ULUMA / HOWL – KADDISH

howl kaddish.jpg

http://www.rob389.com/howl-kaddish-ve-oteki-siirler-allen-ginsberg/dp/tr/11/9786059486415

Jack Kerouac, Amerikan yazınının yeni Buddhası, 1951–1956 yılları arasında yazılan on bir kitabında da dahiliği hemen hemen ortaya çıkarttı -On the Road, Visions of Neal, Dr. Sax, Springtime Mary, The Subterraneans, San Fransisco Blues, Some of the Dharma, Book of Dreams, Wake Up, Mexico City Blues,  Visions of Gerard- spontane bir bop ölçüsü ve orijinal klasik bir literatür yarattı.

Birçok cümle ve Howl’un başlığı adını ondan aldı.

 

William Seward Burroughs, Çıplak Şölen isimli herkesin çılgına döndüğü ebedi bir roman yazdı.

 

Neal Cassady, The First Third’ün yazarı, bu tek kitabında Buddha’nın ışığında otobiyografisini yazdı.

 

Tüm bu kitaplar Cennet’ten çıktı.

Reklamlar

ALLEN GINSBERG * ÖLMEMİ BEKLEYİN

olmemibekleyin_kapak_deneme2

SATIN AL http://www.idefix.com/Kitap/Olmemi-Bekleyin/Edebiyat/Siir/Dunya-Siiri/urunno=0001704089001

Önsöz

Allen Ginsberg tehlikelidir! Öyleyse buyurun gelin!

Ergenlik çağımda Allen Ginsberg’in şiirlerini ilk okuduğumda bende uyuşturucu gibi hayattan kaçış etkisi yapmışlardı. Ginsberg’in şiirleri, beni şiir dünyasının derinlerine sürükleyerek gözlerimi açtı ve senelerdir doyurmaya çalıştığım bir şiir açlığını doyurdu. “Uluma”, “Kadiş”, “Günebakan Sutra” ve “Amerika”yı okuduktan sonra dünyayı bambaşka bir şekilde görmeye başladım. Dil, zihnimde gürültülü ve gizemli; sözcükler ise ağzımda leziz ve uçarı bir hâle geldi.

Ginsberg’i okumak, bana lisemin İngilizce bölüm başkanına müfredatta yeterince şiir olmadığından şikâyet etme cüreti kazandırdı. Bölüm başkanı kurnaz bir şekilde bana fazladan şiir okutmayı önerdi; okuyabildiğim kadar şiir. Önerdiği şairler -Elizabeth Bishop, Marianne Moore, Wallace Stevens- ergen kulaklarıma ya yavan ya baş edilmez geliyordu. Başkan, bana Sylvia Plath’ı önerdi ama Plath bile beni heyecanlandırmaya yetmedi (o zamanlar); beni Ginsberg gibi, şiirin yapmasını istediğim gibi rahatsız edemedi. Yo, yo, yo! İstediğim ŞİİRDİ! Kargaşa, tehlike, akılları baştan alan, ağzı bozuk, akıl çelen kehanet! Talmudvari, Beat-zırvası, kuir, kırık-gitarlı-Bob-Dylan’ın sadece ALLEN GINSBERG’in söylemeye cesaret ettiği Amerikan şarkısını istiyordum.

Ginsberg’e duyduğum tapınmanın tekeşli olduğunu sanmayın. Tam tersi! Ginsberg’i sevmek beni daha bir sürü harikulade ilişkiye sürükledi. Ginsberg’i okuduktan sonra, tersine kronolojik bir sırayla Ginsberg’in ardından daha anlamlı gelen Walt Whitman’a âşık olmam işten değildi. İfade şekli, ritmi ve dilinin yoğunluğuyla Ginsberg’den ayrılan, ancak tutkusu ve toplumsal aktivizmi şiirden (Ginsberg’i okuduğum için) beklediğimin ta kendisi olan Adrienne Rich’e de çarpıldım.

Lise, üniversite, lisansüstü ve sonrası boyunca Ginsberg beni yoldan çıkarıp bereketli maceralara yöneltti. Ginsberg’in hakkındaki hayalleri merakımı uyandırmasa William Blake’i asla okumazdım. Ginsberg beni Anne Waldman’a götürüp getirdi, ardından Plath’a ve Anne Sexton’a. Ginsberg’in ahbaplıkları ve ortaklıklarının çılgın, hayali bir yol haritasını takip ederek yıllarımı geçirdim. Ginsberg-Frank O’Hara ilişkisi beni uzun seneler boyunca besleyecek şiirlere götürdü: David Trinidad, Wayne Koestenbaum, James Schuyler, Alice Notley, Bernadette Meyer. Ginsberg’in şiirlerini okumadan aylarım geçse bile varlığını harikulade bir bulaşıcı hastalık gibi daima içimde ve okuduğum şiirlerde hissediyordum. Ginsberg’in şiirlerine dönmek asla hayal kırıklığı yaratmıyordu. Aradan seneler, sayısız tekrar okuma geçtikten sonra dahi şiirleri hâlâ bana sıcak, hastalıklı, hasta ve dürtücü gelmeye devam ediyor. Beni yazmaya, daha uzun yazmaya, daha dağınık yazmaya, daha sahici yazmaya, daha çok ego ve tevazuyla, sahip olduğum ve olduğum her şeyle yazmaya davet ediyor.

Şiir algıma ilham veren ve onu kaçınılmaz bir şekilde şekillendiren, Ginsberg’in eserleri ve yaşamı hakkında (yanlış) anladıklarımdır. “Şair” sözcüğünün kafamda bana benzer bir imge oluşturması yıllar aldı: Bir anne ve yazar, küçük çocukları ya yan odada ya aynı odada ya tam tepesindeler. Fakat bence gözümde canlandırdığım ilk “şair”, rutubetli bir odada mum ışığında tek başına oturan veremli bir adam değil de çılgın, sakallı, güler yüzlü, ağzı bozuk, utangaç fakat açık sözlü, devamlı olayların ve insanların merkezinde yer alan Yahudi bir ozan olduğu için, ben de şair olabilirim diye düşünebildim!

Yıllarca Sylvia Plath’tan ve Anne Sexton’dan korktum, Elizabeth Bishop ve Marianne Moore’dan uzak hissettim ve bazı şiirlerini sevsem dahi T. S. Eliot, Ezra Pound, Wallace Stevens, William Carlos Williams ve Robert Lowell gibi yazarların yanında görünmez (veya aşağılanmış) hissettim. Ama Allen iyi bir anneydi. Beni şiirin mutfağına davet etti ve bir sandviç hazırladı. Dağınık, kusurlu, kucaklayıcı, coşkun, erotik (ikimiz de erkeklerden hoşlanıyoruz); paylaşabileceğim türden bir şiir sundu. Neticede asit kullanmadım, okulu bırakmadım, bir tapınakta inzivaya çekilmedim. Hayatımda New York’tan San Francisco veya Boulder dışında bir yere gitmek için ayrılmadım. Ginsberg’in iyi bir anne olmasının sebebi biraz da bir şair ve bir insan olarak değerli olmak için o (veya onun gibi) olmak zorunda olduğumu (veya olabileceğimi) hissettirmemesiydi. Ginsberg’i sevmek Beat veya Budist olmak zorunda olduğum anlamına gelmiyordu. Ginsberg’i sevmek çok büyük ve çok küçük, düşünceli ve alakadar olmam lazım demekti.

Bu eski-yeni şiirleri okumak ne büyük keyif! Sanki çok sevdiğim birinin eski fotoğraf slaytlarını izlemek gibi. Gençken ne de yakışıklıymış! Ne masum görünüyormuş! Ne bilge! İnsan yeniden moda olan veya hiç modası geçmeyen şeylere, tanıdık gelen ama aslında ilk defa gördüğü resimlere şaşıp kalıyor. “Tabii ya!” diyor. “Öyle miymiş!” veya. Bu gizli kalmış şiirler için, sadece bir hatıradan ibaret değil, yeni bir bağ, yeni bir keşif olan çoklukları için minnettarım. Ginsberg’in göz korkutan üretkenliğini sevsem de yayımlanmış eserlerinin çokluğu onun zaman içindeki gelişimini gözlemlemeyi oldukça güçleştirir. Bu hatırı sayılır (ama başa çıkılabilir) zaman yolculuğuna çıkmak ve Ginsberg’in şu mısraları çıtlattığını (çatlattığını) görmek ne büyük zevk: “Fırlatılan eldiveni yerden almaya hazırız: / Savaşmaya, fethetmeye, dünyayı yeniden inşa etmeye.” Ginsberg eskiden bile biliyordu, boğazı “tıkanmıştı, boğacakmış gibi / Dilimi konuşmasın diye; oysa kulağımda / Avam arbedenin sesleri çınlıyordu.” Ginsberg’in şarkı söylemeye başladığını duyarız. “Kendi fiziksel ebediyetini” yazarken “dünyanın çıldırdığını görmeye uyanışını” izleriz.

Bu toplamanın “Kendi doğamın baktığım Enginlikteki kadar isimsiz Ozanıyım” (Mükemmel “Galler Ziyareti Sonrasında 29 Temmuz 1967” şiirinden) gibi coşkulu dizelerden “Melankoli burada oturmaktır, orta yaşlı / yıpranmış yenler ve kıllı ellerle / korunmasız, yalnız” (Hopper’ı andıran hüzünlü ve sinemavari şiir “Cleveland Havaalanı” şiirinden) gibi kasvetlilere kadar uzanan ruh hâli yelpazesini seviyorum. Bu şiirlerin içinde Ginsberg’in bir sürü arkadaşının (direkt yazar olarak veya atıfta bulunularak), Whitman’ın (o kadar nüfuz etmiş ki nerdeyse ete bürünmüş gibi), John Ashbery’nin, Frank O’Hara’nın, Kenneth Koch’un, Bob Creeley’in, Charles Olson’ın, Amiri Baraka’nın, Gregory Corso’nun, Lawrence Ferlinghetti’nin, Bob Dylan’ın, Gary Snyder’ın, Anne Waldman’ın, Ted Berrigan’ın, Ron Padgett’in, Susan Sontag’in, Carl Solomon’un ve diğerlerinin olmasını seviyorum. Ginsberg’in her şeyle içten bir şekilde ilgilenirken kendisini asla çok ciddiye almamasını seviyorum: “Ve ben — / ‘Om om om filan — / dualarımı tekrarlıyorum / NY Post’u yiyip yuttuktan sonra / gözümde yaşlarla —.”

Kısa haiku benzeri şiirleri de seviyorum: “Şafakta uyandım kaçmaya çalışırken — / Yakalandım rüyamda / bir şeyler aşırırken” veya tümü şu kadardan ibaret “Trungpa Dersleri”:

Şimdi yay fırça ve yelpazeyi elimde dengelediğime göre

— Bir bardak suya ne dersin? —

İşemek için çükümü tutarken, Atlantik fışkırıyor.

Yemeğe oturduğumda, Ay ve Güneş tabağı dolduruyor.

Bunlardan başka mini epikler, ülkeyi kuş bakışı bir kıyıdan diğerine izleyen ve sadece Amerika’ya değil, “enginliğin” kendisine bir övgü olan harika “New York’tan San Fran’e” de var. Bill Morgan’ın, yüz kızartacak derecede cinsel içerikli “Bebbe beni kucağına al…” diye başlayan “[Şiir]”i de yetmiş yedi yaşındaki Marianne Moore’a yazılmış sevimli doğum günü şiirini de bu toplamaya dahil etmiş olmasından dolayı memnunum. Kişisel, siyasal, fiziksel ve tinsel… Bu yaşamsal kuvvetlerin yumak olduğunu, bunların birbirinden asla ve asla ayrılamayacağını bilmek, Ginsberg’in tipik özelliğidir.

Polis şiddetini, ırkçılığı, sınıf baskısını ve hapishane endüstrisi sistemini lanetleyen bu toplamanın ürkütücü vakitliliği karşısında dilsiz kaldım (ama şuursuz değil): “Deli arabalar polisinizden korkmuş yapayalnız topraklarda dolaşıyor”; “ifade özgürlüğü / Ben sıradan bir yurttaşım / polisten korkan”; “Hangi ilahi kongre soruşturması silecek / geçen onca yılı, iftirayla, haksızlıkla, / beyin yıkama ve hapisle?”; “Başkalarına verdiğin acıları hatırla Kocabaş! / Dur ve ölüm döşeği vicdanında hak hukuk ara!” Bu toplama bize hâlâ “havası zehirlenen saftirik ölümlüler” olduğumuzu ve haberlerimizin haber niteliği taşımadığını hatırlatıyor.

Bu toplamadaki ilk şiiri okuduğumda sesli güldüm. Annemin doğduğu yıl yazılan şiirde Gordon Canfield’ın kim olduğuna dair (dipnotları okuyana dek) bir fikrim yoktu ama 2016 seçimlerine yaklaştığımız bu günlerde şiirin güncelliği beni çok etkiledi. Aynı gün ilerleyen saatlerde oğlum Donald Trump kazandığı takdirde ne yapacağımı sordu (Bundan yetmiş üç sene sonra kimsenin Trump’ın kim olduğunu hatırlamayacağını tüm kalbimle umut ediyorum.) “Ne mi yapardım?” dedim. Oğlum “Evet,” diye yanıtladı. Ne dememi bekliyordu, Kanada’ya taşınırız mı? Her şeyi bir kenara bırakıp… “Anne” dedi oğlum, “Trump bebeğini emziren bir annenin iğrenç olduğunu söyledi!” Ginsberg’i düşündüm. “Sanırım Trump’ın canına okuyan bir şiir yazardım.”

Ginsberg bana arkadaşlarım gibi (ölmüş olanlar dahil), hatta hiç tanımadığım şairler gibi (Ginsberg’in kendisi gibi) yazmayı hatırlatıyor. Eğlenmeyi, ciddi olmayı, kızmayı. Bulutların altında meditasyon yapmayı hatırlatıyor, sahtekâr siyasetçilerin ağzının payını vermeyi ve neden “Beyaz / bankerlerin, politikacıların polis ve orduların” hâlâ hemen her şeyi kontrol ettiğini sorgulamayı. Ginsberg, “ruhlarımızın şen ilahisini / bastırmak üzere” yaratılan sefaletle savaşmak üzere “bedenime geri dönmeyi” hatırlatıyor. Ginsberg’in ileri görüşlü şiirleri, isyan ettikleri eşitsizlikleri sona erdirmediklerine göre işe yaramış sayılmazlar. Bu şiirlere bugün her zamankinden çok ihtiyacımız var. Bu koleksiyon bana teröre karşı savaşımızın terörü içeren bir savaş olduğunu ve Ginsberg’in “Savaş kara büyüdür” sözünü hatırlatıyor.

Bu denli korku dolu, karantinayla, izolasyonla ve kendini korumayla kafayı bozmuş bir çağda, eğitimcilere öğrencilere sınıflardaki potansiyel tehlikeli maddelere karşı tetik uyarılarda bulunma talimatının verildiği ve devletimizin mevcut tehdit seviyesine dair renk kodlu öneriler dağıttığı bu çağda, Ginsberg’in şiirleri bize sanatın hasta etmek, kirletmek, sallamak, sarsmak, sorgulamak, işgal ve tehdit etmek ve heyecanlandırmak vazifesini hatırlatıyor. Ginsberg’in şiirleri daima bunu yaptı ve yapmaya devam ediyor. Tehlikeliler. Korkusuzlar. Lazımlar.

—Rachel Zucker

Beat Kuşağı: Hippi Değil “Hipster”

BeatKusagiKapak23.jpg

Diane Huddleston
SUB BASIN YAYIM

http://www.kitapyurdu.com/kitap/beat-kusagi-amp-hippi-degil-hipster/405672.html&publisher_id=8003

https://www.facebook.com/subgaragezero/
Bu çalışma, Beat Kuşağı gibi toplumsal bir hareketin etkisinin ve anlamının yıllar boyunca nasıl yanlış anlaşıldığına bir örnektir.

İkinci Dünya Savaşı, atom bombası ile sona ererken, Amerika ve Sovyetler Birliği arasında da Soğuk Savaş temellerinin atılmasına öncülük etti. Bir yandan komünizm korkusu yayılırken, Joseph McCarthy, Amerikan Karşıtı Eylemleri İzleme Komitesi’nin “Baş Araştırmacısı” olma rolünü üstlendi. Amerikalılar, savaştan önce (sigortalı iş, mutlu evlilik, iyi aile, hak edilmiş emeklilik ve çok çeşitli tüketim maddeleri ile) bıraktıkları hayata, kaldıkları yerden devam etmek istiyorlardı. Genç nesilden, okula gitmesi, iş bulması, hayatını ahlak kuralları çerçevesinde yaşaması, evlenip çocuk yapması, sonra da ebeveyninden aldığı bu hazır ambalajlı yaşamın meşalesini, kendi çocuklarına aktarması bekleniyordu. Riayet etmek, iyi bir vatandaş olmanın düzen tarafından konulmuş güvenli önkoşuluydu. Ancak, emniyet ve asayişin her an ortadan kaldırılabilecek bir görüntüden ibaret olduğunu düşünenler de vardı. Çoğu Amerikalı, hassas ve savunmasız oldukları gerçeğini düşünmemeye çalıştı. Oysa dünya, altı milyon Yahudi’nin gaz odalarında öldürülmesinin, Avrupa’nın ırzına geçilişinin, ‘Küçük Çocuk ve Şişman Adam’ın Japonya’da yüz binlerce insanı öldürmesinin artçı şokları ile hala yalpalamaktaydı.

Bu “gerçeklerden kaçan” sessiz toplumdan, paketlenmiş yapay bir hayatı yaşamayı reddeden bir grup – hipsterlar – ortaya çıktı. Zenginliğini yeni yeni keşfeden ve maddiyat peşinde koşan Amerika ile yürümektense, yaşamın içinde manevi bir anlam aramayı tercih ettiler. Onları radikal, tehlikeli, serseri diye adlandıran tutucu kesime göre hayat tarzları bir skandaldı. Buhran dönemini yaşamış olan eski nesil, gençlerin çalışmak istememesini anlayamıyordu, özellikle de maaşı iyi olan bir sürü iş mevcutken. Hayatta kalmak için büyük mücadeleler vermiş olanlar, bu radikallerin ihanetine, Amerika’daki zenginliği reddedişlerine anlam veremiyorlardı. Bu aykırı nesil, Beat Kuşağı idi.
Beat Hareketi, bir zafer ve bir trajedi idi. Öncüleri, Amerikan kültürüne yaptıkları yaratıcı katkılar ve ektikleri uyumsuzluk tohumları ile büyük bir zafer yaşadılar. 1960’lara gelindiğinde bir başka nesil onların tarlalarında ekin biçecek, sosyal adaletsizliğe ve savaşa karşı çıkacaktı. Ya bilmeden ya da bile bile, trajedi şuydu ki Beat Kuşağı yanlış anlaşıldı ve medya tarafından yanlış tanıtıldı. Medya, Beat Kuşağı’nın ne olduğunu kendisi de tam anlayamamışken açıklamaya çalıştı. Toplumu manevi ve hakiki olarak yeniden inşa etme mesajını karanlığa gömen, basite indirgenmiş, gerçek olmayan bir klişenin yayılmasına neden oldu; onları, Beatnik denilen çizgi film karakterlerine dönüştürdü. Beatnikler, bir ürüne dönüştürüldüler; imajları kafelerin, bodrum katındaki gece kulüplerinin tanıtımında kullanıldı; gazetelerin, plakların, kıyafetlerin ve aksesuarların satılmasına yardımcı oldu. İronik olan ise, reklamcıların bütün bunları, bu yaşama gönülsüzce imrenen numaracılara satmasıydı. Gitgide eski muhafız Beatlerin yerini, yeni yetme özentiler alıyordu. Beatnikler, düzenin şiddet ve suç alarmına geçmesine neden olan bir gençlik hevesi olmuştu. Bu çalışma, Beat Kuşağı gibi toplumsal bir hareketin etkisinin ve anlamının yıllar boyunca nasıl yanlış anlaşıldığına bir örnektir. Bu makale, parlayışı, sönüşü ve ortadan kayboluşu sırasında ve sonrasında (aşağı yukarı 1957 ve 1960’ların başında) tarihçilerin ve eleştirmenlerin Beat Kuşağı ile ilgili sahip oldukları algılardan örnekler sunacaktır.