki kağıt oyuncularının küfürleri

Jeanne’in şahane varlığı

Koridorda gergince gezinen ve yanımdan geçerken bana bakan mavi gözlüklü adam
Kadınların fısıltısı

Ve buharın ıslığı

Ve gökyüzünün izlerinde çılgınca fırıldayan tekerleklerin sonsuz sesi

Camlar buz bağladı

Doğa yok!
Ve arkada, Sibirya ovaları ve alçak gökyüzü ve Taciturn Ones’ın yükselen ve düşen büyük gölgeleri

Battaniyenin içinde uyuyorum

Kareli

Hayatımın da olduğu gibi
Ve hayatım beni şu İskoç şal kadar ısıtmıyor

Ve tüm Avrupa dolu bir buharlı ekspresin fırtınası arasından göz attı

Hayatımdan daha zengin değil

Yoksul hayatım

Şu şal

Altınlarla dolu sandıkların üzerindeki, sökük

İleriye yuvarlandığım

Ve hayal ediyorum

Ve sigara içiyorum

Ve gezegendeki tek alev

Bir zavallı düşünce…

Kalbimin derinliklerinden gözyaşları yükseliyor

Düşündüğümde, Love, metresimi;

Ama o kadın bir çocuk, öyle düşündüğüm

Solgun, saf, bir genelevin arka odalarındaki.

O kadın bir çocuk, sarışın, neşeli ve hüzünlü,

Gülümsemiyor ve hiç ağlamıyor;

Fakat gözlerinin derininde, onlardan içmene izin verdiğinde,

Orada zarif gümüş bir zambak titrer, şairin çiçeği.
Sessiz ve sakin bir kadın, şikayeti olmayan,

Yanına yaklaştığında bitkince titreyen;

Fakat yanına gittiğimde, buradan, oradan, bir partiden,

Bir adım atar, gözlerini kapatır – ve bir adım daha atar.

O kadın benim aşkım olduğu için, ve diğer kadınlar

Büyük bedenlerinin üzerinde ışıl ışıl giysilerinden başka birşey olmayan,

Zavallı yoldaşım çok yalnız,

Kadın tamamen çıplak, bedeni yok – çok zayıf.

İçten bir kadın, zarif çiçek,

Şairin çiçeği, narin gümüş zambak,

Öyle soğuk, öyle yalnız, ve şimdiden öylesine solgun ki

Kalbini düşündüğümde gözyaşları ile doluyordum.

Ve bu gece de trenin gecenin içinden sürmeye devam ettiği diğer yüz gece gibi

-Kuyruklu yıldız kayıyor-

Ve bir adam ve bir kadın, genç olsalar bile, sevişmeye dalmışlar.
Gökyüzü küçük bir balıkçı kasabasındaki fakir bir sirkin parçalanmış çadırı gibi

Flandre’da

Güneş isli bir gaz lambası

Ve trapezin en uç tepesinde bir kadın ay oluyor.

Klarnet, piston, keskin bir flüt ve kötü bir tef
Ve beşiğim burada

Benim beşiğim

Annem tıpkı Madame Bovary gibi, Beethoven sonatalarını hemen piyanomun yanında çalardı

Çocukluğumu Babilon’un asmabahçelerinde geçirdim

Ve okulu asarak, tren istasyonlarında kalkan trenlerin önünde
Şimdi, tüm trenler benim arkamdan koşuyor

Basel-Timbuktu

Üstelik Auteuil ve Longchamp’teki yarışlar üzerine iddia oynadım

Paris-New York

Şimdi, tüm trenler hayatımın rotasında koşuyor
Madrid – Stockholm

Ve tüm iddiaları kaybettim

Şimdi sadece Patagonya var, Patagonya, benim inanılmaz çılgınlığıma uyan, Patagonya, ve Güney Denizlere giden yolculuk

Yoldayım

Her zaman yoldaydım

Fransız küçük Jehanne ile yoldayım

Tren tehlikeli bir sıçrama yaparak tekerleklerinin üzerine düşüyor
Tren tekerleklerinin üzerine düşüyor

Tren her zaman tekerleklerinin üzerine düşer

“Blaise, söyle, Montmartre’dan çok mu uzaktayız?”

Uzaktayız, Jeanne, yedi günden daha uzun bir süredir hareket halindesin,

Montmartre’dan uzaktasın, seni besleyen Hill’den, seni yetiştiren Sacre-Cœur’den uzaktasın

Paris ve muhteşem alevi gözden kayboldu

Geriye sadece sürekli kül kaldı

Yağan yağmur

Yükselen turba

Fırıl fırıl Sibirya

Ağır dalgalanan kar çarşafları

Ve çılgınlığın çanı, mavimsi gözyüzünün en son arzusu gibi titreyen

Tren, yoğun manzaraların kalbinde çarpıyor

Ve senin küçümseyen acın…
“Söyle Blaise, Montrmartre’den çok mu uzaktayız?”

 

Endişeler

Endişeleri unut
Yolda tüm tren istasyonları yola doğru yarıldı

Asıldıkları telegraf kabloları
Yüzünü buruşturan elektrik direkleri jestler yapıp boğazlıyor onları

Dünya, sanki sadist bir elin bir akordyona işkence ediyormuş gibi uzayıp geri çekilerek esniyor
Gökyüzünün dilimlerinde, lokomotifler hırs içinde,

Kaçıyor

Ve delikler

Sersemlemiş tekerlekler, ağızlar, sesler

Ve talihsiz köpekler, kolilerdeki havlama

Şeytanlar zincirsiz

Hurda demir

Herşey uyumsuz

Tekerleklerin brum-rum-rum sesi

Darbeler

İyileşiyor

Sağırın kafatasındaki fırtınayız…
“Söyle Blaise, Montrmartre’den çok mu uzaktayız?”
Beni şaşırtıyorsun, elbette ki, gayet iyi biliyorsun ki, çok uzaktayız

Kızgınlaşmış çılgınlık lokomotifte feryat ediyor

Veba, kolera yolumuzda yanan korlar gibi çoğalıyor

Savaşta tamamen yok oluyoruz tünelde

Açlık, fahişe, saçıldığı an bulutlara tutunuyor

Ve savaşta düşenler, leşlerin bayat yığınların içinde

Onun yaptığı gibi yap, göster marifetini…

“Söyle Blaise, Montrmartre’den çok mu uzaktayız?”
Evet, öyleyiz, öyleyiz,

Günah keçilerinin hepsi bu çölde gakladı

Kurtlarla kuşatılmış sürüsü Tomsk’un feryadını dinle

Cheliabinsk Kainsk Ob Tai Shan Verkneudinsk Kurgan Samara Pensa-Tulun

Mançurya’da ölüm

Bizim son durağımız bizim son yuvamız
Bu gezi korkunç

Dün sabah

Ivan Ulitch’in beyaz saçları vardı
Ve Kolya Nikolai Ivanovich 15 gündür tırnaklarını kemiriyor…
Onun yaptığı gibi yap Ölü Açlık göster marifetini…

Bedeli yüz metelik, Trans-Sibirya’da, bedeli yüz ruble
Sıralar ateş içinde ve masanın altında kırmızı ışıklar

Şeytan piyanonun başında

Eğri büğrü parmakları tüm kadınları canlandırıyor

Doğa

Fahişeler

Marifetini göster
Harbin’e kadar…

“Söyle Blaise, Montrmartre’den çok mu uzaktayız?”

Hayır ama…defol buradan…beni yalnız bırak

Kıvrımlı kalçaların var
Göbeğin biçimsiz ve bir şaplağın var
Paris’in kucağına verdiği bir tek bunlar

Biraz da ruh var…çünkü mutsuzun

Acı bana acı bana, bana doğru gel, kalbime
Tekerlekler Cocagne tarlalarındaki yel değirmenleri gibi

Yel değirmenleri ise bir dilencinin döndürdüğü değnekler
Boşluğun sakatlarıyız biz

Dört yaramızın üzerinde yuvarlanıyoruz

Kanatlarımız kırpılmış
Yedi günahımızın kanatları
Ve trenler şeytanın tenis topları

Çiflik avlusu
Modern dünya

Hız burada pek işe yaramaz ama

Modern dünya

Uzak yerler çok uzakta işte
Ve yolculuğun sonunda bir kadınla birlikte olan bir adam olmak korkunç…

“Blaise, söyle, Montrmartre’den çok mu uzaktayız?”

Acı bana, acı bana, bana doğru gel, sana bir hikaye anlatacağım
Yatağa gel

Kalbime gel

Sana bir hikaye anlatacağım…

Hadi gel! Gel!

Figi’de bahar sonsuz sürer
Tembellik
Aşk, çiftleri geniş çayırlarda bayıltır ve sıcak frengi muz ağaçlarının altında pusuya yatar
Pasifik’in kayıp adalarına gel!
İsimleri Phoenix the Marquesas
Borneo ve Java
Ve kedi şeklindeki Sulaweisi.

Japonya’ya gidemeyiz

Meksika’ya gel!

Yüksek platolarında laleler açan

Dokunaklı sarmaşıklar güneşin saçları

Neredeyse bir ressamın palet ve fırçaları gibiler

Renkler çanlar gibi sağırlaştırırcasına sesli

Rousseau gitmişti oraya

Orada hayatını büyülemişti

Kuşların ülkesi orası

Cennetin kuşu, lir kuşu

Tukan, alaycı kuş
Ve siyah zambaklar üzerindeki kolibri yuvası

Gel!

Aztek tapınaklarının görkemli harabelerinde birbirimizi seveceğiz

Taptığım olacaksın

Damalı çocuksu bir tapınak, biraz çirkin ve garip bir şekilde acayip

Hadi gel!
Dilersen uçakla gideriz ve bin nehirli ülkenin üzerinden uçarız,

Orada geceler ölçülmez derecede uzun

Tarihöncesi bir ata makinemden korkacak

Yere ineceğim

Ve mamutların fosilleriyle bir hangar inşa edeceğim uçağım için

İlkel bir ateş saçma aşkımızı tekrar ısıtacak

Semaver
Ve kutbun yanında birbirimizi seveceğiz geleneksel olarak

Hadi gel!
Jeanne Jeannette Pipette nono niplo nipplette
Aşkım canım tatlım bitanem Peru’m

Vızvızım uyukluyor
Çalım gübrem
Canım bitanem
Pasta
Sevgili keçim
Tatlı belam
Salak
Aloo
Uyudu.

Uyuyor

Ve o kadar saat içinde bir tanesine bile kanmadı

Tren istasyonlarındaki tüm yüzler göründü

Tüm saatler
Paris’teki zaman, Berlin’deki zaman, Saint Petersburg’taki zaman ve tüm istayonlardaki zamanda

Ve Ufa’da, kan, topçunun yüzünü lekeledi

Ve Grodno’daki aptalca coşkulu arama

Ve trenin sürekli telaşı
Her sabah saatlerimizi ayarladık

Tren ilerledi ve güneş geri çekildi
Yapacak bir şey yok, çalan çanları duyuyorum
Notre-Dame’ın yüce çanı

Bartholomew’in çaldığı Louvre’un tiz çanını

Ölü Bruge-la-Morte’daki çanların paslanmış gümbürtüsü
New York’ta kütüphanenin elektrik halkaları çalıyor

Venice’in kırsal bölgesi
Ve Moskova’nın çanları, benim için saatlerimi sayan Kızıl Kapı’daki saat
Ve anılarım

Tren, dönen levhaların üzerinde duruyor
Tren yuvarlanıyor

Gırtlaksı bir gramofon, çingene marşı

Ve dünya, Prag’daki Yahuhi muhitinin saati misali çılgına dönmüşcesine geriye dönüyor.

Rüzgarların gülünü sök

Burada zincirsiz fırtınalar uğulduyor

Trenler çarpışık hatlar üzerinde telaş ediyor

Şeytani tenis topları

Hiç buluşmayan trenler de var

Bazıları ise yolda kendilerini kaybediyor

İstasyon şefleri satranç oynuyor

Tavla

Bilardo

Bilardo topları

Hikayeler

Çelik çerçeveli hat yeni bir geometri

Syracuse

Arşimet

Ve boğazını yaran askerler

Ve kadırgalar

Ve tekneler

Ve icat ettiği gevkalade makineler

Ve onca katliamlar

Antik tarih

Modern tarih

Kasırgalar

Deniz kazaları

Hatta Titanic, bir dergide okumuştum

Görsel çağırışımlar o kadar rakamsal ki, yetişmem mümkün değil

Hala kötü bir şair olduğum için

Ve bu gezegen beni bunalttığı için

Ve tren kazalarına karşı kendimi korumaya almayı ihmal ettiğim için

Üstelik bu kadar yolu sonuna kadar nasıl gideceğimi bilemediğim için

Üzgünüm de

 

Üzgünüm

Bu kadar yolu sonuna kadar nasıl gideceğimi bilmiyorum

Dostum Chagall gibi bir dizi çılgınca resimler çizebilirdim

Ama yoldakyen not almadım hiç

“Cahilliğim, affet beni

“Şiirin eski oyununu artık bilmediğim için beni affet”

Guillaume Appollinaire’in dediği gibi

Savaş hakkında her şey okunabilir

Kuropaatkin Anıları’nda

Veya Japon günlüklerinde, vahşice gösterildikleri üzere

Hangi son için belgelemeliyim kendimi?

Kendimi terk ediyorum

Anı patlamalarına…

 

Irkutsk’tan beri yolculuk epeyce yavaşladı

Oldukça da uzadı

Baykal gölünü çevreleyecek ilk trendeyiz

Treni bayraklarla ve Çin fenerleriyle süsledik

Ve istasyonu Çar marşının hüzünlü kasılmalarına terk ettik

Ressam olsaydım eğer, bir sürü kırmızı, bir sürü sarı dökerdim yolculuğun sonunda

Çünkü hepimizin biraz çılgın olduğumuza inanıyorum

Ve bu yolculukta yoldaşlarımın öfkeli yüzlerinin muhteşem bir ateşle kanlandığına

Moğolistan’a yaklaştığımızda

Ateş gibi kükreyen.

Tren hızını düşürdü

Ve sürekli gıcırdayan tekerleklerin

Çılgın aksanlarına ve hıçkırmalarına tanık oldum

Sonsuz bir ayinin.

 

Gördüm.

Doğu’dan döndüğümüzde fantomlar gibi önümüzden geçen sessiz trenler kara trenler gördüm

Ve gözüm, arabafarı gibi, hala bu trenlerin peşinden koşar

Talga’da 100’000 yaralı acı çekiyordu bakımsızlıktan

Krasnoyarsk’taki hastanelere gittim

Ve Kholik’te uzun bir konvoy dolusu askerlerin çılgına döndüğünü gördük

Lazaretlerde açılmış derin yarıkların kemiklere kadar kanadığını gördüm

Kesilmiş kollar etrafta dans ediyor veya boğuk havanın içinde uçuyordu

Ateş tüm yüzlerde tüm kalplerdeydi

Geri zekalı parmaklar tüm pencere camlarına tıklıyordu

Ve korkunun gücüyle dik bakışlar çıbanlar gibi patlıyordu

Tüm istasyonlarda tüm vagonlar yandı

Ve gördüm

Ateş içinde ve daha sonra umutsuzca uçmaya başlayan karga sürülü manzaraların izini süren tam buharlı 60 makinenin kaçtığını gördüm

Gözden kayboldular

Arthur limanına doğru.

 

Çita’da bir kaç gün dinlendik

Hatlar kapandığı için 5 gün boyunca durduk

Zamanı biricik kızını bana vermek isteyen Bay Yankeliviç ile geçirdik
Ardından tren kalktı.

Şimdi piyanonun başında oturan bendim ve dişim ağrıyordu

Dilersem hala babanın dahilisini ve akşamları yatağıma gelen kızının gözlerini anımsayabilirim
Mussogorsky

Ve Hugo Wolf’un lieder (parçalarını)

Ve Gobi çölünü

Ve Khailar’daki beyaz develi kafile

Eminim 500km’den daha uzun bir yol boyunca sarhoştum

Yine de piyanodaydım ve bu görebildiğim tek şeydi

Yolculuğa çıktığında, gözlerini kapatmalısın

Uyu

Uyumayı o kadar çok isterdim ki

Ülkelerin hepsini gözüm kapalıyken kokularından tanıyorum

Ve tüm trenleri guruldamalarından tanıyorum

Avrupa trenlerinin dört darbesi var, buna karşılık Asya’dakiler beş veya yedi darbeli

Diğerleri daha hafifçe hareket ediyor ve ninni gibiler

Ve bir de tekerleklerinin monoton seslerinin bana Maeterlinck’in ağır düzyazısını andıran

Tekerleklerin tüm kaotik metinlerini deşifre ettim ve benzeşmeyen öğeleri hiddetli bir güzellikte birleştirdim

Hakim olduğum

Ve beni zorlayan.

 

Quiqihar ve Harbin

Daha ileriye gitmeyeceğim

Bu son durak değil

Kızıl Haç ofisini ateşe verdikleri için Harbin’de indim.

 

Ah Paris

Caddelerinin çapraz maşalı zengin coşkulu kalbi ve çömelip ısıttığın eski evlerin
Atalar misali
Ve afişler asılmış buraya, kırmızı ve yeşil, benim kısa sarı geçmişim gibi çok renkli

Sarı, yurt dışında satılan Fransız romanlarının gururlu rengi.

Büyük kentlerde hareket eden otobüslerin içinde sıkışmayı seviyorum

Saint-Germain-Montmartre hattındakilerde Hill’in hücumuna uğruyorum
Motorlar altın boğalar gibi kükrüyor
Durgun şafak, Sacre Cœur’u sıyırıyor
Ah Paris

Merkez gar, arzunun durağı, kargaşanın kavşağı
Sadece renkli tüccarların kapısında biraz ışık yanıyor
“International Company of Sleeping Cars and Europeans Express Trains” broşür gönderdi bana
Dünyanın en güzel kilisesi

Korkuluk gibi etrafımı saran arkadaşlarım var

Eğer gidersem, dönmem diye korkuyorlar

Karşılaştığım tüm kadınlar, ufuktaki kule

Şefkat dolu jestlerle ve yağmurun altındaki hüzünlü trafik ışıkları
Bella, Agnes, Catherine, ve İtalya’daki oğlumun annesi

Ve diğeri, Amerika’daki aşkımın annesi

Siren çığlıkları, ruhumu parçalayan

Orada, Mançurya’da hala çalışıyormuşcasına çarpan bir yürek
İsterdim ki

Yolculuğa hiç çıkmamış olmayı isterdim

Bu akşam büyük bir aşkın işkencesini çekiyorum

Ve kendime rağmen Fransız küçük Jehanne’ı düşünüyorum.

Hüzünlü bir akşamda yazmıştım bu şiiri onun şerefine.
Jeanne
Küçük fahişe
Üzgünüm, üzgünüm
Lapin Agile’e gideceğim kayıp ruhumu tekrar hatırlamak için
Ve bir kaç kadeh içeceğim

Sonrasında da yalnız geri döneceğim

Paris

 

Benzersiz kulenin, müthiş asma tahtaların ve tekerleğin şehri.
Paris, 1913

 

İyi ki oldun, iyi ki öldün Jack Kerouac

jack-kerouac

Yaşamı boyunca kendisinin ve etrafında gelişen ve kültür kapitalizminin patronları tarafından geliştirilen yalan ve yapay dünyanın, yazdıklarının söylediklerinin ve hissettiklerinin tam tersi olduğunu dile getiren büyük Amerikan edebiyatı yazarı Jack Kerouac, o nefret ettiği ergen zihniyet tarafından sömürülmeye ve götden algılanmaya devam ediliyor.

Kerouac’ın 2015 yılının ölüm haftasında bir şey paylaşmak istedim ve çok yerde de yayımladığım ve paylaştığım bu metinde tekrar karar verdim. Metnin yazarının tüm fikri ne yazık ki hala popüler ve değişkenliğe mahkum bir kuşak tarafından canlı, tutuluyor. Bu bir anlamda Kerouac’ın ruhunun hala huzura ermediğinin de bir başka ifadesi.

Gilles Deleuze haricinde layıkıyla Kerouac’a ve yaratısına eğilen ne yazık ki fazla insan olmadı. Varolan çabalar ise duyarlı ve eşiği yüksek küçümen bir kesimin haricinde popüler arzunun hasta gen(ç)leri tarafınca algılanamadı ya da görmezden gelindi. 

Şenol Erdoğan

Jack Kerouac & 60 Kültürü

Dan Kaplan

Çeviri: Ece Şimşek

Underground Poetix Dergisi

Jack Kerouac’ın eserleri Beatlere ve bunun sonucunda 1960’ların karşı kültür hareketine ilham vermiştir. Medya bu iki akımın yükselişini Kerouc’a atfetmiştir. Fakat bu onun hiç istemediği bir sonuç olmuştur. Kerouac aslında Thomas Wolfe, Henry David Thoreau ve Fyodor Dostoyevski ayarında büyük bir yazar olmak istemişti. Romanlarında benimsediği değerler karşı kültür hareketinin köşe taşlarından olmuştur. Ama bu değerler Kerouac’ın kendisinin Katolik olmasından gelen değerleriyle zıt düşmüştür. O hayatı gördüğü ve deneyim ettiği şekilde yazmıştır. Romanlarında kendi karakteri arkadaşlarının karakterlerine göre daima ikinci plandadır. Fakat okuyucular Dean Moriarty, Carlo Marx ve Yaşlı Boğa Lee’nin (sırasıyla Neal Cassady, Allen Ginsberg ve William S. Burroughs’un) davranışlarını Jack Kerouac’la özdeşleştirmiştir.

Bu, okuyucularının beklentilerine göre yaşamak isteyen ama inançları yüzünden bu beklentileri tamamıyla gerçekleştiremeyen Kerouac için içsel bir çatışma olmuştur. Kerouac oluşumunda pay sahibi olduğu kültür ile ciddi bir yazar olarak görülmek istediği kişisel arzularının arasında kalmıştır. Öyleyse olayların 1940’ların sonunda geçtiği 1950’lerin sonunda yazılmış bir kitap 1960’lar kuşağını nasıl etkiler? Ve Jack Kerouac ilham verdiği bir kültürü nasıl benimseyemez? Bu toplumun normlarını dürüstlükle ve daha önce görülmemiş bir duyguyla allak bullak eden yazar Kerouac’ın sesiydi; bu onun ticarileşmeyi ve geleneksel Amerikan ahlak anlayışını reddedişi ve Amerikan kültüründe devrim yapmasıydı. Ve bunları yapan adam oluşumunda büyük katkısı olduğu harekette huzur bulmasını engelleyen Fransız Kanadalı bir göçmenin Katolik oğluydu.

Jack Kerouac’ın 1960’ları nasıl etkilediğini anlamak için öncelikle onun kim olduğunu ve Beat Kuşağı’nın ne olduğunu anlamak gerekir. Ama en önemlisi Beat Kuşağı’nın Jack Kerouac için ne ifade ettiği anlaşılmalıdır. Ginsberg, Burroughs ve Cassady 1960’ların karşı kültür hareketini her yönden benimserken Jack Kerouac arada bir yerlerde kalmıştır. Kerouac asla ilham verdiği kuşağı tamamıyla destekleyememiş ya da dışlayamamıştır. Çünkü Kerouac Beat Kuşağı’nı çağdaşlarından farklı algılamıştır.

Jack Kerouac 12 Mart 1922’de Massachusetts’in Lowell şehrinin Fransız kısmında Leo ve Gabrielle Kerouac’ın çocuğu olarak doğmuştur. Kerouac’ın anne ve babası Amerika’ya daha iyi yaşam koşullarına sahip olmak için gelmiş Fransız Kanadalı göçmenlerdir. Kerouac okula başlayana kadar evde hep Fransızca konuşmuş, İngilizceyi ancak okula başladığında öğrenmiştir. Çocukluğu boyunca Lowell’ın içinde taşınıp durmuş, hiçbir yerde “dört yıldan fazla” yaşamamıştır. Sürekli taşınıp durduğu için de bir yere ait olma duygusuna sahip olamamıştır. Kerouac’ın bu şekilde büyümesi 1920’lerde pek çok çocuğun daha iyi koşullarda yaşamak için şehir şehir dolaşmasına da ayna tutar. Bu huzursuzluk ve ait olmama duyguları Jack Kerouac’ın eserlerinde önemli bir yer tutmuş ve kendi tarzlarında huzur bulamamış okuyucularıyla –kendi kuşağı ve bir sonrakiyle- arasında bir bağ kurmasında yardımcı olmuştur. Kerouac’ın fakir ve işçi sınıfı ailesi onu hayatı boyunca arkadaşlarından farklı bir yerde durmasına sebep olmuştur. Kerouac kendisini hep bir yabancı gibi görmüş ve sosyal ortamlarda fiyakalı kıyafetlerle dolaşırken nadiren kendini rahat hissetmiştir. Kerouac huzursuzluk ve yabancı hissetmenin yanı sıra, özellikle cinsellik konusunda, Katolik prensipleriyle büyütülmüştür. Bu onun hep uğraşmak zorunda kaldığı bir şey olmuştur. Kerouac şu durumda kendine, yazdıklarına ve inançlarına karşı nasıl dürüst olabilir?

1957 yılının Eylül ayında Viking Yayınları Yolda’yı yayınladı. Yolda Beat Kuşağını diğer pek çok eserden daha iyi betimlemişti. Kitap 1950’lerin öncü eserlerinden olmuştu ve Kerouac’ın geliştirdiği yeni bir tarz olan “spontan düzyazı” tekniğiyle yazılmıştı. Yolda, aynı zamanda gençliğin karanlıkta kalmış yaşam tarzına da ışık tutmuştur. Kitabın konusu seks, uyuşturucu, isyan, hızlı arabalar ve müzikti. Bu kitap “ilk rock’n’roll kitap” oldu ve en çok satanlar listesinde kendine bir yer bulacak kadar çok sattı. Basın Beat Kuşağını yeni ve geçici bir moda olarak algıladı. Pek çok gazeteci Kerouac’la kitabı hakkında değil Beatler hakkında konuşmak istiyordu. Beatler neydi? Neye inanıyorlardı? Medya onların hepsini bedensel ihtiyaçlarını gidermek ve toplumun kurallarına karşı koymaktan başka bir şeyle ilgilenmeyen genç suçlular olarak görüyordu. Fakat Kerouac, Beat Kuşağı’nın kendi kendisini tanımlaması niyetindeydi.

Yolda Kerouac’ı ulusal bilincin içine doğru itti. Kerouac bu sayede ciddi bir yazar olarak değil Beat Kuşağı’nın sözcüsü olarak ün yaptı. Beatler bir grup asi ve nihilist genç olarak, Jack Kerouac da onların Kralı olarak görülüyordu. Bu kuşağı doğru düzgün tanımlamak için Kerouac Beatler hakkında pek çok makale yazdı. 1958’de Esquire dergisine yazdığı “Sonuç: Beat Kuşağı’nın Felsefesi” başlıklı makalesinde Beat Kuşağı’nın asla bir gençlik suçu olmadığını, 1940’ların sonunda John Clellon Holmes ve Allen Ginsberg ile kurdukları, hayatı yeni ve daha ruhani bir şekilde gördükleri bir “düş” olduğunu açıkladı. Kerouac “Beat Kuşağı’nın kısa ömürlü ve sayıca az” olduğunu kabul ediyordu. Ama tarzları ve kendilerini ifade etme şekilleri 1950’lerin rock’n’roll gençliği tarafından Montgomery Clift, Marlon Brando, James Dean ve Elvis Presley aracılığıyla popüler kültürün bir parçası olunca kendilerini temize çıkarmış oldular. Kerouac makalesini Beatlerin Kayıp Kuşak’ın çocukları olduğunu ve “sondaki solgun kuşağa doğru bir başka adım” olduğunu yazarak bitirdi.

6b6ef243c1eroauc.png

Beatler hakkında Kerouac’ın da sürekli bahsettiği ana farklardan biri de onların iyimser olmalarıdır. Kerouac defalarca Beatlerin hayatı olumlamalarını Kayıp Kuşak’ın sinizmiyle yan yana koymuştur. “Aslan Değil Kuzu” adlı makalesinde Kayıp Kuşak’ın “hiçbir şeye inanmadıklarını ve her şeyi hor gören sinik bir tavra büründüklerini” iddia etmiştir. Beatlere gözdağı veren ve onları yıkmak isteyen bu kuşaktı. Sonuç olarak Beatler hayatı kabul etti ve Kayıp Kuşak’ın yıktığı şeyi tekrar inşa ettiler. Beat başka insanların hayatında “müdahale etmeme ruhu”ydu. Kayıp Kuşak’ın toplumu değiştirmek için politik eylemlerde bulunmasına karşın Kerouac Beatleri politik konulara ilgisiz olduğunu gördü. Beatlerin politik hareketi ilgisizliğe ve Tao’nun “biri zorlamama prensibiyle insanlarını yönetirse toplumsal düzen kendi kendine yerine gelir” ilkesine dayanıyordu.

Fakat Beatler dışarıdan bir çelişkiyi de barındırıyorlardı. “Beat” kelimesinin pek çok olumsuz çağrışımları vardır. Beat “ilk olarak fakir, sefil, bitkin, serseri, üzgün, metroda uyuyan anlamındaydı.” Kerouac bu kelimeyi bu hissiyatı taşıyanlar için bir onur madalyası yapmayı başardı. Olumsuz anlamı olumluya çevirdiler. Kerouac “beat” kelimesinin “beatific (kutsayan)” ya da “beatitude (ahiret mutluluğu)” anlamlarında dini önemi de olduğunu fark etti. “Beatitude” Beatlerin dini tarafına vurgu yaptı ve İsa’nın İncil’deki “beatitudes” adıyla geçen sözlerine ruhen uysal, merhametli, kederli olmak ve kalbin temiz olunması gerektiği açılarından açık bir göndermeydi. Bitkin ya da sefil olmak onların doğruya ve Tanrı’yı bulmaya daha yakın oldukları anlamındaydı. Mike Wallace ile yaptığı bir röportajda Kerouac’a Beatlerin kendilerinden geçmek isteyip istemedikleri sorulduğunda Kerouac “evet, bilirsiniz İsa Cennet Krallığı’nı görmek için kendinizden geçmeniz gerekir demişti,” diye cevap vermişti. Kerouac uyuşturucunun cennet ve Tanrı hakkında görüntüler görmesine yardımcı olduğunu ve seksin de “cennete giden bir geçit” olduğunu, daha fazla beat oldukça cenneti bulmaya daha da yaklaştıklarını da bu röportajda söylemişti. Kerouac bunları söylediği zaman Budizm üzerinde çalışmaktaydı ve Budizm’in ilk kuralı “hayat acı çekmekten ibarettir”dir. Bu acı çekme düşüncesi Beat olmakla ilgili düşüncelerine tamamıyla uygun düşmektedir. Budizm Kerouac’ın Zen Kaçıkları romanının ana konusu olmuştur. Bu romanda Budizm ve doğa önemli bir rol oynamış ve roman 1960’larda pek çok kişi için ilham kaynağı olmuştur.

Kerouac için Beat Kuşağı politik değil ruhani bir düşünceydi. Teorik olarak uyuşturucu, seks, seyahat etmek ve beatlerin yaptığı diğer bütün şeyler kişisel aydınlanma içindi. Onlar duygularını göstermekten, seksüelliklerini keşfetmekten ya da suç işlemekten korkmadılar. Kerouac’ın politik bir gündemi yoktu. Onun diğer Beatlerden keskin bir şekilde ayrılan politik inançları ve değerleri vardı ve diğerlerini bunları benimsemeye hiç zorlamadı. “Aslan Değil Kuzu”da da belirttiği gibi bu “hiçbir şeye müdahale etmeme ruhu”ydu. Beat olmak her anlamıyla özgür olmak demekti. Bunlara sosyal yapıdan bağımsız olmak; seks özgürlüğü, dini özgürlük, duygularda özgürlük de dahildi. Kerouac kitaplarında erkeklerin de duygusallaşıp ağladıklarını yazmaktan çekinmedi. Toplumun hor gördüğü cinsel birleşmelerden açıkça söz etti. Beat Kuşağı’nın diğer üyeleri neye inanırsa inansın Kerouac’ın neye inandığı açıktır. Beat Kuşağı doğası gereği inançlı, politikayla alakasız ve toplumun sınırlamalarından özgürdü. Bu Jack Kerouac’ın gelecek nesillere mirasıydı. Ama 1960’ların karşıt kültür hareketi bu düşünceleri bir sonraki aşamaya taşıdı. F. Scott Fitzgerald Caz Çağı’nı anlatırken sonradan gelen nesillerin atalarından nasıl etkilendiğini anlatmıştır. Fitzgerald bir neslin “atalarına karşı bir tepki” ve “kendilerinden önceki neslin delileri ve kanunsuzlarının üzerinde değişiklikler yaptığı bir takım düşüncelerle farklı kılınmış” olduğunu söylemişti. Jack Kerouac da bu deli ve kanunsuzlardandı. Onun tavrı kitaplarındaki karakterlerinden geliyordu ve bu tavır o zamanlara ilham veren şeydi.

1960’larda başlayan karşı kültür hareketi ABD’yi kutuplaştırdı. Bu yeni nesil bohemler San Francisco ve New York’un East Village semtinde yaşadılar. Bu iki yer aynı zamanda Beatlerin geçen on yılda bir araya geldikleri yerlerdi. Bu nedenle Beatler bu yeni bohemlere “hippie” – “genç-sınıf hipster” – dediler. Beatler politikayla ilgilenmezlerken bu yeni kuşak özellikle politikayla ilgiliydi. Hippielerin çoğu sivil itaatsizliği benimsediklerinden toplum bilincinde yer etmiş genç öğrencilerdi. Kent Devlet Üniversitesi saldırısında ya da Chicago Demokratik Ulusal Toplantısı’ndaki isyanlarda basının ilgisi üzerlerindeydi. Bu bütün bu öğrencilerin şımarık ve nankör çocuklar olduğu algısını uyandırdı. Onlar Vietnam Savaşı’nı protesto ettiler ve kendilerini uyuşturucu, seks ve rock müziğe verdiler. Beatler gibi onlar da toplumun normlarının kendilerine neyin doğru olup olmadığını anlatmasına rağmen kendilerini özgür bir şekilde ifade etmek istediler. Beatlerin aksine politik bir duruşa sahiptiler ve toplumu değiştirmeye çalıştılar. Bu Kerouac’ın müdahale etmeme konusundaki düşüncelerine zıt düşüyordu.

Bu yeni gençlik hareketi Jack Kerouac’ı tekrardan ön sıraya getirdi. Kerouac hippielerin asi duruşları sebebiyle suçlandı. O Amerika’daki bu yeni belayı başlatandı. Onun kitaplarında yer verdiği cinsellik ve uyuşturucu kullanımı bu yeni nesle Amerikan geleneklerine karşı çıkmak için ilham vermişti. 1960’larda özellikle iki kitap topluma ilham kaynağı olmuştu – Yolda ve Zen Kaçıkları. Düşünceler ve kavramlar tamamıyla Kerouac’ın değildi. Ama bu kavramları toplu tüketimi için toplumun önüne koyan Kerouac’tı. Çünkü onun Beatlerin Kralı olarak anılmasına sebep olan kitapları yazmıştı ve sonuç olarak Hippilerin Büyükbabası olarak anılmaya başlanmıştı. Fakat onun okuyucu kitlesi onu ve hakkında yazdığı karakterleri birbirinden ayırt edemedi.

1960’ların rock yıldızları orta sınıfın o zamanlarki sınırlarından daha ötede bir hayat için dinmeyen bir çabanın özetleri gibiydi. Bir Beat şairi olan Michael McClure, Jim Morrison’ın ölümünün ardından Morrison için “Dean Moriarty gibi daima yola çıkmaya hazır” diye yazdı. Yolda’nın en ilham verici bölümlerinden biri de Sal Paradise ‘ın (Kerouac’ın romandaki takma adı) “çünkü benim için yalnız çılgın insanlar önemlidir, yaşamak için çıldıranlar, konuşmak için çıldıranlar, kurtarılmak için çıldıranlar, aynı anda her şeyi birden arzulayanlar, hiç esnemeyen, beylik laflar etmeyen, yaşamak için yanan, yanan, yanan insanlar,” dediği bölümdür. Bu bölüm sık sık Rolling Stone gibi rock müzik dergilerinde ve şarkılarda alıntı yapılmıştır. Ayrıca Bob Dylan ve John Lennon da Kerouac’tan etkilenmişlerdir. Bob Dylan Kerouac’ı okuduktan sonra “dünyada bir yerlerde onun gibi insanlar olduğunu fark etmişti,” demiştir. Lennon grubu “Beetles’ın ismini ilham aldığı sanat eserine saygı olarak Beatles yaptı.” Dylan ve Lennon 1960’ların kültürünün değişmesine yardım etti. Bu Kerouac’ın beklediği bir şey değildi. O kendini bulmak için yazıyordu, başkalarına ilham vermek için değil. Ne olursa olsun Yolda pek çok insana kendilerini ve dünyayı keşfetmeleri için yola çıkmalarına ilham verdi.

Zen Kaçıkları da genç bir nesle ilham verdi, fakat farklı bir şekilde. Zen Kaçıkları doğanın üstün olduğu bir rol oynadığı daha ruhani bir çalışmadır. Bu romanın kahramanı bir doğa ve Budizm gurusu olan Japhy Rider’dır (Rider, Gary Snyder’ın kitaptaki takma adıdır). Romanda Ryder, Ray Smith’e (Kerouac’a) “büyük bir sırt çantası devrimi görüyorum; binlerce ve hatta milyonlarca genç Amerikalı sırt çantalarıyla dolaşıyor, dağlara çıkıp dua ediyorlar…” Bu hayal 1960’larda binlerce hippie kırsal alanlara göçüp tüketim toplumunu reddettiklerinde ve bunu Zen Kaçıkları’nı rehberleri olarak görüp yaptıklarında gerçekleşmiştir. Kerouac Zen’e inananların üniversite ve banliyö mahallelerin nasıl gördüklerini açıklamaya devam etmiştir. Onlar için üniversite “kimliksiz orta sınıf için yetiştirme okulları”dır ve banliyölerde yaşayan insanlarsa “bahçesinde çimenleri ve her odasında herkesin aynı şeye bakıp aynı anda aynı şeyi düşündüğü televizyonları olan iyi halli evler”de yaşarlar. Bir Jack Kerouac biyografisi yazmış olan Barry Miles bunun Kerouac’ın neden önemli olduğunu gösterdiğini söyler. Miles Kerouac’ın kitaplarında “bu düşünceleri öngördüğü ve popüler ettiği”ni söyler ve bu kitaplar ilgili nesil için rehber niteliğindedir.

Kerouac’a Ne Oldu? isimli belgeselde Burroughs Jack Kerouac’ı Beat hareketiyle birlikte anar. Belgeselde Burroughs, Kerouac’ın başlattığı şeyin “kültürel bir devrim” olduğunu belirtir. Fakat Burroughs 1960’ların karşı kültür hareketindeki rolünü hiç kabul etmediyse de bu hareketi yaratmada yardımcı olduğunu itiraf eder. Burroughs’a göre Kerouac politik konulara ilgisizdi ve hiç politik bir gösteride yer almadı ya da hiçbir dilekçe imzalamadı. Bu yeni nesil “Beat hareketini mantıklı sonucuna doğru takip ediyordu.”Allen Ginsberg, Burroughs ve hatta Cassady bile bu karşı kültür hareketinde kendileri için bir sebep buldu. Ama Kerouac kendini onlardan ve bu hareketten ayrı tuttu. O 1960’ların politik doğasına şiddetle karşıydı ve kendinin sadece sanatla ilgili olduğunu söylüyordu.

1960’ların ikinci yarısında Kerouac Beatler ve Hippieler hakkındaki sorularda bıkmıştı. Kerouac onların politikalarından ve varklıklarının sebebinin kendisine atfedilmesinden sıkılmıştı. Röportajlarda ve yazdığı makalelerde sık sık kendisini onlardan ayrı tutmaya çalışıyordu. 1968 yılında William Buckley’nin televizyon programı “Firing Line”a katıldı. Programda ayrıca savaş karşıtı eylemci, şair ve müzisyen Ed Sanders da vardı. Sanders programdan önce Kerouac’ı gördüğünde, ki Kerouac onun kahramanıydı, Kerouac’a “selam babacık!” demiş ve karşılığında Kerouac “ben senin baban değilim seni orospu çocuğu” diye sert bir şekilde cevap vermiştir. Programın ilerleyen dakikalarında Buckley Kerouac’a hippielerin Beatlerle bir alakası olup olmadığını sormuştur. Kerouac “hippieler iyi çocuklardı, Beatlerden daha iyi,” ve hippielerin “aynı hareketin bir parçası” olduğunu söyleyerek cevap vermiştir. Ama sesinin tonunu kendisine nasıl bir grup “serseri”ve “komünistin saldırdığını” söylemek için değiştirmiş ve Sanders’ın bunu yaptırdığını söylemiştir. Kerouac konuşmasına bu insanların onun “beatitude, hayattaki zevkler ve şefkat” konularındaki saf fikirlerini alıp onların ve basının bunları nasıl çarpıtıp “beat isyanı ve beat dirilişi” diye sunduğunu anlatarak devam etmiştir. Program boyunca Kerouac Sanders’la açıkça alay etmiş sonradan bunları neşeli takılmalara vurmuştur. Bu duygusal karmaşa onun kendinin kültürel hareketi olarak gördüğü şeyin yeni bir yön almasını kabullenemediğindendi. Kerouac Beatlerin ve onları takip edenleri ne kabullenebildi ne de hayatlarından çıkarabildi, böylelikle de ikisinin ortasında kendini rahatsız kalmaya itti.

Kerouac’ın görüşleri sağa doğru değişmeye devam ederken arkadaşlarınınki tam tersi yöndeydi; bunun sonucu olarak da arkadaşlarından nefret etti. En büyük anlaşmazlığıysa bir Amerikan karşıtı olduğunu iddia ettiği Allen Ginsberg ileydi. Kerouac’ın karşı kültür hakkında sevmediği her şey Ginsberg’de vardı. LSD’nin Amerika’ya “ülkelerini zayıflatmak için” Ruslar tarafından getirildiğini savunuyordu. Şiddetle sola karşı çıkıyordu ve hippie hareketinin birer parçası olan pek çok eski arkadaşından kendini soyutlamıştı. Politik duruşunu “ben Birleşik Devletler ve onun politikalarının bir savunucusuyum, ve radikal politik müdahaleler başka bir yöne doğru gitme eğiliminde gibi görünüyor… Bu ülke benim Kanadalı aileme az ya da çok bir şeyler kattı. Biz bu ülkeyi hor görmek için bir sebep göremiyoruz,” sözleriyle anlatmıştır. Bu noktada Kerouac’ın aile geçmişi onu tekrar diğerlerinden ayırır. Ama bunu ne kadar söylediyse söylesin röportajlarından ona hep Beatler ve hippieler ile olan ilişkisi sorulmaya devam etmiştir.

Kerouac ölmeden kısa bir süre önce “Benden Sonra, Tufan” (daha sonra “Ne Hakkında Düşünüyorum?” adı altında tekrar basılmıştır) başlıklı makalesini yayınladı. Chicago Tribune dergisi ondan tekrar hippielere, savaş karşıtlarına ve okulu bırakanlara seslenmesini istedi. Kerouac sözleriyle onların hepsine saldırdı ve “ben köklü politikacılarla radikaller arasında nerede olduğumu düşünüyorum…“dedi. Sonra da kendisinin “ortadaki bippie” olduğunu söyledi. Röportaja nasıl hippielerin, göstericilerin ve okulu terk edenlerin babası olabileceğini sorarak devam etti ve sözlerini “nasıl olur da Jerry Rubin, Mitchell Goodman, Abbie Hoffman ve Allen Ginsberg’in atası olabilirim” diye sorgulayarak bitirdi. Bu makale bütün bunlarla sırayla alay ederek devam eder: toplumun ileri gelenleri, hippieler, okulu terk edenler ve savaş protestocuları. Kerouac bunların hepsini yorucu bulur ve hiçbiriyle ilgilenmek istemez. Makalesini “İHTİYACIM OLAN TEK ŞEY BANA İNSANLARIN NEYE İHTİYACIM OLDUĞUNU ANLATMAMASI” diye haykırarak bitirir. Makalenin yayınlanmasından bir ay sonra Kerouac ölmüştü.

Kerouac istediğinin aksine hayatı boyunca ciddi bir yazar olarak görülmedi. Şimdi Kerouac ve romanı Yolda Amerika’nın klasiklerinden olarak görülüyor. Kerouac edebi başarısı ve Amerikan kültürüne verdiği ilhamla biliniyor. Eserleriyle “60’ların açık sözlülük, samimiyet ve dürüstlüğüne öncü olmuş… daha önceden insanların arasındaki yakınlığa engel olan resmiyet ve samimiyetsizliğin çoğunu yok etmiştir.” Yeni bir nesil yazar ve yazı tarzı ondan etkilenmiştir: John Rechy, Hubert Selby Jr., Jan Cremer, Gonzo gazeteciliği ve edebi gazeteciliğin hepsi Kerouac’a borçludur. Bütün bir genç nesil Amerikalı Kerouac’ın romanlarından özellikle de Yolda ve Zen Kaçıkları’ndan ilham almıştır. Romanlarında ifade ettiği bütün düşünceler tamamıyla onun değildir. Fakat bu düşünceleri yer altından Amerikan toplumunun gözü önüne getiren onun sesidir. Onun sesi bu yeni düşünceleri ve toplumsal özgürlükleri tabu olmaktan çıkarmış ve mevcut duruma yükseltmiştir. Ama inançları ve eserlerinin arka planıyla hiç uzlaşamamış olan da Jack Kerouac’tır. Bu onun yaratılmasına yardım ettiği şeylerin bütünüyle bir parçası olmasını engelleyen şeydir.

a7f9f57ab48c9748942dbbf02463c3a3