AMERİKA * ALLEN GINSBERG

 

http://www.rob389.com/amerikanin-dususu-allen-ginsberg/dp/tr/11/9786059486361

 

TADIMLIK:

LÜTFEN EFENDİM

 

Lütfen efendim yanağınıza dokunabilir miyim

lütfen efendim huzurunuzda eğilebilir miyim

lütfen efendim izin verin mavi pantolonunuzu çözeyim

lütfen efendim altın tüylü belinizi seyredeyim

lütfen efendim şortunuzu indirebilir miyim

lütfen efendim çıplak baldırınızı gözler önüne serin

lütfen efendim sandalyenizin altında kıyafetlerimi çıkarabilir miyim

lütfen efendim ruhunuzu ve ayak bileklerinizi öpebilir miyim

lütfen efendim dudaklarınıza kaslı sert tüysüz baldırınıza

dokunabilir miyim

lütfen efendim izin verin yaslayayım kulaklarımı karnınıza

lütfen efendim izin verin sarayım kollarımı beyaz kıçınıza

lütfen efendim kıvırcık sarı tüylerle kaplı kasığınızı yalamama

izin verin

lütfen efendim izin verin dilimi gül pembesi göt deliğinize

dokundurayım

lütfen efendim suratımı taşaklarınıza bastırabilir miyim

lütfen efendim, gözlerime bakın

lütfen efendim beni zorla yere yatırın

lütfen efendim bana o kalın sapınızı yalamamı söyleyin

lütfen efendim sert ellerinizle dokunun tüylü kel kafatasıma

lütfen efendim bastırın ağzımı dikilmiş-kalbinize

lütfen efendim bastırın suratımı göbeğinize, çekin beni yavaşça

güçlü baş parmağınızla

ahmak sertliğiniz gırtlağımı doldurana kadar

hassas eti damarlı kalkık şeyinizi yutup & tadına bakana dek

Efendim itin omuzlarımdan bakın gözlerime &

masanın üstünde domaltın beni

lütfen efendim tutun bacaklarımdan kaldırın kıçımı gövdenize

lütfen efendim boynumda elinizin sertliği arkama doğru

kayan avucunuz

lütfen efendim itin beni, ayaklarım sandalyede, deliğim

tükürüğünüzün nefesi & parmağınızı hissedene dek

lütfen efendim söyletin bana Lütfen Efendim lütfen şimdi

sikin beni

Efendim yağlayın taşaklarımı ve ağız tüylerimi tatlı vazelinle

efendim lütfen sıvazlayın sapınızı beyaz kremlerle

lütfen efendim dokundurun sikinizin başını kırışıklı

öz deliğime

lütfen efendim ittirin nazikçe, göğsümün etrafından dirsekleriniz

kollarınız belime iniyor, penisim parmaklarınıza değiyor

lütfen efendim sokun içime ufak, ufak

lütfen efendim sokun bir çekmece gibi arkama

& lütfen efendim sallayın kıçımı girsin diye iyice

hortumunuz

kıçımın yarısı bacaklarınızı sarana, sırtım eğilene dek

tek başıma yatarken, küt küt atan kılıcınız içimde

lütfen efendim çıkarın yavaşça ve yuvarlanın yanıma

lütfen efendim yapın hamlenizi sonra çıkarın ucuna kadar

lütfen lütfen efendim sikin beni yine, lütfen sikin beni

lütfen

Efendim sokun dibine canım yanana dek, yumuşaklığı

Yumuşaklığı lütfen sevişin kıçımla, bir kız gibi sikin beni iyice

lütfen

narince tutun beni efendim alın beni,

& sokun belime o tatlı telaşlı sıcak şeyi,

ıssızca parmakladın Denver ya da Brooklyn ya da Paris’in

otoparklarında becerdiğin bakireler

lütfen efendim sürün aracınızı içime, aşk damlalarından bedeni,

ter sikişi

narinliğin bedeni, verin içime köpeği daha hızlı sikin beni

lütfen efendim inletin beni masanın üstünde

İnliyorum Ah Lütfen efendim öyle sikin beni

ritmik heyecan & geri çekip sektir & ittir ileriye

göt deliğim çözülüp masa üstünde çiftleşmeyi bekleyen

bir köpek gibi

lütfen efendim köpek gibi çağırın beni, göt canavarı, ıslak deliğim,

& daha şiddetli sikin beni, avuç içleriniz kafamın etrafında

arkasında saklı gözlerim

& acımasızca indirin aşağı kırbacı yumuşak kaygan balığın içinden

& beş saniye içinde fışkıracak içimden sıcaklığı meninizin

tekrar, tekrar, dövün içimde isminizi haykırırken seviyorum sizi

lütfen efendim

 

                                                                            Mayıs 1968

 

Reklamlar

ALLEN GINSBERG * ÖLMEMİ BEKLEYİN

olmemibekleyin_kapak_deneme2

SATIN AL http://www.idefix.com/Kitap/Olmemi-Bekleyin/Edebiyat/Siir/Dunya-Siiri/urunno=0001704089001

Önsöz

Allen Ginsberg tehlikelidir! Öyleyse buyurun gelin!

Ergenlik çağımda Allen Ginsberg’in şiirlerini ilk okuduğumda bende uyuşturucu gibi hayattan kaçış etkisi yapmışlardı. Ginsberg’in şiirleri, beni şiir dünyasının derinlerine sürükleyerek gözlerimi açtı ve senelerdir doyurmaya çalıştığım bir şiir açlığını doyurdu. “Uluma”, “Kadiş”, “Günebakan Sutra” ve “Amerika”yı okuduktan sonra dünyayı bambaşka bir şekilde görmeye başladım. Dil, zihnimde gürültülü ve gizemli; sözcükler ise ağzımda leziz ve uçarı bir hâle geldi.

Ginsberg’i okumak, bana lisemin İngilizce bölüm başkanına müfredatta yeterince şiir olmadığından şikâyet etme cüreti kazandırdı. Bölüm başkanı kurnaz bir şekilde bana fazladan şiir okutmayı önerdi; okuyabildiğim kadar şiir. Önerdiği şairler -Elizabeth Bishop, Marianne Moore, Wallace Stevens- ergen kulaklarıma ya yavan ya baş edilmez geliyordu. Başkan, bana Sylvia Plath’ı önerdi ama Plath bile beni heyecanlandırmaya yetmedi (o zamanlar); beni Ginsberg gibi, şiirin yapmasını istediğim gibi rahatsız edemedi. Yo, yo, yo! İstediğim ŞİİRDİ! Kargaşa, tehlike, akılları baştan alan, ağzı bozuk, akıl çelen kehanet! Talmudvari, Beat-zırvası, kuir, kırık-gitarlı-Bob-Dylan’ın sadece ALLEN GINSBERG’in söylemeye cesaret ettiği Amerikan şarkısını istiyordum.

Ginsberg’e duyduğum tapınmanın tekeşli olduğunu sanmayın. Tam tersi! Ginsberg’i sevmek beni daha bir sürü harikulade ilişkiye sürükledi. Ginsberg’i okuduktan sonra, tersine kronolojik bir sırayla Ginsberg’in ardından daha anlamlı gelen Walt Whitman’a âşık olmam işten değildi. İfade şekli, ritmi ve dilinin yoğunluğuyla Ginsberg’den ayrılan, ancak tutkusu ve toplumsal aktivizmi şiirden (Ginsberg’i okuduğum için) beklediğimin ta kendisi olan Adrienne Rich’e de çarpıldım.

Lise, üniversite, lisansüstü ve sonrası boyunca Ginsberg beni yoldan çıkarıp bereketli maceralara yöneltti. Ginsberg’in hakkındaki hayalleri merakımı uyandırmasa William Blake’i asla okumazdım. Ginsberg beni Anne Waldman’a götürüp getirdi, ardından Plath’a ve Anne Sexton’a. Ginsberg’in ahbaplıkları ve ortaklıklarının çılgın, hayali bir yol haritasını takip ederek yıllarımı geçirdim. Ginsberg-Frank O’Hara ilişkisi beni uzun seneler boyunca besleyecek şiirlere götürdü: David Trinidad, Wayne Koestenbaum, James Schuyler, Alice Notley, Bernadette Meyer. Ginsberg’in şiirlerini okumadan aylarım geçse bile varlığını harikulade bir bulaşıcı hastalık gibi daima içimde ve okuduğum şiirlerde hissediyordum. Ginsberg’in şiirlerine dönmek asla hayal kırıklığı yaratmıyordu. Aradan seneler, sayısız tekrar okuma geçtikten sonra dahi şiirleri hâlâ bana sıcak, hastalıklı, hasta ve dürtücü gelmeye devam ediyor. Beni yazmaya, daha uzun yazmaya, daha dağınık yazmaya, daha sahici yazmaya, daha çok ego ve tevazuyla, sahip olduğum ve olduğum her şeyle yazmaya davet ediyor.

Şiir algıma ilham veren ve onu kaçınılmaz bir şekilde şekillendiren, Ginsberg’in eserleri ve yaşamı hakkında (yanlış) anladıklarımdır. “Şair” sözcüğünün kafamda bana benzer bir imge oluşturması yıllar aldı: Bir anne ve yazar, küçük çocukları ya yan odada ya aynı odada ya tam tepesindeler. Fakat bence gözümde canlandırdığım ilk “şair”, rutubetli bir odada mum ışığında tek başına oturan veremli bir adam değil de çılgın, sakallı, güler yüzlü, ağzı bozuk, utangaç fakat açık sözlü, devamlı olayların ve insanların merkezinde yer alan Yahudi bir ozan olduğu için, ben de şair olabilirim diye düşünebildim!

Yıllarca Sylvia Plath’tan ve Anne Sexton’dan korktum, Elizabeth Bishop ve Marianne Moore’dan uzak hissettim ve bazı şiirlerini sevsem dahi T. S. Eliot, Ezra Pound, Wallace Stevens, William Carlos Williams ve Robert Lowell gibi yazarların yanında görünmez (veya aşağılanmış) hissettim. Ama Allen iyi bir anneydi. Beni şiirin mutfağına davet etti ve bir sandviç hazırladı. Dağınık, kusurlu, kucaklayıcı, coşkun, erotik (ikimiz de erkeklerden hoşlanıyoruz); paylaşabileceğim türden bir şiir sundu. Neticede asit kullanmadım, okulu bırakmadım, bir tapınakta inzivaya çekilmedim. Hayatımda New York’tan San Francisco veya Boulder dışında bir yere gitmek için ayrılmadım. Ginsberg’in iyi bir anne olmasının sebebi biraz da bir şair ve bir insan olarak değerli olmak için o (veya onun gibi) olmak zorunda olduğumu (veya olabileceğimi) hissettirmemesiydi. Ginsberg’i sevmek Beat veya Budist olmak zorunda olduğum anlamına gelmiyordu. Ginsberg’i sevmek çok büyük ve çok küçük, düşünceli ve alakadar olmam lazım demekti.

Bu eski-yeni şiirleri okumak ne büyük keyif! Sanki çok sevdiğim birinin eski fotoğraf slaytlarını izlemek gibi. Gençken ne de yakışıklıymış! Ne masum görünüyormuş! Ne bilge! İnsan yeniden moda olan veya hiç modası geçmeyen şeylere, tanıdık gelen ama aslında ilk defa gördüğü resimlere şaşıp kalıyor. “Tabii ya!” diyor. “Öyle miymiş!” veya. Bu gizli kalmış şiirler için, sadece bir hatıradan ibaret değil, yeni bir bağ, yeni bir keşif olan çoklukları için minnettarım. Ginsberg’in göz korkutan üretkenliğini sevsem de yayımlanmış eserlerinin çokluğu onun zaman içindeki gelişimini gözlemlemeyi oldukça güçleştirir. Bu hatırı sayılır (ama başa çıkılabilir) zaman yolculuğuna çıkmak ve Ginsberg’in şu mısraları çıtlattığını (çatlattığını) görmek ne büyük zevk: “Fırlatılan eldiveni yerden almaya hazırız: / Savaşmaya, fethetmeye, dünyayı yeniden inşa etmeye.” Ginsberg eskiden bile biliyordu, boğazı “tıkanmıştı, boğacakmış gibi / Dilimi konuşmasın diye; oysa kulağımda / Avam arbedenin sesleri çınlıyordu.” Ginsberg’in şarkı söylemeye başladığını duyarız. “Kendi fiziksel ebediyetini” yazarken “dünyanın çıldırdığını görmeye uyanışını” izleriz.

Bu toplamanın “Kendi doğamın baktığım Enginlikteki kadar isimsiz Ozanıyım” (Mükemmel “Galler Ziyareti Sonrasında 29 Temmuz 1967” şiirinden) gibi coşkulu dizelerden “Melankoli burada oturmaktır, orta yaşlı / yıpranmış yenler ve kıllı ellerle / korunmasız, yalnız” (Hopper’ı andıran hüzünlü ve sinemavari şiir “Cleveland Havaalanı” şiirinden) gibi kasvetlilere kadar uzanan ruh hâli yelpazesini seviyorum. Bu şiirlerin içinde Ginsberg’in bir sürü arkadaşının (direkt yazar olarak veya atıfta bulunularak), Whitman’ın (o kadar nüfuz etmiş ki nerdeyse ete bürünmüş gibi), John Ashbery’nin, Frank O’Hara’nın, Kenneth Koch’un, Bob Creeley’in, Charles Olson’ın, Amiri Baraka’nın, Gregory Corso’nun, Lawrence Ferlinghetti’nin, Bob Dylan’ın, Gary Snyder’ın, Anne Waldman’ın, Ted Berrigan’ın, Ron Padgett’in, Susan Sontag’in, Carl Solomon’un ve diğerlerinin olmasını seviyorum. Ginsberg’in her şeyle içten bir şekilde ilgilenirken kendisini asla çok ciddiye almamasını seviyorum: “Ve ben — / ‘Om om om filan — / dualarımı tekrarlıyorum / NY Post’u yiyip yuttuktan sonra / gözümde yaşlarla —.”

Kısa haiku benzeri şiirleri de seviyorum: “Şafakta uyandım kaçmaya çalışırken — / Yakalandım rüyamda / bir şeyler aşırırken” veya tümü şu kadardan ibaret “Trungpa Dersleri”:

Şimdi yay fırça ve yelpazeyi elimde dengelediğime göre

— Bir bardak suya ne dersin? —

İşemek için çükümü tutarken, Atlantik fışkırıyor.

Yemeğe oturduğumda, Ay ve Güneş tabağı dolduruyor.

Bunlardan başka mini epikler, ülkeyi kuş bakışı bir kıyıdan diğerine izleyen ve sadece Amerika’ya değil, “enginliğin” kendisine bir övgü olan harika “New York’tan San Fran’e” de var. Bill Morgan’ın, yüz kızartacak derecede cinsel içerikli “Bebbe beni kucağına al…” diye başlayan “[Şiir]”i de yetmiş yedi yaşındaki Marianne Moore’a yazılmış sevimli doğum günü şiirini de bu toplamaya dahil etmiş olmasından dolayı memnunum. Kişisel, siyasal, fiziksel ve tinsel… Bu yaşamsal kuvvetlerin yumak olduğunu, bunların birbirinden asla ve asla ayrılamayacağını bilmek, Ginsberg’in tipik özelliğidir.

Polis şiddetini, ırkçılığı, sınıf baskısını ve hapishane endüstrisi sistemini lanetleyen bu toplamanın ürkütücü vakitliliği karşısında dilsiz kaldım (ama şuursuz değil): “Deli arabalar polisinizden korkmuş yapayalnız topraklarda dolaşıyor”; “ifade özgürlüğü / Ben sıradan bir yurttaşım / polisten korkan”; “Hangi ilahi kongre soruşturması silecek / geçen onca yılı, iftirayla, haksızlıkla, / beyin yıkama ve hapisle?”; “Başkalarına verdiğin acıları hatırla Kocabaş! / Dur ve ölüm döşeği vicdanında hak hukuk ara!” Bu toplama bize hâlâ “havası zehirlenen saftirik ölümlüler” olduğumuzu ve haberlerimizin haber niteliği taşımadığını hatırlatıyor.

Bu toplamadaki ilk şiiri okuduğumda sesli güldüm. Annemin doğduğu yıl yazılan şiirde Gordon Canfield’ın kim olduğuna dair (dipnotları okuyana dek) bir fikrim yoktu ama 2016 seçimlerine yaklaştığımız bu günlerde şiirin güncelliği beni çok etkiledi. Aynı gün ilerleyen saatlerde oğlum Donald Trump kazandığı takdirde ne yapacağımı sordu (Bundan yetmiş üç sene sonra kimsenin Trump’ın kim olduğunu hatırlamayacağını tüm kalbimle umut ediyorum.) “Ne mi yapardım?” dedim. Oğlum “Evet,” diye yanıtladı. Ne dememi bekliyordu, Kanada’ya taşınırız mı? Her şeyi bir kenara bırakıp… “Anne” dedi oğlum, “Trump bebeğini emziren bir annenin iğrenç olduğunu söyledi!” Ginsberg’i düşündüm. “Sanırım Trump’ın canına okuyan bir şiir yazardım.”

Ginsberg bana arkadaşlarım gibi (ölmüş olanlar dahil), hatta hiç tanımadığım şairler gibi (Ginsberg’in kendisi gibi) yazmayı hatırlatıyor. Eğlenmeyi, ciddi olmayı, kızmayı. Bulutların altında meditasyon yapmayı hatırlatıyor, sahtekâr siyasetçilerin ağzının payını vermeyi ve neden “Beyaz / bankerlerin, politikacıların polis ve orduların” hâlâ hemen her şeyi kontrol ettiğini sorgulamayı. Ginsberg, “ruhlarımızın şen ilahisini / bastırmak üzere” yaratılan sefaletle savaşmak üzere “bedenime geri dönmeyi” hatırlatıyor. Ginsberg’in ileri görüşlü şiirleri, isyan ettikleri eşitsizlikleri sona erdirmediklerine göre işe yaramış sayılmazlar. Bu şiirlere bugün her zamankinden çok ihtiyacımız var. Bu koleksiyon bana teröre karşı savaşımızın terörü içeren bir savaş olduğunu ve Ginsberg’in “Savaş kara büyüdür” sözünü hatırlatıyor.

Bu denli korku dolu, karantinayla, izolasyonla ve kendini korumayla kafayı bozmuş bir çağda, eğitimcilere öğrencilere sınıflardaki potansiyel tehlikeli maddelere karşı tetik uyarılarda bulunma talimatının verildiği ve devletimizin mevcut tehdit seviyesine dair renk kodlu öneriler dağıttığı bu çağda, Ginsberg’in şiirleri bize sanatın hasta etmek, kirletmek, sallamak, sarsmak, sorgulamak, işgal ve tehdit etmek ve heyecanlandırmak vazifesini hatırlatıyor. Ginsberg’in şiirleri daima bunu yaptı ve yapmaya devam ediyor. Tehlikeliler. Korkusuzlar. Lazımlar.

—Rachel Zucker

94. yaşın kutlu olsun Jaaack!


Şenol Erdoğan’ın Beat Antolojisi’nin 2. baskısında yer alan bu Jack Kerouac şiirlerinin çevirmeni Gonca Gülbey’dir. Lütfen sanal ya da değil alıntı ve çalıntılarınızda kaynak belirtmeseniz de çevirmen ismini belirtiniz. sevgilerimle.

 

BEYHUDE

Gökyüzünde yıldızlar

Beyhude

Hamlet’in trajedisi

Beyhude

Kilitteki anahtar

Beyhude

Uyuyan anne

Beyhude

Köşedeki lamba

Beyhude

Köşedeki yanmaya lamba

Beyhude

Abraham Lincoln

Beyhude

Aztek İmparatorluğu

Beyhude

Yazan el: Beyhude

(Ayakkabılardaki ayakkabı kalıbı

Beyhude

Cep İncil’in üzerinde salınan panjurun ipi

Beyhude

Yeşil camlı küllüğün pırıltıları

Beyhude

Ormandaki ayı

Beyhude

Buda’nın hayatı

Beyhude

 


Gözyaşları Üzerine

Gözyaşları yüzümün parçalanmasıdır

Aya özgü bir şiddet

Karanlık demiryollarında oturuyorum

Ne zaman göreceğim annemin yüzünü

Uyandıran hayallerde çağırıyor beni

Ağladım anlamak için

Tuzak kuran faniliği

Ve kanını toprağın

Baba baba- neden yüzüstü bıraktın beni?

Fanilik ve sefalet

Kol geziyor bu şehirde

Göbek adım mutsuzluk benim

Kurtarılmak istiyorum

Olamaz

Olmamalı

Hiç bu kadar batmamıştım

Kusmuğa

 

 

 

GINSBERG İÇİN GÜNDÜZ DÜŞLERİ

Gece yarısı uzanıyorum sırt üstü

Duyuyorum saatlerin tuhaf muhteşem seslerini

Ve biliyorum gece yarısı ve o anda tüm dünya giriyor görüş alanıma

Güzel bir arı kovanı şeklinde

Pırıl pırıl Buda toprakları

Bhuti inanç içinde parlıyor

Biliyorum doğru yoldayım sonsuza kadar

Yazacağım bu sabah dünyanın her yanından yükselen konuşmaları ve onlara eşlik eden içsel düşüncelerim için açık parantezler bırakacağım- kendi kükreyişlerim

Tüm beyinler-tüm dünya

Kükrüyor-titreşimde

Ben de yazıyorum hızla, bin kelime sıkışıyor bir saniyelik zaman dilimine

Yunan kentlerinin birinde

O meşhur Yunan gündüzlerinde

Uzun cübbem uzun altın sarısı saçlarımla ben

Ölümsüz bir ünle- bulmaları gerekecek beni

Bulacaklar bayrak gibi dalgalanan kefenimi

Konuşurken Lucifer ile- Gore Vidal şaşıracak, sinirleri bozulacak

Kelimelerim altın harflerle yazılacak ve Finnegans Wake  gibi Visions of Neal da

Kütüphanelerde saklanacak.

 


OTOSTOPÇU

“Güneşli Kaliforniya’ya gitmeye çalışıyorum

Bum. Beni bozguna uğramış, kendini katletmiş hayali bir gangster gibi gösteren bu berbat yağmurluk, acınası bir yağmurluğun içinde bir budala- nerden bilsinler kıyafetlerim ıslak, kıyafetlerim çamurlu”

“Bak, John, bir otostopçu,”

“O I.R.A yağmurluğunun altında silah var gibi”

“Hey, Fred, yolun kenarında duran şu adama bak, 1938’de bir dergide çıkmıştı, seks suçlusu.”

Morarmış cesedini görürsünüz bir dergide, vücudunda balta kesikleriyle.

 


TENOR

Sevimli hüzünlü genç tenor

Trompet sarkıyor boynundan

Eroin ile dolu gövdesi

Bekliyor kıyameti

Yeni gelen trompetçi zenci çocuğu dinliyor

Ve basın ritmi başlıyor

Davulcu bir bomba atıyor ortaya

Piyano çınlıyor

Sevimli tenor yükseltiyor tüm Amerikan kederini

Ağzına götürüyor trompeti

Ve demirden sesleri çıkarmak için üflüyor.

 


Meditasyon Nasıl Yapılır

Işıklar kapalı

Ellerim kenetli birbirine

Eroin ya da morfin vurmuşum gibi ani bir esrime

Beynimin içindeki kese sıvısını salgılıyor (Kutsal Sıvı) ben tüm vücudumu ölü bir transa bırakırken- tedavi ediyorum tüm hastalıklarımı- siliyorum her şeyi- “ben-umarım ki-sen” gibi ufacık bir şey ya da kaçık bir düşünce balonu bile yok-

Zihnim boş, berrak, düşünceler yok. Eğer herhangi bir düşünce uzaklardan fırlayıp gelirse beraberinde bir imgeyle- kafa bulun onla, aldatıp, dalga geçin. Solup gider böylece ve gelmez bir daha geri- ve ilk kez keyiflenerek fark edersiniz ki “düşünmek düşünmek gibi değilmiş aslında”.

Böylece düşünmeme gerek kalmaz bir daha.

Otoskopi * Şenol Erdoğan

2015

 

 

Şenol Erdoğan – Otoskopi

dil, bir zortlamadır.
edit//
dil teorisyeni zortlaktır.

Pırt vardır
Legal ve mekruhtur \yaşlılar bunda hemdir
Pırtın müziği olduğu doğrudur
Pırt bir ses aralığıdır ya da olabilir.
Pırtı duvara asamazsınız –
yıkılır
Filler sezgisel pırtlardır
ve gene filler sezgisel pırtlar yaratabilir

şimdilik bu kadar
havayı kuş tutmuş.
gördün mü.

(göç üzerine.)

bazı papirüs kağıtlarında merhum şenol erdoğan aynı ifadeyi başka şekilde kurup:

“göğü kuş tutmuş” demişlerdir.
bir uzay verdim
ses gibi, nota gibi.
kavimsizdi kendisi,
göç akışkan ve sonsuz,
sabit na mevcut.
sen unutmuşsun allahın bir isim olduğunu
varlığın da dünkü çocuk.
e, hadi.

 

 

KADDISH * Allen Ginsberg / Çeviri: Artemis Günebakanlı

 


Bu metnin Türkçe çeviri hakları Artemis Günebakanlı‘ya aittir. Lütfen tüm alıntılarınızda metin çevirmenlerinin isimlerini kullanma hususunda özen gösterin -onlar olmasaydı bu metinleri yazılmamış gibi ne okuyabilecek ne de paylaşabilecektiniz unutmayın.

Naomi Ginsberg için, 1894-1956

 

I

 

Tuhaf şimdi seni düşünmek, korsesiz & gözsüz yitmiş, yürürken ben  Greenwich Village’ın güneşli kaldırımında.

Manhattan merkezi, berrak kış öğlesi, ve bütün gece ayaktaydım, konuşarak, konuşarak, Kaddish’i sesli okuyarak, pikapta kör diye bağıran Ray Charles blues’unu dinleyerek

ritim ritim – ve üç yıl sonra kafamdaki hatıran – Ve Adonais’in son muzaffer dörtlüklerini yüksek sesle okudum – ağladım, nasıl acı çektiğimizi fark ederek –

Ve Ölüm’ün nasıl da tüm şarkı söyleyenlerin düşlediği, söylediği, hatırladığı, Yahudi Marşı’nda ya da Budist Cevaplar Kitabı’nda haber verilen çare olduğunu – ve kendi hayalimdeki kurumuş yaprak – şafak vakti –

Düşlüyorum gerisingeri hayatın içinden, Senin zamanın – ve benimki hızlanıyor Kıyamet’e doğru,

nihai an – Gündüzün yanan çiçek – ve sonrasında gelen,

bir parlama ötede bir Amerikan şehri, ve büyük Ben veya Çin, yahut sen ve hayali bir Rusya düşünü, ya da hiç var olmamış buruşuk bir yatak gören zihnin kendisini hatırlıyorum

karanlıktaki bir şiir gibi – Unutuluşa geri kaçtı –

Diyecek başka söz yok, ve arkasından ağlanacak hiçbir şey,

Düş içindeki Varlıklardan gayrı, onun kayboluşunda tutsak kalmış,

iç çekiyor, onunla çığlık atıyor, hayali görüntü parçaları alıp satıyor,

birbirlerine tapıyorlar,

hepsine dahil olan Tanrı’ya tapıyorlar – özlem ya da çaresizlik? – henüz bitmemişken, bir Hayal? – başka bir şey?

Etrafımda zıplıyor, dışarı çıkıp caddede yürürken, omzumun üzerinden dönüp bakarken… Yedinci Cadde, birbirini omuzlayan, pencerelerle kaplı ofis binalarının mazgallı siperleri, bir bulutun altında, bir anlığına gökyüzü kadar yüksek – ve yukarıdaki gök – eski mavi bir yer.

ya da caddenin aşağısından güneye, – Aşağı Doğu Yakası’na doğru yürürken – 50 yıl önce yürüdüğün yere, küçük kız – Rusya’dan gelmiş, Amerika’nın ilk zehirli domateslerini yiyor – rıhtımda korkmuş halde

sonra Orchard Caddesi’nin kalabalığı içinde nereye doğru gitmeye çalışıyor? – Newark’a doğru

şekerciye doğru, yüzyılın ilk ev yapımı kolaları, arka odada küflü kahverengi döşeme tahtaları üzerinde dövme dondurma –

Öğrenime, evliliğe, sinir krizine doğru, ameliyat, okul öğretmenliği, ve deli olmayı öğrenmek, bir rüya içinde – bu hayat nedir?

Penceredeki Anahtar’a doğru – ve büyük Anahtar, ışıklı başını Manhattan’ın üstüne uzatıyor, ve zeminin üstüne, ve kaldırıma yatırıyor – büyük tek bir ışın halinde, hareket ediyor, Birinci Cadde’den aşağı, Yidiş Tiyatrosu’na doğru yürürken – ve yoksulluk bölgesine doğru

biliyordun, ve biliyorum, ama şimdi kaygısızca – Paterson içinden geçmiş olmak tuhaf, ve Batı’dan, ve Avrupa’dan yine buraya.

İspanyolların şimdi kapılarda ve sokaktaki esmer oğlanlardaki feryatlarıyla, yangın çıkışları senin kadar yaşlı

– Gerçi şimdi yaşlı değilsin, o benimle burada kaldı –

Kendim, her halükarda, belki kainat kadar yaşlıyım – ve sanırım bu bizimle birlikte ölüyor – başımıza gelen her şeyi geçersiz kılmaya yeter – Başımıza gelen her şey her defasında sonsuza dek yitiyor

Bu iyi! Bu pişmanlığa yer bırakmıyor – korku yayıcı yok, eksiksevgi yok, işkence ve sonunda diş ağrısı bile –

Buna rağmen başımıza gelirken ruhu yiyen bir aslandır – ve kuzu, ruh, içimizdeki, heyhat, kendini değişimin vahşi açlığına kurban eden – tüyler ve dişler – ve kemikağrısının kükreyişi, açık kafatası, çatlak kaburga, çürük-deri, kandırılmışbeyinli Acımasızlık.

Ai! ai! daha kötüye gidiyoruz! Zor durumdayız! Ve sen oyundan çıktın, Ölüm seni çıkardı, Ölüm’ün Merhamet’i vardı, yüzyılınla işin bitti, Tanrı’yla işin bitti, onun içinden geçen yolla işin bitti – Sonunda kendinle işin bitti – Saf – Baba’ndan önceki Bebek karanlığa, hepimizden önceki – dünyadan önceki –

Orada, dinlen. Sana artık acı yok. Nereye gittiğini biliyorum, orası iyi.

Artık New York’un yaz tarlalarındaki çiçekler yok, şimdi neşe yok, Louis korkusu yok,

Ve onun hoşluğu ve gözlükleri artık yok, lise on yılları, borçları, aşkları, korkmuş telefon görüşmeleri, gebe kalma yatakları, akrabaları, elleri –

Daha fazla Elanor abla yok, – o senden önce gitti – gizli tuttuk – onu öldürdün – ya da sana katlanmak için kendini öldürdü – romatizmalı bir kalp – Ama ikinizi de Ölüm öldürdü – Ne olursa olsun –

Ne de annenin hatırası, sessiz filmlerde 1915 gözyaşları

unutmakla geçen haftalar, kederle Marie Dressler’in insanlığa seslenişini izlemek, genç Chaplin’in dansını,

ya da Boris Godounov’u, Met’te Chaliapin’i, ağlayan Çar sesiyle –

Elanor & Max’le ayakta – Kapitalistlerin Orkestra’daki koltuklara oturuşunu da izlemek, beyaz kürkler, mücevherler,

YPSL[1] ile Pennsylvania’yı otostopla geçerken, siyah bol pantolon eteklerle,  birbirinin belinden tutan 4 kızın fotoğrafı, ve gülen gözler, çok mahcup, 1920’nin bakire yalnızlığı

bütün kızlar yaşlandı, ya da öldü, artık, ve mezardaki o uzun saçlı –

sonradan kocaları olduğu için şanslı

Sen başardın – ben de geldim – önce ağabeyim Eugene (hala yas tutuyor

ve son kasılışına kadar yas görecek, kanserini geçirirken – ya da katlini – belki sonra – yakında diye düşünecek – )

Ve hepsini gördüğümü hatırladığım son an bu, kendi içimden, şimdi –

gerçi sen yoksun

Ne hissettiğini sezemedim – hangi iğrenç sövgü geldi önce – sana – ve

hazırlıklı mıydın?

Nereye gitmek için? O Karanlıkta – o – o Tanrı’da mı? bir parlaklık mı?

Boşlukta bir Rab mı? Bir düşteki kara bulutun içindeki bir göz gibi mi? Nihayet Adonoi, seninle mi?

Hatıramın ötesinde! Tahmin etmekte yetersizim! Sırf mezardaki sarı

kafatası değil, ya da bir kutu solucan tozu, ve lekeli bir kurdele – Haleli Kurukafa? buna inanabiliyor musun?

Zihin için sadece bir defalığına parlayan güneş mi, sadece varoluşun

parlaması, hiçbirinin olmadığı?

Sahip olduğumuzun ötesinde hiçbir şey yok – sahip olduğunun – o zavallı

– ancak Galip gelen,

burada olmuş olmak, ve değişmiş, bir ağaç gibi, kırılmış, ya da çiçek –

toprağa yem olmuş – ama deli, taçyapraklarıyla, renkli, Büyük              Evren’i düşünen, sarsılmış, kafasına kesik atılmış, yaprağı                 soyulmuş, yumurta sepeti gibi bir hastanede saklanmış, kumaşa           sarılmış, yaralı – ay gibi beyni çılgına dönmüş, Hiçbir şeysiz.

Hiçbir çiçek benzemez o çiçeğe, bahçede kendini biliyordu, ve bıçakla              savaştı – kaybetti

Aptal bir kardan adamın buz gibi bıçağıyla kesildi – Baharda bile – tuhaf            hayalet düşünce – biraz Ölüm – Elinde keskin buz saçağı gül                 kurularıyla süslenmiş – gözleri bir köpek – siki emek sömüren              bir           fabrika – kalbi elektrikli ütülerden.

Hayatın tüm birikimleri, bizi yıpratan – saatler, bedenler, bilinç, pabuçlar,         memeler – peydahlanan oğullar – Komünizmin – hastanelere giren               “Paranoya”.

Bir defasında Elanor’un bacağına tekme atmıştın, daha sonra kalp       yetmezliğinden öldü. Sen ise inmeden. Uykuda mıydın? bir yıl                 içinde, ikiniz birden, ölüm kardeşleri. Elanor mutlu mu?

Max Aşağı Broadway’de bir ofiste hayatta ve yasta, gece yarısı             Muhasebesinin üzerinde yalnız büyük bıyık, emin değil. Hayatı                 geçiyor – gördüğü gibi – ve şimdi neden şüphe duyuyor?  Hala            para kazanma hayali, ya da neyin para kazandırabileceği, bakıcı     tuttun, çocukların oldu, Ölümsüzlüğünü bile buldun, Naomi?

Onu yakında göreceğim. Şimdi kesmem gerek – seninle konuşmak için –          çünkü ağzın varken yapmadım.

Ebediyen. Ve buna doğru gidiyoruz, Ebediyen – Emily Dickinson’ın      atları gibi – Son’a doğru.

Yolu biliyorlar – Bu Atlar – düşündüğümüzden hızlı koşuyorlar –          geçtikleri kendi hayatımız – ve yanlarında götürdükleri.

 

Muhteşem, artık yası tutulmayan, kalbi bozulmuş, zihni ardında, evlenmiş düşlemiş, faniyken değişmiş – Kıçından başına cinayetten usanmış.

Dünyada, verili, çiçek delirdi, Ütopya yapmadı, çam altında kapalı, Toprağa nişan almış, Yalnızlıkla mumyalanmış, Yehova, kabul et.

Adsız, Tek Yüzlü, Ebediyen ötemde, başlangıçsız, sonsuz, ölümdeki Baba. Bu Kehanet için orada olmasam da, nikahsızım, ilahisizim, Cennetsizim, saadet içinde başsız olsam da tapınırım.

Sen, Cennet, Ölüm’den sonra, Hiçlikte kutsanmış Tek, ışık ya da karanlık olmayan, Günsüz Ebediyet –

Al bunu, bu Mezmuru, benden, bir günde fışkırdı elimden, Zamanımın birazı, şimdi Hiçliğe verili – Seni methetmek için – Ölüm Dışında

Bu son, Yabandan arınma, Merak Edenin yolu, Herkes için aranan Ev, gözyaşlarıyla yıkanmış siyah mendil – Mezmurun ardındaki sayfa – ben ve Naomi’nin son değişimi – Tanrı’nın kusursuz Karanlığına – Ölüm, hayaletlerin kalıyor!

 

 

II

 

Tekrar tekrar – nakaratı – Hastanelerin – senin tarihini hala yazmadım – soyut kalsın – birkaç imge

geçer akıldan – evler ve yılların saksafon korosu gibi – elektrik şoklarının hatırası.

Çocukken uzun geceler boyu Paterson’daki dairede, tedirginliğini gözlemek – şişmandın – sonraki hamlen –

Sana bakmak için okula gitmeyip evde kaldığım o öğle sonrası – ilk ve son kez – insanlar benim kosmos fikrime karşı çıktığında kaybolduğuma yemin ettim –

Daha sonraki yüküm – insanoğlunu aydınlatma yemini – bu, detayların ibrası – (senin gibi deli) – (akıl sağlığı anlaşmadaki bir hile) –

Ama Broadway Church köşesinde pencereden dışarı bakıp durdun, ve Newark’tan gizemli bir suikastçiyi gözledin,

Böylece Doktor’u aradım – ‘Tamam, bir huzurevine gidin’ – böylece paltomu giydim ve senle caddede yürüdüm – Yolda bir ilkokul çocuğu bağırdı, sorumsuzca – ‘Nereye böyle Ölüme Giden Kadın’? Ürperdim –

ve güvelerin yediği kürk yakanla burnunu kapadın, şehrin atmosferine sızmış zehre karşı gaz maskesi, Büyükannemin püskürttüğü –

Ve peynirkutusu otobüsün şoförü çetenin bir üyesi miydi? Yüzüne bakıp ürperdin, seni otobüse zor bindirdim – New York’a, Times Meydanı’nın ta kendisine, başka bir Greyhound yakalamak için –

orada görünmez böcekler ve yahudi hastalığıyla savaşarak 2 saat kaldık – Roosevelt esintiyi zehirlemişti –

senin peşindelerdi – ve ben de arkandan sürükleniyordum, bunun göl kıyısındaki viktorya tarzı bir evin sessiz odasında son bulmasını umarak.

Yolculuk tüm Amerikan endüstrisinin içinden geçen tüneller boyunca 3 saat sürdü, Bayonne İkinci Dünya Savaşı’na hazırlanıyor, tanklar, doğal gaz alanları, soda fabrikaları, yol kenarı lokantaları, kale gibi lokomotif deposu – New Jersey Kızılderililerinin çamlık ormanlarına doğru – sakin kasabalar – kumlu ağaçlıklar aşan uzun yollar –

Geyiksiz dereler üstündeki köprüler, dere yatağını dolduran Kızılderili boncukları – dipte bir savaş baltası ya da Pocahontas kemiği – ve küçük kahverengi evlerde Roosevelt’e oy veren bir milyon ihtiyar kadın, Delilik otobanının dışındaki yollar –

belki ağacın birinde bir şahin, veya baykuş dolu bir dal arayan ardıçkuşu –

Sürekli söyleniyor – öndeki ikili koltukta oturan yabancılardan korkarak, kayıtsızlıkla horluyorlar – şimdi hangi otobüs yolculuğunda horlamaktalar?

‘Allen, anlamıyorsun – bu – sırtımdaki o üç büyük çubuktan beri – Hastanede bana bir şey yaptılar, beni zehirlediler, öldüğümü görmek istiyorlar – 3 büyük çubuk, 3 büyük çubuk –

‘O Kaltak! İhtiyar Büyükanne! Geçen hafta gördüm onu, yaşlı bir adam gibi pantolon giymişti, sırtında bir çuval vardı, apartmanın tuğlalı tarafından tırmanıyordu

‘Yangın merdiveninde, zehirli mikroplarla, üstüme atmak için – geceleyin – belki Louis ona yardım ediyordur – o da onun etkisi altında –

‘Ben senin annenim, beni Lakewood’a götür’ (Graf Zeplin’in düştüğü yerin yakınına, Hitler gibi bir Patlama) ‘orada saklanabilirim.’

Oraya vardık – Dr. Whatzis huzurevi – bir dolabın arkasına saklandı – kan nakli talep etti.

Kovulduk – Valizle ağır ağır bilmediğimiz karanlık bahçeli evlere – günbatımı, hava karardıktan sonra çam ağaçları – uzun zamandır ölü olan cadde çekirgeler ve zehirli sarmaşıklarla dolu –

Şimdi onu kapattım – büyük ev HUZUREVİ ODALARI – ev sahibine haftalık ücreti verdim – demir valizi taşıdım – yatağa oturup kaçmayı bekledim –

Çatı katında dostane yatak örtüleri olan temiz bir oda – dantel perdeler – çıkrık işi halı – Lekeli duvar kağıdı Naomi kadar yaşlı. Evdeydik.

Sonraki New York otobüsüyle ayrıldım – en arka koltukta başımı geriye yasladım, üzüntüyle – en kötüsünü henüz görmemiş miydim? – onu terk ederek, hissizlikle yolculuk ettim – sadece 12 yaşındaydım.

Odasında saklanıp kahvaltı zamanı neşeyle çıkacak mıydı? Ya da kapısını kilitleyip pencereden yan sokaktaki casusları mı gözleyecekti? Hitlervari görünmez gaz için anahtar deliklerini mi dinleyecekti? Bir sandalyede düşe mi dalacaktı – ya da benle dalga geçecek – bir aynanın önünde, tek başına?

12 yaşında gece otobüsle New Jersey’i geçiyorum, Naomi’yi Lakewood’un perili evinde Parcae’nin[2] eline terk ettim – kendi kader otobüsüme terk edildim – bir koltuğa gömülü – bütün kemanlar kırık – kalbim kaburgalarımın içinde yaralı – zihnim boştu – Tabutunda güvende olacak mıydı –

Ya da Newark’taki Öğretmen Okulu’nda, siyah eteğiyle Amerika’yı çalışırken – kışın sokakta öğle yemeği olmaksızın – bir peniye bir turşu – geceleyin evde yatak odasında Elanor’a bakmak için –

İlk sinirsel çöküntü 1919’daydı – üç hafta boyunca okula gitmeyip evde kaldı ve karanlık bir odada yattı – kötü bir şey – ne olduğunu hiçbir zaman söylemedi – her gürültü acı veriyordu – Wall Street’in gıcırtılarıyla dolu rüyalar –

Gri Depresyondan önce New York dışına gittik – iyileşmişti – Lou çimlerin üstünde bacak bacak üstüne atmış otururken fotoğrafını çekti – uzun saçları çiçeklerle sarılıydı – gülümsüyordu – mandolinle ninniler çalıyordu – sol görüşlü yaz kamplarında zehirli sarmaşık dumanı ve bebeklik çağındaki ben ağaçlar görüyordum –

ya da öğretmenlik yaparken, aptallarla gülerken, geç öğrenenlerin sınıfları – Rus uzmanlık alanı – hülyalı dudakları, kocaman gözleri, ince ayakları & hastalıklı parmaklarıyla moronlar, kambur, raşitik – Alis Harikalar Diyarında’nın üstünde sallanan büyük kafalar, bilişsel yetenek testi dolu bir kara tahta.

Naomi sabırla okuyor, Komünist masallar kitabından bir öykü – Diktatörün Ani Tatlılığının Hikayesi – Büyücülerin Bağışlanması – Ordular Öpüşüyor –

Yeşil Masadaki Kurukafalar – Kral & İşçiler – Paterson Press bunları 30’larda o delirene kadar bastı, ya da iflas ettiler, ikisi de.

Ey Paterson! O gece eve geç vardım. Louis meraklanmıştı. Nasıl bu kadar – düşünmemiş miydim? Onu bırakmamalıydım. Lakewood’da delirmiş halde. Doktoru ara. Çamlar içindeki eve telefon et. Çok geç.

Bitkinlikle yattım, dünyadan ayrılmak isteyerek (muhtemelen o yıl R’ye yeni aşık olmuştum – lisedeki aklımla kahramanım, daha sonra doktor olan yahudi oğlan – o zamanlar sessiz, düzgün bir çocuktu –

Sonraları onun için hayatı bırakıp, Manhattan’a taşındım – peşinden üniversiteye gittim – Feribotta eğer kabul edilirsem insanoğluna yardım edeceğim diye dua ettim – yemin ettim, Giriş Sınavı’na gittiğim gün – dürüst devrimci işçi avukatı olarak – bunun eğitimini alacaktım – Sacco Vanzetti, Norman Thomas, Debs, Atgeld, Sandburg, Poe’dan ilham alıyordum – Küçük Mavi Kitaplar’dan. Başkan veya Senatör olmak istiyordum.

cahil keder – sonraları R’nin şoke olmuş dizlerinin yanına çöküp 1941’deki aşkımı ilan etme hayalleri – Bana ne tatlı davranırdı kim bilir, onu istemiş & umutsuzluğa kapılmış olsam da – ilk aşk – bir tutku –

Daha sonra ölümcül bir çığ, bütün homoseksüellik dağları, kamış Matterhorn’ları, göt deliği Büyük Kanyon’ları – melankolik başımda ağırlık yapıyor –

bu sırada Broadway’de yürüyüp Sonsuzluğu ardında uzay olmayan lastik bir top olarak hayal ediyordum – dışarıda ne var? – Graham Bulvarı’ndaki eve gelirken, caddedeki yalnız yeşil çalıları geçerken hala melankoli, filmlerden sonra hayal kurarken –)

Sabah 2’de telefon çaldı – Acil durum – delirmişti – Naomi yatağın altına saklanıp Mussolini’nin böcekleri diye bağırıyordu – İmdat! Louis! Buba! Faşistler! Ölüm! – ev sahibi korkmuştu – yaşlı ibne bakıcı da ona bağırıyordu –

Dehşet, komşuları uyandıran – ikinci katta menopozu atlatmaya çalışan ihtiyar kadınları – bacaklarının arasındaki onca paçavra, temiz çarşaflar, kaybettikleri bebeklerin yası – kül olmuş kocaların – Yale’de dudak büken veya CCNY’da[3] saçlarını yağlayan çocukların – ya da Eugene gibi Montclair State Teachers College’da titreyenlerin –

Koca bacağı göğsüne çekilmiş, el Uzak Dur diye uzanmış, yün elbise kalçalarında, kürk palto yatağın altına sürüklenmiş – somyanın altında çantalardan bir barikat kurmuş.

Louis pijamalarıyla telefonu dinliyor, korkmuş – şimdi ne? – kim bilebilirdi ki? – benim suçum, onu yalnızlığa bırakmak mı? – karanlık odada kanepede oturuyorum, titreyerek, anlamak için –

Sabah treniyle Lakewood’a gitti, Naomi hala yatağın altındaydı – onun zehirli Polisler getirdiğini sandı – Naomi bağırıyor – Louis o zaman kalbine ne oldu? Naomi’nin esrikliği seni öldürdü mü?

Onu dışarı sürükledi, köşeye, bir taksi, valiziyle zorla arabaya bindirdi, ama şoför onları eczanede bıraktı. Otobüs durağı, iki saatlik bekleyiş.

4 odalı dairede endişeyle yattım, oturma odasındaki büyük yatakta, Louis’in masasının yanındaki – titreyerek – o gece eve geldi, geç saatte, bana neler olduğunu anlattı.

Naomi tezgahın arkasında kendini düşmandan koruyor – çocuk kitabı rafları, şırıngalar, aspirinler, kavanozlar, kan – ‘Bana yaklaşmayın – katiller! Uzak durun! Beni öldürmeyeceğinize söz verin!’

Louis korku içinde gazoz makinesinin dibinde, yanında Lakewood izci kızları – kokainmanlar – hemşireler – tarifeye bağlı otobüs şoförleri – bölge merkezinden Polisler, dillerini yutmuş gibi – ve eski bir uçurumun üzerindeki domuzları düşleyen bir rahip?

Havayı kokluyor – Louis boşluğu mu gösteriyor? – Müşteriler meşrubatlarını kusuyor – ya da gözlerini dikmiş bakıyor – Louis aşağılanmış – Naomi muzaffer – Komplonun Tebliği. Otobüs gelir, şoförler onları New York arabasına almaz.

Dr. Whatzis’e telefonlar açılır, ‘Dinlenmeye ihtiyacı var,’ Akıl hastanesi – Greystone Devlet Hastanesi Doktorları – ‘Onu buraya getirin, Bay Ginsberg.’

Naomi, Naomi – terliyor, gözleri pörtlemiş, şişman, elbisesinin bir taraftaki düğmeleri açılmış – saçları alnına düşmüş, jartiyeri bacağından şeytanca sarkıyor – çığlık çığlığa kan nakli istiyor – bir elini dosdoğru yukarı kaldırmış – bir ayakkabı tutuyor – Eczanede yalın ayak –

Düşmanlar yaklaşıyor – hangi zehirler? Kayıt makineleri? FBI? Tezgahın ardında Jdanov mu saklanıyor? Troçki dükkanın arkasında fare bakterisi mi hazırlıyor? Sam Amca Newark’ta, Zenci mahallesinde ölümcül parfümler mi karıştırıyor? İbrahim Amca, politikacıların barında cinayetle sarhoş, Hague mi planlıyor? Rose Hala İspanya İç Savaşı’nın şırıngalarıyla mı meşgul?

35 $’lık kiralık ambulans Red Bank’ten gelene kadar – Kollarından tuttular – sedyeye bağladılar – inleyerek, hayallerle zehirlenmiş halde, Jersey boyunca kimyasallar kustu, Essex County’den Morristown’a kadar merhamet diledi –

Ve Greystone’a geri dönüp üç yıl yattı – bu son alevlenmeydi, onu yeniden Tımarhaneye yolladı –

Hangi koğuşlarda – sonraları orada yürüdüm, sık sık – yaşlı katatonik kadınlar, bulutlar ya da kül ya da duvarlar kadar gri – döşemenin üstünde mırıldanarak oturuyorlar – Sandalyeler – ve sürünerek gelen kırış kırış acuzeler, suçlayarak – 13 yaşındaki merhametimi dileyerek –

‘Beni eve götür’ – bazen yalnız giderdim kayıp Naomi’yi aramaya, Şok tedavisi gören – ve derdim ki, ‘Hayır, sen delisin Anne, – Doktorlara güven.’ –

 

Ve ağabeyim Eugene, büyük oğlu, uzakta Newark’ta döşeli bir odada Hukuk okuyan –

ertesi gün Paterson koğuşuna geldi – ve oturma odasındaki kırık kanepeye oturdu – ‘Onu Greystone’a geri yollamak zorunda kaldık’ –

– yüzünde şaşkın bir ifade, çok genç, sonra dolan gözler – sonra tüm yüzüne yayılan ağlama – ‘Ne için?’ elmacık kemiklerinde titreşen feryat, gözler kapanmış, yüksek ses – Eugene’in acı yüzü.

Uzakta, Newark Kütüphanesi’nde bir Asansöre kapağı atmış, günlük süt şişesi, troleybüs hattındaki haftalığı 5 $’lık döşeli odanın pencere pervazında –

Haftada 20 $ için günde 8 saat çalıştı – Hukuk Fakültesi yılları boyunca – zenci kerhanelerinin yanında tek başına, masum yaşadı.

Kimseyle yatmamış, zavallı bakir – İdealler üzerine şiirler ve Pat Eve News editörüne politika mektupları yazıyor – (ikimiz de yazdık, Senatör Borah ve Soyutlama taraftarlarını kınıyorduk – ve Paterson Belediye Binası’na doğru giderken garip hissediyorduk –

Bir keresinde gizlice içeri girmiştim – fallus ucu & süslü tepesiyle yerel Moloch kulesi, Market Street’te dikilen tuhaf gotik Şiir – Lyon’daki Hotel de Ville’in kopyası –

kanatlar, balkon & kıvrımlı süslere sahip kapılar, devasa saate giden geçit, Hawthorne dolu gizli harita odası – Vergi Kurulu’nda kasvetli Debs – Rembrandt karanlıkta sigara içiyor –

Büyük komite odasında sessiz, cilalı masalar – Belediye meclisi üyeleri? Mali Kurul? Berber Mosca parçalara ayrılmış – Gangster Crapp tuvaletten emirler veriyor – Deliler Bölge, Ateş, Polis & Arka Oda Metafiziği üzerine çırpınıp duruyor – hepimiz ölüyüz – dışarıda, otobüs durağının yanında Eugene çocukluğuna bakıyordu –

gezgin vaizin 30 yıldır delice vaaz verdiği yerde, sert saçlı, çatlak & hasis İncil’ine sadık – kaldırıma tebeşirle Tanrınla Tanışmaya Hazırlan yazmış –

ya da tren yolu üst geçidinin betonuna Tanrı Sevgidir – benim saçmalayacağım gibi saçmalıyordu, yalnız Vaiz – Belediye Binası’nda Ölüm – )

Ama Gene, genç, Montclair Öğretmen Koleji’nde 4 yıl geçirmiş – yarım dönem öğretmenlik yaptı & hayatta ilerlemek için bıraktı – Disiplin Sorunlarından korkuyordu – esmer sevişmeleriyle İtalyan öğrenciler, seks yapan tecrübesiz kızlar, İngilizce yok, soneler önemsenmiyor – ve pek bir şey bilmiyordu – kaybettiği dışında –

böylece hayatını ikiye böldü ve Hukuk harcını yatırdı – devasa mavi kitaplar okudu ve 13 mil ötedeki Newark’ta eski asansöre bindi & gelecek için çok çalıştı

başarısızlığının eşiğinde Naomi’nin Çığlığını buldu, son defa, Naomi gitti, biz yalnızız – ev – orada oturuyor –

O zaman biraz tavuk çorbası al, Eugene. İncil’in adamı Belediye Binası önünde feryat ediyor. Ve bu yıl Lou’nun şiirsel, orta yaşlı banliyö sevgilileri var – gizlice – 1937 kitabından müzikler – Samimi – güzelliğe özlem duyuyor –

Naomi çığlık attığından beri sevgi yok – 1923’ten beri? – şimdi Greystone koğuşunda kayıp – onun için yeni bir şok – Elektrik, 40 insülinin peşinden.

Ve Metrasol onu şişmanlatmıştı.

 

Böylece birkaç yıl sonra yine eve döndü – çok yol almış ve plan yapmıştık – o günü bekledim – Annemin yeniden yemek yapmasını & – piyano çalıp mandolinle şarkı söylemesini – Ciğer Yahnisi, & Stenka Razin, & Finlandiya’yla savaştaki komünist hattı – ve borca batmış Louis – zehirli para olduğundan şüphe ediyordu – gizemli kapitalizmler

– & uzun salonda yürüdü & mobilyalara baktı. Onları hiçbir zaman hatırlamadı. Biraz amnezi. Sehpa örtülerini inceledi – ve yemek odası takımı satılmıştı –

Maun masa – 20 yıllık sevgi – hurdacıya gitmiş – piyano hala bizdeydi – ve Poe’nun kitabı – ve Mandolin, gerçi bazı telleri değişmeliydi, tozlu –

Yatakta uzanıp derin derin düşünmek, ya da kestirmek, saklanmak için arka odaya gitti – onunla birlikte gittim, onu tek başına bırakmadım – yanına yattım – perdeler kapalı, karanlık, öğleden sonra – Louis ön odadaki masasında, bekliyor – belki de akşam yemeği için tavuk kaynatıyor –

‘Akıl hastanesinden eve yeni döndüğüm için benden korkma – ben senin annenim –’

Zavallıcık, kayıp – bir korku – orada yattım – ‘Seni seviyorum Naomi,’ dedim – kaskatı, kolunun yanında. Ağlayacaktım, rahatsız, yalnız birleşme bu muydu? – Kaygılı, ve çok geçmeden kalktı.

Hiç tatmin olmuş muydu? Ve – ön taraftaki pencerelerin dibinde, yeni koltukta kendi kendine oturdu, tedirgin – yanağı avucuna dayalı – kısılan göz – o gün hangi kadere –

Tırnağıyla dişini karıştırıyordu, dudakları bir O şeklinde, kuşku – düşüncenin yaşlı yıpranmış vajinası – gözün dalgın yan bakışı – duvara yazılmış uğursuz bir borç, ödenmemiş – & Newark’ın kart memeleri yakınlaşmış –

Kafasındaki tellerle dedikodu radyosunu duymuş olabilirdi, hastanede, hafızasını kaybetmişken gangsterlerin sırtına yerleştirdiği 3 büyük antenin kontrolünde – omuzlarının arasını acıtıyordu –

Kafasının içine – Roosevelt onun durumunu biliyor olmalıydı, bana böyle söyledi – Artık onu öldürmekten korkuyorlardı, hükümet adlarını biliyordu – Hitler’e kadar izlerini sürmüşlerdi – Louis’in evini ebediyen terk etmek istiyordu.

Bir gece, ani atak – banyodaki gürültüsü – ruhunu teslim ediyormuş gibi – kasılmalar ve ağzından gelen kırmızı kusmuk – arkasında patlayan ishal suyu – dizlerinin üzerinde tuvaletin önünde – bacaklarının arasından akan sidik – fayansların üzerinde, siyah dışkısına bulaşmış halde öğürüp durdu – vazgeçmedi –

Kırkında, varisli, çıplak, şişman, lanetli, sokak kapısının dışında asansörün yanında saklanıp Polis çağırıyor, yardım etmesi için kız arkadaşı Rose’a bağırıyor –

Bir defasında kendini jilet ya da iyotla içeri kilitlemişti – göz yaşları içinde lavaboya öksürdüğü duyuluyordu – Lou yeşile boyanmış cam kapıyı kırdı, onu çıkarıp yatak odasına götürdük.

Sonra o kış aylarca sessiz kaldı – yürüyüşler, yalnız, yakındaki Broadway’de, Daily Worker okuyordu – Kolunu kırdı, buz tutmuş caddede düştü –

Kozmik finansal cinayet planlarından kaçışını tasarlamaya başladı – daha sonra Bronx’a, kız kardeşi Elanor’a kaçtı. Ve ölmüş Naomi’nin New York’taki bir başka destanı.

 

Ya Elanor ya da zarflara adres yazdığı Workman’s Circle vasıtasıyla, geçiniyordu – Campbell’s domates çorbası alıyordu – Louis’in ona gönderdiği parayı biriktiriyordu –

Daha sonra bir erkek arkadaş buldu, ve o bir doktordu – Dr. Isaac Ulusal Denizciler Sendikası için çalışıyordu – şimdi İtalyan keli ve tıknaz yaşlı bebek – kendisi bir yetimdi – ama onu kovdular – Eski zalimlikler –

Artık daha pasaklı, yatakta veya sandalyede boş boş oturuyordu, korsesi içinde kendi kendine hayal kurarak – ‘Ateşliyim – Şişmanlıyorum – Hastaneye yatmadan önce öyle güzel bir vücudum vardı ki – Beni Woodbine’da görecektin –’ Bu 1943’te, NMU salonu yakınlarındaki döşeli bir odadaydı.

Dergideki çıplak bebek fotoğraflarına bakıyor – bebe pudrası reklamları, süzülmüş küçük havuçlar – ‘Güzel düşüncelerden başka şey düşünmeyeceğim.’

Yazın pencerenin aydınlığında kafasını boynunun üzerinde çevirip duruyor, hipnotize olmuş halde, düşsel hatırlamalara dalmış halde –

‘Yanağına dokunuyorum, yanağına dokunuyorum, eliyle dudaklarıma dokunuyor, güzel düşünceler düşünüyorum, bebeğin güzel bir eli var.’ –

Ya da vücudunun Hayır-titremesi, iğrenme – bir Buchenwald düşüncesi – kafasının içinden insülin geçip gidiyor – surat ekşiten İstemsiz bir sinir ürpertisi (işerken ürpermem gibi) – beyin zarında kötü kimyasal – ‘Hayır bunu düşünme. O bir muhbir.’

Naomi: ‘Ve öldüğümüzde bir soğana dönüşürüz, bir lahanaya, bir havuca, veya bir kabağa, bir sebzeye.’ Columbia’dan şehir merkezine geliyorum ve ona katılıyorum. Bütün gün İncil okuyup güzel düşünceler düşünüyor.

‘Dün Tanrı’yı gördüm. Neye benziyordu? Eh, öğleden sonra bir merdivene tırmandım – taşrada ucuz bir kulübesi var, Monroe, NY’daki koruluklarda bulunan tavuk çiftlikleri gibi. Beyaz sakallı, yalnız, yaşlı bir adamdı.

‘Ona akşam yemeği pişirdim. Ona güzel bir akşam yemeği hazırladım – mercimek çorbası, sebze, ekmek & tereyağı – miltz[4] – masaya oturup yedi, mutsuzdu.

‘Ona dedim ki, Aşağıdaki bütün şu kavgalara ve ölümlere bak, Sorun ne? Neden buna son vermiyorsun?

Çabalıyorum, dedi – Elinden sadece bu geliyordu, yorgun görünüyordu. Çok uzun zamandır bekar ve mercimek çorbasını seviyor.’

Bir yandan bana servis yapıyor, bir tabak soğuk balık – doğranmış çiğ lahanadan musluk suyu damlıyor – kötü kokulu domatesler – bir haftalık doğal besin – suları sızan pancar & havuç rendesi, ılık – gittikçe daha acıklı yemekler – bazen mide bulantısından yiyemiyorum – ellerinin Merhameti; Manhattan, delilik, beni memnun etme arzusu, soğuk az pişmiş balık kokuyor – kemiklere yaklaştıkça soluk kırmızı. Kokuları – ve sık sık odada çıplak duruyor, böylece karşıya bakıyorum ya da onu görmezden gelerek bir kitap karıştırıyorum.

Bir defasında onunla sevişmemi sağlamaya çalıştığını düşündüm – lavaboda kendi kendine cilveleşiyordu – odanın büyük kısmını dolduran devasa yatakta uzanıyordu, elbisesi kalçalarına çıkmıştı, kıllı koca yarık, ameliyat yaraları, pankreas, karın yaraları, kürtajlar, apandisit, yağı iğrenç kalın fermuarlar gibi aşağı çeken dikişler – bacaklarının arasında perişan uzun dudaklar – Ne, dahası, göt kokusu mu? Üşüyordum – daha sonra biraz tiksindim, çok değil – belki denemek iyi bir fikirdi – Başlangıç Rahmi Canavarı’nı tanımak – Belki – bu şekilde. Umurunda olur muydu? Bir aşığa ihtiyacı var.

Yisborach, v’yistabach, v’yispoar, v’yisroman, v’yisnaseh, v’yishador, v’yishalleh, v’yishallol, sh’rneh d’kudsho, b’rich hu. Ve Louis Paterson’daki zenci mahallesindeki pis dairede kendini toparlıyor – karanlık odalarda yaşıyor – ama kendine daha sonra evlendiği bir kız buldu, yeniden aşık oluyor – kuru & utangaç da olsa – Naomi’nin 20 yıllık delice idealizmiyle yaralanmış.

Bir keresinde NY’ta uzun süre kaldıktan sonra eve geldim, yalnızdı – yatak odasında oturuyordu, bana bakmak için döndürdüğü ofis koltuğunda – ağlıyordu, gözlüklerinin altındaki kırmızı gözlerinde yaşlar –

Onu bırakmıştık – Gene tuhaf şekilde orduya katılmıştı – Naomi NY’ta tek başınaydı, döşeli odasında neredeyse çocuk gibi. Louis de postaneden mektupları almak için şehir merkezine yürüdü, lisede öğretmenlik yaptı – şiir bölümünde kaldı, sahipsiz – Bickford’s’da keder yediği onca yıl – geçmişti.

Eugene Ordudan döndü, eve değişmiş ve yalnız halde geldi – yahudi ameliyatıyla burnunu kestirdi – yıllarca Broadway’de kızlarla yatabilmek için onlara kahve ısmarladı – NYU’ya gitti, ciddiydi, Hukuk fakültesini bitirmeye.–

Ve Gene onunla yaşadı, kuru balık köfteleri yedi, ucuz, Naomi gitgide daha çok deliriyordu – Gene zayıfladı, ya da umutsuz hissediyordu, Naomi aya karşı 1920 pozları veriyordu, yan yatakta yarı çıplak.

tırnaklarını yedi ve çalıştı – tuhaf hastabakıcı oğlandı – Ertesi yıl Columbia yakınında bir odaya taşındı – Naomi çocuklarıyla yaşamak istemesine rağmen –

‘Annenin ricasını dinle, yalvarırım’ – Louis hala ona çekler yolluyordu – o yıl 8 ay tımarhanedeydim – gördüğüm hayallerden bu Ağıtta bahsedilmiyor –

Ama sonra yarı yarıya delirdi – Hitler odasındaydı, lavaboda bıyığını görmüştü – şimdi Dr. Isaac’ten korkuyordu, Newark planına onun da dahil olduğundan şüpheleniyordu – Elanor’un Romatizmalı Kalbinin yanında yaşamaya Bronx’a gitti –

Ve Max Amca asla öğleden önce kalkmazdı, Naomi sabah 6’da casusları duymak için radyoya kulak kesilirdi – veya pencere pervazını araştırırdı,

çünkü aşağıdaki boş arsada, elinde çantasıyla yaşlı bir adam üzerinden dökülen siyah paltosuna çöpleri dolduruyor olurdu.

Max’in kardeşi Edie çalışıyor – 17 yıldır Gimbels’de muhasebeci – alt kattaki dairede yaşıyordu, boşanmış – böylece Edie Naomi’yi Rochambeau Bulvarı’ndaki evine aldı –

Caddenin karşısında Woodlawn Mezarlığı, bir zamanlar Poe’nun olduğu yerde mezarlarla dolu geniş bir vadi – Bronx metrosunun son durağı – o bölgede çok komünist var.

Kim Bronx Yetişkin Lisesi’nin gece okulunda resim dersine kaydoldu – Van Cortlandt yükseltilmiş demiryolu hattının altında sınıfa doğru yalnız yürüdü – Naomiismler çiziyor –

Eski zaman yazlarında insanlar bir Kaygısızlar Kampında çimlere oturmuş – mahzun yüzleri ve uzun, bol gelen hastane pantolonlarıyla azizler –

Aşağı Doğu Yakası önünde kısa damatlarla gelinler – Bronx’taki Babil apartman çatılarının üzerinde işleyen kayıp trenler –

Mutsuz resimler – ama kendini ifade ediyordu. Mandolini gitmişti, kafasındaki tüm teller kopmuştu, denemişti. Güzelliğe doğru mu? ya da bir geçmiş hayat Mesajına?

Ama Elanor’u tekmelemeye başladı, ve Elanor’un kalp sıkıntısı vardı – yukarı çıkıp onu saatlerce Casuslukla ilgili sorguya çekiyordu,– Elanor bitkin düşmüştü. Max ofisteydi, geceye kadar puro dükkanlarının hesaplarını tutuyordu.

‘Ben harika bir kadınım – gerçekten güzel bir ruhum – ve bu yüzden onlar (Hitler, Büyükanne, Hearst, Kapitalistler, Franco, Daily News, 20’ler, Mussolini, yaşayan ölüler) çenemi kapatmak istiyor – Buba örümcek ağının başı –’

Kızları tekmeliyordu, Edie & Elanor – Gece yarısı Edie’yi uyandırıp onun casus, Elanor’un ise muhbir olduğunu söylüyordu. Edie bütün gün çalışıyordu ve buna dayanamıyordu – Sendikayı örgütlüyordu. – Ve Elanor ölmeye başlamıştı, üst kattaki yatağında.

Akrabalar beni arıyor, durumu kötüleşiyor – geriye sadece ben kalmıştım – Eugene’le metroya binip onu görmeye gittik, bayat balık yedik –

‘Kız kardeşim radyodan fısıldıyor – Louis dairede olmalı – ne diyeceğini annesi söylüyor – YALANCILAR! – iki çocuğuma yemek yaptım – mandolin çaldım –’

Dün gece uyandım bülbülün sesine / Dün gece her şey sakinken / altın mehtapta söyledi şarkısını / karşıdaki buz gibi tepeden. Yaptı da.

Onu kapıya dayayıp ‘ELANOR’U TEKMELEME’ diye bağırdım – bana bakakaldı – Horgörü – öl – oğullarının böyle naif, böyle aptal oluşuna inanamıyordu – ‘Elanor casusların en kötüsü! Emir alıyor!’

‘– Odada dinleme tesisatı falan yok!’ – ona bağırıyorum – son çare, Eugene yatakta dinliyor – bu ölümcül Anadan kaçmak için ne yapabilir – ‘Louis’ten ayrılalı yıllar oldu – Büyükanne yürüyemeyecek kadar yaşlı –’

O zamanlar hepimiz aynı anda hayattayız – hatta ben & Gene & Naomi mitolojik bir odadayız – Sonsuzda birbirimize bağırıyoruz – ben Columbia ceketi içinde, o yarı soyunmuş. Ben Radyolar, Antenler, Hitler’ler gören kafasına vuruyorum – tüm bir Halüsinasyon gamı – gerçekten – kendi evreni – başka yere giden bir yol yok – kendiminkine – Amerika Yok, hatta bir dünya bile –

Tüm insanlar olarak gittiğiniz yer, Van Gogh olarak, deli Hannah olarak, hepsi aynı – son kadere – Gök gürültüsü, Ruhlar, Yıldırım! Mezarını gördüm! Ey garip Naomi! Kendiminkini – çatlak mezarımı! Shema Y’Israei – ben Svul Avrum’um – sen – ölümde misin?

Bronx karanlığındaki son gecen – telefon ettim – hastane vasıtasıyla gizli polise.

Geldiler, sen ve ben yalnızken, kulağımın dibinde çığlık çığlığa Elanor’a bağırıyordun – o ise yatağında zorla nefes alıyordu, zayıflamıştı –

Unutmayacağım, kapının çalışı, casus korkun içinde,– Kanun ilerliyor, şerefim üzerine – Sonsuzluk odaya giriyor – çıplak halde banyoya koşuyorsun, itirazlarla nihai kahramanca kaderden saklanıyorsun –

gözlerime bakıyorsun, ihanete uğramış – deliliğin son polisleri beni kurtarıyor – Elanor’un kırık kalbine basan ayağından,

Gimbels’den yorgun argın kırık radyolu eve dönen Edie’ye bağıran sesin – ve Louis’in parasız bir boşanmaya ihtiyacı vardı, yakında evlenmek istiyor – Eugene hayal kuruyor, 125. Cadde’de saklanıyor, rezil mobilyalar için zencilere dava açıyor, siyah kızları savunuyor –

Banyodan itirazlar – Aklının başında olduğunu söyledin – pamuklu bir elbise giydin, ayakkabıların, o zaman yeniydi, çantan ve gazete kupürleri – hayır – dürüstlüğün –

dudaklarını rujla boş yere daha gerçek kılarken, aynaya bakıp görmeye çalışıyordun Deliliğin Bana mı yoksa azarlayan polise mi ait olduğunu.

veya 78’de casusluk yapan Büyükanne’ye – Senin hayalin – politik adam kaçırma çantasıyla mezarlığın duvarlarına tırmanıyor – ya da Bronx duvarlarında gördüklerin, gece yarısı pembe geceliğinle, pencereden boş arsaya bakarken –

Ah Rochambeau Bulvarı – Hayaletler Bahçesi – Bronx’taki son casus evi – Elanor ya da Naomi için son ev, işte burada bu komünist kız kardeşler devrimlerini kaybetti –

‘Tamam – paltonuzu giyin bayan – gidelim – Araba aşağıda – onunla karakola gelmek istiyor musunuz?’

Sonra yolculuk – Naomi’nin elini tuttum ve başını göğsüme yasladım, ben daha uzunum – onu öptüm ve bunu iyi niyetle yaptığımı söyledim – Elanor hasta – ve Max’in kalp hastalığı var – İhtiyaçlar –

Bana – ‘Bunu neden yaptın?’ – ‘Evet bayan, oğlunuz bir saat içinde sizden ayrılmak zorunda’ – Ambulans

birkaç saat içinde geldi – sabah 4’te şehir gecesi içinde Bellevue diye bir yere doğru uzaklaştı – sonsuza kadar hastaneye gitti. Onu götürülürken gördüm – el salladı, gözlerinde yaşlarla.

 

İki yıl, bir Meksika gezisinden sonra – Brentwood yakınındaki kasvetli düz açıklıkta, tımarhaneye giden kullanılmayan tren yolunun etrafında fundalıklar ve çimen –

yeni 20 katlı tuğla ana bina – Long Island’daki deliler şehrinin geniş çayırlarında kaybolmuş – kocaman ay şehirleri.

Akıl hastanesinin devasa kanatları ufacık siyah bir deliğe giden yolun üstünde açılıyor – kapı – çataldan giriş –

İçeri girdim – tuhaf kokuyordu – yine salonlar – asansörle yukarı – bir Kadınlar Koğuşu’nun cam kapısına – Naomi’ye – Etli butlu iki beyaz hemşire – Onu dışarı çıkardılar, Naomi boşluğa bakıyordu – ve nefesim kesildi – Felç geçirmişti –

Çok zayıf, kemiklerine doğru çekmiş – Naomi’ye yaş gelmiş – şimdi saçları beyazlamış – iskeleti üzerinde bol elbise – yüzü çökük, yaşlı! solmuş – kocakarı yanağı –

Tek el katı – kırkların ağırlığı, menopoz ve bir kalp kriziyle azalmış, artık sakat – kırışıklıklar – başında bir yara, lobotomi – yıkım, ölüme doğru sarkan el –

 

Ey Rus yüzlü, çimlerdeki kadın, uzun siyah saçların çiçeklerle taçlanmış, mandolin dizlerinde –

Komünist güzel, otur burada yazın nikahlanmış, papatyalar arasında, vaat edilmiş mutluluk yanında –

kutsal anne, şimdi gülümsüyorsun sevgine, dünyan yeniden doğuyor, çıplak çocuklar koşuyor karahindibalarla beneklenmiş kırda,

çayırın sonundaki erik ağacı korusunda karınlarını doyuruyorlar ve ak saçlı bir zencinin, yağmur fıçısının gizemini öğrettiği bir kulübe buluyorlar –

Amerika’ya gelmiş kutsal kız, sesini yeniden duymaya can atıyorum, annenin müziğini anımsayarak, Doğa Cephesi’nin Şarkısında –

Ey beni rahminde taşıyan, sütüyle ilk gizemli hayatı veren & konuşmayı ve müziği öğreten görkemli esin perisi, acılı başından ilk Görüntüyü aldığım –

İşkence görmüş ve kafatasına vurulmuş, Lanetlilerin hangi delice halüsinasyonları beni kendi kafatasımdan çıkıp Senin için Huzuru bulana kadar Sonsuzluğu aramaya itiyor, Ey Şiir – ve tüm insanlık için Başlangıcı aramaya

Kainatın annesi olan Ölüm! – Artık sonsuza dek giy çıplaklığını, saçında beyaz çiçekler, nikahın göğün ardında mühürlü – hiçbir devrim o bekareti yok edemez –

Ey Karmamın güzel Garbo’su – 1920’nin Nicht-Gedeiget Kampı’ndaki bütün fotoğraflar burada değişmemiş halde – Newark’ın tüm öğretmenleriyle – Ne Elanor yitmiş, ne Max hayaletini bekliyor ne de Louis Liseden emekli olmuş –

 

Geri dön! Sen! Naomi! Kurukafa senin üstünde! Cılız ölümsüzlük ve devrim geliyor – küçük kırık kadın – hastanelerin kül rengi bina içi gözleri, tende koğuş griliği –

‘Sen casus musun?’ Zehir gibi masada oturdum, gözlerime yaşlar doluyordu – ‘Kimsin sen? Seni Louis mi yolladı? – Teller –’ saçlarında, kafasına vurarak – ‘Ben kötü bir kız değilim beni öldürme! – Tavanı duyuyorum – İki çocuk büyüttüm –’

Oraya gitmeyeli iki yıl olmuştu – Ağlamaya başladım – Gözlerini dikip baktı – hemşire görüşmeyi bir anlığına böldü – Banyoya gidip saklandım, tuvalet beyazı duvarların arkasına

‘Dehşet’ Ağlıyordum – onu yeniden görmek – ‘Dehşet’ – ölmüş ve cenazeden sonra çürümeye başlamış gibiydi – ‘Dehşet!’

Geri döndüm daha çok bağırdı – onu götürdüler – ‘Sen Allen değilsin –’ Yüzünü izledim – ama yanımdan geçip gitti, bakmadan –

Koğuşun kapısını açtı,– geriye göz dahi atmadan içeri girdi, birden sessizlik – dışarı baktım – yaşlı görünüyordu – mezarın kıyısı – ‘Bütün o dehşet!’

 

Bir yıl daha, NY’tan ayrıldım – Batı Kıyısındaki Berkeley kulübesinde onun ruhunu düşledim – hayat boyunca o bedende hangi şekle büründüğünü, solgun ya da manik, hazzın ötesine geçmiş –

ölümüne yakın – gözlerle – benim sevgim onun şeklini almıştı, Naomi, hala dünyadaki annem – ona uzun bir mektup yolladım – & delilere ilahiler yazdım – Merhametli Şiir Tanrısının işi.

çiğnenmiş çimin yeşillenmesini, ya da taşın çimlenmesini sağlayan – ya da Güneş’in dünyanın sabiti olmasını – tüm ayçiçeklerinin ve parlak demir köprülerdeki günlerin güneşi – eski hastanelerin üzerinde parlayan – bahçemdeki gibi –

Bir gece San Francisco dönüşü, Orlovsky odamda – Whalen huzurlu sandalyesinde – Gene’den bir telgraf, Naomi öldü –

Dışarıda garajın yanındaki çalıların altında başımı yere eğdim – daha iyi olduğunu biliyordum –

sonunda – Dünyaya yalnız bakmak zorunda kalmadı – 2 yıllık yalnızlık – hiç kimsesiz, yaşı 60’a yakın – kurukafaların yaşlı kadını – bir zamanlar İncil’in uzun bukleli Naomi’si –

ya da Amerika’da ağlayan Ruth – Newark’ta yaşlanan Rebecca

Arpını hatırlayan Davut, şimdi Yale’de avukat

ya da Svul Avrum – Israel Abraham – kendim – Tanrı’ya doğru yabanda şarkı söylemeye – Ey Elohim! – böylece sona – ölümünden 2 gün sonra mektubunu aldım –

Yeniden Tuhaf Kehanetler! Şöyle yazmıştı – ‘Anahtar pencerede, anahtar penceredeki gün ışığında – anahtar bende – Evlen Allen, uyuşturucu kullanma – anahtar parmaklıklarda, penceredeki gün ışığında.

Sevgiyle,

annen’

 

ki o Naomi –

 

 

İLAAHİİ

 

O’nun iradesine göre yarattığı dünyada Mübarek Hamdedilen

Yüceltilen Övülen Sena Edilen Kutsal Olan’ın Adı Mübarektir O!

Newark’taki evde Mübarektir O! Tımarhanede Mübarektir O! Ölümün evinde Mübarektir O!

Mübarek olsun O eşcinsellikte! Mübarek olsun O Paranoyada! Mübarek olsun O şehirde! Mübarek olsun O Kitapta!

Gölgeleri mesken tutan Mübarek olsun! Mübarek olsun! Mübarek olsun!

Mübarek ol gözyaşları içindeki Naomi! Mübarek ol korkular içindeki Naomi! Mübarek Mübarek Mübarek hastalıklar içinde!

Mübarek ol Hastanelerdeki Naomi! Mübarek ol yalnızlıktaki Naomi! Mübarek olsun zaferin! Mübarek olsun parmaklıkların! Mübarek olsun son yıllarının yalnızlığı!

Mübarek olsun başarısızlığın! Mübarek olsun felcin! Mübarek olsun gözünün kapanışı! Mübarek olsun yanağının sıskalığı! Mübarek olsun pörsümüş uylukların!

Mübarek ol Sen Ölümdeki Naomi! Mübarek olsun Ölüm! Mübarek olsun Ölüm!

Mübarek olsun tüm elemi Cennet’e götüren! Mübarek olsun sonunda Ben olan!

Mübarek olsun Karanlıkta Cennet’i kuran! Mübarek Mübarek Mübarek olsun O! Mübarek olsun O! Mübarek olsun Hepimizin başındaki Ölüm!

 

 

III

 

Sırf Newark’ın morglarında ucuz gazozlar içtiği başlangıcı unutmamış olmak için,

sırf onu evreninin uzun koğuşlarındaki gri masalarda ağlarken görmüş olmak için

sırf kapıdaki Hitler’e dair tuhaf fikirlerini, kafasındaki telleri, üç büyük anteni

sırtına zorla takılan, 30 yıl boyunca eski çirkin sevişmelerini haykırıp duran tavandaki sesleri bilmiş olmak için,

sırf zaman sıçramalarını, hafıza kaybını, savaşların gürleyişini, muazzam bir elektrik şokunun kükremesi ve sessizliğini görmüş olmak için,

sırf onu Bronx’un çatılarının üstünde işleyen trenlerin kaba resimlerini yaparken görmüş olmak için,

erkek kardeşleri Riverside ya da Rusya’da ölmüş, kendisi Long Island’da tek başına son bir mektup yazıyor – ve penceredeki gün ışığında gördüğü görüntü

‘Anahtar penceredeki gün ışığındaki parmaklıklarda anahtar gün ışığında,’

sırf felç ile demir yatakta geçirdiğin o kara geceye gelmiş olmak için, Long Island üzerinde güneş battığında

ve engin Atlantik dışarıda kükrerken, Varlık’ın müthiş kendine seslenişi

Kabusun böldüğü yaradılıştan geri dönmek için – başı ölmek üzere bir hastane yastığına dayalı

– son bir bakışta – tüm Dünya bildik karanlığın içinde ebedi bir Işık – bu görüntü için gözyaşı yok –

Ama anahtar geride bırakılmalı – pencerede – gün ışığındaki anahtar – yaşayanlara – alabilecek olanlara

o ışık dilimini eline – ve kapıyı açabileceklere – ve geriye bakıp göreceklere

Yaradılışın aynı mezara doğru gerisingeri ışıldamasını, evrenin boyutunu, beyaz kapının üzerindeki kemerli yolda bulunan hastane saatinin tik takının boyutunu –

 

 

IV

 

Ey anne

neyi atladım

Ey anne

neyi unuttum

Ey anne elveda

uzun siyah bir ayakkabıyla

elveda

Komünist Parti ve kaçık bir çorapla

elveda

memendeki yağ bezesinde altı koyu kılla

elveda

eski elbisen ve vajinanı çevreleyen uzun siyah sakalla

elveda

sarkık göbeğinle

Hitler korkunla

kötü hikayeler dolu ağzınla

çürük mandolin parmaklarınla

şişman Paterson verandası kollarınla

grev ve gemi bacası karnınla

Troçki ve İspanya Savaşı çenenle

çürüyen kırılmış işçilere şarkı söyleyen sesinle

kötü aşık burnunla Newark’ın turşu kokusu burnunla

gözlerinle

Rusya gözlerinle

parasızlık gözlerinle

sahte porselen gözlerinle

Elanor Teyze gözlerinle

açlık çeken Hindistan gözlerinle

parkta işeyen gözlerinle

çöken Amerika gözlerinle

piyanodaki başarısızlığın gözlerinle

California’daki akrabaların gözlerinle

bir ambulansta ölen Ma Rainey gözlerinle

robotların saldırısına uğrayan Çekoslovakya gözlerinle

Bronx’ta gece resim dersine giden gözlerinle

Yangın Merdiveninin ufkunda gördüğün katil Büyükanne gözlerinle

evden çırılçıplak kaçıp salonda çığlık atan gözlerinle

polislerin ambulansa götürdüğü gözlerinle

ameliyat masasında bağlanmış gözlerinle

pankreası alınmış gözlerinle

apandisit ameliyatı gözlerinle

kürtaj gözlerinle

yumurtalıkları alınmış gözlerinle

şok gözlerinle

lobotomi gözlerinle

boşanma gözlerinle

felç gözlerinle

yalnız gözlerinle

gözlerinle

gözlerinle

Çiçeklerle dolu Ölümünle

 

 

V

 

Gak gak gak beyaz güneşte kargalar bağırıyor Long Island’ın mezar taşları üzerinde

Rab Rab Rab Naomi bu çimenin altında yarı ömrüm ve onun gibi kendim

gak gak gözüm gömülsün aynı Toprağa Melek gibi durduğum yere

Rab Rab Her Şeye bakan büyük Göz ve kara bir bulut içinde devinen

gak gak dalgalanan ağaçların üzerinde göğe fırlatılmış Varlıkların garip haykırışı

Rab Rab Ey devasa Ötelerin Öğütücüsü sesim Sheol’ün[5] hudutsuz sahrasında

Gak gak Zamanın çağrısı kiralanmış ayak ve kanat evrende bir an

Rab Rab gökte bir yankı dağınık yapraklar arasında esen rüzgar hatıranın gürleyişi

gak gak bütün yıllar doğumum bir düş gak gak New York otobüs kopmuş ayakkabı uçsuz bucaksız lise gak gak Rabb’in tüm Görüntüleri

Rab Rab Rab gak gak gak Rab Rab Rab gak gak gak Rab

 

NY 1959

 

[1]YPSL: Young People’s Socialist League. Amerika Sosyalist Partisi’nin gençlik kolu. (ç.n.)

[2]Parcae: Antik Roma dininde kader tanrıçaları. (ç.n.)

[3]CCNY: City College of New York (ç.n.)

[4]Miltz: İnek dalağıyla yapılan bir yemek. (ç.n.)

[5]Sheol: Eski Ahit’e göre ölülerin gittiği yer (ç.n.)

Blaise Cendrars “Trans-Siberian Prose and Little Jeanne from France” tam çeviri

Bu çevirinin Türkçesi ve Türkçe Hakları: Seda Garzanlı

Blaise Cendrars, moderniteyi yirminci yüzyıl şiirine tanıştıran ilk isimlerden bir tanesidir. Kendi tarzıyla, yazmak eylemine tamamen yenilik ve değişiklik getiriyor. Kendini ifade edebilmek için özenle ve yorulmadan çalışıyor, bir anlamda kendi hayatını yazmak için de. 1910 yılında New York’taki arkadaşı Fela’ya şöyle yazıyor, “On yıl boyunca çalışma süresi. Kendi dilimi bulmak için on yıla ihtiyacım var. Kendi tarzımı.” 1911-1912 yılları arasında yaklaşık bir yıl geçiriyor New York’ta, çoğu zaman çılgına dönmüş derecede aç bir halde, fakat hiç birşeyin amacından vazgeçmesine izin vermeden: kendi tarzını geliştirmek zorunda. Onun için yazmak eylemi romantik bir heves değil, bir zanaatkarın zahmetli bir çalışmasıdır. 1911 yılında asıl ismi olan Frederic-Louis Sauser’i ismi ve kendiyle ilgili benzerliğini ifade etmek amacıyla Blaise Cendrars olarak değiştirerek. (Blaise – Blaze – alev ve Cendrars – Ashes – küller)

Cendrars’a göre, Trans-Siberian kendi kendine tanımlanmış ve ayrıntılı olarak işlenmiş şiirsel biçime geçiştir. Tarzını, şiirle ilgili ipucunu başlıkta vurgularayarak pekiştiriyor. Şiirinde asıldığı aslında biçimsel anlamda düzyazı. Cendrars, ilk olarak Remy de Gourmont’un Le Latin Mystique isimli çalışmasındaki düzyazı fikrinden etkilendi. Bu çalışmada Saint-Gall’daki Ortaçağ dönemi keşişlerinin ilahileri ve serbest şiirleri ile tanışıyor. Cendrars’a göre Le Latin Mystique son derece insancıl bir çalışma ve bu yüzden kendi yazı tarzıyla mümkün olduğunca geniş kitlelere yaymayı hedefliyor. “Trans-Siberian’da düzyazı kelimesini erken latin dönemindeki prosa dictu anlamıyla kullandım. Şiir kelimesini kullanmak bana çok gösterişli, çok sınırlı geldi. Düzyazı daha açık ve yaygın.” diyor Cendrars. Blaise, genelde şiirler çevrili olan sosyal köprüleri geçmeye kalkışıyor ki bu tavrı oldukça proleter. Kullandıği kelimeler modern aristorkrasiye karşı oldukça saldırgan ve şiir yazma sanatı alışılmışın dışında.

Cendrars hep dinç ve girişimcidir. Sürekli olarak geziyor, yazıyor ve ismi şiir konusunda dahi olduğunda dair yayıldıktan sonra dergilerde yazmaya başlıyor, sanat eleştirileri yazıyor, bilinmeyen yazarların çalışmalarını yayımlıyor,  bariz olanın arasında kalan alanları keşfetmek ve ızdırabın dibine ulaşmak istiyor. Trans-Siberian onun erkekliğe başlamasını ve geçişini anlatıyor, hem cinsel hem ruhsal anlamda. Goya’nın “Yo Io vi”’yi yazması misali, Cendrars ilk kez “I saw”u yazabilmiştir bu büyük yolculukta.

St. Petersburg, New York, Londra, İsviçre’de yaşamış,  Dünya’nın büyük bir kısmını gezmiş ve Birinci Dünya Savaşı’nda savaşmış biri olarak, zamanın en kozmopolit şairlerinden bir tanesidir. Trans-Siberian’da tüm bu Dünya, edebiyat, savaş ve uluslararası ilim bilgisi görülebiliyor. Şiirindeki şiddet ve savaş ve ölüme olan göndermeleri, Rusya’dayken şahitlik ettiği Rus-Japonya savaşı (1904-05) ve 1905 Sovyet Devrimi ile ilgilidir. Cendrars’ın çalışmaları şimdi ve yirminci yüzyılın sonunda, kendi zamanına kıyasla daha çok yankılanıyor. Bizim için, yirminci yüzyılın başlangıcı ve yirmibirinci yüzyılın başlangıcı arasındaki köprüyü oluşturuyor.

 

müzisyenlere adanmıştır

Trans-Siberian Prose and Little Jeanne from France [şiirin tamamının çevirisidir]
Gençlik dönemlerimdi o zamanlar

Yaklaşık 16 yaşındaydım ve daha o zaman çocukluğumu hatırlamıyordum

Doğduğum yerden 16000 fersah uzaktaydım

Moskova’daydım, bin üç çan kulesinin ve yedi tren istasyonunun bulunduğu şehirde

Ve bana yetmiyordu, yedi tren istasyonu ve bin üç kule
Gençlik dönemim ateşli ve çılgınca geçtiği için

Efes tapınağı veya Moskova’daki Kızıl Meydan gibi nöbetleşe yanıyordu kalbim
Güneş batarken.
Ve gözlerim antik yolların üzerinden ışıldıyordu

Ve zaten o kadar kötü bir şairdim ki

Bu kadar yolu, sonuna kadar nasıl gideceğimi bilmiyordum.

Kremlin, devasa bir Tatar pastası gibiydi

Altınla kaplanmış,

Büyük katedral bademleriyle, hepsi de beyaz

Ve çanları ballanmış…

Yaşlı bir keşiş bana Novgorod efsanesini okuyordu

Çok susamıştım

Ve çiviyazısı karakterlerini deşifre etmeye çalışıyordum

Sonra, aniden, kutsal ruhun üzerinden güvercinler kanatlanmaya başladı hızlıca

Ve benim de ellerim havalandı, albatrosun hışırtısıyla

Ve bunlar, bunlar, son güne ait anımsamalardı

Tüm son yolculuğa ait

Ve denize.

Ama ben çok kötü bir şairdim.
Bu kadar yolu, sonuna kadar nasıl gideceğimi bilmiyordum.

Açtım

Ve tüm bu günler ve kafelerdeki tüm bu kadınlar ve tüm kadehler
Onları içip ve kırmak isterdim

Ve tüm vitrinler ve caddeler

Ve tüm evler ve tüm hayatlar

Ve kötü kaldırım taşlarında kasırga gibi dönüp duran tüm hackney cab tekerlekleri

Onları kılıç ocaklarının içine tıkmak isterdim.
Ve tüm kemikleri kırmak isterdim

Ve tüm dilleri koparmak
Ve beni deli eden giysilerinin altındaki tüm büyük garip ve çıplak bedenleri eritmek…
Sovyet devriminin büyük kızıl mesihin geleceğini hissetmiştim…
Ve güneş kötü bir yaraydı

Alevlenmiş bir cehennem gibi yarılanan.
Gençlik dönemlerimdi o zamanlar

Yaklaşık 16 yaşındaydım ve doğumumu hatırlamıyordum

Moskova’daydım, alevlerle beslenmek istediğim yerde
Takım yıldızları misali gözlerime saplanan kuleler ve tren istasyonları yetmiyordu

Sibirya’da topl kükremişti, savaş vardı

Açlık hastalık veba kolera
Ve Love’un çamurlu suları milyonlarca leşi çekiyordu

Tüm tren istasyonlarında son trenlerin gidişini gördüm

Geriye kimse kalmadı, biletler tükendi

Ve uzaklara giden askerler o kadar kalmak isterdi ki…
Yaşlı bir keşiş bana Novgorod efsanesinin şarksını söyledi.
Ben, kötü bir şair olup hiç bir yere gitmek istemeyen, her yere gidebilirdim
Ve tüccarların hala yeterli parası vardı

Gidip ölüme meydan okumak için.
Onların treni her Cuma sabahı kalkıyordu.

Orada bir çok ölü olduğu söyleniyordu.

Bir tüccar Kara Orman’dan yüz sandık alarm saati ve guguk kuşu götürdü

Diğeri, şapka kutuları, silindir şağpaları ve Sheffield tirbuşon çeşidi
Bir diğeri, Malmoi’den konserve içinde yemek ve yağlı sardunya ile doldurulmuş sandıkları

Dahası çokça kadın vardı

Bacak aralarını kiralayan kadınlar ve hizmet edebilecekler

Tabutlar

Hepsi patentliydi

Orada bir çok ölü olduğu söyleniyordu
İndirimli fiyatlarla yolculuk yapıyorlardı

Ve bankada açık hesapları vardı.

Şimdi, Cuma sabahı, nihayet sıra bendeydi

Aralık ayıydı

Ve ben de Harbin’e gidecek olan mücevher satıcısına eşlik ediyordum
Ekspreste iki spor arabası ve Pforzheim’daki kuyumcudan 34 sandık vardı

Alman “Made in Germany” işportacısından
Bana yeni giysiler giydirdi, ve trene binerken bir düğmesini kaybettim

-hatırlıyorum, hatırlıyorum, ne zamandır bunu düşünüyordum sıkça-

Sandıklarda uyuyuyordum ve yine onun bana verdiği nikelajlı tabanca ile oynamak

Beni oldukça mutlu ediyordu.

Epeyce mutlu ve tasasızdım

Hırsız olduğumuza kendimi inandırmıştım

Gloconde’un hazinesini çalmıştık

Ve gidiyorduk, Trans-Sibirya sağolsun, hazineyi dünyanın diğer bir ucuna saklamaya
Jules Vern’in seyahat eden cambazlarına saldıran Ural’lı haydutlarına karşıa korumam gerekiyordu onu

Kongozlardan, Çinli boksörlerden
Ve Büyük Lama küçük Moğolları kızdırdı

Ali Baba ve kırk haramiler

Ve vahşi Dağdaki Yaşlı Adam’a sadık olanlar

Ve özellikle, hepsinden modern olanlara karşı

Otel sıçanları

Ve her yere giden uluslararası ekspres trenlerinin tüm uzmanları.
Ve hala, ve hala,

Bir çocuk kadar üzgündüm

Trenin ritmleri

Amerikan psikiyatristlerin “demiryolu iliği”

Kapıların gürültüsü sesler donmuş raylardaki dingil gıcırdaması

Geleceğimin altın korkuluğu

Browning’im, piyano ve komşu kompartmandaki kağıt oyuncularının küfürleri

Jeanne’in şahane varlığı

Koridorda gergince gezinen ve yanımdan geçerken bana bakan mavi gözlüklü adam
Kadınların fısıltısı

Ve buharın ıslığı

Ve gökyüzünün izlerinde çılgınca fırıldayan tekerleklerin sonsuz sesi

Camlar buz bağladı

Doğa yok!
Ve arkada, Sibirya ovaları ve alçak gökyüzü ve Taciturn Ones’ın yükselen ve düşen büyük gölgeleri

Battaniyenin içinde uyuyorum

Kareli

Hayatımın da olduğu gibi
Ve hayatım beni şu İskoç şal kadar ısıtmıyor

Ve tüm Avrupa dolu bir buharlı ekspresin fırtınası arasından göz attı

Hayatımdan daha zengin değil

Yoksul hayatım

Şu şal

Altınlarla dolu sandıkların üzerindeki, sökük

İleriye yuvarlandığım

Ve hayal ediyorum

Ve sigara içiyorum

Ve gezegendeki tek alev

Bir zavallı düşünce…

Kalbimin derinliklerinden gözyaşları yükseliyor

Düşündüğümde, Love, metresimi;

Ama o kadın bir çocuk, öyle düşündüğüm

Solgun, saf, bir genelevin arka odalarındaki.

O kadın bir çocuk, sarışın, neşeli ve hüzünlü,

Gülümsemiyor ve hiç ağlamıyor;

Fakat gözlerinin derininde, onlardan içmene izin verdiğinde,

Orada zarif gümüş bir zambak titrer, şairin çiçeği.
Sessiz ve sakin bir kadın, şikayeti olmayan,

Yanına yaklaştığında bitkince titreyen;

Fakat yanına gittiğimde, buradan, oradan, bir partiden,

Bir adım atar, gözlerini kapatır – ve bir adım daha atar.

O kadın benim aşkım olduğu için, ve diğer kadınlar

Büyük bedenlerinin üzerinde ışıl ışıl giysilerinden başka birşey olmayan,

Zavallı yoldaşım çok yalnız,

Kadın tamamen çıplak, bedeni yok – çok zayıf.

İçten bir kadın, zarif çiçek,

Şairin çiçeği, narin gümüş zambak,

Öyle soğuk, öyle yalnız, ve şimdiden öylesine solgun ki

Kalbini düşündüğümde gözyaşları ile doluyordum.

Ve bu gece de trenin gecenin içinden sürmeye devam ettiği diğer yüz gece gibi

-Kuyruklu yıldız kayıyor-

Ve bir adam ve bir kadın, genç olsalar bile, sevişmeye dalmışlar.
Gökyüzü küçük bir balıkçı kasabasındaki fakir bir sirkin parçalanmış çadırı gibi

Flandre’da

Güneş isli bir gaz lambası

Ve trapezin en uç tepesinde bir kadın ay oluyor.

Klarnet, piston, keskin bir flüt ve kötü bir tef
Ve beşiğim burada

Benim beşiğim

Annem tıpkı Madame Bovary gibi, Beethoven sonatalarını hemen piyanomun yanında çalardı

Çocukluğumu Babilon’un asmabahçelerinde geçirdim

Ve okulu asarak, tren istasyonlarında kalkan trenlerin önünde
Şimdi, tüm trenler benim arkamdan koşuyor

Basel-Timbuktu

Üstelik Auteuil ve Longchamp’teki yarışlar üzerine iddia oynadım

Paris-New York

Şimdi, tüm trenler hayatımın rotasında koşuyor
Madrid – Stockholm

Ve tüm iddiaları kaybettim

Şimdi sadece Patagonya var, Patagonya, benim inanılmaz çılgınlığıma uyan, Patagonya, ve Güney Denizlere giden yolculuk

Yoldayım

Her zaman yoldaydım

Fransız küçük Jehanne ile yoldayım

Tren tehlikeli bir sıçrama yaparak tekerleklerinin üzerine düşüyor
Tren tekerleklerinin üzerine düşüyor

Tren her zaman tekerleklerinin üzerine düşer

“Blaise, söyle, Montmartre’dan çok mu uzaktayız?”

Uzaktayız, Jeanne, yedi günden daha uzun bir süredir hareket halindesin,

Montmartre’dan uzaktasın, seni besleyen Hill’den, seni yetiştiren Sacre-Cœur’den uzaktasın

Paris ve muhteşem alevi gözden kayboldu

Geriye sadece sürekli kül kaldı

Yağan yağmur

Yükselen turba

Fırıl fırıl Sibirya

Ağır dalgalanan kar çarşafları

Ve çılgınlığın çanı, mavimsi gözyüzünün en son arzusu gibi titreyen

Tren, yoğun manzaraların kalbinde çarpıyor

Ve senin küçümseyen acın…
“Söyle Blaise, Montrmartre’den çok mu uzaktayız?”

 

Endişeler

Endişeleri unut
Yolda tüm tren istasyonları yola doğru yarıldı

Asıldıkları telegraf kabloları
Yüzünü buruşturan elektrik direkleri jestler yapıp boğazlıyor onları

Dünya, sanki sadist bir elin bir akordyona işkence ediyormuş gibi uzayıp geri çekilerek esniyor
Gökyüzünün dilimlerinde, lokomotifler hırs içinde,

Kaçıyor

Ve delikler

Sersemlemiş tekerlekler, ağızlar, sesler

Ve talihsiz köpekler, kolilerdeki havlama

Şeytanlar zincirsiz

Hurda demir

Herşey uyumsuz

Tekerleklerin brum-rum-rum sesi

Darbeler

İyileşiyor

Sağırın kafatasındaki fırtınayız…
“Söyle Blaise, Montrmartre’den çok mu uzaktayız?”
Beni şaşırtıyorsun, elbette ki, gayet iyi biliyorsun ki, çok uzaktayız

Kızgınlaşmış çılgınlık lokomotifte feryat ediyor

Veba, kolera yolumuzda yanan korlar gibi çoğalıyor

Savaşta tamamen yok oluyoruz tünelde

Açlık, fahişe, saçıldığı an bulutlara tutunuyor

Ve savaşta düşenler, leşlerin bayat yığınların içinde

Onun yaptığı gibi yap, göster marifetini…

“Söyle Blaise, Montrmartre’den çok mu uzaktayız?”
Evet, öyleyiz, öyleyiz,

Günah keçilerinin hepsi bu çölde gakladı

Kurtlarla kuşatılmış sürüsü Tomsk’un feryadını dinle

Cheliabinsk Kainsk Ob Tai Shan Verkneudinsk Kurgan Samara Pensa-Tulun

Mançurya’da ölüm

Bizim son durağımız bizim son yuvamız
Bu gezi korkunç

Dün sabah

Ivan Ulitch’in beyaz saçları vardı
Ve Kolya Nikolai Ivanovich 15 gündür tırnaklarını kemiriyor…
Onun yaptığı gibi yap Ölü Açlık göster marifetini…

Bedeli yüz metelik, Trans-Sibirya’da, bedeli yüz ruble
Sıralar ateş içinde ve masanın altında kırmızı ışıklar

Şeytan piyanonun başında

Eğri büğrü parmakları tüm kadınları canlandırıyor

Doğa

Fahişeler

Marifetini göster
Harbin’e kadar…

“Söyle Blaise, Montrmartre’den çok mu uzaktayız?”

Hayır ama…defol buradan…beni yalnız bırak

Kıvrımlı kalçaların var
Göbeğin biçimsiz ve bir şaplağın var
Paris’in kucağına verdiği bir tek bunlar

Biraz da ruh var…çünkü mutsuzun

Acı bana acı bana, bana doğru gel, kalbime
Tekerlekler Cocagne tarlalarındaki yel değirmenleri gibi

Yel değirmenleri ise bir dilencinin döndürdüğü değnekler
Boşluğun sakatlarıyız biz

Dört yaramızın üzerinde yuvarlanıyoruz

Kanatlarımız kırpılmış
Yedi günahımızın kanatları
Ve trenler şeytanın tenis topları

Çiflik avlusu
Modern dünya

Hız burada pek işe yaramaz ama

Modern dünya

Uzak yerler çok uzakta işte
Ve yolculuğun sonunda bir kadınla birlikte olan bir adam olmak korkunç…

“Blaise, söyle, Montrmartre’den çok mu uzaktayız?”

Acı bana, acı bana, bana doğru gel, sana bir hikaye anlatacağım
Yatağa gel

Kalbime gel

Sana bir hikaye anlatacağım…

Hadi gel! Gel!

Figi’de bahar sonsuz sürer
Tembellik
Aşk, çiftleri geniş çayırlarda bayıltır ve sıcak frengi muz ağaçlarının altında pusuya yatar
Pasifik’in kayıp adalarına gel!
İsimleri Phoenix the Marquesas
Borneo ve Java
Ve kedi şeklindeki Sulaweisi.

Japonya’ya gidemeyiz

Meksika’ya gel!

Yüksek platolarında laleler açan

Dokunaklı sarmaşıklar güneşin saçları

Neredeyse bir ressamın palet ve fırçaları gibiler

Renkler çanlar gibi sağırlaştırırcasına sesli

Rousseau gitmişti oraya

Orada hayatını büyülemişti

Kuşların ülkesi orası

Cennetin kuşu, lir kuşu

Tukan, alaycı kuş
Ve siyah zambaklar üzerindeki kolibri yuvası

Gel!

Aztek tapınaklarının görkemli harabelerinde birbirimizi seveceğiz

Taptığım olacaksın

Damalı çocuksu bir tapınak, biraz çirkin ve garip bir şekilde acayip

Hadi gel!
Dilersen uçakla gideriz ve bin nehirli ülkenin üzerinden uçarız,

Orada geceler ölçülmez derecede uzun

Tarihöncesi bir ata makinemden korkacak

Yere ineceğim

Ve mamutların fosilleriyle bir hangar inşa edeceğim uçağım için

İlkel bir ateş saçma aşkımızı tekrar ısıtacak

Semaver
Ve kutbun yanında birbirimizi seveceğiz geleneksel olarak

Hadi gel!
Jeanne Jeannette Pipette nono niplo nipplette
Aşkım canım tatlım bitanem Peru’m

Vızvızım uyukluyor
Çalım gübrem
Canım bitanem
Pasta
Sevgili keçim
Tatlı belam
Salak
Aloo
Uyudu.

Uyuyor

Ve o kadar saat içinde bir tanesine bile kanmadı

Tren istasyonlarındaki tüm yüzler göründü

Tüm saatler
Paris’teki zaman, Berlin’deki zaman, Saint Petersburg’taki zaman ve tüm istayonlardaki zamanda

Ve Ufa’da, kan, topçunun yüzünü lekeledi

Ve Grodno’daki aptalca coşkulu arama

Ve trenin sürekli telaşı
Her sabah saatlerimizi ayarladık

Tren ilerledi ve güneş geri çekildi
Yapacak bir şey yok, çalan çanları duyuyorum
Notre-Dame’ın yüce çanı

Bartholomew’in çaldığı Louvre’un tiz çanını

Ölü Bruge-la-Morte’daki çanların paslanmış gümbürtüsü
New York’ta kütüphanenin elektrik halkaları çalıyor

Venice’in kırsal bölgesi
Ve Moskova’nın çanları, benim için saatlerimi sayan Kızıl Kapı’daki saat
Ve anılarım

Tren, dönen levhaların üzerinde duruyor
Tren yuvarlanıyor

Gırtlaksı bir gramofon, çingene marşı

Ve dünya, Prag’daki Yahuhi muhitinin saati misali çılgına dönmüşcesine geriye dönüyor.

Rüzgarların gülünü sök

Burada zincirsiz fırtınalar uğulduyor

Trenler çarpışık hatlar üzerinde telaş ediyor

Şeytani tenis topları

Hiç buluşmayan trenler de var

Bazıları ise yolda kendilerini kaybediyor

İstasyon şefleri satranç oynuyor

Tavla

Bilardo

Bilardo topları

Hikayeler

Çelik çerçeveli hat yeni bir geometri

Syracuse

Arşimet

Ve boğazını yaran askerler

Ve kadırgalar

Ve tekneler

Ve icat ettiği gevkalade makineler

Ve onca katliamlar

Antik tarih

Modern tarih

Kasırgalar

Deniz kazaları

Hatta Titanic, bir dergide okumuştum

Görsel çağırışımlar o kadar rakamsal ki, yetişmem mümkün değil

Hala kötü bir şair olduğum için

Ve bu gezegen beni bunalttığı için

Ve tren kazalarına karşı kendimi korumaya almayı ihmal ettiğim için

Üstelik bu kadar yolu sonuna kadar nasıl gideceğimi bilemediğim için

Üzgünüm de

 

Üzgünüm

Bu kadar yolu sonuna kadar nasıl gideceğimi bilmiyorum

Dostum Chagall gibi bir dizi çılgınca resimler çizebilirdim

Ama yoldakyen not almadım hiç

“Cahilliğim, affet beni

“Şiirin eski oyununu artık bilmediğim için beni affet”

Guillaume Appollinaire’in dediği gibi

Savaş hakkında her şey okunabilir

Kuropaatkin Anıları’nda

Veya Japon günlüklerinde, vahşice gösterildikleri üzere

Hangi son için belgelemeliyim kendimi?

Kendimi terk ediyorum

Anı patlamalarına…

 

Irkutsk’tan beri yolculuk epeyce yavaşladı

Oldukça da uzadı

Baykal gölünü çevreleyecek ilk trendeyiz

Treni bayraklarla ve Çin fenerleriyle süsledik

Ve istasyonu Çar marşının hüzünlü kasılmalarına terk ettik

Ressam olsaydım eğer, bir sürü kırmızı, bir sürü sarı dökerdim yolculuğun sonunda

Çünkü hepimizin biraz çılgın olduğumuza inanıyorum

Ve bu yolculukta yoldaşlarımın öfkeli yüzlerinin muhteşem bir ateşle kanlandığına

Moğolistan’a yaklaştığımızda

Ateş gibi kükreyen.

Tren hızını düşürdü

Ve sürekli gıcırdayan tekerleklerin

Çılgın aksanlarına ve hıçkırmalarına tanık oldum

Sonsuz bir ayinin.

 

Gördüm.

Doğu’dan döndüğümüzde fantomlar gibi önümüzden geçen sessiz trenler kara trenler gördüm

Ve gözüm, arabafarı gibi, hala bu trenlerin peşinden koşar

Talga’da 100’000 yaralı acı çekiyordu bakımsızlıktan

Krasnoyarsk’taki hastanelere gittim

Ve Kholik’te uzun bir konvoy dolusu askerlerin çılgına döndüğünü gördük

Lazaretlerde açılmış derin yarıkların kemiklere kadar kanadığını gördüm

Kesilmiş kollar etrafta dans ediyor veya boğuk havanın içinde uçuyordu

Ateş tüm yüzlerde tüm kalplerdeydi

Geri zekalı parmaklar tüm pencere camlarına tıklıyordu

Ve korkunun gücüyle dik bakışlar çıbanlar gibi patlıyordu

Tüm istasyonlarda tüm vagonlar yandı

Ve gördüm

Ateş içinde ve daha sonra umutsuzca uçmaya başlayan karga sürülü manzaraların izini süren tam buharlı 60 makinenin kaçtığını gördüm

Gözden kayboldular

Arthur limanına doğru.

 

Çita’da bir kaç gün dinlendik

Hatlar kapandığı için 5 gün boyunca durduk

Zamanı biricik kızını bana vermek isteyen Bay Yankeliviç ile geçirdik
Ardından tren kalktı.

Şimdi piyanonun başında oturan bendim ve dişim ağrıyordu

Dilersem hala babanın dahilisini ve akşamları yatağıma gelen kızının gözlerini anımsayabilirim
Mussogorsky

Ve Hugo Wolf’un lieder (parçalarını)

Ve Gobi çölünü

Ve Khailar’daki beyaz develi kafile

Eminim 500km’den daha uzun bir yol boyunca sarhoştum

Yine de piyanodaydım ve bu görebildiğim tek şeydi

Yolculuğa çıktığında, gözlerini kapatmalısın

Uyu

Uyumayı o kadar çok isterdim ki

Ülkelerin hepsini gözüm kapalıyken kokularından tanıyorum

Ve tüm trenleri guruldamalarından tanıyorum

Avrupa trenlerinin dört darbesi var, buna karşılık Asya’dakiler beş veya yedi darbeli

Diğerleri daha hafifçe hareket ediyor ve ninni gibiler

Ve bir de tekerleklerinin monoton seslerinin bana Maeterlinck’in ağır düzyazısını andıran

Tekerleklerin tüm kaotik metinlerini deşifre ettim ve benzeşmeyen öğeleri hiddetli bir güzellikte birleştirdim

Hakim olduğum

Ve beni zorlayan.

 

Quiqihar ve Harbin

Daha ileriye gitmeyeceğim

Bu son durak değil

Kızıl Haç ofisini ateşe verdikleri için Harbin’de indim.

 

Ah Paris

Caddelerinin çapraz maşalı zengin coşkulu kalbi ve çömelip ısıttığın eski evlerin
Atalar misali
Ve afişler asılmış buraya, kırmızı ve yeşil, benim kısa sarı geçmişim gibi çok renkli

Sarı, yurt dışında satılan Fransız romanlarının gururlu rengi.

Büyük kentlerde hareket eden otobüslerin içinde sıkışmayı seviyorum

Saint-Germain-Montmartre hattındakilerde Hill’in hücumuna uğruyorum
Motorlar altın boğalar gibi kükrüyor
Durgun şafak, Sacre Cœur’u sıyırıyor
Ah Paris

Merkez gar, arzunun durağı, kargaşanın kavşağı
Sadece renkli tüccarların kapısında biraz ışık yanıyor
“International Company of Sleeping Cars and Europeans Express Trains” broşür gönderdi bana
Dünyanın en güzel kilisesi

Korkuluk gibi etrafımı saran arkadaşlarım var

Eğer gidersem, dönmem diye korkuyorlar

Karşılaştığım tüm kadınlar, ufuktaki kule

Şefkat dolu jestlerle ve yağmurun altındaki hüzünlü trafik ışıkları
Bella, Agnes, Catherine, ve İtalya’daki oğlumun annesi

Ve diğeri, Amerika’daki aşkımın annesi

Siren çığlıkları, ruhumu parçalayan

Orada, Mançurya’da hala çalışıyormuşcasına çarpan bir yürek
İsterdim ki

Yolculuğa hiç çıkmamış olmayı isterdim

Bu akşam büyük bir aşkın işkencesini çekiyorum

Ve kendime rağmen Fransız küçük Jehanne’ı düşünüyorum.

Hüzünlü bir akşamda yazmıştım bu şiiri onun şerefine.
Jeanne
Küçük fahişe
Üzgünüm, üzgünüm
Lapin Agile’e gideceğim kayıp ruhumu tekrar hatırlamak için
Ve bir kaç kadeh içeceğim

Sonrasında da yalnız geri döneceğim

Paris

 

Benzersiz kulenin, müthiş asma tahtaların ve tekerleğin şehri.
Paris, 1913