SUB PRESS bahar kreasyonu

subpress@yandex.com

ALIŞ_VERİŞ:

http://www.pandora.com.tr/yayinevi/subpress/9794

http://www.kitapyurdu.com/yayinevi/sub-basin-yayim-/8003.html

kitapçılarda ve sanal kitap satış sitelerinde

SUB_BKTimarhanemKapak

SUB_DKEtnoloji_Kapak

SUB_GLibidoKapak

SUB_insanvemakine_Kapak

SUB_MUFragman_Kapak

SUB_Pembesi_Kapak

SUB_Tausk_Kapak

SUB_Yazmanin_Kapak

Reklamlar

Minör Bir Edebiyat Nedir? Félix Guattari / Gilles Deleuze

images
SUB PRESS’e teşekkürlerimizle..
Türkçesi: Barış Tanyeri

Şimdiye dek yalnızca içerikler ve formları üzerinde durduk: eğik baş-düzeltilmiş baş, kaçışın üçgen-çizgileri. Ve ifade düzleminde eğik başın fotoğrafla, dik başın da sesle ilişkilendirildiği doğrudur. Ama form ve deformasyon ya da ifade kendi başlarına değerlendirilmedikleri sürece içerik seviyesinde dahi gerçek bir çıkış yolu olduğu söylenemez. Yalnızca ifade bize metodu verir. İfade problemi Kafka tarafından somut ve evrensel bir biçimde değil, minör olarak değerlendirilen edebiyatlarla ilişkili bir biçimde sunulur; örneğin Varşova ve Prag’ın Yahudi edebiyatı. Minör bir edebiyat minör bir dilden gelmez; daha ziyade majör bir dilin içinde bir azınlığın oluşturduğu bir şeydir. Ama her koşulda minör edebiyatın ilk karakteristiği onun içinde dilin yüksek derece bir bölgesinden edilme ile etkilenmesidir. Bu anlamda Kafka Prag Yahudileri’nin yazılarına erişimi engelleyen ve edebiyatlarını imkansız bir şeye çeviren kördüğümdür –yazmamanın imkansızlığı, Almanca yazmanın imkansızlığı, başka türlü yazmanın imkansızlığı.1 Yazmamanın imkansızlığı, çünkü belirsiz ya da baskı altındaki ulusal bilinç edebiyat aracılığıyla var olur (“Edebi mücadelenin asıl müstenidatı mümkün olan en yüksek seviyelerdedir.”) Almanca dışında bir dilde yazmanın imkansızlığı Prag Yahudileri için primitif Çek bölgeselliğinden indirgenemez bir mesafe hissine eşdeğerdir. Ve Almanca yazmanın imkansızlığı kitlelerden kesilerek alınmış, “kağıt dili” ya da yapay bir dil gibi bir dili konuşan baskıcı bir azınlık olan bizzat Alman toplumunun bölgesinden edilmesidir; bu, bu azınlığın hem bir parçası olan hem de “beşiğinden Alman bir çocuk çalmış çingeneler” gibi ondan ayrı tutulan Yahudiler için özellikle geçerlidir. Kısacası, Prag Almancası bölgesinden edilmiş, garip ve minör kullanımları olan bir dildir. (Bu, başka bir bağlamda bugün Amerika’da siyahların İngilizce diliyle yapabildikleri şeyle karşılaştırılabilir.)

Minör edebiyatların ikinci karakteristiği, içlerindeki her şeyin politik olmasıdır. Buna karşın majör edebiyatlarda bireysel kaygı (ailevi, evlilik ile ilgili vesaire) diğer bireysel kaygılarla birleşir, sosyal ortam yalnızca bir çevre ya da arka plan görevi görür; bu o denli geçerlidir ki bu Ödipal entrikaların hiçbiri spesifik olarak vazgeçilmez ya da mutlak gerekli olmasa da büyük bir alanda bir olurlar. Minör edebiyat tamamen farklıdır; sıkışık alanı her bir bireysel entrikanın derhal politikaya bağlanmasını zorlar. Bireysel kaygı böylece daha gerekli, vazgeçilmez ve büyük bir hale gelir çünkü içinde tamamen başka bir hikaye titreşmektedir. Bu açıdan aile üçgeni değerlerini belirleyen diğer üçgenlere bağlanır –ticari, ekonomik, bürokratik, kanuni. Kafka minör edebiyatın hedeflerinden birinin “baba ve oğlu karşı karşıya getiren ihtilafın saflaştırılması ve çelişkinin tartışmaya açılma olasılığı,” olduğunu söylediğinde bunun Ödipal bir hayal değil, politik bir program meselesi olduğunu görebiliyoruz. “Bir şey bazen sakince değerlendirilse bile benzer şeylerle bağlantılı olduğu sınıra her zaman ulaşılmıyor. Kişi sınıra en çabuk politikada ulaşıyor, hatta o orada değilken bile onu görmeye çalışıyor, ve genellikle bu kısıtlayıcı sınırı her yerde görüyor… Büyük bir edebiyatta alt tarafta gerçekleşen, yapının vazgeçilmez olmayan mahzenini oluşturan bir şey, burada gün ışığı altında gerçekleşiyor, orada birkaç kişinin çok az ilgisini çeken şey burada herkesi bir ölüm kalım meselesiymişçesine çekiyor.”2

Minör edebiyatın üçüncü karakteristiği, içindeki her şeyin kolektif bir değer kazanmasıdır. Minör bir edebiyatta yetenek çok bulunmadığı için bireyleşmiş bir ifadenin herhangi bir “ustaya” ait olma ve kolektif bir ifadeden ayrı olma ihtimali bulunmaz. Yeteneğin nadirliği yararlıdır ve ustalar edebiyatı dışında bir şeyin kavranmasına yardım eder; her bir yazarın birer birey olarak söylediği şeyler zaten ortak bir eylem belirler, ve diğerleri aynı fikirde olmasalar bile söylediği ya da yaptığı şeyler illaki politik olmak zorunda değildir. Politik alan bütün ifadelere (énoncé) bulaşmıştır. Ama her şeyden öte kolektif ya da ulusal bilinç “genellikle dışsal hayatta pasif ve sürekli çökme sürecinde” olduğundan ötürü edebiyat kendini sık sık kolektif, hatta devrimci ifade rolü ve işlevini üstlenmiş bir şekilde bulur. Kuşkuculuğa rağmen aktif bir dayanışma üreten edebiyattır; ve yazar sınırlar içinde ya da narin topluluğunun tamamen dışındaysa bu durum yazarın başka bir olası topluluk ifade etmesinin ve başka bir bilinç ve hassasiyet yaratmasının önünü açar; tıpkı “Soruşturmalar”ın köpeğinin yalnızken başka bir bilim istemesi gibi. Edebi makine böylece devrimci bir oluşan-makinenin aktarıcısı olur ve bunun sebebi ideolojik sebepler değil, yalnızca edebi makinenin bu ortamda başka yerde bulunmayan kolektif bir ifadenin şartlarını yerine getirmeye azmetmiş olmasındandır: edebiyat halkın kaygısıdır.3Kafka problemi tam olarak bu açıdan görür. Mesaj, sebebi olan ifade eden bir özneye dönmez, tıpkı etkisi olan ifade öznesine dönmeyeceği gibi. Şüphesiz ki Kafka bir süre için iki öznenin bu geleneksel kategorilerine göre düşünmüştür, yazar ve kahraman, anlatıcı ve karakter, hayalci ve hayal edilen.4 Ama kısa bir süre sonra anlatıcı rolünü reddeder, Goethe’ye olan hayranlığına rağmen bir yazar ya da usta edebiyatını reddedeceği gibi. Fare Josephine “halkının büyük kahramanlar kalabalığının” kolektif beyanına kaynaşabilmek için bireysel şarkı söyleme eylemini reddeder. Bireyleşmiş hayvandan sürüye ya da kolektif çoğunluğa –yedi müzisyen köpek. “Bir Köpeğin Araştırmaları”nda yalnız araştırmacının ifadeleri, kolektif olma durumu artık geçerli olmasa ya da henüz ortaya konulmamış olsa da köpek türünün kolektif beyanından oluşan bir meclise yöneliktir. Bir özne yoktur; yalnızca beyanın kolektif meclisleri vardır, ve edebiyat bu eylemleri dışarıdan empoze edilmedikçe ve gelecek şeytani güçler olarak var oldukça ya da inşa edilecek devrimsel güçlerse ifade eder. Kafka’nın yalnızlığı onu bugün tarihte olan her şeye açar. K harfi artık bir anlatıcı ya da karakteri değil, makineye benzeyen bir meclisi, kolektif hale gelen bir aracıyı temsil eder, çünkü içindeki yalnızlıkta bir birey kilitlidir (yalnızca bir özneyle ilişkili olarak bireysel bir şey kolektiften ayrılıp kendi hayatını yaşayabilir).

Minör edebiyatın üç karakteristiği dilin bölgesinden edilmesi, bireyin politik aracısızlıkla ilişkilendirilmesi ve beyanın kolektif meclisidir. Minörün spesifik edebiyatları değil, büyük (ya da belli başlı) edebiyatın özünde olan her edebiyatın devrimsel koşullarını belirlediğini söyleyebiliriz. Büyük bir edebiyatın olduğu bir ülkede doğacak kadar şanssız olanlar bile tıpkı bir Çek Yahudi’nin Almanca, ya da bir Özbek’in Rusça yazması gibi o dilde yazmalıdır. Çukur kazan bir köpek, delik açan bir fare gibi yazmak. Bunu yapmak için kendi az gelişmişlik noktasını, kendi lehçesini, kendi üçüncü dünyasını, kendi çölünü bulmalıdır. “Marjinal edebiyat nedir?” ve “Popüler edebiyat nedir, proleter edebiyat nedir?” gibi sorular üzerine çok tartışıldı. Daha objektif bir kavramla işe başlanırsa kriterlerin zor olduğu ortadadır –yani minör bir edebiyatla başlanırsa. Yalnızca majör dilin minör pratiği içten sağlanırsa popüler edebiyat, marjinal edebiyat vesaire tanımlanabilir.5 Yalnızca bu şekilde edebiyat kolektif bir ifade makinesi haline gelebilir ve içerikleriyle başa çıkıp geliştirebilir. Kafka minör bir edebiyatın materyaliyle uğraşmada çok daha muktedir olduğunun üzerinde durur.6 Peki neden söz makinesi ve aslında bu nedir? Bunun dilin bir çok bölgeden edilmesiyle ilişkili olduğunu biliyoruz; kırsal çevreyle birlikte Çek dilini bırakan Yahudilerin durumu budur, ama aynı zamanda Alman dilinin “kağıt dili” olması da buna tekabül eder. İşi daha da ileri götürebiliriz; bu ifadenin bölgesinden edilmesi hareketini daha da ileri taşıyabiliriz. Ama bunu yapmanın yalnızca iki yolu var. Biri bu Almancayı suni olarak zenginleştirmek, bütün sembolizm, ayakta uyuma, ezoterik anlam, saklı bildirgeç kaynaklarını şişirmektir. Bu Prag okulundaki MaxBrod da dahil olmak üzere GustavMeyrink ve pek çok başka ismin de yaptığı şeydir.7 Ama bu çaba arketip, Kabala ve simya zemininden hareketle umutsuz bir sembolik yeniden bölge kazandırma çabasıdır ve halktan kopuşu şiddetlendirip politik sonucunu yalnızca Siyonizm ya da “Siyon hayali,” gibi şeylerde bulur. Kafka diğer yolu seçecektir, ya da daha doğrusu diğer yolu icat edecektir. Prag’ın Almancasını fakirliğiyle olduğu gibi kabul edecektir. Topyekun süssüzlük elde edene dek sürekli olarak bölgeden edilme yönüne ilerleyecektir. Dil çorak olduğundan dolayı onu yeni bir yoğunlukla titreştirecektir. Dilin sembolik ve hatta önemli ya da basitçe bildirgeç içeren kullanımlarının tamamen yoğun kullanımına karşı duracaktır. Mükemmel ve formu olmayan bir ifadeye, materyal olarak yoğun bir ifadeye varacaktır. (Bu iki yol nazarında aynı alternatifleri başka koşullar altında Joyce ve Beckett’da da bulamıyor muyuz? İrlandalılar olarak ikisi de minör bir edebiyatın ılıman koşullarında yaşadılar. Bu tür minör edebiyatın şanı da budur –bütün edebiyat adına devrimci bir güç olmak. Joyce’da İngilizce ve bütün dillerin faydalı hale getirilmesi. Beckett’da İngilizce ve Fransızca’nın kullanılması. Ama Joyce sürekli neşe ve fazla-şevk ile çalışır ve her tür dünya çapındaki yeniden bölge edinmeyi olanaklı kılar. Beckett ise kuruluk ve süssüzlük, tercih edilmiş bir yoksulluk ile bölgeden edilmeyi öyle bir noktaya kadar iter ki yoğunluklar dışında başka bir şey kalmaz.)

Bugün dünyada kaç kişi kendilerine ait olmayan bir dilde yaşıyorlar? Ya da artık kendi dillerini değil, hizmet etmek zorunda oldukları majör dili yarım yamalak biliyorlar? Göçmenlerin, özellikle de göçmen çocukların, azınlıkların, minör edebiyatın problemi bu, ama aynı zamanda hepimizin problemi: minör bir edebiyatı dilinden nasıl kesip dile meydan okumasını ve süssüz, devrimci bir yola girmesini nasıl sağlarsınız?

İster zengin ister fakir olsun her dil ağzın, dilin ve dişlerin bölgesinden edilmesini beraberinde getirir. Ağız, dil ve dişler primitif bölgelerini yemekte bulurlar. Ağız, dil ve dişler kendilerini seslerin değişimine vererek bölgelerinden ederler. Yani yemek ve konuşmak arasında belli bir ayrışım vardır, ve hatta bütün görünümlere rağmen yemek ve yazmak arasında da bu bulunur. Şüphesiz ki kişinin yemek yerken yazması yemek yerken konuşmasından daha kolaydır, ama yazmak sözcükleri yemekle yarışmaya muktedir şeylere çevirmenin ötesine geçer. İçerik ve ifade arasındaki ayrışım. Konuşmak, ve özellikle yazı yazmak oruç tutmaktır. Kafka yemeğe takıntılıdır, yani mükemmel yemek formuna, başka bir deyişle hayvan ya da et –ağız ve dişler ve büyük, sağlıksız, ya da altın kaplı dişlere takıntı.8 Kafka’nın Felice ile ilgili problemlerinden biri budur. Oruç tutma Kafka’nın yazılarında sürekli karşımıza çıkan bir temadır. Onun yazdıkları uzun bir oruç tutma tarihidir. Kasaplar tarafından incelenen Açlık Ustası etlerini çiğ yiyen hayvanların yanında kariyerine son verir, ve ziyaretçileri irrite eden bir alternatifle baş başa bırakır. Köpekler, inceleme yapan köpeğin ağzını yemekle doldurarak soru sormasını durdurmaya çalışırlar, ve burada da irrite eden bir alternatif vardır: “Beni kovup sorularımı dinlemeyi reddetmek onlar için iyiydi. Ama hayır, onlar bunu yapmak istemediler; sorularımı dinlemek istemiyorlardı, ama bunun sebebi bu soruları sorduğum için beni kovmak istemediler.” İnceleme yapan köpek iki ilim arasında karasız kalır, biri yemek –Dünya’nın ve eğik başın ilimi (“Dünya bu yemeği nasıl üretiyor?”- ve hava ve dikleşmiş başın ilmi olan müzik ilmi. En baştaki yedi müzikal köpek ve sondaki şarkı söyleyen köpek bunu gösterir. Ama ikisi arasında ortak bir şey vardır, zira yemek yukarıdan gelebilir ve yemek ilmi yalnızca oruç tutma üzerinden gelişebilir, tıpkı müziğin garip bir şekilde sessiz olması gibi.

Dil, bölgeden etmesini anlamda yeniden bölge kazandırmayla telafi eder. Duyulardan birinin bir organı olmaktan çıkarak Anlam’ın bir aracı haline gelir. Ve seslerin belirlenmesini (sözcüğün bildirdiği şey ya da şeylerin hali) gerçekleştiren doğru anlam, görüntü ve metaforların (sözcüklerin belli koşullar ya da durumlarda sözcüklerin bildirdiği şeyler) sahteliklerini gösteren de mecazi anlamdır. Yani anlama yalnızca spiritüel olarak değil, fiziksel olarak da yeniden bölge kazandırılır. Benzer şekilde dil yalnızca anlamla ve ifadenin direkt ya da metaforik olarak bildirilen şeyle ilişkili olan öznesiyle ilişki halinde olan bir beyan öznesinin ayrımı ve tamamlayıcılığı üzerinden var olur. Dilin bu tür sıradan kullanımına yaygın ya da temsili denebilir –dilin yeniden bölge kazandıran işlevi (yani “Soruşturmalar”ın sondaki şarkı söyleyen köpek kahramanı orucunu bırakmaya zorlar, bir tür yeniden-Ödipal hale getirme).

Şimdi bir şey vuku bulur: Çekçe ve İbranice karışımı akıcı bir dil olan Çekoslovakya’daki Almanca dilinin durumu Kafka’ya icat olasılığını sunar. Hal böyle olduğundan dolayı (“hal böyle, hal böyle,” Kafka’nın sevdiği bir formül, gerçek bildiren bir durum), anlamı terk edip üstü kapalı bir şey olarak gösterir; anlamın yalnızca iskeletini tutar, ya da bir kağıt kesiğini.

Değiştirilmiş ses, anlamda yeniden bölge kazanacak bölgesinden edilmiş bir gürültü olduğu için tamamen ve geri çevrilemez şekilde bölgesinden edilecek olan şimdi yeni sesin kendisidir. Bu yeni bölgeden etmede bulunan ses ya da sözcük her ne kadar içinden gelse de artık ne bir dil anlamının parçası, ne de her ne kadar öyle görünse bile organize bir müzik ya da şarkıdır. Gregor’un nağmelerine ve sözcükleri nasıl bulandırdığına, farenin çaldığı ıslığa, maymunun öksürmesine, çalmayan piyaniste, şarkı söylemeyen ve şarkı söylemeyişiyle şarkısını oluşturan şarkıcıya, müzik yaymadıklarından ötürü bedenlerinin diplerinde müzisyen olan müzisyen köpeklere dikkat çektik. Organize müzik her ortamda bir fesih çizgisine haiz –tıpkı bir anlam dilinin bir kaçış çizgisine sahip olması gibi- ve böylece kendi adına konuşan ve forma sokulmasına gerek olmayan yaşayan ve ifade eden bir materyali özgürleştiriyor.9 Bu anlamdan koparılan, anlamı fetheden, anlamın aktif nötrleştirilmesini sağlayan dil değerini yalnızca ve yalnızca bir sözcüğün aksanında, çekiminde buluyor: “İşe yaramaz kafamı bir anlığına unuttuğum küçük bir sözcüğün sesli harfinde, orada burada yaşıyorum yalnızca.”10 Çocuklar anlamını yalnızca belli belirsiz hissettikleri bir sözcüğü kendi etrafında titreşmesi için tekrarlama egzersizinde oldukça becerikliler (Kale’nin başında okul çocukları o kadar hızlı konuşuyorlar ki söyledikleri anlaşılmıyor). Kafka çocukken babasının deyimlerinden birini bir anlamsızlık çizgisinden kaçması için nasıl sürekli olarak tekrar ettiğini anlatıyor: “ayın sonu, ayın sonu”11 Kendi içinde bir anlamı olmayan özel isimler bu tür bir egzersiz için özellikle uygun. Milena, i harfi vurgulandığında “Bohemia’da başıboş bir Yunan ya da Romalı, Çekler tarafından şiddete uğramış, aksanı elinden alınmış,” gibi bir anlam çağrıştırmaya başlıyor önce, daha sonra daha hassas bir yakınsama ile “kollarına alıp dünyanın dışına götürdüğün bir kadın, ateşten kaçırdığın,” gibi bir anlam. Buradaki aksan sürekli bir düşme olasılığını, ya da tam tersine “yükünle birlikte yaptığın şanslı sıçrama”yı çağrıştırıyor.12

Görece ve yüksek derecede nüanslı olsa da bize göre Milena isminin iki çağrışımı arasında belirli bir fark var: kişi hala kendini yaygın, hayali türden figüratif bir sahneye bağlı olarak görüyor; ikincisi ise çok daha yoğun, ismin kendi içinde bulunan bir yoğunluk eşiğindeki düşüşü ya da sıçrayışı gösteriyor. Anlam aktif bir şekilde nötrleştiğinde burada olan şey vuku buluyor. Wagenbach’ın dediği gibi, “Dünya efendidir; direkt olarak görüntüyü doğurur.” Ama bu prosedürü nasıl tanımlayabiliriz? Anlamdan geriye yalnızca kaçış çizgilerini yönlendirecek kadar parça kaldı. Artık özel bir isimle bir şeyi tanımlama ya da figüratif bir anlam aracılığıyla metafor tayini gibi bir şey yok. Ama görüntüler gibi şey de artık bir dizi yoğun hal, bir merdiven, ya da kişinin herhangi bir anlamda yüksekten alçağa ya da alçaktan yükseğe kendi etrafında döndürebileceği bir yoğunluklar devresi dışında bir şey oluşturamıyor. Görüntü bizzat bu dönme hali; vuku bulma haline geldi –insanın köpek-olması ve köpeğin insan-olması, insanın maymun-olması ya da böcek-olması, ya da tam tersi. Artık örneğin köpek sözcüğünün bir hayvanı bildirdiği ve metaforik olarak başka şeyleri kast ettiği (mesele “köpek gibi” derken) sıradan, zengin bir dil durumu yok.13Günlükler, 1921: “Metaforlar edebiyat hakkında umutsuzluğa kapılmamın sebeplerinden biri.” Kafka kasten bütün metaforları, sembolizmi, bildirgeçleri ve tanımlamaları yok ediyor. Metamorfoz, metaforun tam tersidir. Figüratif anlamın artık doğru düzgün bir anlamı yok ve diğer şeyler, onların kaçış çizgilerini izleyen bölgelerinden edilmiş ses ve sözcüklerin hücumuna uğramış yoğunluklardan başka bir şey değiller. Artık mesele bir hayvan ve bir insan arasındaki davranış benzerliği sorunu değil; basit bir sözcük oyunu hiç değil. Artık insan ya da hayvan yok, zira bir akış birleşiminde, tersine çevrilebilir bir yoğunluklar devamlılığında ikisi de birbirini bölgelerinden ediyorlar. Mesele farkın maksimumunu bir yoğunluk farkı olarak içinde bulunduran bir vuku-bulma, bir bariyerin aşılması, bir yükselme ya da düşme, bir eğme ya da kalkma, bir sözcüğün vurgusu. Bir hayvan insan “gibi” konuşmuyor, dilden bildirgeç eksikliği olan tonaliteleri çekiyor; kelimelerin kendileri de hayvanlar “gibi” değil, kendi çaplarında tırmanan, havlayan ve gezen, doğru düzgün linguistik hayvanlar, böcekler ya da fareler.14 Dizileri titreştirmek, sözcüğü beklenmedik içsel yoğunluklara açmak –kısaca dilin bildirmeyen, yoğun bir kullanıma konulması. Dahası, artık beyan öznesi ya da ifade öznesi diye bir şey de yok. Artık bu beyan öznesi bir insan “gibi” kalan bir köpek olan öznenin ifadesi değil; ifade öznesi insan olmaya devam eden, böcek “gibi” olan bir beyan öznesi değil. Çoklu ya da kolektif meclisin özünde ortak bir vuku-bulmayı oluşturan bir haller devresi var.

Prag’daki Almanca dilinin durumu –soluk bir kelime haznesi, yanlış sözdizimi- böyle bir kullanıma nasıl katkıda bulunuyor? Genel olarak ne kadar çeşitli olurlarsa olsunlar “bir dilin içsel tansiyonlarını” ifade eden linguistik unsurlara intansif ya da tensör deriz. Dilbilimci VidalSephihaintansifi bu anlamda “bir kavramın sınırına ya da ötesine hareket etmeyi sağlayan herhangi bir dilbilimsel araç” olarak görür ve dilin hareketinin aşırı uçlara, geri çevrilebilir bir öte ya da öncesine yönelmiş olma durumunun altını çizer.15Sephiha her tür anlama gelebilecek, her tür usta-sözcüğü, fiilleri veya ilgeçler olabilecek bu tür unsurların çeşitliliğine dikkat çeker; İbranicedeki gibi isimden önce gelen ya da tamamen eylem fiilleri; bağlaçlar, ünlemler, zarflar; ve acı bildiren terimler.16 Sözcüklerin içinde bulunan aksanlara, uyumsuz işlevlerine de değinilebilir. Ve minör bir edebiyatın dili bu tensör ya da intansifleri özellikle geliştiriyor gibi durur. Wagenbach Çekçeden etkilenmiş Prag Almancasını analiz ederken bu Almanca formunun karakteristiği olarak yanlış ilgeç kullanımını gösterir; isimden önce gelenin yanlış kullanımı; uysal fiillerin kullanımı (“koymak, oturmak, yerleştirmek, götürmek” gibi anlamlarda kullanılabilen ve dolayısıyla intansif olan Giben gibi); zarfların çokluğu ve art arda gelmesi; acı-dolu çağrışımların kullanımı; aksanın sözcüğe içkin bir tansiyon olarak kullanımı; ve sesli ve sessiz harflerin içsel bir uyumsuzluğun parçası olarak dağıtımı. Wagenbach şu nokta üzerinde ısrar ediyor: bütün bu dil yoksulluğu noktaları Kafka’da mevcut, ama yeni bir süssüzlük, yeni bir ifade etme, yeni bir esneklik, yeni bir yoğunluk amacı taşıyan yaratıcı bir kullanıma koyma tarafından ele geçirilmiş durumdalar.17 “Yazdığım neredeyse bütün sözcükler yanındakilere değiyor, sessiz harflerin yorgun bir şekilde birbirlerine sürttüklerini, ve sesli harflerin varyete şovundaki Zenciler gibi şarkı söylediklerini duyabiliyorum.”18Dil, aşırı uçlarına ya da sınırlarına doğru yönelmek için temsili olmaktan çıkıyor. Acı çağrışımı, tıpkı Gregor’la acı veren nağmeler olan sözcükler, ya da Franz’ın “tek ve geri çevrilemez” haykırışındaki gibi bu metamorfoza eşlik ediyor. Godard’ın filmlerinde Fransızcanın konuşma dili olarak kullanıma koyulmasını aklınıza getirin. Orada da bütün deyimlerin temelini oluşturan stereotipsel zarflar ve bağlaçların bir toplanması var –Fransızcayı Fransızcanın içinde minör bir dil yapan garip bir yoksulluk; sözcüğü direkt olarak görüntüye bağlayan yaratıcı bir süreç; dizilerin sonunda “yeter, yeter, yeter,” sınırının yoğunluğuyla ilişkili olarak yükselen bir teknik, ve kameranın yerinden ayrılmadan yükselip etrafta süzülerek görüntüyü titreştiren çekim tekniğiyle üst üste gelen genel bir yoğunlaştırma.

Belki de görüntülerin karşılaştırmalı incelemesi, farklı diller arasında aynı grupta olan dilin işlevi araştırmalarından daha az ilginç olabilir –iki-dillilik, hatta çok-dillilikte. Yalnızca farklı dillerdeki işlevlerin araştırması sosyal faktörleri, güç ilişkilerini ve farklı güç merkezlerini açıklayabileceği için “bilgilendirici” mitten bir düzen aktarıcısı, bir güç yaptırımı ya da buna bir karşı koyma olarak hiyerarşik ve mecburi bir dil sistemini değerlendirmek için kaçınır. Ferguson ve Gumperz’in araştırmalarını kullanan HenriGobard dört dilli bir model öne sürmüştür: kırsal ya da kökeni kır olan topluluklardaki yerel, anneye ait dil; araç olan, şehirde kullanılan, idari, hatta dünya çapında bir dil, iş dünyası, ticari değişim, bürokratik aktarım vesaire dili, yani ilk tür bölgeden etme dili; ima yollu dil, anlam ve kültür dili, kültürel bir yeniden bölge kazandırma gerektiren bir dil; kültürlerin ufkunda bulunan, spiritüel ya da dinsel yeniden bölge kazandırmaya yakalanmış mitik bir dil. Bu dillerin zaman-mekansal kategorileri birbirlerinden çok farklıdır; yerel dil buradadır; araç olarak kullanılan dil her yerdedir; ima yollu dil oradadır; mitik dil ötededir. Ama her şeyden öte bu dillerin dağılımı bir gruptan diğerine, ve aynı grup içinde bir çağdan diğerine farklılık gösterir (Avrupa’da uzun bir zaman boyunca Latince önce ima yollu, sonra mitik bir dil hale gelmeden önce yerel bir dildi; İngilizce bugünün dünyasında dünya çapında araç olarak kullanılan dil haline geldi).19 Bir dil hakkında geçerli olan şey diğeri için söylenemez, ve söylenebilecek ve söylenemeyecek şeylerin bütünü her bir dille ve bu dillerin birbirleri ile olan ilişkileri ile değişir.20 Dahası, bütün bu faktörler materyale göre belirsiz uçlara ve değişken sınırlara sahip olabilir. Bir dil bir materyal için belli bir işlevi görür ve başka bir dil başka bir materyal için belirli bir işlev görür. Bir dilin her bir işlevi buna karşılık bölünür ve beraberinde çoklu güç merkezleri taşır. Diller bulantısı, ve kesinlikle bir diller sistemi değil. Mass Fransızca telaffuz edildiğinde ağlayan entegrasyon yanlılarının öfkesini anlayabiliriz, zira Latin’in mitik işlevinin elinden alındığını düşünmektedirler. Ama klasik akımcılar zamanın daha da arkasındadırlar ve ağlarlar çünkü Latince’nin elinde ima yollu kültürel fonksiyonu bile alınmıştır. Bu dilin uyguladığı ve şimdi yerini başka formların almış olduğu dinsel ve eğitimsel güç formlarına üzülürler. Gruplar arasında geçişin daha ciddi örnekleri de mevcuttur. Bölgeciliğin dirilişi, lehçe ya da ağızın yeniden bölge edinmesi, yerel bir dil –bu dünya çapında ya da uluslar ötesi teknokrasiye nasıl yarar sağlıyor? Bu, çağdaş bir anlam vermeye çalıştığı arkaizmlerle dolu olan devrimci hareketlere nasıl katkıda bulunuyor? Servan-Schreiber’denBreton ozanına ve Kanada şarkıcısına. Ve sınırlar aslında böyle bölünmüyor, zira Kanadalı şarkıcı da yeniden bölge kazandırmanın en tepkisel, en Ödipal formunu kazandırabilir, oh mama, oh doğduğum topraklar, kulübem, olé, olé. Buna bir bulanıklık, karmaşık tarih, politik bir durum adını verebiliriz, ama dilbilimciler bunu bilmiyor, bilmek istemiyorlar, zira “apolitik”ler, yalnızca birer bilim adamı. Chomsky bile bilimsel apolitikliğini Vietnam savaşına karşı cesurca mücadele ederek telafi etti.

Hapsburg imparatorluğuna geri dönelim. İmparatorluğun düşüşü ve çöküşü krizi şiddetlendiriyor, her yerde bölgeden etme hareketlerinin oluşmasına sebep oluyor, ve her tür kompleks yeniden bölge kazandırmaları davet ediyor –arkaik, mitik ya da sembolik. Rastgele bir şekilde Kafka’nın çağdaşlarından alıntılar yapabiliriz: Einstein ve evrenin temsilini bölgesinden etmesi (Einstein Prag’da ders veriyor, ve fizikçi Philipp Frank Kafka’nın da bulunduğu o salonda konferanslar veriyor); Avusturyalı dodekafoncular ve müzikal temsili bölgesinden etmeleri (Wozzeck’de Marie’nin ya da Lulu’nun ölümündeki çığlık, ya da bize göre aşağı yukarı Kafka gibi belli bir müzikal yolu izleyerek yankılanan si); ekspresyonist sinema ve görüntüyü çifte bölgeden etme ve yeniden bölge kazandırma hareketi (Çek kökenli Robert Wiene; Viyana doğumlu FritzLang; Paul Wegener ve Prag’dan temalar kullanması). Tabii ki Viyana psikanalizi ve Prag okul dilbiliminden de bahsetmeliyiz.21 “Dört dile” nazaran Prag Yahudilerinin spesifik konumu nedir? Kırsal bir ortamdan gelen bu Yahudilerin yerel dili Çekçedir, ama Çekçe unutulur ve baskı görür; İbraniceye gelince, genellikle küçük görülür ya da şüpheyle yaklaşılır –Kafka’nın söylediğine göre korkutur. Almanca kasabaların yerel dili, devletin bürokratik dili, değişimin ticari dilidir (ama son zamanlarda bu amaçla İngilizcenin kullanılması zaruri hale gelmiştir). Almanca dilinin –bu sefer Goethe’nin Almancasından bahsediyoruz- kültürel ve ima yollu bir işlevi vardır (daha az olsa da Fransızcanın da olduğu gibi). Mitik bir dil olan İbranice Siyonizm’in başlamasıyla ilişkilidir ve hala aktif bir hayal niteliğini taşır. Bu dillerin her biri için bölgesellik, bölgeden etme ve yeniden bölge kazandırma derecelerini değerlendirmeliyiz. Kafka’nın kendi durumu: Prag’daki Çekçe anlayan ve konuşan sayılı Yahudi yazardan biri (ve Çekçenin Milena ile olan ilişkisinde önemli bir rolü olacak). Almanca çifte rolünü oynar: hem yerel, hem de kültürel dil, ve Goethe her zaman ufuktadır (Kafka ayrıca Fransızca, İtalyanca ve büyük ihtimalle biraz da İngilizce biliyordur). Bir müddet zaman geçene kadar İbranice öğrenmez. Kafka’nın İbraniceyle olan ilişkisini karmaşık hale getiren şey; Yahudiler için Almanca dilini yeniden işleyen göçebe bir bölgeden etme hareketine kıyasla daha az linguistik bölgesellik içerir olarak görmektedir. İbraniceyi sevmesinin sebebi ise dinsel bir topluluğun dili olması değil, popüler bir tiyatronun dili olmasıdır (daha sonra IsakLowy’nin gezgin tiyatrosunun hamisi ve menajeri olur). 22 Kafka’nın bir kamu buluşmasında İbraniceyi nispeten düşmanca davranışlarda bulunan bir Yahudi burjuva kitlesine sunması ise takdire şayandır: İbranice konuşanlar küçük görülmekten öte korkulan kişilerdir, “belirli bir tutucu hoşnutsuzlukla karışık korku”; grameri olmayan ve kaçan, hareketli, yayılan, ve “güç ilişkilerini” içselleştiren göçebelere dönüşmüş sözcüklerle doludur. Orta-Yüksek Almanca’ya nakledilen bir dildir ve Almanca diline öyle işler ki Almanca’ya yok edilmeden çevrilemez; İbranice yalnızca kalpte “hissedilerek” anlaşılabilir. Kısacası, minör kullanımların sizi alıp götüreceği bir dildir: “Sonra İbranicenin gerçek birliğini hissedeceğiniz bir zaman gelecek, o kadar güçlü olacak ki sizi korkutacak, ama İbraniceden değil, kendinizden korkuyor olacaksınız. Mümkün olduğunca bu özgüvenin tadını çıkarın!”23

Kafka Çekçe ile bir yeniden bölge edinme peşinde değil. Prag okulunun yapmaya çalıştığı gibi Almancayı her tür düşsel, sembolik ya da mitik kaçışlarıyla birlikte (İbranice haline getirenleri dahil) hiper-kültürel bir kullanıma sokmayı da istemiyor. Sözel, popüler bir İbranice’nin de peşinde değil. İbranicenin kendisine açtığı yolu kullanarak onu eşsiz ve ıssız bir yazın formuna dönüştürme gayretinde. Prag Almancası belli derecelerde bölgesinden edilmiş olduğu için o bunu daha ileri, daha yoğun bir hale getiriyor ama yeni bir süssüzlük, yeni ve beklenmedik bir değişiklik, acımasız bir düzeltme ve başın düzleştirilmesi yönüne sokuyor. Şizo kibarlığı, su sarhoşluğu.24 Almanca dilini bir kaçış çizgisinden kaçıracak. Yoksunluktan beslenecek; Prag Almancasının saklamaya çalıştığı bütün az gelişmişlik niteliklerini ondan koparacak; aşırı derecede ayık ve keskin bir çığlık atmasını sağlayacak. Köpeğin havlamasını, maymunun öksürmesini ve böceğin hışırtısını ondan alacak. Sözdizimini bu kurumuş Almancanın keskin sözdizimini kucaklayan bir haykırışa döndürecek. Onu kültür ya da mit tarafından kurtarılamayacak bir bölgeden etmeye doğru itecek. Bu, yavaş, yapış yapış ve pıhtılaşmış olsa da mutlak bir bölgeden etme olacak. Dili yavaşça ve adım adım çöle götürmek. Sözdizimini haykırmak için kullanmak, haykırışa biz sözdizimi vermek.

Minör dışında majör ya da devrimci olan hiçbir şey yok. Bütün ustaların dillerinden nefret etmek. Kafka’nın hizmetçi ve işçilere duyduğu hayranlık (aynı şey Proust ve hizmetçiler ve dilleri için de geçerli). Onun daha da çok ilgisini çeken şey kendi dilini –eşsiz, majör ya da en azından bir zamanlar majör olduğunu varsayarak- minör bir kullanıma çevirme ihtimali. Kendi dili içinde bir tür yabancı olmak; Kafka’nınUsta Yüzücü’sünün durumu işte bu.25 Eşsiz olsa bile dil bir karışım, şizofrenik bir bulamaç, dilin çok farklı işlevlerinin ve farklı güç merkezlerinin oyun sergilediği bir palyaço kostümü, söylenebilen ve söylenemeyen şeyleri bulandıran bir şeydir; bir işlev diğerine karşı uygulanacak, bölgesellik ve görece bölgeden etmenin bütün dereceleri ortaya serilecek. Majör olsa bile bir dil, onu ne kadar yavaş ya da dikkatlice olursa olsun mutlak bölgeden etme oluşturabilecek yaratıcı kaçış çizgileri üzerinden kaçıracak intansif kullanıma konulmaya açıktır. Yalnızca sözcüksel olmayan (zira safi sözcük pek anlam ifade etmez) süssüz sözdizimsel bütün bu mucitlik, yalnızca bir köpek gibi yazmak için (ama bir köpek yazı yazamaz –kesinlikle, kesinlikle). Artaud’nun Fransızcayla yaptığı da budur –haykırışlar, nefes tutmalar; Celine’in Fransızcayla yaptıkları, başka bir çizgiden, ama en üst derece şaşırtıcı. Celine’insözdizimsel evimi Voyage’danDeath on theCreditPlan’e, sonra Death on theCreditPlan’denGuignol’sBand’e gidiyor. (Bundan sonra Celine’in kendi talihsizlikleri dışında anlatacak bir şeyi kalmadı; başka bir deyişle, artık yazmaya ihtiyacı yoktu, yalnızca para kazanmaya ihtiyacı vardı. Ve dilin kaçış çizgileri hep böyle sonlanır: sessizlik, bölünen, sonsuz, ya da daha kötüsü. Ama o ana kadar ne delice bir yaratım, ne yazı makinesi ama! Celine Voyage’ı için o kadar övgü aldı ki dilin yoğunluktan başka bir şey olmadığı Death on theCreditPlan’de ve fevkalade Guignol’sBand’de işi daha da ileri götürdü. Bir tür “minör müzik” konuşuyordu. Kafka da bir minör müzik, ama farklı bir türü. Yine de her daim bölgesinden edilmiş seslerden, tepetaklak yürüyüp uzaklaşan bir dilden oluşuyor.) Bunlar gerçek minör yazarlar. Dile, müziğe, yazıya kaçış. Pop dediğimiz şey –pop müzik, pop felsefesi, pop yazısı- Worterflucht. Kişinin kendi dilinin çok-dilliliğini kullanmak, minör ya da intansif bir kullanıma koymak, bu dilin baskı görmüş niteliğinin yanında baskı gösteren niteliğe karşı durmak, kültür-olmayan ya da az gelişmişlik noktaları bulmak, bir dilin kaçabileceği dilbilimsel Üçüncü Dünya bölgeleri, şeylere giren bir hayvan, bir meclisin oyuna dahil olması. Pek çok tür ve edebi hareketin, çok küçük olanların dahi tek bir hayali var: dilde majör bir işleve sahip olmak, kendilerini bir tür devlet dili, resmi bir dil olarak sunmak (örneğin bugünkü bildirgecin, metaforun ve sözcük oyununun efendisi olmak isteyen psikanaliz). Karşı hayali yaratın: minör haline-gelen şeyi nasıl yaratacağınızı öğrenin. (Uzun zamandır resmi, ima yollu bir tür olan felsefe için umut var mı? Anti-felsefenin bir güç dili olmaya çalıştığı bu andan yararlanalım.)

DİPNOTLAR:

  1. Bakınız: Brod’a mektup, Kafka, Mektuplar, Haziran 1921, 289, ve Wagenbach, Franz Kafka, s. 84’deki yorumlar.
  2. Kafka, Günlükler, 25 Aralık 1911, 194.
  3. Ibid., 193: “Edebiyat insanların değil edebiyat tarihinin kaygısıdır.”
  4. Bakınız: “Taşrada Düğün Hazırlıkları,” Kafka, Bütün Hikayeler: “Ve ‘Ben’ yerine ‘kişi’ dediğin sürece içinde bir şey yoktur” (s. 53). Ve birkaç sayfa sonra iki özne mevzusu açılır: “Köye bizzat gitmeme gerek yok. Giyinik bedenimi gönderirim,” anlatıcı bir böcek gibi yataktayken (s. 55). Şüphesiz ki Gregor’un “Metamorfoz”daki böceğe dönüşümünün kökenlerinden biri budur (Kafka aynı şekilde Felice ile buluşmaya gitmeyip yatakta kalır). Ama “Metamorfoz”da hayvan bütün vuku-bulmanın değerini üstlenir ve bir beyan öznesinin durgunluğuna sahip değildir.
  5. Bakınız: MichelRagon: Histoire de la littératureprolétarienne en France (Paris: AlbinMichel, 1974) kriter zorluğu ve “ikincil bölge edebiyatı” kavramı kullanma gereği üzerine.
  6. Kafka, Günlükler, 25 Aralık 1911, 193: “Küçük bir ulusun hafızası büyük bir ulusunkinden daha küçük değildir ve var olan materyali daha kapsamlı bir şekilde sindirebilir.”
  7. Wagenbach’ınFranz Kafka’sında mükemmel bir bölüm, “Yüzyılın sonunda Prag”, Çekoslovakya ve Prag okulundaki Almancanın durumu üzerine.
  8. Kafka’da diş temasının sürekliliği. Bir dede-kasap; kasapta açıkgözlülük eğitimi; Felice’in çenesi; Felice’le birlikte Marienbad’da kalmadığı sürece et yemeyi reddetmesi. Bakınız: Michael Cournot’un makalesi, “Toiqui as de si grandesdents,” NouvelObservateur, Nisan 17, 1972. Bu, Kafka üzerine yazılmış en güzel metinlerden biri. LewisCarroll’da da yemek yemek ve konuşmak arasında benzer bir zıtlık, ve karşılaştırılabilir bir mantıksızlığa kaçış bulunabilir.
  9. Franz Kafka, Dava, tercüme Willa ve EdwinMuir (New York: SchockenBooks, 1956): “Onunla konuştuklarını fark etti, ama ne söylediklerini anlayamıyordu, bütün ortamı dolduran, içinde bir siren gibi tiz, değişmeyen bir notanın şakıdığı gürültü dışında bir şey duyamıyordu.”
  10. Kafka, Günlükler, 20 Ağustos 1911, 61-62.
  11. Kafka, Günlükler: “Bir anlam kazanmadan, ‘ayın sonu’ deyişi benim için korkunç bir sırra haizdi” özellikle de her ay tekrarlandığı için –Kafka bizzat bu ifadenin anlamdan yoksun olarak kalmasının sorumlusunun tembellik ve “zayıflamış merak” olduğunu söylüyor. Wagenbach bunu güçsüzlük ya da eksiklik çağrıştıran negatif bir açıklama olarak yorumluyor. Kafka’nın tutku nesnelerini sunmak ya da saklamak için bu tarz negatif şeyler söylediği bilinen bir gerçektir.
  12. Kafka, Milena’ya Mektuplar, 58. Kafka’nın kendi icat ettikleriyle başlayan, özel isimlere duyduğu hayranlık: bakınız: Kafka, Günlükler, 11 Şubat 1913 (yeri gelmişken,Hüküm’deki isimler)
  13. Her şeyi metaforların etrafında düzenleyen Kafka yorumcularının en kötü yorumlarının bu olduğunu söyleyebiliriz: Marthe Robert bize Yahudilerin köpekler “gibi” olduğunu hatırlatıyor, ya da başka bir örnek vermek gerekirse, “sanatçı açlıktan ölen biri muamelesi gördüğü için Kafka onu bir açlık ustası yapıyor; ya da parazit muamelesi gördüğü için Kafka onu koca bir böceğe dönüştürüyor” (Oeuvrescomplétes, Cercledulivreprecieux, 5:311). Bize göre bu, edebi makinenin basit bir kavramsallaştırması –Robbe-Grillet Kafka’daki bütün metaforların yıkımı üzerinde durmuştur.
  14. Örneğin bakınız: Kafka, Mektuplar’dakiPollak’a mektup, Mektuplar, 4 Şubat 1902, 1-2.
  15. Bakınız: H. VidalSephiha, “Introduction a l’étude de l’intensif,” Languages 18 (Haziran 1970): 104-20. Tensör terimini, bunu yoğunluğu libidoyla ilişkilendirmek için kullanan J. –F. Lyotard’dan aldık.
  16. Sephiha, “Giriş,” 107 (“Negatif bir acı, kötülük, korku, şiddet kavramı taşıyan herhangi bir deyişin sınır-değeri kadarını muhafaza etmek için kavramı başından savabileceğini aklımızda canlandırabiliriz –yani intansif değerini”: örneğin Orta-Yüksek Almanca bir sözcükten gelen Almanca sehr sözcüğü, Ser = “acı veren”.)
  17. Wagenbach, Franz Kafka, 78-88 (özellikle 78, 81, 88).
  18. Kafka, Günlükler, 15 Aralık 191, 33.
  19. HenriGobard, “De la vehicularité de la langueanglaise,” Languesmodernes (Ocak 1972) (ve L’Alienationlinguistique: analysetetraglossique, [Paris: Flammarion, 1976]).
  20. MichelFoucault bir dilde belirli bir anda söylenebilecek ve söylenemeyecek (yapılabilecek olsa bile) şey arasındaki dağılımın önemi üzerine ısrar ediyor. George Devereux (H. Gobard’ın alıntıladığı) yerel dillerinde çok rahat bir şekilde seks üzerine konuşan ama aracı dilleri İngilizce’de bunu yapamayan genç Mohave yerlilerinin durumunu inceliyor; bunun sebebi yalnızca İngiliz öğretmeninin baskıcı işlevi değil, aynı zamanda dil problemi (bakınız: Essaisd’ethnopsychiatriegénérale [Paris: Gallimard, 1970], 125-26).
  21. Prag Dairesi ve dilbilimdeki rolü için bakınız: Change, 3. (1969) ve 10. (1972) sayılar. (Prag Dairesinin 1925’de oluştuğu doğru. Ama 1920’de Jakobson Prag’a gittiğinde Mathesius tarafından başı çekilen, ve Alman üniversite sisteminde öğretmenlik yapan AntonMarty ile ilişkili bir Çek hareketi zaten mevcuttu. 1902-1905 arasında Kafka Brentano’nun öğrencisi olan Marty’nin verdiği dersleri dinledi ve Brentoncu buluşmalara katıldı.)
  22. Kafka’nın Lowy ve İbranice tiyatro bağlantıları için bakınız: Brod, Franz Kafka, 110-16 ve Wagenbach, Franz Kafka, 163-67. Bu pantomim tiyatrosunda pek çok eğik ve dikleşmiş baş olmalı.
  23. “An Introductory Talk on theYiddish Language,” tercüme ErnstKaiser ve EithneWilkins, Franz Kafka, DearestFather (New York: SchockenBooks, 1954), 381-86.
  24. Bir dergi editörü Kafka’nın nesrinin “kendine dikkat eden bir çocuğun temizlik havasını” içerdiğini söyleyecektir (bakınız: Wagenbach, Franz Kafka, 82).
  25. “Usta Yüzücü” şüphesiz ki Kafka’nın en Beckett-vari metinlerinden biridir: “Kendi ülkemde olduğumu ve bütün çabalarıma rağmen konuştuğunuz dili anlamadığımı itiraf etmeliyim.”

LaibachBayrak70x100cm

Rizoma Giriş – Félix Guattari / Gilles Deleuze

0000000
Türkçesi: Anıl Karol

Yayımlanması için sunduğundan dolayı
Sub Press’e teşekkürlerimizle

DELEUZE & GUATTARI’nin “a thousand plateaus / capitalism and schizophrenia” eserinin Brian Massumi tarafından gerçekleştirilmiş İngilizce tercümesinden Türkçeye aktarılmıştır…
*

**

***

****

*****

Anti-Odipus’u birlikte yazdık. Hatırı sayılır bu kalabalığa çoğul olmamız sayesinde ulaştık. En yakınımızdan en uzağımıza, elimize geçen her şeyden faydalandık. Tanınmamak için akıllıca mahlaslar kullandık. İsimlerimizi neden mi sakladık? Alışageldiği için sadece, alışkanlıktan. Karşılığında tanınmayacak bir şekle bürünmek için. Sadece kendimizi değil, bizi hareket ettiren, düşündüren ve hissettiren şeyleri de algılanamaz hale getirmek. Bir de herkes gibi konuşmak güzel şey; lafın gelişi olduğu bilindiği halde, güneşin doğduğunu dile getirmek. Kişinin ben demediği yere değil, ben deyip dememesinin önemli olmadığı yere ulaşmak. Artık sadece kendimiz değiliz. Herkes kendine ait olanı anlayacaktır. Yardım aldık, esinlendik ve çoğullaştık.

Bir kitapta ne özne, ne de nesne vardır; kitap, hızları ve zamanları birbirinden çok farklı, çeşitli biçimlere sahip konulardan oluşur. Kitapla özne arasında bağ kurmak, konularının işleyişi ve ilişkilerinin dışsallığını göz ardı etmektir. Jeolojik hareketleri açıklayan bir tanrı yaratmak. Kitapta da, her şeyde olduğu gibi ifadenin ve parçalılığın çizgileri, katmanları ve bölgeleri; aynı zamanda kaçış noktaları, yerinden edilme ve sınıfsızlaştırma vardır. Bu çizgilerdeki karşılaştırılabilir akış oranları göreceli bir yavaşlık ve akış yoğunluğuna, ya da aksine, hız ve kopmaya sahip olaylar üretir. Tüm bu çizgiler ve ölçülebilir hızlar ortada bir topluluk yaratır. Kitap da böyle bir topluluktur, bu yüzden özneyle ya da nesneyle nitelenemez. Çoğulluktur, evet – ancak, çoğulluğun nitelendirmediği anda barındırdıklarını, yani varlık durumuna ulaşmasının ne getireceğini bilemeyiz. Makinesi topluluğun bir yüzü katmanlara dönüktür, bu şüphesiz onu bir organizma yapar, önemli bir bütünlük ya da nesneyi niteleyebilen bir belirleyicilik; diğer yönü de sürekli organizmanın parçalarını söken, gösterensizleştiren parçacıkların ya da saf yoğunlukların geçişi ve dolaşıma katılması, kitaptaki yoğunluğun en fazla gölgesi olabilecek nesnelerle nitelenmesi. Kitaptaki organsız beden nedir? Çoğul olması ve çizgilerin doğası düşünüldüğünde sınıfları, yoğunlukları ve bir “tutarlılık düzleminde” bir araya gelmeleri ihtimali, seçilmelerini güvence altına alıyor. Her yerde olduğu gibi, önemli olan ölçünün birimidir, yazının niceliği. Kitabın bahsettiği konuyla üretilişi arasında bir fark yoktur. Bu yüzden kitabın öznesi de yoktur. Bir topluluk olarak kitap tek başınadır, diğer topluluklarla ve doğası gereği diğer organsız bedenlerle bağlantı kurar. Gösteren ve gösterilenin açısından kitabın ne anlama geldiğini asla sormayacağız; içinde anlayacak bir şey aramayacağız. Ne işlevi olduğu, nelere bağlandığında bir yoğunluk ilettiği, kendisinin hangi çoğulluğun içine yerleştirilip dönüşüm geçirdiği, başka hangi organsız bedenlerle bir araya geldiği. Bir kitap, dışarısı sayesinde, yine dışarıda var olabilir. Kitabın kendisi de küçük bir makinedir; bu edebiyat makinesinin bir savaş makinesiyle, sevgi makinesiyle, vb. ya da soyut bir makineyle arasındaki bu tükenmek bilmeyen bu ilişki nedir? Edebi yazarlardan çok fazla alıntı yapmakla eleştiriliyoruz. Kişinin yazarken sorması gereken tek soru, edebiyat makinesinin hangi makineye bağlanacağıdır, çünkü çalışması için bağlanması gerek. Kleist ve çıldırmış bir savaş makinesi, Kafka ve en sıradışılarından bir bürokrasi makinesi… (Kişi, edebi olma zorunluluğu olmadan, edebiyat yoluyla bir hayvan ya da bir bitkiye dönüştüğünde, hayvana ilk dönüşen kendi sesi değil midir?) Edebiyat bir topluluktur. İdeolojiyle hiç bir ilgisi yoktur. Bir ideoloji yok ve asla da olmadı.

Bahsettiğimiz şeyler; çoğulluklar, çizgiler, katmanlar ve kesitler, kaçış noktaları, makinesi kümeler ve çeşitli tipleri, organsız bedenlerin yapımları ve şekillendirilmeleri, tutarlılık düzlemleri ve her birinin ölçü birimi. Stratometre, deleometre OB yoğunluk birimi, OB yakınsama birimi: Bunlar nicel bir yazın oluşturmakla kalmaz, yazının da anlamını ancak başka bir şeyin ölçüsü olarak belirler. Yazı göstermez. Yazı, henüz önümüzde olmayan boyutları dahi gözlemler ve haritalar.

Kitabın bir ilk türü kök-kitaptır. Ağaç hâlihazırda dünyaya ait bir imgedir, ya da kök, dünya-ağaca ait bir imge. Bahsettiğimiz şey; soylu, gösteren ve öznesel, organik katmanlara sahip klasik kitap. Artık doğanın gerçekleştiremediği bazı belirli prosedürleri kullanarak; kitap dünyayı, sanat da doğayı taklit eder. Kitabın kanunuyla yansımanın kanunu birdir, ikiye dönüşen Bir. Öyleyse, dünya ve kitap, doğayla sanat arasındaki ayrımın bile üstündeyken, kitabın kanunu doğada nasıl var olabilir? Bir, ikiye dönüşür: bu formülle ister Mao’nun stratejik anlatımıyla, ister mümkün olan en “diyalektik” şekilde karşılaşalım, önümüzdeki şey, en iyice ve klasik şekilde yansıtılmış, eski ve yorgun biçimli düşüncedir. Doğa bu şekilde işlemez: doğada kökler ve baskın kökler çok yönlü ve katmanlıdır. Dairesel şekilde dallanırlar. Düşünceler doğayı geriden takip eder. Bir doğal gerçeklik olarak kitap bile merkezi omurgası ve çevreleyen yapraklarıyla bir baskın köktür. Ancak, düşünsel bir gerçeklik olarak kitap, Ağacın ya da Kökün imgesiyle, Birin ikiye dönüşmesi kanununu sonsuza dek sürdürür ve sonra iki, dörde dönüşür. İkilik mantığı kök-ağacın düşünsel gerçekliğidir. Dil bilimi gibi “gelişmiş” bir disiplin bile temel imgesi olarak kök-ağacı muhafaza eder ve bu yüzden klasik yansımayla sıkı bir birliktelik içindedir. Bu düşünce şekliyle çokluğa asla ulaşılmadığı bile söylenebilir: düşünsel bir yöntem kullanılarak ikiye ulaşmak için güçlü bir birlik prensibi gerekir. Nesnenin yanında, doğal yöntemi kullanarak birden üçe, dörde veya beşe gitmek, güçlük bir birlik prensibi olduğu sürece şüphesiz mümkündür. Ama bu bizi bir yere götürmez. Ayrılıktaki ikilik mantığının yerini birbirini takip eden halkaların iki-teksesli ilişkileri almıştır. Merkezi baskın kök bize çoğulluğa dair, ayrı kökten daha fazla şey anlatmaz. Biri nesnenin içinde hareket eder, diğeri öznenin. İkililik mantığı ve iki-teksesli ilişkiler; psikanaliz, dil bilimi, yapısalcılık ve bilgi bilimlerine hükmetmektedir.

Kökçük-sistemi ya da fasiküler kök, kitabın ikinci figürüdür ve modernlikle bilinçli bir ortaklık içindedir. Bu sefer ya temel köke son verilir ya da uç kısmı yok edilir; yerini sayısız ve belirsiz bir ikincil kök çoğulluğu alır ve hızla büyümeye başlar. Bu kez temel köke son veren doğal gerçekliktir – ancak kökteki birlik mümkün olduğu sürece sürdürülür. O zaman sormak zorundayız, düşünsel gerçeklik; olayların durumuna yardımcı olmadan, daha da gizli bir birliğin mi oluşmasını mı, yoksa daha genişletilmiş bir bütünlük mü olmasını talep ediyor? William Burroughs’un cut-up yöntemini ele alalım: bir metni başka bir metne katlamak, bahsedilen metinlere ek bir boyutun açılmasını sağlıyor. Katlanılan bu yeni boyutta birlik, düşünsel emeğini sürdürmeye devam ediyor. Böylece sadece en kararlı şekilde parçalara ayrılmış çalışmalar Magnum Opus olarak sunulabiliyor. Serilerin canlanması için kullanılan en modern yöntemler tek bir yönde kesin olarak etkili, o da çizgisel yön; ancak, bütünleştirmenin birliği, dairesel ya da döngüsel boyutta bir diğerinden daha güçlü. Bir yapıda çoğulluk olması, birleşim kanunlarının azalışını da beraberinde getirir. Doctores angelici, birliğin kürtaj yanlıları gerçekten de melek üreticileridir, çünkü kutsal ve üstün bir birlikteliğin varlığını öne sürerler. “Çok köklülüğüyle” isabetli bir şekilde tanımlanan Joyce’un sözleri; kelimenin, hatta dilin bile çizgisel birliğini parçalamaktadır ve bunu sadece cümleye, yazıya veya bilgiye döngüsel bir birlik katmak için yapar. Nietzsche’nin aforizmaları bilginin çizgiselliğini parçalar, bu da düşüncede bilinemeyenin, ya da sonsuz dönüşün döngüsel birlikteliğini doğurur. Bu fasiküler gerçeğin ikilikle kırılmadığını söylemek gibidir, özneyle nesne, doğal ve düşünsel gerçeklik arasındaki tamamlayıcılık: birlik nesnede sürekli olarak engelleniyor. Dünya dönüşünü yitirdi: özne artık daha bir ikililik bile yaratamazken, belirsizliğin veya aşırı kararlılığın yüksek birliğini kabul ediyor. Ve bu her zaman nesneyi bütünleyen bir boyutta gerçekleşiyor. Dünya kaosa dönüştü, ancak kitap halen dünyanın bir imgesi: kök-kozmosu yerine kökçük kaosmosu. İlginç bir gizem: kitabın parçalılandıkça artan bütünlüğü. Kitabın, dünyanın bir imgesi olması ne kadar bayat bir düşünce. Aslında “Çoğulluk çok yaşa” diye haykırmak yeterli değil, yapması ne kadar güç olsa da. Duyurulması için tipografi, sözcüksel ya da sözdizimsel beceri yetmez. Çokluluk sürdürülmek zorundadır, sadece yüksek bir boyut ekleyerek değil, basit yollarla, ağırbaşlılığın gücüyle. Birin mümkün olan tüm boyutları her zaman n – 1’dir (birin çoğa ait olmasının tek koşulu daima oradan çıkarılmasıdır). Özgün olanı çokluktan çıkar; n – 1 boyutları olarak yaz. Bu çeşit bir sisteme rizom denilebilir. Yer altından ilerleyen gövde, kök ve kökçüklerden tamamen farklıdır. Tomurcuklar ve yumrular rizomdur. Kökleri ya da kökçükleri olan bitkiler bambaşka yönlerden rizomatik olabilir: soru, bitki ömrünün belirleyiciliğinin tamamen rizomatik olup olmamasıdır. Bazı hayvanlar bile sürü halinde rizomdur. Sıçanlar rizomdur.

Tüm o barınak, saklanma, hareket, kaçış ve firar olanaklarıyla oyuklar da rizomdur. Dallanmış yüzey uzantılarından, her yönden somutlaşan tomurcuk ve yumrulara kadar, rizomun kendisi de birçok şekle bürünür. Sıçanlar birbiri üstüne yığıldığında. Rizomun içinde en iyi ve en kötü bir aradadır: patates ve ayrık otu, ya da sıradan ot. Hayvan ve bitki, ayrık otu ve çatal otu. Rizomun yaklaşık bazı özelliklerini belirlemezsek, kimseyi ikna edemeyeceğimize dair belirgin bir hisse kapılıyoruz.

Bağlantı ve işlev ayrılığının bütünlüğü: rizomun herhangi bir noktası başka herhangi bir şeye bağlanabilecektir, bağlanmak zorundadır. Oluşu bir ağaçtan ya da bir kökten çok farklıdır, ilerleyen noktalar ya da kurduğu bir düzen yoktur. Chomsky modeli halen S noktasından başlayıp bir ayrılık olarak ilerlemektedir. Aksine, rizomdaki her nitelik dilbilimsel bir özelliğe bağlı değildir: her türden gösterge zincirleri (biyolojik, ekonomik, politik vesaire) yeni ve farklı gösteren rejimlerinin yanında farklı konuma sahip şeylere ait durumları da beraberinde getirir. Kolektif ifade toplulukları işlevini doğrudan makinesi kümelerin içinde gerçekleştirir; gösterge ve nesne rejiminin arasından radikal bir şekilde sıyrılmak imkânsız değildir. Dilbilimi kendini açık olanla sınırladığını iddia ederken bile dile dair önceden herhangi bir varsayımda bulunmaz ve halen belli toplumsal güç türlerini ve belirli oluşum şekillerinin var olduğunu ima eden bir söylemkürenin içindedir. Chomsky’nin bahsettiği, dilbilgisine hükmeden kategorisel S sembolü, bir sözdizimi göstergesinden ziyade bir güç göstergesidir: sözdizimi doğru cümleler kuracaksın, her ifade özne ve yüklem olarak ayrılacak (ilk ayrılık…). Dilbilimi modellerine dair eleştirimiz fazla soyut olmalarıyla değil, aksine yeterince soyut olmamalarıyla ilgilidir; bir dili ifadenin gösterge ve pragmatik içeriğine, kolektif ifade oluşumlarına ve toplumsal alanı büsbütün mikro politikaya bağlayan soyut makineye ulaşamamaları. Bir rizom sürekli olarak gösterge zincirleri, güç düzenlemeleri ve sanat, bilim ve toplumsal mücadeleler arasında bağlar kurar. Gösterge zincirleri de sadece dilbilimsel olanı değil, kavrayışlı, taklitçi, hareketsel ve bilişsel hareketleri bir araya getiren bir yumru gibidir: ne kendi içinde bir dili, ne de dilbilimsel bir evrenseli vardır; bir tek ağız, argo ve uzmanlık dilleri. Ne ideal bir konuşmacı-dinleyici, ne de homojen bir dilbilimsel topluluk vardır. Dil, Weinrech’in sözleriyle, “esasen heterojen bir gerçekliktir.” Anne bir dil değildir bu, baskın dilin gücü devralışıdır. Dil bir papazın ya da piskoposun idaresindeki bir köyün, bir başkentin ekseninde istikrara kavuşur. Bir soğan oluşturur. Yeraltından dallar ve akışlarla, nehir vadileri ve tren raylarının yanından bir yağ birikintisi gibi akar. Her zaman bir dili içindeki yapı birimlerine bölmek mümkündür ama bunun temelde bir kök arayışından bir farkı yoktur. Bir ağacın her zaman soy bilimsel bir tarafı vardır. Bu, insanın kullanabileceği bir yöntem değildir. Rizom tipinin yöntemiyse aksine, dili sadece başka boyutlarda ya da başka bir değişkede merkezsizleştirerek inceleyebilir. Dil, bir iktidarsızlık işlevinin ötesinde asla kendi sınırlarıyla çevrelenmez.

Çoğulluk prensibi: çoğulluk ne zaman etkili şekilde bir esas olarak kabul edilmeye başlanır, “çoğulluk”, o zaman Bir’e, özne ve nesneye, maddi veya düşünsel gerçekliğe, imgeye ve dünyaya olan bağını yitirir. Çoğulluklar rizomatiktir ve ağaçsı sözde çoğullukların gerçek yüzünü açığa çıkarlar. Öznedeki eksen ya da nesnedeki ayrışmada, birliğe hizmet etmez. Çoğullukta özne ya da nesne yoktur, sadece belirleyicilikler, büyüklükler ve çoğulluğun doğası değişmeden artmayacak boyutlar (birleşim kanunları gereği çoğulluk büyüdükçe sayı da artar). Bir rizom ya da çoğulluk olarak kukla ipleri, kuklacının ya da sanatçıların iradesine değil, bir sinir lifi çoğulluğuna bağlıdır, o da ilk boyuta bağlı diğer başka bir boyutta yeni bir kukla yaratır. “Kuklayı hareket ettiren iplere örgü adını verelim. Çoğulluğun hareket ettiren kişide, onu yazıya aktaranda olduğu gerçeğine karşı çıkılabilir. Pekâlâ bunun karşılığında da hareket ettirenin sinir lifleri bir örgü oluşturur. Gri maddenin içinden düşerler, hizaya, farksızlaştırılana… Karşılıklı etkileşimleri mitolojide Fates ve Norris’e atfedilebilen saf örgü aktivitesine yaklaşır”. Doğal olarak bağlantıları genişledikçe çoğulluğunun boyutları artan şey de tam anlamıyla bir oluşumdur. Rizomda, yapılarda, ağaçlarda ya da köklerde bulunan nokta ya da konumlar yoktur. Sadece çizgiler vardır. Glenn Gould bir performansı hızlandırdığında tek sergilediği şey virtüözlük değil, aynı zamanda müzikal noktalardan dönüştürdüğü çizgilerdir. Müzik yaşam bulur. Sayı artık belirli boyutlara göre birimleri ölçen evrensel bir kavram değildir, kendi de bahsedilen boyutlara göre değişen bir çoğulluk haline gelmiştir (bir alanın, kendine bağlı sayı karmaşasına karşı olan üstünlüğü). Ölçünün birimleri yoktur, sadece ölçümün çokluluk ve çeşitleri vardır. Birlik düşüncesi ancak çoğulluğun içinde, gösteren ya da yerine geçebilecek özneleştirmeyle gücün devralınması durumunda ortaya çıkar: nesnel birimler veya noktalar arasındaki tek-iki sesli ilişkilerin temelini oluşturan eksen-birliği ve konudaki farklılaşmanın ikili mantık sistemini takip ederek bölen Bir için durum budur. Birlik, her zaman sistemi destekleyen boş bir boyutta hareket eder (aşırı kodlama). Asıl önemlisi, rizom ya da çoğulluğun asla aşırı kodlanmaya izin vermemesidir, çizgilerinin ya da çizgilerine bağlı sayı çoğulluklarının üstünde destekleyici bir boyut yoktur. Tüm çoğulluklar düzdür, bir anlamda kendilerine ait tüm boyutları kaplarlar: bu yüzden çoğulluklara ait bir tutarlılık düzleminden bahsedeceğiz, bu “düzlemler” kendilerine yapılan bağlantılarla doğru orantılı olarak artmasına rağmen. Çokluluklar dışarıdan tanımlanır: doğasında yaşadığı değişimle yerinden edilerek, soyut çizgiyle, kaçış çizgisiyle ya da diğer çoğulluklarla bağlantı kurar. Tutarlılık düzlemi tüm çoğullukların ötesindedir. Kaçış çizgilerinin izleri: çoğulluğun etkili bir şekilde doldurduğu sınırla sayıda boyutun gerçekliği; çokluluğun, kaçış çizgisi tarafından dönüştürülmedikçe var olması imkânsız olan yardımcı boyut; tüm çoğullukları, sayıları ne olursa olsun tek bir tutarlılık ya da dışsallık düzlemine indirgemenin ihtimali ve gerekliliği. Bir kitap için ideal olan, her şeyi bu türden bir tutarlılık düzlemine yaymak olurdu, tek bir sayfaya, aynı kâğıda: yaşanan olaylar, tarihsel gösterenler, kavramlar, bireyler, gruplar, toplumsal oluşumlar. Kleist bu tip bir yazı icat etti, kırık bir etki zinciri, farklı hızlarda, hızlanıyor ve dönüşüm geçiriyor, dışarıyla sürekli bir ilişki içinde. Açık halkalar. Bu yüzden yazıları, maddenin ve konunun sadece içeriliğinden oluşan klasik ve romantik kitaba her yönden karşıdır. Savaş makinesi-Devlet aygıtına karşı olan kitap-kitap. N boyutlarının düz çoğullukları öznesel değildir ve de göstereni yoktur. Belirsiz tanımlıklar ya da daha ziyade parçacıl tanımlıklar kullanılarak belirlenirler (bazı ayrık otları, rizomun birazı…).

Belirleyici olmayan kopma prensibi: yapıları yok eden ya da tek bir yapının ortasından geçen aşırı gösteren kırılmalara karşı. Rizom kırılabilir, belirli bir yeri çatlayabilir, ancak eski ya da yeni çizgilerden devam edecektir. Karıncalardan asla kurtulamazsınız, çünkü büyük bir kısmı yok edilse bile birçok kez tekrar birleşebilen bir hayvan rizomunun parçalarıdırlar. Tüm rizomlar tabakalaştığı, bölgeleştiği, düzenlendiği, belirlendiği ve nitelediklerine göre parçalılık çizgileri içerir. Parçalılık çizgileri kaçış çizgilerine dönüştüğü anda rizomda bir kopma meydana gelir. Bu çizgiler her zaman birbirilerine bağlanır. Bu yüzden kişi en basitinden iyi veya kötü olarak bile bir ikililik ya da ayrılık sunamaz. Bir kopma yaratabilir, kaçış çizgisi çizebilirsiniz, ancak her şeyi tekrar tabakalaştıran kurumlar ve gücü gösterene devreden oluşumların tehdidi devam etmektedir. Gücü gösterene devreden oluşumlar; Odipsel isyanlardan, faşist somutlaştırmalara kadar istediğiniz herhangi bir konuyu yeniden düzenleyebilecek nitelemeler. Grupların ve bireylerin içindeki mikro faşizm kristalleşmeyi beklemektedir. Evet, ayrıkotu bir rizomdur. İyi ve kötü sadece aktif ve geçici bir seçimin ürünleridir, bu yüzden de yenilenmeleri gerekir.

Yerinden etme hareketleri ve yer edinme işlemi nasıl göreceli, birbirine her zaman bağlı ve birbirinin içinde olmasın? Orkide bir imge yaratarak yerinden eder, eşekarısının iziyle görüntü yer edinir. Eşekarısı her şeye rağmen orkidenin bir üreme aracı haline geldiği için yerinden edilir. Ancak polenini taşıyarak tekrar yer edinir. Eşekarısı ve orkide, heterojen birimler olarak bir rizom oluşturur. İmgesini, gösteren şeklinde yeniden ürettiği için orkidenin eşekarısını taklit ettiği söylenebilir (mimesis, taklit, yem, vesaire). Ancak bu sadece tabaka seviyesinde mümkündür- bir diğerinde, bir hayvan topluluğunu taklit eden bir bitki topluluğu gibi, iki tabaka arasındaki paralellik. Aynı zamanda, büsbütün farklı bir şey gerçekleşiyor: taklit değil, kodlamanın yakalanması, bir kodun üretim fazlası, değerliğinde bir artış, gerçek bir başkalaşma, orkidenin eşekarısı ve eşekarısının orkidesi olarak başkalaşır. Tüm bu başkalaşmalar, birinin yerinden edilmesini, diğerinin yeniden yer edinmesine sebep olur; iki başkalaşma da aralarında bağ kurar ve yoğunluk dönüşümlerinde röleler kurarak yerinden edilmeyi daha da ileriye taşır. Taklit ya da benzerlik yoktur, sadece herhangi bir belirleyici tarafından nitelenmez, ortak bir rizom tarafından oluşturulmuş bir kaçış çizgisindeki iki heterojen serinin patlaması vardır. Remy Chauvin bunu iyice ifade edebilmiştir: “iki varlığın paralel olmayan evrimlerinin birbirileriyle hiç bir ilgisi yoktur. Daha genel anlamda, evrimsel şemaların ağaçsı aktarılma modelini bırakmak zorunda bırakılabilirler. Belirli şartlar altında, bir virüs, bakteri hücrelerine bağlanıp kendini karmaşık bir türe hücresel bir gen olarak aktarabilir; dahası kaçış yaratabilir, tamamen farklı bir türün hücrelerine katılabilir, ancak bunu yaparken ilk hücredeki “genetik bilgiyi” de beraberinde getirir (örnek olarak Benveniste ve Todaro’nun, babun DNA’sı ve bazı tür evcil kedilerin DNA’sı arasında ikili bağ kuran C tipi bir virüs üstünde yaptığı güncel çalışma gibi). Evrimsel şemalar en azdan en çok farklılaşana aktarılan ağaçsı modeli değil, heterojen halde hareket eden, farklılaşan birimlerin birinden bir diğerine sıçrayan bir rizom olacaktır. Ancak paralel olmayan evrim de vardır, babun ve kedinin evrimi; birbirilerinin kopyaları ya da modelleri olmadıkları ortadadır (kedinin içinde babunun başkalaşması kedinin babunu “oynadığı” anlamında gelmez). Virüslerle bir rizom oluştururuz, ya da virüsler başka hayvanlarla aramızda rizom oluşmasına sebep olur. François Jacob’un da söylediği gibi, virüsler ya da başka prosedürler yoluyla genetik malzemenin taşınması, başka türlerde oluşan hücre füzyonları “Eski zaman ve orta çağdaki tiksinti uyandırıcı birleşme”lere denk bir yönü vardır. Farklı çizgiler arasındaki çapraz iletişimler soy ağaçlarını bozmaktadır. Her zaman moleküler ya da altmoleküler olanı, tarafımız olan parçacığı arayın. Çok şekilli ve rizomatik griplerden yaşanan ölümlerin sayısı kalıtsal ya da kendi aktarım çizgisi olan hastalıkların sebep olduğu ölümlerden daha fazladır. Rizom, karşı-soybilimciliktir.

Aynı şey kitap ve dünya için de geçerlidir: kökleri derinlerde olan inançların aksine, kitap dünyanın bir imgesi değildir. Dünyayla aramızda bir rizom oluşmasını sağlar, kitabın ve dünyanın evrimi paralel değildir; kitap sayesinde dünya yerinden edilir, ancak dünya kitabın yeniden yer edinmesini etkiler (yapabilirse, yapacaktır). Taklit çok kötü bir kavramdır, tamamen farklı bir doğaya sahip bir olayı ikilik mantığı kullanarak tarif etmeye çalışır. Timsah ağaç kütüğünü, bukalemunun etrafındaki renkleri yeniden ürettiği kadar üretmez. Pembe Panter hiç bir şeyi taklit etmez, bu yüzden hiç bir şeyi yeniden üretmez, o dünyaya kendi rengini verir, pembe üstüne pembe; bu onun gerçekleştiği dünyadır, öyle bir şekilde gerçekleşir ki kendi de algılanamazdır, belirtmez, kopmasını yaratır, kendi kaçış çizgisini, “paralel olmayan evrimini” sonuna kadar sürdürür. Bitkilerin bilgeliği: kökleri olsa bile, dışarıda başka bir şeyle kurduğu rizom vardır- rüzgâr, bir hayvan, insan varlıkları (bir de hayvanların kendi rizom oluşturduğu durum vardır, insanlarınki gibi, vesaire). “İçimizdeki bitkinin zafer dolu istilası olarak sarhoşluk.” Rizomu her zaman kopmadan yola çıkarak takip edin; uzatın, süre ve kaçış çizgisine röle ekleyin; değişmesini sağlayın, elinizde olabilecek en soyut ve en işkence edici n boyutları çizgileri ve kırık yönler olsun. Yerinden edilmiş akışlar türetin. Bitkileri takip edin: art arda gelen tekliliklerin etrafındaki birleşme halkalarından oluşan ilk çizginin sınırlarını kaldırarak başlayın; sonra yeni birleşme halkalarının oluşup oluşmadığını göreceksiniz, sınırların dışında, diğer yönlerde yeni halkalar oluşacaktır. Yazın, bir rizom oluşturun, yerinden etme yoluyla bölgenizi arttırın, tüm tutarlılık düzlemini kaplayan bir soyut makineye dönüşene dek kaçış çizgisini uzatın. “Eski bitkinize gidin, yağmurun açtığı yolu dikkatlice gözlemleyin. Yağmur şimdiye tohumları alıp götürmüştür. Akan suyun açtığı yarıkları seyredin ve böylece akışın yönünü belirleyin. Sonra da bitkinizden en uzak noktada büyüyen bitkiyi bulun. Sonra… Bölgenizin büyüklüğünü suyolunda karşınıza çıkan diğer yollar üzerinden büyütebilirsiniz. “ Müzik her zaman kaçış çizgileri yaratmıştır, diğer birçok “dönüşümcü çoğulluklar” gibi, onu ağaçlaştıran ve yapılandıran kodları bile altüst ederek; bu yüzden müzikal form, kopma ve yeniden üretilmesine dek bir otla, bir rizomla karşılaştırılabilir.

Kartografi ve dekalkomani prensibi: bir rizom yapısal ya da üretici modele tabi değildir. Genetik eksen ve derin yapı düşüncelerine yabancıdır. Genetik eksen üstüne birbirini takip eden aşamaların yükseldiği öznesel bir yön verme birliğidir; bir derin yapı ise dolaysız bileşenlerine ayrılabilen bir yapı silsilesi gibi, birlik bu sırada başka bir dönüşümcü ya da öznesel boyuta aktarılır. Bu ağaç temsil modelinin, eksen kök ya da kökçüklerden ayrıldığı anlamına gelmez (örnek olarak, Chomsky ağacı alçaltılmış bir diziyle ilişkilendirilir ve ikililik anlamında kendi s~’lerinin üretimini temsil eder). Roce, en eski düşüncenin üstünde değişimler. Bizce genetik eksen ve derin yapı, kopyalamanın sonsuza dek yeniden üretilebilir prensiplerin büsbütün üstündedir. Ağaç mantığının bütünü bir kopya ve yeniden üretim mantığıdır. Psikanalizde olduğu dil biliminde de, nesnesi, kendisi temsil edebilen bir bilinçdışıdır, kodlanmış karmaşaların içinde netleşir, genetik eksende konumlanır ve dizimsel yapıda dağıtılır. Hedefi de facto bir koşulu tanımlamaktır, özneseller arasındaki ilişkilerde denge, ya da en başından beri orada olan bir bilinç dışı, dilin ve hafızanın gizli karanlığında saklı. Kopyadan oluşuyor, bir yapının ya de destekleyici eksenin aşırı kodlandığı temelinden hareketle, bir ready-made gibi. Kopya ağaç tarafından ifade edilir ve hiyerarşi yaratır, kopyalar ağacın yaprakları gibidir.

Rizom ise tamamen farklıdır: bir kopya değil, bir haritadır. Bir harita yaratın, kopya değil. Orkide, eşekarısının kopyasını yeniden üretmez; bir rizom içinde, eşekarısıyla beraber bir harita oluşturur. Haritayı kopyadan ayıran, tamamen gerçekle temas halinde olana yönelik olmasıdır. Harita, yeniden kendi sınırlarıyla çevrili bir bilinçdışı üretmez, baştan yaratır. Alanlar arasındaki bağlantıları ele alır, organsız bedenlerin engellerini kaldırır, maksimum açıklık noktalarını bir tutarlılık düzlemine indirger. Kendisi de rizomun bir parçasıdır. Haritaya her boyuttan bağlanılabilir; açıktır, çıkarılıp takılabilir, ters çevrilebilir ve üstünde sürekli olarak yapılan değişikliklere açıktır. Yırtılabilir, tersyüz edilebilir, istenilen herhangi bir yere asılabilir veya bir birey, grup ya da sosyal oluşum tarafından üzerinde çalışılabilir. Duvarlara çizilebilir, bir sanat eseri olarak ele alınabilir, politik bir hareket ya da yoğunlaşma olarak kurgulanabilir. Belki de bir rizomun en önemli özelliklerinden biri her zaman çoklu girişlerinin olmasıdır; bu anlamda, oyuk bir hayvan rizomudur ve kimi zaman bir geçitle bir kaçış noktası ya da yiyecek deposu ve yaşayan katmanlar arasında kesin bir ayrım yapar (misk faresi). “Başladığı yere” dönen kopyanın aksine haritan birden fazla giriş noktası vardır. Harita performans ile ilgilidir, kopyada ise her zaman bahsi geçen bir sözde “yeterlilik” vardır. Psikanalizin aksine, (tüm arzu ve ifadeyi genetik bir eksen ya da aşırı kodlama yapan bir yapıyla sınırlayan, bu eksendeki bütün aşamalardan ve yapıların bileşenlerinden sonsuz ve tekdüze kopyalar çıkartan) psikanalitik yeterlilik ve şizoanaliz daha önce izi sürülmüş (kopyalanmış) kader, adı her neyse-yüce, anagojik, tarihsel, ekonomik, yapısal, kalıtımsal ya da dizilimsel düşünceyi reddeder. (Melanie Klein’ın, çocuk hastalarından biri olan Küçük Richard’ın kartografisine dair hiçbir fikre sahip olmadığı, çocuk, psikanalistin tamamen yanlış kurguladığı bir gösteri sergilemeye çabalarken, Odipus’un yarattığı buluntular olan iyi baba-kötü baba, iyi anne-kötü anne kopyalarını tercih etmesinden anlaşılabilir) Güdüler ve kısmı objeler, ne genetik eksene ne de derin yapıya ait bir aşamadır; sorunlara dair politik görüşler; onlar, giriş ve çıkışlardır, diğer bir deyişle çocuğun arzularının olağan gücüyle yaşadığı politik çıkmazlar.

Öyleyse biz de haritaları ve kopyaları iyi ve kötü yönler olarak karşılaştırırken, onları basit ikiliklere indirgemedik mi? Harita özünde kopyalanabilir değil midir? Rizomun özünde köklerle kesişmesi, kimi zaman onlarla birleşmesi? Haritalarda da kendinin kopyalanmasından oluşan fazlalıklar? Çoğulluğun da üstünde birleşim ve bütünleştirme, yığınlaşmanın, taklitçi mekanizmaların, belirli güç değişimlerinin ve öznel nitelemelerin kök saldığı bir katman yok mudur? Kaçış çizgileri bile, sonunda ayrıldıkları için, zaten en başta parçalamak ya da arkasına geçmek zorunda olduğu yapıları bile yeniden üretmez mi? Aksi de aynı zamanda geçerlidir. Bu bir yöntem sorunudur: kopyanın her zaman haritaya geri koyulması gerekir. Bu işlem ve bir önceki, simetrik olmak zorunda değildir. Çünkü kopyanın haritayı yeniden ürettiğini söylemek doğru olmaz. Daha ziyade seçen ve izole eden bir fotoğraf ya da röntgen filmi gibidir, yeniden üretmek istediği şeyi renklendirme ya da diğer sınırlayıcı yöntemlerle yapay olarak gerçekleştirir. Taklitçi her zaman modeli yaratır ve ona ilgi çeker. Kopya ise haritayı çoktan bir görüntüye dönüştürmüştür bile: rizom bir kök ya da kökçüğe dönüşmüştür. Kendine ait öznellik ve çoğullukları düzenlemiş, etkisizleştirmiş ve istikrara kavuşturmuştur. Yaratmış, rizoma bir yapı kazandırmıştır, ancak bir şeyi yeniden ürettiğini düşündüğü zaman, aslında yine kendinden üretmektedir. Kopya bu yüzden çok tehlikelidir. Fazlalık üretir ve onun çoğalmasını sağlar. Kopyanın haritaya ait yeniden ürettiği şeyler çıkmazlar, engeller, kazık kök başlangıçları ya da yapılanma noktalarıdır. Psikanaliz ve dilbilimine bakın: tek yaptıkları, ilki bilinçdışının, ikincisiyse dilin, var olduğunu ima ettiği bütün ihanetlerle beraber bir kopyası ya da fotoğrafıdır (bu yüzden psikanalizin, kaderini dilinkine bağlaması şaşırtmaz). Şimdiden Küçük Hans’ın başına gelene bakın, en saf halinde çocuk psikanalizi: RİZOMUNU PARÇALADILAR ve HARİTASINI KİRLETTİLER, onun için her şeyi düzelttiler, tüm çıkışlarına engel oldular, ta ki kendi utancını ve suçluluğunu arzulayana, içinde utanç ve suçluluk duygusu kök salana dek, FOBİ (onun binanın rizomundan alıkoydular, sonra da sokaktan, ailesinin yatağına kök saldı, kendi vücuduna ise kökçükler, onu Profesör Freud’a endekslediler). Freud, Küçük Hans’ın kartografisini hesaba katar, her zaman ve sadece onu aile fotoğrafına geri yansıtmak için. Ve Melanie Klein’ın Küçük Richard’ın jeopolitik haritalarına yaptıklarına bakın: onlardan bir fotoğraf, bir kopya yarattı. Bir poz verin ya da ekseni takip edin, genetik aşama ya da yapısal kader-öyle ya da böyle, rizom kırılacaktır. Yaşamanıza ve konuşmanıza izin verilecektir, ancak tüm çıkış noktalarınız kapatıldıktan sonra. Rizom engellendiği, ağaçsılaştığı zaman her şey sona erer, artık arzu ortalığı karıştırmayacaktır; çünkü arzu her zaman rizom sayesinde hareket eder ve üretir. Arzu ne zaman ağaca tırmansa, içsel yansımaları ayağına çelme takar ve onu ölümüne düşürür; diğer yandan rizomsa, dışsal ve üretken dışavurumlarla arzusunu gerçekleştirir.

İşte bu yüzden diğerini, ters ama asimetrik olmayan işlemi denemek çok önemlidir. Kopyaları haritaya geri koymak, ağaçları ve kökleri, rizoma geri bağlamak. Küçük Hans’ın durumunda, bilinçdışının incelenmesi, onun köksapı nasıl inşa etmeye çalıştığını incelemektir, aile eviyle, binanın kaçış çizgisiyle, sokakla vesaire; bu çizgileri nasıl engel olunduğu, çocuğun ailede nasıl kök saldığı, babanın altında fotoğraflanması, anne yatağının hatlarına kopyalanması; sonra Profesör Freud’un müdahale gösteren tarafından gücün ele alınmasını garanti altına alması, etkilerin öznelleşmesi; çocuğun elinde kalan tek kaçışın başkalaşmak olması-hayvanın, suçlu ve utanç dolu olarak algılanması (Küçük Hans’ın bir at olarak at olarak başkalaşması tamamen politik bir seçenektir). Ama bu çıkmazların her zaman haritaya geri konması gerekmektedir ki kaçış çizgileri oluşsun. Aynısı grup haritası için de geçerlidir: köksapın neresinde bir yığınlaşma, bürokrasi, liderlik ve faşizasyon olayı gerçekleşirse gerçekleşsin, burada çizgileri yeraltında da olsa hayatta kalacaktır ve bir gölgede rizom üretmeye devam edecektir. Deligny’nin yöntemi: otistik bir çocuğun vücut dilini ve hareketlerini haritalayın, aynı çocuğun birden fazla haritasını birden fazla çocukla bir araya getirin. Harita ve rizomun birden fazla girişi olduğu doğruysa, o zaman gerekli önlemler alındıktan sonra kopyalama ya da kök-ağaç yoluyla girilebileceği söylenebilir (tekrar hatırlamak gerek, burada herhangi bir Manişeist düalizmden kaçınmak gerekmektedir). Örnek olarak, kişi birçok çıkmaza girmek, gösteren güçleri ve öznel eğilimlerle çalışmak; Oedipal, paranoyak hatta daha kötüsü, diğer dönüşümcü işlemlerin yolunu açan katılaşmış bölgeli oluşumlarda bir tutunma noktası bulmak zorunda kalmaktadır. Aksine diğer durumlarda, kişi doğrudan kendini bir kaçış çizgisinde hareket ettirerek katmanları parçaları ayıracak, kökleri kesecek ve yeni bağlantılar kuracaktır. Bu yüzden çok çeşitli harita-kopyaları, rizom-kök kümeleri ve bölgesizleşme katsayıları vardır. Rizomda ağaç ya da kök yapıları vardır; tersine, bir ağaç dalı ya da bir kök bölümü, bir rizom filizi verebilir. Koordinatlar, evrensellerin varlığı iddia eden teorik incelemelerle değil, çoğulluklardan oluşan bir pragmatik ya da yoğunluk kümeleşmeleri tarafından belirlenecektir. Ağacın kalbinde, kökün çürüğünde, dalın çarpıklığında bir rizom oluşabilir. Aksi takdirdeyse kök-ağacın mikroskobik seviyede bir unsuru, rizom üretimini sürdüren bir kökçük. Muhasebe ve bürokrasi kopyalayarak ilerler: -e rağmen filizlenebilir, bir Kafka romanı gibi rizom verebilir. Yoğun bir özellik kendini işlemeye başlar, halüsinasyondan ötürü bir algı, sinestezi, sapkın mutasyon, görüntü oyunlarının sarsılması, belirleyicinin hâkimiyetinde bir rekabet. Çocuğun durumunda ise, el hareketleri, taklit, oyun merakıyla alakalı tüm gösterge sistemleri özgürlük kazanır ve kendini “kopyadan” kurtartır, yani, öğretmen dilinin baskın yeterliliğinden-yerel güç dengesini sarsan mikroskobik bir başkalaşma. Benzer şekilde, Chomsky’nin dizimsel modeline göre oluşturulan bir üretici ağaç her yöne büyüyebilir ve bir rizom oluşturabilir. Rizom olarak büyümek, köklere benzeyen dallar üretmek ve hatta gövdeyi delerek birbirine bağlamak ama yine de onlara garip yeni kullanım alanları sunabilmektir. Ağaçlardan usandık. Ağaçlara, köklere ve kökçüklere olan inancımıza bir son vermeliyiz. Onlar yüzünden çok fazla acı çektik. Biyolojiden dil bilimine, tüm ağaçsı kültürler onların üstüne kurulu. Yeraltındaki saplar, havada yetişen kökler, maceracı büyümeler ve rizom dışında hiçbir şey güzel, sevgi dolu ya da politik değildir. Sap-kanallarıyla bir rizom ve tamamen köksüz bir şehir olan Amsterdam’da, ticari savaş makinesiyle alakalı büyük bir delilik, kullanımla buluşmaktadır.

Düşünce ağaçsı değildir, beyinse ne dallanmış maddedendir, ne de kökleri vardır. Yanlış biçimde “Dallantı” olarak adlandırılan şeyler sürekli bir nöron dokusu bağlantısını sağlayamaz. Hücreler arasındaki devamsızlık, aksonların işleyişi, sinaptik mikro yırtıkların varlığı, mesajın yırtıklar arasında yaptığı sıçramalar beyini bir tutarlılık düzlemi ya da sinir bağına batırılmış bir çoğulluk haline getirir. Birçok insanın kafasında büyüyen bir ağaç vardır, ancak beynin kendisi ağaçtan çok çimene benzer. “Akson ve dendrit, böğürtleni çevreleyen sarmaşık gibi birbirine dolanır ve her bir dikende bir sinaps vardır” Hafıza için de aynı şey geçerlidir. Nörologlar ve psikofizyologlar uzun dönem ve kısa dönem hafızayı birbirinden ayırmaktadır (son dakika değişikliklerle). Aralarındaki fark sadece nicel değildir: kısa dönem hafıza bir köksap ya da kroki, uzun dönem hafıza ise ağaçsı ve merkezidir (tesir, bellek, kopya ya da fotoğraf). Kısa dönem hafıza ise hiçbir şekilde bir birleşme kanununa bağlı değildir ya da nesnesine yakınlık teşkil etmez; uzaktan davranır, uzun zaman sonra gelir ya da döner, ancak her zaman süreksizlik, kopma ve çokluluk esasına dayalıdır. Dahası, bu iki hafıza türünün farkı iki farklı zamansal birimin aynı şeyi anlaması değildir; aynı anıyı ya da fikri anlamazlar. Kısa dönemli Idea’nın görkemi burada yatar: biri kısa dönem hafızayı kullanır ve bu yüzden kısa dönemli düşünceler üretir, kişi bu okumayı uzun dönemli kavramlara dair uzun dönemli hafızayla yapsa bile. Kısa dönem hafıza için unutmak işlemin bir parçasıdır; anla değil, sinirsel, zamansal ve kolektif rizomla birleşir. Uzun dönem hafıza (aile, ırk, toplum ya da medeniyet) kopyalar ve dönüştürür, ancak dönüştürdüğü şeyin içinde hareket etmeye devam eder, uzaktan, ritme uymadan, “zamansız” bir şekilde, bir anda değil.

Ağaç ve kökün merkezli ya da parçalı bir yüksek birlik temelinde taklit ettiği çoğulluk, zihnimizde hüzünlü bir görüntü yaratmakta. Hepsi bir arada, dallar-kökler, gövde, aşağıdan yukarıya oluşturduğu alt kümeler için bir karşı parçadır: bu türden parçalar tek bir merkezden yayılan desenlerden oluşan birim-çift kutupların aksine bağlantı-çift kutuptur. Bağlantıların kendisi yeniden üretilse bile, kökçük sisteminde olduğu gibi, kişi asla Bir ve İki’nin sahte çokluluğunun ötesine geçemez. Yenilenmeler, yeniden üretimler, dönüşler, çok başlı yılan ve medusalar bizi ileriye götüremez. Ağaçsı sistemler belirleyici ve öznelleştirici merkezleri olan hiyerarşik sistemlerdir, düzenli anılar gibi bir merkezi otomat. İlgili modellerde, birimler sadece daha üst bir birimden bilgi alır ve önceden kurulmuş yollardan ancak öznel bir ilgi görür. Halen eski düşünce modellerine bağlı şekilde tüm gücü hafızaya ya da merkezi organa veren bilgisayar ve bilgi bilimlerinde bile benzer sorunlarla karşılaşılmaktadır. Pierre Rosenstiehl ve Jean Petitot sıkı bir “komut ağaçları imgelemi” makalelerinde, “hiyerarşik yapıların üstünlüğünü kabul etmek ağaçsı yapılara ayrıcalık tanımaktadır… Ağaçsı biçim topolojik açıklamanın önünü açmaktadır… Hiyerarşik bir sistemde, birimin tek bir tek bir etkin komşusu vardır, o da hiyerarşideki üstü… Aktarım kanalları önceden kurulmuştur: ağaçsı sistemin varoluşu, kendine ayrılan yerden uzaklaşamayan bireyinkinden öncedir.” (Gösterme ve özneleştirme). Yazarlar, kişinin çoğulluğa ulaştığını düşündüğü noktada bile bunun bir kökçük-tipi olabileceği, çünkü açık bir şekilde hiyerarşik olmayan bir sunumun tamamen hiyerarşik bir çözüme izin verebileceğini öne sürmektedir. Buna bir örnek de arkadaşlık teoremidir: “Bir toplumda rastgele iki kişinin tam olarak en az bir tane ortak arkadaşı varsa, o zaman diğer tüm insanların arkadaşı olan bir insan da olmalıdır.” (Rosenstiehl ve Petitot ortak arkadaşın ne olduğunu sormaktadır. Çiftlerin dünyasındaki bu evrensel arkadaş kimdir: efendi, günah çıkartan papaz, doktor? Bu fikirler ilginç bir şekilde ilk aksiyomlarından uzak düşmektedir. Kimdir tüm insanlığın ortak arkadaşı olan? Hiçbir şeyi bilmediği, hiçbir şey olmadığını söylerken, kendini sadece yokluğu ve öznelliğiyle hissettiren yarıda kesilmiş bir birlik, klasik düşüncedeki filozof?) Bu yüzden yazarlar diktatörlük teoremlerinden bahseder. Kök-ağaç prensipleri ya da getirdikleri sonuçlar gerçekten de buna dayanmaktadır: ilk kök çözümü, Gücün yapısı.

Merkezli sistemlere karşılık olarak, yazarlar merkezsiz sistemleri anlatır, iletişimlerin bir komşudan herhangi bir komşuya sınırlı otomat sistemleriyle gerçekleştiği dallar ya da kanalların varlığı önceden belirli değildir ve tüm bireyler birbirilerinin yerini alabilir, sadece o anda bulunduğu durumla tanımlanır-yerel operasyonlar düzenlidir ve küresel sonuçları, merkezi bir birim olmadan gerçekleşir. Yoğunluk durumlarının iletilmesi topolojinin yerini alır ve “bilgi dönüşünü düzenleyen taslaklar bir taraftan hiyerarşik çizelgelere zıttı… Çizelgenin ağaç olması için hiçbir sebep yok (Bu türden taslaklara harita demekteyiz). Savaş makinesinin ya da idam mangasının sorunsalı: n kişinin uyum içinde ateş etmesi için bir komutan gerekli midir? Komutanın olmadığı çözüm, farklı hızlara işaret eden sinyallerin olduğu sınırlı sayıda durumlarda mümkündür, bir savaş rizomunda gerilla mantığı bakış açısına kadar, herhangi bir kopyalama ya da merkezi bir düzen olmaksızın. Yazarlar bu türden bir makinesi çoğulluk, kurgulama veya toplumun herhangi bir merkezileştirici ya da birleştirici otomatonu “asosyal bir ihlal” olarak reddettiğini göstermektedir. Bu koşullar altında S, n gerçekten de her zaman n-1’dir. Rosenstiehl ve Petitot, merkezli ya da merkezsiz karşıtlığı bir hedeften ziyade bir şeylere uygulanan bir hesap yöntemi olarak geçerliliğini vurgulamaktadır. Aynı şeyin hem hesaba hem de düzenleme türlerinin uygulamasına açık olduğu doğrudur, ancak bunun durumunda bir değişiklik geçirmeden gerçekleştiremez. Yine psikanalizi örnek alalım: bilinçdışını ağaçsı yapılara, hiyerarşik taslaklara, yeniden birleşme anılarına, merkezi organlara, fallusa, fallus ağaca-sadece teoride değil, hesaplama ve tedavi sürecinde de. Psikanalizin bu yönden yöntemini değiştirmesi mümkün değildir: kendi diktatörlüğünün gücünü, dikteden çıkan bir bilinçdışı kavramı üstüne inşa eder. Bu yüzden psikanalizin manevra alanı çok kısıtlıdır. Hem psikanaliz hem de nesnesinde, her zaman bir komutan, bir lider vardır (General Freud). Diğer yandan şizoanaliz ise bilinçdışına merkezi olmayan bir sistem şeklinde davranır, kısıtlı otomatanın makinesi ağı (rizom), bu yüzden de bilinçdışının tamamen farklı bir yüzüne ulaşır. Aynı düşünceler dilbilimi için de geçerlidir; Rosenstiehl ve Petitot “bir merkez tarafından düzenlenmeyen kelimeler toplumu” ihtimalinden bahsetmekte haklıdır. Çünkü ifade ve arzu için sorun hiç zaman bilinçdışına ait olanı azaltmak ya da bir ağaç modeline göre göstermek değildir. Sorun bilinçdışını üretmektir, onunla beraber yeni ifadeler, yeni arzular: rizom tam olarak bu bilinçdışının üretimidir.

Ağaç modelinin Batı gerçekliği ve Batı düşüncesine, botanikten biyolojiye, gnoseoloji, teoloji, ontoloji ve felsefenin tamamına hükmetmesi oldukça garip…: kök-temeli, Grund, racine, fondement. Batının ormanla ve ormanların kesilmesiyle özel bir ilişkisi var; ormanlardan kazılan tarlalar, ağaçsı türün özel soylarına göre seçilmiş tohumlarla sürülmesi; hayvancılığın nadasa bırakılmış tarlada yapılması, seçilmiş soyların tüm ağaçsı hayvan sistemini oluşturması. Doğuda farklı bir figür vardır: tarla ve ormandan ziyade, bozkırla ve bahçeyle olan ilişki (kimi durumlarda çöl ya da vaha); bireylerin parçalılaşması yoluyla tomurcukların oluşması; kısıtlı alanlarda gerçekleşen hayvan yetiştirme, göçebelerin bozkırlarına itilmiştir. Batı: Çok sayıda birey içeren bir soy tabanlı tarım. Doğu: Çok çeşitli “klonlardan” elde edilmiş bireylere bağlı bahçıvanlık. Doğu, özellikle Okyanusya, her yönden Batı’nın ağaç modeline zıt bir köksap modeli üretmez mi? Andre Haudricourt bile bunu Batı ve Doğuya özgü aşkınlık felsefeleri ve ahlak arasındaki farkların sebebini bu olarak görmektedir: yeniden diken ve ortaya çıkaran Tanrı’ya karşı eken ve biçen Tanrı (tohumların ekilmesiyle, filizlerin dikilmesi). Aşkınlık: bir Avrupa hastalığı. Müzik bile aynı değildir, cinsellikte olduğu gibi toprağın müziği de farklıdır: tohum bitkileri, aynı zamanda iki cinsiyete sahip bitkiler bile cinselliğini üretim modeline yansıtır; diğer yandan köksap, cinselliği sadece üremeden değil cinsel davranış biçiminden de kurtarır. Batıdaysa, ağaç içimizdedir, cinsiyetleri bile katmanlaştırır ve tabakalaştırır. Rizom ya da çimeni kaybettik. Henry Miller: “Çin, insanlığın lahana bahçesindeki ottur…Ot insan uğraşının Nemesis’idir…Bitkilere, yaratıklara ve yıldızlara biçtiğimiz hayali varoluşlar içinde en tatmin edici hayatı ot yaşamaktadır. Doğru, otun zambakları, savaş gemileri ya da at üstünden verilen vaazleri yoktur…Çalışan el, eninde sonunda ota gelecektir. Eninde sonunda her şey Çin’in durumuna geri dönecektir. Tarihçiler tarafından bu dönemlere “Karanlık Çağ” adı verilir. Çimen tek çıkış yoludur…Ot, sadece biçilmiş alanları doldurmak için vardır. Diğer şeylerin arasından çıkar. Zambak güzeldir, lahana besleyici, afyonsa delirtici-ot büyümesindeyse mevki vardır…: bir ahlaka işaret eder” Miller’ın bahsettiği hangi Çin? Eski Çin, yeni, hayali bir ülke, ya da değişen bir haritanın bir parçası.

Amerika’nın durumuysa özeldir. Tabii ki de ağaç ya da kök arayışından muaf değildir. Bunu edebiyatta, ulusal bir kimlik, hatta bir Avrupa kökeni ya da soy ağacı arayışında görebilirsiniz (Kerouac’ın atalarını aramaya çıkması?). Tüm bunlara rağmen, önemli olan bütün olmuş veya olmakta olan şeyler Amerika rizomundan geçmektedir: beatnikler, yeraltı, gruplar, çeteler ve onları takip eden, yanlardan çıkan filizler. Amerikalılar, ağaç arayışındayken bile kitapları Avrupa kitaplarından farklıdır. Kitabın yaratılma şekli farklıdır. Ve Amerika’da yönler de farklıdır: ağaçsılık arayışı ve Eski Dünya’ya dönüş Doğu’da gerçekleşir. Ama diğer yandan da rizomatik Batı vardır, ataları olmayan Yerliler, gittikçe azalan sınırlar ve yeri değiştirilen hudutlar. Batıda ağaçların bile rizom olduğu topyekûn bir Amerikan “haritası” vardır. Amerika yönleri tersine çevirmiştir: Doğusunu Batı’ya yerleştirir, Amerika dünyanın döngüsünü tamamladığı yermişçesine; Doğu’nun sınırı, Amerika’nın batısıdır. (Haudricourt’un iddiasının aksine Garp ile Şark’ın birleştiği yer Hindistan değildir: dönüş mekanizmasının eksen noktası Amerika’dır. Amerikalı şarkıcı Patti Smith, Amerikan Dişçisinin inciliden söyler: Kökü arama, kanalı takip et.

Bürokrasinden de iki, hatta üç çeşit yok mudur? Batı bürokrasisi: tarımcı ve yer bölümcü kökenleri; kökleri ve tarlaları; ağaçların hudut olarak görevleri; I. William’ın büyük nüfus sayımı; feodalizm; Fransa krallarının siyaseti; mülkün, Devlet’in temeli oluşu; savaş, dava ve evlilik yoluyla yapılan toprak görüşmeleri. Fransa kralları, zambağı dikliklere bile tutunabilen güçlü kökleri yüzünden seçti. Bürokrasi Şark’ta da aynı mı? Köksap ve içliklerle dolu bir Şark tasvir etmek oldukça basit; ancak Şark’taki Devlet’in önceden belirlenmiş, ağaçsılaşmış ve kökleşmiş sınıflara uygun düşen bir taslağı takip etmediği söylenebilir; bürokrasi de kanallarından biridir, örnek olarak çok tartışılan, Devlet’in yönlenen ve yönlendiren sınıfların oluşmasına sebebiyet vermesiyle ilgili “zayıf özellikli” hidrolik güç konusu (Wittfogel’in çalışmalarının aksi ispatlanmayan yönleri). Despot yine de bir nokta ya da ağaç gibi olan bir pınar yerine bir nehir gibi hareket eder; Buda’nın ağacı bizzat bir rizoma dönüşür; Mao’nun ve Louis’nin Nehri. Amerika burada da bir aracı olarak hareket etmemiş midir? Çünkü hem içsel yok etme hem likitleştirme (çiftçiler için de, sadece Yerliler için değil) ve sürekli dışarıdan alınan göç yoluyla devam eder. Sermaye akışı devasa bir kanal yaratır, gücün dolaysız miktarıyla nicel ölçümü, herkesin paraya kendi yoluyla ulaşması (bu açıdan da birden zengin olan fakir adamın, tekrar fakirliğe dönmesi mitolojisindeki gerçeklik): Amerika’da her şey bir araya gelir, ağaç ve kanal, kök ve rizom. Evrensel bir kapitalizm yoktur, kendi içinde de bir kapitalizm yoktur; kapitalizm her türden oluşumun kesiştiği yerdedir ve doğası gereği neo-kapitalizmdir. Batı yüzünü ve doğu yüzünü kendi icat eder ve ikisini de kendi şekillendirir-olabilecek en kötü yönde.

Aynı zamanda tüm bu coğrafi dağıtımlarla yanlış yoldayız. Bir geçitsizlik var. Çok iyi. Soru eğer köksapın kendine ait daha katı despotlukları ve hiyerarşisi olduğunu göstermekse: İki yer arasında bir ikililik, ontolojik bir ikililik yoktur, iyiyle kötü arasında aksiyolojik bir ikilik, bir harman ya da Amerikan sentezi. Rizomun içinde ağaçsı düğümler, köklerde de köksapsı filizler vardır. Aşkın ağaç, hava kökü ve yeraltı saplarında anarşik deformasyonlar olduğu kadar, rizomlara özgü kanallaşma ve despot içkinlik dizilimleri de vardır. Önemli olan kök-ağacın ve kanal-köksapın birbirine zıt modeller olmadığı gerçeğidir: ilki kendi kaçışlarını üretse de aşkınlık ve kopyalama esasıyla hareket eder, ikincisiyse kendi hiyerarşilerini oluşturup despot kanallara yol açsa da modeli yok edip haritayı ortaya çıkarır. Soru dünyanın neresi olduğu ya da tarihin hangi kısmında olduğu değildir, ama o mu yoksa bu mu düşünce okulundan fazlası da değildir. Sürekli yıkılan ve inşa edilen bir model ve kendini uzatan, kesen ve tekrar başlayan bir model sorusudur. Bu yeni bir tür ikililik değildir. Yazının sorunu: Bir şeyi tam olarak belirlemek için, kesin olamayan ifadeler kesinlikle kaçınılmazdır. Tamamen gerekli bir adım olduğu için değil, ancak sadece kestirimlerle ilerleyebildiği için: kesin olamama bir kestirim değildir; aksine gerçekleşeceklerin birebir anlatımıdır. Bir ikililiği sadece bir diğerini sınamak için çağırırız. Modellerin ikiliğini sadece tüm modellere kafa tutan bir işleme ulaşabilmek için kullanırız. Her seferinde, hiç yaratma amacımız olmayan, sadece içinden geçtiğimiz ikilikleri geri almak için zihinsel bir onarım yapmamız gerek. Sonsuza dek yeniden düzenlediğimiz mobilyalar gibi, düşmanımız ama gerekli bir düşmanımız olan ikilikler yoluyla, hepimizin aradığı sihirli formüle ulaşın – PLURALİZM = MONİZM.

Bir köksapın temel özelliklerini özetlememize izin verin: ağaç ya da köklerinin aksine, köksap, herhangi bir noktayı herhangi bir başka noktaya bağlar ve birbiriyle aynı özelliklere de sahip olmayabilir; oyuna kimi zaman yeni gösterge düzenleri, hatta gösterge dışı durumlar bile sürebilir. Köksap ne Bir’e, ne de çokluluğa indirgenebilir. İki ya da doğrudan üç, dört, beş olan Bir değildir. Bir’den türetilen, ya Bir’in eklendiği (n + 1) çokluk değildir. Birimlerden değil boyutlardan, daha ziyade hareket halindeki yönlerden meydana gelir. Başı ya da sonu yoktur, ancak büyüdüğü ve içinden taştığı yer her zaman ortasıdır. Bir’in her zaman çıkarıldığı (n – 1), bir tutarlılık düzlemine yayılabilen, öznesi ya da nesnesi olmayan, n boyutlu çizgisel çoğulluklar yaratırlar. Bu türden bir çoğulluk boyut değiştirdiğinde, muhakkak doğası da değişir ve bir başkalaşım yaşar. Noktalar arasında ikili ilişkiler ve konumlar arasında iki-teksesli ilişkiler kuran, noktalar ve konumları tarafından belirlenen yapıların aksine, köksap sadece çizgilerden oluşur: çokluluk dönüşüm geçirip, doğasında değişikliğe uğradıktan sonra gelen parçalılık çizgileri, tabakalaşma ve kaçış çizgileri ya da yerinden edilme. Bu çizgi ve hatlar, ağaçsı tipin soylar kavramıyla karıştırılmamalıdır; onlar sadece noktalar ve konumlar arasında yerelleştirilebilir bağlantılardır. Ağacın aksine, rizom bir yeniden üretilmenin öznesi değildir: ne dışsal bir imge-ağaç, ne de içsel bir ağaç-yapısı olarak yeniden üretilir. Rizom, karşı soybilimciliktir. Kısa dönemli hafıza ya da karşı hafızadır. Rizom çeşitlenme, genişleme, fetih, ele geçirme ve filizlenme yoluyla işler. Çizim, fotoğraf gibi görsel sanatlar ya da kopyalamaların aksine, köksapın ait olduğu, üretildiği ve yapılandığı bir harita olmalı. Ve bu haritanın sökülebilir, bağlanabilir, ters çevrilebilir ve düzenlenebilir olmasının yanında kendi çıkış çizgilerine, çoklu giriş ve çıkış yollarına sahip olmalıdır. Haritaya geri konması gereken şeyler kopyalardır, tersi değil. Hiyerarşik iletişim tiplerine ve önceden kurulmuş yollara sahip merkezli (hatta çok merkezli) sistemlerin aksine köksap merkezsiz, hiyerarşik olmayan ve düzenleyici bir hafıza ya da merkezi bir otomatonu olmayan, sadece durumun devridaimiyle tanımlanan ve Generali olmayan bir gösterge dışı sistemdir. Köksapa ilişkin sorular ağaçsı ilişkiden tamamen farklı bir şekilde cinsellikle ilgilidir-bir yandan da hayvan, bitkisel olan, dünya, politika, kitap, doğal ve yapay şeyler: tüm “başkalaşmaların” tutumu.

Bir plato ne başta ne de sondadır: her zaman ortada. Bir rizom, platolardan oluşur. Gregory Bateson “plato” kelimesini çok özel bir şeyi belirlemek için kullanmıştır: sürekli ve gelişimi herhangi bir birikme noktası ya da dışsal sona doğru eğilimden kaçınan ve kendi kendini canlandıran bir bölge. Bateson örnek olarak Bali kültürünü vermektedir: anne-çocuğun cinsel oyunları, erkekler arasındaki tartışmalar; hepsi bu tuhaf ve yoğun dengelenmeden geçer. [cinsel] doruk, savaş ya da birikme noktasının yerine bir çeşit sürekli yoğunluk platosu alır. Batı zihninin, ifade ve hareketleri esas değerine göre bir tutarlılık düzlemi yerine dışsal ya da aşkın amaçlara göre karşılaştırması pişmanlık verici özelliklerinden biridir. Örnek olarak, bir kitap sonuçlanma noktalarına göre bölümlere ayrılır. Onun yerine, beyindeki gibi mikro çatlaklar arasında iletişim kuran platolardan oluşan bir kitapta neler olmaktadır? Bir şekilde rizom oluşturan, ya da var olan bir köksapı genişleten yüzeysel yer altı saplarla diğer çoğulluklara bağlanan herhangi bir çoğulluğa “plato” adı verilir. Bu kitabı bir rizom olarak yazıyoruz. Platolardan oluşuyor. Sadece biraz eğlenmek için ona çembersel bir şekil verdik. Her sabah uyanıp, kendimize o gün hangi platoyla boğuşacağımızı sorduktan sonra beş cümle oraya, on cümle buraya ekledik. Halüsünasyonları andıran deneyimler yaşadık, çizginin minik karınca sürüleri gibi bir platodan diğerine ayrılışını izledik. Birleşme halkaları yarattık. Platolar herhangi bir yerden okunabilir veya başka platolarla ilişki kurabilir. Çoğulluğa ulaşmak için onu etkili bir şekilde kurabilmek gerekir; tipografik beceri, sözcüksel çabukluk ya da kelime harmanlayıp yarattığımız şeyler yerini tutmayacaktır. Aslında bunlar imge-kitabın içinde, farklı bir boyutta saklanan bir birliği yaymak ya da dağıtmak için kullanılan taklit yöntemleridir. Teknonarsisizm. Tipografik, sözcüksel ya da sözdizimsel yaratılar, sadece artık gizli bir birliğe ait olmadıkları anda gereklidir, o anda kendileri de bahsedilen çokluluğun boyutları haline gelir; bu konuda başarı çok nadirdir. Biz bunu başaramadık. Sadece bize karşılığında plato olarak dönecek işlevlere sahip kelimeler kullandık. KÖKSAP = ŞİZOANALİZ = STRATOANALİZ = MİKRO POLİTİKA. Bu kelimeler birer kavramdır, ancak kavramlar da belirli çoğulluk boyutlarına sahip sayıca sisteme bağlı olan çizgilerdir (tabakalar, moleküler zincirler, kaçış ya da kopma noktaları, birleşme halkaları vb.) Hiçbir yerde kavramlarımızın bilimsel olduğunu iddia etmiyoruz. Bilimle olan ilişkimiz ideolojiyle olan ilişkimizden farksızdır; tek bildiğimiz şey topluluklardır. Ve tek bildiğimiz küme arzu ve ifadenin kolektif topluluklarıdır. Gösteren yok, özneleştirme yok: .ncı kuvvete ulaşmak (tüm bireyleşmiş ifadeler baskın gösterenlerde hapistir, tüm gösteren arzular ise baskın öznelerle ilişkilendirilir). Bir küme, kendi çokluğu içinde gerekli gösterge, maddesel ve toplumsal akışlara göre hareket eder (bilimsel ya da kuramsal lügatteki herhangi bir yeniden yorumlamadan bağımsız olarak). Gerçekliğin alanı (dünya), temsilin alanı (kitap) ve öznellik alanı (yazar) arasında artık üç taraflı bir ayrım yoktur. Daha ziyade, bir küme, tüm bu düzenlerden çizili çoğulluklar arasında bağlar kurar, bu yüzden bir kitabın devamı yoktur, nesnesi dünya veya öznesi yazar veya yazarlar değildir. Kısacası, kişinin yeterince dışarısı adına yazabileceğini düşünmüyoruz. Dışarıda bir imge, bir anlam ya da bir öznellik yok. Dışarısıyla bir küme olarak kitap, dünya imgesine karşı olan kitap. Bir rizom kitap, ikililik, eksen ya da fasiküler kitap değil. Eski yöntemlerden kaçınmak ne kadar zor da olsa, asla kök salmayın, ya da ekmeyin. “Bana öyle gelen şeyler, kökten değil, her zaman ortalardan bir yerden gelir. Bırakın ele geçirmeye çalışsın, geçirdiğindeyse sıkı tutunsun ve sadece ortadan büyümesini izlesin.” Bu neden bu kadar zor? Soru doğrudan algısal göstergebilime ait. Bir şeye yukarıdan, aşağıdan, sağdan ya da soldan bakmak yerine ortadan bakmak kolay değildir: deneyin, her şeyin değiştiğini göreceksiniz. Kelimelerin ya da herhangi şeyin içindeki çimeni görmek kolay değildir (Nietzsche benzer bir şekilde, aforizmalar üzerine “uzun uzun düşünülmesi” gerektiğini söylemiştir; plato, üstünde yaşayan ineklerden ayrılamaz, onlar gökyüzündeki bulutlar gibidir).

Tarih her zaman hareketsiz bir bakış açısından, en azından mümkün bir bölünmez Devlet aracı adına yazılır, konu göçebeler olsa bile. Eksik olan şey bir Göçebe bilim, tarihin tam karşıtı. Bu konuda nadir olsa da başarılı olunan yerler vardır, örnek olarak 1212 Haçlı Seferleri konusu: Marcel Schwob’un kitabı değişken sayıda boyutları olan platolar gibi anlatı çoğulluğu yaratır. Bir de Andrzej ewski’nin, “Cennet’in Kapıları” kitabı vardır, kesintisiz tek bir cümleden oluşur; bir çocuğun akışı; duraksamalı, başıboş, ileri çıkan bir akış yemin etmek için törenin başındaki keşişe doğru yürüyen çocukların gösterge akışları; Vendome kontunun karanlık posthümöz çocuk sevici arzularından hemen hemen doğrudan etkilenmiş bir sevgi yoksunluğunda çocuklar, bir arzu ve cinsellik akışı; tüm bunların yanında birleşme halkaları. Önemli olan akışların “Bir ya da çoğul” olması değildir-bu noktayı çoktan geçtik: ifadenin kolektif toplulukları, makinesi arzu kümeleri, biri diğerinin içinde ve ikisi de her durumda bir çoğulluk olan devasa dışarıya bağlı. Daha yakın bir örnek ise Armand Farrachi’nin Dördüncü Seferler üstüne olan kitabı La dislocation’da, cümleler birbirinden uzakta durur ya da itişerek bir arada yaşar, bu sırada seferler iyice taşkın bir hal aldıkça tipografi dans etmeye başlar. Bunlar göçebe ve rizom yazısının modelleridir. Tabakaları, parçalılığı, hareketsizliği ve Devlet aygıtını terk eder ve bir savaş makinesi ve kaçış çizgileriyle bir araya gelir. Peki, modeller niçin hala gereklidir? Bu kitaplar yine de Seferlerin hareketsiz “imgeleri” değil midir? Schwob’un eksen birliği, Farrachi’nin son erdirilmiş birliği ya da örneklerin en güzellerinden, Cennet’in Kapıları’nda geçen kasvetli kontun birliğinde, yine de sürdürülen şey, bir birlik değil midir? Seferler’deki kadar muazzam bir göçebelikten fazlası, gerçek göçebelerin göçü, artık hareket bile etmeyen, taklit etmeye son vermiş bir göçebeliğe ihtiyacımız var mı? Tek gerçek göçebelik bir araya gelenlerinkidir. Kitap, yeniden üretebileceği bir dünyadan ziyade, heterojen bir şekilde bir araya gelebileceği bir dışarıyı nasıl bulabilir? Kültürel kitabın kopya olması gerek: kendinin bir kopyası, yazarın önceki kitabının bir kopyası, ne kadar farklı olurlarsa olsunlar, başka kitapların bir kopyası, önceden temeli atılmış kavramların, kelimelerin, şimdiki, geçmiş ve gelecek dünyanın sonsuz bir kopyası. Kültür karşıtı kitabın bile üstünde ağır bir kültürel yük vardır: ama onu aktif olarak kullanır, hatırlamak için değil; unutmak için, gelişime doğru gitmek yerine gelişmemiş kalmak, hareketsizlik yerine göçebelik, kopya yerine bir harita. İnsanların okumak dışında işleri de olsa, içindeki akademik kültür ya da sözde bilimsellik kütleleri cansız veya acı verici olsa da RİZOMATİK = POP ANALİZ. Çünkü bilimin kendi araçlarıyla baş başa kalması delirmesi anlamına gelecektir. Matematiğe bakın: bir bilim değil, göçebe bir yaratık argosu. Teori evreninde bile, hatta özellikle teori evreninde, kırılma ve ilerlemeleriyle herhangi bir tutarsız ve pragmatik taslak bile kavramların kopyasını çıkarmaktan iyidir. Kırılmayı göstermeyen, algılanamaz bir kopma. Tarih göçebeliği, kitap ta dışarıyı asla kavrayamadı. Kitap ve düşünce modeli olarak Devletin uzun bir geçmişi vardır: logos, filozof-kral, Idea’nın aşkınlığı, kavramın içselliği, zihinlerin egemenliği, mantığın yargısı, düşüncenin işlevleri, özne ve yasa koyucu insan. Devlet; dünyada düzen, insandaysa kök olduğunu iddia eder. Savaş makinesinin dışarıyla ilişkisi başka bir “model” değildir; düşüncenin kendisinin bile göçebe olduğu bir kümedir ve kitap rizom için bir sap, tüm hareketli makineler için de bir hareketli parçadır. (Kleist ve Kafka, Goethe’ye karşı).

.nci kuvvetlerini yazın, n – 1 kuvvetini, sloganlarla yazın: Rizom oluşturun, kök yaratmayın, salmayın! Biçmeyin, filizlenin! Bir değil, çoğul olun, çoğulluk olun! Çizgiler çizin, noktada kalmayın! Hız, noktayı çizgiye dönüştürür! Hareketsizken bile elinizi çabuk tutun. Şans çizgisi, mahya çizgisi, kaçış çizgisi. İçinizdeki Generali ortaya çıkarmayın! Sadece fikirleriniz değil, bir fikriniz olsun (Godard). Kısa dönemli fikirler olsun. Fotoğraf ya da çizim değil, haritalar yaratın. Pembe Panter olun ve sevginiz; orkideyle eşek arısı, kedi ve babun gibi olacaktır. Yaşlı adamın nehirle ilgili söyledikleri:

Patates ekmez o

Pamuk da ekmez

Dikenler unutulmaya mahkumdur

Ama yaşlı adam nehirle beraber akar durur

Rizomun başı ya da sonu yoktur; o her zaman ortadadır, bir şeylerin arasında, araşey, intermezzo. Ağaçta soy, rizomda ittifak vardır, özgün bir ittifak. Ağaç “olmak” eylemini uygular, ancak köksapın dokusunda “ve…ve…ve…”nin birlikteliği vardır. Bu birliktelik “olmak” eylemini köklerinden söküp sarsmaya yeterlidir. Nereye gidiyorsun? Nereden geliyorsun? Hedefin ne? Bunlar tamamen işe yaramaz sorulardır. Temiz bir sayfa, sıfırdan başlangıç, bir başlangıç ya da temel arayışı – hepsi seyahat ve harekete dair hatalı kavramlardır (metodsal, pedagojik, tanıtıcı, sembolik…) Ancak Kleist, Lens ve Buchner’in seyahat ve hareket yolu farklıdır: ortadan başlar, ortadan gider ve başlangıç ve bitiş yerine geliş ve gidiş vardır. Amerikan ve İngiliz edebiyatı bu rizomatik yönü çok daha geniş bir boyuta taşımaktadır; bir şeyler arasında hareket etmeyi, mantığı kurmayı VE ontolojiyi devirmeyi, temelleri uçurmayı, başlangıç ve sonları geçersiz kılmayı başarırlar. Pragmatiği uygulamayı biliyorlar. Orta, hiçbir şekilde ortalama değildir; aksine, işlerin hızlandığı yerdir. Arada hiçbir şey, birinden diğerine giderken yerelleştirilebilir bir konum belirlemez, onun yerine dikey, birden fazla çizgiyi kesen ve bir yönü diğerine katan, kenarları kazarak ortada hız kazanan bir akarsu vardır.

LaibachBayrak70x100cm

https://www.facebook.com/Sub-Press-482729841829453/

Piç ve Devlet [Nakarat ve Papağan Üzerine] Şenol Erdoğan

11059611_854092948013485_5584709211841454660_n

Bu eser SUB Press tarafından özel baskı ile sınırlı sayıda basılmıştır.

Tüm hakları serbesttir.

Şenol Erdoğan tarafından kaleme alınmıştır.

İletişim için: senolerdogan645@gmail.com

 

“çünkü direniş araçları tüketim içindir”

“bütün açıklıktır çünkü doğasında yeniyi üretmek vardır”

diğer yandan nakarat “uydurulabilir” olanlığından dolayı bilmeyi gerektirmez ve

bilenle eşit hissettirir

—ki bu aynı zamanda vasat bir ezberciliğin de dinamosudur.

Papağan burada çok yakın durmaktadır.

İnsan-papağan nakaratı dolaşıma sokar.

I.

Palimpsest örneğin, bir nakarat değildir. Kapitalist gerçekçilik çokça nakarat barındırandır. Sık kullanım ünitelerinden birisidir.

Kapitalizmin “eleştirisi” hem nakarat hem de papağan-insan motifidir.

Siyasi-ekonomik bütünde tahayyül edilemez her şeyin zaman içerisinde gerçekleşmiş ve önemsizleşmiş hale geliş durumları vardır [tıpkı sinemanın ilk bilim-kurgu örneklerinde sanki hiç gelmeyeceğine inanılmışçasına verilen sözde uzak tarihli film isimleri gibi –uzay yolu 2024. Ya da 70-80’li yıllarda ağıza alınamayacak politik-ekonomik aksiyonların bugünkü “sıradan”lığı gibi –Abdullah Öcalan ve politiğinin evrilmesi örneği]

Bu durum ve kurum çeşitliliğinin ontolojisi nakarattır.

Kapitalizm sürdürülebilirliklerin karşısındadır. Sürdürülebilirlikler [çoğu] kapitalizmle doğrulamak istemedikleri bir ilişki ağı içindedirler ama. Bu geliştirdikleri ilişki içinde yalancı sürdürülebilir ünite ve insanları nakarat üretir.

Siyasi yapılarca hastalıkların üretilmesi ve yaygınlaştırılması nakarattır. Prozac klişesi örneğindeki gibi. Depresyon nakaratı. Araştırmaları için bkz; Oliver James.

“yeni şey” artık olası anlamının gerisindedir, yerini tekrarlama ve permütasyon tekrarına bırakmıştır, dahası onun içinde kalmıştır, gelecek olan yeni şey nakarattır. İsa’nın da yeniden geliciliğinde yeni olan hiçbir şey yoktur. Buradaki yenidenlik umudunda ağır ve son formatındaki kapitalizm karşısında direnen eski sol beyanların mesih inanç-arzusu görülür. Ama dediğimizce mesih yeni değil, olsa olsa –ancak- bir nakarattır. Şu an dolaşımdaki sözde varlık durumu –yani beklenti psikolojisi- süreci de başlıca nakarattır. Mesihin bu döngüsü aynı zamanda büyük Hristiyan sermayenin oluğudur. Burada mantra yani mottosal mekanizmalar çalışır. Mantra mottodur nakaratlaşmaz. Lakin kapitalizmin hizmetindeki değerli formlardan biridir.

Mantra nakaratın gerisinde devinir. Buradan devam eden oluş nakarattan “loop”a geçiş sergiler.

“akılda kalan bölüm” ifadesi çok kullanılan bir mekanizmadır, reklamlardan aktif siyasete kadar geçerliliğini korur ve kullanımı maksimum seviyededir. Söylenenin şarkı oluşu işari anlamı da ortada bir tiyatro-söylence olduğu kısmının göstergesidir. Temsil. Temsillerin göbek bağı [tıpkı Katolik psikanalizde olduğu gibi] kapitalizmin öncesinin ve sonrasının bedensiz-zamansız yapılandırıcılarıdır. Başkan şarkı söylemeyi, tebaası da nakaratlara eşlik etmeyi sever-di. Artık bunun önüne geçildi, aşıldı; tebaası metamorfoz geçirerek bir sabah uyandıklarında kendilerini başkanın “götünün kılı” olarak buldu. —

[Standart anlamda] Nakaratın sözlü edebiyatın ürünü oluşu akla Guattari-Deleuze’ün edebiyatın yazılı ürün faslının –yazmanın- kapitalizmin olayı olmadığını söylediği bahsi getirir, ama burada nakarat vardır ve tam olarak kapitalizmin “olayıdır”. Burada kapitalizmin derinliğine cahilliği metinsel olarak yoktur, tebaanın şifai cahilliği net olarak ortadadır. Kabile ayinleri gibidir her şey bir yandan. Diğer yandan ise kitlenin bu cahilliğinin kendi içinde dönüştürülebilirliği de söz konusudur.

Cümle kurma bozukluğu ile anlam verme sorununu bir arada yaşayan tebaanın problemi daha çok eğitimdir –hastalıklar değil. Bunlar tam olarak nakaratın hizmetindedirler. Disleksinin zeka ile hiçbir ilgisi yoktur. Sorun mekanizması hafıza ile dil arasında kuruludur, nakarata tabi olan tebaa dislektik politik bir başkalaşım içindedir. Unutur. Meyillidir. İkna edilmesi kolaydır. İktidar konumundaki tebaasına nakaratlar hediye eder. Bu aynı zamanda geçici bir iyileşme hissiyatının verdiği anlık bir rahatlama, ve zafer hissiyatıdır. Şifacı [başkan-başbakan] motifi eski kültürün görünmez köprülerini titretir. İyileştik. İyileştirildik. İyi edildik. Nakaratın hazzı.

Nakarat kördür. Tebaası da.

Türkçe dilinde her bir harfin bir adet fonemi vardır. Bundan sebep okunduğunca yazılır. Nakaratlar az harflidirler. [Ezgi her şeydir! İyi bir halk ozanı rolü de oynanır.] Sloganlar gibi az harflidir. Bu da az fonem demektir. Bu durum nakaratın kullanım sahası tebaanın zihinsel derecesi ile ilintilidir. Akılda kalmak! Hatırlanmak! Hataların –onulmazdırlar- silinmesi kadar hayatidir bu, iktidarların devamlılığının dinamosudur!

Mantra gibi nakarat da bir trans formudur, insanların transa geçme arzu ve ihtiyacı değil yönetenlerce transa geçirilmeleri kapitalist gerçeği önemlidir burada. Bu noktada nakarat döngüleşir yani “loop”laşır. Looplaşan söylence –iktidar muhabereleri- trans formunu yaratır, binlerce milyonlarca insan [eski] Afrika kabilelerinde olduğunca bir araya gelir –ki bir araya gelmek tarikatsal bir eylem, uzantısı bir arzudur da- ve iktidar olanın set olarak hazırladığı loop ile uyarıcı çakmışçasına coşar –ki tam bu noktada sayrı yaşarcasına anlamsız afrikan-dada anımsatışı cümleler kurmaya kalkar ama anlattığımız üzere bunları oluşturamazlar. – loop hangi coğrafya kültürde yaşıyor olursa olsun kültüründe bir şekilde zaten vardır, kemençeden uzun havaya, ağıta dek bu sabittir. Bu onlara iyi gelir! (bkz; halay ve politik bağı)

Evet, aslında iktidar bir tür özyinelemenin içerisinde sürer. Doğruluğun-un kaynağı kendisidir. Bu noktada nakaratın recursive ile buluşması kaçınılmazdır. Diğer yandan bir “parça”yı tekrardan masaya yatırıp daha farklı sesleri uygulayarak –aslında başka fonksiyonlar yükleyerek- kompozisyonun değiştirilebilirliğine remix diyorsak, varolan yapı üzerinde farklılaşmaya gidebilen iktidar da [ki başarısızlıktan başarı çıkarırlar, aynı şekilde ölü parçalar yeni beatlerle remixlenir, bkz TC’de yakın zamanki cemaat hükümet tartışmaları ülke iktidarının ve an be an yenilenen kapitalizmin iyi bir re-mix örneğidir..] nakarattan çıkım yaparak buraya varır.

Nakaratlar dönüşür ve içlerinden zaman içinde yeni birimler açarlar. Re-mix’e varılması gibi.

Yerleşik olan ile yeni, ilk bakışta zıtlık örneği gibi tınlıyor; oysa, toprak –yani gelenek –ki içinde nakaratı da barındırıyor- yeni ile –remix- direk ilişki içinde oluyor. –tebaa bunun farkında olmasa da olur, burada uygulayıcı güçten bahsediyoruz.

Yeni sadece yerleşiğin karşısında “yeni” diye vardır, yoksa bir süre sonra yerleşikleşecektir. Aslında her yerleşik yeni olandı-r!

Sıklıkla hukukun çiğnenişinden bahsedildi, en azından yakın zamanki “haberler” henüz güncelliğini hafızalarda koruyor? Tüm bu haber-söylence nakaratları kültürün kapitalizm tarafından çiğnenebilirliğini bilmiyorlar mı –yoksa bu da onların nakaratı mı?! Kapitalizmin şimdisinde üstün hukuk algısı yoktur! Burada eski bir söylencenin gereksinimler gereği yıkılışı söz konusudur. Yani gene organsız bedene selam vermemiz gerekecekse her şeyi metabolizmalaştıran bir varlık gibidir ortada bahsi edilen.

Ninni neden söylenir?

Her annenin çocuk ya da çocuklarını uyutmak maksadıyla kendine özgü bir ezgiyle söylediği kafiye ve ölçülere ihtiyaç duymayan lirik formdur. Uyutucu olması, sızlanmayı kesmesi noktalarında tam bir politik formdur. Liriğin bu saf-ilkel hali hakimin hizmetindedir [şiirler devletlerin hükümdarların ortak yazgısı ve tarihi buranın konusu değildir.] Genel olarak “anne”nin haleti-ruhiyesini de yansıttıklarından dolayı (hükümetin) duruma (durumuna) göre sözleri değişebilir. Aynı ezgi sözler farklılaştırılarak kullanılabilir! Bu çizgi üzerinde politik ve siyasi durumun ağıta vardığını söylemek bizim farzımızdır. Zira ninni ile başlayan “uyutma” ve “susturma” yani etkisiz hale getirme ağıtla [yani insanın da ölümüne işaren] son bulur. İktidarın ninni ile başlayan hayatı da aynı şekilde ağıta bağlanır. Bu anlamda nakarat mekanizması ninni ile ağıt arasında yaşam süren bir formdur. Ninni diğer yandan boş bir beyne hakimi kazıma noktasıdır. “çocuk” dili kazanırken aile onu şekillendirir, aile hangi politik yapı ile yaşam sürüyorsa ninninin hakim kurgusu da o renktedir. Çocuğun kazandığı kazanacağı dil ortadadır. Nakaratın nesli yetişecektir. Ve nakaratlara hiç yabancılık çekmeyecek sorgu(lama) mekanizması açığa çıkmayacaktır. Çocuğun –oy kullanan birey- ninniden nakarata varasıya zihinsel olarak boş bırakılmaması gerektiğinden çocuk nüfusa “tekerleme” yapıları hediye-empoze edilecektir. Siyaset folklorik bir sülüktür de! Bebek uyduğunda anne-hükümet ninnisini bitirir. Ninniler evrenseldir, kapitalizm de. Kapitalizmin siyasal bir alternatifinin olmamasından dolayı kapitalizmin kendisi sonsuz nakarattır. Ve post-modern olanın kendisinde ve sonrasında ortadaki yapının kültürel mantığıdır –çoğunluğu masaya koyduğumuzda. Elbette ki yaşanan kapitalist sürecin başkalaşımsallaşmış nakarat üniteleri söz konusudur, WEB dahilinde de masaya yatırmamız mümkündür durumu. İktidar olanın çoğunluğuna atfedilerek örneklenen mevzu her gelir ve kültür kesimi için geçerlidir, her iktidar modeli için geçerlidir, yaşayan hakimi kastederek yetinmemektedir. Yoksa mikrosofttan epıla, feysbuktan instagrama nakarat ünitelerini sıralamak işten bile değil. Diğer yandan “hiçbir şey olmuyor aslında”yı bir kabullenmeme durumu olarak REfreş de bir nakarat durumu, kapital-sanal ruh hastalıklarından bir sekmedir de elbette.

“Tekerrür nedeniyle ceza artırılmaz. Ancak özel bir infaz rejimi uygulanır. Koşullu salıverme olanağı sınırlandırılarak ceza infaz edildikten sonra 1 seneden az olmak üzere denetimli serbestlik uygulanır. 18 (oy yaşı) yaşını doldurmuş bireyler tekerrür hükümlerine dahil edilmezler. Yani bu noktada tekerrür ÖNCEDEN [iktidar partisinin geçmişi olabildiği gibi daha önceki hükümet ya da hükümetler olabildiği gibi bunların her hangi birinde her hangi bir vasıf-sıfat ile bulunmuş biri] işlenen bir suçtan dolayı verilen hüküm kesinleştikten sonra yeni bir suç işlenmesi durumudur. Kısacası tüm politik yapılanmaların tekerrüründen bahsediyoruz.

Politik eylemlilik hali, aktivist yapılanmalar, insiyatifler vs yani her iki kutbun birbirlerine olan sözlü fiziksel eylemliliği ve onun tüm elementleri net olarak nakarattır. “gezi” denilen süreç yüzlerce tedavülden kalkmış ve yeni sürüm tandansı fark etmez nakarat cenneti olarak gözlemlenmiştir. Hatta akabinde pop kültüründen kuramına varasıya nakarat yayımcılığı başlatılarak sermayenin nakarat faslına itibar gösterilmiştir. Hatta “gezi” diğer tarafından bir nakarat sirki olarak da ortadadır. Kaldı ki tüm nakarat mekanizmalarıyla sanal somut ilişkilenmiştir. Nakaratın yönü ve partisi yoktur. İlinti alanı da politik ve siyasi alanla sınırlı değildir, dışa çıkma durumunu kendisi de nakarata dönüştürebilir. Proleter romansı iyi nakarat örneklerindendir -sendikalar da olduğu gibi. Popüler kültüre, ana akım kültüre varasıya nakaratın örnekleri kapitalizmi besleyici sonsuz nüve –çekirdek enerji- olarak göz önündedir, vardır.

Godspeed You! Black Emperor ve Kanada-Sound’un aynı üretim ağında toplanan-birleşen diğer bandları kabaca düşündüğümüzde büyük plak şirketlerinin ve dağıtım ağının ellerine düşmedikleri doğrudur [tıpkı örnekleri yayımcılıkta da görülür]. Lakin bu onların gene kapitalizmin içinde varolan [dışındası yoktur] başka bir ağı yaratıp varolmaya devam ederken döngüyü nasıl besledikleri [biz burada 1970 sonrası İngiltere’sinin alt-kültür ekonomisini ne yazık ki konu edinemeyeceğiz, lakin fashion pazarına varasıya sizin aklınıza ünlemler koymak istedik, EMI parçası örneğinde olduğu gibi Exhaust, Rage Against the Machine’a küfrediyordu, “Sony’nin mikrofonundan kapitalizme küfretmek kolay” diye, oysa kendi bulundukları entel müzik kovuğundan yaptıkları şey de buydu ve zor değildi] gerçeğini yok etmez. Alternatif her yayıncı alternatif destekçi ve besleyicidir de. Tıpkı SUBPOP’ın kuruluşu ve genişlemesi gibi. Alternatif ve bağımsız elemanlar ana-akımın dışında falan değillerdir. Bu ülke kültürünün zavallı kısmının bir kısmı hala “yeraltı edebiyatı”ndan bahsediyor, daha onlara olayın teknik kısmın varlığından mürekkep olduğunu anlatamadık! Siz dilediğiniz kadar çıkın ve “yeraltı edebiyatı diye bir edebi tür yoktur” deyin, onlar size tüm elemanlarıyla “nedir” sorusunu sormaya devam edeceklerdir, zira bu yozlukla yarattıkları pazarı hem beslemek hem de ondan nemalanmak zorundadırlar, bu sadece parasal olarak değil hiçliklerini ortadan kaldırma arzularının psikolojik bozuklukları açısından da aynı mecburiyettir. O sadece kendi sözde alternatifliğini nakaratlamakta, bunu pazarlamaktadır. Ama bir nakaratçı ve nakaratın kendisine dönüşendir. Yani siyasi arenadaki iktidarın çoğunluğununki her neyse; aynı şair, aynı yazar, aynı yayımcı olamamışlığın durumu da odur. Ekonomik-kültürel nakarat. Ki yaratımsızlıkları, yaratamayıcılıkları nakaratla beslenir. Ağızlarına pislerler -zira başka bir göte ağızları dikilidir. Bu nakarattır. Bundan sebep bokun tarihi de büyük nakarat sistemlerinden biridir. Kurt Cobain-Nirvana 90’ların ilk çeyreği ve ikinci çeyreği kültür ekonomisinin alternatif filiziyle nakarat yeşermesinin bildik örneklerinden biridir.

Kapitalizmin toprağında onun güneşi, suyu ve bokuyla beslenen antikapitalist tohum kapital bir filiz olarak yeşerecektir. Elbette bu nakarattır. Antikapitalizm kötü bir nakarattır. Karşı kapitalist nakarat üretiminin tek sorunu kapitalist nakarat üretiminde bulunmasıdır. Tıpkı, karşıtlar içinde son zamanlarda çokça kapitalist yer tutan sürdürülebilirlikler gibi. Sürdürülebilirlikler nakarattır. Siber tüm hastalık üretimi gibi -biliyoruz ki matris somut virüslerin rahmidir. Sanal tabanlı tüm olumsuz somutluklar nakaratın varlığından türemektedir. Tüm hastalıklar ve sermayeleri nakarattır. Sermaye nakarattır. Kırmaya kırılmasına yönelik her eylem saflığını koruduğu ve ele geçirilmediği sürece katılınabilir, desteklenebilir olandır, geçici otonomdur.

Edebiyat üretimi, “torna-yayıncılık” içeriklerinden önce sermayeleri ve onların politik yapılarından dolayı nakarattır. Birbirini tekrar ederek çoğaltan yazarlar ve tür konsepti bir nakarattır. Konsept yazar üretimi. Bunların cümle kurum ve ana kurguları nakarattır, birbirlerine uzattıkları ayna evrenleri içinde yansımalar üretirler. Yansımalar nakarattır. Ayna yazarlar nakarattır. Kitap isimlerine varasıya bir nakarat kordonudurlar.

Bu metin, bütününde açılımcı olmayacak, olmadı da, birileri pastiş ile intihal parçacıkları vasıtasıyla alıntı-buluntu yalanı bahçesine girerek içerikten cümle ve de ya da fikir çalacaktır, bunu üzerine inşada bulunup yapı ortaya koyacaktır, böylelikle metnin karşısında nakarata düşmüş olacak ve bunu yaparak aslen metinle SIFIR İLİŞKİ geliştirdiğini ortaya koymuş olacaktır. Tweet’in kimyasında nakarat düşmek bir aptallık belirtisidir, bu tüm farklılaşmış bir tweet-form kafasını mekanizmasına dahil etmiştir. Şerh bazen cümlededir de. Tweet’lerin nakarat aptallığına örnekler ülke topraklarında net şekilde gözükür, başkent belediye başkanı ve aynı yoğunlukta sözde karşıtı hesap sahipleridir bunlar. Büyük bir nakarattır bu. Aslında ayna-papağan ilişkisinin tipik-güzel örneğidir de bu ikili. Akıllar karışmasın re-store etmek nakarat değildir çünkü içinde yıkım yeniden yapım ve değişimi barındırır. Lakin kibarlaştırma ve adı altındaki şehircilik rantları ve imar planları nakarattır, vaatler söylenceler piyesler temsillerle çevrilidir, müziği ezgisi dinleyici ve söyleyici kitlesi vardır.

Kathy Acker’ın pırıltısı –şayet varsa- intihali bir edebi tür halinde [yazmayı öğrenmesine dek] kullanabilmişliğinde yatar. Tutup hayranı olduğu Burroughs’dan Brion Gysin ile birlikte yarattığı yazım tekniği olan cut-up’ı çalarak tekrarlayacak denli ebleh değildi, fikir çalmak bir hırsızlık tekrarı olacaktı, Burroughs o yıllarda fazlasıyla soyulmaya başlanmıştı zaten –özellikle pop endüstrisi tarafından- oysa yazıları çalıp kolajın sınırlarında dahi gezinmemek, bak işte bu yeni(likçi)ydi. Cut-up bir nakarat sisteminden ziyade bir çoğaltım makinesi oluşundan dolayı nakaratın siyasi soysuzluğunu ve nakarat ekonomisinin torna-yayıncılarının piyasaya sürdüğü tipolojinin ve edebiyatının hiçbir şekilde coğrafyasında gezinmez. Acker papağanları severdi, zaten bunun için kendisini korsan kılmıştı –çalmak için-, yazın tekniğini de buradan alacak hatta muhabbet kuşlarına –evindeki kendi sahici kuşlarına- papağan muamelesi yapacaktı, zaten asla gerçekle bir araya gelemeyeceğini bir imitasyon oluşunu hep popun şekerleriyle süsleyeceğini gayet biliyordu. Papağanlar yazamazdı. Ama kendisi bir papağanoluş geliştirip kendi papağanyazınını ortaya koyabilirdi. Sözde feminist politikaları edebi bir değer ortaya bu yüzden koyamazdı. Farkındaydı, “bir şey” gibi ortada durmaktansa “çok şey”cilik oynadı, biri olmazsa diğerine tutunabilirdi, tam olarak da bunu yaptı, pop imajlarını kullanarak, onları giyip çıkartarak, politik imajları da pop imajlar gibi kullanıp atarak –poppolitik-. Lakin pop arenasına sunduğu –cinsel- hizmet onu öldükten sonra sonsuza dek anılacaklar mezarlığına taşıyamadı. Her halükarda başkalarının diliyle konuşmak –öteki değil başkası- bir araç olmayacaktır. David Antin’in sıçtığı öğrenci motifi Acker’dır. Başkasının dili çok denenmiştir, küresel politik arenada da örneği çoktur, siyasette ve edebiyatın siyasetinde de çokça karşılaşılır, papağanlaşan birey papağanoluşundan dolayı nakarata dahil olmaz, başkasının diliyle siyaset üretmesi onu nakarata düşürür. Oysa ister Ian Somervil ile yaptığı peliküler devinen cut-up montajları olsun, ister poetik ve düzyazın kurgusundaki yöntemi olsun (tıpkı Gysin’ın resimde becerdiğince) William Burroughs yeniyi yaratmanın denemecisi olmaktan başka hiçbir şeye ait olmamıştır. Kaldı ki Burroughs kendi sınırları dahilinde politik gerçekliğin ve gerçekçi kapitalizmin çok erken tablosunu görebilen insanlardandı. Kendi başına organsız beden tahayyülüne erişebilecek ve Amerikan edebiyat ve politikasını analiz edebilecek bir düzeneği vardı. Kaldı ki kendi yaptığı orgon makinesinde eroinin geri çekilmelerin ortadan kaldıran oydu. Foucault’nun kavgasını verdiği ana değerlerin tamamını William Burrougs’un yazın evreninde bulmanız mümkündür. Aynı şekilde Marx’ın paralel bir “junk kapitalizmi” evrenini de yaratmış ve yazmıştır.  O bedenini de fiziksel olan devletinden uzak tutarak birçok şeyin örneğini verdi –diğer yerden bedenini zaten uzak tutarak bambaşka bir varlık savaşı vermekteydi, biyolojinin siyasi savaşında her zaman ilk parmağı olanlardandı, onun yazısı kendisine dönüşmüştü çoktan, tıpkı Junkın organizmalaşması gibi farklı organizmalaşmaların yapıcısı kurucusuydu.

Belediye kültür işleri anonim şirketimsi milyonluk rantlarla yaşayan bir edebiyat ve edebiyatçı türünün devlet tarafından üretilip beslendiği, torna-yazarlık endüstrisinin dahi gelişirken acıklı ürünler ortaya koyduğu, “ulusal” edebiyatın ancak TV dizileri, şovları, politik arena nakaratları ve yığınca safsatayla zar-zor var olabildiği, yarattığı ekonominin dahilinde bile muhtaç ve olamamış yapılanmaların topraklarında nakarat sağırlaştırmıştır, ve bu sağırlaştırma memnun edici bir hal almıştır. Karşı-t yayımcıların fuar nakaratlarında –tüyap anonim şirketi ve yayıncılar birliği A.Ş arasındaki uyumlu çıkar süreci- katil besleyicisi ve azmettirici milletvekillerine kitap hediye ettiği ve “sayın” dediği –sayın polemiği bir tek Kürdistan meselesinde Abdullah Öcalan ile yaşandı nedense- ortamlar kültürel çıkar arenasında nadide sağırlık örneklerinden sadece bir tanesidir.

“Althusser devletin kanun ve düzen güçleri gibi baskı aygıtlarının okul, kilise ve hatta aile gibi ideolojik aygıtlarla işbirliği yaptığını anlatır. Bunlar, işlevleri “üretim ilişkilerini, yani kapitalist sömürü ilişkilerini” yeniden üretmek olan aygıtlardır. Bizler, özneler olarak, içinde yaşadığımız ve bize ideolojimizi kazandıran sistemler tarafından var ediliriz. Ne kadar bağımsız düşünmeye çalışsak da, önünde sonunda onun bir parçası haline geliriz. Önünde sonunda uslu küçük kapitalistler oluruz., çünkü direniş araçları dahi tüketim içindir. “ Sutton& Martin Jones bu cümle ile nakaratın yola çıkım örneklerinden birini sunmuşlardır. Nakarat tüketim kültürüne ve devletin var olan gücünün kullanımına ve kullanımına karşı-ses yükseltenlerin öfke patlamalarıyla var olup öfke dinmesiyle yok olma noktasıdır. Bazı anneler bazı meydanlara çıktıklarında belki de babalarının özellikle de o esnada ne yaptıkları da sorulmalıydı çocuklara!

Direnişin araçları nakaratlardı da bir takım hek yapılanmalarının tıpkı bir takım medya yazarları ve roman kurgucularının yaptığınca –gazete köşelerinde ya da web dahilinde var olarak- yakın geçmişteki aktivist görüntü veren politik tiyatrolar içinde kendilerine nasıl akış sağladığı ve kazandırdığını da gördük. Diğer yandan görünür ve bilinir şekilde halkın vekilleri olduğunu söyleyen insanların yaptıklarını dahi bilemezken –bilinenler dışında- zaten ortada var olmayan ve sürekli olarak beylik laflarla tehditler savuran lakin basit kağıt işi şovların da ötesine asla ve asla gidemeyen bir takım sanal örgütlerin içyapısını kim bilebilecektir. Yakın zamanda gezi olarak adlandırılan sürecin rantını sözde karşıtlardan en iyi şekilde yiyenler hekır gövde göstericileri –ki aynı iktidar gibi halkın hakkından ve haktan bahsediyorlardı- bir iki popüler medyaya taşınan yazar ve İslamcı olup olmadığı tartışma götürmeyen -ağzı ve götünü nereye dayadığını fark ettirmeyen köşe yazarlarıydı! Mckenzi Wark “bir hacker manifestosu”nu yazmakta ama diğer yandan da “yeni bir tür orta sınıf işçi” olmaklığın yaratım sürecini piyasaya anlatma-aktarmaktaydı. Bu hekır isim ve oluşumları diğer yandan tam olarak sermayenin yersiz yurtsuzlaştırdığı elemanlardı. Ki bulundukları nokta bile bu şekilde tayin ediliyordu!

Bilgiye erişimin sözde özgürlüğü hükümetlerin ve patronlarının elbette ki korkusudur. Ve analog ontoloji bakidir. Korku da ölümsüzdür. Hükümetler ses ve gürültüden korkar. Siteler elbette halk erişimine kapatılmak istenir. Korku para akışının ve ticari yatırımların tümünün etkisizleşmesi korkusudur.

 

  “abes çarkı aynı şekilde dönmekte ve hala kolektif yalanlar içinde oyalanmaktayız.” –

Ahmet Hamdi Tanpınar

II.

Devlet çocuğa bak(a)maz. Islahevinde yaşadınız mı. Hiç ıslahevi gördünüz mü. Orada yaşayan ya da yaşamış çocuklarla paylaşımlarınız oldu mu, arkadaşlık ve dostluk kurdunuz mu mesela, birlikte film izlediniz, yemek yediniz, gezdiniz mi, biz yaptık evet! “Devlet bakar,” sözcüğü sadece akla “kürtaj”ı getirmemelidir, kürtaj vasıtası “devlet bakar” politik arzusunun gereksinim duyduğu bu bireyleri nerelerde, nasıl kullanmak istediğine bağlaçtır, sizi buna götürmelidir. Tecavüz, tetikçi, militan, ya da aklınıza “her ne geliyorsa”dan öte aklınıza gelmeyenlerle bağlantı kurmak aslolan. İsim değişiklikleri yani tabela değişiklikleri “ıslah”ı ortadan kaldırmaz, şehrin derelerini ve kanalizasyonlarını ıslah edebilirsiniz, çocukları değil. Yetimhane kelimesi gibi tıpkı, -yetim. Kurum tarafından el konulmuş. Kelimeye yüklenen yan anlamlar kitap konusu, öksüzhane yok(bkz; alt kısım), babanın kaybı ön planda, annenin kaybı babanın garantörlüğüne dokunmuyor, garantörün yani babanın kaybı ise kadının yetersizliğine açılan bir kapı adeta. Yok yok, sadece beynimize gelenleri söyledik artarda  -bu konu üzerine bir gelişme göstermek için zemin bu metin değil –kim bilir belki de bazı zihinlerde küçük kırpıntılara neden olur herhangi bir “öylesine” yazı.. Bu arada daru’l eytam, öksüz sıfatını da kapsamış Osmanlı’da –Cumhuriyet inkılapları çakması Türkçeyle verilmiş “yetimhane”den ileri: “Sözlükte “yetimlerin yurdu, barınağı” anlamına gelen bu kelime; tarihî bir terim olarak Osmanlıların; son asrında çeşitli şehirlerde vakıfların veya devlet yetkililerinin gayretleriyle çeşitli sebeplerle muhtaç duruma düşen yetim ve öksüz çocukların korunması için kurulan yurtlar ve pansiyonlar için kullanılan bir terimdir. Özellikle 1910-1920 yılları arasında pek çok yetimhâne açılmıştır. (i.u.)» -kaynak: dini kavramlar sözlüğü.

“piç” küfür sayılabiliyor bazı aile yapılarınca, diğer yandan argoda ve jargonlarda çok farklı ve muazzam ifadeleri karşılıyor, daha şirin olan “fırlama”ya kadar evrilebiliyor bağlantılarıyla, diğer yandan DNA testi ile ispatlamamış herkesin sıfatı tuhaf şekilde, genel yaygın ifade “ne idüğü belirsiz döl” ülkemizde, spermi belli olmayan. Yani bizim ilgilendiğimiz kişi!, belki de biz! Babasızlık! İhtiyacımız olan –ve sahip olmak için çok şey verdiğimiz- gerçek durum, şey! Bu arada babasızlık “piç” ifadesine kaldığında kurumsal bir hal alıp sadece hüviyetsizlik, (kimliksizlik) anlamına geliyor sonuçta. Kimliksizlik devletin ve tüm sistemlerinin asla istemediği ve tahammül edemediği, devlet aile okul ordu vs. vs. vs. babası olmayanı, sahipsiz olanı, kimliksiz olanı sevmez –elbette ki! Devletin tüm kurumlarıyla tek amacı size bir kimlik vermektir, ömrü billah fiş altında bir yaşam sürmeniz için önce kayıtlı olmanız gerekir, devlet kurumlarıyla gerekirse sizi ıslah ederek bir kimlik sahibi yapar, devlet-baba gerekirse babanız olur, yani ananızı siken devlettir, zira sizin onun evladı olmaktan başka seçeneğiniz yoktur, analizciler keşke çekirdek dedikleri ailedeki ensest ile zaman harcayacaklarına devlet-babanın anne ve oğul arasına girerek yarattığı enseste de yönelseydi, devletin güzel uzvu psikanaliz bunu yapsaydı, zaten devlet tarafından yaratılmış dahası sistemleştirilmiş olmazdı değil mi. Neyse. Biyoloji devletin tasarım ve arzusu olan aile tipinin hizmetindedir. Kutsal –ve namus timsali- aile kutsal devlet ve kutsalın kendisi tanrı ve de ya da Allah. Biyolojik ahlak ortadadır. Bu aile-devlet-tanrı saçmalığı sosyal kültürel yapısı-durumu her ne olursa olsun “halk” dahilinde işler durumdadır. Bunun kapitalin ana arzu ve gereksinimlerinden başlıca yaratı olduğunu bugün aklıselim herkes biliyor. Sonuçta ekonomik ve kültürel durumu ne olursa olsun ruhban psikiyatri kapitalizmin büyük taşıdır, arzu edilen bireyi yaratmak işlevi ile donatılmıştır, sistem dediğimiz onun yetiştirdiği bireyi arzu eder, arzulardan arındırılmış, sündürülmüş insanı ister! Devletten başka kimse arzularının peşinden gidemez, analizin yapması gereken arzuyu yok etmek ya da öyle sanmaktır. Ama devletin bu biyolojik aygıt dahilinde işleyen sağlıksız tek tip aile arzusunda bir “kaçak” vardır! Kaçakların oluşmadığı bir sistem, bir entegre, bir devre mümkün değildir, doğanın kendisinde kaçaklar vardır, ıslah çalışmalarında, baraj çalışmalarında, aklınıza gelebilecek herhangi bir yerde, herhangi bir formda onlarca çeşit kaçak vardır, kaçak yapı sözde suçtur, kaçmak suçtur, asker kaçağı suçtur, hapis kaçağı, tımarhane kaçkını, kaçak elektrik kullanmak, kaçak su kullanmak, vergi kaçırmak tüm bu kaçaklar suç, kaçıklar suçludur, analiz-aile-okul-kışla-devlet-“allah” böyle emretmiştir.  Köylerde çok yaşadım-bulundum; saman balyaladım, ekin topladım, fide ektim, tohum serptim, hayvanlı ve motorlu saban sürdüm, ava çıktım, balık tuttum, değirmende çalıştım ve hep “dölü” ya da “deli” sıfatlarını taşıyan insanların muazzam varlıklarını tanıyarak sarsıldım. Köylerde en güzel, en özgün, farklı tiplere hep “dölü”, “deli” dendiğini gördüm, duydum, kayda aldım; kahvelerde, yaz plajlarında, orada burada her yerde benim en sevdiğim, beni en seven dölüler-delilerdi. Köyün kaçkınları, tıpkı “zen kaçıkları” gibi mesela, kaçık kaçkın. Köy(köy, kuy’dur kuyu yani, kuyunun etrafında serpilmiş yerleşkeye de köy denir.) “OY”un merkezi şimdi, köy kırsalda da değil artık kente taşıttırıldı. Köylü, hükümetin çoğunluk sağlayıcısı, devlet de köylü de sevmez “dölü”yü, “deli”yi. Biz de köylünün gözünde acayip, devletin gözünde zararlı değil miyiz zaten ki! Kaçak PİÇtir, devletin piçle derdi onun kaçak olmasıdır. Sokak sanatı da piçtir -yazılamalar da, illegal, devlete para kazandırmayan herhangi bir dergi, kitap, gazete de piçtir. Fanzin piçtir. Devletin kontrol altına alamadığı, bandrolleyemediği, barkodlayamadığı her şey! Düşünün kendisine kıyasıya söven bir kitap devletin kültür bakanlığına bağlı yayımcılar federasyonunun bandrolünü, bakanlığın ısbn barkodunu taşımakla var olur, kaldı ki bunun için ticaret merkezinde kaydı olması, sicil gazetesi çıkarması, yayıncılar birliğinden faaliyet belgesi alabilmesi gerekmektedir. Nasıl bir yeraltından bahsediyor bu insanlar, piç yeraltıdır, devletle bu saydığımız göbek bağları olanlar piç değildir, alt da değildir yan da değildir, öteki de değildir. Kısacası piç kodlanamaz olandır!, ve devletin analizinin de uzağındadır, onun arzu ettiği ve şekillendirdiği coğrafyanın içinde değil dışındadır. Şu devlet-aile-tanrı zırıltısı elbette ki onun ıslah gerekliliğindedir. Onu sağaltma arzusundadır. Devlet kendince azınlık olarak gördüğü uyruklara –kaldı ki onları da topraklarındaki KAÇAKlar olarak görür- ve doğal olarak kendi akımı üzerindeki bu kaçak akımı ortadan kaldırmak akımına katmak ıslah etmek ister –ve bunu cumhuriyet tarihinde çok iyi örnekler. İçinde kaçak olanı yani piçi istemeyen devlet, ırkı genelde öldürerek ıslah eder. Yani ıslah etmez. De. Öldürür. Öldürmek yumuşak bir kelimedir. Katleder. Öldürmek suretiyle ıslah yoluna gider de denebilir. Piç olarak gördüğünün toprağı kendi coğrafyası üzerinde zırıltı üçgen tarafından “işgalci” olarak görülür, bu Piç’e silahlanma-savunma hakkı tanır (böylelikle yüzlerce politik ekonomik sömürünün terör ve milliyetçilik vb adı altında kapılarını açar)! Bu kaçak akım akımlaşır, tıpkı biyolojik piçin başına gelen gibi, o bu durumu mikro bir formda sokakta da yaşamaktadır. Piç KARAdır, kara bir KAÇAKtır, sınırda da KAÇAKçıdır, göçebeliği de biyolojiktir. Sabit olmayan “kayıp”, “yitik” bir gen tarafından yaratılmıştır, Allah’a karşı işlenmiş bir suçtur, aile kutsallığından ve güzelliğinden mahrumdur –ne güzel bir mükafat!- “ortada bırakılmışlığı” hakkında halkın malum görüşü nettir. O coğrafyalar arası gezinen iktidar düşmanı kaçaktır.

Evet, “biz”, “devletin çocuğu” kavramı dahilinde O’nun sadece piçleri olabiliriz –kaldı ki bizim ıslahımıza duyduğu arzunun yarattığı üniteler bizi doğruluyor!

Tıpkı Freud’un ödipalleşmeyi reddeden şizofren evrenini sevmemesi gibidir bizlerin devlet ve onun elemanlarınca sevilmeyişimiz. Demek mümkündür ki hükümetin tüm fiziksel saldırısı (kimyasal gazlar, özel harekât timleri, çevik kuvvet vs.) ve benzeri müdahaleler bireyin ödipalleştirilmesi ve başkalaşımsal sürecidir. NAKARATTIR! Deleuze, Freud’un şizofrenleri daha çok hayvanmış gibi bahse aldığını söylediğinde, hükümet ve güçlerinin de bu şekilde davrandığını yaşamak-bilmek oldukça rahatsız edici. Zira her ikisi de aynı şeyin işçisi, talep edeni, hizmetkarıdır. Kölelik kainatın nakaratı gibi durmakta, tüm zamanlar, tüm tarihler.. Nasıl olabiliyor da bir halk (en azından hükümet belirleyen nüfus) lider seçtiğinin, karısını ve dahi kendisini de becerebileceğini, zira onun her istediğini gerçekleştirme hakkı olduğunu zikredebilme evresine geliyor –ya da kendi arzuları devlet tarafından tamamen bastırılmış olan birey, liderin her türlü arzu çeşmelerini özgür bırakmasını, bir ateri oyunu içerisindeymişçesine rahat hareket etmesi istiyor –yani arzuluyor!-. kendilerini yöneten kabinenin bir şekilde üyeleri konumundaki insanların açığa çıkan telefon konuşmalarında “bu halkım a*ına koyacağız” cümlesi karşısında a*ına konulmasında rahatsız olmuyor!  Kendisini yönetenin kendisini her hangi bir anlamda düzecek olmasının ona rahatsızlıktan öte artık haz verdiği, bu hazzın tabanının uzun yıllardır süren çalışmalarla yaratıldığını kim bilmiyor. Acaba sözde cumhuriyet ilanından bu yana tüm ulus olarak devletçe becerilme sürecinin sistemize edilmesinden olabilir mi! Burada artık haber verici olan bazı insanların çalması, diğerlerinin greve gitmesi değildir, daha ziyade, aç olanların muntazam bir şekilde çalmaması ve sömürülenlerin sürek halinde grevde olmamasıdır noktası aşılmıştır. Artık daha masum kalmıştır Reich’ın ürküşü, bizlerin şu sıra yaşadıklarının yanında. O denli ileri bir seviyesindeyizdir ki sömürünün bir düşünürü ikinci bir düşünürün kendisinden yaptığı alıntıyla burada üçüncü kez “dile dolamak” nakaratlaşamaz bile. Demek ki ortadaki doğru değerin derinliği nakaratı beslemektedir. Bahsini kılınır kılmaktadır. İnsanlığın köleleştirilmeye, aşağılanmaya arzu duyarcasına tahammül etmeleri nakaratın varlığıdır. Hafıza bu sürecin mekanıdır. Kültür varlık sebebiyken içerisindeki eğitim sistemleri “sürdürücüler”dir. Topografya ile ilintili olandır.

Rejimin ifşası,” diyorlar, ifşa: “[1] açığa vurmak [2] dile vermek [3] ortaya dökmek” yani sadece rejimin rejim içinde rejim için yapabileceği, diğer bir rejim tarafından yapılabilecek olan, rejimleşecek olanın yapabileceği, bir başka rejimin aracıya yaptırabileceği..gibi. Mümkünsüzlük halleri makro politikaların ve biçimlerinin yapı taşlarıdır. Ondan sebep ifşaya yönelik tüm otonomlar PİÇtir, KAÇAKtır yani. Gecekonduların ‘80 başı siyasetinin ilksel otonomları olması gerçeğinin doğrulayıcısı ardında ve yani içinde oluşan ve yaşanan siyasi-militan habitattır. Etik ve dürüstlük doğrulama değildir, nasıl çalındığı ve nasıl öldürüldüğü doğrulamadır! Rejim kendi içinde doğurgan ve bölünebilir olduğundan NAKARATın ta kendisidir. Kendini yaratandır da. Kendini ikiler. Permüte olabilir. Bazan paralel der kendine bazan alt, üst bazen kontr. Halkı bu “allah”-peygamber-halife üçgenine DNAsında onay vermiştir. Artık rejim vesileleriyle yasama yürütme yargı gibi engellerin önüne geçebilmiştir.

Despotik devlet’in şu anki formu bu genç cumhuriyet için bir anlamda yenidir. Paranın bedeni şu süreç dahilinde rantın bedeni olarak anılırsa doğrudur. Para cumhuriyet tarihinin en net ve aslında tek bedensel değişimini yaşamıştır-yaşamaktadır. Yaşam tarzı dediğimiz şey tüketim şeklimiz olma safhasını tamamlamış gibidir. Tüketim sınırlarını aşmış bireylere kapital junky adını verip onlara varsayımsal? bir evren de yaratabiliriz. Devletin aymazlığı kapitalizmin şuursuz yayılışıdır, hamur ya da jöle gibi yayılır kapitalizm. Devlet sıfatsızdır, bu sıfatsızlık sadece haysiyetsiz bir ekonomide vücut bulur. Hastalıklı devlet doğmaya ve baskıcı olmaya mecburdur. Para bunu ister ve gerektirir.

Analiz bitmeyen bir süreçtir. Ailenin polisin ve diğer uzuvların müttefiki olarak biyolojik ölümüne değin bireye yapışır. O değişimlere tabi olan çok büyük bir nakarattır ve diğer çoklu nakarat gruplarının özünde yer almaktadır. Halüsinasyon ile nakarat arasında muazzam bir ilişki vardır, destanlar, mitler, epikler, söylenceler beyin tarafından aynı salgı pompasına sebebiyet verecek güçtedir. Kurtuluş savaşı hikayeler, “Çanakkale geçilmez” mucizeleri, insan üstü güç masalları, çavuşlar ve neneler’in gırla gittiği bu aksiyon içinde ana figür açlık ve perişanlıktır, bu sonraki zaman dilimleri için şükran ve şükür’ün yetinme ve hak ve de hamd noktasının alt yapılarını da oluşturmaktadır. Toplumun libidosu toplu olarak zaptedilmiştir. “Zapturapt”, “veteriner hekimliğinde hayvanı muayene veya manipülasyon sırasında; hayvanın kendine, veteriner hekimine ve yardımcılarına zarar vermesini engellemek; başarılı bir manipülasyon sağlamak için kontrol altına almak için uygulanan sistemler topluluğu… Arapça “zabt”edip yani durdurup, kontrol atına alarak ; “rapt” etmek, yani bağlamak. Sadece durdurmakla yetinmeyip, bir daha hareket etmesini önlemek için önlemler almak. Cumhuriyet Osmanlı’dan bu yana nakarattır. Şimdiki zamanın geçmişteki kurgusudur. Döngünün halkasıdır.

Edebiyatın ödipal biçiminin edebiyatın ticari biçimi olduğu düşüncesine katıksız inanan insanlar olarak edebiyat üretiminde hayat sürdüğümüz topraklar üzerinde gerçek anlamda kapitalin karşısında yazınsal psikolojisinin diz çöktürülmediği kalemlerin varlığından daha önce de bahsettiğimiz gibi, neredeyse bahsedilemez, pazarlanmayan ve ana ekonomiye dahil edilmeyen nakaratlaşmamış bir edebiyat peşindeyiz? Kendisini beğendirmek için herhangi bir kılavuza ihtiyacı olmayan. Bir beğenmeyen dinlemesin orkestrası! Ne yazık ki Türkiye’de her türlü tebaaya varasıya farklı kaçak oluşumların dahi sermayeye bağlı üretim sürecinin nakaratı olmakta adeta yarıştığını görürüz. Alternatif yayımcılık kavramı yanlış olduğunca yalnızdır da bu topraklarda. Yıllardır ergenlerden akademisyenlere dek, dergilerde, okullarda, söyleşilerde, radyo programların kısacası medyada Türkiye’de yaftalanan adıyla “yeraltı” üretim sürecinin kültleşmiş masallar haricinde yaşamadığını, yeraltının edebiyatının olamayacağını, onun olsa olsa bir üretim şekli, süreci, politik zorunluluklara dayanan bir çoğaltım sistemi, bir teknik yaratım süreci olduğunu ifade ettik, geçmiş sayfalarda da dediğimiz gibi bunu ana akım sektörün yazarları, dergileri, yayımcıları ve elbet çocuk okurları algılamak ve duymak istemedi, zira ihtiyacı olan yalanı onlara gene ana-akım yayımcılık şirketleri vermekteydi. Kapitalizme küfür eden çocuklar kapitalizmin ünitelerini besliyorlardı, kaldı ki çocuklukları ömürleri boylarınca –kendi iş sahalarına sahip olduklarında da- devam edecekti. Küçük ekonomileri sevmiyorsunuz aslında, doğal olarak küçük yapılanmaları da sevmiyorsunuz, eleştirdiğiniz şeyi (aslında) arzu ettiğiniz şekilde ortaya koyan mekanizmaları sevmiyorsunuz, bu basit psikolojidir elbet, farkındalık hali haricinde üzerine gidilmeye gerek yoktur, sorunlu kısım farkındalık halidir, farkındalık hali tedavi edilemez, zira bu hal bir oluş değil tümün kendisidir, bireyin karakterindekidir. Küçük ekonomiler doğası gereği küçük siyasetlerdir de -ve politika üretme noktasında geri dursalar da bu mümkün değildir. Küçük politik sesler büyüklerin kulağına gitmez ve dikkatlerini cezbetmez ama mide bulandırıcı olanı “bağımsız”, “insiyatif” vs vs vs gibi kelimelerin içinde yer alan küçüklerin varlıklarını -kendilerince- rahatsız eder, böylelikle onların iktidarlaşma –nakarata giden yol dahilinde nakarat- arzularını da açığa koymuş olurlar -ki gerek yoktur, içlerinde ki arzu bir tek kendilerince görünmez olduğuna inanılan -saklanan- dır.

Artaud’nun yazın’a karşı haklı hakaretlerinin yanına kim inebilmiştir. Kim çocuksu göndermelerinin dışında yeri göğü sarsarak Kerouac’ın, Ginsberg’in sınırlarına, yaratım ünitelerine yaklaştı. Ya da kim 67-78 arasında Charles Bukowski’nin onurlu şair-şiir ekonomisine, Amerikan sistemi ve tüm dayatmalarına karşı çıkarak psikolojik algısını ve ana-akım edebiyat yayıncılık algısını alaşağı ederek kendisine mahkum etmesinin yanına insanca varabildi ve de (aptalca ergen söylemlerinin dışında –ergen yaş ifade etmez burada) kapitalizm karşıtı bir yaşamın ve şiirin ekonomisinin üzerine konuşabilmekten bahis edebildi. Üniversiteler de “hoca”lar ne halt etti 94 yıldır Allah aşkına!

Daha önce söyledik mi şu an hatırlamıyorum, nakarat despottur. Despotiktir. Nakarat devlet sistemidir. Hükümetlerce çeşitlenir. Baş(ba)kan nakarat temsilcisi ve üreticisi bakanların başı olduğu gibi doğal olarak baş nakartçıdır da aynı anda kendisi de bir nakarattır. Despot halifelik sistemini çok iyi bilir. “kendisi tanrıyla dolaysız bir hısımlık” ilişkisi içerisinde olduğundan halk ona tabi olmalı, gerekenler cezalandırılmalıdır. Hatta ülkeyi ekolojik bir felakete görülmemiş bir hızla götürmek ekonomik nakaratı ranttan öte ideolojik çöl arzusuna bağlar. O ekonomik olarak hükümetinin varlığı için su, toprak ve yeşil kutsal üçgenini ekonomisinin çarkı için rant formuna evirirken içsel olarak sapkın ve sözde dinsel kimliği çölün gerçek coğrafyasına arzu duyar *2. Deleuze (r.anh)’ün söylediğince şüphesiz ki “despot paranoyaktır” ve şöyle devam eder: “ve yeni sapkın gruplar despotun icadını genişletir. HATTA ONU DESPOT İÇİN ÜRETİRLER. Onun şöhretini yayarlar ve inşa ettikleri ya da işgal ettikleri kentlere onun gücünü kabul ettirirler.” O burada “seçilmiş kişi”dir. Borçlandırma 1923 senesinde başlar, bugün artık tartışılmaz bir şekilde 100 yıllığına yapılan anlaşmalar ortadadır ve bunlar ilk orta yükseköğretim süreçlerinde ders kitaplarında kahramanlıklar, destanlar arasında yer bulunup anlatılamamıştır. Borç ülkenin politik siyasi ağının ilk basamağından, ilmeğinden beri kimsenin aklına gelmeyecek her şey ve herkes ile ilişki halindedir. Bunu başarılı bir şekilde gerçekleştirmiştir. Borç dinsel kökende farklı eko verir, kökeninde yaradılış borcu, mihnet mekanizması yatar. Devlete minnet “allah”a minnet nakaratı. Bu varlık ünitesi ile devletin kullarından tahsilatı yaşamsal olarak bitmeyecektir. Süleymancıların Almanya oluşumundaki kadınların kollarındaki takılara varasıya dek keselere toplanması organizasyonu şeyh-iktidar-allah arasındaki mekanizmanın en pornografik hallerindendir –gene orda bulunduğumuzdan yazabilmekteyiz. Kaldı ki kutsal topraktan pay alma antik meseli hiçbir yere kaybolmaz! Efendi köle ilişkisi Hegel’den farklı kılındığı gibi Nietzsche’nin emek değil dilden geçirtmesi gibi şimdi daha farklı boyutlara gelip soyutlaşmıştır. Ama kaçınılmaz doğru efendinin dilinin tanrının dilinin hakim olduğu zaman dilimidir de.

Paul Baran ve Sweezy “le capitalisme monopolis”te döngüyü çok güzel ve net aktarır: “askeri aygıtı harekete geçirip ikmal edenler sadece bir insanlık karşıtı hizmetin girişimine girenler değillerdir. Aynısı, kimsenin gereksinim duymadığı malları ve hizmetleri üreten (ve bir talebi yaratan) milyonlarca işçi için de doğrudur. Ve ekonominin çeşitli sektörleriyle dalları birbirlerine öylesine bağımlılardır ki bu insanlık karşıtı faaliyete şu ya da bu şekilde herkes müdahil olur. Vietnam halkıyla çarpışan askerlere gıda ürünlerini temin eden çiftçi, yeni bir otomobil modeli için gerekli karmaşık aletleri bir araya getiren imalatçılar, ürünlerini insanların zihinlerini kontrol etmek için kullanan kağıt, mürekkep ya da televizyon imalatçıları, ve bunları takip edenler”, kaldı ki bu metin aktarısı esnasında aklımıza kaçınılmaz olarak Debord’un şu ifadesi de geliyor:   “Kapitalist ekonominin değişmez ilkesi olan “kullanım değerinin düşme eğilimi”, büyüyen ayakta kalma savaşında yeni bir mahrumiyet biçimi geliştirir ki bu insanların büyük kısmının ücretli işçiler olarak bitip tükenmez bir çaba sürdürmeye katılımını gerektirdiğinden ve herkes ya bu mücadeleye boyun eğmek ya da ölmek gerektiğini bildiğinden eski dönemdeki kıtlıktan çok da uzak değildir. Genel olarak modern metaların tüketimindeki yanılsamanın kabul görmesinin gerçek temeli şu şantajdaki gerçekliktir: En kısıtlı biçimiyle (beslenme ve barınma) kullanım, sadece giderek büyüyen ayakta kalma mücadelesinin aldatıcı zenginliğine hapsolduğu ölçüde varolur. Gerçek tüketici, yanılsamaların tüketicisi haline gelir. Meta, bu fiilen gerçek olan yanılsamadır, gösteri ise onun genel tezahürüdür.”

Henry Miller mucizevi eseri Hamlet’de aslında meseleye başka ve çok değerli bir köşeden şu şekilde yaklaşır: “Hamlet-doğan için izlenecek –gidilecek- tek yol Shakespeare’in çizmiş olduğu yoldur.” Kaldı ki Shakespeare’imizin yaptığı da başka herhangi bir yolun mümkünsüzlüğünü sağlamaktadır, çağlar, rejimler ve hükümetler boyunca bu mümkünsüzlüğün realitesinde kullanılan araçlar değişkendir, bazan ordu bazan idam bazan gaz bazan özel harekat bazan çevik kuvvet.

Kısacası nakarat da tıpkı klasik analiz formu gibi söylencelerden beslenir ve kaynak bulur, hatta bağıntıları permütasyonif olduğundan nakarat kendinsil bir biçim olarak psikanalizi içinde barındırır. Kısacası söylenceye her dönüş nakarattır, iş bu yüzden “söylencede hayat yoktur” o yüz binyıllık cesettir, “söylencede sadece söylenceler yaşayabilir.” Siyasi eğrilerin doğrusudur bu.

Nakaratın esaslı varlık kaynağı politik ekonomi ve aile sisteminin kendilerince işe yararlarını yaratan devletin varlık sebebi olduğu analizcilerdir de bu masalcı dede den şamana farklılıklar gösterir de. Nasıl ki işlevsizleşmiş çürümüş aile divanı analistin pahalı muayenehanesindeki divana dönüştü ise ülke politikasının hükümetleri de aynen bu şekilde değiştirilir. Her hükümet yapısı çatırdadığında, hırsızlığı açığa çıktığında (çalmayan hükümet mümkün olan değildir) analiz halkın oylarıyla eskiyenin “seçim” divanına yatırılmasıyla gerçekleşir(bu “divan” analizcinin divanıdır). Ta ki bir dahaki çürüme evresine dek. Oysa çürüme nakarattır. Daimdir. Döner durur. Zira organizma komple mikropludur. Ampütasyona tabi tutulsa dahi çürüme-analiz-oy-hükümet-aile devam eder. Nakarat!

İşte bundan sebep Lacan’ın yerli yerinde “hayır,” demeleri önemlidir, işte bu yüzden Deleuze ve Guattari önemlidir. Lakin papağanlıklarını yaparak nakaratlar yaratarak yürünecek bir yol değil bizimkisi elbet, yeni kavramlar, düşünceler, yollar, arterler ve haricinde tali yollar, kullanılmayan yollar, eski yollar, işçilerin ve tamir ekibinin kullandığı yollar, keçilerin ve köylülerin ve çingenelerin bilebildiği öteki ya da “kestirme” yolar, yani onlardan çıkıp yeniye dönük yürüyüp gitmeler, burada bu metin bütününde yapılan zaten budur: YÜRÜYÜP GİTME, burada yazı olarak bizim türümüz tarzımızdır bu zaten, tıpkı William Burroughs’un cut-up’ının tersine dediğince Gilles Deleuze’ün pick-up’lar daha çok geçerli yatay ve uzam, lakin TERKEDİŞ ve YÜRÜYÜP GİDİŞLER ile. Ki bu süpergosuz bir alanın üretkisidir. Bizim tarım bahçemizin toprağında yetişmeyen varolmayan bir tohum bitkidir süperego. Aileyi YAKMAK ile merkezleşmiştirden bir öte GENe yerleştirilen o pis kodu silikleştirme eylimindedir. Bu anadilin içindeki başka bir dilin mümkünlüğüdür, patika gibi. KEÇİ gibi. Bizim hayvanımız kesinlikle keçidir. Bellekten bloka yazıyı katediş. Büyüyünce ne olacaksın sorusunun ardında yatan iktidar arzusunun ve dilinin tersine çevrilip devrilmişlik hali, biz bir baltaya sap olmayanız, zira balta da değiliz, balta da değilsiniz, aparatınız olup sizi işlevleştirmek zorunda değiliz, biz olmadık -yani hakim olan değiliz, sahip değiliz, mülk taşıyıcı değiliz, iktidar değiliz, biz devlete bağlı kurumlar içinde şaircilik, yazarcılık, sanatçılık oynamadık oynamıyoruz! Biz mezun değiliz, öğretmen değiliz, yetkin değiliz, meslek erbabı da değiliz, biz ebeveyn siteminin genetik sistematik dayattığı büyüyünce ne olacaksın soru arzusununda AZINLIK olanız, kalanız, büyümeyeniz! Nakarat dünyanın tüm haritalarının çizilmiş olmasıdır, nakarat bu ülkenin sınırlarının tüm değişkenliklerinin bilinebilmesi, ve tarihinin beklenmesidir. Dünya haritası için bu budur böyledir.

..

 

tüm hakları serbesttir.

şenol erdoğan tarafından kaleme alınmıştır.

iletişim için: senolerdogan645@gmail.com

 

SUB Press quartet

Print

DUYARAK DÜŞÜNMEK
Gilles Deleuze ve Félix Guattari’de Pop
Timothy S. Murphy University of Oklahoma
& Daniel W. Smith University of New South Wales
Türkçesi: Barış Tanyeri
SUB Press, 2015

17. Deleuze’ün pop müzik dünyası ile olan ilişkisine odaklanmamız, Guattari’nin o dünya ile kendi bağlarını kurmadığı anlamına değil, yalnızca bunu daha basit ve sürekli şekillerde yaptığı anlamına gelir. Yazılarında pop müziğe nadiren atıflar yapsa da Guattari sosyal yaşamının büyük bölümünde Fransa ve diğer ülkelerde militan kitle hareketlerine, kısmen uluslararası öğrenci topluluklarının pop protest müzik sirkülasyonu sayesinde oluşan hareketlere dahildi. Sol tandanslı gruplar arasında 68 Mayısı öncesi Fransız öğrenci yaşamı yoksullukla iç içe olsa da İngiliz, Amerikan ve yerel rock gruplarının yaptıkları bir soundtrack’e de sahiplerdi. Benzer şekilde ve daha alakalı olarak Guattari’nin direkt olarak ilişkili olduğu 77’deki solcu İtalyan hareketi Bolonya’daki Radio Alice gibi lisanssız “korsan” radyo istasyonlarında bir araya geliyordu. Çağdaş bir rapor durumların nasıl olduğunu anlatıyor:

Radio Alice’in yayınları müzik (rock, caz, bazı klasikler, pek çok halk ve politik protest şarkı), haberler (İtalya ve dünyadaki sol tandanslı ve işçi sınıfına mensup kişilerin mücadeleleri, yerel öğrenci hareketlerinin kayıtları, “parlamento-üstü” sol grupların yayımladığı gazetelerden okumalar, feminist, homoseksüel ve radikal sivil-hak aktivistlerinin organize ettiği aktiviteler üzerine son dakika haberleri) ve telefon etmeye ya da istasyonun karargahına uğramaya tenezzül eden herkesin muhtelif konular üzerine yorumlar yaptığı bir karışımdı. İstasyon Bolonya’nın nispeten dökülen bir bölgesinde bir apartmanın en üst katındaki iki harap odadan oluşuyordu.
(Cowan, 67)

77 Hareketi’nin unsurlarından biri olan bu “Özgür Radyo” hareketi (buna ek olarak İtalyan Komünist Partisi ve egemen olan Hristiyan Demokratlar arasındaki Tarihsel Ödün’den ve refah politikalarından duydukları memnuniyetsizliği “ilkel” modalar ve yaşam tarzları benimseyerek belirten “Metropol Yerlileri” de dahildi), pop müziği yıkıcı toplantılarının unsurlarından biri olarak kullanıyordu. Guattari Radio Alice’in fırtınalı kariyerini belgeleyen kitabının övgü dolu önsözünde radyo istasyonunu şöyle karakterize ediyordu: “Alice. Bir radyo kaçış hattı. Teori –yaşam –praxis –grup –seks –yalnızlık –makine –sevgi -okşamanın bir araya gelmesi” (Guattari 380). Yani Guattari’ye göre Radio Alice toplumun kenarından sıyrılmış, ve geniş bir politik hareket kavramına oturtulmuş bir tür kültürel ad aktarması, aykırı öznel ve dokunaklı noktalardan bir araya getirilmiş, spontane olarak oluşturulmuş bir bölgeydi. İtalya ve Autonomia’ya adanmış özel Semiotext(e) sayısında Radio Alice’in organizatörleri Collective A/Traverso adında bir özet manifesto yayımladılar ve bunun içinde Guattari’nin 1977’de, müstehcenlik dolayısıyla kapatılmadan tam bir gün önce radyo istasyonundakilerle çalıştığını gösteren bir fotoğraf da vardı. Manifestonun son cümlesinde Deleuze ve Guattari’nin arzu teorisine bir gönderme var: “Artık arzulardan konuşmayı bırakıp arzulayalım: arzulayan makineleriz, savaş makineleri” (“Radio Alice-Free Radio,” 133-134).

Print

Kafka Efekt, Minör Bir Edebiyat Nedir
GillesDeleuze&FélixGuattari
Önsöz: RédaBensmaïa
Türkçesi: Barış Tanyeri
SUB Press

Minör edebiyatın üç karakteristiği dilin bölgesinden edilmesi, bireyin politik aracısızlıkla ilişkilendirilmesi ve beyanın kolektif meclisidir. Minörün spesifik edebiyatları değil, büyük (ya da belli başlı) edebiyatın özünde olan her edebiyatın devrimsel koşullarını belirlediğini söyleyebiliriz. Büyük bir edebiyatın olduğu bir ülkede doğacak kadar şanssız olanlar bile tıpkı bir Çek Yahudi’nin Almanca, ya da bir Özbek’in Rusça yazması gibi o dilde yazmalıdır. Çukur kazan bir köpek, delik açan bir fare gibi yazmak. Bunu yapmak için kendi az gelişmişlik noktasını, kendi lehçesini, kendi üçüncü dünyasını, kendi çölünü bulmalıdır. “Marjinal edebiyat nedir?” ve “Popüler edebiyat nedir, proleter edebiyat nedir?” gibi sorular üzerine çok tartışıldı. Daha objektif bir kavramla işe başlanırsa kriterlerin zor olduğu ortadadır –yani minör bir edebiyatla başlanırsa. Yalnızca majör dilin minör pratiği içten sağlanırsa popüler edebiyat, marjinal edebiyat vesaire tanımlanabilir.5 Yalnızca bu şekilde edebiyat kolektif bir ifade makinesi haline gelebilir ve içerikleriyle başa çıkıp geliştirebilir. Kafka minör bir edebiyatın materyaliyle uğraşmada çok daha muktedir olduğunun üzerinde durur.6 Peki neden söz makinesi ve aslında bu nedir? Bunun dilin bir çok bölgeden edilmesiyle ilişkili olduğunu biliyoruz; kırsal çevreyle birlikte Çek dilini bırakan Yahudilerin durumu budur, ama aynı zamanda Alman dilinin “kağıt dili” olması da buna tekabül eder. İşi daha da ileri götürebiliriz; bu ifadenin bölgesinden edilmesi hareketini daha da ileri taşıyabiliriz. Ama bunu yapmanın yalnızca iki yolu var. Biri bu Almancayı suni olarak zenginleştirmek, bütün sembolizm, ayakta uyuma, ezoterik anlam, saklı bildirgeç kaynaklarını şişirmektir. Bu Prag okulundaki MaxBrod da dahil olmak üzere GustavMeyrink ve pek çok başka ismin de yaptığı şeydir.7 Ama bu çaba arketip, Kabala ve simya zemininden hareketle umutsuz bir sembolik yeniden bölge kazandırma çabasıdır ve halktan kopuşu şiddetlendirip politik sonucunu yalnızca Siyonizm ya da “Siyon hayali,” gibi şeylerde bulur. Kafka diğer yolu seçecektir, ya da daha doğrusu diğer yolu icat edecektir. Prag’ın Almancasını fakirliğiyle olduğu gibi kabul edecektir. Topyekun süssüzlük elde edene dek sürekli olarak bölgeden edilme yönüne ilerleyecektir. Dil çorak olduğundan dolayı onu yeni bir yoğunlukla titreştirecektir. Dilin sembolik ve hatta önemli ya da basitçe bildirgeç içeren kullanımlarının tamamen yoğun kullanımına karşı duracaktır. Mükemmel ve formu olmayan bir ifadeye, materyal olarak yoğun bir ifadeye varacaktır. (Bu iki yol nazarında aynı alternatifleri başka koşullar altında Joyce ve Beckett’da da bulamıyor muyuz? İrlandalılar olarak ikisi de minör bir edebiyatın ılıman koşullarında yaşadılar. Bu tür minör edebiyatın şanı da budur –bütün edebiyat adına devrimci bir güç olmak. Joyce’da İngilizce ve bütün dillerin faydalı hale getirilmesi. Beckett’da İngilizce ve Fransızca’nın kullanılması. Ama Joyce sürekli neşe ve fazla-şevk ile çalışır ve her tür dünya çapındaki yeniden bölge edinmeyi olanaklı kılar. Beckett ise kuruluk ve süssüzlük, tercih edilmiş bir yoksulluk ile bölgeden edilmeyi öyle bir noktaya kadar iter ki yoğunluklar dışında başka bir şey kalmaz.)

Print

William S. Burroughs
Elektro/nik Devrim
Türkçesi: Barış Tanyeri
SUB Press, 2015

Başlangıçta söz vardı ve söz tanrıydı ve o zamanlardan bu zamana en büyük sırlardan biri olarak kaldı. Söylenene göre söz Tanrıydı ve söz etti. Bu başlangıç sözü tam olarak neyin başındaydı? YAZILI tarihin başında. Genel olarak zikredilen sözün yazılan sözden önce geldiği varsayılır. Ben ise zikredilen sözcüğün yazılan sözcükten sonra geldiğini iddia ediyorum. Başlangıçta söz vardı ve söz Tanrıydı ve söz etti… insan eti… YAZI YAZMANIN başında. Hayvanlar konuşup bilgi aktarıyorlar, ama yazı yazmıyorlar. Bilgiyi gelecek nesiller ya da iletişim sistemlerinin dışındakiler için olanaklı kılamıyorlar. İnsanlar ve diğer hayvanlar arasındaki hayati fark budur. YAZI YAZMAK. Anlamın anlamı, Genel Semantik konseptini geliştirmiş olan Korzybski bu insan ayrımına dikkat çekmiş ve insanı “zamanı bağlayan hayvan” olarak tanımlamıştır. Yazı üzerinden bilgiyi diğer insanlar için olanaklı kılar. Hayvanlar konuşur. Yazmazlar. Bilge, yaşlı bir fare tuzaklar ve zehirler hakkında pek çok şey biliyor olabilir, ama Reader’s Digest için DEPONUZDAKİ ÖLÜM TUZAKLARI başlıklı bir ders kitabı yazıp deliklerde saklanmak ve deliklere çelik yün tıkayan bilmiş adamların icabına bakmak için taktikler veremez. Yazılı söz olmasaydı zikredilen söz hayvan adımının ötesine evrilir miydi, orası şüpheli. Yazılı söz İNSAN konuşması dolayısıyla anlaşılabilir bir şeydir. Bizim yaşlı, bilge farenin aklına etrafına genç fareleri toplayıp işitsel bir gelenekle bildiklerini aktarmak gelmez, ÇÜNKÜ BÜTÜN BU ZAMANI BAĞLAMA KONSEPTİ YAZILI SÖZ OLMADAN MÜMKÜN DEĞİLDİR. Yazılı söz tabii ki bir şeyin sembolüdür, ve Mısır dili gibi hiyeroglifik dillerde ise kendi başına bir sembol, yani temsil ettiği şeyin resmi olabilir. İngilizce gibi bir alfabe dili için bu geçerli değildir. Bacak sözcüğünün bir bacağa görüntüsel bir benzerliği yoktur. KONUŞULAN bacak sözcüğünü kasteder. Dolayısıyla yazılı bir sözcüğün BİR GÖRÜNTÜ olduğunu, ve yazılı sözcüklerin dizi halindeki görüntüler, yani BİR FİLM olduğunu unutuyoruz. Hiyeroglifik bir dizi bize zikredilen sözcüklerin aracısız, işleyen bir tanımını verir. Zikredilen sözler bu imgesel diziye denk gelen sözel birimlerdir. O halde yazılı söz nedir? Temel teorim, yazılı sözün zikredilen sözü mümkün kılan bir virüs olduğu. Söz bir virüs olarak kabul edilmedi, zira ev sahibi ile dengeli bir simbiyoz durumuna gelmeyi başardı… (Bu simbiyotik ilişki, daha sonra sunacağım sebeplerden dolayı çöküyor.)

Print

MARCEL DUCHAMP’IN MAKİNESİ
Lawrence D. Steefel, Jr.
Türkçesi: Kerim Atay
SUB Press, 2015

Yukarıda kullanılmış olan “anlamsızlık” ve “anlamsızlık sahası” sözcükleri, Elizabeth Sewell tarafından Duchamp’ın 1912 sonrası sözdizimsel metotlarına beklenmedik bir bakış açısı sağlayan, daha özellikli bir anlamda kullanılmaktadır. Sewell ve Duchamp için anlamsızlık, sabit taraflarla “düş”ün sınırsızlığına karşı oynanan bir oyundur, –düş burada hem gerçek anlamındadır; hem de hayalin ulaşabileceği en uzak dil, sebep, baskı, veya “düşvari”lik barındırmayan her türlü “gerçeklik” sınırlarını da aşan, ancak Alice’in maceralarındaki gibi “aynanın ötesindeki” bir dünyada mümkün olabilecek kadar sınırsız bir sezgi teşbihi olarak düşünülmektedir- ve dolayısıyla imgesel sonsuzluktur. 38 Duchamp’ın durumunda anlamsızlık, (1912’den sonra) mekanizmaların ve belirli bir düzene ait makine biçimlerinin bitiştirilmesi ve üst üste konulması ve açıkça ayrılıştırılmış olarak yerleştirilmesini içermektedir 39 (bu ağırlıklı olarak mekanik bağlantılar veya katı hatlarla “birbirine bağlamak” ile elde edilmektedir). Anlamsızlık oyunu, son derece gelişmiş diğer oyunlar gibi, “somut ya da zihinsel belli bir obje ya da bir sınıf objenin, sınırlı bir yer ve zaman ve sabit oyun kuralları çerçevesinde, şans ve rakip muhalefetine karşı belirlenmiş bir sonuç üretme amacıyla faal bir biçimde manipule edilmesini gerektirmektedir. ”

internet satışı:

e-mail: subpress@yandex.com

facebook page: https://www.facebook.com/pages/Sub-Press/482729841829453