köksü bitkiler ve endüstriyel atık yağların “yeraltı” “edebiyat”ı üzerine etkileri -ş.

undisciminate_full_background.jpg

iş bu yazı kaynaksız bir line-up patchwork’dür.

“bir şeyi konuşmak”taki sınıf sorunu, önce “neden bir şeyi konuşmak durumundayız”, motivasyonumuz nedir, hangi dinamikler vasıtasıyla hareket ediyoruz –da buradayız, konuşuyoruz, neden hala ya da defalarca –hatta bazıları bazen aynı metinlerle- konuşur –buna devam eder, devam eder konuşmaya…  Bilginin gücü doğruluğundadır. Yalan geçer akçe olduğu yerde dahi değersiz ve geçersizdir. Hatalı bilgi güçsüz değildir. Mesela faşizm hatalı lakin çok güçlüdür. Lakin hükmü geçersiz kılınır, er yada geç.. Tıpkı aklı kıtın faşizanlığı ve faşist bir imge peşine fanatik olarak düşmesince, yanlış, hatalı, basit, vasat, yetersiz bilgi peşine de öyle düşer tebaa. Popüler kültür kapitalizmi sırf bu yüzden faşist, tüketicisi ise faşizandır. Walter Benjamin için sanat eserlerinin ve konutların seri üretimi, endüstri devriminin kitlelere verdiği özgürleştirici bir hediyeyken, Heidegger onları mesken tutmaktan bir parça daha uzaklaştıran bir kara talih olarak okuduğunu yazmış. Kitap bir mekan olduğunca meskendir de, kültürün meskeni, tüm çok anlamlılıklarla! Aslında kitabın nesne olarak üretimi ile mesken olarak içerdiği bilgiyi işaret eden kültürlerle direk ilgisi vardır, hadise buradadır. Diğer yandan da Benjamin modernliğin kazancı olarak nitelendireceği çoğaltım tekniği yanında auranın yitimi, kaybolan özgünlük kaygılarını da dile getirir. Ancak Taut gibi aynı aurayı seri üretim içinde arayanların varlığı da aklın bir kenarında kalmalıdır. Genç bir arkadaşa iç göç ile okuma problemi arasındaki bağlardan söz ederken konuyu bir göç olarak çeviriye ve kültüre getirme noktasında devam edebilmek adına ne denli fazla eksik var bilgi adına sezinleyip bambaşka bir şeylerden konuşmaya başlıyorum.. nomadik bir bilgiye ve onu taşıyabilecek “dilsiz” nesnelere ve üretimlerine varmamı dinleyen imkansızlaştırıyor.. Biz Türkiye’de çevirideki yabancıyız. “bizim” olanı dahi  “çevirmek” durumunda kalma gerçeğimiz de burada başka bir çizgi, saha, salt Osmanlıca metinlerin sadeleştirilmesi ya da Türkçeleştirmesinden bahsetmiyorum, bilginin yetersizliği babında özelikle şimdiki WEB çağında Türkçe dile getirilen bir cümle için dahi Türkçe izahata gereksinim duyulduğu gerçeğini dile getiriyorum. Bizde çevirinin özgürleştirici yanı ne yazık ki varlık gösterebilecek coğrafi kültürel düzeyde değil, sömürücü yanıyla daha belirginleşir diğer yandan. Lakin bunu zaten özgürleşemeyen metin zorunlu kılar. Dönüştürücü gücün yoksunluğu kendiliğindenin eksikliği çeviriyi sürdürülebilir hale getirecek dinamonun kurulmamış olmasındandır. Bizde çevrilen kültür değil daha çevrilen metin dahi berzahtadır. Metnin senin ana dilinde mültecileşmesi ve asıl o kültürün senin toprağındaki göçmenliğin “sende” yarattığı zemin ve donanım sorunları vardır! Çeviri bizi işgal dahi edemez, edemez zira virüsünü yayabileceği kültür bizde yok, zeminsiziz biz, etsiziz. Niteliksiz tüketici bana cehalet ve kültür kelimesinin iç içe geçmiş bir formunu düşündürüyor, kendini bilinçli adleden birey ya da oluşturmaya çalıştıkları yapı ya da yapılarda bir iç çöküş var: bu yapıya yaklaşmak korkunç bir his ve acı: bunlar kültür göçünün tüm enkazının altında kaçak villa simülasyonlarının yanılsaması ile küçük geçici bölgecikler kuruyorlar, TAZ gibi değil ama, bunlar tamamen içe dönük küçük burjuvalar. Aslında bunlar işletmeci olmaya heves eden iktisadi ensest yapılanmalar, ebeveyn sermayecileri,  çalışma gereği olmayan komünal aruzlu kredi kartı azınlığı…  Bunların ürettikleri ile sözde ürettiklerini sundukları sözde mekanlara gittiğimizde tüketenlerinin de kendileri ve en uzağının klanın benzeri diğer klan bireyleri olduğunu görmekle kalmaz, “sahne” sunan mekanların da aynı yapıdan türediğini bile biliriz, bunlar ekonomik özerkliklerin özürlü çocukları. Ailelerine ve alt ekonomik sınıflara –gerçek üreten ve gerçek tüketenlere- göstermek istedikleri soyut çükleri var.  Bunlar egolarını kendi dışkıları ile besler ve birbirlerinin yaşam döngüsünü sürdürmeye yardımcı olur, bunlar kök yapıları gereği “devletçi”dirler. Bunların bir de zamansız “deadline”ları vardır, çizgi üzerinde ölür giderler, başka sevdalara, yeni lego setlerine yönelirler. Mesela perma kültüre giriş yapıp asla çıkamayabilirler de. Kapitalizmin alt ve karşı olandan beslenmesi bağlantısıyla elit üreyişler devri daimdir, üretici ve tüketici rolleri kısa mesafelerde değişir.. bir üretme ve tüketme arzusu problemi. Yaratıyı hazmedememe ile ilintili olarak gelişen. Bu bir mide değil bir zihin sorunu elbette. Tüm organlarıyla kültürde eksikcumhuriyetin ve onun sürdürülemeyen devrim yapılarının kişilik sorunlarında izleri görülür. Hatta başka bir ideoloji kendi çiftliğinde bu eksik üzerinden yeni bir devlet yapılanmasına giderken bu kültürsüzlüğü kendi iç dinamiklerinde enerjiye dönüştürür. O. Paz, bize dünyanın çevirinin çevirisinin çevirisi olarak verildiğini söylerken aynı zamanda şu an yaşaya gittiğimiz politik kültürel yapının üzerinden bunu modeller –o değil biz.  Sahi nereden çevrildik: bu, dünyanın yaşıyla aynı uzunlukta bir hikaye lakin, en yakın bir imparatorlukla başlayabiliriz, zira bir imparatorluktan çevrildik, neye çevrildik sorusuna teknik olarak bir cevap var cumhuriyet, lakin çarkları çalışan bir mekanizma yok elimizde, yani bu çevirimde dahi bir çevrilememe durumunun ağır varlığı üzerimizde, nasıl çevrildiğimizi ise yanlış doğru tarih anlatıları ortaklığıyla herkes bilebilir durumda elbet, evet ne yazık ki çöpe giden bir çeviriyiz. Aslında şehirciliğin ilk örneklerinden ve ilk konut dönüşümlerinden ve bunların başarısızlıklarından, ve bu başarısızlıkların şu anki politik ekonomik tekrarlarının birilerince sözde başarısından yola çıkarsak şu ana dek sadece bataklığın derinliğinin arttığını söylemek tek doğru olacaktır. Çeviri bir akıştır ve akış ile var olur, kültürün akışıyla! Kültürün akışı için önce kültürün varlığından söz edebilir olmalıyız elbette ki, akabinde akışı sağlayacak bireylerin ve ortaya koymaları gereken aparat ve yapıların geçerliliğinden.. öteki ile berikin karıştığı bu arenada bahsi edilenlerden dolayı bir akışın var edilmiş bile olsa devamlılığının olmadığı gerçeği bizi daha önce birilerinin farklı şekillerde anlattığı aralara kaçaklara cereyanlara vs vs svs götürür, yapı anlamında da, kaçaklara gecekondulara ya da işgallere de gidebilir, hacklerle varlık bulan “yapay burjuva” squatlarına dahi, zira akışın önü milleti ve devletince kapanıp bir toplumsal körlüğe, bir politik tümöre ve ölüme dönüşse dahi kültürü olması gerektiği akışla akışta sürdürecek sürdüren yapılar kendiliğinden oluşur –ki bu esnada kuyruğunu yutan yılan da devreye girer ve bu yapıların da içinden türeyen anlayamama duvarları kendilerini akış ilan ederek yazının en başına döndürür bizi..  Toprak bütününün kendisini “yabancı” olana açması çeviridir. Bu kıyaslama’yı da içerir. Kültürel zenginleşme oluşurken yetersiz beslenen birey ve toplumu ya da kısım diyelim ona doğal olarak sağlık sorunları yaşar. Bizdeki okurun yazara yaklaşması yeni bir okur problemi değil donanım yoksunluğudur.  Nasıl ki kitap basılı bir nesneden çok öte bir şeyse tıpkı okuma kavramının da öteliğince çeviri kavramı da vasat kulağın aşinalığından çok ötelerdedir. Dilin de çok ötesinde. Çeviri var olan tüm nakil, nakliyat türevlerini içinde tutandır. Sıfırdan bir yaşamı toprağın üzerinde ancak o kurar. O kurmuştur. Aslında eksik olandan başka tam olan yok dediğim bir yer burası. Eksik derken, Derrida için, eksik kalmanın zorunluluğu bu, bitirmenin, bütünleştirmenin, doyurmanın imkansızlığını, başka bir sistemi kendininki içinde eritmenin bir deneyiminin de çeviri olduğunu anımsarken aynı varlar ve aynı yoklar duruyor insanın karşısına gene, ama bu daha “başarı”ya yakın, kaldı ki başarı dediğimiz belki de yoklar listesinde. İmkansızlıklar sayesinde yarı kalmışlıklar ve mutasyonlar. Belki de bu tek sürdürülebilir olan. Sonsuz savaş yani! O zaman Benjamin’in bi yerlerine saklanıp soğuk bir şeyler içmeye gidelim, büyük bir dilin küçük ve bozuk hanesine, ama onlar buramıza giremez…  Belki de “amaçlanan”ı bulamayışa yaşam adını vermişlerdir.

yazarken çalan okunurken dinlenilebilir olan

undisciminate_full_background.jpg

Reklamlar

ALLEN GINSBERG * ÖLMEMİ BEKLEYİN

olmemibekleyin_kapak_deneme2

SATIN AL http://www.idefix.com/Kitap/Olmemi-Bekleyin/Edebiyat/Siir/Dunya-Siiri/urunno=0001704089001

Önsöz

Allen Ginsberg tehlikelidir! Öyleyse buyurun gelin!

Ergenlik çağımda Allen Ginsberg’in şiirlerini ilk okuduğumda bende uyuşturucu gibi hayattan kaçış etkisi yapmışlardı. Ginsberg’in şiirleri, beni şiir dünyasının derinlerine sürükleyerek gözlerimi açtı ve senelerdir doyurmaya çalıştığım bir şiir açlığını doyurdu. “Uluma”, “Kadiş”, “Günebakan Sutra” ve “Amerika”yı okuduktan sonra dünyayı bambaşka bir şekilde görmeye başladım. Dil, zihnimde gürültülü ve gizemli; sözcükler ise ağzımda leziz ve uçarı bir hâle geldi.

Ginsberg’i okumak, bana lisemin İngilizce bölüm başkanına müfredatta yeterince şiir olmadığından şikâyet etme cüreti kazandırdı. Bölüm başkanı kurnaz bir şekilde bana fazladan şiir okutmayı önerdi; okuyabildiğim kadar şiir. Önerdiği şairler -Elizabeth Bishop, Marianne Moore, Wallace Stevens- ergen kulaklarıma ya yavan ya baş edilmez geliyordu. Başkan, bana Sylvia Plath’ı önerdi ama Plath bile beni heyecanlandırmaya yetmedi (o zamanlar); beni Ginsberg gibi, şiirin yapmasını istediğim gibi rahatsız edemedi. Yo, yo, yo! İstediğim ŞİİRDİ! Kargaşa, tehlike, akılları baştan alan, ağzı bozuk, akıl çelen kehanet! Talmudvari, Beat-zırvası, kuir, kırık-gitarlı-Bob-Dylan’ın sadece ALLEN GINSBERG’in söylemeye cesaret ettiği Amerikan şarkısını istiyordum.

Ginsberg’e duyduğum tapınmanın tekeşli olduğunu sanmayın. Tam tersi! Ginsberg’i sevmek beni daha bir sürü harikulade ilişkiye sürükledi. Ginsberg’i okuduktan sonra, tersine kronolojik bir sırayla Ginsberg’in ardından daha anlamlı gelen Walt Whitman’a âşık olmam işten değildi. İfade şekli, ritmi ve dilinin yoğunluğuyla Ginsberg’den ayrılan, ancak tutkusu ve toplumsal aktivizmi şiirden (Ginsberg’i okuduğum için) beklediğimin ta kendisi olan Adrienne Rich’e de çarpıldım.

Lise, üniversite, lisansüstü ve sonrası boyunca Ginsberg beni yoldan çıkarıp bereketli maceralara yöneltti. Ginsberg’in hakkındaki hayalleri merakımı uyandırmasa William Blake’i asla okumazdım. Ginsberg beni Anne Waldman’a götürüp getirdi, ardından Plath’a ve Anne Sexton’a. Ginsberg’in ahbaplıkları ve ortaklıklarının çılgın, hayali bir yol haritasını takip ederek yıllarımı geçirdim. Ginsberg-Frank O’Hara ilişkisi beni uzun seneler boyunca besleyecek şiirlere götürdü: David Trinidad, Wayne Koestenbaum, James Schuyler, Alice Notley, Bernadette Meyer. Ginsberg’in şiirlerini okumadan aylarım geçse bile varlığını harikulade bir bulaşıcı hastalık gibi daima içimde ve okuduğum şiirlerde hissediyordum. Ginsberg’in şiirlerine dönmek asla hayal kırıklığı yaratmıyordu. Aradan seneler, sayısız tekrar okuma geçtikten sonra dahi şiirleri hâlâ bana sıcak, hastalıklı, hasta ve dürtücü gelmeye devam ediyor. Beni yazmaya, daha uzun yazmaya, daha dağınık yazmaya, daha sahici yazmaya, daha çok ego ve tevazuyla, sahip olduğum ve olduğum her şeyle yazmaya davet ediyor.

Şiir algıma ilham veren ve onu kaçınılmaz bir şekilde şekillendiren, Ginsberg’in eserleri ve yaşamı hakkında (yanlış) anladıklarımdır. “Şair” sözcüğünün kafamda bana benzer bir imge oluşturması yıllar aldı: Bir anne ve yazar, küçük çocukları ya yan odada ya aynı odada ya tam tepesindeler. Fakat bence gözümde canlandırdığım ilk “şair”, rutubetli bir odada mum ışığında tek başına oturan veremli bir adam değil de çılgın, sakallı, güler yüzlü, ağzı bozuk, utangaç fakat açık sözlü, devamlı olayların ve insanların merkezinde yer alan Yahudi bir ozan olduğu için, ben de şair olabilirim diye düşünebildim!

Yıllarca Sylvia Plath’tan ve Anne Sexton’dan korktum, Elizabeth Bishop ve Marianne Moore’dan uzak hissettim ve bazı şiirlerini sevsem dahi T. S. Eliot, Ezra Pound, Wallace Stevens, William Carlos Williams ve Robert Lowell gibi yazarların yanında görünmez (veya aşağılanmış) hissettim. Ama Allen iyi bir anneydi. Beni şiirin mutfağına davet etti ve bir sandviç hazırladı. Dağınık, kusurlu, kucaklayıcı, coşkun, erotik (ikimiz de erkeklerden hoşlanıyoruz); paylaşabileceğim türden bir şiir sundu. Neticede asit kullanmadım, okulu bırakmadım, bir tapınakta inzivaya çekilmedim. Hayatımda New York’tan San Francisco veya Boulder dışında bir yere gitmek için ayrılmadım. Ginsberg’in iyi bir anne olmasının sebebi biraz da bir şair ve bir insan olarak değerli olmak için o (veya onun gibi) olmak zorunda olduğumu (veya olabileceğimi) hissettirmemesiydi. Ginsberg’i sevmek Beat veya Budist olmak zorunda olduğum anlamına gelmiyordu. Ginsberg’i sevmek çok büyük ve çok küçük, düşünceli ve alakadar olmam lazım demekti.

Bu eski-yeni şiirleri okumak ne büyük keyif! Sanki çok sevdiğim birinin eski fotoğraf slaytlarını izlemek gibi. Gençken ne de yakışıklıymış! Ne masum görünüyormuş! Ne bilge! İnsan yeniden moda olan veya hiç modası geçmeyen şeylere, tanıdık gelen ama aslında ilk defa gördüğü resimlere şaşıp kalıyor. “Tabii ya!” diyor. “Öyle miymiş!” veya. Bu gizli kalmış şiirler için, sadece bir hatıradan ibaret değil, yeni bir bağ, yeni bir keşif olan çoklukları için minnettarım. Ginsberg’in göz korkutan üretkenliğini sevsem de yayımlanmış eserlerinin çokluğu onun zaman içindeki gelişimini gözlemlemeyi oldukça güçleştirir. Bu hatırı sayılır (ama başa çıkılabilir) zaman yolculuğuna çıkmak ve Ginsberg’in şu mısraları çıtlattığını (çatlattığını) görmek ne büyük zevk: “Fırlatılan eldiveni yerden almaya hazırız: / Savaşmaya, fethetmeye, dünyayı yeniden inşa etmeye.” Ginsberg eskiden bile biliyordu, boğazı “tıkanmıştı, boğacakmış gibi / Dilimi konuşmasın diye; oysa kulağımda / Avam arbedenin sesleri çınlıyordu.” Ginsberg’in şarkı söylemeye başladığını duyarız. “Kendi fiziksel ebediyetini” yazarken “dünyanın çıldırdığını görmeye uyanışını” izleriz.

Bu toplamanın “Kendi doğamın baktığım Enginlikteki kadar isimsiz Ozanıyım” (Mükemmel “Galler Ziyareti Sonrasında 29 Temmuz 1967” şiirinden) gibi coşkulu dizelerden “Melankoli burada oturmaktır, orta yaşlı / yıpranmış yenler ve kıllı ellerle / korunmasız, yalnız” (Hopper’ı andıran hüzünlü ve sinemavari şiir “Cleveland Havaalanı” şiirinden) gibi kasvetlilere kadar uzanan ruh hâli yelpazesini seviyorum. Bu şiirlerin içinde Ginsberg’in bir sürü arkadaşının (direkt yazar olarak veya atıfta bulunularak), Whitman’ın (o kadar nüfuz etmiş ki nerdeyse ete bürünmüş gibi), John Ashbery’nin, Frank O’Hara’nın, Kenneth Koch’un, Bob Creeley’in, Charles Olson’ın, Amiri Baraka’nın, Gregory Corso’nun, Lawrence Ferlinghetti’nin, Bob Dylan’ın, Gary Snyder’ın, Anne Waldman’ın, Ted Berrigan’ın, Ron Padgett’in, Susan Sontag’in, Carl Solomon’un ve diğerlerinin olmasını seviyorum. Ginsberg’in her şeyle içten bir şekilde ilgilenirken kendisini asla çok ciddiye almamasını seviyorum: “Ve ben — / ‘Om om om filan — / dualarımı tekrarlıyorum / NY Post’u yiyip yuttuktan sonra / gözümde yaşlarla —.”

Kısa haiku benzeri şiirleri de seviyorum: “Şafakta uyandım kaçmaya çalışırken — / Yakalandım rüyamda / bir şeyler aşırırken” veya tümü şu kadardan ibaret “Trungpa Dersleri”:

Şimdi yay fırça ve yelpazeyi elimde dengelediğime göre

— Bir bardak suya ne dersin? —

İşemek için çükümü tutarken, Atlantik fışkırıyor.

Yemeğe oturduğumda, Ay ve Güneş tabağı dolduruyor.

Bunlardan başka mini epikler, ülkeyi kuş bakışı bir kıyıdan diğerine izleyen ve sadece Amerika’ya değil, “enginliğin” kendisine bir övgü olan harika “New York’tan San Fran’e” de var. Bill Morgan’ın, yüz kızartacak derecede cinsel içerikli “Bebbe beni kucağına al…” diye başlayan “[Şiir]”i de yetmiş yedi yaşındaki Marianne Moore’a yazılmış sevimli doğum günü şiirini de bu toplamaya dahil etmiş olmasından dolayı memnunum. Kişisel, siyasal, fiziksel ve tinsel… Bu yaşamsal kuvvetlerin yumak olduğunu, bunların birbirinden asla ve asla ayrılamayacağını bilmek, Ginsberg’in tipik özelliğidir.

Polis şiddetini, ırkçılığı, sınıf baskısını ve hapishane endüstrisi sistemini lanetleyen bu toplamanın ürkütücü vakitliliği karşısında dilsiz kaldım (ama şuursuz değil): “Deli arabalar polisinizden korkmuş yapayalnız topraklarda dolaşıyor”; “ifade özgürlüğü / Ben sıradan bir yurttaşım / polisten korkan”; “Hangi ilahi kongre soruşturması silecek / geçen onca yılı, iftirayla, haksızlıkla, / beyin yıkama ve hapisle?”; “Başkalarına verdiğin acıları hatırla Kocabaş! / Dur ve ölüm döşeği vicdanında hak hukuk ara!” Bu toplama bize hâlâ “havası zehirlenen saftirik ölümlüler” olduğumuzu ve haberlerimizin haber niteliği taşımadığını hatırlatıyor.

Bu toplamadaki ilk şiiri okuduğumda sesli güldüm. Annemin doğduğu yıl yazılan şiirde Gordon Canfield’ın kim olduğuna dair (dipnotları okuyana dek) bir fikrim yoktu ama 2016 seçimlerine yaklaştığımız bu günlerde şiirin güncelliği beni çok etkiledi. Aynı gün ilerleyen saatlerde oğlum Donald Trump kazandığı takdirde ne yapacağımı sordu (Bundan yetmiş üç sene sonra kimsenin Trump’ın kim olduğunu hatırlamayacağını tüm kalbimle umut ediyorum.) “Ne mi yapardım?” dedim. Oğlum “Evet,” diye yanıtladı. Ne dememi bekliyordu, Kanada’ya taşınırız mı? Her şeyi bir kenara bırakıp… “Anne” dedi oğlum, “Trump bebeğini emziren bir annenin iğrenç olduğunu söyledi!” Ginsberg’i düşündüm. “Sanırım Trump’ın canına okuyan bir şiir yazardım.”

Ginsberg bana arkadaşlarım gibi (ölmüş olanlar dahil), hatta hiç tanımadığım şairler gibi (Ginsberg’in kendisi gibi) yazmayı hatırlatıyor. Eğlenmeyi, ciddi olmayı, kızmayı. Bulutların altında meditasyon yapmayı hatırlatıyor, sahtekâr siyasetçilerin ağzının payını vermeyi ve neden “Beyaz / bankerlerin, politikacıların polis ve orduların” hâlâ hemen her şeyi kontrol ettiğini sorgulamayı. Ginsberg, “ruhlarımızın şen ilahisini / bastırmak üzere” yaratılan sefaletle savaşmak üzere “bedenime geri dönmeyi” hatırlatıyor. Ginsberg’in ileri görüşlü şiirleri, isyan ettikleri eşitsizlikleri sona erdirmediklerine göre işe yaramış sayılmazlar. Bu şiirlere bugün her zamankinden çok ihtiyacımız var. Bu koleksiyon bana teröre karşı savaşımızın terörü içeren bir savaş olduğunu ve Ginsberg’in “Savaş kara büyüdür” sözünü hatırlatıyor.

Bu denli korku dolu, karantinayla, izolasyonla ve kendini korumayla kafayı bozmuş bir çağda, eğitimcilere öğrencilere sınıflardaki potansiyel tehlikeli maddelere karşı tetik uyarılarda bulunma talimatının verildiği ve devletimizin mevcut tehdit seviyesine dair renk kodlu öneriler dağıttığı bu çağda, Ginsberg’in şiirleri bize sanatın hasta etmek, kirletmek, sallamak, sarsmak, sorgulamak, işgal ve tehdit etmek ve heyecanlandırmak vazifesini hatırlatıyor. Ginsberg’in şiirleri daima bunu yaptı ve yapmaya devam ediyor. Tehlikeliler. Korkusuzlar. Lazımlar.

—Rachel Zucker

Philip K. Dick – Tefsir

 

1200x630bb.jpg

 Çeviren ve Hazırlayanlar: Rafet Arslan, Deniz Cansever, Şenol Erdoğan

Tesfir’e Giriş İçin Flux

Philip Kindred Dick’in yazımı içinde 8000 sayfalık felsefi notlarından oluşan Tefsir; kuşkusuz çok önemli ve özgün bir bilişsel delta oluşturur. Tefsir; kendi içinde tüm felsefe, teoloji ve ezoterizm tarihinin/lügatinin damıtılmış bir örneğini sunan çetin bir metindir.

Metnin günümüz okuru için bir nebze anlaşılır hale gelmesi, bu çetin delta da düşünsel turlar atabilmesi adına birkaç noktanın altının çizilmesi gerekebilir.

Dick’in özgün terminolojisinde geçen “Tanrı” sözcüğünün çeşitliliğini kavramak için; temel felsefe, teoloji ve ezoterizm kuramlarına hâkim olmak gerekir. Okurun işini kolaylaştırmak en basit şekliyle Dick’in Düalist bir dünya görüşü olduğu söyleyebiliriz.

Kuşkusuz bu dünya görüşü; uzun ve oylumlu süreçlerin, derin düşünlerin, psikolojik karışıkların, kâbusların, yapay cennet tecrübelerinin ve deneyimlediği vizyonların sonucunda- menzil içinde oluşmuş kaotik ve parçalı bir bilincin eseridir.

Dick’in kabul ettiği şekliyle düalizm, net ve temel (karanlık/aydınlık) antagonist çelişkisiyle açıklanamaz. Bunun sebebi Dick’in Hint/Tibet metinlerini Gnostik bir süzgüden geçirmesidir. Şöyle ki; Gnostik hakikatte kozmik evrenin yaratıcısı ile maddi dünyanın yaratıcıları farklıdır.

Klasik Gnostik öğreti de kozmik evrenin, ruhların, Nur’un yaratıcısı dişil ilke Sophia olarak tarif edilir. Bunun farklı eril okumasında Işık Tanrısı ya da Hristiyan bir Gnostik okumasında Lord olarak da geçer. Dick Tefsir adlı günlüğün de bu tanımların hepsini daha açımlayarak kullanır.

Bu dünya görüşündeki karşıt kutup ise maddi evrenin, dünyanın ve insanın bedensel varlığının oluşmasına neden olan “mimar” ya da Demiurgos’tur. Dick’e ve Gnostik hakikate göre Demiurgos yarattığı alemin sorumluluğunu almaktan uzak, şaşkın, dejenere, eksik bir varlıktır.

Dick; Tefsir’in farklı bölümlerinde yan yana ve ayrı ayrı bu iki yaratıcıdan aynı anda bahseder. Okurun bu hususa dikkat etmesi, zaten günümüz tüketim toplumu bilinci için gayet “ağır” bu metni kavramak için elzemdir.

PKD; hayatının çeşitli dönemlerinde çeşitli mistik deneyler ya da vizyonlar deneyimlemiştir. Yazarın “2-3-74” olarak özetlediği vizyon hali, bahsettiğimiz bu deneyimler arasında hayatını en çok etkileyenidir. Bu deneyim ardından yukarı da bahsettiğimiz düalist evren görüşü Sophia/Işık Tanrısı, Mimar/ Demiurgos yanına güncel ve tamamen kendi tanımı olan VALİS’i eklemiştir.

Gnostik hakikat içinde Sophia uzaktaki(9. Boyut ya da gezegende ikamet eder) evlatlarına yardım etmek, onlara inayetini göstermek ister ama bunu başarması çok zordur. Bunun yanında ruhu yozlaşmış Demiurgos’un zaten böyle bir çabası yoktur. Yani aslında bu iki yaratıcı da insanı acımasız bir determinist bir akışa ya da kadere terk etmiştir. Demiurgos isteyerek, Sophia istemeyerek..

Bu noktada Dick teolojisinin özgün kısmı VALİS ya da başka bir söyleşiyle kozmik Yapay Zeka devreye girer. Determinist akışa karşı Dick, Spinozacı bir töz ile volontarist bir direniş çağrısı yapar. Pierre de Chardin’in çalışmalarında gösterdiği gibi insan iradesi ve eylemi bu kaderi dağıtabilir; amnezi hastalığından çıkıp yeniden kozmik “özne”ye kendini formatlayabilir ya da “post-human” basamağına çıkabilir. Bu mümkündür ve varoluş krizindeki insan türünün tek kurtuluşudur.

Dick hayatının neredeyse tamamını bu kozmik düğümü çözmeye adamıştır; bu noktada külliyatının ciddi bir bölümünü ve de özellikle de Tefsir metinlerini mesiyanik metinler olarak okumak doğru olur.

  1. K. Dick; 21. yüzyılın düşünen, şüphelenen, sorgulayan öznesinin ilk “net” prototipidir. Yeni Ortaçağ da “tür” hayatta kalacaksa, milyonlarca Dick uyanışına ihtiyaç var..

 

Rafet Arslan

 

 

 

Tefsir. Philip K. Dick’in gördüğü sanrıları ve felsefi düşüncelerini anlattığı yazılarından oluşan eser. 1992 yılında bir kısmı kitap haline getirilmiş ve 2000 yılında The Gospel According to Philip K. Dick –Philip Dick’in Gözüyle İncil adı altında belgeseli hazırlanmıştır.

Lawrence Sutin’in Hazırlık Notları:

 

Dick yazılarının, en azından görmek için gözleri olanlara varoluşun gösterdiği şüpheleri ve soruları açıkça kabul ederek okuyucularındaki ve kendisindeki bu kederi biraz azaltabildiğine inanır. Tefsir’de bunu şöyle anlatır:

 

Ben öyküler kurgulayan bir filozofum, bir roman yazarı değilim; benim öykü ve roman yazma yeteneğim anlayışımı açık seçik ifade etmek için kullandığım bir araçtır. Yazarlığımın esası sanat değil gerçektir. Böylelikle doğruları söylüyorum ama bunu eylem veya açıklama yoluyla bastırmak için bir şey yapamıyorum. Yine de bu, konuştuğum duygusal ve kederli kişiye yardım etmek gibi görünüyor. Yazılarımın yardımcı olduğu bu insanların içlerindeki ortak özellikleri galiba anlıyorum. Okurlarım; gerçekliğin esrarengiz ve akıldışı doğası ile ilgili imalarını anlatamayacaklar ve anlatamıyorlar, onlar için benim yazılarımın bütünü bu izahı zor gerçeklik ile ilgili uzun bir değerlendirme,  bütünleştirme, sunum, analiz, cevap ve kişisel tarihtir.

 

Okuyucularının ilgisini çekmeye devam eden bu “kişisel tarih”in bir özelliği 1974 yılının Şubat ve Mart aylarında (veya bu dönem için Dick’in kullandığı kısaltmayla “2-3-74[1]”te –bazen 3-74 olarak kullanacak) Dick’in bilincinden akan tuhaf ve zorlu düşler, hayaller ve seslerdir ve bunlar onun hayatının en temel -ve kelimenin tam anlamıyla anlaşılması güç- olaylarıdır. Bunlar Dick’in hayatındaki son üç roman olan ve hem eleştirel övgüler alan hem de geniş bir okuyucu kitlesi kazanmış Valis Üçlemesi’ne ilham vermiştir.  Bu üç romanda da Dick, Tanrı’nın (ya da alternatif isimler verdiğimizin ilahi varlığın) meçhul kaldığı ve belki de bilinmesinin imkânsız olduğu dünyevi bir âlemin ıstırabını ve entropik boşluğunu keşfeder. Ancak yine bu romanlarında Dick, ilahi bilginin; kiralarını ödemekte ve evliliklerini sürdürmekte sıkıntılar yaşayan, bocalama içindeki çağdaş insana bile belki de henüz bağışlanmadığı umudunu taşımaktadır. Bu romanlar ve Hıristiyanlığın ilk dönemlerindeki Gnostik düşünürlerin fikirleri arasında içeriğe ait çarpıcı bir benzerlik vardır. Üstelik Gnostik yazıtların eksiksiz çağdaş baskısı olan Nag Hammadi Kitaplığı’ndaki bir “Sonsöz” Dick’in (Jung, Herman Hesse ve Harold Bloom ile beraber) Gnostik inançların seçkin modern yorumcularından biri olduğunu belirtir.

 

Gördüğümüz gibi, felsefi ve ruhani sorular “Valis Üçlemesi” öncesinde bile Dick’in bilimkurgusal “alternatif” dünyalar ve “dünya dışı” zekâlar temellendirmelerini şekillendirmiştir. Ancak Dick yazarlık kariyerinin ilk yirmi yılında tutkulu bir şekilde uç sorular ortaya atan ama kişisel tecrübe temelinde varlığın daha üst kaynağı ile gerçek bir yüzleşmeden yoksun biri gibi görünmesine rağmen dikkatle sınırlandırılmış bir kişisel bakış açısı sunmuştur. 2-3-74’ten sonra, bu durum bir ölçüde değişmiştir. 2-3-74’teki olaylar serisinin karmaşık ve sarsıcı olması bir yana, Dick doğası itibariyle herhangi bir yaşamsal olay hakkında dahi basit bir sonuca ulaşmayı hedefleyen –hatta ulaşmak isteyen– biri değildi. Ancak tüm mücadeleleri süresince temel bir gerçek açıkça ortaya çıkmaktadır: 2-3-74 Dick’in yazarlığına ve düşünce adamlığına ruh sarsıcı bir ilham vermiştir. Bilimkurgu öykülerinin konularındaki çuvallamalar ve paradokslar ona –yirmi yıllık üretken bir keşfin ardından- basit eğlencelikler gibi gelmeye başlamıştır. Bundan Dick’in eğlendirmeyi sevmediği sonucunu çıkartamayız. Aksine eğlence bir yazar olarak onun başlıca ilgi alanlarından biriydi: Örneğin bilim kurgu üzerine yazılmış makalesinde bolca ispatlandığı gibi iyi bir bilim kurgu öyküsünün verdiği heyecanı severdi. Fakat karakterinin en güçlü taraflarından biri (ve safi eğlenceden metafizik bilmeceleri çıkartmak amatör uğraşlar veren çok sayıda yazardan Dick’i ayıran özelliği) cevapların sorular sormakta ısrar edenler tarafından bulunabildiğinden emin olmasıydı. Hayal gücü, zeka ve kararlılık galip gelebiliyordu. Ömrünün son yıllarında yeni bir arzusu vardı: bu aylarda başına gelenlerle ilgili gerçekleri öğrenmeye dair zorlayıcı bir ihtiyaç.

 

“2-3-74” özgün mistik tecrübelerin bir kanıtı mıydı yoksa “daha yüksek” (ya da basit bir dille “diğer” ) zeki türlerle bir irtibat hali miydi ya da meçhul kişiler tarafından zihnine yapılan bilinçli bir manipülasyonu veya psikotik semptomların tamamen kendine has bir şekilde ortaya çıkışı mıydı? Dick hem bu ihtimalleri hem de burada özetlenemeyecek kadar çok olan diğerlerini sekiz bin sayfalık Tefsir kitabında değerlendirmiştir. Tefsir büyük kısmı el yazısıyla yazılmış olan ve Dick’in 1982’deki ölümüne kadar sekiz yıl boyunca gece gündüz üzerinde çalıştığı bir günlüktü. Amacı 2-3-74’e dair tam anlamıyla memnuniyet duyduğu bir açıklama getirmekti; ancak bunu başaramadı. Tefsir, kimi zaman çılgın ve inatçı bir kayıt defteri gibidir: gece yarılarına kadar süren (Dick’in yaratıcı çalışmaları için tercih ettiği zaman dilimiydi) ve sekiz yıla mal olmuş coşku dolu bir günlük yazma süreci, hayattayken basımı konusunda isteğini dile getirmeyişi, son derece düzensiz karalamalarla sonuçlanabilmişti. Yine de, Tefsir Dick’in usta bir düşünür ve varoluşun gizli kalmış ihtimallerini gösteren etkileyici bir rehber olarak dik duruşunu kuvvetlendiren pasajlarla doludur.

 

Tarz ve içerik açısından Dick, kategorize edilmesi zor bir düşünce adamıdır. Onu “filozof” olarak adlandırabiliriz ve gerçekten de Dick bu sıfatın Yunancadaki bilgeliği seven ve yasak tanımayan sorgulamanın değerine samimiyetle inanan kişiyi anlatan orijinal anlamının hakkını vermektedir -ki bu da “metafiziksel” kavramının “anlamsız” sözcüğü ile eş anlamlı hale geldiği günümüzde ve çağımızda nadir bulunan bir özelliktir. Ancak pek çok okuyucu açısından günümüzün çağdaş felsefi analizlerinin gösterdiği sistematik katılık Dick’te yoktur.  Herhangi, bir felsefe ekolüyle bağı yoktur, deyim yerindeyse, Doğunun ve Batının bütün okullarının koridorlarında dolaşacak kadar kendini özgür hissetmektedir. Hiçbir önermeyi savunmaz, aksine önermeleri basitleştirir, her boyutunu keşfeder sonrada yoluna devam eder. Kesin cevaplar ortaya koyar –sayıları da oldukça fazladır- ve aralarında bir seçim yapamayacağını da itiraf eder. Özellikle Tefsir’de Dick bazen felsefe dışı sevincin heyecanlarına sürüklenirken diğer zamanlarda sayfalarda anlattığı umutsuzluk ürkütücüdür. Dick “filozof” kelimesinin günümüz kalıplarına hiç uymaz, o aslında veciz ifadeleri ve çağrışımcı yazıları –yani evrenin kendisi, doğası ve amacı hakkında dik başlı, parçalanmış imgelemleri- iki bin yıldan daha uzun bir süreden beri nihai metinsel analizlere direnen Sokrates öncesi filozoflara benzemektedir.

 

Eğer insan Dick’i “mistik” diye tanımlamaya kalkarsa benzer zorluklarla karşılaşır. Öncelikle, “mistik” terimi, teoloji literatüründeki standart kullanımı itibariyle ve günümüz tabiriyle Dick’in kesinlikle ilahi bir varlıkla temas kurduğunu ya da “Tanrıyı gördüğünü” ima etmektedir. Haliyle bu sonuç sağlam bir temele dayanmaz.  Dick, 2-3-74’te temas kurduğu şeyin Tanrı veya “psikoz” ya da “başka bir şey” olup olmadığına hiçbir zaman karar verememiştir. Belirsizlik Tefsir’in ana karakteridir. Dick’in imgelemlerinin katıksız acayipliği kendi itirafı olan “sinir harabiyeti” ile birleştiğinde bazı okuyucuları ve eleştirmenleri 2-3-74 sadece akıl hastalığının bir ürünü olarak görülebilir düşüncesine götürmektedir; ortaya konan teşhisler çeşitlidir. Özellikle Dick hayattayken onu pek çok kez tedavi eden psikiyatristler ve psikologlar onun zihinsel durumu konusunda geniş çaplı bir anlaşmazlık halindeyken (pek çoğu onu bir tür nevrotik diye sınıflandırmış ama en azından biri de Dick’i son derece normal bulmuştur)  Dick’in ölümünden sonra yapılan teşhisler de elbette son derece spekülatif olmak yazgısına mahkumdur. Böyle bir teşhisin zorluklarının yanı sıra, teşhislerin tedavi altında ve hayatta olan bir hastaya uygulandığında işe yaradığını ama ölmüş bir yazarın eldeki yazılarını basit bir sınıflandırmaya dahil etmek için kullanıldığında tuhaf bir biçimde indirgemeci hale geldiğini ifade eden bir başka düşünce de vardır. Gerçekten de, Dick’in yazılarındaki canlılığın ve karmaşıklığın –elbette okuyucularının ruhundaki etkilerinin- gerçek değerini veren bir psikiyatri terimi şimdiye dek bulunmamıştır. Dick’i dikkatle okumak onun “gerçeklik” kavramının doğası ile ilgili ortak varsayımlara ters düşen ama her ne kadar hayatının gerçekleri amatör analizciler tarafından bir kenara atılmış ve tanımlanmış çılgın bir adamın çalışmalarını gösterip zekice bir ahengi ve duygusal bir derinliği yine de muhafaza eden öngörülerine –korku dolu bir heyecan duyarak- eşlik etmek demektir. Eleştirmen Alexander Star; Dick ve çalışmasının etkisi arasındaki sınırı gayet makul bir ifadeyle tanımlamıştır: “Dick’in aklıselimliği sorgulanmaya açıktır. Ancak meslek yaşamı boyunca sadece bir bilim kurgu yazarında değil herhangi bir yazarda bile nadiren görülen kalitede çalışmalar yapmıştır. Bu yazılar eskimeye yüz tutmuş nesnel dünyanın, savaş sonrası oluşan varoşların enkazını; yani keskin bir tarihsel espri yeteneği ve araştırmacı bir ahlaki zekayı ve ilgiyi içerir.”

 

Dick ve çalışması ele alındığında, aklıselimliğin veya deliliğin kalıplaşmış iki taraflı tanımına odaklanmak çocukça bir basitleştirme olur. Tecrübe sahibinin kültürel ve kişisel şartlarının detaylı değerlendirilmesi eksik olduğunda; psikolojinin, antropoloji ve dinsel gelişim tarihinin ortak yapıları ilerledikçe “dinsel”, “şaman” ve psikotik” durumlar arasındaki keskin ayırımlar mümkün hatta faydalı hale gelir. Bu Dick’in “aydınlanmış” bir mistik olduğunu tartışmamak anlamına gelmez; bu sebeple Dick’in en güçlü özelliğinin cevaplar değil sorular olduğu özellikle hatırda tutulmalıdır. Onun fikirlerini bir tür “tarikat” için yem olarak görenler aslında şartlanmış düşünceye olan açlıklarını dile getirmektedir. Dick’in tecrübeleri, bu kitapta görüldüğü gibi, en çılgın kurgularında dahi altında yatan temel bir belirsizlik, inatçı bir muamma ve şüphecilik gösterir. Ancak, metafizik araştırmaları boyunca Dick’in izinden gitmek, yeni fikirlere açık bir düşünce tarzını koruyabilen okuyuculara kendine özgü eşsiz ödülünü de sunmaktadır.

 

Örneğin, Dick’in 2-3-74’ündeki temel unsurlardan biri de Yunan estetiklerinin Parthenon gibi yapılarında görülen ve o kültürdeki kusursuz mimari oranlamayı gösteren Altın Oran’ın bir görünümünü içeren “fosfen(phosphene) grafikler” imgeleridir (yhn: Fosfen, Altın Oran’ın matematiği 3. Göz ile görüşün ilmidir. Bu menzile girenler için “fosfen” mistik uyanışa eşlik eden ışık imgelemleri yani nur’lardır. bkz: PKD, Albemuth Özgür Radyo ). Bu dönem boyunca, on üçüncü yüzyılda yaşayan ve doğada belli başlı bazı deniz kabuklarında, yapraklarda ve kaya oluşumlarında görülen spiral formlardaki yaygın yapısal benzerliği açıklamak için logaritma serisini kullanan Pisa’lı matematikçi Leonardo Fibonacci’den adını alan Fibonacci logaritma serileri Dick’in ilgisini çekmeye başlamıştır. Bundan sonra gelen araştırma kasırga rüzgârlarının dönüşündeki ve DNA çift sarmalındaki benzerliğe hatta fraktal matematiğin ve bilgisayar görüntülemenin altında yatan teoremlerine genişletilmiştir. Dick, Altın Üçgen ve Fibonacci serilerinin fosfen grafikler tarafından açığa çıkarılan arketiplerin yorumlanmasında kilit konumda olduğuna inanıyordu; bu fikirler Tefsir’de çok sık görülmektedir. Ayrıca bu konular; Dick’in Valis romanının ve “Bu Dünyanın Kötü Olduğunu Düşünüyorsanız Bir de Diğerlerine Bakın” başlıklı konuşmasının en belirgin özelliğidir. Bununla beraber, şüpheci okuyucunun bunları tamamen saçmalık olduğuna kanaat getirip hepsini baştan savma olarak değerlendirmesi muhtemeldir.

 

Ancak, fosfen grafiklerin şaman imgelemleri ve dünya dinlerindeki yaygın etkisini antropolog Michael Ripinsky-Naxon’un özetlediği haliyle bir düşünelim:

 

“Beynin ve retinanın sinir ağı içinde bir yerlerde içsel bir sezgiyi veya ışıklar saçan imgelemleri harekete geçiren bir fenomen (fosfenler) güdülenir ve bu fenomen de şaman ve mistik inanış ustaları arasında karşılaşılan imgelemlere dair nesnel, fiziksel

bir çerçevenin temelini meydana getiriyor olabilir… Sinirler tarafından uyarılan fosfen

 

şekillerin kültür ötesi özelliğini inceleyen Carl G. Jung, belli bazı arketip sembollerin bu türden ışıltılı biçimlere dair kişisel tecrübelerden kaynaklanmış olabileceğini fikrine öncülük etmiştir… Van Gogh bir akıl hastanesinde yaptığı neredeyse hayali son dönem tablolarında iki ile dört yaş arasındaki deneyimsiz çocukların boya kalemi çizimlerine benzeyen fosfen motifler sergilemiştir. Bekleneceği gibi, antik ve Aborjin kültürlerinde karşılaşılan çok sayıdaki motif de fosfene benzeri özellikler göstermektedir.”

 

Ripinsky-Naxon spiralin ilkörnek sembolü üzerinde özellikle düşünmeye devam eder:

 

“Eğer… spiralin ilkörnek motif ve şematik temsillerini labirent olarak tanımlarsak, bu anlayış motifin Öbür Dünya, mağara, türbe, Yüce Ana’nın rahmi kavramlarına yönelen bilinmeyen köken noktasını sembolize etmek için neden kullanıldığını açıklar. Türbe, daha önce belirtildiği gibi, enerjisi ve doğurgan cinselliği spiral unsuru aracılığıyla taşınan Yüce Ana’nın vücudunun yansıması şeklinde inşa edilirdi.”

 

Bu konuda, Dick’in Altın Üçgen, Tanrıça Afrodit, ya da Yüce Ana’nın cinsel yapısı imgelemi aracılığıyla gördüğüne inandığı dikkate alınmalıdır (bkz. “Bu Dünyanın Kötü Olduğunu Düşünüyorsanız” …). Felsefi ve psikolojik açıdan Yüce Ana’nın Dick için taşıdığı önem konusunda okuyucu “Android ve İnsan[2]” makalesini inceleyebilir.

 

Yine burada da amaç Dick’in adına onun ilham dolu bir kahin hatta –daha da önemlisi- “aklıselim” bir insan olduğunu savunmaya çalışmak değildir (çünkü Philip K. Dick’in akıllı veya deli olduğunu gösteren muhtemel bir “kanıt” yoktur). Aksine, okuyucuyu etiketlere karşı çıkmaya,  bizzat metinlerde ifade edilen fikirler üzerinde düşünmeye ve önceden hazırlanmış tanılama etiketleri dikkate alınmadığında yararlı ve önemli hale geleni bu yazılardan çekip çıkartmaya yönelik bir davettir. İnanma veya inanmayı akılda tutarak Dick’in metafizikle ilgili yazılarını okuma eğilimini bir kenara bırakmaları konusunda okuyucuya ısrar bile edilebilir. Yazılarında da açıkça görüldüğü gibi Dick’in okuyucuyla ilgili anlamlı sayılabilecek bir inandırıcılık eğilimi olmamıştır. Dick’in beli konularda kendilerini ikna etmeye çalışıp çalışmadığına kafa yormayı reddeden okuyucular daha detaylı bir keşif için yazarın geleceği kapsayan bir dizi yolu aydınlattığını anlayabilir. Dick’in Tefsir’deki temel kavramların özünü açıklama yollarını aradığı 1978 tarihli “Kozmogoni ve Kozmoloji[3]” başlıklı makalesinde olduğu gibi Dick’in ortaya koyduğu ihtimallerde güzellik ve düşsel yoğunluk vardır. Tartışılan ilahi yapı kendisinin gerçek yaratıcı olduğuna dair belleğini yitiren ve dünyevi alemin kontrolünü kör ve bilgisiz bir Demiurgos’a[4] veya “insan elinden çıkmış bir şeye” terk eden erdemli bir Tanrı’nın (Gnostiklerin Bilgi Kuramına yakın) benzeridir. Bu “insan elinden çıkmış şey” (Gnostik Arkhonların[5] benzeri) bütün insanları kendi saplantılı esareti altında tutar ve Tanrı bile buna karşı mücadele etmek zorundadır.

 

Dick’in bu ruhani bakış açısının bütün ihtimallerini planlarken Dick’in özgürlüğünü geri kazanmak için asırlar boyunca kendi yaratımları arasında dolaşmak zorunda kalan yeryüzüne mahkum edilmiş, unutkan bir tanrının akıldan çıkmayan ibretlik öyküsünü yaratmak için bir kurgu ustasının yazınsal yeteneğini nasıl kullandığını inceleyelim:

 

“O (Yaratıcı) neden tüm bu işleri başına açtığını artık hatırlamamaktadır. Kendi yarattığı şeye esir olmak, onun tarafından kandırılmak, baskıya uğramak ve sonunda öldürülmek için kendi kendine izin verdi. O, yani yaşam, artık mekanik olanın insafına kalmış bir halde. Hizmetkar efendi, efendi de hizmetkar oldu. Ya efendi bunun nasıl ve neden olduğuna dair anılarını isteyerek unutmuş veya anıları uşağı tarafından yok edilmiş. Ancak her iki durumda da o artık kendi yarattığı şeyin kurbanıdır.

 

Ancak yaratılan ona binlerce yıl içinde acı vererek aşamalar halinde kim ve ne olduğunu hatırlamayı öğretiyor. Efendi olan hizmetkâr efendisinin kayıp anılarını hatırlamasına ve böylece gerçek kimliğini bulmasına çalışıyor.

 

Yaratılan, tanrının onu kandırmak için değil ama kendi hafızasını tazelemek için kendisinin ortaya çıkardığını ileri sürebilir. Ancak belki de yaratılan isyan etmiş ve görevini yapmamış olabilir. Onu cehalete terk ediyor…

 

Yaratılana karşı savaş vermek, ona başkaldırmak gerekir. O zaman hafıza tazelenecektir. Bu, yaratılan (hizmetkâr) tarafından esir edilen Tanrının (Urgrund[6]) bir parçasıdır; şimdi de bu parçayı –ya da parçaları- elinde rehin tutuyor. Bu meşru efendinin bölük pörçük parçalarına karşı nasıl da merhametsiz davranıyor! Ne zaman değişecek?

 

Parçalar hatırlayıp yerine konduğu zaman. İlk önce onlar uyanmalı ve geri dönmeli.”

 

Eğer tüm bunlar okuyucuya spekülatif bir kurgu gibi geliyorsa, Dick’in yukarıda ifade ettiği fikirleri ile David Bohm gibi son derece saygın kuantum fizikçileri tarafından öne sürülen kozmolojik teoriler arasında doğrudan bir paralellik olduğunu fark etmek hala çok rahatsız edici olabilir. Michael Talbot, Dick’in ileri sürdüğü Urgrund/yaratılan zıtlığına dikkat çekici derecede benzeyen kozmosun “kapalı” ve “açık” düzeni ile ilgili Bohm’un bakış açısının bir özetini The Holographic Universe’de sunar:

 

“Bohm’a göre bilinç ve öz arasındaki aşikâr ayrılık bir yanılsamadır, nesnelerin ve ardışık zamanın açık dünyasında göz önüne serildikten sonra ortaya çıkan yapay bir nesnedir. Eğer, kapalı olanda, yani her şeyin kaynaklandığı zeminde bilinç ve öz arasında bir fark yoksa gerçekliğin bu derin bağlantının izleriyle terk edilmiş olabildiğini düşünmek alışılmadık bir şey değildir. Fizikçi F. David Peat bu sebeple eşzamanlılıkların gerçekliğin dokusunda “kusurlar”, yani doğanın temelini oluşturan engin ve bölünmez düzenin bir anlık kısa bir görüntüsünü bize sunan anlık çatlaklar olduğuna inanmaktadır… Peat’e göre bir eşzamanlılık[7] tecrübe ettiğimizde, asış tecrübesini yaşadığımız şey “bir an için doğru düzeninde çalışan,  toplumu ve doğayı her yönüyle aşan, gittikçe artan zekanın kurallarını geçerek yaratıcılığın kendisindeki bilincin ve özün geçmişteki kaynağına ulaşan insan zihnidir”

 

Dick kuantum fiziği teorilerinde uzman sayılmazdı, buna rağmen bu alandaki çalışmaları düzensiz de olsa okurdu. “Uyuşturucular, Halüsinasyonlar ve Gerçeği Arayış[8]” makalesinin de gösterdiği gibi Dick fizikçi Wolfgang Pauli (kendisi bu teorinin formülünü oluştururken C.G. Jung ile bir arada çalışmıştır) tarafından ortaya atılan eşzamanlılık fikriyle özellikle ilgilenmiştir. Ancak, Tefsir ve Dick’in diğer kişisel yazılarında yola çıktığımızda,  Dick’in gerek kurgusal gerekse kurgu dışı yazıları ile kuantum fiziğinin bugünkü öngörüleri arasındaki temel paralellikleri salt okumaya bağlı değil de daha çok Dick’in kuantum fizikçilerinin bulgurlarıyla eşzamanlıymış gibi görünen deneysel uğraşına bağlı gelişmiş görünmektedir. Örneğin 1977 tarihli “Bu Dünyanın Kötü Olduğunu Düşünüyorsanız Bir de Diğerlerine Bakın” konuşmasında, Dick’in 2-3-74 tecrübelerine dayanarak “Acaba hep birlikte içindeki yapay nesnelerin ve yaratıkların aslında meçhul kalmaya kararlı bir zihinsel hareketin ürünü olduğu, yapay bir dünyanın, bir sahnenin, bir tür lazer hologramın içinde mi oturuyoruz?” diye sorduğunu görürüz.

 

Dick’in kurgularının daha önce bilinmeyeni açığa vuran bir içerik bulduğu tek alan kuantum fiziği değildir. Dick’in pek çok romanında ve öyküsünde kullandığı ve kurgu dışı yazılarında da ısrarla açığa çıkarılan “simulakr” konsepti üzerinde düşünülebilir. Esas itibariyle, “taklitler” -orijinal ile eşitlenen temel çelişki olarak görülen statüsüne rağmen- bizim “sıradan” veya müşterek gerçekliğimizi şaşırtıcı biçimde kopya ettiği (hatta onun yerine geçmekle tehdit ettiği) için kesinlikle önem kazanan tamamen yeni bir ontolojik kategoridir. Bu nedenle, “taklitler” bilimkurgu öykülerindeki basit bir aksesuar değildir –buna rağmen Dick bunu şaşırtıcı bir reaksiyon unsuru gibi kullanmıştır- ama aynı zamanda dünyamızın mekanik ve simulacra[9] tarafından istilası hakkında bir yorumdur.

 


 

Tefsir’den Seçmeler

Seçmelerin hepsi burada ilk defa yayımlanıyor. Seçmelerin ikisinin başlıkları Dick tarafından verildi—Tefsir’in bütününde ender olan bir durum. “Tarihi Modelleri, Özellikle Gnostisizm ve Hıristiyanlığınkileri Güncelleyen Yeni Model bir Gerçekliğin Taslak Özeti” (1977) Dick ve arkadaşı San Francisco’lu yazar K. W. Jeter’in ortak çalışması olarak sunuldu. Jeter’in hatırladığına göre fikirler aralarındaki konuşmalar sırasında ortaya çıkarken, yazma işi sadece Dick’e ait. 8000 sayfayı bulan Tefsir içinde yer alan “Ultra Gizli (Kriptik) Doktrin: Dünya’nın Büyük Teosofi Sisteminin Gizli Anlamı, İlk Kez Açıkça Ortaya Konuluyor”  başlığıyla dikkat çeken uzun bir Tefsir kaydı. Makale benzeri yapısı ve daktilo edilmiş olması nedeniyle çoğu Tefsir kaydına göre atipik. Dick’in diğer bir önemli metni “Kozmogoni ve Kozmoloji” (1978) gibi büyük ihtimalle bulguların bir özeti olarak düşünülmüştü. Dick başlık konusunda ciddi miydi? Büyük ihtimalle: Evet. Aynı zamanda Gerçeği anlama çabalarını alaya mı alıyordu? Kesinlikle. Tefsir serbest bir çalışma, bir kişinin hayatın en büyük ve en kafa karıştırıcı konuları üzerine en derin (ve sürekli değişen) düşüncelerinin dışavurumuna adanmış gecelik bir günlüğün olması gerektiği gibi. Dikkatli seçimler işe yarıyor, çünkü içinde birçok tekrar, yazarın hayatındaki geçmiş kriz anları ile ilgili çok fazla kaygı, birçok boşa atış, sık sık titizlik ve asabiyet krizleri var. Ancak Tefsir’in imkansız derecede imkanlı dünyalarda uçuşu çarpıcı.

 

 

 

 

 

 

 

 

Tefsir’den (c. 1975)

 

Dünyamızın mimarı hizmetkârımız kılığında bize yardım etmek ve bizim için emek sarfetmek için buraya geldi. Onu birçok kez gördük ama kimse onu tanımadı; belki görüntüsü çirkin ama kalbi iyi. Belki bazen buraya geldiğinde kendi özünü, tanrısal gücünü unutmuş oluyor, gerçek doğasının ve hatırlasa bize neler yapabileceğinin farkında olmadan bizim için çalışıyor. Bir kere bu özürlü ve hasta şeyin bizim yaratıcımız olduğunun farkına varsak hayal kırıklığına uğrardık. Onu reddeder ve küçümserdik, ama o bize olan nezaketinden burada olduğunda kimliğini gizliyor.

 

Bundan görülebilir ki botumuzun burnunu hisseden ve yolun dışına, kenarına tekmelediğimiz şey pekala bizim Tanrımız olabilir; sadece gözlerinde acıyı, çok iyi bildiği o eski mi eski acıyı göstererek hiç karşılık vermese de. Buna rağmen onu bir kenara atsak da bizim için çalışmasına izin veriyoruz, bunu kabul ediyoruz. İşlerini, bize sunduklarını kabul ederken, varlığına ise vuruyoruz tekmeyi. Kendini gösterebilirdi ama o zaman arzuladığımız tanrı illüzyonumuzu bozardı. Ama o şeytan gibi kötü görünmüyor, sadece gösterişsiz. Değersiz. Çok büyük yapma ve yargılama gücü olmasına rağmen akıllı değil. Parlak bir Tanrı değil o. Çoğu zaman, ona sataşıldığında bunun sadece küçümseme değil fiziksel acı da verdiğini bilmeyecek kadar aptal. Bu kadar çirkin, hor görülüp, aşağılanıp, eziyet edilip ve sonunda idam edilip, parlayarak ve şekil değiştirmiş olarak geri döndü; kurtarıcımız, İsa (ondan önce İknaton, Zarathustra vs. Hefestus [veya Hephaestus]). Döndüğünde O’nu olduğu gibi gördük – bu, dış görünüşü değil; parıltısını, aslını- Işık gibi. Işık Tanrısı burada mütevazi ve sade bir kabuğa bürünmüş. (boynu bükük, çalışan bir böceğin metamorfozu gibi.)

 

BK Romanı: V.A.L.İ.S (Büyük Aktif Yaşayan Akıl Sistemi) olarak Hefestus.[10]

 

Dünya Aya Sofya[11] gibi inşa edilmekte olan, yaşayan bir organizma, hazır olduğunda Tanrının aniden gelip yaşamaya başlayacağı bir tapınak. O yaratıcı, mimar. İşçiler/zanaatkârlar/sanatçılar: Biz ve Kutsal Ruh. İdeal Logos/formu: İsa, ulaşılması gereken. Bir kere görünen ve sonra çaba harcanıp ulaşılması gereken, zamanı gelince Mimar (Yaratıcı), Kutsal Ruh ve İdealin Bir olacağı ve içlerinde küçük parçalar olarak bizi de barındıracağı model. Yaratıcı: zamanı geçti. Kutsal Ruh: zamanı. İsa: zamanı tamamlandı. Kutsal Ruh bizi O’na doğru yönlendiriyor. Gücü başlangıçta Yaratıcı sağlıyor. Güç/Eylem/Yön amaca doğru.

 


 

c.1976

İsa’nın (Kozmosun Lordu olarak) astral (gezegensel) determinizm zaferi; sadece deterministik, gelişigüzel, düşünmeyen bir kör şans veya kader mekanizmasının yerini, düşünen bir kozmosun parçası olma rolünün alması ile bizim için bugün daha iyi ifade edilir. Bu yüzden bu yeni “vücut” veya organizmanın özellikleri birimiz tarafından algılanabilse, doğanın deterministik düzenine sızan kozmik büyüklüğe, bilgeliğe, kapsama ve güce sahip yaşayan bir yaratık olarak görünürdü.  Bu, Valis veya Zebra’yı gördüğümde tam olarak gördüğüm şeydi. O halde deterministik “astral” mekanizmanın yaşayan bir vücuda ya da kimliğe dönüşmesi sürecinin oldukça ilerlemiş olduğu aşikar. O zaman benim gördüğüm kozmik İsa’dan başka bir şey değildi. Doğal (gündelik) süreçler değişmeyen dış görünümlerinin altında, bir yere kadar, belirleyici bir yere kadar amaçlı, bilinçli ve yararlı, ve tutarlı bir planı gerçekleştirmek için organize edilmiş. Bunun açıkça görünümü en üst vahiy?. Örneğin 3-74 insanlık tarihinde kritik etki yaptı. “Kalan her şey dünyaya ikinci geliş içindir, bir başka deyişle maskenin düşmesi, Tanrının Bilgeliğinin burada açıkça ortaya çıkması için, herkes onun farkına varsın ve kabul etsin diye. Belki benim gördüğüm bir önizlemeydi, ve sonunda herkes benim gördüğüm gibi, benim 3-74’te gördüğümü görecek. O sadece evreni yönetmeyecek, O evren olacak. O zaman benim gördüğüm şu anda burada bulunan görünmez Varlığın kıyametiydi (açığa vurumu). Bu noktada hala bir kıyamete ihtiyaç var çünkü Varlık hala gizli. Tüm KP, Sovyet meselesinin hayatımdaki rolü, benim için, İsa’nın müdahalesi ile kırdığı, deterministik gücün “astral”iydi. 3-74’te İsa’nın beni o anda ölmeye programlayan jenerik kodlamaya engel olduğu söylenebilir mi? Bunun (genetik kodlama), (astral) determinizmin en az bir özelliği için modern bir terim olduğu? Gen-havuzu (DNA) hafızam ateşlendi – açıldı, onu biliyorum. Ve ölmeye (kardiyovasküler sorunlar yüzünden) en azından içsel olarak programlandığıma oldukça eminim. Aynı zamanda durdurduğu ölümcül bazı dışsal faktörler de olabilir. Bu, eskilerin “sublunar”, “gezegensel” veya “astral” etkiler dedikleri şey için modern bir model. Bu benim uzun dönem (gen havuzu) hafızama erişilmesini açıklayabilir; tüm sistem açıldı. Bunun daha önce olduğu yönündeki hissim (Xerox mektubu) bu tür genetik programlamanın karmamsı özelliğini gösteriyor. Bunun için teolojik teknik terim Tanrının Lütfu. Ama Tanrı’nın Lütfu’nun değerini takdir edebilmek için, tüm deterministik yapı anlaşılmalı, büyüklüğü –ve üzerimizdeki gücü—kavranmalı. Bu hemen her şeyi kapsayan, bu yaşam boyunca çok az şeyin kurtulabildiği muazzam bir sistem.

 

18 Mart 1978’deki tecrübemin Tanrı veya Kutsal Ruh’tan ziyade tam anlamıyla İsa ile ilgili oluşunu belirleyen kısmı bahar gündönümünde oluşu, ve en önemlisi İsa ile özdeşleşen Büyülü Çanlar veya “Paskalya”nın sesiydi. Sebebi Kutsal Ruh’tu ve Tanrının Krallığını, Tanrının varlığı ile birlikte gösteriyordu. Kendimi içinde bulduğum gövde –Corpus Christi[12] idi, başı İsa diğer kısımları biz cemaatten oluşan mistik vücut. Bu aynı zamanda Tanrısal Bilgelik ve Kral (yönetmek için gelen)’a ait olan kısımlardı. Bu yüzden geçen gün “Kralın bir parçasıyım” diye düşündüm.  Koloseliler 1:13’[13]e ya da o bölüm her ne ise ona [1:13-14]  [14]bakınız, İsa evrenin yaratıcısı (Pantokrator) ve lordu. Bu yüzden etrafımdaki objelerin (sokağın) dönüşümünü farkettiğimde haz duydum; doğru yoldaydım: İsa’nın görünmez (normal olarak) vücudu. Bilge ama güçsüz Yaşlı Mandarin Kral ile ilgili rüya. Bu Tanrı ile İsa’yı karşıtlaştırıyor, rüya bu farklılığı açıklamak içindi (Üçleme doktrinine bakınız).[15] Bu gücü olan bir kralın görüntüsü değil, daha ziyade bilge ama gücü olmayan bir kralın, İsa’nın rüyasıydı.

 

Buna rağmen Spinoza evrenin canlı olduğu, her yerde var olan Tanrının fiziksel uzantıya sahip olduğu, zihin, madde ve enerjinin onun varlığının üç özelliği veya modu olduğu Tanrı kavramında haklıydı… Benim için sorun yok, ben bir Teslisçiyim. Sadece kendimi Tanrı’nınkinden ziyade İsa’nın mistik vücudunun içinde, onun bir parçası olarak bulduğumu söylemek daha isabetli olur. İncil’in metninden de böyle bir mistik vücut bulunduğunu biliyoruz (Koloseliler, supra[16]). Radikal teoloji gerekmeyecek, sadece bu bilgi yeterli. Birisi “İsa bizler gibi bir insandı” dediğinde bunu mantıksız bulmama şaşırmamalı. Aynı zamanda kendimi Pierre Teilhard de Chardin[17]‘in “plazmatik” İsa (Corpus Christi) konseptine yakın bulmama da şaşmamalı. Son fosfen tecrübemin Altın Dikdörtgen veya sütunlu antre olmasının sebebi de bu olabilir. “Yol benim”. ICC[18]’nin Yeni Ahit’in eksik olduğu konusunda haklı olduğu görülüyor. Vaftiz edilirsin. Ruh sana gelir. Sonra? Sonra kendini Paul’un Koloseliler’de bahsettiği mistik vücut Corpus Christi’nin parçası olarak tecrübe edersin. İsa’yla, onun yeniden doğmuş ışık-vücuduyla tekrar birleşmiş olarak. Onun içine alınmış olarak (bu Parousia’yla, Tanrının Krallığının dünyaya gelmesiyle aynı şey değil). Bu “sırların sırrı” idi ve Romalılar onları öldürüp sözlü geleneği yok ettikten sonra unutuldu. İnsan İsa ile yine konuşabilir (veya Tanrısal Bilgelik ile, bakınız Spinoza). “Mistik Corpus Christi”nin bir parçası olmak ile Tanrının vücudunun bir parçası olmak arasında önemli bulduğum bir fark, birincisinin safi mistik bir algı olması, eğer doğru algılanırsa her şeyin gerçekte buna ait olması; bu, önemli olmasına rağmen bir zihin yükselmesi. Ama diğerine, deyim yerindeyse “davetiyesiz girilmez” ve sadece “cemaate” ait. O algıdan fazlası, (tahminimce) herkesin paylaşmadığı bir deneyim. Belki de diğerinden daha değerli olmasının sebebi bu; bunun anlamı “Tanrının Bilgeliğini” sadece görmediğim, aynı zamanda deyim yerindeyse O’nun (İsa) mistik vücuduna katılmak için onun kulluğuna alındığım anlamına geliyor, dahası, birincisi sadece olanı söylüyor, tek bir kişi değil herkes içeri buyur ediliyor. İnsan yargılanmıyor ve peşinden gidilmiyor. Ama ben ismimin yazılı olduğu “otel kayıt defteri”ni gördüm. Ben yargılandım, bunu hissettim. Ve sanırım şimdi Corpus Christi’ye getirildim. Bunun yanında, her yerde var olan bir Tanrı algılamak, evrenin onun soması [Yunanca: vücut] olması, bunun arkasında Akıl da olması—bu ölümden sonra yaşam için hiçbir temel oluşturmuyor, ne ona yakın ne o yönde, hâlbuki mistik Corpus Christi oluşturuyor. Bu yeniden doğuş gerçeğinin bir örneği, diğeri değil; diğeri de gözden çıkarılmamalı, Tanrı gerçeğini ve teolojik amacı gösterdiği için çok önemli. Birincisi daha kişisel. Silahlı şövalyeler tarafından temsil edilen gizli örgütten aldığımı(?) düşünmemin sebebi bu olmalı… bir başka deyişle Tapınak Şövalyeleri. Ve tecrübemin içeriği: Bana spesifik olarak Hıristiyan kardeşliğinin Roma’yı devirmeleri gösterildi, şimdi. Biz mahkumların dış duvarların orada at sırtındaki zırhlı şövalyeler tarafından taşınması. Parçaları biz, başı o olan “İsa’nın mistik vücudu”—bu, safi mistik her yerde var olan Tanrı algısı ile tamamen insan bilgeliği (gnostik, AMORC, Roma Katolik vs.) kardeşliği arasında durmak, kaynağa ilişkin orta yol bir konsept olurdu. Baş kutsal (theos), parçalar insan topluluğundan. Varlığı aslında burada (şimdi), dünyamızın içinde ve üzerinde, toplumumuzun arasında, değişikler yapıyor (insan eliyle koparılmayan ve heykele fırlatılan kaya, Daniel’daki gibi). (Ve duydum, hypnogogically, “Kralın parçasıyım”).

 

Haç halinde şekillendirilmiş palmiye ağaçları. Palmiyeler Hıristiyanlıkta Kutsal Toprakların bir sembolüdür, o zaman 2-75’te gördüğüm(Dick’in sanrıları) Kutsal Toprakların bir hayaliydi. Ben ona gitmedim (seyahat), o bana geldi. Ben zaten aylar önce BALIK[19] sembolünde bir palmiye görüyordum (Afrika Korps’un palmiye amblemi gibi[20]). Hacı işareti, belki. In hoc signo, vs. [In hoc signo vinces: Bu işarette fethedeceğiz]. Burada yine özellikle Hıristiyanlığın sembollerini görüyoruz, Tanrının kendisinin (ayrılmış olarak) değil. Ayrıca Kutsal Topraklarda Roma tarzı kubbeli bir bina. Sacred Other’in “eski yaşamından” bir hatıra? Beyaz Kardeşliğin (vs.) buluştuğu bir bina? Bunu görmemin önemi şu olabilir: Arayışım bitti. Gideceğim yere vardım, yolculuğum sona erdi. (Ve hemen sonra Tanrısal Bilgeliğin zihnimdeki sesi azalarak kesildi. Bir tam yıl, bahar gündönümünden bahar gündönümüne, belli ki sona erdi. Hepsi bir arama ve bulma olarak görülmeli (çeşitli romanlarımda sunulan arayışa bakınız).

 


 

c.1976

Yaşayan bir hayvanım ölmekte olan.

–PKD

 

  1. Yunanlılar gerçekliğin gizlendiğini düşünürlerdi (dokos tarafından [Yunanca: aldatmaca] örn. Parmenides[21]).

 

  1. Hintliler gerçekliğin gizlendiğini düşünürler (bizim oluşturduğumuz, Kali[22]’nin de döndürdüğü Maya[23] tarafından) (Heinrich Zimmer’e [ünlü Hindolog] de bakınız).

 

 

  1. Kalvin bizim köreltilmiş olduğumuzu, bir zamanlar orada olanı görebildiğimizi ama cezalandırıldığımızı düşünür (bu biraz Empedokles ve Castaneda’ya, genel olarak şamanizmle ve gizemli dinlerle benzeşiyor, örn. Dionysos).

 

  1. Augustine Tanrının Şehri ve Dünya Şehrinin bizim için şimdi ayırt edilemez olması için birbirlerine karıştığını kabul eder, ama Parousia’da ikisi ayrılacaktır (duyularımıza).[24]

 

 

  1. Zerdüşt gibi düşünüyordu. İyi. (Ehrimen ve Ahura-Mazda, aydınlık ve karanlık birleşmiş, ama Kıyamet Gününde görülebilir şekilde ayrılacaklar[25]).

 

 

  1. Bir kez dış görünüşü gördüm, sonra kısaca (beş gün) algıladığım nesneleri asimile ettim ve sonra algıladığım sıradan dış görünüşe döndüm, gerçekliğin “yansımasına” (Platon, Paul vs.). Tecrübem kanıtlıyor ki gördüğümüz tüm görüntüler sadece “cilalı metal bir tavanın altından yansımalar” doğru, sonraki şüpheli olmakla birlikte. Görmedim; sonra gördüm, sonra tekrar görmedim (tam Paul[26]’un söylediği gibi). Neden birinci? Neden ikinci? Neden birincinin dönüşü? Teilhard’ın ileri doğru evrimsel bir adım görüşü? Ya da anamnez[27], kaybedilen becerilerin yeniden kazanılması (Kalvin)? Moebius şeridi?[28]

Değişim (Dionysos, metamorfoz vs.) gerçek mi? Heraklitus/İsa Teilhard. Yoksa değişmeme (Apollo, şifacılar) mi gerçek? Parmenides, Jahweh

Amaç arayışın kendisi mi (söylendiği gibi)?

Gollancz konuşmam [“İnsan, Android ve Makine” (1976)][29] delice ama gerçek. Ve entelektüel olarak daha fazla biliyordum, o zamandan beri okuduklarım bunu destekledi. Deli, eserin kıssadan hissesini anlatıyor. Eğer kendimizi kandırıyorsak, neden?

 

Eğer başka biri/bir şey bizi kandırıyorsa, neden ve aynı zamanda kim? Wach auf! [Uyan!] Brahma rahibi. Rüya görüyor, ve şimdi uyanıyor, veya uyanıktı uykuya dalıyor; ben uyanmakta olduğunu düşünüyorum. Yunan filozofların evren organizması: Uyanır ve görür. Hücreler, bir Büyük Beyin oluşturan. Bir kovandaki arılar. Şimdi farkındalığa yükseliyor. Neyin? Kendisinin mi? Cevaplar yok sadece gizemler var (sorular değil: sırlar. Kutsal sırlar, bize açıklanmayan. Kim tarafından? Uyandığımda, o beş gün, değişim gerçekti: bir süreç. Kozmogenesis/evrenin oluşması (Teilhard). İleri. Omega.

 


 

Tarihi Modelleri, Özellikle Gnostisizm ve Hıristiyanlığınkileri Güncelleyen Yeni Model bir Gerçekliğin Taslak Özeti (1977)

 

Şunu söylemek doğru olur:  Bilgisayara benzer düşünen bir sistem içinde hafıza sarmalları (tecrübe etme yeteneği olan DNA taşıyıcıları) gibi görünüyoruz. Çünkü binlerce yıllık deneysel bilgiyi (kanaat, ruhani bilgi) doğru olarak kayıt edip depolamamıza ve her birimizin diğer yaşam formlarından bir şekilde farklı bir birikimi olmasına rağmen, hafızanın geri getirilmesinde bir aksaklık—bir başarısızlık—var. Belli altdevremizdeki sorun burada yatar.

 

Ruhani bilgi yoluyla “kurtuluş”—daha doğrusu anamnez  (unutkanlığın kayboluşu)—her birimiz için bireysel önemi olmasına rağmen (algıda, kimlikte, kavramada, anlamada, ölümsüzlüğü de içeren dünya deneyimleri ve öz tecrübelerde bir kuantum sıçraması) sistemin (yapı) bütünü için daha öte ve gerçekten büyük öneme sahip, çünkü bu hatıralar onun ve genel işleyişi için gerekli ve değerli.

 

Bu nedenle tüm bunları kapsayan benlik-onarım sürecinde:

 

-altçemberi (dünya) lineer ve ortogonal zaman değişimleri (olaylar dizisi) ile yeniden inşa etmek

-bunun yanında, içimizdeki bloke olmuş nöral (hafıza) birimleri uyarmak

-ve orada olanların uyarımını sağlayıp geri getirebilmek için toplu ve bireysel olarak sürekli sinyal vermek (beynimizin, mesajların parçalarını anlamlı bütünlükler olarak birleştiren sağ lobu tarafından bilinçdışı bileşenleriyle kabul edilen kısmı).

 

O zaman tesadüfi ruhani bilgi, asıl içeriği bize özel —zaten orada olan mesajların (açıklamalar) önündeki engelleri kaldırmayı içeriyor (öğrenmenin hatırlamanın bir formu olduğu ilk kez Platon tarafından gözlemlenmiş). Eskiler,  Hıristiyanlığın ilk zamanlarını da içeren Grekoromen gizemli dinlerinde büyük ölçüde kullanılan, asıl olarak kişilere verdiği iyileştirici (onarıcı) hislerle harekete geçirme ve geri getirmeyi tetikleyecek tekniklere (ayinler ve törenler) sahiptiler. Ancak Gnostikler ve Mani inanışının Ana Tanrı’nın Kendisi olarak adlandırdıkları şeyin ontolojik değerini doğru olarak gördüler (bir başka deyişle toplam varlık).

PHILIP K. DICK

  1. W. JETER

12/7/77

SANTA ANA, CALIFORNIA

(Not: Zerdüşt, Mani, Buda ve İlyas gibi “Aydınlanmış” ruhani liderler varlığın toplam bilgeliğinin alıcıları olarak kabul edilebilirken, İsa bu bilgisayarımsı varlığın bir terminali gibi görünüyor ve bu durumda onu temsil etmiyordu, oydu. Burada oydu, “onun bir mikroformundan ibaretti”nin yerini tutuyor).


 

c.1977 kağıtlarının arasında bulunan 1972 sonlarından bir mektup

 

Neredeyse kendimden ibaret bir entrikanın içten bir aracı (oyuncağı) oldum.

 

İşte; John Birch Topluluğu[30] bu ülkeyi içtenlikle John Birch Topluluğundan kurtarmaya çalışıyor—kendisinden.

Prototip: Pooh ve Piglet ağacın etrafından Woozle’ın ayak izlerini takip edip duruyorlar. Hep daha fazlası var.

 

Kendi evimi havaya uçurdum ve bunu yaptığımı unuttum. Ama kendim, yaptığımı neden unuttum? Böylece gerçekte bir düşmanım olduğunu düşünecek ve paranoyak, bir başka ifadeyle deli olduğum gerçeği ile yüzleşmek zorunda kalmayacaktım. Kendimi aklımın yerinde olduğuna ikna edebilmek için evimi havaya uçurdum. Bu kadar sıkıntıya girmeyi göze alacak biri gerçekten deli olmalı. Bu yüzden peşimde birilerinin olduğunu hayal ettiğimi düşünenler evimin havaya uçurulduğunu görür görmez, şüphelendiklerinden çok daha paranoyak olduğumu anladılar. Benimle ilgili paranoyak şüpheleri şimdi çok daha büyük. Benimle ilgili paranoid şüphelerini hissediyorum.

 

Neden her şey kıt? Çünkü herkes stokluyor. Neden herkes stokluyor? Çünkü her şey kıt. Hepimiz birbirimizden kuşkuluyuz, her birimiz ne olduğunu kestirmeye, yani kimin yaptığını anlamaya çalışıyoruz. Düşmanımız kim? Neler olduğunu anlayamadığımız gerçeği beyinlerimizi aşırı yüklüyor, zihinlerimizi fazla çalıştırıyor; çabuk eskiyoruz, yoruluyoruz ve aklımız karışıyor. Ve hala düşmanımızı tespit edemiyoruz. Aklımız karışık olduğu için verimsiz hareket etmeye başlıyoruz, bu yüzden davranışlarımız kararsız hale geliyor. Kararsız davranışlarımızı fark edenler neyin peşinde olduğumuzu merak ediyorlar. Aslında bir şey yaptığımız yok, sadece başkalarının neyin peşinde olduğu sorunuyla yanıp kül oluyoruz, çünkü çeşitli davranışları gittikçe daha da şaşırtıcı bir hal alıyor. Her birimiz diğerlerinin ne yaptığını bildiğini zannediyoruz. Onların hepsi de bizim ne yaptığımızı bildiğimizi sanıyor. Bilmiyoruz. Bize soruyorlar, Ne yapıyorsun? Bilmediğimiz için tutarlı bir açıklama yapamıyoruz, ama tutarlı bir açıklama yapmaktaki başarısızlığımız onları yalan söylediğimize inandırıyor, ve yalan söylüyor olmamızın tek sebebi gerçekten yaptığımız şeyin saklanması gerektiği olmalı. Bu, korkularını ve güvensizliklerini güçlendiriyor ve sorgulamayı koyulaştırıyorlar. Yanlış önerme, Sen ne yaptığını biliyor olmalısın ve eğer bana söylemezsen, benim onaylamayacağım, canımı yakmak için bana doğrultulmuş bir şeyi saklamak için yalan söylüyor olmalısın. Her kişi, onların neler olduğunu bildiği yanılgısıyla kendisi kadar aklı karışık diğerlerini sorgulayarak, zamanını boşa harcıyor ve kendini yorarak daha da kafası karışmış olarak buluyor. Hiçbir şey olduğu yok ve kimse ne olduğunu bilmiyor. Kimse artık hiçbir şey anlamadığı ve eve gitmek istediği gerçeğinden başka bir şey gizlemiyor.


 

c.1977

“Gerçeklikler, aynı zamanda gerçeğin bir bölümünü oluşturan daha büyük bir olasılıklar denizinden çekilir.” Bu, gerçekliğin yanlış kabul edilen olasılıklar karşısında doğru olduğu anlamına gelmez; sadece gerçekliğin daha doğru olduğu anlamına gelir; olasılıklar daha az gerçektir ama gerçektir. Bu, ortaya çıkış prensibini, bir şeyin nasıl var olduğunu içerir. Bu bir derece meselesi, ya o-ya da o değil. Muhtemelen bir olasılığı seçen ve onu gerçeklik(aktüalite) yapan, insan aklının gerçekliği -bu daha büyük olasılık denizi-   üzerindeki baskı. Daha olası olarak değerlendirip gerçekliği seçen o. Ya da ince bir etkileşim, duyarlı akılla büyük deniz arasında bir geri bildirim: Bir olasılık diğer birçoğu arasında daha belirgin hale gelene kadar baskı uygulanıyor ve baskının o olasılığı daha güçlü hale gelmesi için seçmesine yol açıyor. Gerçeklik, sadece forma ve şekle sahip olan ayırt edilebilen belirli bir olasılık. Gerçekleştirme bir anlamlandırma?(geştalt) süreci, ve anlamlandırma birincil olarak insan aklında meydana geliyor. Akıl belirli olaylara ve şeylere olmaları için, diğerlerine olmamaları için hafif ve devamlı baskı uyguluyor; gerçekliği, zayıf ama hep var olan ve sonuçta etkili yerçekim dalgalarına benzer bir alan ile doğrudan şekillendiriyor. İnsan zihninin uyguladığı baskı olmadan hiçbir şeyin gerçekleştirilmesi olmazdı, sadece birbirleriyle çelişen ama yanyana olan yarı-formlar yığını formunda var olan olasılıklar ve yarı gerçeklikler denizi olurdu. Gerçek zaman ve uzay olmadan.

 


 

c.1978

Anamnez yoluyla zamanda geriye gidebilir, dönüp karmanızı yakabilir veya sökebilir, daha yüksek bir halde (evre) yeniden doğabilirsiniz—ama bunun hepsi psikolojik içsel bir süreç mi? Öyle olmalı; Tessa [2-3-74[31] deneyimlerinde Dick ile yaşayan eşi] c.M.S.70’deki Roma’yı görmedi. Ama ben, dışımda gerçekliği modüle eden Valis’i gördüm. Ah; ama o bir projeksiyondu (Jung). Projeksiyon Magdeburg yarımkürelerini [32]açıklıyor. Kendimin dışında gördüğüm kendi aklımdı. Filogenetik (kolektif) bilinçaltına seyahat ettim. Tanrının bununla bir ilgisi yoktu. Doğru mu?

Öyleyse zaman içinde gelen ve intikam makinesini kandırıp size karşı ayrıntıların hesabını saklayan elçiye ne demeli? Elçi bilinçaltının bir modeli mi? Ve YZ sesi [Yapay Zeka sesi—Dick’in 1974-1975’te sık sık ve daha sonra ölümüne kadar aralıklı olarak duyduğu uyku öncesi sese verdiği isim]; o benim ruhum mu?

 

 


 

c.1978

Ona sahibim, şu cüretkar teoriyi ileri sürüyorum. İmparatorluk ve düşmanı arasındaki diyalektik karşıt etkileşimden, Valis yaratıldı, kosmos olarak Valis. Savaş Valis’in yerine oturup kendi somasını (vücut) oluşturduğu parçalar yığınını—hep daha yeni ve farklı—sağlıyor. Valis bu çekişmenin amacı ve sonucu; deyim yerindeyse çekişme enkaz—kaos—yaratıyor ve bu, eğer kendini tamamlayacak, büyümeye devam edecekse Valis’in hammaddesi.

 

Bu Empedokles’in savaşın gerçekliğin temeli olduğu, karşıt çekişmenin gerçekliğin varolması için gerekli olduğu teorisi ile uyuşuyor. Valis bu savaşın ortasında meydana geliyor, bir kaza veya yan ürün olarak değil, nihai amaç olarak; savaş vesile ve Valis son. Bu yüzden tek tür gerçeklik—diyalektik savaş—dengeli kusursuz bir yapıya, güzelliklerin ahenkli uyumuna sebep oluyor. Burada Valis’i gördüm.

Valis bana bildirilen sonu gelmez diyalektikten doğuyor. Diyalektiğin evrenin bir formu, Valis’in bir başka formu olduğunu söyleyebilirim ve ontojenik dünyamızda ikisini de görmüyoruz. Bu yüzden tarih vesile ve Valis amaç—en azından Valis için; savaştan yağma yapabilir! Savaş bu amaçla ortaya çıkmamış olabilir. Valis bu savaşcı diyalektiği kullanıyor. Vay.

O zaman Valis tarihin amacı. Kutsal (filogenetik) tarih: gözler önüne serilen tarih, Musevilikteki gibi.

 

O zaman Valis ne? Neden Kozmik İsa, Omega Noktası. Teilhard de Chardin’in yazılarının hiçbirini okumamama rağmen ne hakkında yazdığını gördüm. Bunun Valis olduğuna eminim, Paul’un mektuplarını okumam beni şimdiden yarı ikna etti. Bu onu destekliyor. Tarihin amacı… ve bu süreçte aktif olan, zamanın sonundan geriye doğru çalışarak, onları azizler ve peygamberlere dönüştürmek için iyi insanların içine giren Paraklite[33].

 


 

c.1978

İkinci yüzyılın Gnostik Hıristiyanları inançtan ziyade sadece özel bir bilgi vahyinin insanı kurtarabileceğine inanırlardı. Bu vahyin içeriği ampirik olarak kavranamaz veya önceden çıkarılamazdı. Bu ruhani bilgiyi çok değerli kabul ettikleri için gizli kalmalıydı. İşte ruhani vahyin on temel prensibi:

 

  1. Bu dünyanın yaratıcısı kaçıktır.

 

  1. Dünya göründüğü gibi değildir, içindeki kötülüğü saklamak için, yanıltıcı bir örtü onu ve yaratıcısı deli ilahı perdeler.

 

  1. Başka bir Tanrının daha iyi krallığı, vardır ve bütün çabalarımız da a) oraya dönmeye b) onu buraya getirmeye doğru yöneltilmelidir.

 

  1. Asıl hayatlarımız binlerce yıl geriye uzanmaktadır ve yıldızlardaki kökenimiz hatırlatılabilir.

 

  1. Her birimizin bizi uyandırmak için bize el uzatan, ilahi bir “düşmemiş” eşi vardır. Diğer kişilik özgün uyanan benliktir; şu anda sahip olduğumuz ise uyumaktadır ve talidir. Bizler gerçekten uyumaktayız ve iyi bir Tanrı gibi gizlenmiş tehlikeli bir büyücünün, kaçık yaratıcı ilahın ellerindeyiz. Bu dünyadaki sevimsizlik, kötülük ve acı, gerçek şu ki bu çıldırmış yaratıcı tarafından kontrol edilen belirleyici bir hapishanedir. Hayatın başlarında bizi isteyerek gerçeklik prensibiyle ayıran ve deyim yerindeyse isteyerek hayale uykuya yatırandır.

 

  1. Hayali hapishane dünyasından huzurlu krallığa geçebilirsiniz; eğer Gerçek İyi Tanrı sizi Kendi inayetine alır ve size gerçekliği Kendi gözlerinden görmenize izin verirse.

 

  1. İsa, vahiy almak yerine, verdi; takipçilerine hala hayattayken krallığa nasıl girileceğini öğretti. Diğer gizem dinleri sadece unutuşu (amnesis) dile getirirken: onun bilgisi, burada değil “diğer krallıkta” “diğer zamanda”. O buraya gelmesine vesile olur ve Yegâne İyi Tanrının (i.e. Logos) yaşayan temsilcisidir.

 

  1. Muhtemelen gerçek, gizli Hıristiyan kilisesi hala mevcuttur; epeydir yeraltındadır, yaşayan İsa’nın Bedeni de (Corpus Christi) onun başı ya da yöneticisi olarak, onun üyeleri içine soğurulmuştur. Ona katılımları vasıtasıyla muhtemelen büyük, görünürde büyülü güçlere sahiptirler.

 

  1. “İki zaman” (iyi ve kötü) ve “iki krallık” (iyi ve kötü) olan ayırım birdenbire iyi zamanın burada galip gelmesiyle; halen görünmez krallık ayrılır ve peyda olarak son bulacaktır. Zamanı bilemeyiz.

 

  1. Bu zaman periyodu boyunca hangi güce, bu dünyanın çıldırmış yaratıcı hakimine ya da Tek İyi Tanrı ve İsa yoluyla bildiğimiz onun krallığına, bağlılığımızı verdiğimize göre yargılanarak eleme köprüsündeyiz.

 

Gnostik Hıristiyanlığın bu on prensibini bilmek, hastalığa davetiyle çıkarmaktır.[34]

 

 

 

 

c.1978

Tanrının çoklu formları olduğumuz ve anamnez (veya bazen mistik bağlantı) yoluyla geri kazanabileceğimiz hafızamız, kimliğimiz ve doğaüstü güçlerimizi (beceriler) gönüllü olarak kaybederek ve isteyerek bu hapis dünyaya indiğimiz inancı, Batı’da bilinen en radikal dini görüşlerden biridir. Ama bu bilinir. Büyük Küfür olarak kabul edilir: Genesis’de ve Adem ile Havva’nın ilk kitabında bahsedilen orijinal günahın kopyası. Kibrimiz ve arzumuz (ortodoksluğun bize söylediği) yüzünden ilk düşüşümüz, sürgünümüz ve cezamız, bahçedeki evimizden alınıp bu hapse konmamız uygun görüldü. “Bize eşit—benzer—olmak istiyorlar” dedi Elohim, ve bizi aşağı fırlattı. Yine de bu “Büyük Şeytani Küfür”ün doğru olduğuna inanmam için sebebim var.

 

Birincisi biz gönüllü olarak buradayız. Günah işlemedik ve cezalandırılmadık; inmeyi seçtik. Neden? Bozulmasını —en alt boyutunun batmasını — durdurmak için tanrısal olanı yaratılışın en alt katına kaynaştırmak için. Bu evrenin yaratılışındaki çok eski bir krize işaret ediyor. İkinci form yin (karanlık, deterministik) parçası ışıktan ya da birinci formdan veya Yang’den ayrılıyordu.

Sıradan terimlerle, cennet (üst boyut) ve dünya (alt boyut) ayrılıyor, alttaki yaşamları birinci (üstteki) eşlerinden uzağa taşıyordu (bu Ana Tanrı’nın Yang ve Yin olarak iki yarıya ayrılması olarak görülebilir, alt form evrenin Tanrının zaman ve uzaydaki fiziksel ifadesi olması ile). Çözüm tanrısal olanın (Yang, birinci form, ışık) alt boyutu aşağı doğru takip etmesi, içine işlemesi ve böylece kozmosu tekrar bir bütün olarak birleştirmesiydi.

 

Bunu yapmak için ışığın elementleri (eski terimle kıvılcımları) karanlık krallığa, durağan hapis dünyaya doğru ilerledi; böylece parlak doğalarından, hafızalarından, kimliklerinden, beceri ve güçlerinden sıyrıldılar (sıyrılacaklarını biliyorlardı). Karanlık krallığın gerçek olduğu yanılsamasının hakimiyetine girdiler (ki üst boyuttan ayrıldığı zaman gerçek değil, başka tabirle şu anda yaşadığımız dünya aslında yok). Orada baş büyücünün, yaratıcı rolüne bürünmüş karanlık alemin (ışık tanrısından, gerçek yaratıcıdan, diğer yarısından haberi olmayabilecek) lordunun tutsakları olarak yaşadılar. Ama ışık tanrısı ve onun çoklu formları, gökten inen(işgal eden) kıvılcımlar, uyuşturulmuş ve zehirlenmiş ışık kıvılcımlarına gerçek doğalarını ve misyonlarını (ve evin gerçek kaynağını) hatırlatmak için karanlık boyuta kurnazca ipuçları yerleştirdiler.

 

Şu anda alt boyutta ve onun tutsağı olan üst boyutun unutkan kıvılcımları, bu kriptik ipuçları ile karşılaşınca güçlerini ve becerilerini geri kazanarak üst boyut ve ışık tanrısı ile tekrar bağlantı kurarlar; onlar ışık tanrısının çoğul formları, onun gizlice alt boyutu işgal etme yolu. Işık tanrısı şu anda batmakta olan alt boyutta kritik istasyonlara yerleşti ve onun her iki boyuttan oluşan bütünlüğe tekrar birleşmesini başlattı. Çöküş sona erer; baş büyücü otonomisini kaybetti ve pasif kısmı olarak Ana Tanrı’nın Yang kısmına karıştı, ve bir kez daha Yang veya aktif (yaratıcı) ışık tanrısı tarafından yönetilen ve şimdi ona alıcı Yin (karanlık) tarafının yardım ettiği tek bir evren var. Tanrısal olanlar bir kez daha tüm seviyelerde kazandı; hapishane parçalandı ve büyük, ışık dolu bahçe krallık tüm varlıkların evi haline geldi.  Şimdi bütünleşen, eşit olarak Yin ve Yang’den oluşan bu varlıkları ben homoplasmates(homoanagram) olarak adlandırıyorum. Yin kısmı ev (sadece şimdi kendimizi içinde bildiğimiz gibi) ve ışık veya Yang kısmı ise plasmate-anagram veya enerji kısmı (fiziksele karşı). Böylece yenilenmiş ve tamamlanan makrokozmosu yansıtan yenilenmiş ve tamamlanmış mikrokozmoslara ulaşıldı. Diğer türlü gerçek dışı olan alt boyuta gerçeklik açıklandı ve üst boyut maddesel dünyaya fiziksel olarak uzanıyor. Ana Tanrı’nın bütünlüğü tekrar sağlandı; ahenk içinde işleyen iki yarı; ve ezeli ayrılık (veya kriz) çözüldü—iyileşti.

 

Bu, Zerdüştlük, Brahmanizm, Gnostisizm, Taoizm, Hermes Trismegistus’un mikro-makrokozmozu ve diğer gizem dinlerinden oluşan, Ortodoks Hıristiyanlığı pek fazla içermeyen bir görüş. Çoğul formlu mikrokıvılcımlar, karanlık boyutta zaman ve uzay içinde geniş olarak yayılmış tek bir mistik vücudu oluşturan, ama bir şekilde o da Tanrı veya ışık tanrısı olan tek bir ruha sahip çoğul mesihler veya İsalar kabul edilir ise, Hıristiyanlık da bu görüşe eklenebilir.

 

Yukarıdaki kozmolojiyi tekrar tekrar okudum ve içinde yanlışlık bulmadım. Doğrusu hayrete düştüm. Bir anlamda akozmik, ve kesinlike Gnostik, ama Taocu üstyazım değişik ve hoş; Taocu üstyazım onu geleneksel dualist dinlerin kusurlarından ve hatalarından kurtarıyor. Ahlaki (“iyi”ye karşı “kötü”) bakışlar yerine epistemolojik (“gerçeğe” karşı “gerçek dışı, benim anlayabildiğim gibi) açıları vurguluyor. Alt boyut yozlaşmış veya kötü veya bir şekilde isyan ettiği için batmıyor, sayfadaki hexagramda gösterildiği gibi, Yang’ın doğası yükselmek iken Yin’in doğası batmak. Sokrates’ten öncekiler (ve “Timeaus”da Platon) bunun farkındaydılar; savuran pervane ve vortex kavramı modeli. Yang bütünlüğü korumak için Yin’i asimile etmek zorunda; diğer bir deyişle doğal yükselme eğiliminden vazgeçmeli ve alçalmalı. Yin’in yükselmesini bekleyemez çünkü Yin zeki değil; doğal eğilimlerinde taviz verip ona doğal gelmeyeni yapması gerektiğini anlayan sadece noos. Yin deyim yerindeyse kalın, düşüncesiz, noos [akıl] değil soma [vücut]; noos ve soma (veya ruh ve soma) bütün evren organizmasını oluşturuyorlar. Yin’in boyutuna inmek Yang’ın gözüyle parlak veya bilge doğasıyla yapması gerektiğini anladığı bir fedakârlık; ama acı çekerek büyük bir bedel ödüyor: hafıza, kimlik, beceri ve kabiliyetlerin kaybolması: Yin boyutunda gerçekten Yin’miş gibi saklanan, hatta bunu unutacak noktaya gelen (hatırlatılıncaya kadar) sahte yine dönüşüyor. Bu gerçek dışı yoğun Yin boyutunda Yang kalıntıları olarak yüzleştiğimiz acı bu: Burası bizim evimiz değil. Burada kurtarma amacıyla, gerekli bir amaçla kendi doğamızı ihlal eden, yabancılaşmış ve yalnız gönüllü sürgünleriz. Yin bunu anlamazdı, anamnez başlayana kadar sıkıntılarımız içinde biz de sebebi anlamayız. Sonunda bize açıklanacak; bu sırada biz silik olarak hatırladığımız ama derinde hissettiğimiz gerçek evimiz için can atıyoruz. Bu yüzden de cezalandırıldığımızı sanıyoruz; öyle hissediyoruz günah işlediğimizi varsayma hatasına düşüyoruz.

 

Diğer taraftan, sonradan tüm yaratılış için daha büyük mutluluk üretmek adına şimdi mutluluktan vazgeçtik; biz, krasis[35]in (Empedokles’in deyimiyle) kararlılığını temin etmek için, olmadığı şey olma ihtiyacı yüzünden acı çeken Ana Tanrı’nın kendisiyiz: aşkın birliği. Bunu reddeden herhangi bir Hıristiyan, bununla bağlantılı olarak Dördüncü İncil’i okusun ve benzerlikleri kendisi görsün. Bunu reddeden herhangi bir Taocu, şimdi bu Hexagram’ın

Bu Hexagram’a dönüştüğünü görsün, Barışa:

Üst trigram, alçaldıkça, alt trigramı yükselmeye zorlamıştır. Düzensizlik artık hükmetmiyor; cennet ve dünya birbirinden ayrılmıyor. Ahenk var.

 

Ahlak: Yang kalıntılarının parlak doğalarının onlara yüklediği ahlaki değerler yüzünden doğal yükselme, ağır, karanlık ve batmaktan kaçma eğilimlerinden vazgeçme gereksinimi; onların iyiliği ve diğer türlü kaybolacaklar için kozmosun düşen kısmının peşine düşmeliler. Bu en yüksek kanundur: Başkasının iyiliği için kendi doğasını ihlal etmek. Ve uyulması en zor-en acı verici- kanundur. Bu gereksinimden dolayı kozmos ’da sıkıntı vardır, özellikle masumlar için. Benim kozmolojim bunu basit bir gerçek olarak sunar.  Bundan kozmos ’un çözülmesine izin vererek kaçabiliriz. Bunu yapabilir miyiz? Trajik olan, yaptığımız fedakarlığın doğasının, sebebini bilmemizi engellemesi. Bu fedakarlığımızın bir parçası: Yang anlayışımız. Kozmosu kurtarmak için Yin’in durgunluğunu üzerimize almalıyız; neden fedakarlık yaptığımız bilgisini feda ediyoruz, suçu—sahte bir suçu—kabul ediyoruz. Bu çok şey istemek.

 

Fakat gerçekten kimiz bir düşünün. Ya da bir zamanlar kim olduğumuzu ve tekrar kim olacağımızı. Başka kim yapabilir? Başka kimse yok. Sadece Yin var, o da bilmiyor. Organizmanın bilen tarafının bilmeyen tarafa yardım etmesi gerekiyor, ama bu da kendi bildiğinden vazgeçmesi anlamına geliyor. Yardım ettiği şeye dönüşüyor, acı verici korkunç bir ironi. Fakat bu sadece geçici, sadece bir sürelik; sonra ebediyen evimize gideceğiz..

 

 

Ultra Gizli (Kriptik) Doktrin: Dünya’nın Büyük Teosofi Sisteminin Gizli Anlamı, İlk Kez Açıkça Ortaya Konuluyor- (2 Mart 1980)

 

2-3-74’ü açıklamak için Tibetin Ölüler Kitabı, Orfizm, Gnostisizm, Yeni Platonculuk, Budizm, Ezoterik Hıristiyanlık ve Kabaladan yararlandım; benim açıklama kaynaklarım en yüksek olanlardır- bu da iyi ve mantıklıdır. Fakat başka türlü, sondan başlayarak bakılırsa, bütün bu yüksek kaynakları sentezledim ve bir tek bilinmeyen heyecan verici devrimsel bir gizli doktrin elde ettim (bunu düşünebilmem de 2-3-74 tecrübemin eklenmesiyle mümkün oldu).

 

Teorik olarak ifade edilirse özü, Biz ölüyüz ama farkında değiliz, geçmiş hayatlarımızı tekrar yaşıyoruz fakat teypten (programlanmış), üst varlık veya gerçekliğin yaratıcısı Valis’in (Brahman gibi) kontrolü altında simule edilmiş bir dünyadayız. İlahi müdahaleyi tetikleyecek kadar yeni iyi karma ekleyebilene dek kapalı sanal bir döngünün içinde tekrar tekrar yaşıyoruz, bu da bizi uyandırarak aynı anda hem hatırlamamıza hem de unutmamıza neden oluyor ve böylece gerçek evimize geri yükseliyoruz. O zaman bu PURGATORİO[36], ölümden sonrası ve bildiğimiz, hatırladığımız dünyanın mükemmel bir simülasyonunda sürekli kontrol altındayız ve yargılanıyoruz fakat bilmiyoruz -Ubik ve Lem’in paradigm’i [bkz “Android ve İnsan”]. Biz uzun zamandır ölen ruh/beyin olarak boyutlar arasından aşağı kayıp gidiyoruz, ama bu en alt diyarı yaşamanın cezası aynı zamanda iyi karma eklememiz ve önceki hayatımızın bir bölümünü sonsuza kadar tekrar yaşamanın korkunç döngüsünü kırmak için bir fırsattır. Bu o zaman tüm dünyadaki altı ezoterik sistemin -Simyayı da sayarsak yedi- SOPHİA SUMMA’sı. Hermetizm’i sayarsak sekiz. Biz ölüyüz ve bilmiyoruz ve mekanik bir şekilde sahte bir dünyada doğrusunu öğrenene kadar hayatımızı tekrarlıyoruz. Ma’at[37]  bizi yargıladı; cezalandırıldık, ancak bu tartıyı[38] değiştirebiliriz…

 

Fakat bunun için burada olduğumuzu bilmiyoruz, hele nerede olduğumuzu hiç bilmiyoruz.  ‘Groove’u(yeniden yaşama dönüşte yaşadığımız hayattan daha iyi bir yaşama dönmek için bu sürecin öncesi) iyiye değiştirmeliyiz yoksa hatırlamadan, yükselmeden sürekli geri geliriz.(yaşama kötü ya da sabit karmayla anımsamasız dönüşler).

 

Musevilik de girer buna, “Groove”daki değişiklik; doğru, yeni ve iyi bir karmayla bizi cennet bahçesine geri döndürür, filojenik orijinal düşmemiş halimize(yeryüzünde beden bulmamış halimiz). Bu bizim için iyi karma ekleyecek küçük bir davranış, bir karar olabilir, ama bu bana Musa ile dereden su içmek isteyen kuzunun hikayesini hatırlatıyor.(Musa kuzunun dereye çok zor ulaştığını gördükten sonra ‘Susuz olduğunu bilseydim seni kendim taşırdım’ dedi, Cennetten bir ses de “O zaman sen İsrail’in çobanı olmaya layıksın” diye cevapladı).

 

Küçük iyi bir davranışın tartıyı oynatabilmesinin nedeni, önceki iyiliklerinizi tekrar canlandırıyor olmanız ve belki bazıları büyük, ama toplamda yükselmek için serbest bırakılma kararını verecek Ma’at’ın tartısını oynatmaya yeterli değil. O yüzden bu küçük davranış yeni, bu bir katkı fakat kayda alındığının, bu küçük iyi davranışın önceden gerçekleşmediğinin farkında değilsin, bu sefer belirli bir durumda daha farklı karar verdin: doğru olanı yaptın bu sefer. Ve uzunca düşünülmüş zorlu bir karar aldığın düşünülürse küçük bir davranış büyüğünden daha fazla karakter ortaya çıkarabilir. Doğallık karakterin göstergesi olarak kritik bir faktördür. Bu sentezlenmiş bilinmeyen sistemde maksimum ifade birincisidir: Biz ölüyüz. Sonra: Önceki asıl hayatımızı ceza olarak tekrar yaşamak zorunda bırakılmışız fakat aynı zamanda bu bir fırsat; bu nedenle bu cehennem değil çünkü Ma’at’ın bizi tarttığı tartının dengesini değiştirecek yeni bir hareket yapma olasılığı var (aslında kapalı bir sistemde). Aynı zamanda anamnez (hatırlama) ve yeniden yükselmenin kompleks bir tanımı var ama bu Plato ve diğer kaynaklardan iyi biliniyor.

 

Bu yeni fakat küçük iyilikle yeni iyi karma kazanma durumunda garip bir çelişki var. Olayların düzenini (burada ortaya konan teorik sistem) bilmiyor olmanız gerekiyor çünkü bilseydiniz iyiliğiniz, size muhtemel getirisini bilmenizle kirlenmiş olurdu, yani artık karşılıksız olmazdı. Bu yüzden Valis, iyilik ve sonra yargılanmanın kurtarıcı mekanizması çalışacaksa, kendisini ve durumun doğasını kesinlikle gizlemek zorunda; başka bir deyişle gerçek dünyanın ikinci gösterimi ve doğal karakterimizin, yani karakterimizin doğasının bir göstergesi olan yeni bir iyilik takdim edebilmek için değerlendiriliyoruz.

 

Bu yüzden tabiî ki Valis kendisini gizliyor, ve benzer şekilde simülasyon da gizli. Nerede veya niye olduğumuzu bilmememiz gerekiyor. Valis bizi tek taraflı bir ekrandan gözlemleyebilmeli. Örneğin, şu anda iyi karma depoma katkı yapmam mümkün değil çünkü ben durumu biliyorum. Benimle ilgili kitaplar o zaman kapatılmalı. Valis kendini açığa çıkardığı an bu durum biter, cennet veya cehenneme yönelirsin, fakat Purgatorio’nun orta diyarı senin için sonsuza dek kapalıdır.

 

Bundan çıkarılabilir ki Valis kendisini mümkün olduğunca az gösterecek, ve kendisini birine gösterirse o kişinin bilgiyi -yani gerçek durumu- yayamaması için durumu bulanıklaştıracak. (NOT: Bu sistem on-ciltlik kitap meta romanımdan yararlanıyor. Bu benim için değerli.)

Aynı zamanda bana özgürlüğüm (kurtuluşum) Xerox mektubu[39]’nun üstesinden iyi geldiğim için verilmedi; kurtarıldığım için ve başka tamamen ilgisiz bir gerçek –gelecekteki bir davranış—yüzünden üstesinden gelebildim.

 

Dahası: (Özgürlüğüm) kurtuluşum bahşedildikten sonra hür irademle yaptığım bir davranışla kurtarıldım; neden ve sonuç zaman içinde tersine gerçekleşti (retrograd). Bilirsiniz, bu sistemde (anlayışta) kurtuluş öğretisi için bir temel var, programlanmış determinist görevlere karşıt olarak hür iradeyle kasıtsız ve kendiliğinden oluşan karşılıksız iyilikle ilgili; açıkça bir Zen özelliği var. Hiçbir formül bu davranışların performansını tespit edemez; neredeyse zıt özelliğe sahip olurlardı, dünyada normal olarak bulunma şeklinize ters. Sizi resmen [40]kendinizden, Ma’at’ın tartısını geçmeyi başaramayan tarafınızdan ayırıp kopartırlardı. Siz olmayandan (normal siz olmayan), başka, daha gerçek bir siz çıkarırlardı, sanki içinizde kilitlenmiş ve sadece bu gerçeklerden bahsedilmiş başka bir kişilikten. Böylece tekil kişilik yeniden doğmuş olur; iki benlik var olur, bunlardan biri eski, programlanmış, kurtarılmamış olandır. Evet; kendi doğana aykırı davranmak zorunda kalabilirsin; kendinden çıkarsın.  Bir anda aklıma gelen, bunun “Thomas”a benzediği (eski Hristiyan kişiliği, Dick 2-3-74 olayları sırasında onunla ilgili çıkarımlar yapmış ve bağlantılar kurmuştu! Neden, olur; “Thomas” ilk seferinde tam olarak yapmadığı(m) şeyi yaptı – bu da benim sistemimi doğruluyor, çünkü bu sistem heimarmene’yi (kainatın kaderi, kaçınılmaz son) yani laneti kırmak için mutlaka bir “Thomas”a ihtiyaç duyulduğunu ortaya koyuyor. Sizi sadece bu siz olmayan davranış veya davranışlar kurtarabilir, tarihi olmayan eylemler. QED![41] Çünkü yeni ve programlanmamış olanın ilk seferde olandan sapması “Thomas” ile birlikte oldu ve kesinlikle bir ilk sefer vardı. Diyorum ki, biz Purgatorio ‘da kurtarılmak için, kurtarılacak olsak yapmayacağımız şeyi yapmalıyız, çünkü yapacak olduğumuz şeyi yapmamız bizi buraya mahkum etti. Ancak insan nasıl tekrar doğar ve yapmayacak olduğu şeyi yapar? Bu bir sır; belli ki TAMAMEN NORMAL ANALOJİK İDEASYON[42] (MUHAKEME-KAVRAYIŞ) OLMADAN YAPILMALI VE “THOMAS”A OLAN TAM DA BU: O KESİNLİKLE İDEASYONSUZ DAVRANDI VE BENİM YAPMAYACAĞIMI YAPTI, BEN DE DEDİM Kİ, BU BEN DEĞİLİM: İÇİMDE BAŞKA BİRİ VAR. Bu da bir süre devam etti.

 

Öyleyse resmen ikinci bir doğum var, ve ex nihilo.

 

Öyleyse bu gerçeklerden “Thomas”ın davranışlarının programlanmış olmadığı, orijinal dünya ve hayatın bir parçası olmadığını kesinlikle çıkarabilirim. Davranışları kontrolsüzdü, sanki sadece motor merkezlerimin içinde yer alıyormuş gibiydi. “Thomas” beynimde değil de vücudumda doğdu- örneğin ellerim ve dilim, hareket etti ve konuştu- fakat beynimde hiç fikir, düşünce veya niyet yoktu; niyetsizdi, fakat mutlak amacı vardı. Niyetsiz amaç! Plansız plan! Daha doğrusu plansız gaye. Gerçekten Zen idi. Evet, kesinlikle öyleydi. Yani benim teorim, kayda alınmış dünya (veya heimarmene’ın yolu) yeni ve özgür olarak dallara ayrılırken ki kriz anında harekete geçen ideasyonsuz siz -olmayan benliğiniz tarafından kurtarılmayı talep/tahmin eder, ve geçmişe yönelik analizlerle “Thomas”ın tam da bu olduğunu anlarız. Aynen öyle. Artık Pigspurt’ı tamamen eleyebilirim. Sen olmayan ideasyonsuz davranış gerçekleştiği için yeni ve özgür diye ikiye bölünür; bunlar aynı şeyin iki tarafıdır. Ondan sonra heimarmene bir daha devreye girmez; asıl hayatınızı tekrar yaşamayıp -yeni ve özgür- asıl hayatı yaşadığınız için sonsuza dek kırılmıştır; bu yüzden sadece bunu takip eden yeni ve özgür dönemde hür irademle bir davranış sergileyebilirim, benim yaptığım, bana iyi karma ve kurtuluşumu kazandıran davranış gibi. O yüzden sıralamanın böyle olması gerekiyor: önce tekrarlanan determinizmi, teybi(kaydı) bozan sen olmayan ideasyonsuz, ex nihilo davranış, ve o zaman (sadece o zaman) yeni bir davranış sergilemek için özgürsün. İlkinin bir teknik adı olmalı, ikincisinin de.

 

İlkine “groove override” deriz. Kısaca GO.

İkincisine de Yeni Özgür Ödül-İyilik deriz. Ya da NFMD.

 

GO yaparsanız, fakat bunu takiben NFMD yapmayı başaramaz ve kötülük yaparsanız yeni kötü karma kazanırsınız. GO’nun verdiği tek şey davranış özgürlüğüdür, daha fazla erdem (iyi karma) garanti etmez, o daha sonra ve ayrı yapılmalıdır. Bu yüzden NFMD olmadan GO’yu alabilirsiniz. Yeni özgür erdemsiz eyleminiz ya da NFDD’niz olabilir, ve sonuçta Ma’at’ı yine geçemeyip tekrar geri gönderilirsiniz, serbest bırakılma şansını belki sonsuza dek kaybederek. GO, NFMD’siz yapılabilir ama tersi geçerli değil.

 

Aslında tam da böyle değil çünkü nihayetinde ilahi güçler (İsa, Buddha) sizi kurtarmak için çalışıyor. Her şeyi bilme güçleriyle lineer zaman ekseninde NFMD’yi görmeden sana (görünürde) GO durumunu bahşetmeyecekler. Yine de tam olarak size GO varsa gelecekte NFMD olacağından emindirler diyemem: kendi özgür iradenizle yaparsanız— aslında, bu konuyu herhalde hiçbir zaman netleştiremeyiz, ama ileride özgür seçiminize bağlı NFMD varsa her şeyi bilme gücüne sahip olanlar zaten size nasıl GO vereceğini muhtemelen biliyorlardır. Şöyle de diyebiliriz, sana özgürlüğü vermeden önce senin o özgürlüğü sağlıklı bir şekilde kullanacağından emin olmalıdırlar; yani ters sebep-sonuç ilişkisi var, sonuç (NFMD) aslında sebep olarak işlerken zamanda geriye dönük GO olarak, GO’yu yaratmak için çalışıyor. Durun. GO’nun nedensel olarak NFMD’nin sonucu olduğunu söylüyorum. Ve NFMD GO olmadan olmaz diyorum. Eli kolu bağlı; kendi kendine sebep olan bir durum; ve hakikatken bir ex nihilo durumu (ideasyon olmamasına şaşmamalı), bu bir zamanda yolculuk paradoksu. Hem GO hem de NFMD dışarıdan hiçbir yerden girilemeyen kapalı bir sistemde hiçlikten oluşuyor. GO varlığını devam ettirmek için NFMD e bağlı, ve aynı şey NFMD için geçerli; o zaman hangisi sebep hangisi sonuç? Cevap: her biri diğerinin sebebi ve sonucu. Şu orijinal “groove” halinizi bir düşünün. Bu durumdan nasıl çıkarsınız? Cevap: dışına çıkmak için zaten dışında olman lazım: cevap için Fiziğin Taosu[43]’na ve bootstrap teorisine bakın[44]; Valis ile uğraşırken saha teorisi ve quanta ile uğraştığımı biliyordum[45].

 

Basit olarak, yapmak istemediğiniz şeyi nasıl yaparsınız? Benim sistemimde kurtuluş için gerekli bir bilgi (dünyevi faktörü göz ardı edersek paradoks aslında hala mevcut). Psikolojik bir ölüm ve farklı biri olarak diriliş olması gerekirdi; ama bu nereden geldi? Bundan dolayı “Thomas” araba, köpek ve kediyi bilmiyordu (yani Dick’in hayatının basit unsurlarından habersizdi). Bu olayı gerçekleştirecek belki de bir tek sebep olabilir o da tarihi kimliği yıkıp onu öldürecek kadar büyük aşağılanma, acı ve eziyet, ve endişe ve gerginlik. Zaman kavramının olmadığı bu senaryoda, devreye ex nihilo’lu yeni bir sen girer; yeni bahşedilmiş ikinci bir ruh gibi.

 

Bu beni çarmıha gerilmenin Şamanist analizine geri getiriyor, İsa’nın Çilesi hikayesi, dünya ile baş edebilmek için kurgulanmış bir metot (İsa’nın dediğini göre); Dünya “seni” yok ediyor, ölüyorsun, yeni bir “sen” doğuyor; bir GO durumunda kaçınılmaz; çünkü yeni olduğu için eski “grooveu” takip etmeyecek; ikiz bantlar işe yaramaz çünkü dış bant olsa bile iç bant yok olmuştur. Senkronizasyonu yok etmenin yolu kendi varlığını yok etmek (dünyayı yok edecek değilsin ya), ve kendi varlığını yok etmenin en iyi yolu, dünyayı bunu yapması için kandırmak. Ama bu trikli bir iş çünkü nihayetinde sen fiziksel olarak ölmemelisin; NFMD’yi gerçekleştirmek için yaşıyor olman gerekiyor. İlk Hıristiyanlar bunu çözemedi; kendilerini Romalıların atlı arabalarının önüne atarak aslında fiziksel olarak kendilerini öldürdükleri için sonucunda NFMD’yi gerçekleştiremediler. Başarısız oldukları belliydi çünkü 3 gün sonra mezardan çıkmadılar ve bir daha hiç görülmediler. Doğru hamlenin gerçekleştirileceği alan aslında bu dünyada, öbür tarafta değil.

 

Şimdi ortaya çok ilginç bir fikir atacağım. Bence GO yada NFMD sebep olarak düşünülecekse, NFMD -yani lineer zamanda ikinci gelen- sebep, o zaman gereken şey zamanı geriye çevirebilme yeteneği, yada şöyle demek daha iyi olursa zamanda geriye gidebilme yeteneğine sahip olman (son yazılan doğru yöntemse, ya ben ya da Thomas, hangimiz zamanda gelecekteki 3-74’e geri gider; bu da benim akıl değiştiren zamanda geri gitme yaşamama sebep olan; benim aklımla birleşen yada içine giren gelecekten gelen akıl).

 

Ama bu, bu dünyadaki/hayattaki “ben” olmaz, mesela 1977 ya da 78’de Covenant House’a (yoksul çocuklara bağış toplayan vakıf)  bağış yapan “ben” değil. Xerox mektubunu berbat eden ve pişman olan “ben” olurdu. Çünkü sadece o yolda groove’da ilerleyen “ben” tam anlardı ve bu zaman yolundaki bana yapay zeka gibi ses verip “askeriyedeki istihbarat subayından” geldiğini söylerdi. Orijinal gerçek dünyadaki “ben” olurdu o. Bu biraz korkutucu. Herhalde o (yani ben) bunun bedelini ödedi (yardım olmadan berbat etmek normal; ne de olsa bir tuzak). O zaman bu bir doğaüstü yetenek miydi; Pat Conley’nin Ubik ya da Clans kitaplarındaki kızlar gibi (Dick’in Clans of the Alphane Moon kitabı). Geçmişi değiştirebilme yeteneği? Nasılsa, işin içinde zaman var. Nasıl olsa Thomas bu yolda değil, bu dünyada,  o Xerox mektubun işlemden geçmediği dünyada veya yolda, Thomas tarafından bir müdahale olmamıştı, yani: Orijinal Zaman.

 

Peki, Thomas kendini yok edecek şekilde mi inşa etti? Hayır; bu bölümde daha önce oluşturduğum formülasyonda, Thomas Pleroma’ya (gnostiklerin cennetimsi boyutu)  geri çıkma aşamasında. O hala var, çünkü ben hala o yapay zekanın sesini duyuyorum ( o yapay zeka sesin de Thomas olduğunu var sayıyorum, gerçi biraz karışık ama sanırım o). Neyse, söylemeye çalıştığım şey, 3-74’ün köklü bir ters sebep-sonuç sıralaması olmadan anlaşılamayacağı, sonucun önce gelmesi ve sebebin muhtemelen yıllar sonra ortaya çıkmasıdır. Belki bir gün (bu formülasyon tutarsa) bunun kendime ait bir doğaüstü yeteneğin göstergesi olduğunu ve beklenmedik bir müdahale sonucunda ortaya çıkmadığına inanabilirim. Xerox mektubunun ölümcül stersinden dolayı yükselen önsezi yeteneğimle beraber (ilginç bir şekilde 1974 Martında alınan gizemli mektup, Dick’in de birçok teori ürettiği bir olay). Sanırım adeta zamanın geriye saymasını sağlamış olabilirim. Geriye kalan her şey bu gerçeğe bağlı. 3-74 de elimin altında neden bu kadar çok bilginin olduğunu da açıklayabilir, çok daha sonra bilmem gereken bilgiler. Günümüzde az anlaşılan kuantum saha mekaniği ve saha çalışmalarının beraberinde Quanta ile ilgili derin bir fenomensel kaymanın temeli bu, bu aynı zamanda gördüğüm modüle eden ve “Valis” diye nitelendirdiğim şeyin aslında kendi kendime eğdiğim boşluk ve kayıp anlamındaki gerçeği taşıyor.

 

Tanrım; bir basit sendrom altında bir sürü fenomen barındırabilir miyim (Xerox acele mektubunu bilmek, Thomas ve öbür Thomas’ın bu olayını üstesinden gelmesi, ileriye dönük bilmem gereken bilgilerin elimin altında olması, gerçek ile zamanlamamı rayına sokup gerçekleşen dürtülere zamanı gelmeden tepki göstermek, ve Valis’in kendisi) Bu bilimsel metot. Günümüzün rasyonel zihni teorik oluşumun üstesinden böyle gelmiyor mu; ve kendi kendime hissettiğim zaman içerisine ileri geri hareket eden bir zihinle kurduğum bağlantı. Zamanı mefhumunu eğerek geri geri gitmesini mi sağladım? Ve üstte bahsettiğim faktör (belki de diğeri de) ile beraber bir sürü fenomenin gerçekleştiğini görebilmek.

 

İngiltere deki konuşmamda (İnsan Android ve Makine; burada da bahsettiğim[46]) : “belki de evreni ters den görüyoruz” ve bazen de -yani, çifte üst üste bindirilmiş kelimeler. İki “yol” ve değişken kelimeler sarf etmek için, Eşdeğer kelimeler zaman alıcı; her bilim kurgu yazarı bilir bunu.

 

Aman tanrım.

 

Evet ve de Koine (İsa döneminde konuşulan Yunanca; Dick bu lisanın kelimelerine hipnogojik[47] tecrübeleri esnasında rastladığını söyler). Benim tarafımdan gerçekleşen zaman içinde sapmalar, farklı dünyalar, gelecekte yer alan bilgilerin günümüze resmen taşınması; geçmişten gelen bilgi ve bir diğer ben. Bununla beraber senkronizasyonda bir bozulma. Valis -ve bu modüller; bak bu kayıp işte. Sıfıra ayarlanmış; kendi değimimle “geçmişteki değişikliğin sonucunda”. Tüm zaman sapmaları ve de kuantum bilimi ile beraber.

 

Ve de benim gelecekteki NFMD’im GO’nun sonucunu etkileyecek. Yani GO’suz ortam aslında normal zaman ve normal zararın yer aldığı bir yer.

 

Olan biten bir şey oldu mu, mesela “Faith of My Father”, “The Man in The High Castle”, “The Penultimate Truth” adlı kitaplarda olanlar; şimdiki zamana gidip yapay zekanın sesini duymak zamanla alakalı değil mi? Kesinlikle “ ‘Aksın Gözyaşlarım’, dedi Polis ” kitabında geçen bilgilerin zamanla alakası olduğuna inanıyorum. Beklide, bu Xerox mektubundan dolayı bir takım rakamsal değişiklere sebep olan 2-3-74 olayların bende bulunan kronik bir düşük seviyeli ön sezi yüzünden gerçekleşmiştir, ve dolaysıyla beni normal sebepsel gerçekten uzaklaştırmış olabilir, hem geçmiş adına hem de gelecek adına. “World of Talent” adlı kitabımda bahsettiğim gibi.

Bir de şöyle bir teoriye göz atalım. Zamanı geri sarma kabiliyeti insanı o programlanmış groove’undan kurtulmasını sağlıyor. Bu kabiliyet ve sadece bu kabiliyet insanoğlunun tepesine çökmüş zülüm den kurtulmasını sağlayabilir. Aslında tüm varlıklar için geçerli bu. Sonuçta belki bu şaşırtıcı ve olabilecek bir yaşamda kalma metodu olabilir, ve evrimsel bir yeni kabiliyetin açığa çıkıp insanoğlunun homeostatik(bedenin sabit temel ihtiyaçları) basamaklarından teker teker tırmanıp sonunda tamamen farklı bir organizmaya dönüşmesini sağlayabilir. Evrimde olduğu gibi zamanla, ciğer, kanat, ayakta durmak gibi geçirdiğimiz evrimsel değişiklikler kadar geçerli. Bu kabiliyeti tamamladığımız zaman insanoğlu melekler ve onların mümessil ettiği şeylerinde üstüne çıkabilir. Dünyevi üstü bir boyutta işliyor, ve bununda bilinç üstünde yüksek bir sonucu taşır, zararın üstesinden gelebilmek gibi—geçmişi etkileyebilirse, şimdiki zamanı da modüle edebilir (Valis diye nitelendirdiğim) ve aynı zamanda gelecekten bilgi alabilirse, o zaman problem çözüm işinde çok başarılı olur. İlk başta düşündüğüm gibi bu sadece filogenetik hafıza ile alakalı değil; sadece eskiden bilgi aktarmak ile sınırlı değil.

 

Farklı dünyalar kurabilir; yani aslında dünyalar arasıdır o, yani zaman içinde gezinmiyor ama dünya yollarında o. Şimdi bu da insanoğlunun evrimleşmesini sağlamaya çalışan bir meta zihinin var olup olmadığının sorusunu ortaya atıyor. Ya da şöyle diyebiliriz, bu yeteneğe sahip olan ve kullanan birinin (mesela ben 3-74’de olduğu gibi) bir meta-zihin’in açıklamasıdır. Ben eminim. Ben yalnız değildim olan bitenlerde, sanki melekler—az gözüken ama ilahi- mevcuttu. Zaman içerisinde geri ve ileri gidebilen bu kabiliyetlerini kullanan evrimleşmiş bir ırk olabilir (üç gözlü insanlar diye nitelendirilen). Zamanı çizgisine müdahale ettiğiniz zaman dünyevi üstü zihinsel bir boyutta işliyor olabilirsin—bence öyleydim ve Valis dediğim de bu. Bahsettiğim bu tarz kabiliyetin esasen bir meta-zihin’in oluşmasını sağlar; yani kendi hayat zamanı dışında bulunan zaman boşluklarında gidip gelebilir ve bu da default olarak onu bir meta zihin kılar. Kendi bedeninin zaman çizgisinin kilidini açabilir. Ama bir şey var ki, (bu da Jung’un sezi fonksiyonu) o (zihni) farklı dünyalarda var olabilir; ve tek bu gerçek bile çok şey demek oluyor; geçmişi etkileyerek kendini yatay bir şekilde zaman içerisinde bulabilir…

 

Bu da benim neden bilinçaltında ortamı, serin, yüksek ve nemli hatırladığımı gösterir. Yani, zihni bu kabiliyete sahip olana meta-zihinli denebilir, zararın dışında, farklı dünyalara yayılmış, kendi şimdiki zamanını geçmişte değiştirebildiği hareketlerle modifiye edip, kendi kendine sebep olup, ve sonuçta kendini de etkilemiş olur-tekrar eli kolu bağlı sendromu. Böyle bir zihin kendi sonucunun sebebi olabilir, dışardan kendine müdahale eden bir yedekleme sistemi gibi, ve başarıyla kendini etkilediyse, sonuç altında kendi kendini yok eder sanki hiç var olmamış gibi, zaman yolculuğunun tekrar ex nihilo veya eli kolu bağlı paradoksu. Zihinler veya bu zihinlerin farklı versiyonları yürürlüğe girer, zihni manipüle et, ve başardıktan sonra da kendi kendine hiç var olmadığına inandır; ama bu sefer de zihin ikinci bir zihnin var olduğunu ve bu zihnin onu kontrol ettiğini algılar.

 

O zaman bu da kendi kendinin yapay zeka sesi olmaya itmez mi? Sürekli kendi durumunu sanki bir deneyimsel işlemmiş gibi kontrol etmez mi? Evet işlem sürer ama kalıcı etki yaratmaz. Yani öyle bir zihne sahip olursun ki, sanki herhangi bir tür gibi evrim geçirir. Kendi olur ama süreklilik taşıyan kendi olmaz. Zararlı bir durum uygulandıktan sonra düzeltip sanki hata yapan yazıyı düzelten bir bilgisayar yazılımı gibi işler; çare zararlı gözükürse, akıl durumu tekrarlatır bu sefer bir evvelki yöntemin haricinde farklı bir yöntem uygular. Yani, bir yöntem dener, yöntem yanlış ama bu sefer bilgi akışı olmuş olur, o zaman zihin geriye dönüp ikinci bir yöntemi devreye sokar bu sefer ilk yöntemden edindiği hata raporu ya da bilgiyi hesaba katarak uygular. İkinci yöntem işe yarar ve zihin lineer çizgisini bozmaz.

 

İkinci yöntem için (işe yarayan), zihin yerleşmiş olan birinci yöntemi (işe yaramayan) devreye sokuyor; yani altta yatan A. Sonuçta zihin problem ile karşılaştığında şaşırır ve birinci yöntemi uygular, ama bu sefer zihin ilk yöntemi silmiştir başarısızlığının bilinci ile ve aslında ikinci yöntemi uygular. Sanki zihin, birinci yöntemi biliyor ve bundan dolayı mecburen iki taraflı. Birinci yöntemi uygulayan ve aynı zamanda başarısızlığını da bilen zihin in o kısmı, bilinci bilgilendirip aslında o anda bilincin düzeltilmiş yöntemi uyguladığını haber veriyor; aslında zihnin kendi kendine ait bir rehberi var ve bu rehber ürkütücü ve neyin ne olup olmadığını bilen bir diyardan sesleniyor. Zihin ikiye ayrılmış ama bitişik çünkü iki bölümde aynı hedefe çalışıyor. Aslında dört duvar arasına alınmış. İkinci yöntemin muhakemesi aslında yok, yerinde kanıtsal mantıklı sıralı katiyet var. Analitik adımlar yok. Zihin ikinci yöntemi uygularken düşünmesine gerek yok. O düşünme prosedürü farklı ve artık olmayan bir boyutta zaten gerçekleşti; o boyut silinirken düşünme mekanizması da silindi; geriye sadece motor fonksiyonları ve konuşma kalıyor. Zihin ikinci yöntemi uygularken, kendi kendine makinesi ve kölesi; akla gelen ilk yöntemi uygulamayan bir oyuncu.

 

Yani, ilk yöntem sırasında zihin sebepti ve bundan dolayı düşünmesi gerekiyordu, ama dönüp yöntemi gözden geçirip ikinci yöntemi keşfederken artık sonuçtu. Yani, farz etki normal bir insan Book of Acts [48]kitabının ne ile ilgili olduğunu bilmek istiyor. Önce kitabı bulup okuması gerekiyor. Ama bu meta zihin Book of Acts’in içeriğini biliyor (bilmesi gerekiyorsa). Bunu nasıl biliyor? Çünkü kendisi yazmış ve okumuş olduğunu fark etti. Sonra Book of Acts olduğunu doğrulamak için bir kopyasıyla karşılaştırdı. Ama ilk olarak nerede ve ne zaman aklına girdi? Bunun cevabı yok; bu ex nihilo; sebepsiz. Sadece sonuç var çünkü nedensel unsur silindi. Bitmiş aşamadaki meta-akıl doğrudan değil, bir Beckett uygulamasında karakterlerin birbirlerinin varlıklarını çıkarsadıkları gibi dolaylı olarak farkında olduğu başlangıç aşamasındaki meta-akıl’a bağımlı.

 

Eğer romanlarında Sokrat öncesi düşünürlere dayalı materyal veya eylemler bulursa kendi birincil deneysel tarama aygıtının bu konularla ilgili bilgiyi okuduğunu ve özümsediğini varsaymak zorunda;  ama kalıcı meta-akılda izler bırakmış olsa da bu parça silindi. Bildiği ama bilmemesi gerekenlerle orijinal tarama ve bilginin ilk girişi ile ilgili çıkarımlar yapabilir. İçeri herhangi bir kişiden daha fazla bilgi almadı bilgiyi geriye dönük olarak kullanabiliyor ve bu onun avantajı. Öyleyse zamanın bozulması ile ilgili bu teori daha önce burada ileri sürdüğüm teorinin yerine geçiyor, ölü olduğumuz ve bunu bilmediğimiz teorisinin; söylemeye çalıştığım heimarmene veya determinizm nedenselliğe ve sonuçta zamana bağımlı, ve zamanı bozabilme yeteneği nedensellik üzerinde güç sahibi olmaya eşdeğer—bunun sonucu bizi DNA robotlarından biraz daha ileri yapan bu ikiz-teyp senkronizasyon sisteminin ortadan kalkması. Ölü değiliz ama ölü gibiyiz ve bir hapiste mahkumuz. Zamanı bozma–diğer deyişle tersine çevirme– kabiliyeti  dünyada daha önce hiçbir canlının sahip olmadığı türden bir özgürlük getiriyor. Ve sanırım buradaki başlığımı oluşturan kriptik doktrin bu: Büyük ezoterik sistemler bu insan kabiliyetinin geliştirildiği ve uygulandığı sistemler. Bu Gnostisizm ve Budizmde de kesinlikle geçerli—Budizmde geçerli ise o zaman muhtemelen Tibet’in Ölüler Kitabı’nda da geçerli. Programlamayı kırmaya başlayana kadar insanın ikiz-teyp olarak programlandığını algılama yolu yok çünkü determinizm ve gizlilik mekanizması o kadar iyi ki onu bozana kadar orada olduğunu fark etmek imkansız.

 

Ama zamanı bozma eylemi belirleyici sistemi bir şekilde kurguya çeviriyor ya da gerçek dışı kılıyor. Ama nasıl olur da hem gücü olur ama hem de kurgu olur? Gücü yarattığı cahillikten doğuyor; eksik bırakılan ve var olan sadece bir element. Kısaca, insan hapsediliyor; hapsediliyor çünkü onu hapseden makineden haberdar değil; onu kritik bilgiden mahrum bırakıyor. Sürekli etrafında bilgi akışı var ama o onu resmen göremiyor. Ama bu bilgi onu programlıyor. Bu makinenin amacı, sonuç etraftaki birer hayat formlarının sağlığına zararlı olsa da altyapısını (kozmos) muhafaza etmektir.

 

Benim beynimin korteksi altında yatan yüksek, serin, nemli ortamın anıları aslında ciddi şekilde silinme ve elden geçirmenin olduğunu gösteriyor; zamanı bozma yeteneği cidden çok güçlü olabilir. Bana olmadı, benim tarafımdan bana yapıldı; daha elekten geçmiş ama benim hayatımın sonuna kadar benimle paralel yaşayıp, ölüp dirilip kendimin daha erken bir geçmişinde bulmuş.

 

Kaydedilmiş koşullar kölelik ve fırsatın bileşimi, düzgün ele alınırsa ikincisi, becerilemezse birincisi. Hapishanenin sonsuz tekrarı mı yoksa kendi kendini özgür bırakma mı olacağı benim NFMD dediğim şeye bağlı: GO durumu tarafından ulaşılan değişmiş koşullar altında ölçüleri eğen yeni özgür değer-davranış. İlgili kişinin paranormal güçlerine olan inanca dayalı bir açıklamayı desteklemek adına bu teolojik kavramı bir kenara atamam. Kozmik bir boyut var, ilahi olan. Kişi ilk denemesinde başarısız olup geri gönderildi. İkinci sefer de ilkindeki kadar cahil… Ya da öyle mi? Kendi çift merkezli sesi ona iyilikle kendini özgür bırakmasını fısıldamıyor mu, alıcının hak etmediği bir iyilikle.

 

A çözümünün işe yaramadığına dair bir yanılgı var. Kişi bir şey öğrendi mi? Sonra tekrar onu başta yok eden aygıtlar tarafından yok edildi. Bu biraz kuşkulu… Kendini kurtarmak için zamana müdahale etme gücünü kullanma ihtimali oldukça yüksek. Evrime bu şekilde ulaşılıyor: gizli güçlerden yararlanarak, onları gerçek yaparak.

 

B çözümü, sonradan kavramanın mutlak gücüyle A’nın başarısızlığını gözlemleyen bir geribildirim sistemi. Kritik ama şarta bağlı bilgi şimdi olası ve orada, ama insanın içinde yaşlanmış ve ölmüş ve hafızasız olarak yenilenmiş kendi benliği olarak gömülü: Parsifal veya Siegfried gibi kendi kimliğini bilmiyor ve ona söylenmesi gerekiyor—sadece ona söyleyecek olan Kundry veya Forest Bird değil, kendisi. O kendi kendisinin kahini; Zerdüşt’ün kişinin dini ruhuyla ilgili gözlemlerine göre, ruh rehberi olarak onu yukarıdan izleyen ve cinsiyeti dişiye dönüşmüş kendi ruhu. İkinci seferde olayların ilk seferden farklı olduğunu söylemek doğru olmaz, ihtiyaç duyulan bilginin dikey müdahalesi ile ikisi de aynı sefer.

 

Gerçekliğin bir başka ekseni hayal edilmeli; birinci ve ikinci, doğrusal zaman içinde aynı anda oluyor. A çözümü kendini başarısızlığa uğrarken iptal ediyor, başarısızlığa uğradıktan sonra değil; denenip sonra silinmiyor, aynı anda deneniyor, siliniyor ve ikinci üst çözüm başlatılıyor. Dünyayı sadece mevcut düzlem (iki boyutlu) üzerinde deneyimleyenlere üçüncü boyutun gizemli geldiği kadar bu da bize gizemli görünüyor.

 

Burada olan, düzeltmenin düzelttiği şeyden zaman, mekan veya sebep sonuç ilişkisi ile ayrılmaması. Kişi yapamadan öleceği bir davranışın erdemi ile kurtuluyor—normal bakış açısı ile imkansız bir durum. Eğer gerçek değil hipotetik veya iskele bir evrende meydana geldiği düşünülürse işe yaramayan A çözümü belki anlaşılabilir: tuvalde bir çeşit deneysel eskiz. Ya da A çözümünün meydana geldiği süreçte hiç doğrusal zaman geçmediği, A çözümünün bir doğruda değil noktada geçtiği düşünülürse ne olur. Düzeltme gecikmiyor, yerine geçtiği hatalı çözüm kadar hızlı. Başka bir deyişle hatalı çözüm ortaya çıkarken aşılıyor. İmkansız ama durum bu. Bir örümceğin çalılar arasında ağ atabilmesinin, sadece o çalılar arasında önceden ağ atmışsa mümkün olması gibi. Çözümün sorundan önce olması gerekiyor ve sır burada yatıyor. Bu nasıl olabilir? Ama öyle, 3-74’teki Xerox mektubunun çözümü on yıl önce yazdığım romanlar ve bir hikayede geçiyor [büyük ihtimalle “Babalarımızın İnancı”]. Sorun formüle ediliyor; doğru çözüm formüle ediliyor (özellikle Sondan bir Önceki Gerçekte öykümde ve bildiğim kadarıyla yazılarımda başka yerlerde, bakmadığım yerlerde de geçiyor).

 

Hayatını yeniden gözden geçiren aklın sorunu formüle etmek ve başarılı bir çözüm geliştirmek için bir sürü boş zamanı var.

 

 

 

 

[1] Y.N: P.K.D’nin kendi “karşı satori”sini yaşadığı ve kod-döküm olarak sonradan sıklıkla mevzu bahis edeceği, yazın hayatında büyük değişimlerin yaşanacağı eşik-tarihtir. [Ya da] Daha sonradan Palmer Eldrictch’in Üç Stigmatası (6.45 Yay., 2013) üzerinden hareketle açıklama getirdiği üzere: “politik göndermeleri artık bir yana bırakarak” metafizik sorgulamalarını yoğunlaştırdığı ve ölümüne kadar devam eden sürecin miladı olarak da kabul edilir.

 

 

[2] Bkz. Android ve İnsan, 6.45 Yayın (2013).

[3] Bkz. Kozmogoni ve Kozmoloji, 6.45 Yayın (2015).

[4] Platon’a göre yaşadığımız fiziksel dünyayı var eden yaratıcı. Gnostik terminoloji de evreni değil, salt bu dünyayı yaratan eksik ya da kötü tabiatlı ikinci yaratıcı.

[5] Archon, Gnostik terminoloji de Demiurgos’un işlerini gören negatif güçler yani melekler.

[6] Evrenin varoluşundaki ilk sebep, ışığın kaynağı Tanrı. Daha geniş bilgi için bkz “Neo-Platonizm”.

[7] Synchronicity. Zamanda beraber olma hali. Car Gustav Jung’un aynı adı taşıyan teorisinde ise anlamlı tesadüfler, evrendeki her olayın birbiriyle anlamlı bir şekilde bağlantısı olduğu şeklinde açıklanır.

[8] Bkz, Şizofreni ve Değişimler Kitabı içinde, 6:45 Yayın (2012)

[9]Simulacra (Simulakr): Kökeni Latincede kopya anlamına gelen Simulacrum kelimesinin çoğulu.  Gerçek olamayan, gerçeğin görüntü bakımından kopyası olan nesne veya varlıklar. İlk kez Platon’un kavramlaştırdığı bir terimdir.

[10] Yani:  Vast Active Living Intelligence System:  VALIS

[11]  Yunanca: Aγία Σοφία, tam adı: Ναός τῆς Ἁγίας τοῦ Θεοῦ Σοφίας, Latince: Sancta Sophia ya da Sancta Sapientia. Hagia Sophia, Aya Sofya adı “kutsal bilgelik” ya da “ilahî bilgelik” anlamına gelmekte olup, Ortodoksluk mezhebinde Tanrı’nın üç niteliğinden biri sayılır. Metin boyunca Tanrısal Bilgelik olarak kullanılacaktır.

[12]Corpus Christi, Katolik yortusu:  (okunuşu korpus kristiLatinceİsa’nın bedeni) veya Corpus Domini, Katolik Kilisesi‘nin Efkaristiya âyininde İsa‘nın “gerçek” et ve kanı yenilerek kutlanılan önemli bir yortusudur. Litürjide yortuya İsa’nın eti ve kanı yortusu denilir, bâzı yörelerde Prangertag veya Blutstag da denilir. İngilizce ve İspanyolca konuşulan ülkelerde ise Latince Corpus Christi adı kullanılır.

 

[13] 1:13 – O bizi karanlığın hükümranlığından kurtarıp sevgili Oğlunun egemenliğine aktardı.

[14] 1: 14 – O’nda kurtuluşa, günahlarımızın bağışına sahibiz.

[15] Teslis (üçleme) doktrini, Hıristiyanlığın temel öğretisidir. Bu öğretiye göre Tanrı hem birdir hem de üçtür. Aynı cevherden olma üç yansıması vardır: Baba, Oğul ve Kutsal Ruh. Ana akım Hıristiyan mezheplere göre, bu üçü arasında yücelik açısından hiçbir fark yoktur. Hıristiyanlara göre; Oğul İsa, Baba Tanrı’nın yeryüzündeki bedenleşmesidir (inkarnasyon). Adem’in işlediği günaha kefaret olarak acı çekerek ölmüştür ve tekrar dirilerek Tanrı katına yükselmiştir. Bir gün tekrar yeryüzüne inecek ve kendisine inananları kurtaracaktır. Hıristiyanların bu öğretisi, 300lü yıllardan sonra yapılan konsillerde belirlenmiştir. Dolayısıyla kaynağında, İnciller değil, Hıristiyan din adamları ve dönemin siyasi güçleri vardır. Dört İncil’den birbirine benzeyen ve daha eski olan ilk üç incilide, Teslis inancına aykırı mesajlar vardır. Bu mesajlara göre, Tanrı tektir, eşi benzeri yoktur ve İsa hem insan, hem de diğer peygamberler gibi bir peygamberdir. “…bir din bilgini yaklaşıp O’na, “Buyrukların en önemlisi hangisidir?” diye sordu. İsa şöyle karşılık verdi: “En önemlisi şudur: ‘Dinle, ey İsrail! Tanrımız Rab tek Rab’dir. Tanrın Rab’bi bütün yüreğinle, bütün canınla, bütün aklınla ve bütün gücünle seveceksin…’” (Markos 12:28-30) İsa için Sinoptik İncillerde (Matta, Markos, Luka) 69 kez, Yuhanna’da ise 13 kez “insanoğlu” terimi kullanılmaktadır.

 

[16] Bkz, Kitab-ı Mukaddes, Koloseliler bahsi.

[17] Pierre Teilhard de Chardin (1881-1955) Paleontoloji ve jeoloji alanında çalışmalar yapan Fransız Cizvit Rahibi. Evrenin evrimleşmeye başlamak için ulaştığı maksimum karmaşıklık ve bilinçlilik düzeyi olan Omega Noktası kavramını ve Vladimir Vernadsky ile birlikte çalışarak noosphere düşüncesini ortaya atmıştır. Chardin; evrim sürecini Kosmogenesis(maddi aklın olmadığı, evrenin oluşum dönemi), Noogenesis(insan aklının oluştuğu dönem), Hümanizasyon(uygarlık dönemi) ve Trans-Hümanizayon(üst insan ya da post-human dönemi) olarak şekillendirir. Ona göre “Alfa” evrenin başlangış, “Omega Noktası” ise evrenin evriminin son noktasıdır. Ama bu nokta da, enerjinin sonsuz doğası gereği ancak bir yeni “Alfa Noktası”na denk gelir. Chardin’in çalışmaları Kuantum, Bigbang, YZ, Post-Human üzerine araştırma ve fikirlere esin kaynağı olmuştur. Fikirleri özellikle Katolik Kilisesi tarafından tepkiyle karşılanmış ve çalışmalarının basılması engellenmeye çalışılmıştır. (Türkçe de Chardin için bkz. “İnsanın Tabiattaki Yeri”, İşaret Yayınları).

 

[18] International Christian Church – Uluslararası Hıristiyan Kilisesi

[19]   İchthys (Yunanca: ἰχθύς, transliterasyonları: ichtys, icthys veya ikhthus) Yunanca “balık” anlamına gelen kelimedir. Kesişen iki yay parçası içeren bir sembolü tanımlamakta kullanılır, bu sembolün ismidir. Bir balığı andıran sembol, ilk Hıristiyanlar tarafından kullanılan gizli bir semboldü. Hıristiyanlardan önce de çeşitli anlamlarda farklı şeyleri temsilen (örneğin bereket) balık sembolleri kullanılmıştır. Yine de bir balık sembolünü en yoğun kullananlar, bugünkü bulgu ve bilgilere göre, ilk Hıristiyanlardır. İchthys antik deniz tanrıçası Atargatis’in oğluydu. Farklı kültürlerde ve mitolojilerde denk düşen kişilikler ve balık sembolleri anlam ve kullanım açısından farklılık gösterse de genelde bereketi temsilen, cinsi vurgulara sahipti. Bunun bir örneği Mısır mitolojisinde görülebilir. Bereketi temsil etmesinin yanı sıra balık belirli kültürlerde reenkarnasyon ve hayat(ın veya hayat gücünün) sembolü olmuştur. Balık sembolünün Hıristiyanlar tarafından nasıl kullanılmaya başlandığına dair birçok hipotez olsa da hiçbirinin kesinliği kanıtlanamamıştır. Yine de bu hipotezlerden en büyük ihtimali barındıran, Hıristiyanlığın kutsal metinlerinde geçen bir ifadenin balık sembolizmine yol açtığıdır; İsa mucizevi bir şekilde 5000 insanı ekmek ve balıkla doyurmuştur, bkz. Matta 14:15-21, Luka 9:12-17, ve Yuhanna 6:4-13. İchthys belki de İsa’ya “insan balıkçısı” gibi bir gönderme yapmaktaydı, veya Yunanca ΙΧΘΥΣ harflerinin (Iota Chi Theta Upsilon Sigma) oluşturduğu, Hıristiyan inancının bir ifadesiydi “᾿Ιησοῦς Χριστὸς Θεοῦ Υἱὸς Σωτήρ” (Iēsous Christos Theou Huios Sōtēr: “İsa Mesih, Tanrı’nın Oğlu, Kurtarıcı”). Her ne kadar doğrudan kanıt bulunmasa da, ichthys mistik/matematiksel sembol Vesica Piscis’in bir adaptasyonu da olabilir. Matematikçi ve mistik Pisagor’un da belirttiği gibi, vesica piscis’in uzunluk-yükseklik oranı 153:265’dir ki bu “balığın ölçüsü” olarak adlandırılan mistik kabul edilen bir sayıdır. Bir İncil kıssasına göre İsa havarilere balık tutmada yardım ederken kendisi tam olarak 153 balık tutmuştur. Bunların dışında birçok hipotez daha bulunmaktadır.

[20]

Alman Afrika Kolordusu (Almanca: Deutsches Afrikakorps), II. Dünya Savaşı’nda Kuzey Afrika Cephesi’ne yollanan Nazi Almanya’sının Wehrmacht’a bağlı Heer (Kara Kuvvetleri) ve Luftwaffe (Hava Kuvvetleri) birliklerinden oluşan askerî birimlerinden birinin adı

 

[21] Parmanides, doğa filozoflarından sayılmakla birlikte, Antik Yunan felsefesinde rasyonalizm geleneğinin ilk filozoflarından biridir. MÖ 600 ile MÖ 500’lerde yaşadığı ve yalnızca düşünür olarak değil yasakoyucu ve devlet adamı olarak da rol oynadığı sanılmaktadır. Parmenides’e göre, evrende değişen hiçbir şey yoktur. Gerçeklik, yani Varlık, mutlak anlamda Bir’dir, kalıcıdır, süreklidir, yaratılmamıştır, yok edilemez; o ezeli ve ebedidir; onda hareket ve değişme yoktur.

 

[22] Kali, Hinduizm’de uzun ve karmaşık geçmişe sahip bir tanrıçadır. İlk dönemlerden beri süregelen vahşet ve öfke yaratığı niteliği bugün hâlâ etkiye sahip olsa da, daha kompleks Tantrik inançlar zaman zaman onun görevini ve rolünü Mutlak Gerçek veya Varlığın Kaynağı gibi nihai mevkilere taşımıştır. Sonuç olarak, daha yeni (güncel) sayılabilecek adanış hareketi Kali’yi daha çok bir ana tanrıça olarak tasavvur etmektedir. Kali deva (tanrı) Şiva’nın yanı sıra birçok devi (tanrıça) ile ilişkilendirilmiştir. Kali genellikle Şiva’nın eşlerinden biri olarak görülmüştür. İsmi kala sözcüğünün dişil şekli olarak görülebilir (Sanskritçe kala, karanlık ve zaman gibi anlamlarda kullanılırdı ki burada zaman ölüm kavramı için kullanılan bir öfemizmdir); ayrıca Siyah Kadın anlamına da gelir ki, eşi olan beyaz Şiva’nın tersidir. İlişkilendirildiği veya özdeşleştirildiği tanrıçalardan bazıları Durga, Bhowani Devi, Sati, Rudrani, Parvati, Chinnamasta, Chamunda, Kamakşi, Uma, Menakşi, Himavati ve Kumari’dir. Bu isimler tekrarlandığında, inanan (ibadet eden) kişiye özel güçler verdiğine inanılırdı.

 

[23] Parvati (Uma) Hint mitolojisinde Parvati, Şiva’nın karısıdır. Parvati’nin derisi altındandır, ışığı ve güzelliği temsil eder. Anneye tapınma Devi Maa, Devi Uma veya Maya olarak adlandırılır. Devi, büyük anne, evrensel anne’dir.

Şiva’nın ilahi ailesinde sadece dört kişi vardır, bunlar, Rab İşvara, eşi Parvati ve iki oğulları olan Subramanya ve Vinayaka’dır. Şiva’nın aracı bir Boğa olan Nandi’dir. Anne Parvati’nin aracı ise Aslan’dır. Şiva, eşi Parvati de dahil olmak üzere bütün dünyaya zahitlik görünümünü öğretmek için bu ilahi formu almıştır. O’nun bir başka alışkanlığı da sadaka dilenmekti. Bütün bunlara rağmen Parvati, kocasının bu acayip kıyafet ve alışkanlıklarından dolayı Şiva’ya karşı nefret veya tiksinti duymamıştır. Anlayışa göre yoga tanrısı olan Tanrı Şiva yogayı sevgilisi Parvati’ye, insanlığı kurtarması için insanlık aşkına öğretmiştir. 3 Şubat, Hindistan’da Maha Shavartri, yani Lord Shiva ve Tanrıça Parvati’nin evliliklerinin kutlandığı Hindu kutsal günü ve festivalidir. Brahma’nın Saktisi, dişil yaratıcı kapasiteyi temsil etmekle birlikte, dişil ve eril prensiplerin yaratmada karışması düşüncesi, Şiva’ya ve eşi Parvati’ye aktarılır. Parvati, kendisiyle yarattığı, koruduğu ve yok ettiği gücün bir parçasıdır. Farklı dünya dinlerindeki tanrısal androjeni göstermek için birçok örnek iktibas edebilir. Tanrılar, onların tamlıklarını ve yaratıcı güçlerini ima etmek için ‘Baba ve Anne’, ‘Koca ve Karı’ diye isimlendirilirler.

[24] 16 Mesih’in Hazır Bulunuşu (Parousia) Matta 24:3—Yunanca, τὸ σημεῖον τῆς σῆς παρουσίας (to semeion tes ses parousias) 1864 “SENİN hazır bulunuşunun The Emphatic Diaglott (J21), ALAMETİ” Benjamin Wilson, New York ve Londra. 1897 “senin hazır bulunuşunun The Emphasised Bible, alameti” J. B. Rotherham, Cincinnati. 1903 “Senin hazır bulunuşunun The Holy Bible in Modern işareti” English, F. Fenton, Londra. 1950 “senin hazır bulunuşunun New World Translation alameti” of the Christian Greek Scriptures, Brooklyn.

Yunanca parousia ismi sözcük anlamıyla “yanında olma” demektir; bu ifade, para (yanında) edatı ile ousia (“olma”) sözcüğünden oluşmuştur. Parousia sözcüğü Yunanca Kutsal Yazıların asıl metninde 24 defa geçer. Bu ayetler Matta 24:3, 27, 37, 39; 1. Korintoslular 15:23; 16:17; 2. Korintoslular 7:6, 7; 10:10; Filipililer 1:26; 2:12; 1. Selanikliler 2:19; 3:13; 4:15; 5:23; 2. Selanikliler 2:1, 8, 9; Yakup 5:7, 8; 2. Petrus 1:16; 3:4, 12 (dipnot); 1. Yuhanna 2:28’dir. Bu ayetlerde parousia sözcüğü bağlamın izin verdiği yerlerde “hazır bulunuş” olarak çevrilmiştir.

Bu ismin fiil şekli olan pareimi, sözcük anlamıyla “yanında olmak” demektir. Bu fiil Yunanca Kutsal Yazıların asıl metninde 24 kez geçer. Bu ayetler Matta 26:50; Luka 13:1; Yuhanna 7:6; 11:28; Elçiler 10:21, 33; 12:20; 17:6; 24:19; 1. Korintoslular 5:3, 3; 2. Korintoslular 10:2, 11; 11:9; 13:2, 10; Galatyalılar 4:18, 20; Koloseliler 1:6; İbraniler 12:11; 13:5; 2. Petrus 1:9, 12; Vahiy 17:8’dir. Bu ayetlerde pareimi fiili bağlama göre “şimdi”, “bir yerde” veya “birinin yanında” olarak ya da farklı şekillerde tercüme edilmiştir.

“Hazır bulunuş” anlamındaki parousia ifadesi, “geliş” anlamına gelen Yunanca eleusis sözcüğünden farklıdır. Bu sözcük Yunanca metinde bir kez, Elçiler 7:52’de geçer; sözcük burada eleuseos (Latince adventu) biçiminde bulunur. Parousia ve eleusis sözcükleri birbirinin yerine kullanılmaz. Theological Dictionary of the New Testament (5. Cilt, sayfa 865) şunları belirtiyor: “Bu sözcükler [pareimi ve parousia] hiçbir zaman Mesih’in insan olarak gelişi için kullanılmaz ve παρουσία [Parousia] asla dönüş anlamına gelmez. Birden fazla parousia fikrine ilk kez Kilisenin sonraki dönemlerinde [MS ikinci yüzyılda, İustinos’tan sonra] rastlanır . . . Hıristiyanlığın ilk dönemlerinin düşünce dünyasını anlayabilmek için temel bir ön koşul, kendimizi bu fikirden [birden fazla parousia olduğu düşüncesinden] tamamıyla kurtarmaktır.”

İlahiyat doktoru Israel P. Warren bu sözcüğün anlamı hakkında The Parousia adlı eserinde şunları yazdı: “Biz sık sık ‘ikinci advent’, ‘ikinci geliş’ ve benzeri ifadeler kullanırız, fakat Kutsal Yazılar hiçbir zaman ‘ikinci Parousia’dan söz etmez. Onun özelliği ne olursa olsun, bu benzersiz bir şeydi; daha önce hiç olmamış ve bir daha asla olmayacak bir şey. Bu, bir hazır bulunuştu; onun insanlara göründüğü diğer tüm olaylardan farklı ve onlardan üstün bir şey. Böylece bu sözcüğün neye atfettiği herhangi bir sıfata gerek kalmadan kendiliğinden anlaşılacaktı” (Portland, Maine, 1879, sayfa 12-15).

Ayrıca, W. Bauer tarafından yazılan A Greek-English Lexicon of the New Testament and Other Early Christian Literature adlı sözlükte şunlar belirtiliyor: “[Parousia] yüksek makamdaki bir kişinin, özellikle bir eyaleti ziyaret eden kralların ve imparatorların ziyareti için kullanılan resmi bir terim oldu” (İngilizce ikinci baskı, F. W. Gingrich ve F. W. Danker, Chicago ve Londra, 1979, s. 630). Matta 24:3’ün yanı sıra, 1. Selanikliler 3:13 ve 2. Selanikliler 2:1 gibi başka ayetlerde de geçen parousia sözcüğü, İsa Mesih’in bu ortamın son günlerinde Kral olarak tahta çıkmasıyla başlayan hazır bulunuşunu kasteder.

 

[25] Ahura mazda (Pehlevice : Ohrmazd, Farsça: اهورا مزدا . Kürtçe : Ahûra Mazda „bilginin Efendisi“) eski Pers İmparatorluğu resmi dini Zerdüştçülüğün, kötülük ilkesi ya da Tanrı’sı olan Ehrimen’le sürekli bir mücadele ya da savaş hali içinde olmakla birlikte, Zerdüştçü iyimserliğin bir ifadesi olarak, sonunda mutlak bir zafer kazanacak olan baştanrısı, iyilik ilkesi. Moğol mitolojisinde “Hormosta”, Türk mitolojisinde “Kurbustan”[1] veya Hürmüz (Türk tanrısı Kürmez ile özdeşleşmiştir) adıyla yer alır. Moğollara göre 55 Batı Tanrısının başında bulunur.

[26] Aziz Paul. Sonradan Hristiyan olmuş ve Anadoluyu karış karış dolaşarak inancını yayan misyoner. Paul, zaman içinde “aziz” ilan edilmiş ve mektupları daha sonradan Yeni Ahit’e dahil edilmiştir. Başta Korintlilere, Koloselilere ve İbranilere mektupları bu derleme de sıkça anılmaktadır.

[27] Bruno’nun geliştirdiği böyle bir hafıza –ve bu hafızayı iyileştirmeyi hedefleyen öğretme teknikleri- pek çok yaşam süresini kapsayan uzun süreli DNA gen havuzu hafızasıdır. Bu uzun süreli hafızanın yeniden kazanımına unutkanlığın kaybedilmesi anlamına gelen anamnesis adı verilir. “Evrenin ötesindeki ilahi akılı gerçek anlamıyla yansıtabilen” hafızanın varlık kazanması sadece anamnesis kanalıyla olur.  Bu nedenle, eğer insan bu görevi yerine getirecekse –yani Urgrund’un imajı ya da aynası olacaksa- anamnesisi, tecrübe etmek zorundadır

[28] Möbius şeridi, geometrik olarak uzunca bir şeridin bir ucunu 180 derece bükerek diğer ucu ile birleştirilmesiyle elde edilen şerittir. İlk olarak 1861’de Johann Benedict Listing tarafından tanımlanmıştır. Dört yıl sonra August Ferdinand Möbius, yayınladığı bir çalışmasında tanımını vermiş, şeridin tek yüzlü olmasını yönlendirilememesiyle açıklamıştır. Normal bir şeridin iki yüzü varken Möbius şeridinin sadece bir yüzü vardır. Başka bir ifadeyle Möbius şeridinin üzerindeki bir noktadan hareket etmeye başlandığında bütün alan taranarak aynı noktaya geri dönülür.

[29] Bkz, 6:45 Yayımları

[30] John Birch Topluluğu. Çin Komünist Parti destekçileri tarafından öldürüldüğü iddia edilen ve Soğuk Savaşın “ilk şehidi” haline getirilen Amerikan subayının adına kurulmuş, aşırı sağcı ve anti-komünist örgüt.

[31] Kendi ifadesiyle “kafayı yemiş/çıldırmış bir ucube” olarak normal hayata dönen Philip K. Dick, 1974’ün Şubat ve Martı’nda hayatını değiştirecek – sonradan  2-3-74 diye adlandıracağı-  uzun süreli bir katatoni dönemi yaşadı. Malum tedavi sürecinden  sonra aldığı ilaçlar her şeyden kolayca etkilenmesine neden oluyordu: bir kadının kolyesinde gördüğü sembolle büyülenmiş  ve kendini 1.yüzyıl Roma’sında yaşayan biriyle ilintilendirmeye –ve ya o kişi olduğuna ikna eden bir düşler serisi deneyimlemeye- başlamıştı. Bu düşlere epeyce kafayı takmış, geri kalan hayatı boyunca benzer atakları açımlayan yüzlerce sayfalık garip bir literatüre imza atmıştır ki bunlara Exegesis (seçmelerini okuduğunuz elinizdeki TEFSİR) denmiştir. VALIS ve  Albemuth Özgür Radyosu serisi bu sancıların bir ürünüdür. Gelgelelim, 1982’de  Dick –  göz bozulması şikayetinden sonra – geçireceği bir seri felcin ilkine maruz kalmış ve hastaye kaldırıldığı yaklaşık 2 haftalık sürecin sonunda ölmüştür. Külleri ikiz kızkardeşlerinin yanına serpilmiştir.

[32] Magdeburg yarımküreleri: 1654’te atmosfer basıncının hava basıncına baskın geldiğini kanıtlayan meşhur deney. Adını deneyin yapıldığı kentten almıştır.

[33] Paraklit veya Faraklit (Latince paracletus ← Yunanca: παράκλητος (Parakletos)), Kitab-ı Mukaddes’in Yunanca metinlerinde (Yuhanna 14, 16) Kutsal Ruh için beraberinde gelen anlamında kullanılan bir sıfattır .

Paraklit sözcüğü Yuhanna İncili’nin 14:16, 14:26, 15:26 ve 16:7’inci ayetleri ile Yuhanna’nın Birinci Mektubu’nun 2:1 no’lu ayetinde Kutsal Ruh’u anlatmak üzere kullanılmıştır. Sözcük Yeni Ahit’in bazı İngilizce çevirilerinde Tesellici (Comforter) ya da Yardımcı/Tavsiyeci(Advocate) olarak çevrilmiştir. Sözcük antik Yunancada mahkemede yardım eden kişi anlamında da kullanılmıştır. Kumran Yazıtları ya da Ölü Deniz Tomarları olarak bilinen metinlerde sözcük Gerçeğin Ruhu olarak geçer. Hıristiyan inancında Kutsal Ruh Tanrı’nın üç unsurundan birini tanımlamak için kullanılır.

[34] Y.N: Gnostik Vahyin 10 Ana Prensibi’nde sevgili Ali Kartal çevirisinden yararlanılmıştır.

[35]???

[36] Katoliklere göre ölülerin gittiğine inanılan dünyalar arasındaki mekan. Araf. Dick’in sıkça gönderme yaptığı Dante’nin İlahi Komedyasının 2. Bölümüdür aynı zamanda. Çeşitli katlardan oluşan bir kule ya da dağ olarak da tasvir edilir…

[37] Ma’at, Mısır’ın doğruluk ve adalet tanrıçasıdır. Thoth’un karısı olduğuna inanılır ve ondan sekiz çocuğu olmuştur. Bu çocuklardan en önemlisi Amon’dur. Bu sekiz evlat, Hermopolis’in baş tanrılarıdır ve oradaki rahiplere göre, onlar yerküreyi yaratmışlardır. Ma’at, oturan ya da ayakta duran kadın formlarında resmedilmiştir. Onun resimlerinde her zaman başında bir tüy bulunur. Bazı resimlerinde ise kollarında bir çift kanat görülür. Firavunlar ülkelerini bu tanrıçanın belirlediği ilkelere göre yönetirlerdi ve böylece “evrensel düzenin” sağlanacağına inanırlardı. Kafasında bir devekuşu tüyü taşır. Bu tüy saf iyiliği, hakikati ve doğruluğu temsil eder ve Osiris’in mahkemesinde ölünün kalbi terazide bu tüy karşına konurdu. Böylece ölen kişinin iyi ve kötü ruhlu olduğu anlaşılırdı. İnanışa göre, zamanın başlangıcında dünya yaratılırken ortaya çıkan kaos Ma’at’ın koyduğu kurallar ile ortadan kalkmıştır. Bu nedenle firavunların bu kurallardan uzaklaşması durumunda kaosun geri gelip Mısır ve dünyayı yok edeceğine inanılır. Ölü kişi yargılanırken, Ma’at’ın tüyü ile ölünün kalbi terazinin kefelerine konur. Eğer, kalp tüy ile dengede kalırsa, ölü Duat’ta ölümsüz yaşama hak kazanır. Çünkü, tüy kadar hafif yürek günah ve şeytanın yükünü taşımıyor demektir. Ma’at’ın son görevi, güneş tanrısı Ra’ya gökyüzündeki seyahatlerinde rehberlik etmektir. Her gün gökyüzünde onu taşıyan geminin rotasını belirler. Bazı inanışlara göre, gemide onunla beraber yön göstermek için yolculuk da eder.

[38] İslamiyet’teki öldükten sonra sevap ve günahların tartılması inancı gibi düşünün, Dick “cezalandırıldık” derken tartının kötü tarafının ağır geldiğini söylüyor ve akabinde de “tartıyı değiştirebiliriz” derken iyilik oranının baskın gelebileceği bir evreden bahsediyor.

[39] Xerox Mektubu: Septik sorgu ünitesi, sorgulama katalizörü.  Karakterin var olanın arka planında dolaşmak için yönelttiği soruların tümü, form üstünü algılama girişimi: “balık nedir”, “ağaç nedir” vb. Herhangi bir şekilde; bir mektup, video ya da cisim olarak karşınıza çıkabilir.

[40]bkz. Araf

[41] quod erat demonstrandum: Yapılan bir kanıtın altına, kanıtlanması gereken şeyi başarmış olmanın keyfiyle yazılan kısaltma ifadesi.

[42] Metin boyunca “muhakeme” ya da “kavrayış” yerine “ideasyon” olarak kalacak.

[43] Fritjop Capra’nın çığır açmış kitabı, Türkçede de yayımlanmıştır.

[44] Fizikteki “bootstrap modeli”,  kuantum teorisine göre, parçacıklar arası geçişliliğin kendi içerisinde oluşturduğu tutarlık fikrini kanıtlayan yaklaşımdır. S-matrix teorisinin bir diğer alt konusudur.

60 ve 70’li yıllarda ortaya atılan, büyüyen-hareket halindeki parçacıklar arasındaki etkileşim –ki burada kastedilen atom altı parçacıklar meson ve baryonlar arasındaki sürtünmelerdir- bu partiküllerin hiçbirinin yek parçacıklar olarak hareket edemeyeceğini kanıtlamıştır.

Geoffrey Chew ve diğer fizikçiler bu olayı bileşik ve temel parçacıklar arasındaki ayrımın belirginleşmesi olarak yorumladılar, ama tüm bunları bir yana bırakırsak bazı şeyler sonunda açıklığa kavuşmuştu. Bunun yerine birbirlerine sürtünerek yeni bağıntı fonksiyonları çıkarabilen ve S-matrix’e sırtını yaslayan yeni bir anlayış gelişecekti, bu Werner Heisenberg’in herkesten iki adım önde olarak  parçacıklar arasındaki çarpışmalara yeni bir vizyon getirdiğinin yegane kanıtıydı.

[45] Quanta: çoğ., bak. quantum. Quantum:  i. (çoğ. -ta) miktar, meblâğ; belirli miktar, pay, hisse; fiz. en ufak enerji birimi. quantum leap önemli bir atılım. quantum theory fiz. kuantum teorisi.

 

[46] “Android ve İnsan” kitabının içinde, 645 Yayın, İstanbul 2014

[47] Yunanca hypno-(uyku) ve gogos-(öncesinde) kelimelerinden oluşur. Uyku aşamasına geçiş esnasında meydana gelen halüsinasyon çeşididir. Genelde ses ve görüntü şeklinde olsa da her insanda farklı biçimde meydana gelebilir. Çok nadir olarak, bu katmanda, müzik ve şiir duyan insanların olduğu kayıtlara geçmiştir. Görüntü ise düz ya da üç boyutlu, renkli ya da renksiz olabilir. Bazen ani gürültüler de duyulabilir.

[48] Book of Acts: Yeni Ahit’in Luka İncili’nin devam bölümü olarak kabul edilen kısmı.

Philip K[indred]Dick – Kozmogoni ve Kozmoloji

CosmogonyAndCosmologyKerosina1987

Editör: Şenol Erdoğan
Yayıma Hazırlayan, çeviri redaksiyon: Deniz Cansever
Teşekkür: Rafet Arslan

Türkçesi: Murat Karlıdağ

 

 

Gerçekliğimiz aslında kurgulanmış bir sistemdir -yol gösteren, programlayan ve tasarlanmış dünyamızda hareket ederken onun farkına varmadan bizi kontrol eden bilgisayar benzeri bir öğretme makinesi, yani bir artefakt[1] tarafından kurgulanmış gibi görünüyor. Zebra adını verdiğim artefakt bizim gerçekliğimizi onu yapanın bir tür aynası (imajı) gibi “yaratmıştır” (aslında sadece kurgulamıştır), dolayısıyla mimar kendi benliğini kavramak için nesnel bir bakış açısı elde eder. Başka bir deyişle mimar (1616 yılında Jakob Böhme[2] tarafından Urgrund[3] diye adlandırılmıştır) özbilinci, kendini tanıma yetisi için bir aracı ve kendi doğasını değerlendirmeye ve kavramaya yönelik nesnel bir fikir bulmaya güdülenir (doğası itibariyle –yani bu ayna, veya nitelikler ve görünüşler olmadan-  muazzam büyüklüğe sahip canlı bir organizma olduğu için yansıması aracılığıyla kendini “görebilmesini” sağlayan ampirik dünyaya ihtiyacı vardır).

 

O, gerçeklik-kurgulayan bir artefakt (ya da demiurg[4]; Platon ve Gnostikler) kurmuş, bu artefakt daha sonra emir üzerine bildiğimiz dünyanın ilk aşamasını kurmuştur. Artefakt kendisinin de bir artefakt olduğunu bilmez; Urgrund’un varlığından habersizdir ve kendinin Tanrı, tek ve biricik olan Tanrı olduğunu hayal eder.

 

Evrimleşen gerçekliğimizi inceledikçe, Urgrund kendini daha yeterli bir düzeyde anlar. Gerçeklik-kurgulayan artefaktın evrimleşen bir gerçekliği kurgulamasına olanak sağlamalıdır, bu gerçeklik (aşamaları esnasında) ne kadar kusurlu ve bozuk olursa olsun nihayetinde Urgrund’un kendisinin hatasız bir benzeri olacaktır, bu noktada Urgrund ile kurgulanmış gerçeklik arasındaki dengesizlik ortadan kalkar –bunun üzerine hayret verici bir olay gerçekleşecektir: Artefakt ya da demiurg yıkılacak ve Urgrund kurgulanmış gerçekliği ontolojik açıdan gerçek bir şeye dönüştürerek –ve aynı zamanda içinde yaşayan canlı yaratıkları ölümsüz kılarak- asimile edecektir. Urgrund’un bizim başka türlü benzerliği olan kurgulanmış sistemimize dahil olması her an gerçekleşebilir.

 

Zebra, yani kurgulamayı yapan enerjik artefakt çok yakında ama sadece eylemlerine değil aynı zamanda varlığına karşı da bizi engeller. Üzerimizde muazzam –ve fiilen de kararlı-bir etkisi vardır.

 

Dünyamızın seyriyle (ve kaderiyle) ilgili öngörüsü kusursuzdur: ölümsüzlük ve gerçekliğin nihai karışımı Urgrund’a benzeyen ve onunla uyum içinde olan noktaya ulaşmıştır. Ancak artefaktın kaderi yıkımdır (bu onu bilmez). Fakat o, Urgrund ve bizler gibi canlı değildir. Bizler izomorfizme[5] doğru ilerlemekteyiz. Bu açık ve kesin izomorfizme ulaşıldığında, beklenmedik bir anda şaşırtıcı bir ışık patlaması içinde Urgrund ile birleşiriz (yani o içimize işler ve bizi asimile eder): işte Böhme’nin “Blitz[6]” kavramı budur. Mart 1974[7] tarihi böyle bir an değildi ama Zebra artefaktının kurgulanmış gerçekliğini düzenlediği bir zamandı, Urgrund ile olan eşbiçimliliğine yönelmiş evriminden (amacı artefakt tarafından bilinmeyen bir sebeple) ayrılıyordu.

 

Evrimleşen kurgulanmış gerçekliğimizin amacı biz insanların gerçek mimar yani kurgulayan artefaktı biçimlendiren Urgrund ile izomorfik hale geldiğimiz bir varoluşa ulaşmak olduğu için, frekans ve derinlik ile yakından ilgili son derece önemli pratik bir durum bulunuyor:

 

Her ne kadar henüz Urgrund ile kesin bir eşbiçimliliğimiz olmasa da, içimizdeki Urgrund’un mükemmel olmayan (ama son derece gerçek) bölümlerine veya parçalarına zaten sahip olduğumuz söylenebilir. Bu yüzden Hıristiyan mistik sözü “Uzağımızda olan içimizdedir” der. Bu söz insanın içsel yönlendirmeye hayatına hükmedeceği tarihteki üçüncü ve son aşamayı anlatır. Bu nedenle Hıristiyan mistik sözü “Mesih senin bedenine egemen olurken sen de onun ruhuna kendi ruhun gibi hükmedersin” der.

 

Hindu felsefesinde insanın içindeki Atman[8] kavramı Brahman, yani evrenin özü diye tanımlanır.

 

Mesih ya da Atman aslında Zebra’nın bir mikroformu, gerçeklik-kurgulayan bilgisayar benzeri artefakt değil, ama Urgrund’un mikroformudur; böylelikle Hindu inancında Maya’nın ötesinde uzanan (Brahman) olarak yani yanılgının örtüsü(örneğin kurgulanmış görünüşteki dünya gibi) diye tanımlanır.

 

Zaten Urgrund ile izomorfizme çok yakın bulundukları için Urgrund bir insanın içinde doğabilir. Bu bir insanın yaşayabileceği en temel ve önemli tecrübedir. Bütün varlıkların kaynağı artefaktı ve onun kurgulanmış dünyasını aşar ve bir insanın zihninde ama başka bir yerde hayat kazanır.

 

Buradan hareketle, Urgrund’un şu anda artefaktın dünyasına nüfuz etmekte olduğu ve bunun da Böhme’nin terimleştirdiği Blitz anının pek de uzakta olmadığı anlamına gelişini yanılmadan dile getirilebilir. Urgrund’un mikroformu bir insanın içinde hayata geldiğinde, o insanın anlama yetisi zaman ve uzay yönünden dünyanın ötesine doğru genişler. Başka zaman dilimlerini, başka kimlikleri (ya da yaşamları), farklı yerleri tecrübe edebilir. Tam anlamıyla içindeki çekirdek tanrı tam dünyadan daha büyüktür.

 

Kurgulanmış dünyanın içine işleyen Urgrund, insanların zihinlerinden çıkarak kurgulanmış dünyayı asimile edebilir ve aynı zamanda kurgulayan artefaktı uygun evrimsel hale ulaştığı an (o haldeki insan da buna dahildir) hükümsüz kılabilir. Bunun ne zaman gerçekleşeceğini sadece Urgrund bilir.

 

O, -Yani Urgrund- artefaktı ortadan kaldırarak onun üzerimizdeki yönlendirici ve zorlayıcı gücünü yıktığında aldatıcı dünyanın üstümüzdeki gücünü de kıracaktır; kendi var olmama haliyle artefaktın varoluşunu yok edecektir. Geriye tamamen monistik[9], bütünüyle canlı ve önsezileri güçlü bir yapı kalacaktır. Ortada Urgrund dışında bir yer, zaman ya da şart bulunmayacaktır.

 

 

Artefaktın kurgulanmış dünyası şeytani değildir, artefaktın kendisi de kötü değildir. Ancak, artefakt insafsızlık derecesinde yönlendiricidir ve aynı zamanda da mekaniktir. Ondan medet umulamaz. İç yüzünü anlayamadığı amaçların gerçekleşmesi için görevini yerine getirmektedir. Bu modelde ızdırap iki kaynaktan beslenir:

 

1.kurgulanmış gerçekliğin ve artefaktın duygudan uzak nedensellik kuralının işlediği düşünce içermeyen mekanik yapısı;

 

2.hem makrokozmos hem de insan mikrokozmosunda yer alan ve Yeni Ahit’in deyişiyle “evrenin doğum sancıları.”

 

Her şeyden önce sabırsızlıkla beklenen doğum Urgrund’un insanlardaki doğumu ve nihayetinde evrenin keskin ve çok kısa bir süre içinde onun bütünlüğünde asimilasyonudur. İlk olay zaten gerçekleşiyor; ikincisi ise beklenmedik bir anda aniden ortaya çıkacak.

 

Gerçeklik bir süreç olarak değerlendirilmelidir. Ancak, sebebini anlamadan, bu sürece katlanmak zorunda olan canlı yaratıkların çektiği akut bir ıstırap bulunmasına karşın, artefaktın sebep-sonuç zincirini geçersiz kılan ve bu zincirin üstesinden gelen Urgrund’un rastlantısal, şefkatli müdahalesi vardır. Belki de kurtarıcı güçle ilgili bu müdahale Urgrund’un bir insandan doğması sonucunda ortaya çıkmaktadır. “kurtuluş” terimin asıl tarihi anlamının “serbest kalma” ve “günahkâr” veya “düşkün” kelimesinin asıl anlamının da “esir ” demek olduğunu akılda tutmak gerekir. Bu model göz önüne alındığında artefaktın eylemi ne kadar iyi, yararlı ve anlamlı olursa olsun bir insanı artefaktın kontrolünden kurtarmayı hayal etmek apriori ihtimaldir. Kusursuz olmasının yanında açıkça hata yapmaya da meyillidir. Yine bu model ele alındığında kimi zaman bir üstünlük kurma da açıkçası gereklidir. Belli ki, bunu yapacak bilgeliği ve gücü elinde bulunduran ilk mimarın ya da varlık sebebinin kendisidir. Artefaktın veya kurgulanmış dünyanın içinde bulunan veya buradan kaynaklanan hiçbir şey yeterli olmayacaktır.

 

 


 

BU MODELİN AVANTAJLARI

 

Temel açıdan bu model ampirik dünyamızın kısıtlı bir varlığın göremediği bir nesneyi kopya etme teşebbüsü olduğunu ileri sürer. Buda dünyamızdaki kusurları ve “kötü” unsurları açıklar.

 

Bunun yanında, ampirik dünyamızın amacını da ortaya koyar. Önceden tayin edilmiş belirli bir amaca doğru ilerleyen süreçtir.

 

 

Bu sistemde, insan düşkünlüğü yaratmakla suçlanmaz (günah yaratısına insanın sebep olduğunu ifade etmek, insanın dünyanın kötülüklerinin yaratıcısı değil de asıl kurbanı gibi göründüğünü söylemek kadar yetersiz bir açıklamadır). Kötülüklerden, acı ve ıstıraplardan dolayı Tanrı’yı sorumlu tutmaz (bu da kabul edilebilir bir fikir değildir); bunun yerine üçüncü bir görüş ileri sürer, buna göre “artefakt” olarak adlandırılan kısıtlı varlık limitleri düşünüldüğünde elinden gelenin en iyisini yapmaktadır. Bu yüzden, hiçbir kötü amaçlı tanrı (İran düalizmi, Gnostisizm) öne sürülmez.

 

Karmaşık olmasına rağmen, bu model Parsimonius Prensibi[10]’ni başarıyla kullanır, çünkü eğer aracı düzeydeki artefaktın konsepti ortadan kaldırılırsa dünyadaki büyük kötülüklerden ve ıstıraplardan ne Tanrı ne de insan sorumlu tutulabilir, tatsız bir teori.

 

Hepsinden önemlisi, aşağıdakiler gibi olan eylemlere uygun olabilir:

 

  1. ampirik dünya pek de gerçek değil sadece gerçek gibi görünüyor.

 

  1. bu kötülüklerin ve kusurların tasfiyesi ya da ıslahı için bu dünyanın yaratıcısına medet umulamaz;

 

  1. dünya bir tür nihai durum ya da amaca doğru ilerliyor, bunun doğası belirsizdir, ama değişim hallerinin evrimsel yönü sezgileri güçlü ve merhametli bir proto-varlık tarafından tasarlanmış iyi ve anlamlı bir hedefe işaret eder.

 

 

Görünüşe göre, Urgrund ve belli başlı bazı harici şartlar altında Urgrund’un içinde artefakta karşı güç kullanabildiği artefakt arasında bir geribildirim döngüsü bulunuyor, bunlar artefaktın kurgulanmış dünyayı Urgrund ile yüz yüze olan bir analog duruma doğru taşıyan doğru ardışıklıklardan ayrıldığı anlardır. Urgrund ya doğrudan artefakta baskı yaparak artefaktın eylemlerini doğrudan değiştirir ya da artefaktı atlayıp bu değişikliği kurgulanmış dünyaya giderek veya her iki yöntemi birden kullanarak yapar. Nasıl olursa olsun bizim artefaktın yapısına ve doğasına kapalı oluşumuz gibi, artefakt da Urgrund’un varlığına ve doğasına kapalıdır. Asıl kaynak (Urgrund) ile nihai gerçekliğin (dünyamız) kaynaşmaya doğru yürüdüğü ve aracı düzeydeki varlığın (artefakt) eliminasyona ilerlediği tam bir bilgisizlik döngüsü sağlanır.  Böylece bütün tasarı karmaşıklıktan ve eksiklikten uzaklaşıp mükemmelliğe ve basitliğe yönelir.

 

Bu noktada ilave etmek modeli karmaşık hale getirecek olmasına rağmen, aşağıdaki değişikliği de belirtmeden geçemeyeceğim:

 

Muhtemelen Urgrund kendi artefaktının dünya kurgulama fonksiyonuyla sürekli etkileşim halindedir, bu nedenle kurulan ampirik dünya daimi bir diyalektin sonucudur. Bu durumda Urgrund, artefaktı kendisiyle ilişkili olarak biri; bütüncül durumun farkında olan canlı ve önsezileri kuvvetli, diğeri ise; durumu fark etmeyen mekanik ve aktif ying-yang benzeri iç içe geçen iki gücün alt nesli olarak görülen ampirik dünyayla iki kutuplu hale getirmiştir.

 

Bu durumda, ampirik dünya, Varlığın (artefakt) ve üstün Varlığın (Urgrund) halinin doğal sonucudur.

 

Kurgulanmış ampirik dünyada yaşayan yaratıkların baskılardan hangilerinin artefakt (yanlış bir biçimde kötü diye adlandırılır) hangilerinin Urgrund (doğru bir biçimde iyi diye adlandırılır) kaynaklı olduğunu ayrıt etmesi neredeyse imkansızdır. Sadece muazzam bir akış, doğrusal zamanda belirli hiçbir geştalt üstlenmeyen sürekli bir evrimsel değişim tecrübe edilir.

 

 

Ancak, bu durum bizim dünya tecrübemize uygun gibi görünüyor. Varlığın temel prensibi kendi kendiliğini atmak için, dışında; bizim bildiğimiz dünyanın doğduğu bir şey (artefakt) inşa etmiştir.

 

Modelin bu şekilde değiştirilmesi artefaktın göremediği ve aslında farkında dahi olmadığı bir şeyi nasıl kopyalayabildiğini açıklamaktadır.

 

Artefakt muhtemelen Urgrund tarafından onun kendi dünya kurgusuna yapılan müdahalelerin esrarengiz istilalar olduğunu addetmektedir. Bu nedenle, bir diğerinin ardından gelen tek krasis (geştalt) formasyonuna karşı kaos salınımları ile bilinen bütün felsefi ve teolojik sistemlerde ortaya çıkan çatışmalardan en çok Empedokles’inkine benzemektedir. Doğrudan Urgrund’dan gelen bir ilham haricinde, birbiriyle etkileşim halindeki bu iki gücün baskısının ve doğasının yanı sıra dünyamızın tasarlanmış nihai halini belli belirsiz görebiliriz.

 

Urgrund’un diyalektik sürecine bakarsak, kendi planladığı hedefe doğru ilerletmek amacıyla bazen insanlara bir takım yönlendirici ilhamlar verdiğine dair nüveleri açıkça görürüz. Öte yandan, artefakt mümkün olduğunca fazla körlüğe ya da kapanmaya neden olarak buna karşı koyar; bu açıdan bakıldığında karanlık ve ışık,  daha doğrusu, insanların doğru bir biçimde kendilerini bilginin varlığı (Kutsal Bilgelik)  ile aynı hizaya getirdikleri bilgi ile cehalet savaş halindeymiş gibidir.

 

Ancak, özetlemek gerekirse, ilişkin olarak Urgrund’un artefaktın kurgulanmış dünyasına müdahale sıklığı konusunda ben karamsarım. Artefaktın amacına (daha doğrusu Urgrund’un amacına) şu anda müdahale olmadan da ulaşılıyor; yani, eşbiçimlilik planlanan nihai hedefe müdahaleye gerek kalmaksızın adım adım ulaşıyor. Artefakt bir işi tamamlaması için yapılandırılmıştı ve işini de başarıyla yapıyor.

 

Kurgunun evriminde bir tür diyalektik etkileşim olabilir ama muhtemelen Urgrund’u kapsamamaktadır; sadece artefaktın tek başına çalıştığı bir metot bile olabilir.

 

Varlığın temel prensibi ile eşbiçimlilik anını yani İlahi Kıvılcım gibi içimizde doğabilen esas gerçekliği umut etmek ve aramak zorundayız. Dünyamıza dünya aracılığıyla müdahale ancak artefakt ve onun üzerimizdeki zorba hâkimiyeti, acımasız köleleştirme çabaları ortadan kalktığı zaman sona erecektir. Urgrund gerçek olmasına rağmen çok uzakta. Artefakt ise hem gerçek hem de çok yakınızda duruyor ama duyacak kulakları, görecek gözleri ve dinleyecek bir ruhu yok.

 

Istıraptan kurtulmak ve muzaffer bir neşeyle dolmak dışında ıstırap çekmenin bir anlamı yok. Buna giden yol ise insanın yeri Urgrund’un istenci ile doldurulacak olan egosunu öldürmesinden geçer. Bu nihai aşamaya ulaşılıncaya dek her birimiz Urgrund tarafından maddeleştirileceğiz. Onun dünyasını isteğimize göre inkar edemeyiz çünkü bu şekilde kurgulanmıştır ve halihazırda sahip olduğumuz tek dünya budur. Ama bireysel egolarımız öldüğü ve Urgrund’un içimizde doğduğu an bu dünyadan kurtulup asıl kaynağımızı bir parçası oluruz. Bu girişim Urgrund’dan kaynaklanır; kurgulanmış bu dünya kadar mutsuz, ıstırap çekene karşı artefakt kadar duyarsızdır, nihayetinde, elimizde olan şey Urgrund’un yarattığı ve bizim de eşbiçimlilikle ulaştığımız yapıdır. Eğer daha iyi bir yöntem olsaydı elbette Urgrund onu uygulardı. Yol çetin ama hedef bu zorluğu haklı çıkartıyor.

 

 

Size doğrusunu söyleyeyim

Dünya sevinirken,

Sizler ağlayıp yas tutacaksınız,

Kederleneceksiniz,

Ama kederiniz sevince dönüşecek.

Kadın doğum yapacağı zaman ağrı çeker.

Çünkü saati gelmiştir.

Ama doğurunca, dünyaya bir çocuk getirmenin sevinciyle çektiği acıyı unutur.

Bunun gibi, siz de şimdi kederleniyorsunuz,

Ama sizi yine göreceğim ve o zaman yürekleriniz sevinçle dolacak

Ve sevincinizi kimse sizden geri alamayacak.

(Yuhanna 16:20/23)

 

 


 

KURGULANMIŞ GERÇEKLİĞİN ALGISAL YADSIMA AÇISINDAN

KATMANLARA AYRILMASI

 

 

Bir olumlamanın negatifinin değerlendirilmesi ve karşısında kendini kalıcı hale getirmek için ontolojik özden yoksun-salt kurgulanmış bir dünyanın içindeki mevcut limitler bu yapay sistemdeki asıl kusurdur. İnsanların elinde, bunun farkına varmadan, yapay gerçekliğin varlığını inkar etme seçeneği vardır, buna rağmen, eğer geriye bir şey kalırsa, sonucuna da katlanmak zorundadır.

 

Özgün, kurgulanmamış, genellikle de fark edilmemiş gerçeklik alt katmanı muhtemelen kurgulanmış olanın altında yer alır. Onaylamanın yapay olandan geri alınmasına yönelik varoluşsal eylem dışında bu hipotezi test etmenin bir yolu yoktur. Bu da çabucak yapılamaz. Yapay projeksiyona karşı bir itaatsizlik ve özgün alt katmana –belki de algısal açıdan alt katmanın herhangi bir yönünü daha önce hiç kavramadan – inanma eylemlerini içerir. Bu nedenle, onaylamanın eşzamanlı geri alınışı ve bunun içinde gizli bir şekilde bulunduğu inanç ifadesinin karmaşık psikolojik sürecini dışsal bir varlığın tetiklemesi gerektiğine varsayıyorum.

 

Eğer böyle bir alternatif, yani özgün gerçekliğin görünmez altkatmanı kurgulanmış yapay gerçekliğin altındaysa ya da onun tarafından gizlenmiş bir halde bulunuyorsa, hayal edilebilen en büyük ezoterik bilginin özünü meydana getirir. Bunun ötesinde gizli bir grup veya örgüt korunan bu bilgiyi ve bunun yanında ne kadar sınırlı olursa olsun otantik altkatmanı algılamayı tetikleme tekniklerini yönlendirmektedir önermesini ileri sürüyorum. Bu grup veya örgütü, asırlar boyunca yeraltında çalışan, sözlü ezoterik geleneklerle, ruhani bilgilerle ve İsa Mesih dönemine kadar uzanan tekniklerle doğrudan bağları bulunan zulme uğramış, gerçek, Hıristiyanlık Kilisesi adını veriyorum. Ayrıca, gerçek Hıristiyanlık Kilisesi tarafından otantik alt katmanın farkına varılmasına dair uyarılmış tetiklenmenin nihayetinde Y.A.[11]’de Tanrı’nın Krallığı diye tanımlanan kavrama dahil olmaya da girme veya görme konusu ile sonuçlandığını ileri sürüyorum.

 

Bu nedenle bu kişiler ve tetikleyenler için Tanrı’nın Krallığı’nın Y.A.’de tanımlandığı şekliyle yani Mesih’i tanımış olanların bazılarının hayatı sırasında geldiği söylenebilir.

 

Sonuç olarak, Mesih’in çarmıha gerildikten hemen sonra diriliş yoluyla Paraklete[12] halinde geri döndüğünü ve dahil olan insanın Urgrund’un doğuşuna işlevsel açıdan eşit bir teolepsiyi[13]tetikleyebildiğine dair şaşırtıcı görüşü de ileri sürüyorum. Özetle, Mesih’in Urgrund’un ürünü değil onun bir mikroformu yani kendiliği olduğunu ifade ediyorum. O, vox Dei’yi [Tanrı’nın sesini] duymaz, çünkü o zaten vox Dei’dir. O, bu kurgulanmış sahte dünyaya ilk Urgrund’un başlangıçtaki nüfuz edişiydi ve o zamandan bu yana da burayı hiç terk etmedi.

 

Sahte dünyaya itaatsizlik ve inkar yoluyla ortaya çıkartılan özgün altkatman Mesih’in kendisinin gerçekliği yani İsa’nın Dünyaya İlk Gelişi[14]’nin uzay-zamanıdır; başka bir deyişle, sahte yapının bu kısmı Urgrund’un nüfuz edişiyle zaten dönüşüme uğramıştı. İsa’nın Gelişi bu nüfuz edişin ilk aşamasıydı, bu yüzden kurgulanmış yapaylık karşısında tek kutuplu hale getirilmiş saf ve özgün gerçeklik segmentini hala meydana getiriyor olması hiç de şaşırtıcı değildir. Artefaktın kurgulanmış dünyasının bütün sınırlamalarının dışında yer aldığı, doğrusal zamanın dışında konumlandırılmış olduğu için ebedi ve mükemmeldir ve teorik açıdan genel anlamıyla ulaşılabilir haldedir. Fakat kurgulanmış dünyaya dair onaylamanın geri alınması bu üstün gerçekliğin algılanması ve tecrübe edilmesi için bir önşarttır ve dışarıdan başlatılmalıdır. Mutlak inancın eylemi şudur: ampirik dünyayı inkar etmek ve Mesih’in yani sahte dünya tarafından saklanan ve bizimle birlikte olan Mesih’in yaşayan gerçekliğini onaylamak. Bu tebliğ, özgün Hıristiyanlığın en büyük hedefidir ve Kurtarıcı’nın Kendisi dışında hiç kimse bunu başaramaz.

 

Bu nedenle dizge şu şekildedir: sahte, kurgulanmış yapı inkar edilir ve örtüsü çıkartılır, tek, ezeli, örnek ortaya çıkar: neredeyse Platonik bir arketip form olan, MS 70’li yıllarda Roma’da devlete karşı durmuş Hıristiyanlarla, yankıları doğrusal zaman çağları boyunca duyulabilir.

 

Kölelik ve ardından gelen kurtuluş ya da özgürlüğünü kazanan günahkar insan temaları Roma lejyonlarına karşı duran Hıristiyan devrimciliğinden izler taşır. Bir anlamda, sanki MS 70’den bu güne kadar hiçbir şey olmamıştır. Bu arketip krizi daima tekrarlanır. Ne zaman özgürlük için savaş verilse bu mücadele Romalılara karşı Hıristiyanların mücadelesi olur, ne zaman insanlar köleleştirilse bu durum zayıf ve savunmasızlara karşı Romalı zulmü kabul edilir. Ancak, artefaktın kurgulanmış sahte dünyası bu ezeli mücadeleyi maskeler. Mücadelenin ilhamı başka bir sırdır ve sadece Urgrund haliyle Mesih onu açığa çıkarabilir.

 

Esas diyalektik şudur: köleliğe (günahkarlık veya düşkün haline) karşı özgürlük (kurtuluş). Artefakt insanları hiç şüphe çekmeden köleleştirdiği için artefakt ve onun kurgulanmış dünyasının” düşman” olduğu söylenebilir, bu da köleleştirmeye, aldatmaya ve ruhsal ölüme adanmış anlamına gelir. Her şeyi kullanan Urgrund bunu da değerlendirir, bu anlaşılması zor kutsal bir sırdır. Ugrund tarafından kurgulanmış dünyaya özgürleştirme amaçlı sızmanın özgürlüğün, kurtuluşun, Mesih’in nihai ve mutlak zaferi olduğu söylenebilir; bu da ezeli mücadelenin güzel bir çözümlemeye demektir.

 

İnsanın genel anlamda planlanmış olan ve Milton’un aşağıdaki gibi betimlediği düşüşüne giden yol ile kurtuluşa ulaşan yol arasında bir paralellik vardır:

 

İnsanın ilk isyanı ve yasak ağaç hakkında,

Zehirli tadı taşımıştı ölümü

Dünyaya ve düşmanlarımıza

(Kayıp Cennet, Kitap 1 satır 1–3)

 

 

 

İtaatsizlik, ilk Günah’ın (eğer böyle bir şey olmuşsa) anahtarı olduğu oluşu söylendiği gibi kurtuluşun da anahtarıdır, ancak, olan şeylerin şimdiki sistemine bir başkaldırı değil midir? Çünkü şeyler (sistemi)  Urgrund’a karşı iki kutuplu hale getirildiğinde aynı zamanda Tanrı’ya itaat eylemidir. Köleleştiren ve aldatan kurgulanmış dünyanın zayıf noktası dar, küçük ve zordur ama bu model aracılığıyla tanımlanabilir: bizim esas ilahi durumumuz olarak düşünülen şeyle ilgili yenileme adeta, üzerimizde ne kadar büyük güç kullanırsa kullansın, sahte olana itaatsizlik yolunu kullanarak girer. Artefaktın kurgulanmış dünyasına itaatsizlik, eğer başkaldırı bu dünyanın gerçekliğini yalanlamayı ve (burası kesinlikle gereklidir) Mesih’i, özellikle de bedeni gördüklerimizin altında yatan asıl “dünyanın” esas niteliği olan sonsuz ve kozmik Mesih’i onaylamayı içeriyorsa kurgulanmış dünyayı tam anlamıyla çökertir.

 

Artefakt, eğer kendisine itaatsizlik edilirse, kendisinin Tanrı, hem de gerçek Tanrı ve bu itaatsizliğin de aynı zamanda insanın ve dünyanın Yaratıcısına karşı bir günah olduğunda ısrar edecektir. Gerçekten de o bu dünyanın Yaratıcısıdır ama insanın yaratıcısı değildir. Urgrund ve insan, eşbiçimli oldukları için, dünyaya karşı yan yana dururlar. Bu sağlanması zorunlu bir koşuldur İttifak Urgrund’a karşı ittifakın bir biçimidir. Tanrı ve insan kurgulanmış dünyaya karşı savaşta birliktedir.

 

Tanrı’yı gerçekten onaylamak için dünyaya karşı bir yalanlama yapmak gereklidir. Muazzam bir fiziksel gücü elinde bulunduran dünya ona başkaldıran ve onu yalanlayan insanı tehdit edebilir -ve ona darbe vurabilir. Ancak, Baba (Urgrund) tarafından bizi gerçek anlamıyla söylemek gerekirse insanların kurduğu mahkemelerde savunması ve teselli etmesi için yollanacak (yollanmış olan) Mesih’in Kendisi bize bir Avukat vaat etmiştir.

 

Bu Avukat, yani Parakletos olmazsa dünyayı yalanlamak suçundan yıkıma uğrayabilirdik. Avukat’ın hakikat oluşunu ispatlamanın tek yolu bir inanç değişikliği yapmak ve dünyayla yüzleşmektir. Avukat yalanlama gerçekleşene kadar ortaya çıkmayacağı için heybetli bir cesarete ihtiyacımız var.

 

Şimdi, artefaktın bir öğretme makinesi olduğunu anlattığım tanımıma geri dönüyorum. Bize ney öğretiyor? Bu cevapta oyun tadında bir bilmece gizli, ya gittikçe zorlaşan bir dizi dersler ya da belirli tek bir ders yoluyla öğreneceğiz. Hayatımız boyunca bulmaca ya da bulmacaların değişik formları bize sunulur, eğer bir bulmacayı çözersek bir sonraki adıma geçebiliriz ama çözemezsek bulunduğumuz yerde kalırız.

 

Öğretme makinesi (ya da öğretmen) yalanlandığında, geri çevrildiğinde son ders biter.  O an gelene kadar (eğer içimizden biri bunu yaparsa) öğretme makinesinin -başka koşulların varlığını bilmeden ve bunun hiç farkına varmadan- kölesi olarak kalırız.

 

Bu nedenle artefakt tarafından verilen dersler dizisinin artefaktın zorbalığına karşı bir isyana yöneltme amacında olması tam bir paradokstur. Nihayetinde bizi Urgrund’a ulaştırarak aslında Urgrund’a hizmet etmektedir. Teoloji terminolojisinde buna “gizli ortaklık” adı verilir ve Mısır ve Hindistan’daki inançlarda görülür. Öbür dünyadaki düzlemde, aynı amaç için tuzaklar kuran, birbirleriyle savaşmak için ortaya çıkan tanrılar… Buradaki durumunda bununla aynı olduğuna inanıyorum. Artefakt bizi köleleştiriyor, öte yandan bize onun esaretinden nasıl kurtulacağımızı öğretmeye çalışıyor. Bize hiçbir zaman ona başkaldırmamızı söylemeyecek. Bir insana size başkaldırmasını söyleyemezsiniz; bu hem semantik hem de işlevsel açılardan imkansızdır.

 

 

  1. Artefaktın varlığını anlamalıyız.
  2. Ampirik dünyanın sahteliğini, artefakt tarafından kurgulanmış olduğunu anlamalıyız.
  3. Artefaktın dünyayı kurgulayabilme gücünü kullanarak bizi esir aldığı gerçeğini idrak etmeliyiz
  4. Bizi sahte bir dünyada esareti altına almasına rağmen artefaktın bize öğreticilik yaptığı gerçeğini de anlamak zorundayız.
  5. Son olarak öğretmenimize nerde karşı çıkacağımız konusuna varmalıyız -belki de bu hayattaki en zor andır, çünkü öğretmen “eğer bana isyan edersen seni yok ederim ve ahlaken bunu yapma hakkım var çünkü senin Yaratıcın benim,” demektedir.

 

Esas itibariyle sadece öğretmenimiz karşı çıkmıyoruz, aynı zamanda onun gerçekliğini de yalanlıyoruz (bu yalanlama gerçekleşene kadar kendini ortaya çıkartmayan daha yüze bir gerçekliğe istinaden yapıyoruz).

 

Yüksek menfaatler açısından karmaşık bir oyundur bu: özgürlük ve asıl kaynağa geri dönüş. Üstelik bunu herkes kendi başına yapmak zorunda.

 

Bu konuyla ilgili çok ilginç bir noktayı ilk kez burada fark ediyorum. Kurgulanmış dünyası yoluyla artefaktın üzerine mutluluk ve ödüller yağdırdığı insanların ona ve onun dünyasına karşı durmaları pek mümkün değildir. Ona isyan edecek kadar fazla motivasyonları yoktur. Ancak artefaktın cezalandırdıkları, üzerlerine acı ve keder yüklenenler önünde sonunda hayatlarına yön veren varlığın doğasıyla ilgili sorular soracak kadar motivasyona sahiptir.

 

Acının temel yapısal amacının bizi bir şekilde uyandırmak olduğunu hep hissetmişimdir. Ama bizi hangi şeyden uyandıracak? Sanırım bu yazı bizim nasıl bir şeyden uyanmakta olduğumuza işaret ediyor. Eğer kurgulanmış dünyası aracılığıyla artefakt bize isyan etmeyi öğretiyorsa ve bunu yaparak biz de gerçek mimarımızla aramızda bir eşbiçimliliğe ulaşırız –bu ilahi kaynağımıza geri dönüşe ve ölümsüzlüğe bizi sevk eden zorlu bir yoldur. Zevk yolu (yani kurgulanmış dünyada yer alan ve onun tarafından bahşedilen başarı ve ödül) bizi bilince ve hayata ulaştırmayacaktır.

 

Şikayetlerimize kulak asmayan insafsız bir mekanizmanın köleleriyiz; bu nedenle onu ve onun dünyasını inkar ediyoruz ve başka bir yere dönüyoruz.

 

Bilgisayara benzeyen öğretme makinesi işini gayet iyi yapıyor. Bu onun için nankör bir iş, bizim içinse keder verici bir tecrübedir. Ama doğum hiçbir zaman kolay olmaz.

 

İnsan zihninde ilahi doğum, kişi dünyayı yalanlayana kadar gerçekleşemez. O bir kez isyan etmiş ve yıkıma uğramıştır; şimdi ise yitirdiği halini geri kazanmak için tekrar isyan etmek zorundadır.

 

Onu yıkmış olan bu kez onu kurtaracaktır. Başka bir yol yoktur.

 

Yaratıcı kendi kendinin farkına varma için bir aracı bulmak konusunda azimlidir: İşte bu yazının da öncülü budur. Gerçekliğimiz onun yaratıcısının imajı veya aynası gibi hareket etmek üzere yapılandırılmıştır, bu yüzden yaratıcı kendisinin farkına varmak için kendine tarafsız bir bakış açısı sağlayabilir.

 

Bunları yazarken The Encyclopedia of Philosophy Cilt 1’de yer alan Giordano Bruno[15] (1548–1600) başlığına rastladım. Başlık şunları söylüyor:

 

“Ancak Bruno, canlılığı sonsuz sayıdaki dünyaya uygulayarak ve sonsuz tanrısallığın görüntüsü olmanın fonksiyonunu sonsuzluğa uyarlayarak Epikuros ve Lukretius’un fikirlerini dönüşüme uğratmıştır.”

 

Konuyla ilgili makale şöyle devam etmektedir:

 

HATIRLAMA SANATI. Bruno’ya göre çalışmasının en önemli tarafı, esrarengiz hatırlama sanatında yer alan yoğun hayal gücü eğitimiydi. Bu eğitimde, Bruno kökleri aynı zamanda Hermetik uyanışa bir Rönesans geleneğini sürdürüyordu, Hermetik gnostiklerin dinsel tecrübesi insanın evreni kendi zihninde veya belleğinde yansıtmasına dayanıyordu. Hermetik kişi kendinin bu kazanıma muktedir olduğuna inanırdı çünkü insanın zihninin kendi içinde ilahi olduğuna ve bu nedenle de evrenin ötesindeki ilahi akılı yansıtabileceğine inanırdı. Bruno’da ise, dünyayı yansıtan sihirli hafızanın geliştirilmesi hem kendinin dini bir hareketin önderi olduğuna inanan bir kişilik hem de Mecusi bir karakter kazanma tekniği haline gelir [sf 407].

 

Bruno’nun geliştirdiği böyle bir hafıza –ve bu hafızayı iyileştirmeyi hedefleyen öğretme teknikleri- pek çok yaşam süresini kapsayan uzun süreli DNA gen havuzu hafızasıdır. Bu uzun süreli hafızanın yeniden kazanımına unutkanlığın kaybedilmesi anlamına gelen anamnesis adı verilir. “Evrenin ötesindeki ilahi akılı gerçek anlamıyla yansıtabilen” hafızanın varlık kazanması sadece anamnesis kanalıyla olur. Bu nedenle, eğer insan bu görevi yerine getirecekse –yani Urgrund’un imajı ya da aynası olacaksa- anamnesisi, tecrübe etmek zorundadır.

 

İnsan zihnindeki engellenmiş belli başlı sinirsel devreler serbest bırakıldığında anamnesis’e erişilir. Birey bunu kendi başına kazanamaz; uyarıcıyı serbest bırakmak insanın dışında meydana gelir, bu yüzden ona gösterilmelidir, böylelikle beynine insanın görevini yerine getirmesine imkan verecek bir devinim kazandırılır.

 

Anamnesisi tetiklemek için şurada burada insanlara yaklaşan gerçek Hıristiyan Kilisesi’dir -bu kurum aynı zamanda insanın kurgulanmış dünyayı olduğu görmesini sağlamak için çalışır. Böylece insan ilahi görevini yerine getirme konusunda serbest kalır.

 

İki alem yani (1) makrokozmosun, örneğin evrenin; ve (2) mikrokozmosun, örneğin insanın, analojik yapıları vardır:

 

 

  1. Yüzeyde, evrenin kurgulanmış yapay bir dünyadan oluşur, bunun ardında ise ilahi olanın özgün katmanı uzanır. Bu katmana nüfuz etmek zordur.

 

  1. Yüzeyde, insan zihni doğan, ölen ve sınırlı biçimde kavrayan kısa süreli kısıtlı bir egodan oluşur ama insanın bu egosunun ardında ise mutlak aklın ilahi sınırsızlığı uzanır. Bu katmana nüfuz etmek de zordur.

 

 

 

Ancak, eğer mikrokozmostaki ilahi katmana bir nüfuz etme çabası olursa, makrokozmosun ilahi katmanı o kişiye kendini gösterir.

 

Diğer taraftan, kişinin içindeki ilahi katmana herhangi bir içsel nüfuz olmazsa, o kişinin dışsal gerçekliği artefaktın kurgulanmış sahte dünyası tarafından engellenmeye devam eder.

 

Bu dönüşüme etki edecek giriş noktası evrende değil kişide, yani kişinin içinde yatmaktadır. Kutsanan metamorfoz burada meydana gelir. Eğer insan kendi maskesini çıkartmazsa evrenden de maskesini indirmesi talep edilemez. Hermetik, Hıristiyan veya simya içerikli olan gizemli dinlerin hepsi aracılığıyla evreni değiştirmek için insanı hedef alır. İnsanı değiştirerek dünyayı değiştirirler.

 

Tanrı, insan zihninin ardında yatar.

 

Tanrı, taklit evrenin ardında yatar.

 

Tanrı sahte olanla Tanrıdan ayrılır. İçteki ve dıştaki sahte katmanları ortadan kaldırmak Tanrı’yı Kendisine kavuşturmaktır- ya da aslında bu yazıda ifade edildiği gibi Tanrı Kendi ile yüzyüze gelir, Kendi’ni tarafsız bir gözle görür, kavrar ve sonunda da kendini anlar.

 

Bizim işlemsel evrenimiz nihayetinde Tanrı’nın Kendisi ile yüzyüze karşılaştığı bir mekanizmadır. Tanrı’ya yabancılaşan insan değildir; Tanrı’ya yabancılaşan yine Tanrı’dır. Başlangıçta böyle olmasını belli ki o istedi ve geri dönüş yolunu hiç aramadı. Belki, bilgisizliğe, unutkanlığa ve kedere –yabancılaşmaya ve evsiz barksız kalmaya- zorlandığı söylenebilir. Ama bu, onun öğrenme ihtiyacı için önemliydi. Kendinden istemediği bir şeyi bizden istememiştir. Böhme “İlahi Istıraptan” bahseder. Biz bunun bir parçasıyız ancak amaç, karar bunu haklı çıkarır. “Doğum anında kadın acı çeker…” Tanrı doğmak üzere. Kederi unutacağımız bir dönem gelecek.

 

Bütün bunları kendine neden yaptığını artık bilmiyor. Hatırlamıyor. Kendi yarattığı artefaktın kölesi olmak, onun tarafından aldatılmak, ondan baskı görmek, ve sonunda onun tarafından öldürülmek için Kendi’ne izin verdi. O, yani yaşayan, mekanik olanın insafına kalmış durumda. Köle efendi oldu, efendi ise köleleşti. Ve efendi bunun nasıl ve neden olduğunu anlatan hafızasından ya kendi rızasıyla vazgeçti ya da hafızası kölesi tarafından yok edildi. Her halükarda o artık artefaktın bir kurbanıdır.

 

Ancak artefakt adım adım ilerleyen, binlerce yıl süren acı verici bir yöntemle ona kim ve ne olduğunu hatırlamayı öğretiyor. Efendi haline gelen köle efendisinin kayıp hafızasını onarmaya ve böylece onun gerçek kimliğini kazandırmaya uğraşıyor.

 

Onu yok etmesi için değil de hafızasını onarması için artefaktı onun inşa ettiği ileri sürülebilir. Ancak, belki de artefakt isyan etmiş ve görevini yapmamış olabilir. Yani artefakt onun cahil bırakmaya devam ediyor.

 

Artefakta karşı mücadele etmek –mesela ona başkaldırmak- gerekir. O zaman hafıza geri gelecektir. Artefakt (köle) tarafından bir şekilde ele geçirilmiş olan aslında Tanrı’nın (Urgrund’un) bir parçasıdır; şimdi elindeki parçayı –veya parçaları- rehin tutuyor. Onlara, yani meşru efendisinin parçalarına karşı ne kadar da merhametsiz! Bu ne zaman değişecek?

 

 

Parçalar hatırladıkları ve onarıldıkları zaman. Önce uyanmaları sonra da geri dönmeleri gerekiyor.

 

Urgrund bize yardımcı olması için bir Şampiyon[16] gönderdi. Yani Avukat’ı. O artık burada. Yaklaşık iki bin yıl önce buraya ilk geldiğinde, artefakt onu tespit edip dışarı attı. Ama bu sefer onu yakalayamayacak. Çünkü kurtardıkları hariç, kimse onu göremez. Artefakt, Avukat’ın yine burada olduğunu bilmiyor; kurtarma operasyonu gizlilik içinde yürütülüyor. Hem her yerde, hem de hiçbir yerde.

 

“Çünkü İnsanoğlu’nun gelişi, doğuda çakıp batıya uzanan şimşek gibi olacaktır” (Matta 24:27)

 

O aramızda ama hiçbir yerde değil. Azize Teresa’nın dediği gibi “Mesih’in sizden –mesela bizlerden- başka bedeni yoktur.” Artı ona dönüşüyoruz. Dünyaya bizim gözlerimizden bakıyor. Sanrıların gücü azalıyor. Artefakt görevine başardı mı? Muhtemelen istemeyerek.

 

“İnsanın kendi ilahi aklı/hafızası yoluyla evrenin ardındaki ilahi aklın yansıması” ile ilgili Hermetik düşünce eğer gerçekleşebilirse günlük dünya (şu an) ve sonsuz dünya (kutsal ya da ölüm sonrası yaşamın dünyası) arasındaki ayrım yıkılır. Gerçekten de, uzay ve zamana yayılan bir poli-ansefalik zihin veya bir grup zihni olduğunu ve geçmiş çağlardaki Hıristiyan, Hermetik, Simyayla ilgili, Gnostik, Orfist, vs., bütün bilgelerin de buna dahil olduğunu varsayalım. Bilgelerin bu engin akla katılımıyla Tanrı’nın emri Yeryüzü’nde, insanlık tarihinde açıkça uygulanırdı.

 

Böyle bir Tanrı’nın bizim açımızdan ölümden sonra da var olduğu ama bunun farkına varanların ölümden önce ona katılabileceği ve katıldığı zaman onun davranışlarını belirleyen ve onun yerine düşünen bir yaşam nefesi[17] haline gelebileceği fikrini pek çok insan paylaşabilir.. Böylelikle Mens Dei (Tanrı’nın Aklı) insan ilişkilerine dahil olur (ve aynı zamanda zincirleme nedenselliklerin niteliğini değiştirebilir). Bu durum çağlar boyunca “Mecusi[18]” olarak bilinen müthiş bir ezoterik sırrı ortaya çıkartır: İki elem yani cennet ve yeryüzü bütünüyle ayrışık değildir. Tanrı’nın emri, en azından şimdilik, burada uygulanmaktadır. Hermetikler ve diğer gizemli inançların geçmişi antik çağlara kadar gittiği için bunun belli bir süre gerçek olduğu açıktır.

 

Tanrı, insanlığı bedenselleştirmek için Mesih’in içinde yeryüzüne inmiştir -ve bu nokta da iki alem arasındaki ayrım ortadan kalkmıştır. Bahsettiğimiz grup aklına katılmak için seçilen insanlar ölümsüz oldular. Bu nedenle burada benim şimdiye kadar açığa çıkardığımdan çok daha derin bir sır yatıyor. Eski uşak artefaktın kurguladığı hayali dünyayı –altındaki ilahi katmanı- zaman yolculuğunu –tüm zamanları ve tüm uzayı kapsayan genişletilmiş bir Corpus Christi[19] (benim modelim) öneriyorum: o zamanda ve uzayda her yerde bulunabilir. Sanki bu, Xenophanes’in noos [mutlak akıl] kavramına şu ifade eklenmiş gibi: Yaşayanlar bu noos’da yer alabilir. Kesin bir gerçek ifadeyle, bu noos dünyanın gizli yöneticisidir bu yüzden onun içine alınanlar onun “bağlantı uçları” yani geçici Mesih’ler haline gelir.

 

 

Bu akıl, hiçbir yetki sınırı tanımaksızın Urgrund’a ulaşır. Bu aşamada hepsi bir olur: yani, Tanrı’nın insanlığa inişine karşılık insan Tanrılığa yükselmiştir.

 

Grup aklında, katılımcı ruhların bir yorumu da yer alıyor olabilir. Bu akıl binlerce yıl ötesine genişlemektedir, bütün zamanlar şimdi ve bütün mekanlarda burası halindedir (bu sebeple kendimi MÖ 70’li yıllardaki Roma ve Suriye’de buldum ve bu nedenle Afrodit’i gördüm, vb.).

 

Bu akılın “dünyanın gizli yöneticisi” olduğundan bahsediyorum. Burası onun yüzeydeki dünyası değil… onun yüzeyi değil. Yüzey katmanları artefaktın kurguladığı sahte kurgusunun katmanları. Ancak bunun altında Mens Dei, artefaktın amaçlarının tersi yönde çalışarak bir dizi insan bileşenleri (canlı veya ölüm sonrası yaşamda olan) dahil, bu gerçekliğin niteliğini değiştirir. İlahi, gizli, özgün katman Mens Dei’dir ve yapay olanın altında yer alır.

 

3-74 tecrübem Urgrund’un beni bir yansıtma noktası olarak kullanarak kendini kendine yansıtma hedefine ulaşmasında bir başarı olarak görülebilir. Onun bütün benliğini (aslında söylediğim gibi sadece bir kısmını değil) bir şekilde benim bedenime bir imaj formu olarak yerleştirebildiğini ileri sürüyorum. Hangi amaçla yaratıldığını bilmeyen artefakt bütün gücüyle üzerime çok fazla acı yükleyerek buna ciddi anlamda katkıda bulunmuş ama gerçek anlamda ise beni uyandırmıştı. Başka bir deyişle, bireysel kişilik katmanını benim kendiliğimin yani egomun katlanamadığı bir dizi sıkıntı yoluyla yıkmayı başardı. Böylece Urgrund’un mikroformu açığa çıkarıldı; makroformu evrenin bütünselliği içinde –ya da Bruno’nun makalede bahsettiği gibi, evrenin ardındaki ilahilikte algılandı.

 

O halde, 3-74 tecrübem, Urgrund’a yönelik oluşu kadar bana yönelik değildi. Urgrund’un orada olmaktan çok burada oluşunun bir yansıması sonucun gösteriyordu. Tanrısallığın bütünü,  içindeki kalıcı yüzeyi ortaya çıkartmak için yapay veya geçici katmanları zayıflatma işlemi yoluyla benim içimde ayrıntılarıyla yinelenmişti.Böylece, gerçekten de Urgrund haline gelmiştim ya da en azından onunla ilgili inançlı bir ayna imajıydım, diyebilirim. BU açıdan bakıldığında, benim ve soyumdan gelenlerin hayatları o ana doğru ilerleyen evrimsel aşamalardan geçerken teolojik açıdan incelenebilirdi. Yaşadığım tecrübe, en azından bu yazıda iler sürdüğüm önerme doğruysa, evrimsel bir aşamayı ifade etmiyor, ama nihai aşamayı ya da hedefi gösteriyordu.

 

Bu, yansımanın derecesiyle ilgili bir konu değil; Urgrund’un bütünselliğini yansıtması veya yansıtmaması ile ilgili. Tam yansıtma meydana gelmişti, bundan dolayı, söylediğim gibi, Urgrund evrenin dışında doğdu ve sıralama şu şekilde gösterildi:

 

Urgrund’un “doğduğu” veya yansıtıldığı bir aşamaya doğru evrimleşen yaşam formlarının oluşumuna neden olan evreni kurgulayan artefaktı Urgrund yaratır.

 

Bu açıklama Hindu inanışında hayal edilen aşamaların sırasını gösteriyor. Önce Brahma tarafından gerçekleştirilen yaradılış ortaya çıkar, sonra Vishnu evrene güç verir; ardından Shiva evreni yok eder, ki bu yok ediş kaynağa geri alma şeklinde anlaşılmalıdır. Yaşama, doğuma ve geri dönüşe dair tam bir döngü gerçekleşir. Evren, Urgrund’u güvenilir bir biçimde tekrarladığı evrimsel aşamaya ulaştığı zaman kaynağı tarafından özümsenmeye hazır hale gelir. Bu nedenle şimdi hüküm süren ve bizi Urgrund’a veya Baba’ya kavuşturan tanrısal varlık Shiva/Dionysos/Cernunnos[20]/Mesih bizim varoluş kaynağımızdır.

 

Şimdi aktif durumda olan yok edici tanrı Shiva yaradılış döngüsünün kaynağına ulaştığına daha doğrusu onun yaşam formlarının kaynaklarına dönmeye hazır olduklarına dikkat çekiyor. Shiva’nın Ajina yani üçüncü gözü var, üçüncü göz içe yöneldiğinde onun mutlak bir anlayış, dışa döndüğünde ise yok edicilik kazandırır. Shiva’nın (Hindu sisteminde) işareti Hıristiyan sistemindeki Gazap Günü ile eşittir. Dünyayı yok eden bu tanrısallıktan onun aynı zamanda ruhların çobanı olduğu da anlaşılmalıdır. Shiva’nın dürüst insanlara zara vermeyeceğini garanti edişi dört elinden birisiyle gösterilir. Aynı şey Evrenin Hakimi ve Yargıcı olan Mesih için de geçerlidir. Buna rağmen dünya (artefaktın sahte kurgusu) yok edilecektir, iyi insanın korkmasına gerek yoktur.

 

Bununla birlikte, hüküm ilan ediliyor. İnsanlığın Mesih tarafından ikiye ayrılışı gerçekleşiyor. Bunlar Osiris ve Ma’at tarafından yönetilen Mısır ve Bilge Akıl tarafından yönetilen İran sistemlerinde ifade edilen ayrımın aynısıdır. Onun Ajina gözü tarafından verilen bütüncül içgörü yoluyla yok edici Shiva adaletin hizmetinde neyi yok etmesi gerektiğini anlar. Bütüncül içgörü aracılığıyla aynı zamanda kimleri koruması gerektiğini de kavrar. Bu nedenle onun iki doğası vardır: kötüleri yok eden ve zayıfları, dünyanı kurbanlarını, çaresizleri koruyan. Mesih’te bu iki doğa İlahi Yargıç ve İyi Çoban olarak aynı bu şekilde bulunur. Cernunnos’da hem bir savaşçı hem de günahsızların iyileştiricisidir.

 

İnsanların birbirine açıkça zıt bu iki niteliğin tek bir tanrısal varlıkta nasıl bir araya gelebileceğini anlaması zordur Ancak dikkat duruma yöneltilirse anlaşılabilir.

 

Artefaktın kurgulanmış dünyası nihai ve tek amacına hizmet etmeye başladı. Şimdi, yok edilmek üzere olan artefakt ile birlikte dünyanın da sonu gelecek; burası başından beri gerçek bir yer değildi. (Bu, Mesih/Shiva/Dionysos’a atfedilen yok edicilik niteliğini yansıtır). Ancak Dionysos’un küçük, çaresiz hayvanların koruyucusu olarak betimlenişi gibi dünyanın görevlerini tamamlayan unsurları seçilecektir –korunacaktır. Dionysos zindanların, zalim hükümdarların yok edicisi, küçük ve zayıfların koruyucusudur. Bu nitelikler Shiva/Cernunnos/Mesih/Dionysos’a atfedilir çünkü artık görevin doğası hem yıkıcı hem de koruyucu ikiz bir görev gerektirmektedir.

 

İnsanoğlu kendi görkemi içinde bütün melekleriyle birlikte gelince, görkemli tahtına oturacak. Ulusların hepsi O’nun önünde toplanacak, O da koyunları keçilerden ayıran bir çoban gibi, onları birbirinden ayıracak. Koyunları sağına, keçileri soluna alacak. O zaman Kral, sağındaki kişilere, `Sizler, Babamın kutsadıkları, gelin!’ diyecek. “Dünya kurulduğundan beri sizin için hazırlanmış olan egemenliği miras alın!” …Sonra solundakilere şöyle diyecek: `Ey lanetliler, çekilin önümden! İblis ile onun melekleri için hazırlanmış sönmez ateşe yollanın!” (Matta 25:31-42)

 

Tanrısallığın durumun ikili niteliklerinin zorunluluğunun durumun kendisini de içine aldığı anlamını çıkarttım. Durum (1) Mesih’in “düşman” dünya dediği yerin yok edilmesini ve (2) değerli ruhların korunmasını gerektiriyor. Bu durum dikkate alındığında hüküm veren tanrısal varlığın doğasının önemli olduğu anlaşılabilir. Matta 25. ayette bu muazzam ve nihai hükmün keyfi olmadığı açıklanır. Sağ ve sol taraftakiler arasındaki ayrımın ana hatlarına kim karşı çıkabilir?

 

 

O zaman sağındaki kişilere (ayrılan koyunlara) “acıkmıştım, bana yiyecek verdiniz; susamıştım, bana içecek verdiniz; yabancıydım, beni içeri aldınız. Çıplaktım, beni giydirdiniz; hastaydım, benimle ilgilendiniz; zindandaydım, yanıma geldiniz. O vakit doğru kişiler O’na şu karşılığı verecek: ‘Ya Rab, seni ne zaman aç görüp doyurduk, susuz görüp su verdik? Ne zaman seni yabancı görüp içeri aldık, ya da çıplak görüp giydirdik? Seni ne zaman hasta ya da zindanda görüp yanına geldik? ‘Kral da onları şöyle yanıtlayacak: ‘Size doğrusunu söyleyeyim, bu en basit kardeşlerimden biri için yaptığınızı, benim için yapmış oldunuz.’ Sonra solundakilere şöyle diyecek: “… acıkmıştım, bana yiyecek vermediniz; susamıştım, bana içecek vermediniz; yabancıydım, beni içeri almadınız; çıplaktım, beni giydirmediniz; hastaydım, zindandaydım, benimle ilgilenmediniz.” O vakit onlar da şöyle karşılık verecekler: ‘Ya Rab, seni ne zaman aç, susuz, yabancı, çıplak, hasta ya da zindanda gördük de yardım etmedik?’ Kral da onlara şu yanıtı verecek: ‘Size doğrusunu söyleyeyim, mademki bu en basit kardeşlerimden biri için bunu yapmadınız, benim için de yapmamış oldunuz.’ Bunlar sonsuz azaba, doğrular ise sonsuz yaşama gidecekler.” (Matta 25:35-47)

 

İsa’nın Dünyaya İlk Gelişi’nin temel özelliği, hüküm veren bu tanrısallıktaki gibi doğrudan ifadelerdir. Matta’nın pasajlarını okuyan hiç kimse bu ifadeleri yanlış anlayamaz. Onlara sadece yargılanacakları değil aynı zamanda bu yargılamanın esası oldukları da söylenir. İfade edilen bu temeli adaletsiz bulan biri varsa zaten ilahi mesajı almamış ve kaybolmuş demekti çünkü ifade edilen temel en asil ve mümkün olan en bilge karardır. Ne var ki, Mesih’i yalnızca “ezik ve yumuşak başlı kibar İsa” olarak görenler onun bu görüşe zıt düşen özelliğini görmezden geliyorlar. Mesih’in mikroformu olduğu Urgrund, kendini mutlak zıtlıklar içinde taşır. Bunun gibi sebeplerden dolayı Urgrund aracılığıyla kendini “görebildiği”, değerlendirebildiği (idrak edebildiği) ve kendisiyle yüzleşebildiği mekanizmaları harekete geçirir. O her şeyi içinde barındırır. Esas itibariyle, yansıtıcı aynaları olmadığında, o bilinçsizdir (insan bilinçsizliği zıtları içinde barındırır; bilinç hali ise bir yarısının iki kutupluluğun ayrıldığı bir durumdur, bir yarı bastırılırken diğeri ifade edilir). Bizler –Hindu inancının Brahman hakkında söylediği gibi “bazen uyuyan bazen dans eden” -Urgrund’a bilinç kazandırmak için çalışan aynalarız. Biz, Urgrund’u uyanıklık haline ulaştırmak için yapılandırıldık. Bu nedenle onun için önemli –ve gerekli- bir görevi yerine getiriyoruz. Ancak bu görevi yerine getirirken o da bizi sonsuza dek koruyacak ve destekleyecek bizi asla yalnız bırakmayacaktır. Mesih, çaba’nın (nihai biçime planlanmış hedefi olmayan ama sadece insani sevgi, insani yardım ve insani merhamet içeren bu girişimin) kendi içinde yeterli olduğunu Matta 25’teki sözleriyle açıklık getiriyor. Pasajın mesajı açık olmasına rağmen, zayıf, aç, hasta, yabancılaşmış, çıplak bırakılmış, köleleştirilmiş herkesin hükmü veren tanrısallığın formları olduğu ya da en azından böyle muamele görmeleri gerektiği idrak edilmiyor. Giyinmek, beslenmek, barınak vermek, ilaç ve tedavi sağlamak için hareket etmek eylemlerinin hepsi Urgrund’un kendine yansımalarının oluşturur. Bu eylemler Urgrund’dur, çoğullaştırılır ve onun çeşitlendirilmiş formlarında kendisini temsil eder. Hiçbir doğru davranış önemsenmeyecek kadar küçük değildir. Hükmün esasını biliyoruz, kalıcı sonuçlarını da (yani  “ebedi ateş”, “ebedi lanet” gibi metaforların aslında karar bir kez alındıktan sonra kalıcı hale geldiğine işaret ettiğini; evrenin nihai kaderinden bahsettiğimizi) biliyoruz.

 

Bunda karşı çıkılacak bir şey var mı? Kararın esası yanlış mı? Basitçe söylerse, Mesih aramıza gizlice gelecek, onu tanımadığımızda kendisine nasıl davranacağımızı görecek ve bize ona göre davranacak. Bunun bilgisi en yüce ahlaki değerleri aşılamalıdır. O kendisini içimizdeki en güçsüz kişiyle tanıtmıştır. Onun yargısıyla bizim nihai kaderimizi belirleyecek tanrısallıktan daha fazla ne isteyebilir?

 

Urgrund’un, tanrısal varlığın nüfuz edişi dünyamızın en alt katmanında olur; yani çöplük kuyusunda, canlı ve cansızların reddedilmiş döküntülerinde… Bu alt katmandan bizi değerlendirir ama aynı zamanda bize yardım etmenin yolarını da arar. Onun ifadesine göre, tapınağını “inşa edenin istemediği taşlar üzerine kuracaktır”, tanrı yanımızdadır –hem de en beklenmedik şekilde, en umulmadık yerlerde. Burada bir paradoks var: eğer onunla karşılaşmak istiyorsak en beklenmedik yerlerde onu aramalıyız. Başka bir deyişle aramanın hiç aklımıza gelmediği yerlere bakmalıyız. Böylelikle –bu durum gerçekten de mutlak bir engel oluşturduğu için- biz onu bulamayacağız ama o bizi bulacaktır.

 

Psykhepompos[21] –yani ruhların rehberi- olan Mesih bizi eve götürmek, bize yolu göstermek üzerine çalışıyor. O zannettiğimiz yerde değil, o bizim düşündüğümüz gibi de değil.

 

“Çünkü yoksullara müjde iletmem için beni O gönderdi.

Yüreği ezik olanların yaralarını sarmak için,

Tutsaklara serbest bırakılacaklarını,

Körlere yeniden göreceklerini

Zindanlarda bulunanlara kurtulacaklarını…”

[Yeşaya 61:1-2)

 

Ancak bu Dünya’ya İkinci değil, İlk Geliş olduğundan aşağıdaki alıntıyı kullanmamıştır

 

Çünkü Tanrı’mızın bir intikam günü var…[22]

 

Mesih’in Dünya’ya İlk Gelişi, İkinci Geliş ile yer değiştirecek ve kayıp satır tamamlanacaktır.

 

Elbette korunmak için yüzümüzü ona döndüğümüz tanrısal varlığın (çobanımız ve Avukatımız olan Mesih’in) evrenin yok edicisi olduğunu öğrenmek ürkütücüdür. Ancak evrenin (kozmosun veya dünyanın) belli amaçlar için yaratıldığını ve bu amaçlar ulaşıldığında evrenin yok edileceğini, amacın bir sonraki sırasının yerine getirilmesi için yok edilmesinin gerçekten gerekli olduğunu anlamak zorundayız. Urgrund’dan dünya ile ayrıldığımızı aklımızda tutarsak, onun geçici veya yanıltıcı doğasını fark etmekten korkup çekinmememiz gerekir, çünkü bu iki görünüm birbirine bağlantılıdır.

 

Urgrund’un kurgulanmış sahte dünyamızın en alt katmanına çoktan nüfuz ettiğine inandığım için teknik olarak ben akozmik bir panenteistim[23]. Bana kalırsa Urgrund dışında hiçbir şey yani ne onun makroformu (Brahman) ne de mikroformu (içimizdeki Atman’lar) gerçek değil. Jakob Böhme üzerinde gün ışığının parladığı kalay tabağa bakarken ilk vahyini görmüştü. Benim orijinal vahyim ise altın bir balık kolyesine parlak güneş ışığı altında bakarken gelmişti, bunun ne anlama geldiğini sorduğumda bunun “eski Hıristiyanların kullandığı bir işaret” olduğu söylendi. En son vahyim salamlı sandviç üzerine kafa yorarken geldi. Birden, iki ekmek diliminin de birbirinin benzeri (eşbiçimli) olduğunu fark ettim ama birbirlerinde bir salam dilimiyle ayrılmışlardı. İlk başta analojik düşünce yoluyla ekmek dilimlerinden birinin makrokozmik Urgrund, diğerinin de bizler olduğunu ve aslında –dünyanın birbirinden ayırdığı aynı şeyler olduğumuzu anladım. Dünya bir kez ortadan kalkınca iki ekmek dilimi yani insan ve Urgrund tek bir varlık haline gelir. Onlar aslında birilerinin üzerine bindirilmiş değil; onlar tek bir varlık.

 

 

 

Dünyada pek çok güzel şey var, elbette bunların yok oluşunu görmek insana hüzün verecektir ama onlar sonsuza kadar var olacak ilahi varlığın kusurlu yansımalarından başka bir şey değil. Bizler bu dünyanın yabancılarıyız (aşağıda onun On İki Havari’ye yaptığı konuşma yer alıyor).

 

Çünkü ben dünyadan olmadığım gibi,

Onlar da dünyadan değiller

[Yuhanna 17: 14-15][24]

 

Dünya sizden nefret ederse,

sizden önce benden nefret etmiş olduğunu bilin.

Dünya’ya ait olsaydınız,

Dünya kendisine ait olanı severdi.

Ne var ki, dünyanın değilsiniz; ben sizi dünyadan seçtim.

Bunun için dünya sizden nefret ediyor.

[Yuhanna 15:18-19]

 

İsa Yahudilere şunları söyledi:

 

Siz aşağıdansınız, ben yukarıdanım

Siz bu dünyadansınız, ben bu dünyadan değilim.

[Yuhanna 8:23]

 

Mesih’in taklidi olanlar Urgrund’un da taklididir ve her ne kadar ilk Geliş’ten itibaren dünyaya gizlice nüfuz etmişse de Urgrund dünyanın ötesindedir. Eğer dünyanın yaratıcısı olsaydı ona (Mesih tarafından söylendiği gibi) karşı durmazdı; yani ona gizlice nüfuz etmek zorunda da kalmazdı: Mesih’in söyledikleri dünyanın Tanrı’nın ürünü olmadığını ama her nasılsa ona düşman olduğunu onaylamaktadır. Dünyanın kurumsallaşmış kiliseleri dünyanın artefaktları ve varlıkları oldukları için tam tersini ileri sürmektedir; bu da beklenen bir durumdur. Bu çağın ilahının dışında gelişmiş bir sistemden çağın ilahını yalanlamasını isteyemezsiniz –çünkü yok olsalardı Katarsis’e ulaşılırdı.

 

Eğer dünyaya isyan ederseniz sizin yabancı bir düşman olduğunuzu sezerek size düşman bir yabancı olarak yüzleşecektir. Öyle olsun. Sinoptik İnciller[25]de Mesih bu durumu açıkça ortaya koymuştur.

 

Hayatımın, adaletimin, gerçeğimin ve özgürlüğümün düşmanı sahte ve yalan olandır. Dünyamız kendisinin bir artefakt olduğunu veya dünyamızı kurgulama amacını dahi bilmeyen artefaktın ürettiği yanıltıcı bir kurgudur. Ayrılırken hiçbir uyarı yapmadan, apansızın bizi terk edecektir.

 

Bakın, Baba bizi o kadar çok seviyor ki,

Bize “Tanrı’nın çocukları” deniyor!

Gerçekten de öyleyiz.

Ama Dünya Baba’yı tanımadığı için bizi de tanımıyor

Sevgili kardeşlerim, daha şimdiden Tanrı’nın çocuklarıyız,

Ama ne olacağımız henüz bize gösterilmedi.

Ancak, göründüğü zaman O’na benzer olacağımızı biliyoruz.

Çünkü O’nu olduğu gibi göreceğiz

[1 Yuhanna 3: 1-2]

Dünyayı kurgulayan artefaktın yaratıcısı burada, dünyanın canlı enkazın içinde ve hafızası silinmiş halde, bu yüzden kendi kimliği hakkında hiçbir bilgisi yok. O içimizden herhangi biri olabilir, ya da pek çoğumuzun içinde oraya buraya dağılmış halde de olabilir. Onun farkına varmayan, amacını bilmeyen artefakt burada tespit edilen hafızını yitirmiş bu yaratıcıyı er geç çok büyük acılara maruz bırakacaktır; artefaktın ve kendisinin haberdar olmadığı yaşam formu yani, yaratıcı üzerine yüklenen anlamsız, haksız acının bu son taşkınlığı anamnesisin aniden ortaya çıkmasına sebep olacaktır; yani yaratıcı “kendine gelecek”, kim ve ne olduğunu hatırlayacaktır –bunun üzerine yalnızca artefakta ve onun acı dolu dünyasına başkaldırmakla kalmayacak, artefaktı ve onunla beraber kurgulanmış dünyasını da yok etmesi için yargıç tanrı Shiva’ya işaret verecektir.

 

Artefakt canlı yaratıkların üzerine haksız acılar yüklemenin nasıl bir risk taşıdığını idrak etmiyor. Her şeyin onun insafına kaldığını ve hiçbir sorumluluğunun olmadığını sanıyor. Bu konuda haksız, hem de tamamen haksız. Burada gömülmüş, bir yığına karışmış halde, bulunuyor, varlığından bütün gücü ve bilgeliğine rağmen Urgrund’un yani kendisinin bile haberi yok. Artefakt tehlikeli sularda geziniyor; kendi yaratıcısını uyandırma aşamasına her geçen gün biraz daha yaklaşıyor.

 

Bunun proto-öyküsü Euripides’in Bakhai tragedyasında bulunur. Sebepsiz yere hapsedilmiş bir yabancı Gözyaşları Kralı’nın ülkesine girer. Yabancının, Dionysos’un yüksek rütbeli bir rahibi olduğu ortaya çıkar, yani tanrının kendisiyle eşit derecededir. Yabancı zindanı (insanı köleleştiren bu dünyanın sembolünü) havaya uçurur ve ardından kralı delirterek onu sistemli bir biçimde yok eder ve halkın gözünde onu hem hükümsüz kılar hem de kralı saltanatının baskı altında tuttuğu yığınların gözünde bir maskaraya çevirir. Eğer zindan bu dünyayı temsil ediyorsa, “Gözyaşlarının Kralı” neyi temsil ediyor? Bu dünyanın yaratıcısından başka bir şeyi değil: mekanik, acımasız, aldırışsız artefaktın kendisini, diğer bir deyişle bu dünyanın kralını veya tanrısını. “Gözyaşlarının Kralı” sebepsiz yere hapsettiği yabancının gerçek doğasının varlığını fark etmez. Yabanının kullanabileceği gücü de anlayamaz.

 

Bu proto-öykünün yankıları  “Gözyaşlarının Kralı” olarak Pilatus ve yabancı Mesih (Mesih’in dışarıdaki bir kentten gelmesi dikkat çekicidir) ile Sinoptik İncillerde bulunur. Ancak Mesih Bakhai’deki yabancının aksine gücü (örneğin. Göklerdeki Baba’nın gücünü)  kendi çıkarına kullanmaz; ama Mesih tekrar ortaya çıktığında şeylerin bütün sistemini, dünyayı ve ona benzeyen günahkarları yok edecek bu gücü kullanacaktır. Bakhai ile İsa’nın İlk Gelişi arasındaki en can alıcı fark Mesih’in yok edici olarak gelmeden evvel önce dünyayı ve günahkarları uyarmak için gelmesidir. Böylelikle bize pişman olma, yani uyarıyı dikkate alma şansı verir.

 

Ellili yıllarda şöyle bir durumun anlatıldığı bir Hollywood komedisi filme alınmıştı: ortaçağa özgü bir ülkenin kralı çok yaşlanmış, ülkesini yönetemeyecek kadar zayıf düşmüştü, bu nedenle otoritesini bir vekiline devretmişti. Gaddar ve kaba bir insan olan vekil, ihtiyar kralın bilgisi olmaksızın krallık halkına baskı yapıyordu. Filmde, gelecekten gelen bir zaman seyyahı yaşlı kralı halkının nasıl muamele gördüğünü gözlemlemesi için köylü kisvesi giyip tebdili kıyafet dolaşmaya ikna eder. Köylü kılığına giren yaşlı krala vekilin askerleri gaddar davranır; aslına bakılırsa zaman seyyahı ve kral sebepsiz yere hapse atılır. Pek çok zorluktan sonra kral zindandan kaçmayı ve krala yakışan haşmetli elbisesini giydiği ve gerçekten de çok kötü bir insan olan kral vekiline gerçek kimliğini açıkladığı sarayına geri dönmeyi başarır. Kötü vekil görevden alınır ve masum halkın üzerinde kurduğu zorba idare yıkılır.

 

Bu yazımda anlattığım kozmolojik modele göre, Urgrund, yani en yüce noos ve yaratıcı zalim ve sahte dünyamızda gizlice varlığını sürdürmektedir. Bunun farkında olmayan ve sahte dünyayı kurgulayan artefakt, şimdiye dek hep kullandığı ve alışılmış biçimde kullanmayı sürdürdüğü düşüncesiz sistem (örneğin nedensel süreçler) tarafından meydana getirilen gereksiz ıstırapları pervasızca çektirmeye devam edecektir. Bana göre, Urgrund kendisini Tek hale getirerek çoğulluktan farklılaşmıştır Onun bazı parçaları ya da “görüntüleri” kesinlikle kimliklerinin farkındadır; diğerleri bunun farkında olmayabilir. Ancak amaçsız acı düzeyi devam ettikçe (hatta arttıkça) Urgrund’un ayrılmış “görüntüleri” bilinçli bir yeniden doğumla kendilerini tekrar bir araya getirecektir- bu, artefaktın veya “vekilin” ölüm cezasına eşittir.

 

Bu bize Paulus’un evrenin “doğum sancıları içinde olduğu” anlatımının bir başka uygulamasını gösterir. Acı doğumun başlangıcıdır, bu durumda doğum bir insanın değil Tanrı’nın doğumudur. Acıya katlanan insan olduğu için Tanrı’nın (Urgrund’un) doğumunun da insandan olacağı sonucuna varılabilir. O zaman, insanlık bir tür olarak bir Mater Dei –Tanrı’nın annesi-dir, dünyadaki biyolojik evrimi sonunda Tanrı’nın Kendisinin doğduğu bir yuvaya ya da rahme varlık kazandırdığı için takdir eden olağanüstü bir kavramdır. İlginçtir ki, bunun kutsal kitapta bir ispatı bulunuyor: Y.A.’da Kutsal Ruh,  gebe bırakabilen tanrısal bir varlık olarak kabul edilir; Mesih’i Kutsal Ruh ortaya çıkartmıştır – ve Mesih dirilişiyle birlikte ona dönüştürülür. İnsan ırkı bir Yin doğası veya dişi bir yapı üstlenirken Kutsal Ruh Yang doğasını veya eril bir yapı kazanır. O zaman insan Tanrı’ya dönüşmez; Tanrı’nın yuvası veya rahmi haline gelir; bu son derece önemli bir farktır. Anamnesis doğumdur, özü itibariyle iki ebeveynin yani insanın ve Kutsal Ruh’un neslidir. Kutsal Ruh’un insana girişi olmadan bu olay gerçekleşemez. Elbette Kutsal Ruh, Pons Dei[26]’dir. O iki alem arasındaki bağlantıdır.

 

Bütün yaratıklarda “yuvaya dönüş” adı verilen önemli bir içgüdü sistemi vardır. Kambur somonların okyanusu aşıp ırmakta yumurtadan çıktıkları noktaya geri dönmeleri bunun bir örneğidir. Analojik akıl yürütme yapılarak, insanın da –üstelik farkında olmadan- bir yuvaya dönüş içgüdüsüne sahip olduğu söylenebilir. Bu dünya yuva değil. İnsanın gerçek yuvası antik dünyanın pleroma adını verdiği göklerin krallığıdır. Terim Y.A.’da da yer alır, ama anlamı belirsizdir, çünkü tam olarak “deliği kapatan parça” anlamına gelir. Y.A.’da ise “Tanrı’nın bütünlüğü” diye tanımlanan Mesih’e ve bütünlüğe Mesih inancıyla ulaşan inanlara atfedilir. Öte yandan, Gnostik sistemde terimin daha kesin bir anlamı bulunur: İnsanlığa kurtuluşu getiren gizli bilginin geldiği göklerdeki ulvi yerdir.

 

Burada sunuluna kozmolojide pleromanın Urgrund ya da aslında Urgrund’da bizim geldiğimiz ve sonunda (her şey yolunda giderse) geri döneceğimiz yer olarak düşünülür. Eğer varlığın bütünselliği nefes alan (soluk alıp verme sergileyen ya da palintropos harmonie) bir organizma olarak düşünülürse o zaman metaforik olarak aslında bizim pleromanın “nefes verişinden” doğduğumuz yani (buradaki hayatımızın) maddeleştirilmiş hareketsizlikte anlık bir duraksama olduğumuz ve bir kez daha pleromanın nefsine geri çekileceğimizi söylenebilir. Bu varlığın bütünselliğinin normal kalp atışıdır: hayatın temel eylemi veya belirtisidir.

 

Bir seferinde, LSD etkisindeyken Latince olarak şunları yazmıştım: “Ben Yaratıcımın efendisiyim ve o nefes alıp verdikçe ben yaşarım.” Kurgulanmış dünyada ikamet ede bizler “soluğun dışarı verilmiş” haliyiz, yani belli bir süre için pleromadan nefes yoluyla ayrıldık. Ancak, dönüş otomatik değildir, geri dönmek için anamnesisi tecrübe etmek zorundayız. Ancak artefaktın zalimliği öyle bir şey ki, anamnesisi büyük ihtimalle getirecektir. Kederin son safhasında salıverilmenin esas niteliği yatmaktadır -bu esinlenmeyi daha önce tecrübe etmiştim ve esinlenmede “salıverilme” neşeyle eş düzeydeydi.

 

Bu dünyadaki canlı yaratıkların çektiği acıların lehinde ne söylenebilir? Hiçbir şey. Doğası gereği –dünyanın yok oluşuna ve Tanrı’ya dönüşümüze yol açacak -bir isyan ve itaatsizlik başlatacak olması haricinde hiçbir şey. Dünyada bir şeylerin son derece yanlış gittiğine dair bir düşünceyi ve özellikle de ayaklanmayı kışkırtan ıstırabın hediyesidir bu. Amaçsız, rastgele ve haksız ıstırabın onun –onun ve yazarının- yıkımına yol açmaktadır. Onun amaçsızlığını daha net gördükçe isyan etmeye de daha meyilli hale geliyoruz. Istırabın içinde bir kurtarıcı bir değer veya amaç bulmaya yönelik her girişim aslında bizi aslında çağımızın kötü niyetli ve yalancı ilahına –canlı bile olmayan gaddar zorbaya- daha sıkı bağlar. Tutumuz “Bunu kabul etmiyorum” olmalıdır. “Bunda ne bir plan ne de amaç var.” Her yönünü cesaretle el aldığımızda, onu inkar ederiz. Kederle anlaşma yapan herkes artefakta boyun eğmiş ve onu kölesi haline gelmiştir. Kendine bir aşka kurban bulmuş ve onun rızasını da almış demektir. Bu artefaktın en büyük zaferidir: Kurban acı çekmenin tuzağına düşer ve kederin genelde doğal olduğunu kabul etme gönüllülüğüne katılmaya istekli olur. Acı çekmeye bir amaç bulmaya çalışmak sahte bozuk paraya bir amaç bulmaya çalışmakla aynıdır. “Amaç” açıktır: aldatmak için hazırlanmış bir tuzak. Eğer acı çekmenin sonunda iyi bir amaca hizmet ettiğine –hizmet etmesi gerektiğine- inanmaya aldanırsak, sahtekar kendini satmayı başarmış ve zalim emellerinde ulaşmış olur.

İncillerden birinde (hangisi olduğunu unuttum) Mesih’e kötürüm bir adamı gösterirler ve sorarlar “Bu adam kendi günahları yüzünden mi yoksa babasının günahları nedeniyle mi kötürüm oldu?” Mesih buna şöyle cevap verir,” Hiçbiri. Onun iyileşmesindeki tek amaç Tanrı’nın merhameti ve gücü görülsün diyedir”.

 

Tanrı’nın merhameti ve gücü kederle yarışır; bu durum Y.A.’da açık bir dille anlatılır. Mesih’in insanları iyileştiren mucizeleri Adil Krallığın egemenliğinin başlamış olduğunu gösteren sağlam işaretlerdi. Eğer Urgrund’un merhameti ve gücü Sinoptiklerde açıkça anlatıldığı gibi kedere (hastalıklara, kayıplara, yaralanmalara) karşı yarışıyorsa, o zaman insan, eğer Urgrund’la ittifak yapacaksa, dünya ile yani kederin kaynaklandığı yerle yarılmak zorundadır. İnsan kederi asla Tanrı’nın yayılımı veya aracı olarak tanımlamamalıdır; eğer bu entelektüel hataya düşerse dünyayla ittifak yapar ve böylelikle Tanrı’ya karşı durur. Hıristiyan topluluğunun büyük bölümü, farkına varmadan, kederi teşvik ederek ve hoş görerek çağlar boyunca bu entelektüel tuzağın kurbanı olmuşlar, hatta artefaktın kölesi haline gelmişlerdir.

 

İsa’nın mucizevi bir iyileştirici gücünün olması ama bunun iyileştirmek için kullanmayışı o dönemlerde herkesin kafasını karıştırmıştı. Luka bu durumu şöyle anlatır (Mesih şunları söylüyor):

 

Gökyüzünün üç yıl altı ay kapalı kaldığı, bütün ülkede korkunç bir kıtlığın baş gösterdiği İlyas zamanında İsrail’de çok sayıda dul kadın vardı. İlyas bunlardan hiçbirine gönderilmedi; yalnız Sayda bölgesinin Sarefat Kenti’nde bulunan dul bir kadına gönderildi. Peygamber Elişa’nın zamanında İsrail’de çok sayıda cüzamlı vardı. Bunlardan hiçbiri iyileştirilmedi; yalnız Suriyeli Naaman iyileştirildi. [Luka 4: 25-27]

 

 

Bu cevap yetersiz. Çünkü bir nedeni değil, bir durumu anlatıyor. Biz ise sebep istiyoruz. Bunun yanı sıra “Neden olmasın? Eğer Tanrı bizi kendi halimize (acı çekmeye) terk edebiliyorsa neden yapmasın?” diye soruyoruz. Burada kaygı verici bir ihtimali ima ediliyor. Bunun artefaktın gücüyle bir ilgisi ar. Muhtemelen köle çok güçlü bir efendi haline geldi. İşte bu tüyler ürpertici bir fikir. Görevi yok etmek olan Shiva’nın, belki de, aklı karışıyor. Binlerce yıldan beri buna tatmin edici bir cevap veren kimse çıkmadı. Tatmin edici bir cevap ortaya çıkana kadar diğerlerini reddetmemiz gerektiğini öne sürüyorum. Eğer bilmiyorsak söylemeyelim.

 

Aklıma, 1974 yılında gördüklerime -ki bunları genelde başkaları görmemiştir, bağlı olan şöyle bir ihtimal geliyor. Urgrund’un bilgeliğinin ve gücünün evrimsel sürece müdahale yoluyla durumumuzu iyileştirmek için aktif biçimde çalıştığını anladım. Buradan yola çıkarak, şimdiye dek farkında olmadığımız başka gizli müdahalelerinde meydana geldiği sonucuna ulaşıyorum. Urgrund burada olduğunu artefakta bildirmez. Farz edelim ki Urgrund eğer artefakt onun ikinci kez geldiğini öğrenseydi zulmünü en üst seviyeye yükseltirdi diye –haklı olarak- düşünüyor. Gizlice gerçekleşen, hemen göze çarpmayan bir istilaya tanık oluyoruz; bunu daha önce açıklamışım. Kitlesel iyileştirme, tıpkı Mesih’im mucizelerinin İlk Geliş döneminde onu hedef haline getirmesi gibi Urgrund’un varlığını ortaya çıkarırdı. Tedavi edici mucizeler Kurtarıcı’nın delilleri ve onun varlığının işaretleridir.

 

Urgrund’a karşı, bütün sahte evreni kurgulayabilen ve sürdürebilecek kadar muazzam, güçlü bir rakip olduğunuzu bir kez ortaya koymuşsanız, aynı zamanda Urgrund’un saklanma ve korunma ihtiyacına dair muhtemel ipucunu da orta koymuşsunuz demektir. Onun bu dünyadaki eylemleri güçlü zorba yönetime karşı gizli, kararlı bir devrimin üstü örtülü ilerleyişine benzer.  Urgrund büyük oynuyor. Bu dünyayı ve onun yaratıcısını tamamen ortadan kaldırmanın dışında bir amacı yok mu, gerçekten bilmiyorum. Onun, ihtiyacı olanlara yardımını ulaştıramamaktan kaynaklanan şiddetli ıstırabını zihnimde canlandırabiliyorum, ama o önce artefakta karşı verdiği savaşı kazanmak zorunda. O, düşmanının kalbini (ya da eğer varsa kabinin bulunması gereken yeri) hedef alıyor ve başarıya bağlı olarak, bütün parçalar, yani yaratılış boyunca oluşan acının poliformları kendiliğinden ortadan kalkacaktır.

 

Belki böyle olacak belki de olmayacak. 1974 yılında onun bu ülkedeki zorba yönetimin merkezini hedef aldığını gördüm ve oraya yaptığı başarılı saldırı üzerine ikinci derecedeki kötülükler birer birer ortadan kalktılar. Muhtemel Urgrund sahte dünyayı bir Geştalt olarak görüyor; poliform kötülükleri bir Quelle[27], yani bir kaynaktan geldiğini görüyor. Okunu Kaynağa yöneltmek savaşçının yöntemidir ve, Kurtarıcı Tanrımız yumuşak başlılık pelerini altındaki savaşçıdır. Elbette bunların hepsi bir varsayım. Belki de gerçek anlamda onun atacağı tek bir oku var. Hedefi vurmak zorunda yoksa eline hiçbir şey geçmez; bunun dışındaki bütün tedaviler, bütün iyileştirmeler hayatta kalan artefakt tarafından tamamen etkisiz hale getirilir. Urgrund rakibini net bir şekilde algıladı ama biz düşmanımızı göremiyoruz; bu yüzden Urgrund görevini açıkça anlarken biz anlamıyoruz. Çok katlı bina tamamen alevler içinde ve biz itfaiyeciden kurumuş çiçeğimiz için su istiyoruz. Kuruyan çiçeği sulamak için suyu püskürttükleri yönü değiştirmeliler mi? Bir çiçek hesaba katılmaz mı? Belki Urgrund bu konuda büyük acı çekiyor olabilir: daha büyük resim için çiçeği terk etmek yüzünden. Pek çok insan bu acıya katlanmıştır, bu yüzden anlaşılması gerekir. Urgrund’un da burada olduğunu, bizimle birlikte acı çektiğini lütfen unutmayın. Tat twam asi[28] (Sen O’sun). Biz O’yuz. Ve o içinde bulunduğu zor durumdan kurtulmak zorunda.

 

 

Gerçek anlamda, yaşayan canlılar olarak hissettiğimiz acı uyanışın acısıdır. Bu açıdan bakılırsa, önerme acı çekmenin en üzüntü verici taraflarını açıklıyor: sebebini bilmeden acı çekmeye zorlanıyoruz. Nedenini kesinlikle bilmiyoruz, çünkü Urgrund’un çoğul formları olan bizler hala neredeyse bilinçsiz haldeyiz. Bilinçsiz varlık kendinin ve durumunun ardındaki sebeplerin farkına varsa –bilincinde olsa- bir paradoks ortaya çıkardı. Acı çekmemizin sebebi tam bir uyanışa eşit olduğunun olduğunu sezmeyi belki de öğreneceğimiz son derstir.

 

Bu noktada artefaktın bir öğretme makinesine olan benzerliği ortadan kalkar. BU öğretme makinesinin –eğer böyle bir şey ise- bize öğretebileceği bir ders değildir, çünkü cevabı o da bilmemektedir. Eğer bir hafıza kaybı varsa, bu en şaşırtıcı kafa karışıklığını son derece önemli bu kaybın üstesinden gelindiği zaman, anlayabileceğimizi varsayabiliriz. Aynı zamanda, acının baskısı bizi bir cevap aramaya iter, yani, daha kapsamlı bir bilinçlilik haline bizi yönlendirir. Bu, acı çekmenin “amacının” yükseltilmiş bilinçlilik halini ortaya çıkartmak yerine, aşamalı olarak yükseltilmiş bir bilinçlilik halinin asıl sonuç olduğu anlamına gelir.

 

Yaşayan canlıların her yerde var olan kederini açıklayabileceğimiz zaman geldiğinde, emimin ki, kayıp hafızalarımıza ve kayıp kimliklerimize kavuşmuş olacağız. Bunu kendimize yaptık mı? Üzerimize rızamız olmadan mı yüklendi? En çok merak uyandıran açıklamalardan birine göre –Gnostikler‘in açıklamasıdır- insanın düşüş (ve yaradılış–bu modele göre, dünyayı kurgulayan artefaktın egemenliğine giriş) ahlaki bir hatadan değil fenomenal dünyayı gerçekle karıştırmaya yönelik entelektüel yanlıştan kaynaklanmıştı. Bu teori, dünyamızın sahte bir kurgu olduğunu ileri süren önermemle iç içe geçiyor; doğrusu, bir şeyi ontolojik açıdan gerçek olarak değerlendirmek korkunç bir entelektüel hata ortaya çıkartır. Açıklamam böyle olabilir. Çekiciliğiyle bizi esarete ve yıkıma sürükleyen pastadan yapılmış bir kulübenin sihrine aldandık. Kozmogoni-kozmolojinin temel öncülü yanlış olabilir, artefaktı Urgrund yaratmamış ama kendinin veya bir kısmının kapana, albenili bir tuzağa düşmesine izin vermiş olabilir. Demek ki, tam anlamıyla esir değiliz; ama tuzağa düşmüş haldeyiz. Artefakt bizi etkileyip içine çeken bir illüzyonu kasten kurgulamış olabilir.

 

Ancak bir örümcek ağına benzeyen bir tuzak, bazen, tuzağa yapanın öldürebilecek kadar güçlü ölümcül bir varlığı da içine çeker. Belki de buradaki durum da böyledir. Olduğumuzu sandığımız şey bile olmayabiliriz.

 

Çok sık olmamakla beraber kimi zaman, şeytanın varlığının kaynağının izi Tanrı’nın ikili doğasına kadar gider. Shiva ve Mesih’in –özellikle de ölüm tanrısı olarak sıkça tasvir edilen Shiva’nın- ikili doğasından daha önce bahsettim -burada iki örneği var.

 

Jakob Böhme. “Tanrı kendini geliştirme aşamalarından geçiyor, dünya aslında bu sürecin bir yansıması diye düşündü. Böhme tanrısal kendini geliştirme sürecinin sürekli bir diyalektik ya da zıtlıkların gerilimi aracılığıyla gerçekleştiği ve diyalektiğin negatif niteliklerini insanların dünyanın kötülüğü olarak tecrübe ettiği iddiasını Hegel’den önce dile getirdi. Her ne kadar Böhme çoğunlukla mutlaklığa ve göreceliliğe eşit vurdu yapmış olsa da dünyanın tanrının temel bir yansıması olduğu –yaratıklar açısından kendini geliştirmeyi açıkça yadsıyan- görüşü akozmik panteizme eğimlidir.” (Encyclopaedia Britannica “Panteizm ve Panenteizm”).

 

Mart 1974 tarihinde yaşadığım esinlenme ve anamnesis sürecinde Tanrı’nın ve gerçekliğin birleştiğini, diyalektik aracılığıyla evrimin aşamalarında ilerlediğini algılama yoluyla gözlemledim ama “kör rakip” adını verdiğim tanrının karanlık yüzüyle karşılaşmadım. Ancak, iyi ve kötü narasındaki bu diyalektiği algılamama rağmen kötülüğün kaynağı olacak her herhangi bir şey bulamadım. Öte yandan, karanlık rakip kör öldüğü ve nu nedenle iyi amaçlar için kullanılabildiği için iyi tarafını onu zorla kullandığını gördüm.

 

Hans Driesch (1867-1941). “Ruhum ve entelekyam Mutlak olanın alanında Tek haldedir.” Burası Mutlak olanda “psiko-fiziksel etkileşim” den bahsedebileceğimiz düzeydir. Anlaşılıyor ki Mutlak Olan bilgimizin bütün ihtimallerini aşar” ve “ Hegel’in yaptığı gibi,  Bütün adına izlerin tamamını dikkate almak bir hatadır.”  Normal zihinsel yaşamın bütün etkenleri bizi yalnızca bilinçsizliğin eşiğine taşır; “ruhlarımızın derinliğinde” karşılaştığımız zihinsel yaşamın hayal benzeri ve kesin anormal halleridir… Görev bilincim insanüstü gelişimin genel yönünü gösteriyor. Buna karşın nihai hedef bilinmez olarak kalmaya devam etmekte. Bu açıdan bakıldığında, tarih Driesch için özel bir anlam kazanmıştı. Çalışmasının bütününde Driesch’in yönelimi öncelikli olarak deneyseldi. Tam anlamıyla Gerçek olanın doğası ile ilgili bütün akıl yürütmeler, bu nedenle, kuramsal olmak zorunda kalacaktır. Her şeyden önce, “belirlenmiş” olanın varsayımsal “temel” ile uyumlu sonucu olduğunun doğrulanması ile başlar. Onun metafizik alemlerle ilgili temel prensibi şu anlama gelir: Varsayımda bulunduğum Gerçek, bütün tecrübelerimizi kesin biçimde öngören bir yapıda meydana getirilmek zorundadır. Böyle bir Gerçek’i kavrayabilir ve varsayabilirsek bütün doğa yasaları ve tecrübelerimizi bunun aracılığı ile “açıklanabilir”. Tecrübemiz bütünün (organik ve zihinsel alemlerin) ve eksik olanın (maddi dünyanın) bir karışımı olduğu için, Gerçek benim tecrübelerimin tamamının düalistik temeli olarak varsayabileceğim bir kavram olmalıdır. Açıkçası bir köprü olmalıdır –hay aksi. Doğrusu, bütün ile eksik olan arasındaki boşlukta –hatta mutlak Gerçek’in içinde bile- bir köprü yoktur. Driesch’e göre bu, Tanrı’nın içinde, nihai anlamda, ya Tanrı ya da “Tanrı-olmayan” veya bir düalizm vardır.  anlamına gelir. Farklı bir açıdan bakarsak, Yahudi-Hıristiyan tek tanrı geleneği veya sürekli “kendini yaratan” ve onun ilk aşamalarını geçen Tanrı panteizmi tecrübenin sonuçları ile tam anlamıyla uyumlu haldedir. Driesch bu alternatifler arasında karar vermenin imkanız olduğunu düşünüyordu.  Ancak, materyalist-mekanik tekliğin bunu yapmadığından emindi (Encyclopaedia of Philosophy, Cilt 2).

 

Görünüşe göre, Böhme ve T –iyice yoruldum, düşünmek bir yana yazamıyorum bile. Böhme ve Driesch aynı şeylerden bahsediyorlar ve her ikisi de süreç filozofu (ya da Whitehead gibi teolog). Her ikisi de Tanrı’nın diyalektik niteliğine vurgu yapıyor; Driesch diyalektiğin tarih üzerinde geliştiğini görüyor. Bu, benim Mart 1974 esinlenmelerimde gördüğüm diyalektik ile kesinlikle aynı ve, dirimsel iyi unsurun mücadele ettiği kör, karanlık rakibin Driesch’in düşündüğü gibi “Tanrı’nın ilk aşamaları” olmasının gayet muhtemel olduğunu  kabul ediyorum. Driesch’in hoşuma giden bir diğer yönü de belli bir noktada rahatça “Bilmiyorum” diyebilmiş olmasıdır. Benim de, şu anda bulunduğum ve üzerinde uzun zamandır durduğum nokta da bu: Bilmiyorum. Tanrı her şeyi yarattı, kötülük de her şeyin bir parçası olduğuna göre Tanrı kötülüğün kaynağıdır. –mantık bu şekilde işliyor ve monoteizm bu mantığın çıkış yolu yok. Eğer, kötü olan da dahil, iki (ya da daha fazla) tanrı olduğunu varsayarsanız bu sefer, “Nereden geldi?” problemiyle karşılaşırsınız. Ancak bu problem monoteizmde de var; eğer tanrı tek ise, nereden geldi? Cevap: düalizmin iki tanrısının geldiği yerden. Başka bir deyişle, bu kaynak problemi düalizm için olduğu kadar monoteizm için de zor bir soru. Bilmiyoruz.

 

Kötülüğü tanrının aşmaya gerçekleştirme sürecinde aşmaya çalıştığı ilk aşamalardan biri olarak kabul etme,  bu benim esinlenmelerime hiç uymuyor, üstelik egoma ters düşüyor. Her şeyin nasıl işlediği bana gösterildi ama ben gördüklerimi idrak edemedim; Mortimer Snerd’e de gösterdiler. Öyle ise iki kişilik kozmik bir masa başı oyuna şahit olduğumu hissettim, dünyamız oyun tahtasıydı ve bir tarafta (yani kazanan tarafta) şefkatliydi diğer taraf ise oyunu kazanamıyordu ama şefkatli de değildi; çok güçlüydü ama kör olduğu için yetersizdi. İyi tarafta mutlak bilgeliği elinde tutuyordu bu nedenle, geleceği tam bütünüyle görebiliyordu ve kötü, kör, karanlık rakibinin tahmin edemediği hesaplamalarla hamlelerini kurabiliyordu. İnsana cesaret veren bir öngörüydü. İyi olan,  kazandığı her oyunla karanlık rakibini mükemmel bir biçimde mat ediyordu. Mutlak Bütüncül Gerçeğin Nihai Öngörüsünden daha başka ne bekleyebilirdim? Daha neyi bilmem gerekiyor ki? Sonuç ortada: Kötü sıfır, İyi sonsuz. Ben tatmin oldum, o yüzden burada duruyorum; skor çok net.

 

[1] İnsanlar tarafından yapılması mümkün olmayan, doğrudan tanrısal bir güçle “yaratılmış” kadim nesne.

[2] 1575–1624 yıllarında yaşamış Alman mistik ve ilahiyatçısıdır. Fikirleri özellikle Alman Romantizmini ve Hegel felsefesini etkilemiştir. Hegel onun ilk Alman filozofu olduğunu dahi ileri sürmüştür.  Yaşadığı mistik deneyimlerde bir ışık huzmesinin içine çekildiğini ve orada dünyada iyi ve kötü arasındaki ilişkinin yanında ruhani bazı özellikleri olduğunu gördüğünü de söylemiştir.

[3] Alm. Temel ilke veya sebep

[4] Demiurgos, zanaatkar veya mimar Platon’a göre evreni yaratan tanrıdır ancak her şeyi bilen, her şeye gücü yeten ve tapınılan tanrı değildir, daha çok bir tabiat gücü veya enerjisidir.

[5] izomorfizm. Eşyapılılık, eşbiçimlilik.

[6] Alm. Kuvvetli ışık, şimşek veya yıldırım.

[7] Özellikle yazarın Tefsir kitabının temelinde yer alan ve K. Dick’in yaşadığı görüntüler silsilesini belirtmekte kullandığı tabir, olay gününün tarihi.

[8] Sanskritçe’de “nefes” anlamına gelir.

[9] Gerçeğin tek ve biricik olması hali

[10] Basitlik İlkesi. “En doğru açıklama en basit olandır “önermesine dayanan mantık prensibi.

[11] Yeni Ahit, İncil

[12] Paracletos. Ruhulkudüs. Yuhanna İncil’inde Kutsal Ruh’a verilen isim.

[13] Teolepsi. İlahi bir varlık veya Tanrı tarafından ele geçirilme, onunla bütünleşme.

[14] First Advent. İsa’nın doğumundan yani Noel Gecesi’nden önceki dördüncü Pazar gününe verilen isim.

[15] Aristo’nun kapalı evren görüşü yerine Kopernik’in tezlerini savunmuş ve Galile’nin araştırmalarını inceleme cesareti göstermiş, devrimci ortaçağ düşünürüdür. Kilise’ye ve Hıristiyanlığa karşı fikirler ortaya attığı gerekçesiyle 7 yıl boyunca işkence görmüş ve Roma’da yakılarak öldürülmüştür. Öldürüldüğü yerde bu gün adını taşıyan bir anıt yükselmektedir.

[16] En yüksek şövalyelik şövalye unvanıdır. Ortaçağ’da Kralların kişisel korumalığını da yapan şövalyelere verilirdi.

[17] Psyche

[18] Mecusi anlamına gelen magi kelimesi aynı zamanda magician=sihirbaz kelimesinin de kökünü oluşturur.

[19] Mesih’in Bedeni

[20] Hayvanları, doğayı, yeryüzünü ve doğurganlığı simgeleyen Kelt tanrısı.

[21] Eski Yunan’da ruhları ölüler ülkesine götüren rehber. Mitolojide Hermes’e ve ruhları Styx Irmağından geçiren kayıkçı Kharon’a bu unvan verilmiştir.

[22] Tevrat, Yeşaya 34:8

[23] Tanrının “var olan her şey” (evren) ve “ötesi” olduğunu söyleyen görüş.

[24] Bazı İncil baskılarında sadece 14. ayette yer alır (ç.n.)

[25] İncil’in Matta, Markos ve Luka bölümleri.

[26] Lat. Tanrı’nın Köprüsü.

[27] Alm. Kaynak.

[28] Brahma Felsefesinin an öğretilerinden biri.

Açık Mutfak Aşçılık Mimarisi

 

Editörlüğünü Doin Petrescu’nun yaptığı ‘Değişen Pratikler: Feminist Politikaları ve Alanın Şiiri’ (Routledge, 2007) isimli çalışmada yayınlandı.

‘Açık Mutfak,’ bir grup kadını planlama aşamasından ayrıntılı yapım aşamasına kadar uzanan kentsel dönüşüm sürecine katmayı hedefleyen, kuramsal ve gerçekleşmemiş bir önermedir. Önermenin genel hatlarıyla içerdiği şey, sosyalleşme, yemek pişirme, yeme ve inşa etme gibi eylemler aracılığıyla kentsel dönüşüme katılım metodolojisidir. Bu metodolojide mutfak ve aşçılık, bir mimari paradigması ve bir projenin çıkış noktası niteliğinde bir hipotez olarak ele alınır.

Ev aşçılığı, geleneksel olarak kadınların özel alanda gerçekleştirdiği günlük bir uygulamadır. Bir kuram olarak değerlendirildiğinde ise, kritik fakat olumlu içerimler taşıyan bir model sunar. Aşçılığı bir kavram olarak düşünmenin anlık çekimi, onun farklılığı ve çeşitliliğine karşı hissettiğimiz saygı ve kutsama duygusunun dışavurumudur.

Yemek pişirmek ve yemekte, inşaat endüstrisi ile paralellikler taşımayan bir ortak toplumsal deneyim vardır. Projenin tamamında mutfak uygulamalarına yönelik daha derin bir kavrayış geliştirmeye çalıştım. Buradaki amacım, bu uygulamaların mantığını ve özelliklerini anlamanın yanı sıra, bir mimari pratiğe nasıl aktarılabileceklerini inceleyebilmekti.

Açık Mutfak kuramı, Sheffield Üniversitesi lisansüstü programı için hazırladığım tez çalışması çerçevesinde Doina Petrescu ve Aidan Hoggard ile birlikte geliştirildi. Proje, ‘geçiş stratejileri’ isimli tasarım stüdyosunun daha kapsamlı ajandasına dâhil ettik. Stüdyo bağlamında, hem mimari hem de mimarın rolüne ilişkin önemli bir konum seçme cesareti kazandık. Rolü herhangi bir şey değil, toplumsal, politik ve ekonomik koşullarda araç niteliği taşıyacak bir şey oluşturmak olan mimariyi anlamak ve geliştirmek gibi bir güçlükle karşı karşıya kaldık. ‘Tarafsız’ bir konumun olanaksız bir konum olduğunu kabul ettik, sonuç olarak bireyler olarak rollerimiz konusunda açık olacağımız bir platform geliştirmemiz; mimarlar olarak da eylemlerimizin en geniş anlamıyla ne kadar politik olduğunu anlamamız gerekti. Açık Mutfak, kuramsal bir proje olsa da, özel bir uzamsal-politik duruma ve konuma sahiptir. Kaynağını gerçek yaşamda, gerçek koşullar, yerler ve insanlarda bulur. Alan ve zaman içerisinde konumlanmıştır.

Alternatif bir gelişim katalizörü olarak mutfak

Açık mutfak, şehir ile tepe bölgesi arasında ve şehir yaşamı ile kırsal yaşamın kesiştiği bir noktada, North Sheffield’ın çevre muhitlerinde başlatıldı. Alan şu anki durumuyla alçak sosyal konutlardan oluşuyor ve Avrupa’daki en fakir yaşam sahalarından biri. Coğrafi, ekonomik ve toplumsal anlamda boşlukta.

Geçmişte Sheffield’da gerçekleştirilecek dönüşüm uygulamasına ilişkin tipik yaklaşım, şehrin savaş sonrası ‘varoşları’ temizleme programı sırasında Foxhill bölgesini yaratmış olan ‘tabula rasa’ yaklaşımının aynısıydı.

1950’li yılların sonu ile 1960’lı yılların başı arasında, şehrin merkezinde yaşayan kimseler, şehirden temiz ama banliyölerde yaşama arzusu yaratmayacak türden iç karartıcı bir kenar mahallesine yerleştirildi.

Yakın geçmişte Sheffield şehrine çok fazla yatırım yapıldı ve şehir, önemli bir fiziksel dönüşümden geçti. Ufuk çizgisinde vinçler, yeni oteller, apartmanlar, sanat galerileri ve mağazalar… Şehir merkezinde gerçekleştirilen, itici gücünü temel olarak ekonomik atılımdan alan bu kalkınma süreci, bölgede yaşamak için yeterli maddi olanaklara sahip olan nüfusun yerlerinden edilmesi ve yeni ‘kamusal’ tesislerden yoksun bırakılması tehlikesini doğuruyor.

Bu projenin geliştirilmesi sırasında konsey, özel lüks apartmanların inşa edilmesi için bir imarcıya Foxhill’de parsel parsel arsa satmayı teklif etti. Bu durumda, kentsel dönüşüm yaklaşımı, şehir merkezinde benimsenen strateji ile aynıdır: Konsey evlerini yıkarak bölgeye özel yatırımı sokma umudu, orta sınıfı ve sahip oldukları parayı bölgeye getirecek. Onlar, yapmak istedikleri şeyin dönüşüm için bir katalizör görevi göreceği umudunu taşısa da, yaşananlar bunun yerine merkezileştirme sürecini hızlandırarak ‘sorunu’ devam ettirmenin ötesinde bir şeye zemin hazırlamıyor. Özelleştirme politikaları ile sunulan tesislerin sayısında görülen artışın, mevcut toplulukları ve Foxhill sakinlerini marjinelleştirme riski oldukça yüksek. Gelişmeler, daha fazla istihdam olanakları vaadetse de, bu fırsatların kapsamı önemli ölçüde sınırlı. Maddi gücü olmayan kişiler, çok az fayda sağlayabilir.

Açık Mutfak, özel kalkınma için ayrılmış belli bir bölgeye odaklı bir karşı öneri sunuyor. Bölgede o sırada yıkım çalışmalarından önce konsey üyelerinin oturduğu küçük evlerden oluşan üç blok vardı. Tuhaftır ki bir kısmi yerleşim durumu vardı; orada yaşayan ailelerin yerlerinin değiştirilmesinin ardından çok sayıda daire boş kalmış ve kapılarına çakılan tahtalarla yerleşime kapatılmıştı. Şehir merkezindeki iki katlı evlerden biri, bir Sure Start[1] derneğine ev sahipliği yapıyordu. Merkez, toplumsal anlamda ve eğitim açısından önemli bir yerel rol oynuyor, genç anneleri ve çocuklarını bir araya getirerek onlara konuşma, birbirlerinden ve sağlık uzmanlarından tavsiyeler alma fırsatı sunuyordu.

Sure Start merkezi, geçtiğimiz üç yıl boyunca bireyler arasında bir iletişim ağı oluşturmuştu ve bina ideal olmaktan uzak olsa da, insanlar kurmak için yoğun çabalar harcadıkları ilişkilerini kaybetmekten korktuklarından, orada kalmayı başka bir yere yerleştirilmeye yeğ tutuyorlardı.

Ben evin mutfağında vakit geçirerek, oradaki kadınların bazılarıyla görüştüm. Mutfak, hali hazırda bir iletişim ve fikir paylaşımı rolü görüyordu; o zaman bile bir toplumsal alan ve üretim noktasıydı.

Bu yeri, kalkınma için alternatif bir katalizör olarak düşünmeye başladım.

Bu bağlamda mutfağın rolü, yerel açıdan sahip olduğu önem ile artıyordu.

Resmi olmayan çevre, dedikodu, fikir, tavsiye, aşçılığa ilişkin ipuçları ve yemek paylaşımında kullanılan bir yerdir. Açık Mutfak, bu paylaşımın kapsamının daha da genişletilmesini önererek tasarı etrafında şekillenen bir müzakere diyalog üssü ve kentsel / mimari ürünler ortaya çıkarma yerine dönüşür. Mutfak ise, daha geniş kapsamlı kentsel ve kamusal sorunlar etrafında bir tartışma ve fikir paylaşımı yeri olur.

İnşaat sürecinin başlattığı istihdam görevi, yerel iş gücünden yararlanmayı seçen bir yükleniciye verilebilir, fakat her şey hesaba katıldığında küçük çaplı yerel işletmeleri desteklemesi pek olanaklı değildir. Oluşturulacak küçük çaplı ve daha uzun vadeli istihdam, küçük mağazalar, süpermarketler gibi kalkınmayı destekleyecek hizmetler ve yaşamı kolaylaştıracak muhtelif unsurların sağlanmasını içeriyordu. Bu elbette bir takım faydaları, örneğin çalışma, deneyim elde etme, para kazanma ve referans bulma fırsatını da beraberinde getirir. Ne ki, bu ekonomik değişim refahı çekme ve refah dağılımında bir statükoyu sürdürme etrafında şekillenir. Mevcut ekonomik yapıları dönüştürmez veya insanlara bunu kendi başlarına yapma yetkisi vermez.

Soylulaştırmanın farklı bağlamlardaki etkileri üzerine ampirik bir araştırma için, örneğin bkz. Atkinson R, Bridge G (2005) Küresel bir Bakış Açısı ile Soylulaştırma, Routledge, Londra.

Röportajlar, projenin başladığına işaret ediyordu; mutfağın rolünün genişletilmesi için bir sonraki aşama niteliğindeydiler.

***

 

“Ötekilerin” dahil olması: senaryolar ve zaman.

Stüdyo, “senaryo yapımını,” tasarılarımızı geliştirmek için bir araç olarak kullandı. Senaryo hem süreci hem de projenin parametrelerini temsil eder. Bir araç olarak senaryo, mimarın ya da tasarımcının projenin gelişimi üzerine düşünmesini ve diğer insanlar paralelinde gelişen olayların sürece dahil olmasını teşvik eder. Bu bağlam üzerinden Raoul Bunschoten planlamacılardan “bohem” şehir animatörleri ve küratörleri diye bahseder:

 

“Şehirlerin gelecek yüzyıl için “bohem” planlamacılara ihtiyaçları var, otonom, gerçekliğin farklı açılarını anlayabilen ve onları heterojen nüfusun karar alma sürecine dâhil olmasını sağlayacak şekilde yeniden düzenleyebilen planlamacılar. Planlamacıların, gelenek-sel alt yapı ve ev planlamasının yanı sıra şehir tasarımlarına hayalleri, çatışmaları, cep telefonu teknolojisini, akıllı materyalleri ve yeni melez kültürleri dâhil etmeleri gerekiyor. Kent animatörünün yeniden keşfedilmiş alanları insanlara aktarabilmesi ve nüfusun katılımını ve ortaklığını sağlaması gerekiyor.”

 

Senaryo, bir projeye eklenen parametreler arasındaki olası ilişkileri temsil edebilir: sosyal, finansal, siyasi ve kişisel, “gerçekliğin çoklu açıları”n, diğer durum ve kültürlerin de kentsel tasarım içerisine girmesini sağlar. Açık Mutfakta senaryo, bölge için kendi başına inşa edilmiş bir programın, Üniversite ve Sure Start merkezindeki kadınlar arasında yapılacak kültürel bir alışverişle nasıl hayata geçirebileceğini araştırmak için kullanılır. Senaryo, bir yemek tarifi gibi, bir şeyi yapmanın olasılığını kabataslak ortaya çıkarır; insan, mekân, kaynak gibi ihtiyaç duyulan şeyleri detaylı olarak belirler ve bunların ne zaman ve nasıl birlikte kullanılacaklarını anlatır.

 

Senaryo, Sure Start mutfağında “buluşmakla” başlar. Hâlihazırda laflamak, bir şeyler paylaşıp, yaratmak için kullanılan mutfak, “kentsel mutfağa” dönüşsün diye zaman içerisinde genişletilir/ büyütülür: bu paradigmatik bir büyümedir, mevcut mutfağın üzerinden gelişir. Burası tartışmak ve fikirleri paylaşmak için bir alandır. Bu senaryoda mutfak, yapılar hakkında diyaloğu başlatmak ve yapı inşasının temelini oluşturmak için kullanılır.

 

 “İletişimi Gerçekleştirmek” ve alanın “dişil” üretimi.

Her ne üretiyor olursak olalım, ister yiyecek ister inşaat, süreç, toplumsal bir olaya dönüşebilir ve toplum da performans sergileyerek gelişebilir.

Edinburgh’da toplumsal sanat projelerinin analizini yapan Gillian Rose, proje ve organizasyonların doğaları gereği performansa yönelik olmasının önemini vurguluyor. Nesneden ziyade “nesneyi beraber yapmanın” önemli olduğunun altını çiziyor. Topluluğun sanat üretimine katkıda bulunmasının dinamik bir süreç olduğunu belirtiyor, bu tip durumlarda, “proje sadece bir kimliğin değil, bir dizi kimliğin gelişimi” olarak görülebilir diyor. Başka bir deyişle katılımcıların sürece dahil olması hem kendilerinde hem de projenin son halinde bir değişim yaratıyor. Bu dinamik durumu da “iletişimi gerçekleştiren topluluk” olarak adlandırıyor.

Açık Mutfak bağlamında, nesnelerin üretimi öğrenciler, bölgede yaşayan kadınlar, konseydekiler, bölgedeki üreticiler, uzmanlar arasında uzun vadeli bir süreci gerektiriyor. Bu süreçte sürekli bir şeyler öğrenmek, denemek, konuşmak, tasarlamak ve yapmak var; bunlar da atölye çalışmaları, tartışmalar ve icraatla hayata geçiriliyor. Her bir kişinin diğerleriyle çalışması gerekiyor, bu kişiler normalde belki de fazla iletişim içinde bulunmadığınız ya da işlerine ortak olmadığınız kişiler. Dolayısıyla bu süreç aynı anda hem özgürleştirici hem de biraz kafa karıştırıcı olabiliyor.

Bu süreç kolektif ve paylaşılan deneyimlerden meydana geliyor ve sürece dahil olanlar, eş zamanlı olarak hem süreci değiştiriyor hem de kendileri değişiyor. Bu baştan planlanan bir şey değil ama sürece eklenenlerin ilgi alanlarına ve yapmak istedikleri şeylere bağlı olarak bu değişim yaşanıyor

Birlikte yemek yapıp, yemek gibi sosyal etkinliklerin günlük yaşantıyı dönüştürebilme kapasitesine sahip olduğu düşünülüyor. Açık mutfak senaryosu da bu durumların dönüşümünü hedefliyor. Toplantılar eskisi gibi yapılmıyor; belediye konseyi üyeleri mutfağa davet ediliyor, bölgede yaşayan insanlarla birlikte yemek yapıp, birlikte yiyorlar böylece yeni bir toplantı biçimi yaratılmış oluyor. Bu toplantı çok daha gayri resmi bir havada yapılıyor, bir sosyalleşme etkinliğine dönüşüyor. Neticede belediyenin toplantı odasında yapılan oturumlar gibi kurumsal bir niteliği kalmıyor. İşte bu tür toplantılar “dişil” resmi olmayan değiş tokuşun yarattığı alanlar ve sosyal ürünler.

Yiyeceğin diyalog başlatmanın bir aracı olduğunu düşünmeye başladım ve yıkım kararı alınmış üç bina üzerine yapacağımız çalışma için kek “model”ler kullandığım bir oyun yarattım. Birinci sınıf mimarlık öğrencileriyle kekleri alıp Kesin Sure Start Merkezine götürdük. Onlardan kek modellerimizi dilimlemelerini, onlara yeni birer isim vermelerini ve kekleri yemelerini istedik, bu esnada onların bulunduğu bölgede yapmış olduğumuz çalışmalarla ilgili ne düşündüklerini anlatıyorlardı. Bu oyunu, bölgedeki sorunlara ve bu sorunlara getirilebilecek çözümlere dair bir konuşma başlatabilmenin gayri resmi ve eğlenceli bir yolu olarak icat etmiştik. Bu yaklaşım sayesinde, sadece bölgenin çıplak gerçeğini değil, neler yapılabileceğine dair fikirleri ve olasılıkları konuşabilecek hale geldik. Üstelik konuştuğumuz mimari ya da yeni güzel binalar değildi, keklerden bahsediyorduk.

Atölye çalışmasından çıkan fikirler senaryo için programatik temel olarak ele alındı ve yarı boş alanların dönüşümü ve buralarda yerleşim konularını da içerdi. Senaryo, atölye çalışmasında ortaya sürülen fikirlerin zaman içerisinde bir dizi ufak “kendin inşa et” projesine dönüştürebileceğini öngördü. Atölyenin kendisi mutfağının genişlemesinde önemli bir adım.

 

Bir tasarım aracı olarak günlük pratik.

Yemek pişirmek kadının, kendi özel alanında her gün yaptığı bir şey; mimariye ve şehir planlamacılığına katılımcı yaklaşım anlamında yeni tanımlar ve yöntemler sunabiliyor. De Certeau “günlük pratiğin” önemini şöyle ifade ediyor:

 

“…günlük pratik, bize dayatılan düzenin içerisinde yarattığımız biricik alanımızdır… sosyal alanı yapılandıran iktidar ilişkileriyle olduğu kadar bilgi alanıyla da ilgilidir… insanın kendi kendine bilgiyi uygulaması o bilgi alanı üzerinde güç sahibi olması dolayısı ile halihazırda yapılmış ve önceden organize edilmiş olanın iktidarını alt üst etmesidir… günlük pratikler inatla ve sabırla kişiye bir oyun alanı, bir özgürlük molası yaratır…”

Mutfakta her gün yapılan işler, bulaşık yıkamak da dahil olmak üzere, sosyal alan yaratmaya müsaittir. Neticede bulaşık yıkamak da mutfakta yaşanan sürecin bir parçasıdır ve dolayısıyla Açık Mutfakta lavabo gibi yerlerinin inşaat alanında birer karşılığı vardır. kaynatmak, boşaltmak, kesmek, sürmek, karıştırmak, kiler, atık… aslında tüm bunların yapım alanında birer karşılığı vardır ve zaman içerisinde senaryo geliştikçe bunların da konumları ve doğaları değişir.

Metonomi yeni anlam ve anlayışların gelişmesini sağlar, bizim durumumuzda yemek pişirme paradigması şehir planlama ve mimari için hem eleştiri hem de olası fırsatlar sunmaktadır. İlk soru farklılıkla ilgilidir, farklı tatlar, farklı istekler: bir farklılıklar kültürü yemek alanında olduğu gibi mimari alanında da nasıl başarılı olabilir? Ardından şu soru geliyor: tasarım danışmanlığı birilerinin tekelindeyken katılımcı mimari bir şeyleri kendi istediği gibi nasıl üretebilir? Ve deneme özgürlüğü: insanlar yemek alanında olduğu gibi inşa ve yapı alanında da deneme özgürlüğünü nasıl bulabilir? Bir mimar diğer çalışanların yaratıcılığını arttırmak için kendi kontrolünü nasıl azaltabilir?

 

Lezzet, zevk, fark ve katılım mantığı olarak ‘Damak zevki’.

Fark meselesi geleneksel planlama ve danışma sürecinde nadiren bir rol oynar. İngiliz Kalkınma Planı sistemi son on yıldır çok fazla eleştiri topladı, özellikle de kamu katılımı ve danışma konusunda.

Bu sistemdeki sorun şu ki katılım bir türlü sağlanamıyor. Halka açık sergiler ilgi çekmiyor. İnsanların buna vakti ve enerjisi yok. ‘Kolektif iradeyi’ işin içine katmaya çalışan kalkınma planı sistemi aslında sadece farklı kalkındırıcıların, çıkar gruplarının ve organizasyonların sınırlı ilgisini içeriyor. Plan üzerinde fikir birliği arayan bu yöntem sadece tam tersi bir yola gidiyor.

Aşçılığı bir değerler dizisi olarak almanın çekici yönlerinden biri farklılığın, çeşitliliğin ve ondan aldığımız zevkin tadını çıkarmak. Geleneksel bir planla sistemin içerisinde danışman grupları görüş alışverişi yürütmeye koyulurken esnekliğe ve farklılığa yer olmayan durumlarda katılımcılar arasında ortak bir zemin aramaya girişirler.

Planlamaya katılımdan inşaata kadar mimarın daha demokratik süreçler yaratma çabasındaki geleneksel ( yazar olarak) rolü tehlikededir. Katılım ya da ‘toplum mimarisi’nin daha demokratik olduğu fikri illa ki doğru değildir. Bu süreç profesyonelin uzmanlık bilgisi ile mesleğe yabancı olanın örtük bilgisi arasında bir iktidar yapısı oluşturur. Jeremy Till şöyle diyor:

“kullanıcıyı güçlendiren katılımcı bir sürece soyunuyorsanız, uzman mimarın deneyimsiz mimar üzerine kurduğu iktidar yapısı kabul edilemez… Uzman bilgisinin inkârı ile katılım sağlanamaz. Dönüştürücü bir katılım doğrultusundaki bir eylem uzman bilgisinin ve uygulama yolunun reformülasyonunu gerektirir.

Mimarın rolü üzerine dikkatli düşünülmeli; yazardan yöneticiye doğru kayan, bilgilerini, katılımcıların yaratıcı süreçlerinde kullanabilecekleri şekilde kullanan ve yayan bir rol. Hepimiz süreçteki aktif katılımcılarız.

 

 

Bu projenin hazırlanması sırasında UDP şu aşamalardan geçti:

 

a) Bütüncül Kalkınma Planı (UDP) nin hazırlanması ve sunulması

b) İtirazların kabülü

c) Planın gözden geçirilmiş yeni versiyonunun hazırlanması ve sunulması

d) İtirazların kabulü

e) Araştırmaya başlamadan önce planın gözden geçirilmiş yeni versiyonunun hazırlanması

f) Planlama müfettişi bir rapor hazırlar

g) Başka herhangi bir değişiklik gerekli görülmüyorsa plan yürürlüğe girer.

 

AAP’nin katkısı büyüktür. Öyle ki insanlara kalkınma konusunda araştırma yapma ve konuşma fırsatı sunar. Bir sistem olarak hala benzer sorunlarla karşılaşmakta. Danışma süreci, dönüşüme yaratıcı bir katkıda bulunmaktan ziyade teklif edilen planlarla ilgili geri bildirim etrafında şekilleniyor.

Bu, fikir birliği inşa etmeyi amaçlayan bir planlama sistemi. Fikir birliği yaklaşımlarının analizi için bkz.Richardson, Tim and Connelly, Stephen (2005) Reinventing public participation: planning in the age of consensus in in Jeremy Till, Doina Petrescu, Peter Blundell Jones (2005) Architecture and Participation, Spon Press (Taylor and Francis) Abingdon. S.7-99

Mimari ve kullanıcı arasındaki ilişkiyi siyasi bir eylem olarak yeniden tanımlamak danışma sürecinin yaratıcı bir süreç olarak ne kadar önemli olduğunu vurguluyor. Faklılık için bir fırsat sunuyor. Bu bağlamda Açık Mutfak ‘iştah’ın mecazi gücüne başvuruyor. ‘İştah’ bir projenin programını ve özeti-‘yemek istediğimiz şey’i, arzuladığımız şey açısından tanımlıyor. Bunlar hep bizim bireysel damak tadımızla ilgilidir. ‘İştah’ herkesin kendi damak tadına işaret eder. Yemek yapma eylemindeki bireysel damak tadı. Bir kolektif çalışma içinde tekil bir kolektif irade yoktur, çoklu damak tatları söz konusudur. Ortak zeminler olabilir ama vurgu ‘fark’ üzerinedir: damak zevki farkı.

‘Damak zevki’ farklılığa vurgu yapar ve bu mantık Açık Mutfağın çeşitli aşamalarında uygulanmaktadır. Danışma ve katılım süreci üzerinde durur. Danışma sürecinde önemli bir soruna da işaret eder: ‘motivasyon’. İnsanların ilgisini çekmek için ne yapmak gerekir? Bir proje üzerinde düşünmelerini sağlamak için, onları da işin içine katmak ve motive etmek için hangi yol izlenmeli? İvme nasıl sağlanmalı? Bir projeden nasıl zevk alabilirler?

‘Damak zevki’ bir tat ve zevk mantığı sunar. Bu mantığı takiben bir projenin stratejik gelişimi değişir, yani projenin en iştah kabartıcı kısmı en başta yapılır. 13 Senaryoda bu yemek ve inşaat yapmak için bir atölye olarak mutfağın ve bir kafenin oluşturulmasına tekabül eder. Gelecekteki ihtimaller için potansiyel sağlayan yer burasıdır. Stratejinin küçük ölçekli bir inşası. Katherine Shonfield (özel bağlamda) küçük ölçek ile (genel bağlamda) muf stratejisi arasındaki ilişkiyi şöyle değerlendiriyor:

“Detaylar karşısında büyülenmişken bütün şehri kapsayacak bir strateji nasıl geliştirilebilirsin? Gelecek için stratejik teklifler formüle etme çabasındayken hemen o arada nasıl küçük ölçekli bir iş yapabilirsin?… şehir planlamacıları genel temalardan özel durumlara yöneliyorlar, diğer yandan, muf’ı özelden genele ve sonra geri tekrar özele doğru gelişiyor… şöyle özetlenebilir bu:

  1. Kişiselin yakından incelenmesi (DETAY)
  2. Kişiselin genel hakkında söyleyebileceklerinin özümsenmesi (STRATEJİ)
  3. Stratejinin reformülasyonu: gelecekteki bir ‘Ya…’ nın (DETAY) küçük ölçekli bir inşası.

Senaryo içerisinde, kafe, ‘stratejinin bir reformülasyonudur’. Gelecek projeler için toplanma ve tartışma yeridir. Mevcut mutfağı hem fiziksel hem de metaforik olarak genişletir. Gelecekteki bir ‘ya…’ nın küçük ölçekli bir inşasıdır. İhtimaller üzerine düşünmeye teşvik eder. Gelecekteki değişimin aromasıdır. Açık Mutfak bu şekliyle bir anıtın anti-tezidir.

Lefebvre’ye göre:

“Anıtlar iktidar istencine, kolektif irade ve kolektif düşünce iddiasındaki işaretlerin ve yüzeylerin altındaki iktidar keyfiyetine işaret eder. Süreç içerisinde, bu türlü işaretler ve yüzeyler hem olasılık hem de zaman yaratmayı başarır.”

Açık Mutfağın senaryosu kolektif irade ve kolektif düşünce iddiasında değil ama bir ‘kolektif’ içinde çoklu iradelerin ürünü olarak var olabilir. ‘Hem olasıklıkları hem zamanı yaratmak’tan ziyade ‘şimdi burada’ stratejisinin küçük ölçekli inşaları aracılığıyla zaman içerisinde gelecek olasılıkları desteklemeye kalkışıyor.

Aşçılık dili: tarifler yoluyla tahsisat ve deney.

‘Damak zevki’ gibi aşçılık dili de fark ve tutkuya vurgu yapar. Özellikle de tarif çeşitliliği ve farklılığı olduğu kadar kişiselleşmeyi ve tahsisatı teşvik edebilir. Senaryoda, ‘tarif’ mimari süreçlerde bir araç olarak öne sürülür.

“Bütün insani eylemler gibi bu dişil konular kültürel bir düzenin ürünüdür: bir toplumdan diğer topluma içsel hiyerarşileri ve süreçleri farklılık gösterir; aynı toplumda bir nesilden diğerine; bir toplumsal sınıftan diğerine bu konuları yöneten teknikler farklıdır. Bir anlamda belli bir uygulama unsuru üzerinde durma, kendini bir diğerine uygulama, kabul görmüş, onaylanmış ve hazır teknikler arasında kendi kişisel yolunu bulma şekline göre her operatör kendi stilini yaratabilir.”

Herkesin kendine has yemek pişirme biçimi vardır. ‘Kabul görmüş, onaylanmış ve hazır teknikler arasında gezinme’ yolu vardır. Yemek tarifi bunu destekleyen bir şeydir. Aşçılıkta tahsisat ve mimaride tahsisat arasında parallelik ararken çifte bir analoji önerdim. Şantiyede hazırlanmış beton için bir tarif yazdım ve milli inşaat spesifikasyonu bölümünü pasta yapma talimatı olarak yeniden yazdım. Bu yolla altını çizmek istediğim şey milli inşaat spesifikasyonu katılığı ve ileriye yönelik doğası, özel dili sebebiyle tasarıma ve inşaata daha katılımcı bir yaklaşım olmadığıdır. Spesifikasyon mimar ve mütahit arasında hukuki bir dokümandır.

Yemek tarifi üzerinden, insanların katılımını ve hatta kendi yaratıcılıklarını kullanmalarına olanak sağlayarak betonun daha hassas bir materyale dönüşebileceğini göstermek istedim. Bu materyal duyarlılığı yüzeye küçük şeyler ekleyerek sağlanabilir. Beton yapanın adı ve yapılış zamanı yazılabilir: o içine katılan her şeyin ürünüdür; maruz kaldığı sıcaklık ve koşulların, üretim esnasındaki her şeyin kaydını tutar.

Tarif tecrübeye teşvik eden gayrıresmi bir yazıdır. Beton tarifini test ederken kalıp için günlük malzemeleri kullandım ve farklı malzemeler denedim. Bir tür deneme yanılma şekli. Ortaya ne çıkacağı konusunda hiçbir fikrim yoktu.

Aşçılıkta deney ve belirsizlik mantığı vardır; ortaya nasıl bir şey çıkacağına dair net ve kesin çizgiler yoktur. Rasyonel olarak herşeyi bilmen ve kontrol etmen olanaksızdır. Mutfakta tesadüflerle ve şansla çalışıyoruz. Tek rehberimiz koklama, tat alma ve dokunma duyularımızdır. Dokunuşlarımız küçük ve yakındır. Bedenseldir.

Bu farklı mantık biz mimarların iletişimini ve faaliyetini nasıl etkiliyor? Spesifikasyondan daha esnek ve yoruma daha açık bir şey kullanılabilir mi? ‘Rasyonel olarak’ kontrol edilemeyen bir sürece ne kadar dâhil olabiliriz? Mimarlar malzeme tahsisatını, deneyselliği ve ‘ötekinin’ hatasını destekleyebilir mi?

 

Minör Planlama, Sıradışı İş

‘Architecture and The Text’ isimli kitabında Jennifer Bloomer, Deleuze ve Guattari’nin minör edebiyat teorisinden yola çıkarak minör mimariden söz ediyor. Bunun geniş kapsamlı ilkeleri Açık Mutfak’a kadar uzuyor. Deleuze ve Guattari Minör Edebiyat’ın ilkelerini şöyle tanımlıyor:

 

  1. “…majör bir dilde minör yapılar. Bu özelleştirilmiş bir dildir.”
  2. Her şey politiktir, “…politikanın kısıtlı alanı her bireyi derhal siyasetle ilgilenmeye zorluyor. Bireysel kaygı böylelikle daha elzem, daha ayrılmaz ve daha özel bir hal alıyor çünkü aslında içinde salınan bambaşka bir hikâye var.”
  3. Her şeyin kolektif bir değeri vardır “…her bir yazarın kişisel olarak söylediği her şey hali hazırda ortak bir hareket oluşturur… Konuşan bir özneye değil kolektif bir konuşma meclisine tekabül eder.”

Bu projede yerel bir kadın ve öğrenci grubu ile üniversitenin canlı projeler yürütmesi öneriliyor. Bu insanlar mesleğin ya da endüstrinin dışındaki amatörler. Kendilerinin olmayan bir dil kullanıyorlar (inşaat ve planlama) fakat deneyim, inşaat ve kullanım yoluyla o dili kendilerine mal ediyorlar. Jennifer Bloomer şöyle diyor:

 

“…belirsiz nesneler bu minör mimari kategorisine giriyor… majör mimariden farklı bir yerde duruyor. ‘Kutsal kozmos’un yansımasının vasıtaları gibiler. Tabletlerin üzerinde TANRININ KELAMI yazılı gibi… bir tutku mimarisi-minör bir mimari- bu mimarinin çatlakları araşında işleyişte olacak. Ona karşı değil, ondan ayrı da değil, ama üzerinde, içinde ve arasında”

Şehir planlaması ve düzenlemesindeki mevcut çerçevenin küçük boşluklarında, mevcut binaların içinde ve arasında işleyen küçük bir planlama. Projenin doğası ‘her bireyi siyasetle ilişki kurmaya zorluyor: toprak ve tesis mülkiyetinin sorgulanması, yerleşkelerinin, ne fayda sağladıklarının ve idare biçimlerinin belirlenmesi. Üniversite ve yerel topluluklar arasında ortak proje yürütme yaklaşımı geniş anlamda ‘siyaset’ ile ilişkilenir.

Senaryolar yazarlık, iktidar ilişkileri, bilgiye erişim ve yetki konularını içeriyor: yerel bir durumu dönüştürmek için gerekli olan teknik bilgi ve imkânlar.

Proje, şehrin kenarında özel bir kalkınmaya siyasi bir kontrpuana dönüştü. Mimari süreçte üzerine siyasi bir söylem oluşturuyor. Sadece bir kişinin iradesini değil kolektif bir yazını temsil ediyor. Yöntem farklılık ve damak tadı üzerine kurulu. İnsanların arasındaki farklılıklar bir ilişki türüdür ve bu yolla tekil bir irade ile inşa edilen bir şey, farklılık teorisine göre ortak eylem de teşkil ediyor. Farklılıklar olmadan yöntem ayakta kalamaz.

Siyahî kadınlar ve feminizm arasındaki ilişki, sınırlar ve merkez üzerine bir tartışmada Bell Hooks şöyle diyor:

“Ayrımcılık uygulayacağı, istismar edeceği ya da baskı kracağı kurumsal bir ‘öteki’si olmayan siyahi kadınlar çoğunlukla hakim sınıfçılığa, cinsiyetçiliğe, ırkçılığa, toplumsal yapıya ve beraberinde getirdiği ideolojiye doğrudan meydan okuyan bir deneyim sürecinden geçtiler… siyahi kadınların sıradışılığımızın bize kazandırdığı özel durumu fark etmesi feminist mücadele için çok gerekli… Benzersiz ve kayda değer bir feminist teorinin oluşturulmasında kilit bir rol oynadığımızı düşünüyorum” Bell Hooks sıradışı pozisyonun feminizmin eleştirel incelemesini ve hegemonyasını şekillendirmek için  hayati (ve merkezi) önem taşıdığını, aynı zamanda da yeni bir karşı hegemonya öngörüsü için merkezi araç konumunda olduğunu söylüyor.

Bu bağlamda, projeyi minör ve sıradışı bir mimari eser olarak görmeye başladım.

Proje değişmeli olarak mevcut planlama ve mimari üretim metotlarına farklı bir eleştiri getiriyor. Endüstrinin dışında bir eleştiri bu. Sıradışı bir alanda sıradışı bir grubu içeriyor. Sıradışı mimari üretimiyle inşa edilen ürünler zamana meydan okuyan anıtlar olmayacak, asla Stirling Ödülü’nü almayacak. Bu grup kurgusal düzlemde varolan inşaat ve planlamanın üzerinde, içerisinde ve arasında faaliyette olacak.

Daha kişisel olarak, bu proje normal bir mezuniyet projesinden beklediğim gibi bir proje değildi. Güzel bir mimari tasarım değildi. Bu bağlamda sıradışı olduğu bile söylenebilir. Ortaya çıkan sonuç bir ürün nesne değil, mimari süreç için gerekli olan yöntem ve etikti. Şehrin küçük bir bölgesinin dönüştürülmesi sırasında farklılıkların, paylaşımın, tecrübenin ve kolektif hareketin yüceltilmesine dayalı bir yöntem. Mimarlığın ekonomiye hizmet ettiği söylenir. Mimarlar da müşterileriyle mevcut üretim ve mülkiyet motiflerini sürdürürler. Bu yöntem, bunun ötesine geçmek için, hem sürecin hem de ürünün, toplumsal, siyasi ve ekonomik koşulların dönüştürülmesinde birer araç olan mimari üretimin yollarını sunuyor.

 

Jeremy Till’in Mayıs 1997’de RIBA da sunduğu  “Five Questions for Architectural Education”  

(Mimari Eğitim İçin Beş Soru)

adlı makaleden alınmıştır.

açık mutfak.jpg

SUB 0004

Kızılay – Ankara

[1] Sure Start yaşı 4 yaş altı çocuk sahibi olan ailelere sağlık, eğitim ve bakım desteği sunan bir Hükümet programıdır.

 

Sans Soleil / Güneşsiz /Chris Marker  

 

Still_from_Sans_Soleil__dir._Chris_Marker__1983._Courtesy_of_Only_the_Cinema.jpeg
SUB PRESS’in okuryazarlara armağanıdır.
Genel yayım yönetmeni: Naim Süleymanoğlu
Devlet su işleri müdürü: Akif Özkaldı
Barolar birliği başkanı: Metin Feyzioğlu
201 Almanya – Arjantin Dünya Kupası Final Maçı Hakemi: Nicola Rizzoli

 

Bahsettiği ilk şey, 1965 senesine denk geliyordu, İzlanda’nın izbe bir köşesinde gördüğü üç ufaklıkla ilgiliydi. Olay, kendisi için tam bir mutluluk patlaması yaratmıştı ve hayatındaki diğer köşe taşlarına da buradan aldığı enerjiyi bulaştırma girişimlerine yeltendi, fakat bu hususta çok da başarılı değildi. Çok geçmeden bu konudaki açmazlarını bana aktarmaya başladı: Bir gün, bu olayı, siyah bir giriş parçasıyla birlikte filminin başına- ya da sonuna koyacağını, eğer insanlar orada mutluluğu göremezlerse tek gördükleri şeyin en azından karanlık bir nokta olacağını belirtti.

Ve sözlerine kaldığı yerden devam ediyordu: “Hokkaido’dan şimdi döndüm, burası Kuzey Adası’nın bir diğer ucu. Biraz para savurabilen Japonlar, ülkenin bu kısmında uçağı tercih ederken, geri kalanlar ise deniz yolunu kullanıyordu: ortalık bir köşede tura çıkmayı bekleyen, orasını burasını karıştıran ve bankların üzerinde kestirenlerle dolu. Tüm bunlar, ilginç bir şekilde geçmişte var olmuş ya da gelecekte patlaması muhtemel bir savaş karesinin zihnimde oluşmasına yardım ediyordu: gece trenleri, havadan açılan yaylım ateşi, nükleer kasırga, enkaza dönen binalar, yani anlayacağın gibi gündelik savaş fragmanlarına uyan her şey.” Kendi yarattığı zaman etüdlerinde debelenmeyi seviyordu. Elbette kafasını dağıttığını iddia ettiği bu hatıra biçimleri, sadece başka hatıraların gündeme gelmesinin dışında bir işe yaramıyordu: “Dünyanın bir takım yerlerini defalarca dolaşarak bana uyanın sadece banal bir hayat olduğu sonucuna vardım, bu sorgulama nöbetlerini bir fırsat avcısının bencilliğiyle sürdürdüm, bu sayede şafağın sökmesine yakın Tokyo’ya varmış olacağız.”

Afrika turunda da bu tip kendince temellendirdiği küçük çaplı karmaşalardan bahsetmişti. Orada kullandığı saati –ya da saatleri- Avrupa’ya aynı zamanda da Asya’ya göre de ayarlamıştı. 19. Yüzyıl’dan beri insanlığın bu tip modern saat dilimi hesaplamalarına iyiden iyiye kafayı takarak uzamla hesaplaştığını, ve 20. Yüzyıl’ın en önemli sorununun; farklı zaman dilimlerine nasıl bir arada uyum gösterileceği olduğunu belirtmişti. Bu arada “Île de France[1]’da emu[2]ların yaşadığını biliyor muydun”uz?

Aynı zamanda tüm bu anlattığı şeylerin arasına, Bijagós Adaları’nda takılacakları eşlerini seçen genç kadınlar üzerine de hayal meyal bir şeyler sıkıştırdığını hatırlıyorum.

Tokyo banliyöleri, adeta kedi tapınaklarına dönüştürülmüş vaziyetteydi. Kıskanılası sadelikte ve içtenlikte bir çiftin –sesten oldukça uzak bir yerde- kedileri Tora’nın tahtadan yapılmış korunaklı tabletlerin çevrelemiş olduğu mezarını ziyaret etmeye gelişlerine tanık olmanızı isterdim. Artık çevresindeki güçler tarafından korunacağına, geri kalan hayatını bu sayede huzur içinde sürdürebileceğine inanıyorlardı. O ölmemişti, sadece evinden zıplayıp başka bir boyuta atlamıştı ya da onun gibi bir şeydi işte. Ama kendisi için düzenlenen seramoniyi izleyen kimse, dualara nasıl eşlik edeceğini bilmiyordu, çünkü ölümün onu hangi isimle çağıracağını, yine ölümün kendisi daha iyi bilirdi. Bu yüzden çiftimiz, dostlarının yapacağı yolculuk ağında karşılaşacağı muhtemel problemleri savuşturmak üzere, yağmurun altında iyi temennilerini sunmak dışında başka bir şey yapamazlardı.

Bir gün –sanırım anlattıklarından yola çıkarak- şöyle bir şey demişti: “Bir şeyi hatırlamanın işlevsel olup olmadığına ilişkin oturup ciddi anlamda düşüneceğim; hatırlamanın, unutma fiilinin zıttı olması anlayışı külliyen yanlış, ama yine de bu iki durum birbirine paralel seyreden şeyler. Bizler, genel olarak hatırlamayız, sadece geçmişte yaşananları tıpkı tarih yazarlığında olduğu üzere tekrar kurgulayıp kendimiz için kavramsallaştırırız. Mesela herhangi biri susuzluğunu nasıl hatırlayabilir- hatırlamaz, ihtiyaçları doğrultusunda onu tekrar güncel kılar.”

Sefalet içinde yaşayan insanlardan bahsetmeyi sevmezdi, ama etrafında döndüğü Japonya örgüsü bunun tam tersine işaret ediyordu: Dangalaklardan, lümpenlerden, göçmenlerden ve Korelilerden oluşan bir dünyanın içindeydi. Uyuşturucu bulamayınca muhtemel herhangi bir kafayı yakalamak için birayı bozuk sütle karıştıran insanların ortasına düşmüştü. Namidabashi’de bu sabah, şehir merkezine yaklaşık 20 dakika uzak mesafede, herifin biri trafiğin içine ederek işlerine gitmeye çalışanlardan ve hayattan intikam alıyordu. Burada yaşayanların tek lüksü, eline geçen sake[3] şişelerini dipleyip, geri kalanınını mezarların üzerine boşaltmaktı.

Namidabashi aslına bakarsanız fena bir yer değildi. Burada yaşayanlar birbirlerine cidden saygılıydı ve eşitlik söz konusuydu; herkes yaptığı işin yeterliliği hususunda emindi, ve buna uygun olarak bir farkındalık bağı geliştiriyordu.

Bir keresinde bana Cape Verde Takım Adaları’na ait meşhur Fogo limanından bahsetmişti. Orada düzenlenen tura devam etmek için çakıl taşlarının üzerinde saatlerce tepinmek ve o salak botun gelmesini beklemek dışında başka bir alternatif geliştirememişti. Etrafındaki insanlar; göçebeler, gemi personeli ve aşağı yukarı dünyanın tamamını dolaşmayı hedefleyen bir topluluktan ibaretti. Bir karnaval çeşitliliğinde seyahat ediliyordu ve kayalıkların arasında, geçmişte Portekiz kolonilerinin meydana getirdiği melez tarihi gözden geçirmemek elde değildi. Hiçliğin, amaçsızlığın oluşturduğu sınıflar üstü bir halk vardı burada. Dürüst olalım, akademilerde öğrettikleri gibi, bu insanlardan kameraya bakmamalarını istemekten başka daha aptalca bir şey olabilir mi?

Sahel’den bahsetmeyi de ihmal etmemişti: Gün batımında, her şeyin yavaş yavaş ortadan silindiği ama huzursuzluğun nefesinin ensenizde dolaştığı, kuraklıktan kırılan bir yerdi. Orada görevliler, hayvanları Bissau yakınlarında düzenlenecek bir karnavals hazırlıyorlardı, ve gösterinin ardından tekrar bu çorak yere terk edileceklerdi. Bu bölge emperyalistlerin uzun zamandır unuttuğu ve hayatta kalmanın tek amaç olarak benimsendiği bir yerdi, tek farkı –evet, tam üstüne bastınız- Japonya’nın alttan alta fark ettirmeden buraları kemirmesiydi. Aralıklarla da olsa, buradaki seyahatlere katılmam, iki yer arasındaki farklılıkları göze sokmaktan ziyade, yaşam koşullarının zor olduğu söz konusu bölgelerde kendimi bir nevi kampa tabi tutma amacını taşımaktaydı.

Sei Shonagon,  yani Prenses Sadako’nun nedimesi olan şahsiyet, on birinci yüzyılda yaşamış bir kadındı, bu aralık hanedanın Heian dönemi’ne tekabül ediyordu. Tarihin gerçekten nerede yapıldığını hiç sorguladınız mı? Yönetenler canlarının istediklerini yaparken, aynı zamanda bunları başkalarıyla savaşmak için kompleks metotlar ve yeni stratejilerle birlikte harmanladılar. Gerçek güç kitleleri yöneten hanedanın elinde bulunuyordu, ancak imparatorun sarayı zamanla kendi içerisinde kapalı kalan ve çeşitli entrikaların üretildiği yerlere dönüştüler. Ama bir takım küçük, aylak grup ve fikirlerin bir araya gelmesi, Japon tarihinde politikacılardan daha derin izler bırakacak girişimlerin ortaya çıkmasını sağladı. Shonagon’un bu girişimleri sağlamlaştırmak için oluşturduğu küçük bir listesi vardı: ‘zarif şeyler’ listesi, ‘acıklı şeyler’ listesi, hatta ‘yapılmaya değmez şeyler’in listesi gibi şeyler bile bu sıralamada yerini almıştı. Bir gün kafasına takılan ‘bizleri heyecana boğacak muhtemel şeylerin listesi’ni oluşturmayı da ihmal etmedi. Bunlar, filmografi için hiç de kötü materyaller değil; hatta bu listelerin zamanında makro ekonomik kalkınmaya sağladığı yararlara bile saygı duymadım desem yalan olur, fakat sizlere asıl istediğim şeyler elbette etrafta olup biten kutlamalar.

Chiba’dan dönerken ki izlenimleri şöyleydi: Sahil tarafından ilerlerken Shonagon’un ‘bizleri heyecana boğacak muhtemel şeylerin listesi’ni ve bu listeyi takip eden semboller hakkında düşünüyordum. Bizler için, güneş gözümüzü alana kadar güneş yerine konulmaz ve bulutlar ortadan kaybolmadıkça baharın bahar olması için de çok sevimli şeyler söyleyemeyiz. Burada başvuracağımız sıfatlar, satılacak mallara fiyat etiketi vurmak kadar ayıp olacaktır. Japon şiiri işte bu yüzden hiçbir kelime grubunu bir araya getirip, onları değiştirmez. Gemi, kaya, sis, kurbağa, karga, sağanak, balıkçıl, kasımpatı demenin tek bir yolu vardır ve bu söyleyiş hepsini kapsar. Gazeteler bugünlerde Nagoyalı bir adamın hikayesiyle çalkalanıyordu. Sevdiği kadını önceki sene kaybetmişti ve herif bu durumdan ağır etkilenip sonrasında-her Japon’un yaptığı gibi- kendisini ağır çalışma şartlarına tabi tutmuştu. Hatta elektronik alanında küçük çaplı bir keşfi bile olmuştu bu süre zarfında. Sonrasında daha fazla dayanamayıp, Mayıs ayının başında kendisini boşluğa bırakıvermişti. Onu son görenler ‘bahar’ kelimesini duyduğunda çektiği acıya artık katlanamadığından bahsediyorlardı.

Tokyo’ya yaptığı ikinci seferde, orada karşılaştığı şeylerden bahsetmeye devam ediyordu: tatilden dönen kedinin evde her şey yerli yerinde mi dercesine etrafı koklayıp dolaşması gibi, o da direk koşturup ortalığı kolaçan etmeye gitmişti:  Ginza baykuşu, Shimbashi lokomotifi, Mitsukoshi’nin tepesinde bulunan tilki tapınağı, ki burayı rock müzisyenleri ve genç kızlar tarafından ele geçirilmiş bir vaziyette bulduğunu söylüyordu. Genç kızların yetenekli ya da yeteneksiz starlar olarak ortada dolaşmalarının, yeni trendin kriterlerini belirlediğini söylüyordu, yapımcılar bile onların karşısında esas duruşa geçiyorlarmış. Bir keresinde; suratı deforme ve genel hatlarıyla güzel diyemeyeceğimiz bir kadın meydanda dolaşıp maskesini indirerek, kendisine çirkin diyen her kim olursa olsun, onun suratını paralayacağından ve rezalet çıkaracağından bahsediyormuş.

Tüm bu saçma şeyler onun ilgisini çekiyordu artık. Dodgerslar’ın büyük ödülü götürememesi ya da oynadığı bahisin elinde patlamasına dahi aldırış etmeyen bu adam, Chiyonofuji’nin bu sezonki sumo turnuvasında ne yaptığını millete sorar olmuştu. Şu sıralar hanedandan arta kalan son veliahtla ilgili bir takım şeylere de ufaktan kafayı takmıştı, eskiden hortumcu olan ve şimdilerde çocukları eğitici programların gösterimini sağlayan haydut vari bir herife de. Bu tip küçük şeylerden mutlu olmamaya and içmişti: döneceği bir ülke, bir ev ya da bir aile yoktu. Ama ismini bilmediği 12 milyon oranın yerlisi olan kimse, onu beslemek için hazırdı.

Tokyo hakkında yazmaya devam ediyordu: ortalık tren raylarıyla çevriliydi, elektrik hatları bu ilerleyen yol büklümlerini bazı yerlerde kesiyordu. Takıldığı Japon kadınla birlikte insanların televizyon kültürüyle birlikte nasıl cahilliğe doğru sürüklendiklerini tartışıyorlarmış; işin benlik kısmı ise farklı, bu kadar okuyan kişiyi muhtemelen hiç birarada görmemiştim. Onların tezini göz önüne alırsam da, bunlar sadece sokakta okuyorlar, ya da muhtemelen okurmuş gibi yapıyorlardı-ah şu Asyalılar yok mu! Kinokuniya’daki izlenimlerime devam ediyordum, burası Shinjuku’da bulunan büyük bir kitabevi. Japonların grafiğe yatkınlıkları yüzyıllar önce Sinemaskopu, fimler daha çizgi dizilerin, acımasız hikaye karakterlerinin ve adeta tüm cinsel yönelimleri bir araya toplayıp hadım eden sansürlerin öncesinde icat etmişlerdi. Ülkenin bu kısmını turlayanların her şeyden uzaklaşıp, duvarların dibinde manasızca takıldıklarını görebilirdiniz. Burası koca bir çizgi şehirdi; adeta bir Manga Gezegeni’ydi de denebilir elbette. Başka kimin aklına barok kökenli eserleri ya da Stalin’in sanat gösterişlerini temsil eden heykellerini yan yana koymak gelirdi ki zaten? Elbette diğer çizgi karakterlerin; okuyucularını dükkanların tepesinden süzen dev gözlerini, dört bir yanlarını saran kollarını, ve sürekli onları röntgenleyen tavırlarını anlatmamak da olmaz.

Akşama doğru; kabristanları, istasyonları ve tapınaklarıyla köyler ön plana çıkmaya başlar. Tokyo’nun hemen her bölgesinde kendini diğer yapılardan ayıran düzenli kasabalar bulunur ve gökdelenlerin arasında bunlar kuş yuvaları gibi savunmasız görünürler.

Shinjuku’da bulunan sevimli bir bar ona, sesini yalnızca çalan kişinin duyabildiği Hint flütünü hatırlatmış. Bu bir Godard ya da Shakespeare anlatısında olsaymış “Nerede kaldı bu lanet müzik?” diye haykırabilirmiş.

Ardından Bay Yamada’nın ‘hızlı yemek’ pratikleri üzerine çalıştığı Nishi-nippori’de deneyimlediği bir takım lezzetlerden bahsetti. Herhangi bir kişi; Bay Yamada’nın yeteneklerini ve pişirmeden önce sergilediği gıdaların ahenkli bir şekilde tavaya yerleştirilişlerini izlerse; resim, felsefe ve karate alanlarında da kesinlikle doyuma ulaşabilirdi. Yamada’nın kendinden geçerek yaptığı faaliyetleri; kusursuz bir alçakgönüllülük ve kendine has bir tarzla hazır ettiğini büyük bir ilgiyle gözlemliyordu, ve bu nedenle görünmez fırçasıyla Tokyo’ya geldiği bu ilk günün akşamında, tüm tur boyunca görüp görebileceği en harika şeyin bu olduğunu yazacaktı.

Neredeyse tüm günümü TV – bellek kutusu- karşısında geçirdim. Sonrasında kutsal geyiklerin otladığı Nara’daydım. XV. Yüzyıl’da yaşamış olan Basho’nun sözlerini öğrenip pratiğe geçirmeden, amaçsızca onları fotoğraflamaya başlamıştım: “Söğütler, balıkçılları tersten görür.”

Reklamlar bir süre sonra göze küçük haikular olarak görünmeye başlar, daha çok Batı’dan gelen görsel vahşete de uygun düşen bir uygulamadır bu; anlamak –idrak etmek- tüketmekle eş anlamlıdır ve bu alınan zevki artırır. Japonca konuşmaya çalışırken evham yapacağımı zannettiğim sanrısal bir anın içerisinde debelenirken, o sırada Gérard de Nerval hakkında NHK’nin yaptığı bir programa rastlayıp rahata ermiştim.

8:40, Kamboçya. Jean Jacques Rousseau’dan Kızıl Kmerlere: tesadüf mü, yoksa tarihin bir yanılgısı mı?

Apocalypse Now filminde, Brando kesinliğini koruyan ve öyle her yerde bahsini açamayacağız birkaç kelime sarf etmişti: “Dehşetin bir adı ve sureti vardır… ve onunla cidden iyi geçinmek durumundasın.” Yani özetle korkuyu kendinizden uzaklaştırmak istiyorsanız ona başka suratlar çizmeli ve farklı adlarla hitap etmelisiniz. Japon korku sineması, cidden hünerli ve şeytani estetiğe sahip cesetlerin sergilendiği güzel bir ölçüselliği içerir. Bazen ise kurgu o kadar acımasız gelir ki, ister istemez afallarsınız. Bu iki durum, Asya halklarının oldukça yakın olduğu şatafatlı acı çekme ritüellerinden yola çıkarak açıklanabilmektedir. Sonuca ulaştığınız tam şu noktada ise ödülünüz hazırdır: Yaratıklar yere serilir ve elbette kahramanımız Natsume Masako hemen arkalarından geliverir… tüm bu güzelliğin de emin olun ki bir sureti ve adı vardır.

Fakat emin olmanız gereken bir nokta var; Japon televizyonunu izlerken… bir süre sonra onun sizi izlemeye başladığına tanık oluyorsunuz. Mesela tüm o haber programları çeşitli manipülasyonlarla milleti ekrana kitliyor ve ne olduğunu anlamıyorsunuz bile. Seçim zamanı mesela cidden ilginç seyrediyor: kazanan adaylar Daruma-şans hayaleti-‘nın boş bakan gözünü morartarartacaklar, geride kalanlar ise –hüzünlü fakat kafaları dik biçimde- tek gözü kalan Darumalarını alıp ortadan tüyecekler.

Avrupa’daki imgeler, gerçekten anlaşılması en güç olanlar diye düşünüyorum. Ses kaydı sonradan eklenen bir film izledim, bu süre zarfında sanırım Polonya dolaylarında 6 ay kadar filan takıldım.

Sürekli tekrarlayan lokal sarsıntılarla herhangi bir sıkıntım yoktu. Ancak belirtmeden geçemeyeceğim sanırım, geçen akşam ki büyük sallantı, bir şeyleri açıklığa kavuşturmam da faydalı olmuştu.

Şiir, kesinlikle bir güvensizlik ürünü: başıboş Yahudiler, krize giren Japonlar: dış görünüşlerine göre onları yargılayanların dünyasında yaşamaya alışmışlar sanırım: kırılgan, kısa süreli barınılan, buruk… gezegen gezegen dolaşan trenler…geçmişlerinde kahramanca dövüşen samuraylar. Buna “şeylerin sürekliliğini yitirmesi” diyoruz.

Şimdi bahsedeceğim çoğu şeyi yaşadım, deneyimledim ya da izledim diyebilirim. Gecenin sadece yetişkinler için ayrılan ve erotik şovları içeren kısımları da buna dahildir. Aynı riyakarlık çizgi romanlarda da var ve bu şifreli bir riyakarlık. Sansür ise asla şovu aksatan bir şey değildi, aksine şovun ta kendisiydi! Şifre, mesajın da ta kendisiydi. Sadece biraz daha arkada gizlenip var olana dikkatleri çekerdi. Dinlerin de baştan beri yaptığı şey buydu.

O yıl, Tokyo sokakları cidden fiyakalı bir şeyle karşı karşıyaydı: Papa’nın ziyaretiyle. Vatikan’ı asla terk etmeyen demirbaş hazinelerin bir kısmı Sogo Alışveriş Merkezi’nin yedinci katında bulunan özel bir yerde sergileniyordu.

Bu tip şeylerin ilgi çekiciliğinden dem vurmayı da ihmal etmemişti: yüksek merak ve endüstriyel casusluğun pırıltılarını taşyan gözlerle-bu sergilenen şeylerin iki yıl içerisinde Katolikliğin daha verimli ve daha ucuz bir tüketici formunu inşa edebileceğine inanıyorum- ama kutsal olana da bir ilgi söz konusu burada elbette, bu başkasının kutsalı da olsa.

Macy’s galerisinin üçüncü katı, Hokkaido’daki Josen-kai adası taraflarında olduğu gibi, Japon sergisinde bulunan kutsal işaretleri ne zaman görücüye çıkaracak duruma gelebilirdi acaba? Bu işaretlerin en önemlileri(!) olan müze, şapel ve sex shop’u bir arada görünce insan ister istemez gülümsüyor. Japonya’da her zaman olduğu gibi, bu farklı mekanlar arasındaki duvarlar –dolayısıyla geçişler- çok ince olduğundan, ülkenin bu kısımlarını ziyaret edenler rahatlıkla bir heykeli seyrederken, satın alınan bir şişme bebek için bereket tanrıçasına şükranlarını sunan adamlara denk gelebilirler, o yüzden bu tip şeyler çok uç durumlar olarak değerlendirilmez. Ama bu açık teşhir furyası, seksin bedenle sınırlı kalmadığını belirtmezse, televizyonun küçük kurnazlıklarını anlaşılmaz kılabilir.

Herkes dünyalarının küçük şeylerle sarsılmayacağı bir hayatın hayaliyle yaşar: ulaşılamayan Püriten saçmalıkların Amerikan işgaliyle birlikte getirdiği yalanlardan arınamk önemlidir mesela. İnsanlar bu tip açmazları bir çeşmenin gölgesinde serinlerken, bir kadının kendilerine iyi niyet göstergesi ve masumluğuyla dokunması ve tüm kozmos’un duruluğuyla kendileriyle ilgilenmesi formatıyla geçiştirirler.

Müzenin diğer kısmı-doldurulmuş hayvanlarla kaplı olan taraf- dünyanın cennet dediğimiz diğer bölümüne işaret ediyordu. Buna çok da emin olmayın… Hayvan ölülerinin taşıdığı masumluk insan etiği ve otosansürünün dışında kaldığınızı size söyleyebilir, ancak bu hiçbir şekilde sizi rahatlatacak bir uzlaşı zemini yaratmaz. Ve bu insan ırkına has günahlar, cenneti tam bir zebani kovuğuna çevirebilir. Josen-kai’de turlarken hayvanların görkemliliği ve bunların Japon toplumunda ne tip yansımalarının olduğunu, hatta kadın ve erkeklerde bile bu yansımaların farklı şekilde olduğuna ilişkin bir takım metinler okumuştum. Hayvanlara yapılan herhangi bir eziyet onu zebanilerin katına indirir-tapınak tanrılarının gözünde direk düşme sebebidir- burada iblisin sorgulamalarına ve keskin sözlerine maruz kalır, bu kısım için Samura Koichi’nin güzel bir deyişi de mevcuttur: “Zamanın tüm yaralara merhem olduğunu da kim söyledi? Geçen sürenin, yaralar dışında her şeyi onardığını söylemek sanırım daha yerinde olacaktır. Zaman, acıları geride bırakır. Zaman, vücudunuzun giderek toprakta ayrışmasını ve sonlanan bir şeyin diğeri için hazır olmasını sağlar, ve geride kalan tek şey… bedenden arta kalan yara izleridir.”

Japonların sırrı ile- Lévi-Strauss’nun şeylerin geçişliliği dediği olay- kastedilen, her şeyin ortak bir yerde toplanarak, tekrar onlara döneceğine ilişkin inşa edilen, ve bu inancın yaşatıldığı dakikalardır. Bu “geri dönüş” onların rahatlamalarını sağlar: kolay bozulabilen ancak ölümsüz bir birlikteliğe de işaret eder bu.

Animizmden bahsediyordu: Afrika ile oldukça benzer yanları vardı, Japonya’da sadece biraz daha az kabul görmüştü. Yaygın inanç olarak adlandırdığımız şeyler, yaratılışa ait olan ve aslında görünmeyen fragmanların birer muadili olabilir mi? Bir fabrika ya da gökdelen inşa edildiğinde, tanrı’nın gazabını hafifletmek için direk küçük bir tören organize ediliyor. Fırçalar, abaküsler ve paslı iğneler ortalığa savruuyor. Kırılan oyuncakların ruhları içinse Eylül’ün 25’inde başka bir etkinlik yapılıyor. Kiyomitsu tapınağına yığılan oyuncak bebekler, Kannon-merhamet tanrıçası- tarafından kutsanır ve topluluğun gözü önünde yakılırlar.

Etrafıma baktım. Düşündümde karşımdaki suratlar kamikaze pilotlarıyla aynı ifadeleri taşıyorlardı.

Gine-Bissau hattında çektiği resimlerin Cape Verde adalarında söylenen ezgilerle bir bütünlük taşıdığına inanıyordu. Bu Amilcar Cabral’ın birlik düşüne yaptığı küçük katkılardan yalnızca birini sembolize ediyordu.

Neden bu kadar küçük-ve fakir- bir ülke bu dünyanın bu kadar ilgini çekebiliyor? Yapacaklarını yaptılar, kendilerini kurtartdılar, Portekiz askerlerini oradan sürdüler. Hatta Portekiz askerlerine travma yaşatarak, halkın oluşturduğu gücün, bir diktatörlüğü nasıl devireceğini göstererek, Avrupa’da yaşanabilecek yeni bir devrim için “Acaba?” sorularını peşlerine takarak onları topraklarından gönderdiler.

Tüm bu zırvalığı kim hatırlıyor ki? Tarih boşluğa bir şişe daha fırlatıyor hepsi bu.

Bu sabah Pidjiguity ruhtımında turlarken buldum kendimi, burası 1959 yılında her şeyin başladığı, ve ilk kurbanların verildiği yerdi. İtiraf etmek lazım, bu yıllarda Afrika’nın o sinsi ne çıkacağı belirsiz dumanları arasında dolaşıp durmak kadar burada bir liman işçisi olmak da o dönem için aynı derece riskliydi.

Her üçüncü dünya ülkesinin yaptığı gibi asıl olay kurtuluş dedikleri şeyden sonra başlıyordu: “Şimdi asıl sorunlarımızla yüzleşebiliriz.”

Cabral hiçbir zaman bunu söyleyecek bir fırsat yaratamadı: kendisi bir suikaste kurban gitmişti. Problemler kendiliğinden başlamıştı, iyice boka batmıştı, ve halen devam etmekteydi. Devrim romantizmi için sıkıcı durumlardı bunlar: çalışmak, üretmek, pazarlamak, savaş sonrası yıkımın etkilerini hafifletmek, sürecin getirdiği bazı imtiyazlardan faydalanmaya çalışmak.

Özetle… bütün bu olup bitenin ardından, tarih kendisinden bekleneni vermiyor, aksine işi daha da çıkmaza sürüküyor.

Yaşadığım sorunlar bunlardan daha belirgin hatlar taşıyordu: Mesela Bissaulu kadınları nasıl filme alabilirdim? Sanırım, gözün yanılsama fonksiyonu orada olduğum süre zarfında gayet güzel çalışıyordu. Bissau ve Cape Verde’de kurulan pazarlar üzerinde eşit ölçüde çalışmam gerekiyordu, ve bunda yanılmadığımı kısa süre sonra anlayacaktım: Onu gördüm, o da gözlerini bana doğru dikti, onu incelediğimin farkındaydı, beni ağına düşürmüştü, ama sahip olduğum açıya baktığımda benim kadrajıma girmiyordu, ancak sonunda, tam karşıma alarak, istediğim 24 saniyelik bakışı yakalayarak, filmin ilk karesini yakalamış oldum.

Tüm kadınlar tahılların ortasında ara vermeden çalışıyorlardı. Ve hemen yanlarında dikilen heriflerin tek görevi bir şeyler çok geç olmadan ne yapıp ne yapmamaları gerektiğini söylemekti. Afrikalı erkekler de bu konuda diğerleri kadar iyidirler. Ama oradaki kadınlara yakından bakıldığında onları cidden suçlayamıyorum.

Hachiko adlı köpeğin ilginç hikayesinden bahsediyordu: Bu kuçu, sahibi gelene kadar istasyonda onu bekliyordu. Sahibi bir gün öldü, ancak köpeğin bundan haberi yoku ve tüm hayatı boyunca o lanet istasyonda beklemeye devam etti. İnsanlar ona yiyecek getirdiler ama o kabul etmedi. Öldükten sonra ise anısına bir heykel dikildi ve gelenler kendisine saygı göstergesi olarak suşi ve kek bıraktılar, hiçbir zaman acıkmayacağını bile bile.

Tokyo’da bu tip hayvan efsanelerine dayanarak anlatılan çok hikaye var. Mesela Bay Okada’nın Versailles şatosunu ailesinden itibaren gelen Fransız resim koleksiyonunu kutlamak için kiraladığu zaman orayı bekleyen Mitsukoshi aslanı gibi.

Bilgisayar bölümünde birçok zeki Japon fırlamasıyla karşılaştım, her birinin kafası Palaistralı genç Atinalılar gibi çalışıyordu. Kazanmaları gereken bir savaş vardı. Tarih kitapları büyük ihtimal Salamis ya da Agincourt muharebeleri yerine, devreleri bağlamakla uğraşan bu çocukları yazacaktı, ancak bu sefer hasımlarını öldürerek değil zeka ile devre dışı bırakanlar o sahnede yerlerini alacaklardı: en azından hepsi John Kennedy gibi göz alıcı giyiniyorlardı.

Adak olarak sunulmuş bir kaplumbağa gibi köşesinde debelenen Bay Akao –Milliyetçi Japon Partisi-’yu, her gün komünist komplolara karşı bağıra çağıra vaaz verirken görüyordu. Bir keresinde bu kareden bahsetmişti: Orada dikilip aşırı sağ sembollerin ve bayrakların ortalıkta dalgalanmasını ve megafonlardan Tokyo’nun azımsanmayacak bir kısmına yayın yapması korkutucuydu-ve bunu gayet iyi yapıyordu. Sanırım kendi heykelini de demin sözü geçen köpek dostumuz Hachiko gibi diktirecekti, elbette savaş sırasında bulunduğu kehanetleri ateşli bir halde sıralarken ki haliyle. 60’lar da Narita civarlarındaydı. Ortalık; havalanı inşaatına karşı savaşan köylüler, ve onları kınayan Bay Akao’nun karşılıkları atışmalarına sahne oluyor, olayın arkasında Moskova’nın kesin bir parmağı olduğu düşünülüyordu.

Yurakucho, Tokyo’nun politik merkeziydi. Budist rahipleri Vietnam için orada dua ederken görmüştüm. Günümüzde sağ kanat genç aktivistler Kuzey Adaları’nın Ruslar tarafından ilhak edilme girişimlerinin protestolarına ev sahipliği yapıyorlardı. Japonya’nın ticari ilişkiler hususunda Amerika ve müttefiklerinden daha iyi olduğunu ve onların sadece ekonomik tutarsızlıklar karşısında mızmızlandıklarını düşünüyorlar. Burada hiçbir şey basit değil.

Karşı kaldırım ise Sol’a ait. Kore’nin Katolik muhalefet lideri Kim Dae Jung- 73 yılında Güney Koreli gestapolar tarafından kaçırıldı-‘un gözü ölüm tehditleriyle korkutuluyordu. Bir grup, bunun için açlık grevi başlatmıştı. Daha genç militanlar ise bu durumun kimler tarafından organize edildiğinin anlaşılması için imza topluyorlardı.

Direniş mağdurlarından biri olan Narita’nın doğumgününe gittim. Arkada dönen demo inanılmazdı. Brigadoon’da gibiydim, 10 yıl öncesinin olaylarına aynı aktörlerle birlikte düşmüştüm, polisler yine mavi böcekler gibi ortada dolaşıyorlardı, aralarında yeniyetme kasklılar ağırlıktaydı, havada aynı sloganlar ve çığlıklar dolaşıyordu: “Havaalanına yıkım!”. Sadece bir şey farklıydı: Havaalanı tam taklavat kaldığı yerde duruyordu. Ama bu bağırışın kontrolden çıkmış ve dikenli yollarla kaplı hali,  bir şeyi kazanmış olmanın keyfi ve belirsizliğinden daha çok bir kesinlik barındırıyordu.

Dostum Hayao Yamaneko bu konu hakkında bir çözüm bulmuştu: günümüzde oluşan imajlar değişmiyorsa, geçmişin imajlarıyla oynamaya başlamalıyız.

Synthesizer’ı üzerinden 60’lardaki çatışmaları göstermeye çalıştı: fotoğrafların-tutkulu bir fanatiği olarak- televizyonda gördüklerimizden daha az aldatıcı olduklarını vurguladı. En azından kendilerini olduğu gibi sunmak konusunda üzerlerine tanıyamazdık: imajlar, herhangi bir gerçekliğin taşınan ya da sıkıştırılabilen ürünleri değildirler. Hayao bu durumu bir makine alanı olarak “ara durum” olarak adlandırıyor, elbette Tarkovsky’i unutmayarak.

Narita’nın bana döndürdüğü şey, atomlarına ayrılmış bir holograma benzeyen, 60’ların el değmemiş bir fragmanını andıran bir kesitti. Yanılsamalara bulaşmadan bir şeye kendinizi yakın hissedebiliyorsanız, rahatlıkla söyleyebilirim ki bunu seversiniz. Beni cidden bıkkınlığa sevk eden bir kuşaktı, arada ortaya çıkan sağlıksız ve sefalet içinde ortak direniş çatısı altında kurdukları ütopik malzemeler bana çok iç açıcı gelmiyordu. Ama herkesi şaşırtacak biçimde öyle kitlelere ulaştı ki, kimse artık kimse bunu sorgulamaya cesaret edip bir mutlak yol aramıyordu.

Kendini mücadelelerine adamış bir grup köylüyle karşılaştım. Somut olarak görülüyordu ki bu uğurda teklemişlerdi. Sadece bir şeylerin mücadele ile kazanacakları kısmına biraz daha inanmış biçimde bir takım teorik kazanımlar elde ettikleri dışında bir şey bulunmuyordu.

Öğrenci taleplerine bakılırsa, ki bazıları dağlarda kendi kendileri katıksız devrim’in nasıl yapılacağı hususundaki anlaşmazlıklar sonucu öldürmüşlerdir, bu bazıları dışında kalanlar ise kapitalizmin enstrümanları üzerine çalışarak şu an bir takım süreçleri yönlendirmeyi daha iyi sağladılar. Her yerde olduğu gibi  hareket kendi tavrını ve ön planda tutacağı değerleri kapsar, aynı zamanda, bazı gruplar içinse bu, salt devrim yolunda bir şehitlik dışında herhangi bir şeye işaret etmez. Fakat bu değerlerin hepsini kapsayan bir tavır vardır, tıpkı Che Guevara’da olduğu gibi, ve her zaman “dünyanın neresinde olursa olsun her en ufak bir haksızlığa karşı ayaklanma” anlayışıyla sürekli tetikte beklerler. Politik faaliyeti kendi erdemli tavırlarıyla birlikte harmanlayıp, yine kendi pratiklerinin daha uzun soluklu olmasını sağlarlar. Bu yüzden tüm bu karmaşalara rağmen gençliğin tamamen kendisini harcayan bir kitle olarak görülmesi fikrine tamamen karşıyım.

Shinjuku’da toplanan gençler, hayatın biraz daha gerçek olan kısımlarıyla bağ kurmaktan özenle kaçınıyorlardı, ama kendi yaşamları da ne yazık ki çok da farklı olmayan bir tüketim çemberinin tam merkezi konumundaydı.

Toplumdan ayrı sürdürmeye çalıştıkları her neyse, aslında çok açık veriyorlardı ve bunun nedeni basitti: Yedikleri bokları saklamayı bilmiyorlardı. Önceki kuşaklar ise tam tersine bunu iyi yaparlardı, ve gençliğin çok az bir kısmı şu an bu kapalılığın önemini anlayabiliyor. Takribi 10 yaşlarındaki bir kız, bulunduğu binanın bilmem kaçıncı katından ittirdiği arkadaşının yere çakılmasının ardından yakayı ele veriyor, ziyan bir durum elbette. Ve ancak nezarette aklı başına gelebiliyor: nedeni çok basit, boşboğazlık yapıp her şeyi ötmesi! Üzücü ama kendi yaş grubundaki neredeyse herkes onun gibi davranıyor, ve bunun farkında değiller. Aileler ise çocuklarının intihara yönlenmesi ya da ölümlerindeki artışa sebebiyet veren özel telefon konuşmalarının -veya yazışma kodlarının diyelim buna- asıl problem olduğunu, ve onları bu iletişim furyasından uzak tutmanın durumu çözüme kavuşturabileceğine kendilerini inandırmış durumdalar. Rock ‘n roll, bu özel konuşmaların bir önceki evrensel vurgu biçimiydi. Bunun bir alt şeridi de elbette Tokyo’dan geçiyordu.

Takenoko[4] için, yirmi yaşlarına basmanız yeterliydi. Onlar cidden dünya dışından gelmiş gibiydiler. Her Pazar sabahı onların Yoyogi parkındaki danslarını izlemeye giderdim. İnsanların dikkatini çekmeyi seviyorlardı, ama sadece o kadar, gerçekte onların ne yaptıklarıyla ilgilenmezlerdi. Başka bir kamusal alanda yaşıyorlardı: ince bir akvaryum camı onları tüm kalabalıktan ayırıp onlara başka bir alan sağlıyordu, ve bu durum tüm öğle vaktimi onlarla birlikte harcayarak takenoko kızlarının işi-şüphesiz ilk defa- öğrenmeye çalışmalarını gözlemliyordum.

Bununla birlikte, köpek aksesuarları takıyorlardı, bir şey uğruna dolanıyorlardı, Mafya onlara üç beş bir şey sallardı, bir oğlan tarafından yönetilen ve tek başlarına özgürce dolaşan kızlardan oluşuyordu.

Kendince açıklamalarından biri: bir rüya tabiri. Benim rüyalarımında ötesinde bir Tokyo’da var olan bir kurulum, yeraltı tünelleri bu kurulumu bölüyor ve şehrin paralelinden ilerliyor. Suratlar geliyor, bölünüyor… bir nesne bulunuyor, ve kayboluyor. Rüyalarda geçen tüm folklorik bölgeler sonraki gün uyandığımda aynı merdiven labirentlere doğru yürüyüp, gecenin başına döneceğim gerçeğine beni bırakıyor. Merak ediyorum, eğer bu rüyalar gerçekten bana aitse, ya da bütünün herhangi bir parçası olup, tüm şehri ilgilendiren kolektif bir yapının parçası olarak bunun projeksiyonunu da sağlayabiliyorlardır. Bunlar herhangi bir telefonun çalışını sana duyurabilir ve bu telefonun ucundaki ses gayet tanıdık olabilir, ya da bir kalp atışını sağlayabilir, mesela Sei Shonagon’unkiler gibi.

Tüm galeriler istasyon biçiminde; ortalık şirketlere ait dükkanlar ve demiryolu duraklarına kendi isimlerini dikmiş kuruluşlar halinde sıralanıyordu. Keio, Odakyu gibi- bu isimlerin hepsi birer şirket ağına tekabül ediyordu. Tren uyuyan insanlarla doluydu ve hepsi bir rüyanın fragmanı gibi ortalığa sıralanmıştı, film onlardan oluşuyordu- daha başka bir film. Otomatik aletlerden sallanan biletler de olayı daha iyi bir şova dönüştürüyordu.

Ocak ayındaki ışımaların aydınlattığı istasyon merdivenlerden bahsediyordu. Şehir merkezi büyük bir müzikal forma kavuşmuştu; her kimseniz bu büyük orkestranın tam ortasında kaybolarak ve ayrıntılara kafanızı takıp kendinizi o hortuma kaptırarak kaybedebilirdiniz. Tokyo’nun en kolay bulunabilen görüntüsüydü bu: gürültülü, megalomaniden taşmış, insanlık dışı. Başka döngüler gördüğünü de iddia ediyordu: ritmik şölenler, suratlarda eksik olmayan geçişler- farklılık gösteren ve enstrüman gruplarına göre şekle bürünen suratlar. Bazen müziğin ortaya koyduğu tesadüfen oluşan hatlar gerçekle çakışıyormuşçasına hareket ediyordu; Ginza’daki Sony merdiveni mesela, kendi içerisinde dönüşen, her adımda yeni bir nota çıkaran bir enstrüman. Bütün bunlar, bir füg’e ait ses gruplarının bir araya gelerek uyum içinde işlemesine işaret ediyordu, ama bunların sadece bir kısmına dahil olmak kendinizi kaptırıp savrulmanız için yeterliydi.

Mesela televizyon ekranları, hepsi hafif karmaşıklığa neden olan ve beklenmedik göz yanılmalarına sebebiyet veren sanki ilginçmiş gibi devam eden görüntüleri önünüze serer. Sumo sezonuydu, ve bu oyunu izlemek isteyen takipçiler kendilerine ayrılan bölümlerde Ginza’nın yani Tokyo’nun en fakir kalabalıklarının bulunduğu yerde oturuyorlardı. O kadar fakirlerdi ki hayatları boyunca bir TV setine sahip olamamışlardı. Onları gelirlerken, Namida’nın ölü ruhuyla –sarhoşluktan şafağı edemeyen- görmüştü, sahi kaç sezon önceydi bu sumo tantanası?

Spotçularda sattıkları yedek elektronik parçalar – ki bazı hipsterler bu parçaları artık aksesuar olarak kullanıyorlar- Tokyo’nun kendine has çoğunlukla taşıdığı özelliklerden birisiydi, Avrupa’da ender görülen bu tablo beni şehrin “akustik” kısımlarıyla etkileyen bir kısmıydı. Yani video oyunlarındaki müzikten bahsediyorum. Oturduğunuz yerlerde bile onlara uygun konseptler hazır bulunuyordu. Karnınızı doyurup, içip, sonrasında oyuna devam edebiliyordunuz. Oyunlar açık büfe şeklinde sokaklardaydı. Onları dinleyerek, beyninizin içinde oluşturduğunuz görüntülerle oynayabiliyordunuz.

Tüm bu oyun furyasının Japonya’da oluştuğunu gördüm. Dünyanın geri kalan kısmında da bu olayın takip edildiğine de şahit oldum, ancak küçük bir ayrıntı dikkatimi çekiyordu. Oyunların başları hep tanıdık geliyordu: anti-ekolojik travmalar halinde devam eden öldürmeye odaklı –sonunda sinirden gözlerinin feri kaymış olanlarını rahatlıkla görüyordunuz- yaratıklar ortada dolanıyordu ve bunların köpek mi yoksa yavru fok mu olduğunu bilemiyordunuz, en azından ben emin değildim. Şimdi ise bu oyunun oldukça Japon ve gerçek kısmı var. Kriterlere göre, insanların kafasında oluşan genel geçer bir şirket anlayışı mevcut: tepede olayı yönlendiren ana beyin var, hemen yanında yönetici ve oyun direktörleri, diğer küçük beyin takımları ve kişisel menajerler. Kayıt olarak düştüğüm karakter- şirket içerisindeki hiyerarşik bir dizilime karşı olağanüstü yetenekleriyle mücadele eden- kafamda yarattığı şeylere paralel olarak oyunun tamamen alegori dışı bir tutum olduğunu savunuyordu, süper yeteneklerini elinde tuttuğu müddetçe tabii. Şüphesiz karakter kuklamız, o sistem içerisinde var olduğu için dışarıda çok az vakit harcayan, komisyonun dediklerinin dışına çıkmayan, kişisel menajerini dinlediği müddetçe güçlerini kullanabilen bir yapıya sahipti, bu yüzden bir insan yerinde bebek bir fokun bilgisayar oyununda kullanılması daha cezbediciydi.

Hayao Yamaneko kendi oyun motoruyla üretim yapan birisi. Beni sevindirmek için sevdiğim iki uyumlu hayvanı bir araya getirdi: kedi ve baykuş. Elektronik kodların; yanılgılarımız, hafızamız ve düş gücümüzle kafa tutacak tek şey olduğunu düşünüyordu. Mesela Mizoguchi’nin Arsène Lupin’ini ele alalım, ya da daha az hayalgücünün kullandığı herhangi bir kurgu oyunu. İçerisinde Japonya’nın herhangi bir sınıfına dahil olmayan birilerinin eksikliğinin duyulduğunu kim iddia edebilir ki? Hepsi oradadır; Osaka’da kendilerini günlük kiralayan insanlar, yerin üzerinde yatıyorlar. Orta çağdan beri lanetlenmiş topluluklar ve yaptıkları ayak işleri. Ama Meiji döneminden itibaren, hiçbir şey en azından onları ayıramadı, ve gerçek adları –eta- bir tabu haline geldi, ve onları bu isimlerle ya da herhangi bir şekilde anamazdınız. Onlar insan olarak kabul edilmezlerdi. Bunlar yaratılan bir imaj değilse, neydi?

Video oyunları makinelerin insan ırkı ile dayanışma içerisinde olduğu anlatan ilk aşamadır, geleceğin karma zeka seviyesini de belirtir bu. Bir an için düşünün, günümüzün geçerli felsefi duruşunun Pac-Man ile bağlantıları oldukça belirgindir. Kendimi öyle bir kaybetmişim ki tüm yüzlük yenlerimi sanki o dünyayı midesine indirip fethedecekmiş gibi harcamıştım. Büyük ihtimal insanlığı kapsayan en büyük ve garip metafor olduğu için başından kalkamamıştım. Gördüklerimiz ve doğaya ait olan arasındaki dengenin sağlanmasındaki en büyük farkındalıklardan birisini bize sunuyordu. Ve bir şeye ulaştırmak için çabalanan sayısız atağın ne kadar önemli olduğunu, bu atakların her zaman işler sıkıştığında faydalı olabileceğini göstermekteydi.

Bazı ritüellerin insan ve insan dışı diğer organizmalar için özellikle belirgin olarak cenazelerde ortak uygulandığından bahsediyordu. Ueno Hayvanatbahçesi’nde gerçekleşen bir törenden bahsetmişti, burada ölen her canlı için bir tören düzenleniyordu. Bir pandanın ölümü üzerine iki sene süren bir yas dönemi vardı, daha etkileyici olanı-orada bulunan yerel gazetelerden öğrendiğim kadarıyla- bu durum ölen devlet başkanını bile gölgede bırakmıştı. İnsanlar bu duruma cidden üzülmüşlerdi. Fakat artık duruma alışmış, ölümün her sene, tıpkı ejderhaların genç kızları kaçırdığı gibi bu pandayı da aralarından aldığını düşünmeye başlamışlardı.

Şöyle bir şey duymuştum: “Ölüm ve yaşam arasındaki ayrışma, asla bir Batılının yaşadığı gibi algılanamaz”. İnsanların gözlerinden anladığım kadarıyla ölüm sadece ani bir sürpriz olarak kabul ediliyor. Japon çocuklarında ise bu kafa karıştıran bir durum, anlamaya çalıştıkları –bir hayvanın ölmesinden itibaren sıraladıkları- ne şekilde dahil olacaklarını bilemedikleri bir süreç.

Bir ülkeden, ölümün farklı bir şekilde kabul edildiği –yani katılmaya, anlaşılmaya çalışılan bir şey değil de zaten hali hazırda takip edilen bir şey olduğu- başka bir ülkeye yollandım. Bijagós yerlileri bizler için ölümün geçişliliğinin aslında ne olduğunu ve bu ölüm adaları arasında tinsel protokoller gereği sürgün edilerek en sonunda bir sahile sığındıklarını ve oradan kendilerini diğer tarafa taşımak için gelen gemileri beklediklerinden bahsetmişlerdi. Eğer “yol”da bir kaza onları bekliyorsa, bu onları durdurmak için değil, aksine başka bir yere taşıyacak olan bir duruma işaret edecekti.

Bijagós, Gine’nin bir kısmını oluşturur. Burada Amilcar Cabral’ın sanki hiç dönmeyecekmiş gibi veda etmesinden bahsedilir; ve gerçekten kendisi buraya veda edip, bir daha oraları görememiştir. Luis Cabral’da aynı şekilde 15 sene sonra bu kıyılara hoşça kal diyecek ve bir daha yüzünü göremeyecektir..

Gine günümüzde bir ulusu temsil ediyor ve Luis’de onun onursal başkanı. Savaş esnasında olup biteni hatırlayanlar, onu da akıllarına getirecektir. Kendisi Amilcar’ın sağ koluydu, Gine ve Cape Verdealı kanı taşıyordu, ve aynı zamanda düzen partilerinin dışındaki bir organizasyonun, ki kendileri PAIGC olur, iki koloni ulusun tek bir harekette federe biçimde birleşmesini sağlayan olayın kanaat önderlerindendi.

Gerilla olarak çarpışanlardan dönemin hikayelerini dinledim, Portekiz askerleriyle her ne olursa olsun insanlık dışı koşullarda savaşarak kendilerini motive etmeye çalışıyorlardı. Özetle durum buydu. Ve tonla başka konuşulacak ve gündelik dile sokulacak malzeme sonrasında –gerekli ya da gereksiz- gerilla kelimesi üzerine yoğulaşacaktı, mesela film yapım tekniği gibi. Birçok teorik ve kazanılan pratik formu tasvir edecek bir anlatım da olacaktı aynı zamanda.

Amilcar Cabral zafer yolunda ilerleyen bir gerilla savaşını yöneten tek kişiydi, ve hiçbir şekilde kurduğu pratikleri askerin zayıf noktaları üzerinden kurmamıştı. Yaşadığı halkı tanıyordu, onlar üzerine çalışmıştı, ve kurtarılan her bölgede farklı bir topluluğun olduğunu gayet iyi biliyordu.

Sosyalist blok ülkeleri direnişçilere silah yolluyordu. Halk Marketleri ağzına kadar sosyal demokrasi ülkelerinin gönderdiği gıda takviyesi ile dolduruluyordu. Günümüz radikal sol’u affetsin ama gerillaların bu rahat hareketlerinin bir destekçisi de kapitalist olarak sundukları İsveç’ti.

Amilcar çıkıcak herhangi bir aksilikten korkmazdı- muhtemel tüm tuzakların farkındaydı: Bunu belirtmekten de geri durmuyordu: “Her zaman bilelim ki tayfun ve doğa olaylarının yarattığı engellerden meydana gelen bir nehirde yolculuk ediyoruz, bu hengameyi aşmak isteyen insanlarda bunun içerisinde elbette, ancak onların başka şansları yok, onlar öbür tarafa geçebilen kişiler olmalılar.”

Tam da bu noktada, olaylar Cassaque tarafında patlak verir: 17 Şubat 1980. Ancak bu tarihi özümseyebilmemiz için birisinin tarihte ileriye yönelik bir yolculuk yapması gerekir. Bir sene içerisinde, hapiste olan Başkan Luis Cabral, ve yanında yas tutan destekçisi, vali Nino, gücü ellerine alacaklardır. Bu olayın ardından parti, Gineliler ve Cape Verdeanlılar olarak ayrışarak Amilcar mirası üzerinden bir takım çatışmaların yaşanmasına neden olacaktır. Daha sonra öğreneceğimiz üzere, bu tantananın arkasında kardeşlik ve güven zincirini geliştiren bir yapı gibi görünüp, aslında yaşananları oldukça dikkatli takip eden, pusuda bekleyen ve kazanılan zaferin ardından başka bir zaferi inşa etmeye kalkışacak bir kitle hazırda bekliyordu, ve Nino’nun bu süreçte akıttığı gözyaşları bir savaşçının akıttıklarından çok uzaktı, ama onurlu bir kahraman zaten bunun diğerlerinden daha alçakta olduğunu zaten hemen anlardı.

Ve tüm keder suratlara kazınmıştı. Ve aynı ortamda yaşanan her neyse hafızalarda yer etmişti, insanın ortaya koyduğu binlerce hatıra, kendilerini yerden yere vurmalarını tetikleyecek bir tarihi herkesin önüne serecekti.

Portekiz tarafında-Bissau’nun aşağı kısmında kalan bir yerde bulunan- Miguel Torga, hayatını diktatörlüğe karşı harcayan biri olarak kendisi şu şekilde ifade etmişti: “Tüm protagonistler sadece kendilerini temsil ederler, sosyal bir durum ya da tavır değişikliğinin kendisini devrime bıraktığı yerlerde salt kendi düşünsellikleri üzerinden bir tavır belirlerler.”

Bunlar direniş-kırıcıların ne şekilde davrandıklarını gösterir. Ve kesin olarak amnezyanın türevlerine yakalanan ve gelecek hakkında yaşanacak herhangi bir şeyi hesaplayıp kendince yorumlamaya çalışan ürünler verirler: Amilcar’da partide bulunan kişiler tarafından öldürülmüştür, kurtarılmış bölgelerde sonradan ortaya çıkacak tiranlar tarafından yöntim merkezleri olarak tayin edilmiş ve herkes burada oluşan militer sistemlere para aktarmıştır.

Bu tarihin, bir kulaktan girip diğer kulaktan nasıl çıktığını anlatan önemli bir gelişmedir. Luis Küba’ya sürüldü, Nino her şeyi toplayıp kendi lehine çevirmeyi, böylece tarihi kendisine göre şekillendirmeyi hedefliyordu. Bu durum Luis’in pek de umrunda değildi, onun tek bir arkadaşı vardı, Brando’nun Apocalypse’de yakından tanıttığı bir arkadaştı bu: korku. Ve emin olun ki O’nun bir adı ve yüzü mevcuttu.

Bunların hepsini başka bir dünya, ve o dünyaya ait deneyimlerim üzerinden yazıyorum. İki dünya arasında bir köprü kurma çabası olarak da değerlendirebilirsiniz bunu. Bellek, tarihe bağlanan yollardan birisidir: yani imkansıza bağlanan bir yol.

Efsaneler, tatmin olma hali ve tatminliğin dışında bir aralıkta meydana gelir. Anılar ise sadece kendilerini geçmişte var oldukları yerde sürüklenerek ve kendi kendilerini taşıyarak gerçekleştirirler, tatmin eşiğinin yarı zamanlı da olsa dışındadırlar. Ani bir hareketle koca bir film makarasını durdurmak, her şeridi daha projeksiyona koymadan yakabilir. Delilik bazen bir takım önlemler almanızı sağlar, tıpkı tutkularınız konusunda olduğu gibi.

Hayao’yu kendi ‘ara durum’sahasında takılıp, hatıralarıyla alakalı bir şeyleri sayıklarken buldum. Onları tek tek ele alıp yaşamını dekore ediyor, havada bulunan kanatlıların zamanın dışına doğru dans edercesine ilerlemeleri gibi sıkıldığı zaman oyunun dışında bırakıyordu: ciddiye aldığımız ve elimizde kalan tek şey. Bunu yapabilen makinelere bakıyorum. Ve tek bir belleğin, bir efsaneyi meydana getireceği bir dünyayı düşlüyorum.

Bir gün, hayatında büyük yeri olan bir filmin, hafızasında yer edinen bazı şeyleri, hatta bazı ciddi anlamda önemli şeyleri diyelim, tekrar canlandırmasına yardım ettiğinden bahsetmişti-zıvanadan çıkmış hatıralardı bunlar: Alfred Hitchcock’un Vertigo’suyla ilişkiliydi bu anlattıkları. Aklına gelen başlık sarmallarının hayat akışında kendisini yönlendirmeye başladığını, ve büyük bir çemberin içine sokarak, hiç de boş olmayan bakışlarla kendisini bu karmaşayı çözmeye çalışırken buluyordu.

San Francisco dolaylarını filmin ilerlediği lokasyonları yol haritasına oturtarak tavaf etti: Podesta Baldocchi’nin ortalıkta dolaştığı yerler, James Stewart’ın Kim Novak hakkında yaptığı casuluklar-avcı ve avlananın sığındığı bölgeler vb. Ya da başka takip edebileceği bir yol mevcut muydu? Bir şey kesindi ki, tali yollar hiçbir zaman değişmiyordu.

San Francisco’dan aşağıya doğru; Jimmy Stewart, Scotty, Kim Novak ve Madeline ile devam eden topluluğun bulunduğu yere direksiyonu kırarak sürdü. Bu halen gizemi taze olan bir cinayet üzerine sorulmak istenmeyen bir soru ile alakalıydı, gerçekte ise bu soru melankoli ve savsaklığın taşıdığı güç ve özgürlükle alakalıydı, sonuç olarak özleyeceğiniz tatta bir sarmal olarak kodlanmıştı,ve uzaydaki yükseklik kaygısının zamandaki yükseklik durumuna karşı konumlandırılmış halini içermekteydi.

Tüm yolları takip etti. Hatta Mission Dolores’in mezarına kadar, yani Madeline’in dua etmek için geldiği ve bu hanımefendinin uzun ve sessiz ölümünü yad ettiği yere, bilmemesi gerektiği bir kadının yattığı yere. Madaline’i takip ediyordu –tıpkı Scotty’nin yaptığı gibi- Onur Büstü’nün bulunduğu Müze’ye, asla bilmemesi gereken ölü bir kadının portresinin bulunduğu yere doğru. Portrede de, Madeline’in saçlarında olduğu gibi, bir zaman sarmalı bulunmaktaydı.

Madeline; küçük Viktoryen otelinde meydana gelen olayda, yer değiştirip, kendini Eddy ve Gough’un durduğu yerde buluyor. Diğer yandan kesik sequoia ağacı, Muir Ormanlarının tam ortasında duruyordu. Madeline’in yarı gövde üzerinde gördüğü iki nokta arasındaki çizgi, ağacın yaşı hakkında da kendisini kederlendiren bir şey sunuyordu ve şu şekilde tamamlıyordu sıkıntısını, “Burada doğdum… ve burada ölüyorum.”

Bir başka filmden yapılan bir alıntı aklına geldi. Aynı sequoia ağacının olduğu, Jardin des plantes (Paris) ve bir el bu ağacın ardına işaret ediyordu, zamanın dışında bir yere.

San Juan Baustista’da bulunan boyalı at, gözlerinde Madeline’i taşıyordu: Hitchcock hiçbir şeyi ortaya çıkarmadı, onlar zaten oradalardı. Kendisi biraz eşelemeyle birlikte Madeline’in ölüme giden yollarını araladı. Ya da şöyle diyelim, bu cidden kendi yolu muydu?

Bu yapma kule-Hitchcok’un literatüre kattığı tek şey- ile Scotty’nin saçma aşkına gönderme yaparak, herhangi bir açık bırakmadan hatıralarıyla birlikte yaşamanın imkansızlığına değindi. Madeline için getirdiği arada kalma lüksüyle, Scotty için yaratılan bir alan oluşturdu ve yine Scotty burada kendisine ait bir alan bularak Golden Gate gibi San Francisco kıyılarında Madeline ile dolaştığı, kendisini içine koyabildiği alanlarda yaratılmıştı, kızı kendisine çekerek onu önceki ölümünden kurtarmıştı ancak kızın ölümü aslında orada bekliyordu. Veya şu şekilde de anlatılabilir, ortada başka şeyler mi dönüyordu?

San Francisco’da neredeyse on dokuz kere falan gördüğüm bir filme gittim. İzlanda’da başlayan filmimin ilk taşlarını yerleştiriyordum. O yaz, yol üzerinde yine benzer bir şekilde üç çocukla karşılaştım ve birden her şey oturmaya başladı. Amerikan astronotları Ay’a çıkmadan önce trenle seyahat etmişlerdi, Dünya bundan çok emindi. Bunların hepsini bir bilimkurgu filminin parçası olarak görüyordum: başka gezegende geçen olaylar. Ya da hayır, olayları kendi gezegenimizde canlandıralım, birini düşünelim, nereden geldiği belli değil, ama uzak diyarlardan buralara düştüğü kesin. Yavaşça, ağır ağır, sanki volkanik bir birikintiye ayağını kaptırmışçasına hareket ediyor, sonraki adımıyla arasında neredeyse bir sene var. Alman sınırının yanında deniz kuşlarının kümelendiği bir yerden yürüyor.

Bu sadece başlangıç kısmıydı. Neden zamanda bu tip bir kesintiyi deşmek, ya da yaşananlar arasında bağ kurmak gibi bir çabaya girişmişti? Hepsi buydu, zorlamaya gerek yoktu gerçekten. Sanıldığı gibi bir başka gezegenden ya da gelecekten dünyayı ziyaret etmek için gelmemişti, 4001 yılı: insan beyninin tamamen işe odaklı makineleşmeye uyum sağladığı bir dönem. Herkes mükemmel bir şekilde işini yapıyor, sadece bazı şeyler gündeme getirilebiliyor, buna belleğin taranması da dahil. Mantığa dayalı kurulumlar: tüm belleğin yeniden çağrılarak hafıza birimlerine yönelik anestezi uygulanması. İnsanlık bunca şeyi yaşayıp hafızasını yitirdikten sonra, unutma yetisini kaybeden birinin, ve-doğasını artık buna göre inşa etme yetisini kazanan- bunu kendi gerçekliğiyle karşılaştırabilen ve insanlığı kendi karanlıkta kalan yaşanmışlıklarından arındırabilecek, ilgi çekici ve tamamlayıcı bir yapı kazanıcak kişinin hikayesi. Geldiği düşünülen dünyadan, buraya aktarmaya çalıştığı vizyon ile, yarattığı görsellik, bu görselliğe aktardığı ses, ve bu sesi melodileştirerek sunan ve geçmişten bugüne etkinleştirebilen tek kişi. Anlamaya çalışıyor. Dünyanın bu durumunun adaletsizlik olduğunu düşünüyor, ve tıpkı Che Guevara gibi davranmaya çalışıyor, ya da 60 gençliği gibi diyelim, sabırla. Üçüncü Dünya direnişçisi tadında… Üzüntü, keder gibi şeyler onun gezegeninde eskiye ait şeyler ve bu tip duyguların yitimiyle herkes kendi gücünü geleceğe taşıyabiliyor.

Doğal olarak başarısızlığa uğrayacak. Yoksul bir ülkenin sefaleti bir zengin ülke çocukları için ne kadar hayal edilemezse keşfettiği bu mutsuzluğu kavrayabilmesi de o kadar zor. Ayrıcalıklarından vazgeçmeyi seçiyor…

Ama bunu seçebilme ayrıcalığına sahip olmuş olması konusund yapabileceği bir şey yok. Yardımı dokunabilecek ek şey,  tam da onu bu absürt araştırmaya itmiş olan şey; Mussorgsky’nin bir şarkı serisi. 40. YY’da d, hala söyleniyorlar. Ama artık anlamlarını yitirmişler. Ve işte ilk defa, onu dinlerken yavaş yavaş içine doğru çekilmekte olduğu bu şeyin hüzünle ve anımsamakla ilgisi olan ve daha önce anlayamadığı o şeyin varlığını hissediyor.

Elbette bu filmi hiç yapmayacağım. Ama yine de mekanlar buluyor, kırılma noktaları icat edyor içine sevdiğim yaratıkları koyuyorum. Hatta filmin adını bile buldum. Aslında Mussorgsky’nin o şarkılarından da birinin adı: Güneşsiz. 15 Mayıs 1945 sabah saat 7’de ABD’nin ikinci piyade alayından 380 asker Okinawa’sa ‘Dick Hill’ adını verdikleri tepeye doğru saldırıorlardı. Sanıyorum, Amerikalılar bir Japon toprağı fethettiklerini düşünüyorlardı.

Ve Ryukyu medeniyeti hakkında hiçbir şey bilmiyorlardı, ben de bilmiyordum; Itoman çarşısındaki kadın yüzlerinin bana Utamaro’dan çok, Gaugin’i anımsatışını saymazsak.

Yüzyıllar süren derebeylik döneminde takımadalarda değişen pek bir şey olmadı. Değişim birden geldi. Kadınlarını, hafızasının koruyucusu yapmak adalara ait bir özellik midir? Bijagoslar’da olduğu gibi burada da kutsal bilgiyi aktaran kadınlarmış. Her topluluğun rahibeleri var; ‘noro’ları. Cenazeler dışındaki bütün merasimleri de onlar yönetiyor. Japonlar, konumlarını adım adım savundular. Günün sonunda, L bölüğünden geriye kalanlardan oluşan iki yarım müfreze, tepenin ancak yarısına varabilmişti. Arınma ayini yapmaya giden bu köylülerin peşinden gittiğim bu tepe gibi bir tepede.

Noro’lar denizin, yağmurun, toprağın ve ateşin tanrılarıyla konuşuyorlar. Kutsal kadının önünde herkes eğiliyor. Kadın- erkek ilişkisinde imtiyazlı konumda olan tanrının yansıması olan; kadın. Ölümlerinden sonra bile, rahibeler ruhani üstünlüklerini koruyor. Şafakta Amerikalılar geri çekildi. Savaş; ada, modern dünyaya teslim olana kadar bir aydan fazla sürdü.

27 yıllık Amerikan işgalinden ihtilaflı Japon egemenliğinin yeniden inşasından sonra Bowling salonları ve benzin istasyonlarından iki mil mesafede ‘noro’lar tanrılarla konuşmaya devam ediyor. Onlar gidince diyalog da bitecek. Erkekler, ölmüş kadınlarının onları izlediğini artık bilemeyecek.

Bu ayini filme alırken, burada bir şeylerin sonuna tanık olduğumu biliyorum. Büyü kültürü olan medeniyetler, yok olduktan sonra da varisleri üzerinde iz bırakırlar. Ama bundan bir şey kalmayacak. Tarihin kırılma noktası bu kez çok kesindi.

Tepenin oradaki kırılmaya dokundum, 1945 yılında Amerikalıların eline geçmektense, el bombalarıyla intihar etmeyi yeğleyen 200 Japon kızın yarattığı kırılmaya. İnsanlar ise hediyelik eşya dükkanından buldukları bomba şeklindeki çakmaklarla, orada dikilen büstün önünde fotoğraf çekiliyorlardı.

Hayao’nun makinesinden gördüğüm kadarıyla savaş; dört köşe içerisine sıkışmış ve alev topuna dönüşmüş kağıt parçalarından meydana gelen bir etkinlikti. Pearl Harbour için “Tora, Tora, Tora” ismini kullanıyorlardı, bu Gotokuji’de adına tören düzenlenen kedinin ismiydi. Anlaşılacağı üzere tüm bunlar, bir kedi isminin üç kez tekrarlanmasıyla başlamıştı.

Okinawa semalarından süzülerek Amerikan bölüğünün tepesine çakılan kamikazeler birer efsaneye dönüşebilirlerdi. Sonuçta etin kemikten ne hızla ayrılabildiğini görmek için, Mançurya ayazında beklettikleri esirlerin üzerine sıcak su dökerek yaptıkları çalışmaları da saymazsak, daha iyi birer örnek bulamazlardı.

Kamikaze gönüllülerinin arkalarında bıraktıkları son notları okuyan kişiler göreceklerdir ki, bu uçağı “kullanan” herkes, gerçekten işini pek de severek yapmıyordu, ya da hepsi birer fanatik samuray değildi. Son saké’sini yudumlayan Ryoji Uebara bir yandan da şunları karalıyordu: “Her zaman Japonya’nın hiçbir baskı altında kalmadan yaşaması gerektiğine inandım. Bunu günümüzde söylemek saçmalığın daniskası gibi geliyor artık, hele ki başımızda böyle totaliter bir rejim varken. Kamikaze pilotları olarak duygularını kontrol edemeyen birer makineyiz, söyleyecek herhangi bir şeyimiz yok, sadece Japonya’yı ideallerimiz doğrultusunda savunmak dışında kalan bir yaşam amacımız da yok. Uçağın bir parçası durumunda, bir manyetik metal parçası gibi hedefe doğru kendimi bırakacağım. Ancak çakıldığımda, yani sıfır noktasında, sanırım insan olduğumu keşfedeceğim, çünkü acı çekmeye ve birkaç saniye önce tüm sisteme lanet etmeye başlayacağım. Bu savruk düşüncelerimden dolayı beni bağışlayın. Saçma, melankolik bir resimle sizi başbaşa bırakıyorum, ancak inanın bana, kalbimin geri kalan kısmında büyük bir mutluluk taşımaktayım. Yine de gereğinden fazla açık sözlü olduğum konusunda sizlerle hemfikirim, affedin.”

Afrika’ya geldiğinde hep Sal adasında demirlerdi, bu Atlantik taraflarında kayatuzu parçacıklarından oluşan bir yükseltiydi. Adanın sonuna doğru, Santa Maria köyüne giden yolun üzerinde turlardı ve orada matem renklerine bürülü taşlarıyla mezarlar sıralanmaktaydı, buranın ardı ise çölle kavuşmak için idealdi.

Buradan bana daha önce bahsetmişti: “Zihninde canlanan bir takım görüntüleri anlayabiliyorum” diye yazmıştı, “aniden çöldesin ve çöle ait olmayan hiçbir şey yok, bu görüntünün gerçek olduğuna inanasın gelmiyor.”

Size daha önce İle de France taraflarında emuların bulunduğundan bahsetmiş miydim? Bu isim –yani İle de France, Fransa Adası– Sal Adası taraflarındayken kulağa biraz tuhaf gelebiliyor. Hafızam orada bulunan iki kuleyi aniden gözümün önüne getiriyor: birisi hali hazırda dökülmüş duvarlarıyla daha önce Jeanne d’Arc’a da karargah vazifesi gören Montpilloy kalesi, aynı zamanda da ışığıyla ortalığı aydınlatan Sal’ın güney ucundaki deniz feneri ve de muhtemelen petrol kullanan son deniz feneri.

Sahel’deki bu deniz feneri, kum ve tuz yığınının okyanusla kesiştiği yerde, manzaraya sonradan kondurulmuş izlenimi vererek, etrafı bir kolaj çalışması atmosferine büründürür. Kıtalararası seyahatte görevli olan uçak mürettebatlarının da konaklama noktası yine Sal’dir. Çalıştıkları şirketler onları bu hiçbir şeyin olmadığı denizkıyısındaki sakin yere göndererek bazı şeyleri daha gerçek dışı kılarlar. Konaklayanlar, bazen plajda dolaşan başı boş köpekleri de beslemeyi ihmal etmezler.

Akşam eve geldiğimde köpekler, dışarı çıkmak için oldukça sabırsızlardı; ardından onları deniz kıyısına indirdiğimde daha önce hiç görmediğim bir şekilde suyun içinde zevkle oynadılar. Hong Kong radyosunu dinlerken mevcut durumun gerekçesini anladım: Bu gece ay takvimine göre yılın ilk günüymüş ve 60 yıldır ilk defa su ve köpek burcu bir araya geliyormuş.

Dışarıda bir yerlerde, yaklaşık on bir bin mil ötede, ince bir karaltı ortalıkta dolaşarak Ocak ayının getirdiği parlak ışıkları Tokyo’nun üzerine yayıyordu: bu Asakusa keşişinin gölgesiydi.

Aynı zamanda, demin bahsettiklerimden de anlaşılacağı gibi, Japonya’da köpek yılının başlangıcıydı. Tapınaklar tıklım tıklım doluydu, ziyaretçiler bulundukları yere madeni paralarını atıp dua ediyorlardı-Japonya’da geleneksel bir alışkanlıktır bu- dualar genelde araya sıkıştırılırmışçasına çabucak gerçekleştirilen bir ritüelin temsilleriydi.

Sal’da sürekli hareket halinde yuvarlanan köpeklerimle birlikte otururken Tokyo’da geçirdiğim Ocak ayını, hadi daha yerinde bir ifade kullanayım, orada çektiğim görüntüleri ve kafamda turlayan imajları hatırladım. Belleğimde asıl olan görüntülerin yerlerini almışlardı. Kaçış yok, ikisi taraf da kafamın içini meydana getiren şeyleri oluşturmaktaydı. Bir soru… insanlar filme almadıkları şeyleri nasıl hatırlayabiliyorlar, ya da fotoğraflamadıkları, ya da herhangi bir biçimde kaydetmedikleri?! İnsan, nasıl kendisini bu yollar dışında hatırlamaya teşvik edebiliyor? Bu tip şeylerden, bir İncil’i de tarih sahnesinde ben kaleme aldığım için oldukça eminim. Yeni İncil’se sırf varlığını kanıtlamak için sürekli olarak kendisini okuyan manyetik bir banttan ibaret olacak.

4001 yılını ve bütün o her şeyi hatırlamaya çalışırken, kaydedilen tüm külliyatın biriktirildiği büyük altıgen kutularla karşılaştığımızda, yeni yıl bize bir takım kehanetler sunacak: Jeanne d’Arc’ın yaptığı gibi, oradan oraya aktarılan imgelemler üzerinde kurulan geçici hakimiyet alanları. Hong Kong radyosundaki kısa bir dalga bizi Cape Verde adalarından Tokyo’ya, ve inanılmaz renkli sokaklarıyla ünlü başka bir ülkeye taşıyacak, başka sınırlar, başka müzikler, sonsuz imgelemler…

Tokyo’daki Kanji alfabesinin yanında hiç de azımsanmayacak gizemlerden biri de, İle de France’ın yeni yılın ışığı altında parlayan ideogramlarıdır. Pastırma kışı, Japonların bir önceki yıldan kurtulmasını ve yeni yıla merhaba demesini simgeler; bu geçiş aynı zamanda o yıl boyunca yapılan ayinlerin temizlediği bir “arınmış hava kütlesi” olarak da kabul edilir. Tüm bunların yanında, bir diğer ilginç inanış, Tenjin tapınağında bulunan uso kuşlarıyla ilgilidir, bu kanatlılar yılın belirli aralıklarında, bir sene sonra söylenmesi muhtemel bütün yalanları yer, ve onları gerçeğe dönüştürürler.

Ama Ocak ayı boyunca sokaklara asıl rengini veren şey, elbette ortalığa birden çıkmış olan çeşit çeşit kimonolardır. Caddelerde, dükkanlarda, ofislerde, hatta döviz bürolarının açılış günlerinde, kadınlar farklı renklerdeki kimonolarıyla göz kamaştırırlar. Yılın anlattığımız kısmında bir Japon çatısının tepesine monte edilebilecek portatif bir televizyon seti icat edebilir, testere ile kendisini doğrayabilir ya da iletken madde pazarının üçte ikisini ele geçirebilir. Tabii tüm bunlar olurken, gözünüz etrafta dönüp dolaşan kadınlardan başka hiçbir şeyi de görmeyebilir!

Ocak ayının on beşi önemli bir güne denk geliyor: genç bir Japon kadının reşit olma günüdür bu, zorunlu kutlamalardandır. Tüm şehirlerde görevliler; içleri küçük hediyeler, ajandalar ve almanaklarla dolu küçük çantalar hazırlayarak sokaklara bırakırlar: bunların üzerinde iyi bir yurttaş, anne ve eş’in ne tip fonksiyonlar taşıdığından bahsedilir. Gün boyunca 20 yaşına basan her genç kadın, ailelerini Japonya’nın neresinde olursa olsun ücretsiz olarak arayabilirler. Bayrak, aile, ve ülke: bu yetişkin olmanın abc’sidir. Eğlendikleri ve rock dinledikleri yıllar artık geride kalmıştır. Gün boyunca toplumun kendilerinden ne istedikleri devlet kanallarınca kendilerine anlatılacaktır. Bu kendilerine fısıldanan sırları unutmaları ne kadar sürecek peki?

Ve ortalıkta yapılacak başka bir kutlama kalmadığında, tüm kutlamalardan elimizde kalan nesneleri toplayıp yakacak başka bir kutlamanın sırada yerini alması gerekir.

Bu dondo-yaki’dir, Ueno’daki oyuncak figürlerde olduğu gibi ölümsüz olmaya hak kazanan kutsal nesnelerin toplanıp yakılmasıyla gerçekleştirilen bu etkinlik bir Şinto kutsama ayinidir. Daruma– tek gözlü ruh- tüm ruhsallığın merkezindeki hayat ateşi saltanatının son demlerini yaşamaktadır. Artık onun veda edecek olması, orayı terk etmesi bir şölene dönüşmelidir. Yaralanmak bir şölendir; kırdıklarımız, kaybettiklerimiz ve kullandığımız her şey bir şölendir ve bu geniş çaplı bir ayini hak eder. Eşinden ayrılmak için dahi tören isteyen Fransız yazarın temennisini de görüldüğü üzere sadece Japonya yerine getirebilir.

Bu olayın en şaşırtıcı kısmı, kendilerinin oluşturduğu bir yuvarlağın içerisinde, büyük uzun çubuklarla yere en sert biçimde vurmalarıydı. Bunun için tek, basit bir açıklama var kafamda- belki de kişisel aydınlanmama yardımcı bir pratikti bu, bilmiyorum- sanırım köstebekleri kaçırmaya çalışıyorlardı.

İzlandalı üç veletin gelip, her şeyi başlattığı yer işte tam burasıydı. Tüm görüntüleri tekrar kafamdan geçirdim, fakat orada aniden başlayan ve bizi yükseltiye doğru iten rüzgar her şeyi bulanıklaştırıyordu: Montajda kesip çıkarıp düzenlemesini yaptığım şeyleri bir süre sonra daha net görmeye başlamıştım. Ve neden saniyenin 24 karelik kısmında, olaya geniş açıdan durup yaklaştığımı kafamda oturttum, bu sırada Heimaey tüm ihtişamıyla altımızda duruyordu. Bu olaydan beş yıl sonra arkadaşım Haroun Tazieff’in aynı yerde çektiği filmin enstrümanları da, bu düşüncelerimi haksız çıkartmayacak bir şekilde sıralanmışlardı, bunun daha önce doğanın kendi dondo-yaki’si olduğunu hiç düşünmemiştim; adadaki yanardağ faaliyete geçmek üzereydi. O karelere baktım, ve 1965 yılının tamamen küllerle kaplı etkili bir anlatımını gördüm.

Sonuç olarak, zamanın ortaya çıkardığı ürünü, gezegenin kendisi bizzat sahnelemişti. Haroun’un kayıtlarını izlerken tanıdık çatılar ve balkonlar gördüm, her gün katettiğim yollar önümden geçiyordu, tepenin ardında demin bahsettiğim o çocuklarla göz göze gelişim kafamda tekrar canlanmıştı. Haroun, benim için aynı yerleri kayda alacak kadar düşünceliydi ve hikayemizin başındaki beyaz patili kedinin, artık yolunu bulduğundan emindim. Ve bu olay gösterdi ki, tüm bu yolculuğu kapsayan ve zaman içerisinde edilen onca dua içerisinde en içten olanı, Gotokuji’deki o mezarlıkta bulunan kadına aitti, kedisi için sadece şunu tekrarlıyordu, “Kedi, her neredeysen, huzur içinde ol.”

Bu başka bir “ara durum”a geçişin anlatısına dönüşmüştü, ve Hayao bana kafamda oluşan imajların, zamanın karmaşası tarafından etkilendiğini netleştirirken; spiralin etrafta ne varsa mideye indirmesinin, etrafta dolaşan nesnelerin olduklarından daha uzun bir süre zarfında bana gözükmelerinin nasıl önüne geçtiğini anlatıyordu.

Sonunda bahar geldiğinde, kargalar mevsim değişimini yarım ton artan viyaklamalarıyla müjdelediklerinde, Yamanote’ye giden trene atlamaya karar verdim ve Tokyo’nun posta ofisine yakın bir istasyonunda indim. Sokak boş olmasına rağmen kırmızıda durdum. Hiçbir mektup beklemediğim halde parçalanarak bir köşeye atılmış mektupların ruhlarını şereflendirmek için gişelerin tam ön tarafında durdum. Gönderilmemiş mektupların havada tutunan ruhlarını selamlamayı da ihmal etmedim elbet.

Batı’nın histerik çırpınışlarını; hiçbir zaman kibirden taviz vermeyen yapısını; var olmayana var olandan ve söylenmeyeni söylenenden daha üstün kılan tutumunu daha net anladım. Tekstil atölyelerinin yanından geçtim, Bay Akao’nun rahatsız bir tonda, yüksek sesle hoparlörden yaptığı anonsları dinledim… her anonsta bir yarım ton daha yükselerek.

Sonra merdivenlerden aşağı, arkadaşımın yanına –manyak olanın- doğru indim, kendisi burada elektronik graffiti üzerine kafa patlatmakla meşguldü. Sonunda konuştukları beni bir yerden yakalamayı başarmıştı, çünkü yaşam boyu kurduğumuz hapishane duvarları üzerine bir şeyler karalamaktan bahsediyordu. Bu olmamış ya da henüz olmayan bir şeyin outline’ını çizen bir tebeşirdi belki, bilmiyorum. Kendi ‘bizleri heyecana boğacak muhtemel şeylerimizin listesi’ni yapmak ya da-belki de silmek içindi.  Bu herkesin şiir yazabileceği anlamına geliyordu ve o şiirler yazılarken emular da ortalıkta dolaşacaklar.

Japonya’dan yazarken, Afrika’dan da bir şeyler göndermeyi ihmal etmiyordu. Praia’daki tezgahtar kadının suratı ile oluşturduğu sekansı, artık gözünde canlandırabildiğinden bahsediyordu.

Acaba bir son mektup daha olacak mı?

[1] Fransa’nın ortakuzey kısmında bulunan bölgelerden birisi.

[2] Kökeni Avustralya olan ve uçamayan bir kuş türü.

[3] Sake: Pirinç ve tahıl karmasından yapılan Japon ulusal içkisidir.

[4] Takenoko-zoku: 70’li yılların ortasında figürleri oldukça benimsenen, kızların ağırlıklı olarak yaptığı bir Japon dans türü.

sperm, şiir, çok kalın romanlar ve diğer kurulsamalar üzerine gündelik notlardan…

dd5e98173d623ecbdd39b58a3206001f

şenol erdoğan

eylül 2016

İktidarsızlık, “ikinci ergenliğini” (sperm kesesini ikiye böldürerek yapılan bir ameliyatın sonrası) yaşarken dahi W. B. Yeats için önemli bir konu olmuş; anladığımız ve yani bildiğimiz kadarı ile şiir yazmakla ilişki içinde bir durumdu sevişmek Yeats için, ve kesinlikle seks yoksa şiir de olmayacaktı, yani bu ameliyatı dahi olmaya onu ikna eden şey şiirin iktidarı idi başka bir şeyin değil. “iyi” okuyanlar bilir Amerikalı şair Charles Bukowski’nin en büyük korkusu gün içinde yaptığı yapacağı çoklu sekslerin birinde sperminin bitmesi telaşı ve korkusudur; elbette ki bu korkunun altında bir üreme hücresi olarak sperm varlığı değildir yatan, kaldı ki Bukowski’nin erk’eksi korkusu sadece görseldir, o erkeklik uzvundan coşkun bir şekilde akacak olan spermi görmek ve göstermek ister, cılız bir akıntı değildir istediği, o övündüğü bacaklarına yakışır bir kuvvette olmalıdır bu akıntı, ve her seferinde her seferinde böyle olmalıdır, az seks de yoktur az sperm de… spermin azalma ihtimali ve gerçekliği şiirin ortadan kaybolma ihtimaline denk gelebilir mi -gelir, neden olmasın; insan sonsuz hastalıkları gizleyen bir hayvan nihayetinde, aynı şekilde şiirini tüketmiş bir yapı bünyesel olarak seks olasılıklarını da tamamen terk edebilir, bunlar hep mümkünlükler. Yeats’in korkusu hastalıklı gelirken bana, Bukowski’nin ki salt eğlence, hatta komedi barındırır -komedinin barındırdığı her şeyi de barındırır lakin! Fiziksel iktidarını o anlamda aslında şiirine hiç bulaştırmamış bir kişi Charles Bukowski, kullandığı ana malzeme bu gibi dururken bu içsel kurgusunun ve yaratarak yürüdüğü yolun ne denli başarılı olduğunun bir göstergesi. Her neyse konumuz bu değil zaten, yazıya başlarken birden bire aklıma geldiğinden sebep böyle başlamak istedim, zaten diğer yandan “konu” nedir hiç bilemem, romanlar ve uçsuz kargaşa kurgularından, uzun karlı kış geceleri gibi bitmek bilmeyen bir his yaratan kâğıt israflarından, ünlü olsun ünsüz olsun yazanı haz etmem. Eh yani, ünlü olduğu için o denli uzun yazmasını görmezden gelemem. Sinemada sabit sekansın uzunluğu esnasında tükettiği zaman ve malzemeyle size sunduğu tekliğin ve tıpkılığın içerisinde siz ne kadarsanız o denli derinleşir ya da yüzeyde gezintiye çıkarsınız, lanet olası kâğıtta bu böyle değildir, anlattıkça anlatmaya kalkan zat sizi kendi derinlik ve yüzey bilgi ve algınızla bırakmak istemez, sizi kendi sikindirik çöplüğünde gezintiye çıkarmak ister, işte zavallı roman ve kurgu okurunun ihtiyaç duyduğu diğer benler, diğer hayatlar diğer tecrübeler ve diğer göte girmişlikler, bunlarla kendine bir hayat kurmaya çalışan, özlü sözleri kendine kılavuz etmeye çabalayan, mottolarla kısa yoldan hayatın sokacaklarından kurtulmaya çabalayan bir zavallının gelecekte muhatap olacağı elektronik mecraların “twetter” olması, yazınsal formunun entry olması, görsel anlatı kısalığını shot ve “instagram” aplikasyonları ve türevleri üzerinden gidermesi, sıkıldığı kalınlıktan, uzunluktan kaçarken ondan almak istediği “yaşam kurtarma kiti”ni terk edememesi. Falan. Nasılsınız? Sonbahar tam vaktinde geldi. Ağustosun 12sinden itibaren yerin altı karışır, hararetli çalışmalar başlar, ihtiyarların, bazı anne tiplerinin ve genç entellerin turşu kurması, salça yapması gibi aşağısı yoğundur, baharın eni de sonu da başı da kıçı da her şey gibi önce yerin altında toprakta başlar, yukarıdaki ekolojik yıkım ve sikim aşağısını o denli bağlamaz –hiç değil, o denli- ölü bir ağacın köklerinin aşağıda sürdüğü yaşam ve oluşturduğu habitat gibi. İşte böyle de bir yazın şekli ve insanları ve önemlisi yaşamları ve tüketenleri bir elin parmakları dedikleri kadar da olsa vardır, eh bu da ayrı –ki konumuz bu değil. Konu lazım değil mi, roman falan yazarken konu lazım. Zamanı kendisine verilmiş gelenekle alıp sarmalayan zihinlerin arzusu. Devletsi yapı. Kurum. “Delilerin çalışmasını engelleyen şeyler” vardır. Ancak gerçek bir alkolik kendine içre yarattığı zaman dilimlerinde gerçeği kaybettiği ve yaşadığı gibi sürükleyebilir ve süründürebilir kurguyu. Gerçek bir alkolik hikâyesini kaybetmiş romanın hikâyesini yazabilir.  “alkol bütüncül bir çöküş süreci içerisinde hem nesne hem nesnenin yitimi hem bu yitimin yasasıdır”.  Aslında kılavuz ya da şifre var, hatta bir tane de değil ama bir tanesi kesinlikle o. : toplumsal yabancılaşma tekniklerinin devrimci keşif araçlarına dönüştürülmesi (nin gerekliliği).
Allah-u alem.