ALLEN GINSBERG * ÖLMEMİ BEKLEYİN

olmemibekleyin_kapak_deneme2

SATIN AL http://www.idefix.com/Kitap/Olmemi-Bekleyin/Edebiyat/Siir/Dunya-Siiri/urunno=0001704089001

Önsöz

Allen Ginsberg tehlikelidir! Öyleyse buyurun gelin!

Ergenlik çağımda Allen Ginsberg’in şiirlerini ilk okuduğumda bende uyuşturucu gibi hayattan kaçış etkisi yapmışlardı. Ginsberg’in şiirleri, beni şiir dünyasının derinlerine sürükleyerek gözlerimi açtı ve senelerdir doyurmaya çalıştığım bir şiir açlığını doyurdu. “Uluma”, “Kadiş”, “Günebakan Sutra” ve “Amerika”yı okuduktan sonra dünyayı bambaşka bir şekilde görmeye başladım. Dil, zihnimde gürültülü ve gizemli; sözcükler ise ağzımda leziz ve uçarı bir hâle geldi.

Ginsberg’i okumak, bana lisemin İngilizce bölüm başkanına müfredatta yeterince şiir olmadığından şikâyet etme cüreti kazandırdı. Bölüm başkanı kurnaz bir şekilde bana fazladan şiir okutmayı önerdi; okuyabildiğim kadar şiir. Önerdiği şairler -Elizabeth Bishop, Marianne Moore, Wallace Stevens- ergen kulaklarıma ya yavan ya baş edilmez geliyordu. Başkan, bana Sylvia Plath’ı önerdi ama Plath bile beni heyecanlandırmaya yetmedi (o zamanlar); beni Ginsberg gibi, şiirin yapmasını istediğim gibi rahatsız edemedi. Yo, yo, yo! İstediğim ŞİİRDİ! Kargaşa, tehlike, akılları baştan alan, ağzı bozuk, akıl çelen kehanet! Talmudvari, Beat-zırvası, kuir, kırık-gitarlı-Bob-Dylan’ın sadece ALLEN GINSBERG’in söylemeye cesaret ettiği Amerikan şarkısını istiyordum.

Ginsberg’e duyduğum tapınmanın tekeşli olduğunu sanmayın. Tam tersi! Ginsberg’i sevmek beni daha bir sürü harikulade ilişkiye sürükledi. Ginsberg’i okuduktan sonra, tersine kronolojik bir sırayla Ginsberg’in ardından daha anlamlı gelen Walt Whitman’a âşık olmam işten değildi. İfade şekli, ritmi ve dilinin yoğunluğuyla Ginsberg’den ayrılan, ancak tutkusu ve toplumsal aktivizmi şiirden (Ginsberg’i okuduğum için) beklediğimin ta kendisi olan Adrienne Rich’e de çarpıldım.

Lise, üniversite, lisansüstü ve sonrası boyunca Ginsberg beni yoldan çıkarıp bereketli maceralara yöneltti. Ginsberg’in hakkındaki hayalleri merakımı uyandırmasa William Blake’i asla okumazdım. Ginsberg beni Anne Waldman’a götürüp getirdi, ardından Plath’a ve Anne Sexton’a. Ginsberg’in ahbaplıkları ve ortaklıklarının çılgın, hayali bir yol haritasını takip ederek yıllarımı geçirdim. Ginsberg-Frank O’Hara ilişkisi beni uzun seneler boyunca besleyecek şiirlere götürdü: David Trinidad, Wayne Koestenbaum, James Schuyler, Alice Notley, Bernadette Meyer. Ginsberg’in şiirlerini okumadan aylarım geçse bile varlığını harikulade bir bulaşıcı hastalık gibi daima içimde ve okuduğum şiirlerde hissediyordum. Ginsberg’in şiirlerine dönmek asla hayal kırıklığı yaratmıyordu. Aradan seneler, sayısız tekrar okuma geçtikten sonra dahi şiirleri hâlâ bana sıcak, hastalıklı, hasta ve dürtücü gelmeye devam ediyor. Beni yazmaya, daha uzun yazmaya, daha dağınık yazmaya, daha sahici yazmaya, daha çok ego ve tevazuyla, sahip olduğum ve olduğum her şeyle yazmaya davet ediyor.

Şiir algıma ilham veren ve onu kaçınılmaz bir şekilde şekillendiren, Ginsberg’in eserleri ve yaşamı hakkında (yanlış) anladıklarımdır. “Şair” sözcüğünün kafamda bana benzer bir imge oluşturması yıllar aldı: Bir anne ve yazar, küçük çocukları ya yan odada ya aynı odada ya tam tepesindeler. Fakat bence gözümde canlandırdığım ilk “şair”, rutubetli bir odada mum ışığında tek başına oturan veremli bir adam değil de çılgın, sakallı, güler yüzlü, ağzı bozuk, utangaç fakat açık sözlü, devamlı olayların ve insanların merkezinde yer alan Yahudi bir ozan olduğu için, ben de şair olabilirim diye düşünebildim!

Yıllarca Sylvia Plath’tan ve Anne Sexton’dan korktum, Elizabeth Bishop ve Marianne Moore’dan uzak hissettim ve bazı şiirlerini sevsem dahi T. S. Eliot, Ezra Pound, Wallace Stevens, William Carlos Williams ve Robert Lowell gibi yazarların yanında görünmez (veya aşağılanmış) hissettim. Ama Allen iyi bir anneydi. Beni şiirin mutfağına davet etti ve bir sandviç hazırladı. Dağınık, kusurlu, kucaklayıcı, coşkun, erotik (ikimiz de erkeklerden hoşlanıyoruz); paylaşabileceğim türden bir şiir sundu. Neticede asit kullanmadım, okulu bırakmadım, bir tapınakta inzivaya çekilmedim. Hayatımda New York’tan San Francisco veya Boulder dışında bir yere gitmek için ayrılmadım. Ginsberg’in iyi bir anne olmasının sebebi biraz da bir şair ve bir insan olarak değerli olmak için o (veya onun gibi) olmak zorunda olduğumu (veya olabileceğimi) hissettirmemesiydi. Ginsberg’i sevmek Beat veya Budist olmak zorunda olduğum anlamına gelmiyordu. Ginsberg’i sevmek çok büyük ve çok küçük, düşünceli ve alakadar olmam lazım demekti.

Bu eski-yeni şiirleri okumak ne büyük keyif! Sanki çok sevdiğim birinin eski fotoğraf slaytlarını izlemek gibi. Gençken ne de yakışıklıymış! Ne masum görünüyormuş! Ne bilge! İnsan yeniden moda olan veya hiç modası geçmeyen şeylere, tanıdık gelen ama aslında ilk defa gördüğü resimlere şaşıp kalıyor. “Tabii ya!” diyor. “Öyle miymiş!” veya. Bu gizli kalmış şiirler için, sadece bir hatıradan ibaret değil, yeni bir bağ, yeni bir keşif olan çoklukları için minnettarım. Ginsberg’in göz korkutan üretkenliğini sevsem de yayımlanmış eserlerinin çokluğu onun zaman içindeki gelişimini gözlemlemeyi oldukça güçleştirir. Bu hatırı sayılır (ama başa çıkılabilir) zaman yolculuğuna çıkmak ve Ginsberg’in şu mısraları çıtlattığını (çatlattığını) görmek ne büyük zevk: “Fırlatılan eldiveni yerden almaya hazırız: / Savaşmaya, fethetmeye, dünyayı yeniden inşa etmeye.” Ginsberg eskiden bile biliyordu, boğazı “tıkanmıştı, boğacakmış gibi / Dilimi konuşmasın diye; oysa kulağımda / Avam arbedenin sesleri çınlıyordu.” Ginsberg’in şarkı söylemeye başladığını duyarız. “Kendi fiziksel ebediyetini” yazarken “dünyanın çıldırdığını görmeye uyanışını” izleriz.

Bu toplamanın “Kendi doğamın baktığım Enginlikteki kadar isimsiz Ozanıyım” (Mükemmel “Galler Ziyareti Sonrasında 29 Temmuz 1967” şiirinden) gibi coşkulu dizelerden “Melankoli burada oturmaktır, orta yaşlı / yıpranmış yenler ve kıllı ellerle / korunmasız, yalnız” (Hopper’ı andıran hüzünlü ve sinemavari şiir “Cleveland Havaalanı” şiirinden) gibi kasvetlilere kadar uzanan ruh hâli yelpazesini seviyorum. Bu şiirlerin içinde Ginsberg’in bir sürü arkadaşının (direkt yazar olarak veya atıfta bulunularak), Whitman’ın (o kadar nüfuz etmiş ki nerdeyse ete bürünmüş gibi), John Ashbery’nin, Frank O’Hara’nın, Kenneth Koch’un, Bob Creeley’in, Charles Olson’ın, Amiri Baraka’nın, Gregory Corso’nun, Lawrence Ferlinghetti’nin, Bob Dylan’ın, Gary Snyder’ın, Anne Waldman’ın, Ted Berrigan’ın, Ron Padgett’in, Susan Sontag’in, Carl Solomon’un ve diğerlerinin olmasını seviyorum. Ginsberg’in her şeyle içten bir şekilde ilgilenirken kendisini asla çok ciddiye almamasını seviyorum: “Ve ben — / ‘Om om om filan — / dualarımı tekrarlıyorum / NY Post’u yiyip yuttuktan sonra / gözümde yaşlarla —.”

Kısa haiku benzeri şiirleri de seviyorum: “Şafakta uyandım kaçmaya çalışırken — / Yakalandım rüyamda / bir şeyler aşırırken” veya tümü şu kadardan ibaret “Trungpa Dersleri”:

Şimdi yay fırça ve yelpazeyi elimde dengelediğime göre

— Bir bardak suya ne dersin? —

İşemek için çükümü tutarken, Atlantik fışkırıyor.

Yemeğe oturduğumda, Ay ve Güneş tabağı dolduruyor.

Bunlardan başka mini epikler, ülkeyi kuş bakışı bir kıyıdan diğerine izleyen ve sadece Amerika’ya değil, “enginliğin” kendisine bir övgü olan harika “New York’tan San Fran’e” de var. Bill Morgan’ın, yüz kızartacak derecede cinsel içerikli “Bebbe beni kucağına al…” diye başlayan “[Şiir]”i de yetmiş yedi yaşındaki Marianne Moore’a yazılmış sevimli doğum günü şiirini de bu toplamaya dahil etmiş olmasından dolayı memnunum. Kişisel, siyasal, fiziksel ve tinsel… Bu yaşamsal kuvvetlerin yumak olduğunu, bunların birbirinden asla ve asla ayrılamayacağını bilmek, Ginsberg’in tipik özelliğidir.

Polis şiddetini, ırkçılığı, sınıf baskısını ve hapishane endüstrisi sistemini lanetleyen bu toplamanın ürkütücü vakitliliği karşısında dilsiz kaldım (ama şuursuz değil): “Deli arabalar polisinizden korkmuş yapayalnız topraklarda dolaşıyor”; “ifade özgürlüğü / Ben sıradan bir yurttaşım / polisten korkan”; “Hangi ilahi kongre soruşturması silecek / geçen onca yılı, iftirayla, haksızlıkla, / beyin yıkama ve hapisle?”; “Başkalarına verdiğin acıları hatırla Kocabaş! / Dur ve ölüm döşeği vicdanında hak hukuk ara!” Bu toplama bize hâlâ “havası zehirlenen saftirik ölümlüler” olduğumuzu ve haberlerimizin haber niteliği taşımadığını hatırlatıyor.

Bu toplamadaki ilk şiiri okuduğumda sesli güldüm. Annemin doğduğu yıl yazılan şiirde Gordon Canfield’ın kim olduğuna dair (dipnotları okuyana dek) bir fikrim yoktu ama 2016 seçimlerine yaklaştığımız bu günlerde şiirin güncelliği beni çok etkiledi. Aynı gün ilerleyen saatlerde oğlum Donald Trump kazandığı takdirde ne yapacağımı sordu (Bundan yetmiş üç sene sonra kimsenin Trump’ın kim olduğunu hatırlamayacağını tüm kalbimle umut ediyorum.) “Ne mi yapardım?” dedim. Oğlum “Evet,” diye yanıtladı. Ne dememi bekliyordu, Kanada’ya taşınırız mı? Her şeyi bir kenara bırakıp… “Anne” dedi oğlum, “Trump bebeğini emziren bir annenin iğrenç olduğunu söyledi!” Ginsberg’i düşündüm. “Sanırım Trump’ın canına okuyan bir şiir yazardım.”

Ginsberg bana arkadaşlarım gibi (ölmüş olanlar dahil), hatta hiç tanımadığım şairler gibi (Ginsberg’in kendisi gibi) yazmayı hatırlatıyor. Eğlenmeyi, ciddi olmayı, kızmayı. Bulutların altında meditasyon yapmayı hatırlatıyor, sahtekâr siyasetçilerin ağzının payını vermeyi ve neden “Beyaz / bankerlerin, politikacıların polis ve orduların” hâlâ hemen her şeyi kontrol ettiğini sorgulamayı. Ginsberg, “ruhlarımızın şen ilahisini / bastırmak üzere” yaratılan sefaletle savaşmak üzere “bedenime geri dönmeyi” hatırlatıyor. Ginsberg’in ileri görüşlü şiirleri, isyan ettikleri eşitsizlikleri sona erdirmediklerine göre işe yaramış sayılmazlar. Bu şiirlere bugün her zamankinden çok ihtiyacımız var. Bu koleksiyon bana teröre karşı savaşımızın terörü içeren bir savaş olduğunu ve Ginsberg’in “Savaş kara büyüdür” sözünü hatırlatıyor.

Bu denli korku dolu, karantinayla, izolasyonla ve kendini korumayla kafayı bozmuş bir çağda, eğitimcilere öğrencilere sınıflardaki potansiyel tehlikeli maddelere karşı tetik uyarılarda bulunma talimatının verildiği ve devletimizin mevcut tehdit seviyesine dair renk kodlu öneriler dağıttığı bu çağda, Ginsberg’in şiirleri bize sanatın hasta etmek, kirletmek, sallamak, sarsmak, sorgulamak, işgal ve tehdit etmek ve heyecanlandırmak vazifesini hatırlatıyor. Ginsberg’in şiirleri daima bunu yaptı ve yapmaya devam ediyor. Tehlikeliler. Korkusuzlar. Lazımlar.

—Rachel Zucker

94. yaşın kutlu olsun Jaaack!


Şenol Erdoğan’ın Beat Antolojisi’nin 2. baskısında yer alan bu Jack Kerouac şiirlerinin çevirmeni Gonca Gülbey’dir. Lütfen sanal ya da değil alıntı ve çalıntılarınızda kaynak belirtmeseniz de çevirmen ismini belirtiniz. sevgilerimle.

 

BEYHUDE

Gökyüzünde yıldızlar

Beyhude

Hamlet’in trajedisi

Beyhude

Kilitteki anahtar

Beyhude

Uyuyan anne

Beyhude

Köşedeki lamba

Beyhude

Köşedeki yanmaya lamba

Beyhude

Abraham Lincoln

Beyhude

Aztek İmparatorluğu

Beyhude

Yazan el: Beyhude

(Ayakkabılardaki ayakkabı kalıbı

Beyhude

Cep İncil’in üzerinde salınan panjurun ipi

Beyhude

Yeşil camlı küllüğün pırıltıları

Beyhude

Ormandaki ayı

Beyhude

Buda’nın hayatı

Beyhude

 


Gözyaşları Üzerine

Gözyaşları yüzümün parçalanmasıdır

Aya özgü bir şiddet

Karanlık demiryollarında oturuyorum

Ne zaman göreceğim annemin yüzünü

Uyandıran hayallerde çağırıyor beni

Ağladım anlamak için

Tuzak kuran faniliği

Ve kanını toprağın

Baba baba- neden yüzüstü bıraktın beni?

Fanilik ve sefalet

Kol geziyor bu şehirde

Göbek adım mutsuzluk benim

Kurtarılmak istiyorum

Olamaz

Olmamalı

Hiç bu kadar batmamıştım

Kusmuğa

 

 

 

GINSBERG İÇİN GÜNDÜZ DÜŞLERİ

Gece yarısı uzanıyorum sırt üstü

Duyuyorum saatlerin tuhaf muhteşem seslerini

Ve biliyorum gece yarısı ve o anda tüm dünya giriyor görüş alanıma

Güzel bir arı kovanı şeklinde

Pırıl pırıl Buda toprakları

Bhuti inanç içinde parlıyor

Biliyorum doğru yoldayım sonsuza kadar

Yazacağım bu sabah dünyanın her yanından yükselen konuşmaları ve onlara eşlik eden içsel düşüncelerim için açık parantezler bırakacağım- kendi kükreyişlerim

Tüm beyinler-tüm dünya

Kükrüyor-titreşimde

Ben de yazıyorum hızla, bin kelime sıkışıyor bir saniyelik zaman dilimine

Yunan kentlerinin birinde

O meşhur Yunan gündüzlerinde

Uzun cübbem uzun altın sarısı saçlarımla ben

Ölümsüz bir ünle- bulmaları gerekecek beni

Bulacaklar bayrak gibi dalgalanan kefenimi

Konuşurken Lucifer ile- Gore Vidal şaşıracak, sinirleri bozulacak

Kelimelerim altın harflerle yazılacak ve Finnegans Wake  gibi Visions of Neal da

Kütüphanelerde saklanacak.

 


OTOSTOPÇU

“Güneşli Kaliforniya’ya gitmeye çalışıyorum

Bum. Beni bozguna uğramış, kendini katletmiş hayali bir gangster gibi gösteren bu berbat yağmurluk, acınası bir yağmurluğun içinde bir budala- nerden bilsinler kıyafetlerim ıslak, kıyafetlerim çamurlu”

“Bak, John, bir otostopçu,”

“O I.R.A yağmurluğunun altında silah var gibi”

“Hey, Fred, yolun kenarında duran şu adama bak, 1938’de bir dergide çıkmıştı, seks suçlusu.”

Morarmış cesedini görürsünüz bir dergide, vücudunda balta kesikleriyle.

 


TENOR

Sevimli hüzünlü genç tenor

Trompet sarkıyor boynundan

Eroin ile dolu gövdesi

Bekliyor kıyameti

Yeni gelen trompetçi zenci çocuğu dinliyor

Ve basın ritmi başlıyor

Davulcu bir bomba atıyor ortaya

Piyano çınlıyor

Sevimli tenor yükseltiyor tüm Amerikan kederini

Ağzına götürüyor trompeti

Ve demirden sesleri çıkarmak için üflüyor.

 


Meditasyon Nasıl Yapılır

Işıklar kapalı

Ellerim kenetli birbirine

Eroin ya da morfin vurmuşum gibi ani bir esrime

Beynimin içindeki kese sıvısını salgılıyor (Kutsal Sıvı) ben tüm vücudumu ölü bir transa bırakırken- tedavi ediyorum tüm hastalıklarımı- siliyorum her şeyi- “ben-umarım ki-sen” gibi ufacık bir şey ya da kaçık bir düşünce balonu bile yok-

Zihnim boş, berrak, düşünceler yok. Eğer herhangi bir düşünce uzaklardan fırlayıp gelirse beraberinde bir imgeyle- kafa bulun onla, aldatıp, dalga geçin. Solup gider böylece ve gelmez bir daha geri- ve ilk kez keyiflenerek fark edersiniz ki “düşünmek düşünmek gibi değilmiş aslında”.

Böylece düşünmeme gerek kalmaz bir daha.

KADDISH * Allen Ginsberg / Çeviri: Artemis Günebakanlı

 


Bu metnin Türkçe çeviri hakları Artemis Günebakanlı‘ya aittir. Lütfen tüm alıntılarınızda metin çevirmenlerinin isimlerini kullanma hususunda özen gösterin -onlar olmasaydı bu metinleri yazılmamış gibi ne okuyabilecek ne de paylaşabilecektiniz unutmayın.

Naomi Ginsberg için, 1894-1956

 

I

 

Tuhaf şimdi seni düşünmek, korsesiz & gözsüz yitmiş, yürürken ben  Greenwich Village’ın güneşli kaldırımında.

Manhattan merkezi, berrak kış öğlesi, ve bütün gece ayaktaydım, konuşarak, konuşarak, Kaddish’i sesli okuyarak, pikapta kör diye bağıran Ray Charles blues’unu dinleyerek

ritim ritim – ve üç yıl sonra kafamdaki hatıran – Ve Adonais’in son muzaffer dörtlüklerini yüksek sesle okudum – ağladım, nasıl acı çektiğimizi fark ederek –

Ve Ölüm’ün nasıl da tüm şarkı söyleyenlerin düşlediği, söylediği, hatırladığı, Yahudi Marşı’nda ya da Budist Cevaplar Kitabı’nda haber verilen çare olduğunu – ve kendi hayalimdeki kurumuş yaprak – şafak vakti –

Düşlüyorum gerisingeri hayatın içinden, Senin zamanın – ve benimki hızlanıyor Kıyamet’e doğru,

nihai an – Gündüzün yanan çiçek – ve sonrasında gelen,

bir parlama ötede bir Amerikan şehri, ve büyük Ben veya Çin, yahut sen ve hayali bir Rusya düşünü, ya da hiç var olmamış buruşuk bir yatak gören zihnin kendisini hatırlıyorum

karanlıktaki bir şiir gibi – Unutuluşa geri kaçtı –

Diyecek başka söz yok, ve arkasından ağlanacak hiçbir şey,

Düş içindeki Varlıklardan gayrı, onun kayboluşunda tutsak kalmış,

iç çekiyor, onunla çığlık atıyor, hayali görüntü parçaları alıp satıyor,

birbirlerine tapıyorlar,

hepsine dahil olan Tanrı’ya tapıyorlar – özlem ya da çaresizlik? – henüz bitmemişken, bir Hayal? – başka bir şey?

Etrafımda zıplıyor, dışarı çıkıp caddede yürürken, omzumun üzerinden dönüp bakarken… Yedinci Cadde, birbirini omuzlayan, pencerelerle kaplı ofis binalarının mazgallı siperleri, bir bulutun altında, bir anlığına gökyüzü kadar yüksek – ve yukarıdaki gök – eski mavi bir yer.

ya da caddenin aşağısından güneye, – Aşağı Doğu Yakası’na doğru yürürken – 50 yıl önce yürüdüğün yere, küçük kız – Rusya’dan gelmiş, Amerika’nın ilk zehirli domateslerini yiyor – rıhtımda korkmuş halde

sonra Orchard Caddesi’nin kalabalığı içinde nereye doğru gitmeye çalışıyor? – Newark’a doğru

şekerciye doğru, yüzyılın ilk ev yapımı kolaları, arka odada küflü kahverengi döşeme tahtaları üzerinde dövme dondurma –

Öğrenime, evliliğe, sinir krizine doğru, ameliyat, okul öğretmenliği, ve deli olmayı öğrenmek, bir rüya içinde – bu hayat nedir?

Penceredeki Anahtar’a doğru – ve büyük Anahtar, ışıklı başını Manhattan’ın üstüne uzatıyor, ve zeminin üstüne, ve kaldırıma yatırıyor – büyük tek bir ışın halinde, hareket ediyor, Birinci Cadde’den aşağı, Yidiş Tiyatrosu’na doğru yürürken – ve yoksulluk bölgesine doğru

biliyordun, ve biliyorum, ama şimdi kaygısızca – Paterson içinden geçmiş olmak tuhaf, ve Batı’dan, ve Avrupa’dan yine buraya.

İspanyolların şimdi kapılarda ve sokaktaki esmer oğlanlardaki feryatlarıyla, yangın çıkışları senin kadar yaşlı

– Gerçi şimdi yaşlı değilsin, o benimle burada kaldı –

Kendim, her halükarda, belki kainat kadar yaşlıyım – ve sanırım bu bizimle birlikte ölüyor – başımıza gelen her şeyi geçersiz kılmaya yeter – Başımıza gelen her şey her defasında sonsuza dek yitiyor

Bu iyi! Bu pişmanlığa yer bırakmıyor – korku yayıcı yok, eksiksevgi yok, işkence ve sonunda diş ağrısı bile –

Buna rağmen başımıza gelirken ruhu yiyen bir aslandır – ve kuzu, ruh, içimizdeki, heyhat, kendini değişimin vahşi açlığına kurban eden – tüyler ve dişler – ve kemikağrısının kükreyişi, açık kafatası, çatlak kaburga, çürük-deri, kandırılmışbeyinli Acımasızlık.

Ai! ai! daha kötüye gidiyoruz! Zor durumdayız! Ve sen oyundan çıktın, Ölüm seni çıkardı, Ölüm’ün Merhamet’i vardı, yüzyılınla işin bitti, Tanrı’yla işin bitti, onun içinden geçen yolla işin bitti – Sonunda kendinle işin bitti – Saf – Baba’ndan önceki Bebek karanlığa, hepimizden önceki – dünyadan önceki –

Orada, dinlen. Sana artık acı yok. Nereye gittiğini biliyorum, orası iyi.

Artık New York’un yaz tarlalarındaki çiçekler yok, şimdi neşe yok, Louis korkusu yok,

Ve onun hoşluğu ve gözlükleri artık yok, lise on yılları, borçları, aşkları, korkmuş telefon görüşmeleri, gebe kalma yatakları, akrabaları, elleri –

Daha fazla Elanor abla yok, – o senden önce gitti – gizli tuttuk – onu öldürdün – ya da sana katlanmak için kendini öldürdü – romatizmalı bir kalp – Ama ikinizi de Ölüm öldürdü – Ne olursa olsun –

Ne de annenin hatırası, sessiz filmlerde 1915 gözyaşları

unutmakla geçen haftalar, kederle Marie Dressler’in insanlığa seslenişini izlemek, genç Chaplin’in dansını,

ya da Boris Godounov’u, Met’te Chaliapin’i, ağlayan Çar sesiyle –

Elanor & Max’le ayakta – Kapitalistlerin Orkestra’daki koltuklara oturuşunu da izlemek, beyaz kürkler, mücevherler,

YPSL[1] ile Pennsylvania’yı otostopla geçerken, siyah bol pantolon eteklerle,  birbirinin belinden tutan 4 kızın fotoğrafı, ve gülen gözler, çok mahcup, 1920’nin bakire yalnızlığı

bütün kızlar yaşlandı, ya da öldü, artık, ve mezardaki o uzun saçlı –

sonradan kocaları olduğu için şanslı

Sen başardın – ben de geldim – önce ağabeyim Eugene (hala yas tutuyor

ve son kasılışına kadar yas görecek, kanserini geçirirken – ya da katlini – belki sonra – yakında diye düşünecek – )

Ve hepsini gördüğümü hatırladığım son an bu, kendi içimden, şimdi –

gerçi sen yoksun

Ne hissettiğini sezemedim – hangi iğrenç sövgü geldi önce – sana – ve

hazırlıklı mıydın?

Nereye gitmek için? O Karanlıkta – o – o Tanrı’da mı? bir parlaklık mı?

Boşlukta bir Rab mı? Bir düşteki kara bulutun içindeki bir göz gibi mi? Nihayet Adonoi, seninle mi?

Hatıramın ötesinde! Tahmin etmekte yetersizim! Sırf mezardaki sarı

kafatası değil, ya da bir kutu solucan tozu, ve lekeli bir kurdele – Haleli Kurukafa? buna inanabiliyor musun?

Zihin için sadece bir defalığına parlayan güneş mi, sadece varoluşun

parlaması, hiçbirinin olmadığı?

Sahip olduğumuzun ötesinde hiçbir şey yok – sahip olduğunun – o zavallı

– ancak Galip gelen,

burada olmuş olmak, ve değişmiş, bir ağaç gibi, kırılmış, ya da çiçek –

toprağa yem olmuş – ama deli, taçyapraklarıyla, renkli, Büyük              Evren’i düşünen, sarsılmış, kafasına kesik atılmış, yaprağı                 soyulmuş, yumurta sepeti gibi bir hastanede saklanmış, kumaşa           sarılmış, yaralı – ay gibi beyni çılgına dönmüş, Hiçbir şeysiz.

Hiçbir çiçek benzemez o çiçeğe, bahçede kendini biliyordu, ve bıçakla              savaştı – kaybetti

Aptal bir kardan adamın buz gibi bıçağıyla kesildi – Baharda bile – tuhaf            hayalet düşünce – biraz Ölüm – Elinde keskin buz saçağı gül                 kurularıyla süslenmiş – gözleri bir köpek – siki emek sömüren              bir           fabrika – kalbi elektrikli ütülerden.

Hayatın tüm birikimleri, bizi yıpratan – saatler, bedenler, bilinç, pabuçlar,         memeler – peydahlanan oğullar – Komünizmin – hastanelere giren               “Paranoya”.

Bir defasında Elanor’un bacağına tekme atmıştın, daha sonra kalp       yetmezliğinden öldü. Sen ise inmeden. Uykuda mıydın? bir yıl                 içinde, ikiniz birden, ölüm kardeşleri. Elanor mutlu mu?

Max Aşağı Broadway’de bir ofiste hayatta ve yasta, gece yarısı             Muhasebesinin üzerinde yalnız büyük bıyık, emin değil. Hayatı                 geçiyor – gördüğü gibi – ve şimdi neden şüphe duyuyor?  Hala            para kazanma hayali, ya da neyin para kazandırabileceği, bakıcı     tuttun, çocukların oldu, Ölümsüzlüğünü bile buldun, Naomi?

Onu yakında göreceğim. Şimdi kesmem gerek – seninle konuşmak için –          çünkü ağzın varken yapmadım.

Ebediyen. Ve buna doğru gidiyoruz, Ebediyen – Emily Dickinson’ın      atları gibi – Son’a doğru.

Yolu biliyorlar – Bu Atlar – düşündüğümüzden hızlı koşuyorlar –          geçtikleri kendi hayatımız – ve yanlarında götürdükleri.

 

Muhteşem, artık yası tutulmayan, kalbi bozulmuş, zihni ardında, evlenmiş düşlemiş, faniyken değişmiş – Kıçından başına cinayetten usanmış.

Dünyada, verili, çiçek delirdi, Ütopya yapmadı, çam altında kapalı, Toprağa nişan almış, Yalnızlıkla mumyalanmış, Yehova, kabul et.

Adsız, Tek Yüzlü, Ebediyen ötemde, başlangıçsız, sonsuz, ölümdeki Baba. Bu Kehanet için orada olmasam da, nikahsızım, ilahisizim, Cennetsizim, saadet içinde başsız olsam da tapınırım.

Sen, Cennet, Ölüm’den sonra, Hiçlikte kutsanmış Tek, ışık ya da karanlık olmayan, Günsüz Ebediyet –

Al bunu, bu Mezmuru, benden, bir günde fışkırdı elimden, Zamanımın birazı, şimdi Hiçliğe verili – Seni methetmek için – Ölüm Dışında

Bu son, Yabandan arınma, Merak Edenin yolu, Herkes için aranan Ev, gözyaşlarıyla yıkanmış siyah mendil – Mezmurun ardındaki sayfa – ben ve Naomi’nin son değişimi – Tanrı’nın kusursuz Karanlığına – Ölüm, hayaletlerin kalıyor!

 

 

II

 

Tekrar tekrar – nakaratı – Hastanelerin – senin tarihini hala yazmadım – soyut kalsın – birkaç imge

geçer akıldan – evler ve yılların saksafon korosu gibi – elektrik şoklarının hatırası.

Çocukken uzun geceler boyu Paterson’daki dairede, tedirginliğini gözlemek – şişmandın – sonraki hamlen –

Sana bakmak için okula gitmeyip evde kaldığım o öğle sonrası – ilk ve son kez – insanlar benim kosmos fikrime karşı çıktığında kaybolduğuma yemin ettim –

Daha sonraki yüküm – insanoğlunu aydınlatma yemini – bu, detayların ibrası – (senin gibi deli) – (akıl sağlığı anlaşmadaki bir hile) –

Ama Broadway Church köşesinde pencereden dışarı bakıp durdun, ve Newark’tan gizemli bir suikastçiyi gözledin,

Böylece Doktor’u aradım – ‘Tamam, bir huzurevine gidin’ – böylece paltomu giydim ve senle caddede yürüdüm – Yolda bir ilkokul çocuğu bağırdı, sorumsuzca – ‘Nereye böyle Ölüme Giden Kadın’? Ürperdim –

ve güvelerin yediği kürk yakanla burnunu kapadın, şehrin atmosferine sızmış zehre karşı gaz maskesi, Büyükannemin püskürttüğü –

Ve peynirkutusu otobüsün şoförü çetenin bir üyesi miydi? Yüzüne bakıp ürperdin, seni otobüse zor bindirdim – New York’a, Times Meydanı’nın ta kendisine, başka bir Greyhound yakalamak için –

orada görünmez böcekler ve yahudi hastalığıyla savaşarak 2 saat kaldık – Roosevelt esintiyi zehirlemişti –

senin peşindelerdi – ve ben de arkandan sürükleniyordum, bunun göl kıyısındaki viktorya tarzı bir evin sessiz odasında son bulmasını umarak.

Yolculuk tüm Amerikan endüstrisinin içinden geçen tüneller boyunca 3 saat sürdü, Bayonne İkinci Dünya Savaşı’na hazırlanıyor, tanklar, doğal gaz alanları, soda fabrikaları, yol kenarı lokantaları, kale gibi lokomotif deposu – New Jersey Kızılderililerinin çamlık ormanlarına doğru – sakin kasabalar – kumlu ağaçlıklar aşan uzun yollar –

Geyiksiz dereler üstündeki köprüler, dere yatağını dolduran Kızılderili boncukları – dipte bir savaş baltası ya da Pocahontas kemiği – ve küçük kahverengi evlerde Roosevelt’e oy veren bir milyon ihtiyar kadın, Delilik otobanının dışındaki yollar –

belki ağacın birinde bir şahin, veya baykuş dolu bir dal arayan ardıçkuşu –

Sürekli söyleniyor – öndeki ikili koltukta oturan yabancılardan korkarak, kayıtsızlıkla horluyorlar – şimdi hangi otobüs yolculuğunda horlamaktalar?

‘Allen, anlamıyorsun – bu – sırtımdaki o üç büyük çubuktan beri – Hastanede bana bir şey yaptılar, beni zehirlediler, öldüğümü görmek istiyorlar – 3 büyük çubuk, 3 büyük çubuk –

‘O Kaltak! İhtiyar Büyükanne! Geçen hafta gördüm onu, yaşlı bir adam gibi pantolon giymişti, sırtında bir çuval vardı, apartmanın tuğlalı tarafından tırmanıyordu

‘Yangın merdiveninde, zehirli mikroplarla, üstüme atmak için – geceleyin – belki Louis ona yardım ediyordur – o da onun etkisi altında –

‘Ben senin annenim, beni Lakewood’a götür’ (Graf Zeplin’in düştüğü yerin yakınına, Hitler gibi bir Patlama) ‘orada saklanabilirim.’

Oraya vardık – Dr. Whatzis huzurevi – bir dolabın arkasına saklandı – kan nakli talep etti.

Kovulduk – Valizle ağır ağır bilmediğimiz karanlık bahçeli evlere – günbatımı, hava karardıktan sonra çam ağaçları – uzun zamandır ölü olan cadde çekirgeler ve zehirli sarmaşıklarla dolu –

Şimdi onu kapattım – büyük ev HUZUREVİ ODALARI – ev sahibine haftalık ücreti verdim – demir valizi taşıdım – yatağa oturup kaçmayı bekledim –

Çatı katında dostane yatak örtüleri olan temiz bir oda – dantel perdeler – çıkrık işi halı – Lekeli duvar kağıdı Naomi kadar yaşlı. Evdeydik.

Sonraki New York otobüsüyle ayrıldım – en arka koltukta başımı geriye yasladım, üzüntüyle – en kötüsünü henüz görmemiş miydim? – onu terk ederek, hissizlikle yolculuk ettim – sadece 12 yaşındaydım.

Odasında saklanıp kahvaltı zamanı neşeyle çıkacak mıydı? Ya da kapısını kilitleyip pencereden yan sokaktaki casusları mı gözleyecekti? Hitlervari görünmez gaz için anahtar deliklerini mi dinleyecekti? Bir sandalyede düşe mi dalacaktı – ya da benle dalga geçecek – bir aynanın önünde, tek başına?

12 yaşında gece otobüsle New Jersey’i geçiyorum, Naomi’yi Lakewood’un perili evinde Parcae’nin[2] eline terk ettim – kendi kader otobüsüme terk edildim – bir koltuğa gömülü – bütün kemanlar kırık – kalbim kaburgalarımın içinde yaralı – zihnim boştu – Tabutunda güvende olacak mıydı –

Ya da Newark’taki Öğretmen Okulu’nda, siyah eteğiyle Amerika’yı çalışırken – kışın sokakta öğle yemeği olmaksızın – bir peniye bir turşu – geceleyin evde yatak odasında Elanor’a bakmak için –

İlk sinirsel çöküntü 1919’daydı – üç hafta boyunca okula gitmeyip evde kaldı ve karanlık bir odada yattı – kötü bir şey – ne olduğunu hiçbir zaman söylemedi – her gürültü acı veriyordu – Wall Street’in gıcırtılarıyla dolu rüyalar –

Gri Depresyondan önce New York dışına gittik – iyileşmişti – Lou çimlerin üstünde bacak bacak üstüne atmış otururken fotoğrafını çekti – uzun saçları çiçeklerle sarılıydı – gülümsüyordu – mandolinle ninniler çalıyordu – sol görüşlü yaz kamplarında zehirli sarmaşık dumanı ve bebeklik çağındaki ben ağaçlar görüyordum –

ya da öğretmenlik yaparken, aptallarla gülerken, geç öğrenenlerin sınıfları – Rus uzmanlık alanı – hülyalı dudakları, kocaman gözleri, ince ayakları & hastalıklı parmaklarıyla moronlar, kambur, raşitik – Alis Harikalar Diyarında’nın üstünde sallanan büyük kafalar, bilişsel yetenek testi dolu bir kara tahta.

Naomi sabırla okuyor, Komünist masallar kitabından bir öykü – Diktatörün Ani Tatlılığının Hikayesi – Büyücülerin Bağışlanması – Ordular Öpüşüyor –

Yeşil Masadaki Kurukafalar – Kral & İşçiler – Paterson Press bunları 30’larda o delirene kadar bastı, ya da iflas ettiler, ikisi de.

Ey Paterson! O gece eve geç vardım. Louis meraklanmıştı. Nasıl bu kadar – düşünmemiş miydim? Onu bırakmamalıydım. Lakewood’da delirmiş halde. Doktoru ara. Çamlar içindeki eve telefon et. Çok geç.

Bitkinlikle yattım, dünyadan ayrılmak isteyerek (muhtemelen o yıl R’ye yeni aşık olmuştum – lisedeki aklımla kahramanım, daha sonra doktor olan yahudi oğlan – o zamanlar sessiz, düzgün bir çocuktu –

Sonraları onun için hayatı bırakıp, Manhattan’a taşındım – peşinden üniversiteye gittim – Feribotta eğer kabul edilirsem insanoğluna yardım edeceğim diye dua ettim – yemin ettim, Giriş Sınavı’na gittiğim gün – dürüst devrimci işçi avukatı olarak – bunun eğitimini alacaktım – Sacco Vanzetti, Norman Thomas, Debs, Atgeld, Sandburg, Poe’dan ilham alıyordum – Küçük Mavi Kitaplar’dan. Başkan veya Senatör olmak istiyordum.

cahil keder – sonraları R’nin şoke olmuş dizlerinin yanına çöküp 1941’deki aşkımı ilan etme hayalleri – Bana ne tatlı davranırdı kim bilir, onu istemiş & umutsuzluğa kapılmış olsam da – ilk aşk – bir tutku –

Daha sonra ölümcül bir çığ, bütün homoseksüellik dağları, kamış Matterhorn’ları, göt deliği Büyük Kanyon’ları – melankolik başımda ağırlık yapıyor –

bu sırada Broadway’de yürüyüp Sonsuzluğu ardında uzay olmayan lastik bir top olarak hayal ediyordum – dışarıda ne var? – Graham Bulvarı’ndaki eve gelirken, caddedeki yalnız yeşil çalıları geçerken hala melankoli, filmlerden sonra hayal kurarken –)

Sabah 2’de telefon çaldı – Acil durum – delirmişti – Naomi yatağın altına saklanıp Mussolini’nin böcekleri diye bağırıyordu – İmdat! Louis! Buba! Faşistler! Ölüm! – ev sahibi korkmuştu – yaşlı ibne bakıcı da ona bağırıyordu –

Dehşet, komşuları uyandıran – ikinci katta menopozu atlatmaya çalışan ihtiyar kadınları – bacaklarının arasındaki onca paçavra, temiz çarşaflar, kaybettikleri bebeklerin yası – kül olmuş kocaların – Yale’de dudak büken veya CCNY’da[3] saçlarını yağlayan çocukların – ya da Eugene gibi Montclair State Teachers College’da titreyenlerin –

Koca bacağı göğsüne çekilmiş, el Uzak Dur diye uzanmış, yün elbise kalçalarında, kürk palto yatağın altına sürüklenmiş – somyanın altında çantalardan bir barikat kurmuş.

Louis pijamalarıyla telefonu dinliyor, korkmuş – şimdi ne? – kim bilebilirdi ki? – benim suçum, onu yalnızlığa bırakmak mı? – karanlık odada kanepede oturuyorum, titreyerek, anlamak için –

Sabah treniyle Lakewood’a gitti, Naomi hala yatağın altındaydı – onun zehirli Polisler getirdiğini sandı – Naomi bağırıyor – Louis o zaman kalbine ne oldu? Naomi’nin esrikliği seni öldürdü mü?

Onu dışarı sürükledi, köşeye, bir taksi, valiziyle zorla arabaya bindirdi, ama şoför onları eczanede bıraktı. Otobüs durağı, iki saatlik bekleyiş.

4 odalı dairede endişeyle yattım, oturma odasındaki büyük yatakta, Louis’in masasının yanındaki – titreyerek – o gece eve geldi, geç saatte, bana neler olduğunu anlattı.

Naomi tezgahın arkasında kendini düşmandan koruyor – çocuk kitabı rafları, şırıngalar, aspirinler, kavanozlar, kan – ‘Bana yaklaşmayın – katiller! Uzak durun! Beni öldürmeyeceğinize söz verin!’

Louis korku içinde gazoz makinesinin dibinde, yanında Lakewood izci kızları – kokainmanlar – hemşireler – tarifeye bağlı otobüs şoförleri – bölge merkezinden Polisler, dillerini yutmuş gibi – ve eski bir uçurumun üzerindeki domuzları düşleyen bir rahip?

Havayı kokluyor – Louis boşluğu mu gösteriyor? – Müşteriler meşrubatlarını kusuyor – ya da gözlerini dikmiş bakıyor – Louis aşağılanmış – Naomi muzaffer – Komplonun Tebliği. Otobüs gelir, şoförler onları New York arabasına almaz.

Dr. Whatzis’e telefonlar açılır, ‘Dinlenmeye ihtiyacı var,’ Akıl hastanesi – Greystone Devlet Hastanesi Doktorları – ‘Onu buraya getirin, Bay Ginsberg.’

Naomi, Naomi – terliyor, gözleri pörtlemiş, şişman, elbisesinin bir taraftaki düğmeleri açılmış – saçları alnına düşmüş, jartiyeri bacağından şeytanca sarkıyor – çığlık çığlığa kan nakli istiyor – bir elini dosdoğru yukarı kaldırmış – bir ayakkabı tutuyor – Eczanede yalın ayak –

Düşmanlar yaklaşıyor – hangi zehirler? Kayıt makineleri? FBI? Tezgahın ardında Jdanov mu saklanıyor? Troçki dükkanın arkasında fare bakterisi mi hazırlıyor? Sam Amca Newark’ta, Zenci mahallesinde ölümcül parfümler mi karıştırıyor? İbrahim Amca, politikacıların barında cinayetle sarhoş, Hague mi planlıyor? Rose Hala İspanya İç Savaşı’nın şırıngalarıyla mı meşgul?

35 $’lık kiralık ambulans Red Bank’ten gelene kadar – Kollarından tuttular – sedyeye bağladılar – inleyerek, hayallerle zehirlenmiş halde, Jersey boyunca kimyasallar kustu, Essex County’den Morristown’a kadar merhamet diledi –

Ve Greystone’a geri dönüp üç yıl yattı – bu son alevlenmeydi, onu yeniden Tımarhaneye yolladı –

Hangi koğuşlarda – sonraları orada yürüdüm, sık sık – yaşlı katatonik kadınlar, bulutlar ya da kül ya da duvarlar kadar gri – döşemenin üstünde mırıldanarak oturuyorlar – Sandalyeler – ve sürünerek gelen kırış kırış acuzeler, suçlayarak – 13 yaşındaki merhametimi dileyerek –

‘Beni eve götür’ – bazen yalnız giderdim kayıp Naomi’yi aramaya, Şok tedavisi gören – ve derdim ki, ‘Hayır, sen delisin Anne, – Doktorlara güven.’ –

 

Ve ağabeyim Eugene, büyük oğlu, uzakta Newark’ta döşeli bir odada Hukuk okuyan –

ertesi gün Paterson koğuşuna geldi – ve oturma odasındaki kırık kanepeye oturdu – ‘Onu Greystone’a geri yollamak zorunda kaldık’ –

– yüzünde şaşkın bir ifade, çok genç, sonra dolan gözler – sonra tüm yüzüne yayılan ağlama – ‘Ne için?’ elmacık kemiklerinde titreşen feryat, gözler kapanmış, yüksek ses – Eugene’in acı yüzü.

Uzakta, Newark Kütüphanesi’nde bir Asansöre kapağı atmış, günlük süt şişesi, troleybüs hattındaki haftalığı 5 $’lık döşeli odanın pencere pervazında –

Haftada 20 $ için günde 8 saat çalıştı – Hukuk Fakültesi yılları boyunca – zenci kerhanelerinin yanında tek başına, masum yaşadı.

Kimseyle yatmamış, zavallı bakir – İdealler üzerine şiirler ve Pat Eve News editörüne politika mektupları yazıyor – (ikimiz de yazdık, Senatör Borah ve Soyutlama taraftarlarını kınıyorduk – ve Paterson Belediye Binası’na doğru giderken garip hissediyorduk –

Bir keresinde gizlice içeri girmiştim – fallus ucu & süslü tepesiyle yerel Moloch kulesi, Market Street’te dikilen tuhaf gotik Şiir – Lyon’daki Hotel de Ville’in kopyası –

kanatlar, balkon & kıvrımlı süslere sahip kapılar, devasa saate giden geçit, Hawthorne dolu gizli harita odası – Vergi Kurulu’nda kasvetli Debs – Rembrandt karanlıkta sigara içiyor –

Büyük komite odasında sessiz, cilalı masalar – Belediye meclisi üyeleri? Mali Kurul? Berber Mosca parçalara ayrılmış – Gangster Crapp tuvaletten emirler veriyor – Deliler Bölge, Ateş, Polis & Arka Oda Metafiziği üzerine çırpınıp duruyor – hepimiz ölüyüz – dışarıda, otobüs durağının yanında Eugene çocukluğuna bakıyordu –

gezgin vaizin 30 yıldır delice vaaz verdiği yerde, sert saçlı, çatlak & hasis İncil’ine sadık – kaldırıma tebeşirle Tanrınla Tanışmaya Hazırlan yazmış –

ya da tren yolu üst geçidinin betonuna Tanrı Sevgidir – benim saçmalayacağım gibi saçmalıyordu, yalnız Vaiz – Belediye Binası’nda Ölüm – )

Ama Gene, genç, Montclair Öğretmen Koleji’nde 4 yıl geçirmiş – yarım dönem öğretmenlik yaptı & hayatta ilerlemek için bıraktı – Disiplin Sorunlarından korkuyordu – esmer sevişmeleriyle İtalyan öğrenciler, seks yapan tecrübesiz kızlar, İngilizce yok, soneler önemsenmiyor – ve pek bir şey bilmiyordu – kaybettiği dışında –

böylece hayatını ikiye böldü ve Hukuk harcını yatırdı – devasa mavi kitaplar okudu ve 13 mil ötedeki Newark’ta eski asansöre bindi & gelecek için çok çalıştı

başarısızlığının eşiğinde Naomi’nin Çığlığını buldu, son defa, Naomi gitti, biz yalnızız – ev – orada oturuyor –

O zaman biraz tavuk çorbası al, Eugene. İncil’in adamı Belediye Binası önünde feryat ediyor. Ve bu yıl Lou’nun şiirsel, orta yaşlı banliyö sevgilileri var – gizlice – 1937 kitabından müzikler – Samimi – güzelliğe özlem duyuyor –

Naomi çığlık attığından beri sevgi yok – 1923’ten beri? – şimdi Greystone koğuşunda kayıp – onun için yeni bir şok – Elektrik, 40 insülinin peşinden.

Ve Metrasol onu şişmanlatmıştı.

 

Böylece birkaç yıl sonra yine eve döndü – çok yol almış ve plan yapmıştık – o günü bekledim – Annemin yeniden yemek yapmasını & – piyano çalıp mandolinle şarkı söylemesini – Ciğer Yahnisi, & Stenka Razin, & Finlandiya’yla savaştaki komünist hattı – ve borca batmış Louis – zehirli para olduğundan şüphe ediyordu – gizemli kapitalizmler

– & uzun salonda yürüdü & mobilyalara baktı. Onları hiçbir zaman hatırlamadı. Biraz amnezi. Sehpa örtülerini inceledi – ve yemek odası takımı satılmıştı –

Maun masa – 20 yıllık sevgi – hurdacıya gitmiş – piyano hala bizdeydi – ve Poe’nun kitabı – ve Mandolin, gerçi bazı telleri değişmeliydi, tozlu –

Yatakta uzanıp derin derin düşünmek, ya da kestirmek, saklanmak için arka odaya gitti – onunla birlikte gittim, onu tek başına bırakmadım – yanına yattım – perdeler kapalı, karanlık, öğleden sonra – Louis ön odadaki masasında, bekliyor – belki de akşam yemeği için tavuk kaynatıyor –

‘Akıl hastanesinden eve yeni döndüğüm için benden korkma – ben senin annenim –’

Zavallıcık, kayıp – bir korku – orada yattım – ‘Seni seviyorum Naomi,’ dedim – kaskatı, kolunun yanında. Ağlayacaktım, rahatsız, yalnız birleşme bu muydu? – Kaygılı, ve çok geçmeden kalktı.

Hiç tatmin olmuş muydu? Ve – ön taraftaki pencerelerin dibinde, yeni koltukta kendi kendine oturdu, tedirgin – yanağı avucuna dayalı – kısılan göz – o gün hangi kadere –

Tırnağıyla dişini karıştırıyordu, dudakları bir O şeklinde, kuşku – düşüncenin yaşlı yıpranmış vajinası – gözün dalgın yan bakışı – duvara yazılmış uğursuz bir borç, ödenmemiş – & Newark’ın kart memeleri yakınlaşmış –

Kafasındaki tellerle dedikodu radyosunu duymuş olabilirdi, hastanede, hafızasını kaybetmişken gangsterlerin sırtına yerleştirdiği 3 büyük antenin kontrolünde – omuzlarının arasını acıtıyordu –

Kafasının içine – Roosevelt onun durumunu biliyor olmalıydı, bana böyle söyledi – Artık onu öldürmekten korkuyorlardı, hükümet adlarını biliyordu – Hitler’e kadar izlerini sürmüşlerdi – Louis’in evini ebediyen terk etmek istiyordu.

Bir gece, ani atak – banyodaki gürültüsü – ruhunu teslim ediyormuş gibi – kasılmalar ve ağzından gelen kırmızı kusmuk – arkasında patlayan ishal suyu – dizlerinin üzerinde tuvaletin önünde – bacaklarının arasından akan sidik – fayansların üzerinde, siyah dışkısına bulaşmış halde öğürüp durdu – vazgeçmedi –

Kırkında, varisli, çıplak, şişman, lanetli, sokak kapısının dışında asansörün yanında saklanıp Polis çağırıyor, yardım etmesi için kız arkadaşı Rose’a bağırıyor –

Bir defasında kendini jilet ya da iyotla içeri kilitlemişti – göz yaşları içinde lavaboya öksürdüğü duyuluyordu – Lou yeşile boyanmış cam kapıyı kırdı, onu çıkarıp yatak odasına götürdük.

Sonra o kış aylarca sessiz kaldı – yürüyüşler, yalnız, yakındaki Broadway’de, Daily Worker okuyordu – Kolunu kırdı, buz tutmuş caddede düştü –

Kozmik finansal cinayet planlarından kaçışını tasarlamaya başladı – daha sonra Bronx’a, kız kardeşi Elanor’a kaçtı. Ve ölmüş Naomi’nin New York’taki bir başka destanı.

 

Ya Elanor ya da zarflara adres yazdığı Workman’s Circle vasıtasıyla, geçiniyordu – Campbell’s domates çorbası alıyordu – Louis’in ona gönderdiği parayı biriktiriyordu –

Daha sonra bir erkek arkadaş buldu, ve o bir doktordu – Dr. Isaac Ulusal Denizciler Sendikası için çalışıyordu – şimdi İtalyan keli ve tıknaz yaşlı bebek – kendisi bir yetimdi – ama onu kovdular – Eski zalimlikler –

Artık daha pasaklı, yatakta veya sandalyede boş boş oturuyordu, korsesi içinde kendi kendine hayal kurarak – ‘Ateşliyim – Şişmanlıyorum – Hastaneye yatmadan önce öyle güzel bir vücudum vardı ki – Beni Woodbine’da görecektin –’ Bu 1943’te, NMU salonu yakınlarındaki döşeli bir odadaydı.

Dergideki çıplak bebek fotoğraflarına bakıyor – bebe pudrası reklamları, süzülmüş küçük havuçlar – ‘Güzel düşüncelerden başka şey düşünmeyeceğim.’

Yazın pencerenin aydınlığında kafasını boynunun üzerinde çevirip duruyor, hipnotize olmuş halde, düşsel hatırlamalara dalmış halde –

‘Yanağına dokunuyorum, yanağına dokunuyorum, eliyle dudaklarıma dokunuyor, güzel düşünceler düşünüyorum, bebeğin güzel bir eli var.’ –

Ya da vücudunun Hayır-titremesi, iğrenme – bir Buchenwald düşüncesi – kafasının içinden insülin geçip gidiyor – surat ekşiten İstemsiz bir sinir ürpertisi (işerken ürpermem gibi) – beyin zarında kötü kimyasal – ‘Hayır bunu düşünme. O bir muhbir.’

Naomi: ‘Ve öldüğümüzde bir soğana dönüşürüz, bir lahanaya, bir havuca, veya bir kabağa, bir sebzeye.’ Columbia’dan şehir merkezine geliyorum ve ona katılıyorum. Bütün gün İncil okuyup güzel düşünceler düşünüyor.

‘Dün Tanrı’yı gördüm. Neye benziyordu? Eh, öğleden sonra bir merdivene tırmandım – taşrada ucuz bir kulübesi var, Monroe, NY’daki koruluklarda bulunan tavuk çiftlikleri gibi. Beyaz sakallı, yalnız, yaşlı bir adamdı.

‘Ona akşam yemeği pişirdim. Ona güzel bir akşam yemeği hazırladım – mercimek çorbası, sebze, ekmek & tereyağı – miltz[4] – masaya oturup yedi, mutsuzdu.

‘Ona dedim ki, Aşağıdaki bütün şu kavgalara ve ölümlere bak, Sorun ne? Neden buna son vermiyorsun?

Çabalıyorum, dedi – Elinden sadece bu geliyordu, yorgun görünüyordu. Çok uzun zamandır bekar ve mercimek çorbasını seviyor.’

Bir yandan bana servis yapıyor, bir tabak soğuk balık – doğranmış çiğ lahanadan musluk suyu damlıyor – kötü kokulu domatesler – bir haftalık doğal besin – suları sızan pancar & havuç rendesi, ılık – gittikçe daha acıklı yemekler – bazen mide bulantısından yiyemiyorum – ellerinin Merhameti; Manhattan, delilik, beni memnun etme arzusu, soğuk az pişmiş balık kokuyor – kemiklere yaklaştıkça soluk kırmızı. Kokuları – ve sık sık odada çıplak duruyor, böylece karşıya bakıyorum ya da onu görmezden gelerek bir kitap karıştırıyorum.

Bir defasında onunla sevişmemi sağlamaya çalıştığını düşündüm – lavaboda kendi kendine cilveleşiyordu – odanın büyük kısmını dolduran devasa yatakta uzanıyordu, elbisesi kalçalarına çıkmıştı, kıllı koca yarık, ameliyat yaraları, pankreas, karın yaraları, kürtajlar, apandisit, yağı iğrenç kalın fermuarlar gibi aşağı çeken dikişler – bacaklarının arasında perişan uzun dudaklar – Ne, dahası, göt kokusu mu? Üşüyordum – daha sonra biraz tiksindim, çok değil – belki denemek iyi bir fikirdi – Başlangıç Rahmi Canavarı’nı tanımak – Belki – bu şekilde. Umurunda olur muydu? Bir aşığa ihtiyacı var.

Yisborach, v’yistabach, v’yispoar, v’yisroman, v’yisnaseh, v’yishador, v’yishalleh, v’yishallol, sh’rneh d’kudsho, b’rich hu. Ve Louis Paterson’daki zenci mahallesindeki pis dairede kendini toparlıyor – karanlık odalarda yaşıyor – ama kendine daha sonra evlendiği bir kız buldu, yeniden aşık oluyor – kuru & utangaç da olsa – Naomi’nin 20 yıllık delice idealizmiyle yaralanmış.

Bir keresinde NY’ta uzun süre kaldıktan sonra eve geldim, yalnızdı – yatak odasında oturuyordu, bana bakmak için döndürdüğü ofis koltuğunda – ağlıyordu, gözlüklerinin altındaki kırmızı gözlerinde yaşlar –

Onu bırakmıştık – Gene tuhaf şekilde orduya katılmıştı – Naomi NY’ta tek başınaydı, döşeli odasında neredeyse çocuk gibi. Louis de postaneden mektupları almak için şehir merkezine yürüdü, lisede öğretmenlik yaptı – şiir bölümünde kaldı, sahipsiz – Bickford’s’da keder yediği onca yıl – geçmişti.

Eugene Ordudan döndü, eve değişmiş ve yalnız halde geldi – yahudi ameliyatıyla burnunu kestirdi – yıllarca Broadway’de kızlarla yatabilmek için onlara kahve ısmarladı – NYU’ya gitti, ciddiydi, Hukuk fakültesini bitirmeye.–

Ve Gene onunla yaşadı, kuru balık köfteleri yedi, ucuz, Naomi gitgide daha çok deliriyordu – Gene zayıfladı, ya da umutsuz hissediyordu, Naomi aya karşı 1920 pozları veriyordu, yan yatakta yarı çıplak.

tırnaklarını yedi ve çalıştı – tuhaf hastabakıcı oğlandı – Ertesi yıl Columbia yakınında bir odaya taşındı – Naomi çocuklarıyla yaşamak istemesine rağmen –

‘Annenin ricasını dinle, yalvarırım’ – Louis hala ona çekler yolluyordu – o yıl 8 ay tımarhanedeydim – gördüğüm hayallerden bu Ağıtta bahsedilmiyor –

Ama sonra yarı yarıya delirdi – Hitler odasındaydı, lavaboda bıyığını görmüştü – şimdi Dr. Isaac’ten korkuyordu, Newark planına onun da dahil olduğundan şüpheleniyordu – Elanor’un Romatizmalı Kalbinin yanında yaşamaya Bronx’a gitti –

Ve Max Amca asla öğleden önce kalkmazdı, Naomi sabah 6’da casusları duymak için radyoya kulak kesilirdi – veya pencere pervazını araştırırdı,

çünkü aşağıdaki boş arsada, elinde çantasıyla yaşlı bir adam üzerinden dökülen siyah paltosuna çöpleri dolduruyor olurdu.

Max’in kardeşi Edie çalışıyor – 17 yıldır Gimbels’de muhasebeci – alt kattaki dairede yaşıyordu, boşanmış – böylece Edie Naomi’yi Rochambeau Bulvarı’ndaki evine aldı –

Caddenin karşısında Woodlawn Mezarlığı, bir zamanlar Poe’nun olduğu yerde mezarlarla dolu geniş bir vadi – Bronx metrosunun son durağı – o bölgede çok komünist var.

Kim Bronx Yetişkin Lisesi’nin gece okulunda resim dersine kaydoldu – Van Cortlandt yükseltilmiş demiryolu hattının altında sınıfa doğru yalnız yürüdü – Naomiismler çiziyor –

Eski zaman yazlarında insanlar bir Kaygısızlar Kampında çimlere oturmuş – mahzun yüzleri ve uzun, bol gelen hastane pantolonlarıyla azizler –

Aşağı Doğu Yakası önünde kısa damatlarla gelinler – Bronx’taki Babil apartman çatılarının üzerinde işleyen kayıp trenler –

Mutsuz resimler – ama kendini ifade ediyordu. Mandolini gitmişti, kafasındaki tüm teller kopmuştu, denemişti. Güzelliğe doğru mu? ya da bir geçmiş hayat Mesajına?

Ama Elanor’u tekmelemeye başladı, ve Elanor’un kalp sıkıntısı vardı – yukarı çıkıp onu saatlerce Casuslukla ilgili sorguya çekiyordu,– Elanor bitkin düşmüştü. Max ofisteydi, geceye kadar puro dükkanlarının hesaplarını tutuyordu.

‘Ben harika bir kadınım – gerçekten güzel bir ruhum – ve bu yüzden onlar (Hitler, Büyükanne, Hearst, Kapitalistler, Franco, Daily News, 20’ler, Mussolini, yaşayan ölüler) çenemi kapatmak istiyor – Buba örümcek ağının başı –’

Kızları tekmeliyordu, Edie & Elanor – Gece yarısı Edie’yi uyandırıp onun casus, Elanor’un ise muhbir olduğunu söylüyordu. Edie bütün gün çalışıyordu ve buna dayanamıyordu – Sendikayı örgütlüyordu. – Ve Elanor ölmeye başlamıştı, üst kattaki yatağında.

Akrabalar beni arıyor, durumu kötüleşiyor – geriye sadece ben kalmıştım – Eugene’le metroya binip onu görmeye gittik, bayat balık yedik –

‘Kız kardeşim radyodan fısıldıyor – Louis dairede olmalı – ne diyeceğini annesi söylüyor – YALANCILAR! – iki çocuğuma yemek yaptım – mandolin çaldım –’

Dün gece uyandım bülbülün sesine / Dün gece her şey sakinken / altın mehtapta söyledi şarkısını / karşıdaki buz gibi tepeden. Yaptı da.

Onu kapıya dayayıp ‘ELANOR’U TEKMELEME’ diye bağırdım – bana bakakaldı – Horgörü – öl – oğullarının böyle naif, böyle aptal oluşuna inanamıyordu – ‘Elanor casusların en kötüsü! Emir alıyor!’

‘– Odada dinleme tesisatı falan yok!’ – ona bağırıyorum – son çare, Eugene yatakta dinliyor – bu ölümcül Anadan kaçmak için ne yapabilir – ‘Louis’ten ayrılalı yıllar oldu – Büyükanne yürüyemeyecek kadar yaşlı –’

O zamanlar hepimiz aynı anda hayattayız – hatta ben & Gene & Naomi mitolojik bir odadayız – Sonsuzda birbirimize bağırıyoruz – ben Columbia ceketi içinde, o yarı soyunmuş. Ben Radyolar, Antenler, Hitler’ler gören kafasına vuruyorum – tüm bir Halüsinasyon gamı – gerçekten – kendi evreni – başka yere giden bir yol yok – kendiminkine – Amerika Yok, hatta bir dünya bile –

Tüm insanlar olarak gittiğiniz yer, Van Gogh olarak, deli Hannah olarak, hepsi aynı – son kadere – Gök gürültüsü, Ruhlar, Yıldırım! Mezarını gördüm! Ey garip Naomi! Kendiminkini – çatlak mezarımı! Shema Y’Israei – ben Svul Avrum’um – sen – ölümde misin?

Bronx karanlığındaki son gecen – telefon ettim – hastane vasıtasıyla gizli polise.

Geldiler, sen ve ben yalnızken, kulağımın dibinde çığlık çığlığa Elanor’a bağırıyordun – o ise yatağında zorla nefes alıyordu, zayıflamıştı –

Unutmayacağım, kapının çalışı, casus korkun içinde,– Kanun ilerliyor, şerefim üzerine – Sonsuzluk odaya giriyor – çıplak halde banyoya koşuyorsun, itirazlarla nihai kahramanca kaderden saklanıyorsun –

gözlerime bakıyorsun, ihanete uğramış – deliliğin son polisleri beni kurtarıyor – Elanor’un kırık kalbine basan ayağından,

Gimbels’den yorgun argın kırık radyolu eve dönen Edie’ye bağıran sesin – ve Louis’in parasız bir boşanmaya ihtiyacı vardı, yakında evlenmek istiyor – Eugene hayal kuruyor, 125. Cadde’de saklanıyor, rezil mobilyalar için zencilere dava açıyor, siyah kızları savunuyor –

Banyodan itirazlar – Aklının başında olduğunu söyledin – pamuklu bir elbise giydin, ayakkabıların, o zaman yeniydi, çantan ve gazete kupürleri – hayır – dürüstlüğün –

dudaklarını rujla boş yere daha gerçek kılarken, aynaya bakıp görmeye çalışıyordun Deliliğin Bana mı yoksa azarlayan polise mi ait olduğunu.

veya 78’de casusluk yapan Büyükanne’ye – Senin hayalin – politik adam kaçırma çantasıyla mezarlığın duvarlarına tırmanıyor – ya da Bronx duvarlarında gördüklerin, gece yarısı pembe geceliğinle, pencereden boş arsaya bakarken –

Ah Rochambeau Bulvarı – Hayaletler Bahçesi – Bronx’taki son casus evi – Elanor ya da Naomi için son ev, işte burada bu komünist kız kardeşler devrimlerini kaybetti –

‘Tamam – paltonuzu giyin bayan – gidelim – Araba aşağıda – onunla karakola gelmek istiyor musunuz?’

Sonra yolculuk – Naomi’nin elini tuttum ve başını göğsüme yasladım, ben daha uzunum – onu öptüm ve bunu iyi niyetle yaptığımı söyledim – Elanor hasta – ve Max’in kalp hastalığı var – İhtiyaçlar –

Bana – ‘Bunu neden yaptın?’ – ‘Evet bayan, oğlunuz bir saat içinde sizden ayrılmak zorunda’ – Ambulans

birkaç saat içinde geldi – sabah 4’te şehir gecesi içinde Bellevue diye bir yere doğru uzaklaştı – sonsuza kadar hastaneye gitti. Onu götürülürken gördüm – el salladı, gözlerinde yaşlarla.

 

İki yıl, bir Meksika gezisinden sonra – Brentwood yakınındaki kasvetli düz açıklıkta, tımarhaneye giden kullanılmayan tren yolunun etrafında fundalıklar ve çimen –

yeni 20 katlı tuğla ana bina – Long Island’daki deliler şehrinin geniş çayırlarında kaybolmuş – kocaman ay şehirleri.

Akıl hastanesinin devasa kanatları ufacık siyah bir deliğe giden yolun üstünde açılıyor – kapı – çataldan giriş –

İçeri girdim – tuhaf kokuyordu – yine salonlar – asansörle yukarı – bir Kadınlar Koğuşu’nun cam kapısına – Naomi’ye – Etli butlu iki beyaz hemşire – Onu dışarı çıkardılar, Naomi boşluğa bakıyordu – ve nefesim kesildi – Felç geçirmişti –

Çok zayıf, kemiklerine doğru çekmiş – Naomi’ye yaş gelmiş – şimdi saçları beyazlamış – iskeleti üzerinde bol elbise – yüzü çökük, yaşlı! solmuş – kocakarı yanağı –

Tek el katı – kırkların ağırlığı, menopoz ve bir kalp kriziyle azalmış, artık sakat – kırışıklıklar – başında bir yara, lobotomi – yıkım, ölüme doğru sarkan el –

 

Ey Rus yüzlü, çimlerdeki kadın, uzun siyah saçların çiçeklerle taçlanmış, mandolin dizlerinde –

Komünist güzel, otur burada yazın nikahlanmış, papatyalar arasında, vaat edilmiş mutluluk yanında –

kutsal anne, şimdi gülümsüyorsun sevgine, dünyan yeniden doğuyor, çıplak çocuklar koşuyor karahindibalarla beneklenmiş kırda,

çayırın sonundaki erik ağacı korusunda karınlarını doyuruyorlar ve ak saçlı bir zencinin, yağmur fıçısının gizemini öğrettiği bir kulübe buluyorlar –

Amerika’ya gelmiş kutsal kız, sesini yeniden duymaya can atıyorum, annenin müziğini anımsayarak, Doğa Cephesi’nin Şarkısında –

Ey beni rahminde taşıyan, sütüyle ilk gizemli hayatı veren & konuşmayı ve müziği öğreten görkemli esin perisi, acılı başından ilk Görüntüyü aldığım –

İşkence görmüş ve kafatasına vurulmuş, Lanetlilerin hangi delice halüsinasyonları beni kendi kafatasımdan çıkıp Senin için Huzuru bulana kadar Sonsuzluğu aramaya itiyor, Ey Şiir – ve tüm insanlık için Başlangıcı aramaya

Kainatın annesi olan Ölüm! – Artık sonsuza dek giy çıplaklığını, saçında beyaz çiçekler, nikahın göğün ardında mühürlü – hiçbir devrim o bekareti yok edemez –

Ey Karmamın güzel Garbo’su – 1920’nin Nicht-Gedeiget Kampı’ndaki bütün fotoğraflar burada değişmemiş halde – Newark’ın tüm öğretmenleriyle – Ne Elanor yitmiş, ne Max hayaletini bekliyor ne de Louis Liseden emekli olmuş –

 

Geri dön! Sen! Naomi! Kurukafa senin üstünde! Cılız ölümsüzlük ve devrim geliyor – küçük kırık kadın – hastanelerin kül rengi bina içi gözleri, tende koğuş griliği –

‘Sen casus musun?’ Zehir gibi masada oturdum, gözlerime yaşlar doluyordu – ‘Kimsin sen? Seni Louis mi yolladı? – Teller –’ saçlarında, kafasına vurarak – ‘Ben kötü bir kız değilim beni öldürme! – Tavanı duyuyorum – İki çocuk büyüttüm –’

Oraya gitmeyeli iki yıl olmuştu – Ağlamaya başladım – Gözlerini dikip baktı – hemşire görüşmeyi bir anlığına böldü – Banyoya gidip saklandım, tuvalet beyazı duvarların arkasına

‘Dehşet’ Ağlıyordum – onu yeniden görmek – ‘Dehşet’ – ölmüş ve cenazeden sonra çürümeye başlamış gibiydi – ‘Dehşet!’

Geri döndüm daha çok bağırdı – onu götürdüler – ‘Sen Allen değilsin –’ Yüzünü izledim – ama yanımdan geçip gitti, bakmadan –

Koğuşun kapısını açtı,– geriye göz dahi atmadan içeri girdi, birden sessizlik – dışarı baktım – yaşlı görünüyordu – mezarın kıyısı – ‘Bütün o dehşet!’

 

Bir yıl daha, NY’tan ayrıldım – Batı Kıyısındaki Berkeley kulübesinde onun ruhunu düşledim – hayat boyunca o bedende hangi şekle büründüğünü, solgun ya da manik, hazzın ötesine geçmiş –

ölümüne yakın – gözlerle – benim sevgim onun şeklini almıştı, Naomi, hala dünyadaki annem – ona uzun bir mektup yolladım – & delilere ilahiler yazdım – Merhametli Şiir Tanrısının işi.

çiğnenmiş çimin yeşillenmesini, ya da taşın çimlenmesini sağlayan – ya da Güneş’in dünyanın sabiti olmasını – tüm ayçiçeklerinin ve parlak demir köprülerdeki günlerin güneşi – eski hastanelerin üzerinde parlayan – bahçemdeki gibi –

Bir gece San Francisco dönüşü, Orlovsky odamda – Whalen huzurlu sandalyesinde – Gene’den bir telgraf, Naomi öldü –

Dışarıda garajın yanındaki çalıların altında başımı yere eğdim – daha iyi olduğunu biliyordum –

sonunda – Dünyaya yalnız bakmak zorunda kalmadı – 2 yıllık yalnızlık – hiç kimsesiz, yaşı 60’a yakın – kurukafaların yaşlı kadını – bir zamanlar İncil’in uzun bukleli Naomi’si –

ya da Amerika’da ağlayan Ruth – Newark’ta yaşlanan Rebecca

Arpını hatırlayan Davut, şimdi Yale’de avukat

ya da Svul Avrum – Israel Abraham – kendim – Tanrı’ya doğru yabanda şarkı söylemeye – Ey Elohim! – böylece sona – ölümünden 2 gün sonra mektubunu aldım –

Yeniden Tuhaf Kehanetler! Şöyle yazmıştı – ‘Anahtar pencerede, anahtar penceredeki gün ışığında – anahtar bende – Evlen Allen, uyuşturucu kullanma – anahtar parmaklıklarda, penceredeki gün ışığında.

Sevgiyle,

annen’

 

ki o Naomi –

 

 

İLAAHİİ

 

O’nun iradesine göre yarattığı dünyada Mübarek Hamdedilen

Yüceltilen Övülen Sena Edilen Kutsal Olan’ın Adı Mübarektir O!

Newark’taki evde Mübarektir O! Tımarhanede Mübarektir O! Ölümün evinde Mübarektir O!

Mübarek olsun O eşcinsellikte! Mübarek olsun O Paranoyada! Mübarek olsun O şehirde! Mübarek olsun O Kitapta!

Gölgeleri mesken tutan Mübarek olsun! Mübarek olsun! Mübarek olsun!

Mübarek ol gözyaşları içindeki Naomi! Mübarek ol korkular içindeki Naomi! Mübarek Mübarek Mübarek hastalıklar içinde!

Mübarek ol Hastanelerdeki Naomi! Mübarek ol yalnızlıktaki Naomi! Mübarek olsun zaferin! Mübarek olsun parmaklıkların! Mübarek olsun son yıllarının yalnızlığı!

Mübarek olsun başarısızlığın! Mübarek olsun felcin! Mübarek olsun gözünün kapanışı! Mübarek olsun yanağının sıskalığı! Mübarek olsun pörsümüş uylukların!

Mübarek ol Sen Ölümdeki Naomi! Mübarek olsun Ölüm! Mübarek olsun Ölüm!

Mübarek olsun tüm elemi Cennet’e götüren! Mübarek olsun sonunda Ben olan!

Mübarek olsun Karanlıkta Cennet’i kuran! Mübarek Mübarek Mübarek olsun O! Mübarek olsun O! Mübarek olsun Hepimizin başındaki Ölüm!

 

 

III

 

Sırf Newark’ın morglarında ucuz gazozlar içtiği başlangıcı unutmamış olmak için,

sırf onu evreninin uzun koğuşlarındaki gri masalarda ağlarken görmüş olmak için

sırf kapıdaki Hitler’e dair tuhaf fikirlerini, kafasındaki telleri, üç büyük anteni

sırtına zorla takılan, 30 yıl boyunca eski çirkin sevişmelerini haykırıp duran tavandaki sesleri bilmiş olmak için,

sırf zaman sıçramalarını, hafıza kaybını, savaşların gürleyişini, muazzam bir elektrik şokunun kükremesi ve sessizliğini görmüş olmak için,

sırf onu Bronx’un çatılarının üstünde işleyen trenlerin kaba resimlerini yaparken görmüş olmak için,

erkek kardeşleri Riverside ya da Rusya’da ölmüş, kendisi Long Island’da tek başına son bir mektup yazıyor – ve penceredeki gün ışığında gördüğü görüntü

‘Anahtar penceredeki gün ışığındaki parmaklıklarda anahtar gün ışığında,’

sırf felç ile demir yatakta geçirdiğin o kara geceye gelmiş olmak için, Long Island üzerinde güneş battığında

ve engin Atlantik dışarıda kükrerken, Varlık’ın müthiş kendine seslenişi

Kabusun böldüğü yaradılıştan geri dönmek için – başı ölmek üzere bir hastane yastığına dayalı

– son bir bakışta – tüm Dünya bildik karanlığın içinde ebedi bir Işık – bu görüntü için gözyaşı yok –

Ama anahtar geride bırakılmalı – pencerede – gün ışığındaki anahtar – yaşayanlara – alabilecek olanlara

o ışık dilimini eline – ve kapıyı açabileceklere – ve geriye bakıp göreceklere

Yaradılışın aynı mezara doğru gerisingeri ışıldamasını, evrenin boyutunu, beyaz kapının üzerindeki kemerli yolda bulunan hastane saatinin tik takının boyutunu –

 

 

IV

 

Ey anne

neyi atladım

Ey anne

neyi unuttum

Ey anne elveda

uzun siyah bir ayakkabıyla

elveda

Komünist Parti ve kaçık bir çorapla

elveda

memendeki yağ bezesinde altı koyu kılla

elveda

eski elbisen ve vajinanı çevreleyen uzun siyah sakalla

elveda

sarkık göbeğinle

Hitler korkunla

kötü hikayeler dolu ağzınla

çürük mandolin parmaklarınla

şişman Paterson verandası kollarınla

grev ve gemi bacası karnınla

Troçki ve İspanya Savaşı çenenle

çürüyen kırılmış işçilere şarkı söyleyen sesinle

kötü aşık burnunla Newark’ın turşu kokusu burnunla

gözlerinle

Rusya gözlerinle

parasızlık gözlerinle

sahte porselen gözlerinle

Elanor Teyze gözlerinle

açlık çeken Hindistan gözlerinle

parkta işeyen gözlerinle

çöken Amerika gözlerinle

piyanodaki başarısızlığın gözlerinle

California’daki akrabaların gözlerinle

bir ambulansta ölen Ma Rainey gözlerinle

robotların saldırısına uğrayan Çekoslovakya gözlerinle

Bronx’ta gece resim dersine giden gözlerinle

Yangın Merdiveninin ufkunda gördüğün katil Büyükanne gözlerinle

evden çırılçıplak kaçıp salonda çığlık atan gözlerinle

polislerin ambulansa götürdüğü gözlerinle

ameliyat masasında bağlanmış gözlerinle

pankreası alınmış gözlerinle

apandisit ameliyatı gözlerinle

kürtaj gözlerinle

yumurtalıkları alınmış gözlerinle

şok gözlerinle

lobotomi gözlerinle

boşanma gözlerinle

felç gözlerinle

yalnız gözlerinle

gözlerinle

gözlerinle

Çiçeklerle dolu Ölümünle

 

 

V

 

Gak gak gak beyaz güneşte kargalar bağırıyor Long Island’ın mezar taşları üzerinde

Rab Rab Rab Naomi bu çimenin altında yarı ömrüm ve onun gibi kendim

gak gak gözüm gömülsün aynı Toprağa Melek gibi durduğum yere

Rab Rab Her Şeye bakan büyük Göz ve kara bir bulut içinde devinen

gak gak dalgalanan ağaçların üzerinde göğe fırlatılmış Varlıkların garip haykırışı

Rab Rab Ey devasa Ötelerin Öğütücüsü sesim Sheol’ün[5] hudutsuz sahrasında

Gak gak Zamanın çağrısı kiralanmış ayak ve kanat evrende bir an

Rab Rab gökte bir yankı dağınık yapraklar arasında esen rüzgar hatıranın gürleyişi

gak gak bütün yıllar doğumum bir düş gak gak New York otobüs kopmuş ayakkabı uçsuz bucaksız lise gak gak Rabb’in tüm Görüntüleri

Rab Rab Rab gak gak gak Rab Rab Rab gak gak gak Rab

 

NY 1959

 

[1]YPSL: Young People’s Socialist League. Amerika Sosyalist Partisi’nin gençlik kolu. (ç.n.)

[2]Parcae: Antik Roma dininde kader tanrıçaları. (ç.n.)

[3]CCNY: City College of New York (ç.n.)

[4]Miltz: İnek dalağıyla yapılan bir yemek. (ç.n.)

[5]Sheol: Eski Ahit’e göre ölülerin gittiği yer (ç.n.)

HOWL * ULUMA Allen Ginsberg


Uluma şiirinin çevirisi Şenol Erdoğan ve Melis Oflas tarafından birlikte gerçekleştirilmiştir. Kitabın (Uluma ve Öteki Şiirler) içerisinde yer alan şiirlerin tamamı sadece Melis Oflas tarafından çevrilmiştir. -Ş.E

HOWL

Carl Solomon İçin

I

gördüm kuşağımın en iyi beyinlerinin çılgınlıkla yıkıldığını, histerik çıplaklıkla açlıktan geberdiğini,

zenci sokakların şafağında gördüm onları bozuk kafalarıyla mal ararken,

gecenin makinesinde yıldızlı dinamo ile eski cennetsel bağ için yanıp tutuşan melek kafalı hipsterler,

yoksulluk ve paçavralar ve sahte gözlerle şehirlerin üstünde yüzen sıcak suyu olmayan ucuz odaların doğa üstü karanlığında yükseğe doğrulup sigara içerken jazzı seyredenler,

Yaradan’ın cennetinde zihinleri apaçık olanlar aydınlatılmış ucuz çatı katlarında ve yeraltlarında Muhammed’in dolaşaduran meleklerini görenler,

Arkansas ve Blake-ışığı trajedisi arasından parlak ifadesiz halüsinatif gözlerle bilgi savaşının üniversitelerinden geçip gidenler,

akademilerden delilik ve ahlaksızlığa düzdükleri methiyeleri kafatası üzerindeki pencerelerde yayınladıkları için tekmeyi yiyenler,

parasını çöp sepetlerinde yakarak ve dehşeti duvardan dinleyerek tıraşsız odalarda don gömlek sinenler,

apış arasındaki marihuanayla Laredo’dan dönerken New York’da içeri tıkılanlar,

ucuz otellerde ateş yiyenler ya da Paradise Alley’de terebentin içenler, ölüm, ya da geceden geceye gövdelerini arafta bırakanlar,

düşlerle, ve uyuşturucularla, uyandıran kabuslarla, alkol ve sik ve sonsuz taşaklarla,

ürperen bulutların emsalsiz kör sokakları ve Canada ve Paterson’un kutuplarına doğru sıçrayan aradaki zamanın hareketsiz dünyasını aydınlatan aklın şimşeği,

geçitlerin peyote dayanışması, arkabahçe, yeşil, ağaç, mezarlık sabahları, çatı katlarında şarap kafası, kafaları iyi olduğu esnada çıktıkları zevk gezilerinde mahallelerin dükkanlarının vitrinlerinde trafik ışıkları gibi yanıp sönen neonlar, güneş ve ay Brooklyn’in sert kışının alacakaranlığındaki ağacın titremesi, esrar külünün laneti ve aklın yüce ışığı,

hayvanat bahçesi ışığının iç karartıcı parlaklığında boğazları paramparça ve kasvetli beyinleri örselenmiş,

benzedrine boğulmuş halde rayların ve çocuk seslerinin gürültüsü arasında titreyerek

Battery’den Bronx’a sonsuz bir gidiş için kendilerini yeraltında zincirleyenler,

 

gece boyunca Bickford’da loş ışığın altında dibe vurmuşçasına gömülüp kalanlar ve dışarı çıkanlar ve gün ortasında ıssız Fugazzi’de bayat bira içerek otomatik plak çalarda çatırtıları dinlemeye mahkum olanlar,

yetmiş saat durmaksızın konuşarak, parktan mekana, mekandan bara, bardan Bellevue’ye Belleuve’den müzeye, müzeden Brooklyn Köprüsüne

ayın ötesinde/ki Empire State’in pencere pervazlarından sarkan yangın çıkışından atlayan platonik belagatçilerin yitik bölüğü,

olayları ve anıları ve anekdotları ve görme zevkini ve hastane şoklarını ve cezaevlerini ve savaşları bağırıp çağırıp fısıldayıp kusarak konuşanlar,

yedi gün yedi gece harap olmuş anımsamalarıyla parıldayan gözlerle kaldırımların üzerini örten mağlup sinagog eti,

artlarında Atlantic City Hall’ün belirsiz resminin kartpostalını iz bırakıp

Zen New Jersey’i terk ederek hiçbir yere doğru gözden yitenler,

kederli Doğunun sıkıntı veren terlemesiyle Tanca’nın kemik gıcırdatanları,

Çin’in migreninden mustarip, iç karartan döşemesiyle Newark’ın boktan bir odasında esrarın etkisiyle pelte-k-leşenler,

geceyarısı demiryolu boyunca oradan oraya amaçsızca gidip gelen yurtsuzlar, hiç kalp kırmadan çekip gidenler, gece, yükvagonlarında yükvagonlarında yükvagonlarında sigaralarını yakanlar,

eroin için para sızdırmaya çalışarak dalavereyle, yalnızlık hissi veren çiftliklerinden geçenler büyükbabanın,

Kansas’ta kozmosun tinlerinde vızıldayıp ayaklarına değin titrediklerini hissettiklerinde Plotinus Poe St. John üzerine kafa yorup haç çıkarıp telepati, bop ve kabala ile uğraşanlar,

Idoha sokaklarından birbaşına geçip giderek düşsel Kızılderili meleklerle düşsel Kızılderili melekleri arayanlar,

parıldadığında Baltimor çılgına dönüp doğaüstü esrimeye dalanlar,

etkisiyle kış gecesinin ortasında sokak ışığının küçükkent yağmurunun

Oklahoma’nın Çin göçmeni herifleriyle limuzinlerde takılanlar,

Houston’da aylak ve aç can sıkıntısıyla yalnızlığın, jazz seks ya da çorba için takılanlar

Amerika ve Sonsuzluk hakkında tartışmak için parlak İspanyolların peşinden gidip,

Afrika’ya giden bir gemiye çaresiz kapağı atanlar,

artlarınca Chicago’nun mekanlarında yakılmış şiirlerin külünden lav işçi tulumlarının gölgesi ve döküntülerden başka hiçbir şey bırakmayarak Mexico volkanlarında gözden yitenler,

Batı Kıyısı’nda F.B.I’ı soruşturarak sakallı ve kısa pantolonlu büyük barışçıl gözleri ve cinsellik kokan koyu derileriyle hatların ötesinde bildiri dağıtıp yeniden ortaya çıkanlar,

cigaralarını üstlerinde söndürerek Kapitalizmin ot tezgâhını protesto edenler,

Staten Island feribotu bastırdığında korkunç sesini Wall’un ve bastırdığında Los Alamos’un korkunç seslerini feryat ederek çırılçıplak soyunarak Union Meydanı’nda kıyakkomünist bildiriler dağıtanlar,

beyaz okullarında yerleşmiş çetelerin doğrulttukları makineler karşısında çıplak ve titrek ağlayarak yere yığılanlar,

düzüşmeksizin haykırarak sevişmekten, “zıkkım”lanmaktan ve oğlancılıktan başka hiçbir şey yapmadıkları için bir suçu olmayıp polisaraçlarında mest olmuş halde enselerinde dedektifler bitenler,

metroda dizlerine vurarak uğuldayanlar ve elyazmalarına bir göz atıp siklerini pantolonları üstünden sıvazladıkları için uzayıp gitmesi istenenler,

bi işleri olmadığından azizimsi motorculara götlerini siktirip zevk çığlığı atanlar,

meleksi insanlıklarıyla uçanlar ve uçuranlar, Atlantik ve Karayip aşklarını okşayan denizciler,

gülbahçelerinde, halk parklarının çimlerinde ve mezarlıklarda önüne gelen herkese özgürce spermlerini attırarak sabah akşam otuzbir çekenler,

durmaksızın hıçkırarak tükenenler, kıkırdayıp coşarken sarışın & çıplak bir melek artlarında belirdiğinde deşmek için onları palasıyla, bir Türk Hamamı’nın odasında mahvolanlar,

aşkoğlanlarını kaderin şirret üç ihtiyar kaşarına, heteroseksüel doların tek gözlü kaşarına, dölyatağından göz kırpan ve kıçını kırıp oturmaktan,

dokuma tezgâhındaki aydınlanmış altın sarısı ipleri kırpmaktan başka bir şey yapmayan tek gözlü kaşara kaptıranlar,

doyumsuzca ve esriyerek çiftleşenler bir bira şişesiyle bir sevgiliyle bir sigara paketiyle bir mumla ve yataktan düşenler,

ve zemin boyunca yuvarlanıp salonu sürüklenerek devam edip duvarın dibine yaslanarak son amcık vizyonuyla nihayetinde kendinden geçenler ve bilincin son attırımından sıyrılarak gelenler,

günbatımında milyonlarca kızın amcıklarını akıtanlar ve sabah yeri gözleri kıpkırmızı olsa da gündoğumunun deliğini de sulandırmaya hazır olanlar, ahırlarda götleri alevlenenler ve göllerde çıplak olanlar,

sayısız çalıntı gecearabasıyla Colorado’da bir boydan bir boya orospulukla hayat sürenler,

N.C, bu şiirin gizil kahramanları, yarakadam, Denver’ın Adonis’i, yemek vakti arkabahçede sayısız kıza döşeyerek akıtanlar, sinemanın arka koltuklarında takanlar, sarsakça yan yana dizilenler, dağların tepelerinde mağaralarda bildik; sıska garson kızlarla ıssız yol kenarlarında oynaşanlar- elbiselerini yukarı sıyırarak & bilhassa kıyı benzin istasyonları tuvaletlerinde “tekbencilik” yapanlar & memleketin çokça ıssız yollarında; solgun demode büyük leş sinemalarında, düşlerini değişenler, ansızın Manhattan’da uyananlar ve kendilerini bodrum katlarından dışarı atarak, kalpsiz Macar şarabının tüketmişliği ve 3. caddenin demir düşlerinin dehşetiyle işsizlik maaşlarını almak adına, büroya dek tökezleyerek yürüyenler,

Tüm bir gece boyunca karla kaplı iskelelerde kan dolmuş ayakkabılarıyla yürüyüp, East River’da arzu dolu esrar odalarının kapılarında açılması için bekleşenler,

Hudson kanyonunun dik kayalıklarına kurulu evlerinde ayın savaş zamanı ışığına benzeyen projektörün mavi ışığında büyük intihar dramaları yaratanlar & başlarında defne taçlarıyla unutulacak olanlar,

Düşlerinde kuzugüveci yiyenler ya da Bowery nehrinin çamurlu sularında yengeç lüpletenler,

sarma kâğıdı ve kötü müzikle mal satıcılarının arabalarında sokakların romansına ağlayanlar,

Bir köşede oturup köprü altının karanlığında nefes alanlar, tavanaralarında klavsenle orgazm olanlar,

Teolojinin turuncu sandığıyla tüberkülozlu bir göğün altında alevlerle taçlanmış Harlem’de altıncı katta öksürüğe boğulanlar,

Gece boyunca sihirli sözlerle esriyip sallanıp yuvarlanarak bir şeyler karalayanlar, tan ağarmasının sarılığında anlamsızlığın şiirini yazdıklarını görenler,

Salt bitkisel bir krallık düşleyip de çürümüş hayvanlar ciğer yahnisi yürek paça pancar çorbası ve Meksika pizzası pişirenler,

bir yumurta peşinden et kamyonlarının altına dalanlar,

saatlarını çatılardan fırlatarak zaman dışı sonsuzluğu seçenler & sonraki on yıl boyunca her gün çalar saat sesine uyananlar,

art arda en az üç defa bileklerini kesip de başarılı olamayan ve vazgeçip mecburen içinde yaşlanıp mızmızlanacakları bir antikacı dükkânı açanlar,

kurşuni dizelerin patlamaları & cepleri dolmuş modacıların kafa ütüleyen safsataları & reklamcılığın ibnelerinin nitrogliserin çığlıkları & zeki editörlerin fesatlığının zehirli gazında Madison Avenue’da uyduruk elbiseleri içinde yanarak tükenenler, ya da Mutlak Gerçek’in taksicilerinin sarhoşlukla çarpıp yere devirdikleri,

Brooklyn Bridge’den atlayanlar, bu gerçekten oldu ve yitik adımlarla yürüyenler Çin mahallesinin büyüsünde ruhları kendinden geçenler

yol boyu çorba & yangın kamyonları, beleş bira yok,

umutsuzluk içinde pencerelerden dışarı country söyleyenler, metro kapılarından fırlayanlar, pislik Passaic durağında atlayanlar, zencilerin üzerine atılanlar, tüm sokak boyu ağlayanlar, yalınayak şarapkadehi kırıkları üzerinde dans edenler, 1930’ların Avrupası’nın nostaljik tükenmiş Alman jazz fonograf kayıtlarını paramparça edenler, viskiyi tüketip inleyerek ıstırap içinde iğrenç tuvaletlerde çıkaranlar, kulaklarında inlemeler ve uğultusu devasa buhar kazanlarının.

geçmişin seyahatlerinin otoyollarından aşağı uçar gibi birbirlerini Golgotha’ya taşırcasına yol alanlar hapis-yalnız uyanık veya Birmingham jazzın vücut buluşu,

sonsuzluğu bulmak için benim bir vizyonum ya da senin bir vizyonun ya da onun bir vizyonu var mı diyerek tüm ülkeyi arabayla yetmişiki saatte katedenler,

Denver’a yola çıkanlar, Denver’da ölenler, Denver’a geri dönenler & boşyere bekleyenler, Denver’ı bekleyenler & kuluçkaya yatanlar & Denver’da yalnız kalanlar ve sonunda Zamanı keşfetmek için uzayıp gidenler & şimdi Denver bu kahramanları için yalnızlıktan sıkkın,

Ruh bir saniyeliğine de olsa saçlarını halelendirene dek ışığıyla umutsuzca katedrallerde dizleri üzerine çökerek birbirlerinin kurtuluşu ışık ve sineler için yakaranlar,

parçalanmış zihinleriyle altın gibi kafaları yüreklerinde gerçeğin tılsımı cezaevinde imkansız suçlar için beklerken Alcatraz’a tatlı blueslar düzenler,

bir alışkanlığı yetiştirmek için Mexico’ya ya da Rocky Dağları’na Buddha’yı yumuşatmaya ya da oğlanlar için Tanca’ya ya da kara lokomotif için Güney Pasifik Hattı’na ya da Narkissos için Harvard’a mezarlıktaki papatya öbekleri için Woodlawn’a çekilenler,

radyoyu hipnotizmayla suçlayarak akılsağlığı davası açılmasını talep edenler ama delilikleriyle elleriyle kararları askıda bırakan bir jüriyle kalakalanlar,

New York Şehir Koleji’nde Dadaizm sunumu yapanların üzerine patates salatası atanlar ardından tıraşlı kafalarıyla ve intiharın soytarı söyleviyle akıl hastanesinin granit basamaklarında lobotomiye kuvvetle istek duyanlar,

ve bunun yerine kendilerine İnsülin ve Metrazol şok terapisi elektrikli su terapisi psikoterapi meşguliyet terapisi masa tenisi & hafıza kaybının somut boşluğu sunulanlar,

katatoni içinde kısasüreliğine duralarken şakası olmayan bir karşıkoyuşla yalnızca sembolik bir pinpon masasını devirenler,

yıllar sonra kandan peruklarını saymazsak geriye kel dönenler, Doğunun kaçıkkent koğuşlarında salt delirmişlerde zuhur eden kötü kader esriklik içerisinde parmakla(n)mak,

Pilgrim State’in Rockland’in ve Greystone’un kokuşmuş koridorları, ruhlarının gölgeleriyle ağızdalaşına girenler, geceyarısı aşkın topraklarında-dolmen setleri üzerinde- bir başına sallanıp yuvarlanarak, yaşam düşü bir kabus, vücutları ay denli ağır taşa dönenler,

nihayetinde anayla******, ve ucuz apartman dairesinin penceresinden fırlatılmış son fantastik kitap, ve sabahın 4ünde kapatılmış son kapı, ve cevaben şiddetle duvara çarpılmış son telefon, ve zihinsel mobilyası son parçasına dek boşaltılmış son döşeli oda, gömme dolapta tel askıya iliştirilmiş kağıttan sarı bir gül, ve bu düşsel bile olsa, hiçbir şey ama küçük umut dolu bir sanrı işte-

ah, Carl, sen güvende değilken ben de güvende değilim, ve şimdi sen gerçekten zamanın tüm pisliğinin içindesin-

ve bundan dolayı buz tutmuş sokaklar boyunca koşanlar, elips katalog metre titreşen düzlem kullanımının simyasındaki ani parıldamaya takıntılı,

hayal kurup bitiştirilmiş imgeler boyunca zaman ve uzayda somutlaştırılmış geçitler açanlar ve 2 görsel imge arasında ruhun başmeleğini kapana kıstıranlar ve doğadaki elementlerin özlerini birleştirip Pater Omnipotens Aeterne Deus’nun heyecanıyla coşup bir sıçrayışta bilincin ismini koyup çizgisini belirleyenler,

yoksul beşeri nesrin ölçü ve söz dizinini yeniden yaratmak için ruhlarında kafalarındaki çıplak ve sonsuz düşünüşün ritmini uyumlu kılacak ikrarı reddederek huzurumuzda dilleri tutulmuş ve zeki ve utançla titreyerek ayakta dikilenler,

Zamandaki kaçık serseri, ve kutsanmış melek, bilinmeyen, yine de ölümden sonraki zaman boyunca söylenecek ne varsa koyanlar ortaya,

Ve jazzın hayaletimsi giysisiyle orkestranın altın rengi nefesli borularının gölgesinde yeniden dirilerek doğrulanlar ve Amerika’nın çıplak zihninin aşk için çektiği ıstırapları, kentleri son radyosuna varasıya paramparça eden eli eli lamma lamma sabacthani çığlığıyla üfleyenler saksafonu

parçalanarak vücutlarından çıkartılmış yaşam şiirinin saf kalbiyle ki bin yıl afiyetle yenir.

 

 

II

Alüminyum ve çimentodan nasıl bir sfenkstir ki kafataslarını açıp parçalamış beyinleri ve imgeleri yiyip bitirmiş?

Molok! Yalnızlık! Pislik! Çirkinlik! Külkovaları ve elde edilemez dolarlar! Merdiven diplerinde çocuk çığlıkları! ordularda hıçkırarak ağlayan oğlançocukları! Parklarda gözüyaşlı ihtiyar adamlar!

Molok! Molok! Kabus Molok! sevgisiz Molok! Zihinsel Molok! Molok ezici yargıcı insanların!

Molok akıl almaz zindan! Molok kurukafa bayrağı çekilmiş ruhsuz hapishane ve elemlerin kurultayı! Yapıları yargı olan Molok! Savaşın sayısız taştan abidesi Molok! sersemlemiş hükümetler Molok!

zihni salt bir makine olan Molok! damarlarında kan yerine para dolaşan Molok! parmakları on ordu olan Molok! göğsü kendi cinsinin etini tüketen bir dinamo olan Molok! kenarlarından dumanlar tüten bir gömüt olan Molok!

Molok gözleri binlerce kör pencere! uzun sokaklarında ebedi Yahovalar gibi gökdelenler dikilen Molok! sis içindeki fabrikalarında düş kurup cavlağı çeken Molok! devasa bacaları ve antenleriyle kentleri taçlandıran Molok!

Sevdası sonsuz petrol ve taş olan Molok! ruhu elektrik akımı ve bankalar olan Molok! yoksunluğu dehanın sureti olan Molok! yazgısı cinsiyetsiz bir hidrojen bulutu olan Molok! Molok adı us olan!

Molok içinde yapayalnız oturduğum! Kendinde melekleri düşlediğim Molok! Molok Delirdiğim! Sikemiciyim Molok’ta! Aşksız ve erkeksizim Molok’ta!

Molok ruhuma çok önceleri giren! Molok içinde gövdesiz bir bilincim ben! Molok beni doğal esrikliğimden korkutan! Kendimden geçtiğim Molok! Uyandığım Molok! Gökyüzünden boşalan ışık!

Molok! Molok! Robot apartmanlar! görünmez banliyöler! hazine çatıkları! kör sermayeler! şeytansı endüstriler! hayaletimsi uluslar! mağlup edilemez tımarhaneler! granit yaraklar! canavarca bombalar!

Onlar Cennete kaldırırken Molok’u parçaladılar sırtlarını! Kaldırım taşları, ağaçlar, radyolar, daha bir dünya şey! zaten varolan ve hep içinde olduğumuz şehri Cennete kaldıranlar!

Vizyonlar! kehanetler! halüsinasyonlar! mucizeler! esrimeler! Amerikan nehrinde batıp gitti!

Düşler! tapınmalar! aydınlanmalar! dinler! bir gemi yükü duygu zırvası!

Kirişikırmalar! nehrin diğer tarafına! evirip çevirmeler ve çarmıha germeler! tufana kapılıp gitti! Yükselmeler! Anlık tanrı görümleri! Umutsuzluklar! On yılın hayvani çığlıkları ve intiharlar! Bellekler! Yeni aşklar! Kaçık nesil! Zamanın kayalıklarından aşağı!

Gerçek kutsal kahkaha nehirde! Gördüler her bir şeyi! vahşi gözler! kutsal haykırışlar! Çekip gittiler eyvallah deyip! Atladılar çatıdan! ıssızlığa! el sallayarak! yanlarında çiçeklerle! Nehre doğru! sokağa!

 

 

III

 

Carl Solomon! Seninleyim Rockland’da

benden daha kaçık olduğun

Seninleyim Rockland’da

fazlasıyla tuhaf hissettiğin

Seninleyim Rockland’da

annemin gölgesine öykündüğün

Seninleyim Rockland’da

on iki sekreterini öldürmüş olduğun

Seninleyim Rockland’da

o görünmez nüktedanlığınla güldüğün

Seninleyim Rockland’da

aynı korkunç daktiloda büyük yazarlar olduğumuz

Seninleyim Rockland’da

vaziyetin ciddileştiği radyodan bildirilen

Seninleyim Rockland’da

kafatasındaki melekelerin zeka asalaklarını artık içeri sokmadığı

Seninleyim Rockland’da

Utika’nın evlenmemiş kadınlarının göğüslerinden karnını doyurduğun

Seninleyim Rockland’da

Bronx’un kartal bedenli kadınlarının vücutlarında kelime oyunlarıyla eyleştiğin

Seninleyim Rockland’da

Cehennemin dipsiz kuyularında asıllı bir pingpong maçını kaybettiğinden deligömleği içinde feryatlar ettiğin

Seninleyim Rockland’da

katatonik bir halde takıldığın piyanonun başında ruhun masum ve ölümsüz olduğunu donanımlı bir tımarhanede asla imansız ölmemesi gerektiğini söylediğin

Seninleyim Rockland’da

elliden fazla elektroşokla ruhunun hac yolunda gerildiği çarmıhtan bedenine asla yeniden dönmeyeceği

Seninleyim Rockland’da

doktorlarını akıl hastalığıyla itham edip ulusalcı faşist Golgotha’ya karşı sosyalist İbrani devrimi entrikaları çevirdiğin

Seninleyim Rockland’da

Long Island göğünü yarıp insanüstü kabrinden çıkararak yeniden dirilteceğin kendi yaşayan insan İsa’nı

Seninleyim Rockland’da

yirmi-beş-bin çılgın yoldaşla hep bir ağızdan Enternasyonel’in son kıtasını söylediğimiz

Seninleyim Rockland’da

Birleşik Devletler’i öpüp sarmaladığımız çarşaflarımız altında o Birleşik Devletler’in alışkanlık yaptığı öksürüğüyle gece boyu bizi uyutmayacağı

Seninleyim Rockland’da

Seninleyim Rockland’da

rüyalarımda üzerinde bir deniz yolculuğunun damlalarıyla yürüdüğün Amerika’da bir Batı gecesinde gözyaşlarınla otoyol kavşağındaki kulübemin kapısına vardığın

San Francisco 1955–56

 

HOWL’A DİPNOT

Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal!

Dünya kutsaldır! Ruh kutsal! Ten kutsaldır! Burun kutsal! Dil, sik ve el ve götdeliği kutsal!

Her şey kutsaldır! Herkes kutsal! Her yer kutsaldır! Her gün sonsuzluk! Her adam melek!

Kaçık olduğu sürece dört büyük melek kutsal! Sen ve ruhum delinin kutsallığı kadar kutsal!

Daktilo kutsal şiir kutsal ses kutsal dinleyenler kutsal esrime kutsal!

Kutsal Peter kutsal Allen kutsal Solomon kutsal Lucien kutsal Kerouac kutsal Huncke kutsal Burroughs kutsal Cassady kutsal gizli hayvan sikiciler ve ıstırap içindeki dilenciler ve iğrenç insan melekler kutsal!

Kutsal tımarhanedeki annem! Kansas’taki atalarımın siki de kutsal!

İnleyen saksafon kutsal! Kutsal mahşerî bop! Cazcılar ot hipsterler barış & junk & sarma kutsal!

Kutsal gökdelen ve kaldırımların ıssızlığı! Milyonlarla dolan kafeteryalar kutsal! Sokakların aşağısındaki gizemli gözyaşı nehirleri kutsal!

Doyumsuz yalnızlık kutsal! Orta sınıfın büyük kuzusu, isyanın çılgın çobanı kutsal! Kim Los Angeles’ ı Los Angeles yapan!

Kutsal New York Kutsal San Francisco Kutsal Peoria & Seattle Kutsal Paris Kutsal Tanca Kutsal Moskova Kutsal İstanbul!

Kutsal zamanın sonsuzluğu kutsal sonsuzluğun zamanı kutsal boşluktaki saatler kutsal dördüncü boyut kutsal beşinci enternasyonel kutsal melekteki Molok!

Kutsal deniz kutsal çöl kutsal demiryolu kutsal tren kutsal görüler kutsal halüsinasyonlar kutsal mucizeler kutsal gözçukuru kutsal cehennem!

Kutsal bağışlama! Merhamet! İyilik! İman! Kutsal! Bizler! Bedenler! Kederli! Yüce!

Kutsal ruhun doğaüstü çokça gözalıcı yetenekli şefkati.

Berkeley ‘55

İyi ki oldun, iyi ki öldün Jack Kerouac

jack-kerouac

Yaşamı boyunca kendisinin ve etrafında gelişen ve kültür kapitalizminin patronları tarafından geliştirilen yalan ve yapay dünyanın, yazdıklarının söylediklerinin ve hissettiklerinin tam tersi olduğunu dile getiren büyük Amerikan edebiyatı yazarı Jack Kerouac, o nefret ettiği ergen zihniyet tarafından sömürülmeye ve götden algılanmaya devam ediliyor.

Kerouac’ın 2015 yılının ölüm haftasında bir şey paylaşmak istedim ve çok yerde de yayımladığım ve paylaştığım bu metinde tekrar karar verdim. Metnin yazarının tüm fikri ne yazık ki hala popüler ve değişkenliğe mahkum bir kuşak tarafından canlı, tutuluyor. Bu bir anlamda Kerouac’ın ruhunun hala huzura ermediğinin de bir başka ifadesi.

Gilles Deleuze haricinde layıkıyla Kerouac’a ve yaratısına eğilen ne yazık ki fazla insan olmadı. Varolan çabalar ise duyarlı ve eşiği yüksek küçümen bir kesimin haricinde popüler arzunun hasta gen(ç)leri tarafınca algılanamadı ya da görmezden gelindi. 

Şenol Erdoğan

Jack Kerouac & 60 Kültürü

Dan Kaplan

Çeviri: Ece Şimşek

Underground Poetix Dergisi

Jack Kerouac’ın eserleri Beatlere ve bunun sonucunda 1960’ların karşı kültür hareketine ilham vermiştir. Medya bu iki akımın yükselişini Kerouc’a atfetmiştir. Fakat bu onun hiç istemediği bir sonuç olmuştur. Kerouac aslında Thomas Wolfe, Henry David Thoreau ve Fyodor Dostoyevski ayarında büyük bir yazar olmak istemişti. Romanlarında benimsediği değerler karşı kültür hareketinin köşe taşlarından olmuştur. Ama bu değerler Kerouac’ın kendisinin Katolik olmasından gelen değerleriyle zıt düşmüştür. O hayatı gördüğü ve deneyim ettiği şekilde yazmıştır. Romanlarında kendi karakteri arkadaşlarının karakterlerine göre daima ikinci plandadır. Fakat okuyucular Dean Moriarty, Carlo Marx ve Yaşlı Boğa Lee’nin (sırasıyla Neal Cassady, Allen Ginsberg ve William S. Burroughs’un) davranışlarını Jack Kerouac’la özdeşleştirmiştir.

Bu, okuyucularının beklentilerine göre yaşamak isteyen ama inançları yüzünden bu beklentileri tamamıyla gerçekleştiremeyen Kerouac için içsel bir çatışma olmuştur. Kerouac oluşumunda pay sahibi olduğu kültür ile ciddi bir yazar olarak görülmek istediği kişisel arzularının arasında kalmıştır. Öyleyse olayların 1940’ların sonunda geçtiği 1950’lerin sonunda yazılmış bir kitap 1960’lar kuşağını nasıl etkiler? Ve Jack Kerouac ilham verdiği bir kültürü nasıl benimseyemez? Bu toplumun normlarını dürüstlükle ve daha önce görülmemiş bir duyguyla allak bullak eden yazar Kerouac’ın sesiydi; bu onun ticarileşmeyi ve geleneksel Amerikan ahlak anlayışını reddedişi ve Amerikan kültüründe devrim yapmasıydı. Ve bunları yapan adam oluşumunda büyük katkısı olduğu harekette huzur bulmasını engelleyen Fransız Kanadalı bir göçmenin Katolik oğluydu.

Jack Kerouac’ın 1960’ları nasıl etkilediğini anlamak için öncelikle onun kim olduğunu ve Beat Kuşağı’nın ne olduğunu anlamak gerekir. Ama en önemlisi Beat Kuşağı’nın Jack Kerouac için ne ifade ettiği anlaşılmalıdır. Ginsberg, Burroughs ve Cassady 1960’ların karşı kültür hareketini her yönden benimserken Jack Kerouac arada bir yerlerde kalmıştır. Kerouac asla ilham verdiği kuşağı tamamıyla destekleyememiş ya da dışlayamamıştır. Çünkü Kerouac Beat Kuşağı’nı çağdaşlarından farklı algılamıştır.

Jack Kerouac 12 Mart 1922’de Massachusetts’in Lowell şehrinin Fransız kısmında Leo ve Gabrielle Kerouac’ın çocuğu olarak doğmuştur. Kerouac’ın anne ve babası Amerika’ya daha iyi yaşam koşullarına sahip olmak için gelmiş Fransız Kanadalı göçmenlerdir. Kerouac okula başlayana kadar evde hep Fransızca konuşmuş, İngilizceyi ancak okula başladığında öğrenmiştir. Çocukluğu boyunca Lowell’ın içinde taşınıp durmuş, hiçbir yerde “dört yıldan fazla” yaşamamıştır. Sürekli taşınıp durduğu için de bir yere ait olma duygusuna sahip olamamıştır. Kerouac’ın bu şekilde büyümesi 1920’lerde pek çok çocuğun daha iyi koşullarda yaşamak için şehir şehir dolaşmasına da ayna tutar. Bu huzursuzluk ve ait olmama duyguları Jack Kerouac’ın eserlerinde önemli bir yer tutmuş ve kendi tarzlarında huzur bulamamış okuyucularıyla –kendi kuşağı ve bir sonrakiyle- arasında bir bağ kurmasında yardımcı olmuştur. Kerouac’ın fakir ve işçi sınıfı ailesi onu hayatı boyunca arkadaşlarından farklı bir yerde durmasına sebep olmuştur. Kerouac kendisini hep bir yabancı gibi görmüş ve sosyal ortamlarda fiyakalı kıyafetlerle dolaşırken nadiren kendini rahat hissetmiştir. Kerouac huzursuzluk ve yabancı hissetmenin yanı sıra, özellikle cinsellik konusunda, Katolik prensipleriyle büyütülmüştür. Bu onun hep uğraşmak zorunda kaldığı bir şey olmuştur. Kerouac şu durumda kendine, yazdıklarına ve inançlarına karşı nasıl dürüst olabilir?

1957 yılının Eylül ayında Viking Yayınları Yolda’yı yayınladı. Yolda Beat Kuşağını diğer pek çok eserden daha iyi betimlemişti. Kitap 1950’lerin öncü eserlerinden olmuştu ve Kerouac’ın geliştirdiği yeni bir tarz olan “spontan düzyazı” tekniğiyle yazılmıştı. Yolda, aynı zamanda gençliğin karanlıkta kalmış yaşam tarzına da ışık tutmuştur. Kitabın konusu seks, uyuşturucu, isyan, hızlı arabalar ve müzikti. Bu kitap “ilk rock’n’roll kitap” oldu ve en çok satanlar listesinde kendine bir yer bulacak kadar çok sattı. Basın Beat Kuşağını yeni ve geçici bir moda olarak algıladı. Pek çok gazeteci Kerouac’la kitabı hakkında değil Beatler hakkında konuşmak istiyordu. Beatler neydi? Neye inanıyorlardı? Medya onların hepsini bedensel ihtiyaçlarını gidermek ve toplumun kurallarına karşı koymaktan başka bir şeyle ilgilenmeyen genç suçlular olarak görüyordu. Fakat Kerouac, Beat Kuşağı’nın kendi kendisini tanımlaması niyetindeydi.

Yolda Kerouac’ı ulusal bilincin içine doğru itti. Kerouac bu sayede ciddi bir yazar olarak değil Beat Kuşağı’nın sözcüsü olarak ün yaptı. Beatler bir grup asi ve nihilist genç olarak, Jack Kerouac da onların Kralı olarak görülüyordu. Bu kuşağı doğru düzgün tanımlamak için Kerouac Beatler hakkında pek çok makale yazdı. 1958’de Esquire dergisine yazdığı “Sonuç: Beat Kuşağı’nın Felsefesi” başlıklı makalesinde Beat Kuşağı’nın asla bir gençlik suçu olmadığını, 1940’ların sonunda John Clellon Holmes ve Allen Ginsberg ile kurdukları, hayatı yeni ve daha ruhani bir şekilde gördükleri bir “düş” olduğunu açıkladı. Kerouac “Beat Kuşağı’nın kısa ömürlü ve sayıca az” olduğunu kabul ediyordu. Ama tarzları ve kendilerini ifade etme şekilleri 1950’lerin rock’n’roll gençliği tarafından Montgomery Clift, Marlon Brando, James Dean ve Elvis Presley aracılığıyla popüler kültürün bir parçası olunca kendilerini temize çıkarmış oldular. Kerouac makalesini Beatlerin Kayıp Kuşak’ın çocukları olduğunu ve “sondaki solgun kuşağa doğru bir başka adım” olduğunu yazarak bitirdi.

6b6ef243c1eroauc.png

Beatler hakkında Kerouac’ın da sürekli bahsettiği ana farklardan biri de onların iyimser olmalarıdır. Kerouac defalarca Beatlerin hayatı olumlamalarını Kayıp Kuşak’ın sinizmiyle yan yana koymuştur. “Aslan Değil Kuzu” adlı makalesinde Kayıp Kuşak’ın “hiçbir şeye inanmadıklarını ve her şeyi hor gören sinik bir tavra büründüklerini” iddia etmiştir. Beatlere gözdağı veren ve onları yıkmak isteyen bu kuşaktı. Sonuç olarak Beatler hayatı kabul etti ve Kayıp Kuşak’ın yıktığı şeyi tekrar inşa ettiler. Beat başka insanların hayatında “müdahale etmeme ruhu”ydu. Kayıp Kuşak’ın toplumu değiştirmek için politik eylemlerde bulunmasına karşın Kerouac Beatleri politik konulara ilgisiz olduğunu gördü. Beatlerin politik hareketi ilgisizliğe ve Tao’nun “biri zorlamama prensibiyle insanlarını yönetirse toplumsal düzen kendi kendine yerine gelir” ilkesine dayanıyordu.

Fakat Beatler dışarıdan bir çelişkiyi de barındırıyorlardı. “Beat” kelimesinin pek çok olumsuz çağrışımları vardır. Beat “ilk olarak fakir, sefil, bitkin, serseri, üzgün, metroda uyuyan anlamındaydı.” Kerouac bu kelimeyi bu hissiyatı taşıyanlar için bir onur madalyası yapmayı başardı. Olumsuz anlamı olumluya çevirdiler. Kerouac “beat” kelimesinin “beatific (kutsayan)” ya da “beatitude (ahiret mutluluğu)” anlamlarında dini önemi de olduğunu fark etti. “Beatitude” Beatlerin dini tarafına vurgu yaptı ve İsa’nın İncil’deki “beatitudes” adıyla geçen sözlerine ruhen uysal, merhametli, kederli olmak ve kalbin temiz olunması gerektiği açılarından açık bir göndermeydi. Bitkin ya da sefil olmak onların doğruya ve Tanrı’yı bulmaya daha yakın oldukları anlamındaydı. Mike Wallace ile yaptığı bir röportajda Kerouac’a Beatlerin kendilerinden geçmek isteyip istemedikleri sorulduğunda Kerouac “evet, bilirsiniz İsa Cennet Krallığı’nı görmek için kendinizden geçmeniz gerekir demişti,” diye cevap vermişti. Kerouac uyuşturucunun cennet ve Tanrı hakkında görüntüler görmesine yardımcı olduğunu ve seksin de “cennete giden bir geçit” olduğunu, daha fazla beat oldukça cenneti bulmaya daha da yaklaştıklarını da bu röportajda söylemişti. Kerouac bunları söylediği zaman Budizm üzerinde çalışmaktaydı ve Budizm’in ilk kuralı “hayat acı çekmekten ibarettir”dir. Bu acı çekme düşüncesi Beat olmakla ilgili düşüncelerine tamamıyla uygun düşmektedir. Budizm Kerouac’ın Zen Kaçıkları romanının ana konusu olmuştur. Bu romanda Budizm ve doğa önemli bir rol oynamış ve roman 1960’larda pek çok kişi için ilham kaynağı olmuştur.

Kerouac için Beat Kuşağı politik değil ruhani bir düşünceydi. Teorik olarak uyuşturucu, seks, seyahat etmek ve beatlerin yaptığı diğer bütün şeyler kişisel aydınlanma içindi. Onlar duygularını göstermekten, seksüelliklerini keşfetmekten ya da suç işlemekten korkmadılar. Kerouac’ın politik bir gündemi yoktu. Onun diğer Beatlerden keskin bir şekilde ayrılan politik inançları ve değerleri vardı ve diğerlerini bunları benimsemeye hiç zorlamadı. “Aslan Değil Kuzu”da da belirttiği gibi bu “hiçbir şeye müdahale etmeme ruhu”ydu. Beat olmak her anlamıyla özgür olmak demekti. Bunlara sosyal yapıdan bağımsız olmak; seks özgürlüğü, dini özgürlük, duygularda özgürlük de dahildi. Kerouac kitaplarında erkeklerin de duygusallaşıp ağladıklarını yazmaktan çekinmedi. Toplumun hor gördüğü cinsel birleşmelerden açıkça söz etti. Beat Kuşağı’nın diğer üyeleri neye inanırsa inansın Kerouac’ın neye inandığı açıktır. Beat Kuşağı doğası gereği inançlı, politikayla alakasız ve toplumun sınırlamalarından özgürdü. Bu Jack Kerouac’ın gelecek nesillere mirasıydı. Ama 1960’ların karşıt kültür hareketi bu düşünceleri bir sonraki aşamaya taşıdı. F. Scott Fitzgerald Caz Çağı’nı anlatırken sonradan gelen nesillerin atalarından nasıl etkilendiğini anlatmıştır. Fitzgerald bir neslin “atalarına karşı bir tepki” ve “kendilerinden önceki neslin delileri ve kanunsuzlarının üzerinde değişiklikler yaptığı bir takım düşüncelerle farklı kılınmış” olduğunu söylemişti. Jack Kerouac da bu deli ve kanunsuzlardandı. Onun tavrı kitaplarındaki karakterlerinden geliyordu ve bu tavır o zamanlara ilham veren şeydi.

1960’larda başlayan karşı kültür hareketi ABD’yi kutuplaştırdı. Bu yeni nesil bohemler San Francisco ve New York’un East Village semtinde yaşadılar. Bu iki yer aynı zamanda Beatlerin geçen on yılda bir araya geldikleri yerlerdi. Bu nedenle Beatler bu yeni bohemlere “hippie” – “genç-sınıf hipster” – dediler. Beatler politikayla ilgilenmezlerken bu yeni kuşak özellikle politikayla ilgiliydi. Hippielerin çoğu sivil itaatsizliği benimsediklerinden toplum bilincinde yer etmiş genç öğrencilerdi. Kent Devlet Üniversitesi saldırısında ya da Chicago Demokratik Ulusal Toplantısı’ndaki isyanlarda basının ilgisi üzerlerindeydi. Bu bütün bu öğrencilerin şımarık ve nankör çocuklar olduğu algısını uyandırdı. Onlar Vietnam Savaşı’nı protesto ettiler ve kendilerini uyuşturucu, seks ve rock müziğe verdiler. Beatler gibi onlar da toplumun normlarının kendilerine neyin doğru olup olmadığını anlatmasına rağmen kendilerini özgür bir şekilde ifade etmek istediler. Beatlerin aksine politik bir duruşa sahiptiler ve toplumu değiştirmeye çalıştılar. Bu Kerouac’ın müdahale etmeme konusundaki düşüncelerine zıt düşüyordu.

Bu yeni gençlik hareketi Jack Kerouac’ı tekrardan ön sıraya getirdi. Kerouac hippielerin asi duruşları sebebiyle suçlandı. O Amerika’daki bu yeni belayı başlatandı. Onun kitaplarında yer verdiği cinsellik ve uyuşturucu kullanımı bu yeni nesle Amerikan geleneklerine karşı çıkmak için ilham vermişti. 1960’larda özellikle iki kitap topluma ilham kaynağı olmuştu – Yolda ve Zen Kaçıkları. Düşünceler ve kavramlar tamamıyla Kerouac’ın değildi. Ama bu kavramları toplu tüketimi için toplumun önüne koyan Kerouac’tı. Çünkü onun Beatlerin Kralı olarak anılmasına sebep olan kitapları yazmıştı ve sonuç olarak Hippilerin Büyükbabası olarak anılmaya başlanmıştı. Fakat onun okuyucu kitlesi onu ve hakkında yazdığı karakterleri birbirinden ayırt edemedi.

1960’ların rock yıldızları orta sınıfın o zamanlarki sınırlarından daha ötede bir hayat için dinmeyen bir çabanın özetleri gibiydi. Bir Beat şairi olan Michael McClure, Jim Morrison’ın ölümünün ardından Morrison için “Dean Moriarty gibi daima yola çıkmaya hazır” diye yazdı. Yolda’nın en ilham verici bölümlerinden biri de Sal Paradise ‘ın (Kerouac’ın romandaki takma adı) “çünkü benim için yalnız çılgın insanlar önemlidir, yaşamak için çıldıranlar, konuşmak için çıldıranlar, kurtarılmak için çıldıranlar, aynı anda her şeyi birden arzulayanlar, hiç esnemeyen, beylik laflar etmeyen, yaşamak için yanan, yanan, yanan insanlar,” dediği bölümdür. Bu bölüm sık sık Rolling Stone gibi rock müzik dergilerinde ve şarkılarda alıntı yapılmıştır. Ayrıca Bob Dylan ve John Lennon da Kerouac’tan etkilenmişlerdir. Bob Dylan Kerouac’ı okuduktan sonra “dünyada bir yerlerde onun gibi insanlar olduğunu fark etmişti,” demiştir. Lennon grubu “Beetles’ın ismini ilham aldığı sanat eserine saygı olarak Beatles yaptı.” Dylan ve Lennon 1960’ların kültürünün değişmesine yardım etti. Bu Kerouac’ın beklediği bir şey değildi. O kendini bulmak için yazıyordu, başkalarına ilham vermek için değil. Ne olursa olsun Yolda pek çok insana kendilerini ve dünyayı keşfetmeleri için yola çıkmalarına ilham verdi.

Zen Kaçıkları da genç bir nesle ilham verdi, fakat farklı bir şekilde. Zen Kaçıkları doğanın üstün olduğu bir rol oynadığı daha ruhani bir çalışmadır. Bu romanın kahramanı bir doğa ve Budizm gurusu olan Japhy Rider’dır (Rider, Gary Snyder’ın kitaptaki takma adıdır). Romanda Ryder, Ray Smith’e (Kerouac’a) “büyük bir sırt çantası devrimi görüyorum; binlerce ve hatta milyonlarca genç Amerikalı sırt çantalarıyla dolaşıyor, dağlara çıkıp dua ediyorlar…” Bu hayal 1960’larda binlerce hippie kırsal alanlara göçüp tüketim toplumunu reddettiklerinde ve bunu Zen Kaçıkları’nı rehberleri olarak görüp yaptıklarında gerçekleşmiştir. Kerouac Zen’e inananların üniversite ve banliyö mahallelerin nasıl gördüklerini açıklamaya devam etmiştir. Onlar için üniversite “kimliksiz orta sınıf için yetiştirme okulları”dır ve banliyölerde yaşayan insanlarsa “bahçesinde çimenleri ve her odasında herkesin aynı şeye bakıp aynı anda aynı şeyi düşündüğü televizyonları olan iyi halli evler”de yaşarlar. Bir Jack Kerouac biyografisi yazmış olan Barry Miles bunun Kerouac’ın neden önemli olduğunu gösterdiğini söyler. Miles Kerouac’ın kitaplarında “bu düşünceleri öngördüğü ve popüler ettiği”ni söyler ve bu kitaplar ilgili nesil için rehber niteliğindedir.

Kerouac’a Ne Oldu? isimli belgeselde Burroughs Jack Kerouac’ı Beat hareketiyle birlikte anar. Belgeselde Burroughs, Kerouac’ın başlattığı şeyin “kültürel bir devrim” olduğunu belirtir. Fakat Burroughs 1960’ların karşı kültür hareketindeki rolünü hiç kabul etmediyse de bu hareketi yaratmada yardımcı olduğunu itiraf eder. Burroughs’a göre Kerouac politik konulara ilgisizdi ve hiç politik bir gösteride yer almadı ya da hiçbir dilekçe imzalamadı. Bu yeni nesil “Beat hareketini mantıklı sonucuna doğru takip ediyordu.”Allen Ginsberg, Burroughs ve hatta Cassady bile bu karşı kültür hareketinde kendileri için bir sebep buldu. Ama Kerouac kendini onlardan ve bu hareketten ayrı tuttu. O 1960’ların politik doğasına şiddetle karşıydı ve kendinin sadece sanatla ilgili olduğunu söylüyordu.

1960’ların ikinci yarısında Kerouac Beatler ve Hippieler hakkındaki sorularda bıkmıştı. Kerouac onların politikalarından ve varklıklarının sebebinin kendisine atfedilmesinden sıkılmıştı. Röportajlarda ve yazdığı makalelerde sık sık kendisini onlardan ayrı tutmaya çalışıyordu. 1968 yılında William Buckley’nin televizyon programı “Firing Line”a katıldı. Programda ayrıca savaş karşıtı eylemci, şair ve müzisyen Ed Sanders da vardı. Sanders programdan önce Kerouac’ı gördüğünde, ki Kerouac onun kahramanıydı, Kerouac’a “selam babacık!” demiş ve karşılığında Kerouac “ben senin baban değilim seni orospu çocuğu” diye sert bir şekilde cevap vermiştir. Programın ilerleyen dakikalarında Buckley Kerouac’a hippielerin Beatlerle bir alakası olup olmadığını sormuştur. Kerouac “hippieler iyi çocuklardı, Beatlerden daha iyi,” ve hippielerin “aynı hareketin bir parçası” olduğunu söyleyerek cevap vermiştir. Ama sesinin tonunu kendisine nasıl bir grup “serseri”ve “komünistin saldırdığını” söylemek için değiştirmiş ve Sanders’ın bunu yaptırdığını söylemiştir. Kerouac konuşmasına bu insanların onun “beatitude, hayattaki zevkler ve şefkat” konularındaki saf fikirlerini alıp onların ve basının bunları nasıl çarpıtıp “beat isyanı ve beat dirilişi” diye sunduğunu anlatarak devam etmiştir. Program boyunca Kerouac Sanders’la açıkça alay etmiş sonradan bunları neşeli takılmalara vurmuştur. Bu duygusal karmaşa onun kendinin kültürel hareketi olarak gördüğü şeyin yeni bir yön almasını kabullenemediğindendi. Kerouac Beatlerin ve onları takip edenleri ne kabullenebildi ne de hayatlarından çıkarabildi, böylelikle de ikisinin ortasında kendini rahatsız kalmaya itti.

Kerouac’ın görüşleri sağa doğru değişmeye devam ederken arkadaşlarınınki tam tersi yöndeydi; bunun sonucu olarak da arkadaşlarından nefret etti. En büyük anlaşmazlığıysa bir Amerikan karşıtı olduğunu iddia ettiği Allen Ginsberg ileydi. Kerouac’ın karşı kültür hakkında sevmediği her şey Ginsberg’de vardı. LSD’nin Amerika’ya “ülkelerini zayıflatmak için” Ruslar tarafından getirildiğini savunuyordu. Şiddetle sola karşı çıkıyordu ve hippie hareketinin birer parçası olan pek çok eski arkadaşından kendini soyutlamıştı. Politik duruşunu “ben Birleşik Devletler ve onun politikalarının bir savunucusuyum, ve radikal politik müdahaleler başka bir yöne doğru gitme eğiliminde gibi görünüyor… Bu ülke benim Kanadalı aileme az ya da çok bir şeyler kattı. Biz bu ülkeyi hor görmek için bir sebep göremiyoruz,” sözleriyle anlatmıştır. Bu noktada Kerouac’ın aile geçmişi onu tekrar diğerlerinden ayırır. Ama bunu ne kadar söylediyse söylesin röportajlarından ona hep Beatler ve hippieler ile olan ilişkisi sorulmaya devam etmiştir.

Kerouac ölmeden kısa bir süre önce “Benden Sonra, Tufan” (daha sonra “Ne Hakkında Düşünüyorum?” adı altında tekrar basılmıştır) başlıklı makalesini yayınladı. Chicago Tribune dergisi ondan tekrar hippielere, savaş karşıtlarına ve okulu bırakanlara seslenmesini istedi. Kerouac sözleriyle onların hepsine saldırdı ve “ben köklü politikacılarla radikaller arasında nerede olduğumu düşünüyorum…“dedi. Sonra da kendisinin “ortadaki bippie” olduğunu söyledi. Röportaja nasıl hippielerin, göstericilerin ve okulu terk edenlerin babası olabileceğini sorarak devam etti ve sözlerini “nasıl olur da Jerry Rubin, Mitchell Goodman, Abbie Hoffman ve Allen Ginsberg’in atası olabilirim” diye sorgulayarak bitirdi. Bu makale bütün bunlarla sırayla alay ederek devam eder: toplumun ileri gelenleri, hippieler, okulu terk edenler ve savaş protestocuları. Kerouac bunların hepsini yorucu bulur ve hiçbiriyle ilgilenmek istemez. Makalesini “İHTİYACIM OLAN TEK ŞEY BANA İNSANLARIN NEYE İHTİYACIM OLDUĞUNU ANLATMAMASI” diye haykırarak bitirir. Makalenin yayınlanmasından bir ay sonra Kerouac ölmüştü.

Kerouac istediğinin aksine hayatı boyunca ciddi bir yazar olarak görülmedi. Şimdi Kerouac ve romanı Yolda Amerika’nın klasiklerinden olarak görülüyor. Kerouac edebi başarısı ve Amerikan kültürüne verdiği ilhamla biliniyor. Eserleriyle “60’ların açık sözlülük, samimiyet ve dürüstlüğüne öncü olmuş… daha önceden insanların arasındaki yakınlığa engel olan resmiyet ve samimiyetsizliğin çoğunu yok etmiştir.” Yeni bir nesil yazar ve yazı tarzı ondan etkilenmiştir: John Rechy, Hubert Selby Jr., Jan Cremer, Gonzo gazeteciliği ve edebi gazeteciliğin hepsi Kerouac’a borçludur. Bütün bir genç nesil Amerikalı Kerouac’ın romanlarından özellikle de Yolda ve Zen Kaçıkları’ndan ilham almıştır. Romanlarında ifade ettiği bütün düşünceler tamamıyla onun değildir. Fakat bu düşünceleri yer altından Amerikan toplumunun gözü önüne getiren onun sesidir. Onun sesi bu yeni düşünceleri ve toplumsal özgürlükleri tabu olmaktan çıkarmış ve mevcut duruma yükseltmiştir. Ama inançları ve eserlerinin arka planıyla hiç uzlaşamamış olan da Jack Kerouac’tır. Bu onun yaratılmasına yardım ettiği şeylerin bütünüyle bir parçası olmasını engelleyen şeydir.

a7f9f57ab48c9748942dbbf02463c3a3

Piç ve Devlet [Nakarat ve Papağan Üzerine] Şenol Erdoğan

11059611_854092948013485_5584709211841454660_n

Bu eser SUB Press tarafından özel baskı ile sınırlı sayıda basılmıştır.

Tüm hakları serbesttir.

Şenol Erdoğan tarafından kaleme alınmıştır.

İletişim için: senolerdogan645@gmail.com

 

“çünkü direniş araçları tüketim içindir”

“bütün açıklıktır çünkü doğasında yeniyi üretmek vardır”

diğer yandan nakarat “uydurulabilir” olanlığından dolayı bilmeyi gerektirmez ve

bilenle eşit hissettirir

—ki bu aynı zamanda vasat bir ezberciliğin de dinamosudur.

Papağan burada çok yakın durmaktadır.

İnsan-papağan nakaratı dolaşıma sokar.

I.

Palimpsest örneğin, bir nakarat değildir. Kapitalist gerçekçilik çokça nakarat barındırandır. Sık kullanım ünitelerinden birisidir.

Kapitalizmin “eleştirisi” hem nakarat hem de papağan-insan motifidir.

Siyasi-ekonomik bütünde tahayyül edilemez her şeyin zaman içerisinde gerçekleşmiş ve önemsizleşmiş hale geliş durumları vardır [tıpkı sinemanın ilk bilim-kurgu örneklerinde sanki hiç gelmeyeceğine inanılmışçasına verilen sözde uzak tarihli film isimleri gibi –uzay yolu 2024. Ya da 70-80’li yıllarda ağıza alınamayacak politik-ekonomik aksiyonların bugünkü “sıradan”lığı gibi –Abdullah Öcalan ve politiğinin evrilmesi örneği]

Bu durum ve kurum çeşitliliğinin ontolojisi nakarattır.

Kapitalizm sürdürülebilirliklerin karşısındadır. Sürdürülebilirlikler [çoğu] kapitalizmle doğrulamak istemedikleri bir ilişki ağı içindedirler ama. Bu geliştirdikleri ilişki içinde yalancı sürdürülebilir ünite ve insanları nakarat üretir.

Siyasi yapılarca hastalıkların üretilmesi ve yaygınlaştırılması nakarattır. Prozac klişesi örneğindeki gibi. Depresyon nakaratı. Araştırmaları için bkz; Oliver James.

“yeni şey” artık olası anlamının gerisindedir, yerini tekrarlama ve permütasyon tekrarına bırakmıştır, dahası onun içinde kalmıştır, gelecek olan yeni şey nakarattır. İsa’nın da yeniden geliciliğinde yeni olan hiçbir şey yoktur. Buradaki yenidenlik umudunda ağır ve son formatındaki kapitalizm karşısında direnen eski sol beyanların mesih inanç-arzusu görülür. Ama dediğimizce mesih yeni değil, olsa olsa –ancak- bir nakarattır. Şu an dolaşımdaki sözde varlık durumu –yani beklenti psikolojisi- süreci de başlıca nakarattır. Mesihin bu döngüsü aynı zamanda büyük Hristiyan sermayenin oluğudur. Burada mantra yani mottosal mekanizmalar çalışır. Mantra mottodur nakaratlaşmaz. Lakin kapitalizmin hizmetindeki değerli formlardan biridir.

Mantra nakaratın gerisinde devinir. Buradan devam eden oluş nakarattan “loop”a geçiş sergiler.

“akılda kalan bölüm” ifadesi çok kullanılan bir mekanizmadır, reklamlardan aktif siyasete kadar geçerliliğini korur ve kullanımı maksimum seviyededir. Söylenenin şarkı oluşu işari anlamı da ortada bir tiyatro-söylence olduğu kısmının göstergesidir. Temsil. Temsillerin göbek bağı [tıpkı Katolik psikanalizde olduğu gibi] kapitalizmin öncesinin ve sonrasının bedensiz-zamansız yapılandırıcılarıdır. Başkan şarkı söylemeyi, tebaası da nakaratlara eşlik etmeyi sever-di. Artık bunun önüne geçildi, aşıldı; tebaası metamorfoz geçirerek bir sabah uyandıklarında kendilerini başkanın “götünün kılı” olarak buldu. —

[Standart anlamda] Nakaratın sözlü edebiyatın ürünü oluşu akla Guattari-Deleuze’ün edebiyatın yazılı ürün faslının –yazmanın- kapitalizmin olayı olmadığını söylediği bahsi getirir, ama burada nakarat vardır ve tam olarak kapitalizmin “olayıdır”. Burada kapitalizmin derinliğine cahilliği metinsel olarak yoktur, tebaanın şifai cahilliği net olarak ortadadır. Kabile ayinleri gibidir her şey bir yandan. Diğer yandan ise kitlenin bu cahilliğinin kendi içinde dönüştürülebilirliği de söz konusudur.

Cümle kurma bozukluğu ile anlam verme sorununu bir arada yaşayan tebaanın problemi daha çok eğitimdir –hastalıklar değil. Bunlar tam olarak nakaratın hizmetindedirler. Disleksinin zeka ile hiçbir ilgisi yoktur. Sorun mekanizması hafıza ile dil arasında kuruludur, nakarata tabi olan tebaa dislektik politik bir başkalaşım içindedir. Unutur. Meyillidir. İkna edilmesi kolaydır. İktidar konumundaki tebaasına nakaratlar hediye eder. Bu aynı zamanda geçici bir iyileşme hissiyatının verdiği anlık bir rahatlama, ve zafer hissiyatıdır. Şifacı [başkan-başbakan] motifi eski kültürün görünmez köprülerini titretir. İyileştik. İyileştirildik. İyi edildik. Nakaratın hazzı.

Nakarat kördür. Tebaası da.

Türkçe dilinde her bir harfin bir adet fonemi vardır. Bundan sebep okunduğunca yazılır. Nakaratlar az harflidirler. [Ezgi her şeydir! İyi bir halk ozanı rolü de oynanır.] Sloganlar gibi az harflidir. Bu da az fonem demektir. Bu durum nakaratın kullanım sahası tebaanın zihinsel derecesi ile ilintilidir. Akılda kalmak! Hatırlanmak! Hataların –onulmazdırlar- silinmesi kadar hayatidir bu, iktidarların devamlılığının dinamosudur!

Mantra gibi nakarat da bir trans formudur, insanların transa geçme arzu ve ihtiyacı değil yönetenlerce transa geçirilmeleri kapitalist gerçeği önemlidir burada. Bu noktada nakarat döngüleşir yani “loop”laşır. Looplaşan söylence –iktidar muhabereleri- trans formunu yaratır, binlerce milyonlarca insan [eski] Afrika kabilelerinde olduğunca bir araya gelir –ki bir araya gelmek tarikatsal bir eylem, uzantısı bir arzudur da- ve iktidar olanın set olarak hazırladığı loop ile uyarıcı çakmışçasına coşar –ki tam bu noktada sayrı yaşarcasına anlamsız afrikan-dada anımsatışı cümleler kurmaya kalkar ama anlattığımız üzere bunları oluşturamazlar. – loop hangi coğrafya kültürde yaşıyor olursa olsun kültüründe bir şekilde zaten vardır, kemençeden uzun havaya, ağıta dek bu sabittir. Bu onlara iyi gelir! (bkz; halay ve politik bağı)

Evet, aslında iktidar bir tür özyinelemenin içerisinde sürer. Doğruluğun-un kaynağı kendisidir. Bu noktada nakaratın recursive ile buluşması kaçınılmazdır. Diğer yandan bir “parça”yı tekrardan masaya yatırıp daha farklı sesleri uygulayarak –aslında başka fonksiyonlar yükleyerek- kompozisyonun değiştirilebilirliğine remix diyorsak, varolan yapı üzerinde farklılaşmaya gidebilen iktidar da [ki başarısızlıktan başarı çıkarırlar, aynı şekilde ölü parçalar yeni beatlerle remixlenir, bkz TC’de yakın zamanki cemaat hükümet tartışmaları ülke iktidarının ve an be an yenilenen kapitalizmin iyi bir re-mix örneğidir..] nakarattan çıkım yaparak buraya varır.

Nakaratlar dönüşür ve içlerinden zaman içinde yeni birimler açarlar. Re-mix’e varılması gibi.

Yerleşik olan ile yeni, ilk bakışta zıtlık örneği gibi tınlıyor; oysa, toprak –yani gelenek –ki içinde nakaratı da barındırıyor- yeni ile –remix- direk ilişki içinde oluyor. –tebaa bunun farkında olmasa da olur, burada uygulayıcı güçten bahsediyoruz.

Yeni sadece yerleşiğin karşısında “yeni” diye vardır, yoksa bir süre sonra yerleşikleşecektir. Aslında her yerleşik yeni olandı-r!

Sıklıkla hukukun çiğnenişinden bahsedildi, en azından yakın zamanki “haberler” henüz güncelliğini hafızalarda koruyor? Tüm bu haber-söylence nakaratları kültürün kapitalizm tarafından çiğnenebilirliğini bilmiyorlar mı –yoksa bu da onların nakaratı mı?! Kapitalizmin şimdisinde üstün hukuk algısı yoktur! Burada eski bir söylencenin gereksinimler gereği yıkılışı söz konusudur. Yani gene organsız bedene selam vermemiz gerekecekse her şeyi metabolizmalaştıran bir varlık gibidir ortada bahsi edilen.

Ninni neden söylenir?

Her annenin çocuk ya da çocuklarını uyutmak maksadıyla kendine özgü bir ezgiyle söylediği kafiye ve ölçülere ihtiyaç duymayan lirik formdur. Uyutucu olması, sızlanmayı kesmesi noktalarında tam bir politik formdur. Liriğin bu saf-ilkel hali hakimin hizmetindedir [şiirler devletlerin hükümdarların ortak yazgısı ve tarihi buranın konusu değildir.] Genel olarak “anne”nin haleti-ruhiyesini de yansıttıklarından dolayı (hükümetin) duruma (durumuna) göre sözleri değişebilir. Aynı ezgi sözler farklılaştırılarak kullanılabilir! Bu çizgi üzerinde politik ve siyasi durumun ağıta vardığını söylemek bizim farzımızdır. Zira ninni ile başlayan “uyutma” ve “susturma” yani etkisiz hale getirme ağıtla [yani insanın da ölümüne işaren] son bulur. İktidarın ninni ile başlayan hayatı da aynı şekilde ağıta bağlanır. Bu anlamda nakarat mekanizması ninni ile ağıt arasında yaşam süren bir formdur. Ninni diğer yandan boş bir beyne hakimi kazıma noktasıdır. “çocuk” dili kazanırken aile onu şekillendirir, aile hangi politik yapı ile yaşam sürüyorsa ninninin hakim kurgusu da o renktedir. Çocuğun kazandığı kazanacağı dil ortadadır. Nakaratın nesli yetişecektir. Ve nakaratlara hiç yabancılık çekmeyecek sorgu(lama) mekanizması açığa çıkmayacaktır. Çocuğun –oy kullanan birey- ninniden nakarata varasıya zihinsel olarak boş bırakılmaması gerektiğinden çocuk nüfusa “tekerleme” yapıları hediye-empoze edilecektir. Siyaset folklorik bir sülüktür de! Bebek uyduğunda anne-hükümet ninnisini bitirir. Ninniler evrenseldir, kapitalizm de. Kapitalizmin siyasal bir alternatifinin olmamasından dolayı kapitalizmin kendisi sonsuz nakarattır. Ve post-modern olanın kendisinde ve sonrasında ortadaki yapının kültürel mantığıdır –çoğunluğu masaya koyduğumuzda. Elbette ki yaşanan kapitalist sürecin başkalaşımsallaşmış nakarat üniteleri söz konusudur, WEB dahilinde de masaya yatırmamız mümkündür durumu. İktidar olanın çoğunluğuna atfedilerek örneklenen mevzu her gelir ve kültür kesimi için geçerlidir, her iktidar modeli için geçerlidir, yaşayan hakimi kastederek yetinmemektedir. Yoksa mikrosofttan epıla, feysbuktan instagrama nakarat ünitelerini sıralamak işten bile değil. Diğer yandan “hiçbir şey olmuyor aslında”yı bir kabullenmeme durumu olarak REfreş de bir nakarat durumu, kapital-sanal ruh hastalıklarından bir sekmedir de elbette.

“Tekerrür nedeniyle ceza artırılmaz. Ancak özel bir infaz rejimi uygulanır. Koşullu salıverme olanağı sınırlandırılarak ceza infaz edildikten sonra 1 seneden az olmak üzere denetimli serbestlik uygulanır. 18 (oy yaşı) yaşını doldurmuş bireyler tekerrür hükümlerine dahil edilmezler. Yani bu noktada tekerrür ÖNCEDEN [iktidar partisinin geçmişi olabildiği gibi daha önceki hükümet ya da hükümetler olabildiği gibi bunların her hangi birinde her hangi bir vasıf-sıfat ile bulunmuş biri] işlenen bir suçtan dolayı verilen hüküm kesinleştikten sonra yeni bir suç işlenmesi durumudur. Kısacası tüm politik yapılanmaların tekerrüründen bahsediyoruz.

Politik eylemlilik hali, aktivist yapılanmalar, insiyatifler vs yani her iki kutbun birbirlerine olan sözlü fiziksel eylemliliği ve onun tüm elementleri net olarak nakarattır. “gezi” denilen süreç yüzlerce tedavülden kalkmış ve yeni sürüm tandansı fark etmez nakarat cenneti olarak gözlemlenmiştir. Hatta akabinde pop kültüründen kuramına varasıya nakarat yayımcılığı başlatılarak sermayenin nakarat faslına itibar gösterilmiştir. Hatta “gezi” diğer tarafından bir nakarat sirki olarak da ortadadır. Kaldı ki tüm nakarat mekanizmalarıyla sanal somut ilişkilenmiştir. Nakaratın yönü ve partisi yoktur. İlinti alanı da politik ve siyasi alanla sınırlı değildir, dışa çıkma durumunu kendisi de nakarata dönüştürebilir. Proleter romansı iyi nakarat örneklerindendir -sendikalar da olduğu gibi. Popüler kültüre, ana akım kültüre varasıya nakaratın örnekleri kapitalizmi besleyici sonsuz nüve –çekirdek enerji- olarak göz önündedir, vardır.

Godspeed You! Black Emperor ve Kanada-Sound’un aynı üretim ağında toplanan-birleşen diğer bandları kabaca düşündüğümüzde büyük plak şirketlerinin ve dağıtım ağının ellerine düşmedikleri doğrudur [tıpkı örnekleri yayımcılıkta da görülür]. Lakin bu onların gene kapitalizmin içinde varolan [dışındası yoktur] başka bir ağı yaratıp varolmaya devam ederken döngüyü nasıl besledikleri [biz burada 1970 sonrası İngiltere’sinin alt-kültür ekonomisini ne yazık ki konu edinemeyeceğiz, lakin fashion pazarına varasıya sizin aklınıza ünlemler koymak istedik, EMI parçası örneğinde olduğu gibi Exhaust, Rage Against the Machine’a küfrediyordu, “Sony’nin mikrofonundan kapitalizme küfretmek kolay” diye, oysa kendi bulundukları entel müzik kovuğundan yaptıkları şey de buydu ve zor değildi] gerçeğini yok etmez. Alternatif her yayıncı alternatif destekçi ve besleyicidir de. Tıpkı SUBPOP’ın kuruluşu ve genişlemesi gibi. Alternatif ve bağımsız elemanlar ana-akımın dışında falan değillerdir. Bu ülke kültürünün zavallı kısmının bir kısmı hala “yeraltı edebiyatı”ndan bahsediyor, daha onlara olayın teknik kısmın varlığından mürekkep olduğunu anlatamadık! Siz dilediğiniz kadar çıkın ve “yeraltı edebiyatı diye bir edebi tür yoktur” deyin, onlar size tüm elemanlarıyla “nedir” sorusunu sormaya devam edeceklerdir, zira bu yozlukla yarattıkları pazarı hem beslemek hem de ondan nemalanmak zorundadırlar, bu sadece parasal olarak değil hiçliklerini ortadan kaldırma arzularının psikolojik bozuklukları açısından da aynı mecburiyettir. O sadece kendi sözde alternatifliğini nakaratlamakta, bunu pazarlamaktadır. Ama bir nakaratçı ve nakaratın kendisine dönüşendir. Yani siyasi arenadaki iktidarın çoğunluğununki her neyse; aynı şair, aynı yazar, aynı yayımcı olamamışlığın durumu da odur. Ekonomik-kültürel nakarat. Ki yaratımsızlıkları, yaratamayıcılıkları nakaratla beslenir. Ağızlarına pislerler -zira başka bir göte ağızları dikilidir. Bu nakarattır. Bundan sebep bokun tarihi de büyük nakarat sistemlerinden biridir. Kurt Cobain-Nirvana 90’ların ilk çeyreği ve ikinci çeyreği kültür ekonomisinin alternatif filiziyle nakarat yeşermesinin bildik örneklerinden biridir.

Kapitalizmin toprağında onun güneşi, suyu ve bokuyla beslenen antikapitalist tohum kapital bir filiz olarak yeşerecektir. Elbette bu nakarattır. Antikapitalizm kötü bir nakarattır. Karşı kapitalist nakarat üretiminin tek sorunu kapitalist nakarat üretiminde bulunmasıdır. Tıpkı, karşıtlar içinde son zamanlarda çokça kapitalist yer tutan sürdürülebilirlikler gibi. Sürdürülebilirlikler nakarattır. Siber tüm hastalık üretimi gibi -biliyoruz ki matris somut virüslerin rahmidir. Sanal tabanlı tüm olumsuz somutluklar nakaratın varlığından türemektedir. Tüm hastalıklar ve sermayeleri nakarattır. Sermaye nakarattır. Kırmaya kırılmasına yönelik her eylem saflığını koruduğu ve ele geçirilmediği sürece katılınabilir, desteklenebilir olandır, geçici otonomdur.

Edebiyat üretimi, “torna-yayıncılık” içeriklerinden önce sermayeleri ve onların politik yapılarından dolayı nakarattır. Birbirini tekrar ederek çoğaltan yazarlar ve tür konsepti bir nakarattır. Konsept yazar üretimi. Bunların cümle kurum ve ana kurguları nakarattır, birbirlerine uzattıkları ayna evrenleri içinde yansımalar üretirler. Yansımalar nakarattır. Ayna yazarlar nakarattır. Kitap isimlerine varasıya bir nakarat kordonudurlar.

Bu metin, bütününde açılımcı olmayacak, olmadı da, birileri pastiş ile intihal parçacıkları vasıtasıyla alıntı-buluntu yalanı bahçesine girerek içerikten cümle ve de ya da fikir çalacaktır, bunu üzerine inşada bulunup yapı ortaya koyacaktır, böylelikle metnin karşısında nakarata düşmüş olacak ve bunu yaparak aslen metinle SIFIR İLİŞKİ geliştirdiğini ortaya koymuş olacaktır. Tweet’in kimyasında nakarat düşmek bir aptallık belirtisidir, bu tüm farklılaşmış bir tweet-form kafasını mekanizmasına dahil etmiştir. Şerh bazen cümlededir de. Tweet’lerin nakarat aptallığına örnekler ülke topraklarında net şekilde gözükür, başkent belediye başkanı ve aynı yoğunlukta sözde karşıtı hesap sahipleridir bunlar. Büyük bir nakarattır bu. Aslında ayna-papağan ilişkisinin tipik-güzel örneğidir de bu ikili. Akıllar karışmasın re-store etmek nakarat değildir çünkü içinde yıkım yeniden yapım ve değişimi barındırır. Lakin kibarlaştırma ve adı altındaki şehircilik rantları ve imar planları nakarattır, vaatler söylenceler piyesler temsillerle çevrilidir, müziği ezgisi dinleyici ve söyleyici kitlesi vardır.

Kathy Acker’ın pırıltısı –şayet varsa- intihali bir edebi tür halinde [yazmayı öğrenmesine dek] kullanabilmişliğinde yatar. Tutup hayranı olduğu Burroughs’dan Brion Gysin ile birlikte yarattığı yazım tekniği olan cut-up’ı çalarak tekrarlayacak denli ebleh değildi, fikir çalmak bir hırsızlık tekrarı olacaktı, Burroughs o yıllarda fazlasıyla soyulmaya başlanmıştı zaten –özellikle pop endüstrisi tarafından- oysa yazıları çalıp kolajın sınırlarında dahi gezinmemek, bak işte bu yeni(likçi)ydi. Cut-up bir nakarat sisteminden ziyade bir çoğaltım makinesi oluşundan dolayı nakaratın siyasi soysuzluğunu ve nakarat ekonomisinin torna-yayıncılarının piyasaya sürdüğü tipolojinin ve edebiyatının hiçbir şekilde coğrafyasında gezinmez. Acker papağanları severdi, zaten bunun için kendisini korsan kılmıştı –çalmak için-, yazın tekniğini de buradan alacak hatta muhabbet kuşlarına –evindeki kendi sahici kuşlarına- papağan muamelesi yapacaktı, zaten asla gerçekle bir araya gelemeyeceğini bir imitasyon oluşunu hep popun şekerleriyle süsleyeceğini gayet biliyordu. Papağanlar yazamazdı. Ama kendisi bir papağanoluş geliştirip kendi papağanyazınını ortaya koyabilirdi. Sözde feminist politikaları edebi bir değer ortaya bu yüzden koyamazdı. Farkındaydı, “bir şey” gibi ortada durmaktansa “çok şey”cilik oynadı, biri olmazsa diğerine tutunabilirdi, tam olarak da bunu yaptı, pop imajlarını kullanarak, onları giyip çıkartarak, politik imajları da pop imajlar gibi kullanıp atarak –poppolitik-. Lakin pop arenasına sunduğu –cinsel- hizmet onu öldükten sonra sonsuza dek anılacaklar mezarlığına taşıyamadı. Her halükarda başkalarının diliyle konuşmak –öteki değil başkası- bir araç olmayacaktır. David Antin’in sıçtığı öğrenci motifi Acker’dır. Başkasının dili çok denenmiştir, küresel politik arenada da örneği çoktur, siyasette ve edebiyatın siyasetinde de çokça karşılaşılır, papağanlaşan birey papağanoluşundan dolayı nakarata dahil olmaz, başkasının diliyle siyaset üretmesi onu nakarata düşürür. Oysa ister Ian Somervil ile yaptığı peliküler devinen cut-up montajları olsun, ister poetik ve düzyazın kurgusundaki yöntemi olsun (tıpkı Gysin’ın resimde becerdiğince) William Burroughs yeniyi yaratmanın denemecisi olmaktan başka hiçbir şeye ait olmamıştır. Kaldı ki Burroughs kendi sınırları dahilinde politik gerçekliğin ve gerçekçi kapitalizmin çok erken tablosunu görebilen insanlardandı. Kendi başına organsız beden tahayyülüne erişebilecek ve Amerikan edebiyat ve politikasını analiz edebilecek bir düzeneği vardı. Kaldı ki kendi yaptığı orgon makinesinde eroinin geri çekilmelerin ortadan kaldıran oydu. Foucault’nun kavgasını verdiği ana değerlerin tamamını William Burrougs’un yazın evreninde bulmanız mümkündür. Aynı şekilde Marx’ın paralel bir “junk kapitalizmi” evrenini de yaratmış ve yazmıştır.  O bedenini de fiziksel olan devletinden uzak tutarak birçok şeyin örneğini verdi –diğer yerden bedenini zaten uzak tutarak bambaşka bir varlık savaşı vermekteydi, biyolojinin siyasi savaşında her zaman ilk parmağı olanlardandı, onun yazısı kendisine dönüşmüştü çoktan, tıpkı Junkın organizmalaşması gibi farklı organizmalaşmaların yapıcısı kurucusuydu.

Belediye kültür işleri anonim şirketimsi milyonluk rantlarla yaşayan bir edebiyat ve edebiyatçı türünün devlet tarafından üretilip beslendiği, torna-yazarlık endüstrisinin dahi gelişirken acıklı ürünler ortaya koyduğu, “ulusal” edebiyatın ancak TV dizileri, şovları, politik arena nakaratları ve yığınca safsatayla zar-zor var olabildiği, yarattığı ekonominin dahilinde bile muhtaç ve olamamış yapılanmaların topraklarında nakarat sağırlaştırmıştır, ve bu sağırlaştırma memnun edici bir hal almıştır. Karşı-t yayımcıların fuar nakaratlarında –tüyap anonim şirketi ve yayıncılar birliği A.Ş arasındaki uyumlu çıkar süreci- katil besleyicisi ve azmettirici milletvekillerine kitap hediye ettiği ve “sayın” dediği –sayın polemiği bir tek Kürdistan meselesinde Abdullah Öcalan ile yaşandı nedense- ortamlar kültürel çıkar arenasında nadide sağırlık örneklerinden sadece bir tanesidir.

“Althusser devletin kanun ve düzen güçleri gibi baskı aygıtlarının okul, kilise ve hatta aile gibi ideolojik aygıtlarla işbirliği yaptığını anlatır. Bunlar, işlevleri “üretim ilişkilerini, yani kapitalist sömürü ilişkilerini” yeniden üretmek olan aygıtlardır. Bizler, özneler olarak, içinde yaşadığımız ve bize ideolojimizi kazandıran sistemler tarafından var ediliriz. Ne kadar bağımsız düşünmeye çalışsak da, önünde sonunda onun bir parçası haline geliriz. Önünde sonunda uslu küçük kapitalistler oluruz., çünkü direniş araçları dahi tüketim içindir. “ Sutton& Martin Jones bu cümle ile nakaratın yola çıkım örneklerinden birini sunmuşlardır. Nakarat tüketim kültürüne ve devletin var olan gücünün kullanımına ve kullanımına karşı-ses yükseltenlerin öfke patlamalarıyla var olup öfke dinmesiyle yok olma noktasıdır. Bazı anneler bazı meydanlara çıktıklarında belki de babalarının özellikle de o esnada ne yaptıkları da sorulmalıydı çocuklara!

Direnişin araçları nakaratlardı da bir takım hek yapılanmalarının tıpkı bir takım medya yazarları ve roman kurgucularının yaptığınca –gazete köşelerinde ya da web dahilinde var olarak- yakın geçmişteki aktivist görüntü veren politik tiyatrolar içinde kendilerine nasıl akış sağladığı ve kazandırdığını da gördük. Diğer yandan görünür ve bilinir şekilde halkın vekilleri olduğunu söyleyen insanların yaptıklarını dahi bilemezken –bilinenler dışında- zaten ortada var olmayan ve sürekli olarak beylik laflarla tehditler savuran lakin basit kağıt işi şovların da ötesine asla ve asla gidemeyen bir takım sanal örgütlerin içyapısını kim bilebilecektir. Yakın zamanda gezi olarak adlandırılan sürecin rantını sözde karşıtlardan en iyi şekilde yiyenler hekır gövde göstericileri –ki aynı iktidar gibi halkın hakkından ve haktan bahsediyorlardı- bir iki popüler medyaya taşınan yazar ve İslamcı olup olmadığı tartışma götürmeyen -ağzı ve götünü nereye dayadığını fark ettirmeyen köşe yazarlarıydı! Mckenzi Wark “bir hacker manifestosu”nu yazmakta ama diğer yandan da “yeni bir tür orta sınıf işçi” olmaklığın yaratım sürecini piyasaya anlatma-aktarmaktaydı. Bu hekır isim ve oluşumları diğer yandan tam olarak sermayenin yersiz yurtsuzlaştırdığı elemanlardı. Ki bulundukları nokta bile bu şekilde tayin ediliyordu!

Bilgiye erişimin sözde özgürlüğü hükümetlerin ve patronlarının elbette ki korkusudur. Ve analog ontoloji bakidir. Korku da ölümsüzdür. Hükümetler ses ve gürültüden korkar. Siteler elbette halk erişimine kapatılmak istenir. Korku para akışının ve ticari yatırımların tümünün etkisizleşmesi korkusudur.

 

  “abes çarkı aynı şekilde dönmekte ve hala kolektif yalanlar içinde oyalanmaktayız.” –

Ahmet Hamdi Tanpınar

II.

Devlet çocuğa bak(a)maz. Islahevinde yaşadınız mı. Hiç ıslahevi gördünüz mü. Orada yaşayan ya da yaşamış çocuklarla paylaşımlarınız oldu mu, arkadaşlık ve dostluk kurdunuz mu mesela, birlikte film izlediniz, yemek yediniz, gezdiniz mi, biz yaptık evet! “Devlet bakar,” sözcüğü sadece akla “kürtaj”ı getirmemelidir, kürtaj vasıtası “devlet bakar” politik arzusunun gereksinim duyduğu bu bireyleri nerelerde, nasıl kullanmak istediğine bağlaçtır, sizi buna götürmelidir. Tecavüz, tetikçi, militan, ya da aklınıza “her ne geliyorsa”dan öte aklınıza gelmeyenlerle bağlantı kurmak aslolan. İsim değişiklikleri yani tabela değişiklikleri “ıslah”ı ortadan kaldırmaz, şehrin derelerini ve kanalizasyonlarını ıslah edebilirsiniz, çocukları değil. Yetimhane kelimesi gibi tıpkı, -yetim. Kurum tarafından el konulmuş. Kelimeye yüklenen yan anlamlar kitap konusu, öksüzhane yok(bkz; alt kısım), babanın kaybı ön planda, annenin kaybı babanın garantörlüğüne dokunmuyor, garantörün yani babanın kaybı ise kadının yetersizliğine açılan bir kapı adeta. Yok yok, sadece beynimize gelenleri söyledik artarda  -bu konu üzerine bir gelişme göstermek için zemin bu metin değil –kim bilir belki de bazı zihinlerde küçük kırpıntılara neden olur herhangi bir “öylesine” yazı.. Bu arada daru’l eytam, öksüz sıfatını da kapsamış Osmanlı’da –Cumhuriyet inkılapları çakması Türkçeyle verilmiş “yetimhane”den ileri: “Sözlükte “yetimlerin yurdu, barınağı” anlamına gelen bu kelime; tarihî bir terim olarak Osmanlıların; son asrında çeşitli şehirlerde vakıfların veya devlet yetkililerinin gayretleriyle çeşitli sebeplerle muhtaç duruma düşen yetim ve öksüz çocukların korunması için kurulan yurtlar ve pansiyonlar için kullanılan bir terimdir. Özellikle 1910-1920 yılları arasında pek çok yetimhâne açılmıştır. (i.u.)» -kaynak: dini kavramlar sözlüğü.

“piç” küfür sayılabiliyor bazı aile yapılarınca, diğer yandan argoda ve jargonlarda çok farklı ve muazzam ifadeleri karşılıyor, daha şirin olan “fırlama”ya kadar evrilebiliyor bağlantılarıyla, diğer yandan DNA testi ile ispatlamamış herkesin sıfatı tuhaf şekilde, genel yaygın ifade “ne idüğü belirsiz döl” ülkemizde, spermi belli olmayan. Yani bizim ilgilendiğimiz kişi!, belki de biz! Babasızlık! İhtiyacımız olan –ve sahip olmak için çok şey verdiğimiz- gerçek durum, şey! Bu arada babasızlık “piç” ifadesine kaldığında kurumsal bir hal alıp sadece hüviyetsizlik, (kimliksizlik) anlamına geliyor sonuçta. Kimliksizlik devletin ve tüm sistemlerinin asla istemediği ve tahammül edemediği, devlet aile okul ordu vs. vs. vs. babası olmayanı, sahipsiz olanı, kimliksiz olanı sevmez –elbette ki! Devletin tüm kurumlarıyla tek amacı size bir kimlik vermektir, ömrü billah fiş altında bir yaşam sürmeniz için önce kayıtlı olmanız gerekir, devlet kurumlarıyla gerekirse sizi ıslah ederek bir kimlik sahibi yapar, devlet-baba gerekirse babanız olur, yani ananızı siken devlettir, zira sizin onun evladı olmaktan başka seçeneğiniz yoktur, analizciler keşke çekirdek dedikleri ailedeki ensest ile zaman harcayacaklarına devlet-babanın anne ve oğul arasına girerek yarattığı enseste de yönelseydi, devletin güzel uzvu psikanaliz bunu yapsaydı, zaten devlet tarafından yaratılmış dahası sistemleştirilmiş olmazdı değil mi. Neyse. Biyoloji devletin tasarım ve arzusu olan aile tipinin hizmetindedir. Kutsal –ve namus timsali- aile kutsal devlet ve kutsalın kendisi tanrı ve de ya da Allah. Biyolojik ahlak ortadadır. Bu aile-devlet-tanrı saçmalığı sosyal kültürel yapısı-durumu her ne olursa olsun “halk” dahilinde işler durumdadır. Bunun kapitalin ana arzu ve gereksinimlerinden başlıca yaratı olduğunu bugün aklıselim herkes biliyor. Sonuçta ekonomik ve kültürel durumu ne olursa olsun ruhban psikiyatri kapitalizmin büyük taşıdır, arzu edilen bireyi yaratmak işlevi ile donatılmıştır, sistem dediğimiz onun yetiştirdiği bireyi arzu eder, arzulardan arındırılmış, sündürülmüş insanı ister! Devletten başka kimse arzularının peşinden gidemez, analizin yapması gereken arzuyu yok etmek ya da öyle sanmaktır. Ama devletin bu biyolojik aygıt dahilinde işleyen sağlıksız tek tip aile arzusunda bir “kaçak” vardır! Kaçakların oluşmadığı bir sistem, bir entegre, bir devre mümkün değildir, doğanın kendisinde kaçaklar vardır, ıslah çalışmalarında, baraj çalışmalarında, aklınıza gelebilecek herhangi bir yerde, herhangi bir formda onlarca çeşit kaçak vardır, kaçak yapı sözde suçtur, kaçmak suçtur, asker kaçağı suçtur, hapis kaçağı, tımarhane kaçkını, kaçak elektrik kullanmak, kaçak su kullanmak, vergi kaçırmak tüm bu kaçaklar suç, kaçıklar suçludur, analiz-aile-okul-kışla-devlet-“allah” böyle emretmiştir.  Köylerde çok yaşadım-bulundum; saman balyaladım, ekin topladım, fide ektim, tohum serptim, hayvanlı ve motorlu saban sürdüm, ava çıktım, balık tuttum, değirmende çalıştım ve hep “dölü” ya da “deli” sıfatlarını taşıyan insanların muazzam varlıklarını tanıyarak sarsıldım. Köylerde en güzel, en özgün, farklı tiplere hep “dölü”, “deli” dendiğini gördüm, duydum, kayda aldım; kahvelerde, yaz plajlarında, orada burada her yerde benim en sevdiğim, beni en seven dölüler-delilerdi. Köyün kaçkınları, tıpkı “zen kaçıkları” gibi mesela, kaçık kaçkın. Köy(köy, kuy’dur kuyu yani, kuyunun etrafında serpilmiş yerleşkeye de köy denir.) “OY”un merkezi şimdi, köy kırsalda da değil artık kente taşıttırıldı. Köylü, hükümetin çoğunluk sağlayıcısı, devlet de köylü de sevmez “dölü”yü, “deli”yi. Biz de köylünün gözünde acayip, devletin gözünde zararlı değil miyiz zaten ki! Kaçak PİÇtir, devletin piçle derdi onun kaçak olmasıdır. Sokak sanatı da piçtir -yazılamalar da, illegal, devlete para kazandırmayan herhangi bir dergi, kitap, gazete de piçtir. Fanzin piçtir. Devletin kontrol altına alamadığı, bandrolleyemediği, barkodlayamadığı her şey! Düşünün kendisine kıyasıya söven bir kitap devletin kültür bakanlığına bağlı yayımcılar federasyonunun bandrolünü, bakanlığın ısbn barkodunu taşımakla var olur, kaldı ki bunun için ticaret merkezinde kaydı olması, sicil gazetesi çıkarması, yayıncılar birliğinden faaliyet belgesi alabilmesi gerekmektedir. Nasıl bir yeraltından bahsediyor bu insanlar, piç yeraltıdır, devletle bu saydığımız göbek bağları olanlar piç değildir, alt da değildir yan da değildir, öteki de değildir. Kısacası piç kodlanamaz olandır!, ve devletin analizinin de uzağındadır, onun arzu ettiği ve şekillendirdiği coğrafyanın içinde değil dışındadır. Şu devlet-aile-tanrı zırıltısı elbette ki onun ıslah gerekliliğindedir. Onu sağaltma arzusundadır. Devlet kendince azınlık olarak gördüğü uyruklara –kaldı ki onları da topraklarındaki KAÇAKlar olarak görür- ve doğal olarak kendi akımı üzerindeki bu kaçak akımı ortadan kaldırmak akımına katmak ıslah etmek ister –ve bunu cumhuriyet tarihinde çok iyi örnekler. İçinde kaçak olanı yani piçi istemeyen devlet, ırkı genelde öldürerek ıslah eder. Yani ıslah etmez. De. Öldürür. Öldürmek yumuşak bir kelimedir. Katleder. Öldürmek suretiyle ıslah yoluna gider de denebilir. Piç olarak gördüğünün toprağı kendi coğrafyası üzerinde zırıltı üçgen tarafından “işgalci” olarak görülür, bu Piç’e silahlanma-savunma hakkı tanır (böylelikle yüzlerce politik ekonomik sömürünün terör ve milliyetçilik vb adı altında kapılarını açar)! Bu kaçak akım akımlaşır, tıpkı biyolojik piçin başına gelen gibi, o bu durumu mikro bir formda sokakta da yaşamaktadır. Piç KARAdır, kara bir KAÇAKtır, sınırda da KAÇAKçıdır, göçebeliği de biyolojiktir. Sabit olmayan “kayıp”, “yitik” bir gen tarafından yaratılmıştır, Allah’a karşı işlenmiş bir suçtur, aile kutsallığından ve güzelliğinden mahrumdur –ne güzel bir mükafat!- “ortada bırakılmışlığı” hakkında halkın malum görüşü nettir. O coğrafyalar arası gezinen iktidar düşmanı kaçaktır.

Evet, “biz”, “devletin çocuğu” kavramı dahilinde O’nun sadece piçleri olabiliriz –kaldı ki bizim ıslahımıza duyduğu arzunun yarattığı üniteler bizi doğruluyor!

Tıpkı Freud’un ödipalleşmeyi reddeden şizofren evrenini sevmemesi gibidir bizlerin devlet ve onun elemanlarınca sevilmeyişimiz. Demek mümkündür ki hükümetin tüm fiziksel saldırısı (kimyasal gazlar, özel harekât timleri, çevik kuvvet vs.) ve benzeri müdahaleler bireyin ödipalleştirilmesi ve başkalaşımsal sürecidir. NAKARATTIR! Deleuze, Freud’un şizofrenleri daha çok hayvanmış gibi bahse aldığını söylediğinde, hükümet ve güçlerinin de bu şekilde davrandığını yaşamak-bilmek oldukça rahatsız edici. Zira her ikisi de aynı şeyin işçisi, talep edeni, hizmetkarıdır. Kölelik kainatın nakaratı gibi durmakta, tüm zamanlar, tüm tarihler.. Nasıl olabiliyor da bir halk (en azından hükümet belirleyen nüfus) lider seçtiğinin, karısını ve dahi kendisini de becerebileceğini, zira onun her istediğini gerçekleştirme hakkı olduğunu zikredebilme evresine geliyor –ya da kendi arzuları devlet tarafından tamamen bastırılmış olan birey, liderin her türlü arzu çeşmelerini özgür bırakmasını, bir ateri oyunu içerisindeymişçesine rahat hareket etmesi istiyor –yani arzuluyor!-. kendilerini yöneten kabinenin bir şekilde üyeleri konumundaki insanların açığa çıkan telefon konuşmalarında “bu halkım a*ına koyacağız” cümlesi karşısında a*ına konulmasında rahatsız olmuyor!  Kendisini yönetenin kendisini her hangi bir anlamda düzecek olmasının ona rahatsızlıktan öte artık haz verdiği, bu hazzın tabanının uzun yıllardır süren çalışmalarla yaratıldığını kim bilmiyor. Acaba sözde cumhuriyet ilanından bu yana tüm ulus olarak devletçe becerilme sürecinin sistemize edilmesinden olabilir mi! Burada artık haber verici olan bazı insanların çalması, diğerlerinin greve gitmesi değildir, daha ziyade, aç olanların muntazam bir şekilde çalmaması ve sömürülenlerin sürek halinde grevde olmamasıdır noktası aşılmıştır. Artık daha masum kalmıştır Reich’ın ürküşü, bizlerin şu sıra yaşadıklarının yanında. O denli ileri bir seviyesindeyizdir ki sömürünün bir düşünürü ikinci bir düşünürün kendisinden yaptığı alıntıyla burada üçüncü kez “dile dolamak” nakaratlaşamaz bile. Demek ki ortadaki doğru değerin derinliği nakaratı beslemektedir. Bahsini kılınır kılmaktadır. İnsanlığın köleleştirilmeye, aşağılanmaya arzu duyarcasına tahammül etmeleri nakaratın varlığıdır. Hafıza bu sürecin mekanıdır. Kültür varlık sebebiyken içerisindeki eğitim sistemleri “sürdürücüler”dir. Topografya ile ilintili olandır.

Rejimin ifşası,” diyorlar, ifşa: “[1] açığa vurmak [2] dile vermek [3] ortaya dökmek” yani sadece rejimin rejim içinde rejim için yapabileceği, diğer bir rejim tarafından yapılabilecek olan, rejimleşecek olanın yapabileceği, bir başka rejimin aracıya yaptırabileceği..gibi. Mümkünsüzlük halleri makro politikaların ve biçimlerinin yapı taşlarıdır. Ondan sebep ifşaya yönelik tüm otonomlar PİÇtir, KAÇAKtır yani. Gecekonduların ‘80 başı siyasetinin ilksel otonomları olması gerçeğinin doğrulayıcısı ardında ve yani içinde oluşan ve yaşanan siyasi-militan habitattır. Etik ve dürüstlük doğrulama değildir, nasıl çalındığı ve nasıl öldürüldüğü doğrulamadır! Rejim kendi içinde doğurgan ve bölünebilir olduğundan NAKARATın ta kendisidir. Kendini yaratandır da. Kendini ikiler. Permüte olabilir. Bazan paralel der kendine bazan alt, üst bazen kontr. Halkı bu “allah”-peygamber-halife üçgenine DNAsında onay vermiştir. Artık rejim vesileleriyle yasama yürütme yargı gibi engellerin önüne geçebilmiştir.

Despotik devlet’in şu anki formu bu genç cumhuriyet için bir anlamda yenidir. Paranın bedeni şu süreç dahilinde rantın bedeni olarak anılırsa doğrudur. Para cumhuriyet tarihinin en net ve aslında tek bedensel değişimini yaşamıştır-yaşamaktadır. Yaşam tarzı dediğimiz şey tüketim şeklimiz olma safhasını tamamlamış gibidir. Tüketim sınırlarını aşmış bireylere kapital junky adını verip onlara varsayımsal? bir evren de yaratabiliriz. Devletin aymazlığı kapitalizmin şuursuz yayılışıdır, hamur ya da jöle gibi yayılır kapitalizm. Devlet sıfatsızdır, bu sıfatsızlık sadece haysiyetsiz bir ekonomide vücut bulur. Hastalıklı devlet doğmaya ve baskıcı olmaya mecburdur. Para bunu ister ve gerektirir.

Analiz bitmeyen bir süreçtir. Ailenin polisin ve diğer uzuvların müttefiki olarak biyolojik ölümüne değin bireye yapışır. O değişimlere tabi olan çok büyük bir nakarattır ve diğer çoklu nakarat gruplarının özünde yer almaktadır. Halüsinasyon ile nakarat arasında muazzam bir ilişki vardır, destanlar, mitler, epikler, söylenceler beyin tarafından aynı salgı pompasına sebebiyet verecek güçtedir. Kurtuluş savaşı hikayeler, “Çanakkale geçilmez” mucizeleri, insan üstü güç masalları, çavuşlar ve neneler’in gırla gittiği bu aksiyon içinde ana figür açlık ve perişanlıktır, bu sonraki zaman dilimleri için şükran ve şükür’ün yetinme ve hak ve de hamd noktasının alt yapılarını da oluşturmaktadır. Toplumun libidosu toplu olarak zaptedilmiştir. “Zapturapt”, “veteriner hekimliğinde hayvanı muayene veya manipülasyon sırasında; hayvanın kendine, veteriner hekimine ve yardımcılarına zarar vermesini engellemek; başarılı bir manipülasyon sağlamak için kontrol altına almak için uygulanan sistemler topluluğu… Arapça “zabt”edip yani durdurup, kontrol atına alarak ; “rapt” etmek, yani bağlamak. Sadece durdurmakla yetinmeyip, bir daha hareket etmesini önlemek için önlemler almak. Cumhuriyet Osmanlı’dan bu yana nakarattır. Şimdiki zamanın geçmişteki kurgusudur. Döngünün halkasıdır.

Edebiyatın ödipal biçiminin edebiyatın ticari biçimi olduğu düşüncesine katıksız inanan insanlar olarak edebiyat üretiminde hayat sürdüğümüz topraklar üzerinde gerçek anlamda kapitalin karşısında yazınsal psikolojisinin diz çöktürülmediği kalemlerin varlığından daha önce de bahsettiğimiz gibi, neredeyse bahsedilemez, pazarlanmayan ve ana ekonomiye dahil edilmeyen nakaratlaşmamış bir edebiyat peşindeyiz? Kendisini beğendirmek için herhangi bir kılavuza ihtiyacı olmayan. Bir beğenmeyen dinlemesin orkestrası! Ne yazık ki Türkiye’de her türlü tebaaya varasıya farklı kaçak oluşumların dahi sermayeye bağlı üretim sürecinin nakaratı olmakta adeta yarıştığını görürüz. Alternatif yayımcılık kavramı yanlış olduğunca yalnızdır da bu topraklarda. Yıllardır ergenlerden akademisyenlere dek, dergilerde, okullarda, söyleşilerde, radyo programların kısacası medyada Türkiye’de yaftalanan adıyla “yeraltı” üretim sürecinin kültleşmiş masallar haricinde yaşamadığını, yeraltının edebiyatının olamayacağını, onun olsa olsa bir üretim şekli, süreci, politik zorunluluklara dayanan bir çoğaltım sistemi, bir teknik yaratım süreci olduğunu ifade ettik, geçmiş sayfalarda da dediğimiz gibi bunu ana akım sektörün yazarları, dergileri, yayımcıları ve elbet çocuk okurları algılamak ve duymak istemedi, zira ihtiyacı olan yalanı onlara gene ana-akım yayımcılık şirketleri vermekteydi. Kapitalizme küfür eden çocuklar kapitalizmin ünitelerini besliyorlardı, kaldı ki çocuklukları ömürleri boylarınca –kendi iş sahalarına sahip olduklarında da- devam edecekti. Küçük ekonomileri sevmiyorsunuz aslında, doğal olarak küçük yapılanmaları da sevmiyorsunuz, eleştirdiğiniz şeyi (aslında) arzu ettiğiniz şekilde ortaya koyan mekanizmaları sevmiyorsunuz, bu basit psikolojidir elbet, farkındalık hali haricinde üzerine gidilmeye gerek yoktur, sorunlu kısım farkındalık halidir, farkındalık hali tedavi edilemez, zira bu hal bir oluş değil tümün kendisidir, bireyin karakterindekidir. Küçük ekonomiler doğası gereği küçük siyasetlerdir de -ve politika üretme noktasında geri dursalar da bu mümkün değildir. Küçük politik sesler büyüklerin kulağına gitmez ve dikkatlerini cezbetmez ama mide bulandırıcı olanı “bağımsız”, “insiyatif” vs vs vs gibi kelimelerin içinde yer alan küçüklerin varlıklarını -kendilerince- rahatsız eder, böylelikle onların iktidarlaşma –nakarata giden yol dahilinde nakarat- arzularını da açığa koymuş olurlar -ki gerek yoktur, içlerinde ki arzu bir tek kendilerince görünmez olduğuna inanılan -saklanan- dır.

Artaud’nun yazın’a karşı haklı hakaretlerinin yanına kim inebilmiştir. Kim çocuksu göndermelerinin dışında yeri göğü sarsarak Kerouac’ın, Ginsberg’in sınırlarına, yaratım ünitelerine yaklaştı. Ya da kim 67-78 arasında Charles Bukowski’nin onurlu şair-şiir ekonomisine, Amerikan sistemi ve tüm dayatmalarına karşı çıkarak psikolojik algısını ve ana-akım edebiyat yayıncılık algısını alaşağı ederek kendisine mahkum etmesinin yanına insanca varabildi ve de (aptalca ergen söylemlerinin dışında –ergen yaş ifade etmez burada) kapitalizm karşıtı bir yaşamın ve şiirin ekonomisinin üzerine konuşabilmekten bahis edebildi. Üniversiteler de “hoca”lar ne halt etti 94 yıldır Allah aşkına!

Daha önce söyledik mi şu an hatırlamıyorum, nakarat despottur. Despotiktir. Nakarat devlet sistemidir. Hükümetlerce çeşitlenir. Baş(ba)kan nakarat temsilcisi ve üreticisi bakanların başı olduğu gibi doğal olarak baş nakartçıdır da aynı anda kendisi de bir nakarattır. Despot halifelik sistemini çok iyi bilir. “kendisi tanrıyla dolaysız bir hısımlık” ilişkisi içerisinde olduğundan halk ona tabi olmalı, gerekenler cezalandırılmalıdır. Hatta ülkeyi ekolojik bir felakete görülmemiş bir hızla götürmek ekonomik nakaratı ranttan öte ideolojik çöl arzusuna bağlar. O ekonomik olarak hükümetinin varlığı için su, toprak ve yeşil kutsal üçgenini ekonomisinin çarkı için rant formuna evirirken içsel olarak sapkın ve sözde dinsel kimliği çölün gerçek coğrafyasına arzu duyar *2. Deleuze (r.anh)’ün söylediğince şüphesiz ki “despot paranoyaktır” ve şöyle devam eder: “ve yeni sapkın gruplar despotun icadını genişletir. HATTA ONU DESPOT İÇİN ÜRETİRLER. Onun şöhretini yayarlar ve inşa ettikleri ya da işgal ettikleri kentlere onun gücünü kabul ettirirler.” O burada “seçilmiş kişi”dir. Borçlandırma 1923 senesinde başlar, bugün artık tartışılmaz bir şekilde 100 yıllığına yapılan anlaşmalar ortadadır ve bunlar ilk orta yükseköğretim süreçlerinde ders kitaplarında kahramanlıklar, destanlar arasında yer bulunup anlatılamamıştır. Borç ülkenin politik siyasi ağının ilk basamağından, ilmeğinden beri kimsenin aklına gelmeyecek her şey ve herkes ile ilişki halindedir. Bunu başarılı bir şekilde gerçekleştirmiştir. Borç dinsel kökende farklı eko verir, kökeninde yaradılış borcu, mihnet mekanizması yatar. Devlete minnet “allah”a minnet nakaratı. Bu varlık ünitesi ile devletin kullarından tahsilatı yaşamsal olarak bitmeyecektir. Süleymancıların Almanya oluşumundaki kadınların kollarındaki takılara varasıya dek keselere toplanması organizasyonu şeyh-iktidar-allah arasındaki mekanizmanın en pornografik hallerindendir –gene orda bulunduğumuzdan yazabilmekteyiz. Kaldı ki kutsal topraktan pay alma antik meseli hiçbir yere kaybolmaz! Efendi köle ilişkisi Hegel’den farklı kılındığı gibi Nietzsche’nin emek değil dilden geçirtmesi gibi şimdi daha farklı boyutlara gelip soyutlaşmıştır. Ama kaçınılmaz doğru efendinin dilinin tanrının dilinin hakim olduğu zaman dilimidir de.

Paul Baran ve Sweezy “le capitalisme monopolis”te döngüyü çok güzel ve net aktarır: “askeri aygıtı harekete geçirip ikmal edenler sadece bir insanlık karşıtı hizmetin girişimine girenler değillerdir. Aynısı, kimsenin gereksinim duymadığı malları ve hizmetleri üreten (ve bir talebi yaratan) milyonlarca işçi için de doğrudur. Ve ekonominin çeşitli sektörleriyle dalları birbirlerine öylesine bağımlılardır ki bu insanlık karşıtı faaliyete şu ya da bu şekilde herkes müdahil olur. Vietnam halkıyla çarpışan askerlere gıda ürünlerini temin eden çiftçi, yeni bir otomobil modeli için gerekli karmaşık aletleri bir araya getiren imalatçılar, ürünlerini insanların zihinlerini kontrol etmek için kullanan kağıt, mürekkep ya da televizyon imalatçıları, ve bunları takip edenler”, kaldı ki bu metin aktarısı esnasında aklımıza kaçınılmaz olarak Debord’un şu ifadesi de geliyor:   “Kapitalist ekonominin değişmez ilkesi olan “kullanım değerinin düşme eğilimi”, büyüyen ayakta kalma savaşında yeni bir mahrumiyet biçimi geliştirir ki bu insanların büyük kısmının ücretli işçiler olarak bitip tükenmez bir çaba sürdürmeye katılımını gerektirdiğinden ve herkes ya bu mücadeleye boyun eğmek ya da ölmek gerektiğini bildiğinden eski dönemdeki kıtlıktan çok da uzak değildir. Genel olarak modern metaların tüketimindeki yanılsamanın kabul görmesinin gerçek temeli şu şantajdaki gerçekliktir: En kısıtlı biçimiyle (beslenme ve barınma) kullanım, sadece giderek büyüyen ayakta kalma mücadelesinin aldatıcı zenginliğine hapsolduğu ölçüde varolur. Gerçek tüketici, yanılsamaların tüketicisi haline gelir. Meta, bu fiilen gerçek olan yanılsamadır, gösteri ise onun genel tezahürüdür.”

Henry Miller mucizevi eseri Hamlet’de aslında meseleye başka ve çok değerli bir köşeden şu şekilde yaklaşır: “Hamlet-doğan için izlenecek –gidilecek- tek yol Shakespeare’in çizmiş olduğu yoldur.” Kaldı ki Shakespeare’imizin yaptığı da başka herhangi bir yolun mümkünsüzlüğünü sağlamaktadır, çağlar, rejimler ve hükümetler boyunca bu mümkünsüzlüğün realitesinde kullanılan araçlar değişkendir, bazan ordu bazan idam bazan gaz bazan özel harekat bazan çevik kuvvet.

Kısacası nakarat da tıpkı klasik analiz formu gibi söylencelerden beslenir ve kaynak bulur, hatta bağıntıları permütasyonif olduğundan nakarat kendinsil bir biçim olarak psikanalizi içinde barındırır. Kısacası söylenceye her dönüş nakarattır, iş bu yüzden “söylencede hayat yoktur” o yüz binyıllık cesettir, “söylencede sadece söylenceler yaşayabilir.” Siyasi eğrilerin doğrusudur bu.

Nakaratın esaslı varlık kaynağı politik ekonomi ve aile sisteminin kendilerince işe yararlarını yaratan devletin varlık sebebi olduğu analizcilerdir de bu masalcı dede den şamana farklılıklar gösterir de. Nasıl ki işlevsizleşmiş çürümüş aile divanı analistin pahalı muayenehanesindeki divana dönüştü ise ülke politikasının hükümetleri de aynen bu şekilde değiştirilir. Her hükümet yapısı çatırdadığında, hırsızlığı açığa çıktığında (çalmayan hükümet mümkün olan değildir) analiz halkın oylarıyla eskiyenin “seçim” divanına yatırılmasıyla gerçekleşir(bu “divan” analizcinin divanıdır). Ta ki bir dahaki çürüme evresine dek. Oysa çürüme nakarattır. Daimdir. Döner durur. Zira organizma komple mikropludur. Ampütasyona tabi tutulsa dahi çürüme-analiz-oy-hükümet-aile devam eder. Nakarat!

İşte bundan sebep Lacan’ın yerli yerinde “hayır,” demeleri önemlidir, işte bu yüzden Deleuze ve Guattari önemlidir. Lakin papağanlıklarını yaparak nakaratlar yaratarak yürünecek bir yol değil bizimkisi elbet, yeni kavramlar, düşünceler, yollar, arterler ve haricinde tali yollar, kullanılmayan yollar, eski yollar, işçilerin ve tamir ekibinin kullandığı yollar, keçilerin ve köylülerin ve çingenelerin bilebildiği öteki ya da “kestirme” yolar, yani onlardan çıkıp yeniye dönük yürüyüp gitmeler, burada bu metin bütününde yapılan zaten budur: YÜRÜYÜP GİTME, burada yazı olarak bizim türümüz tarzımızdır bu zaten, tıpkı William Burroughs’un cut-up’ının tersine dediğince Gilles Deleuze’ün pick-up’lar daha çok geçerli yatay ve uzam, lakin TERKEDİŞ ve YÜRÜYÜP GİDİŞLER ile. Ki bu süpergosuz bir alanın üretkisidir. Bizim tarım bahçemizin toprağında yetişmeyen varolmayan bir tohum bitkidir süperego. Aileyi YAKMAK ile merkezleşmiştirden bir öte GENe yerleştirilen o pis kodu silikleştirme eylimindedir. Bu anadilin içindeki başka bir dilin mümkünlüğüdür, patika gibi. KEÇİ gibi. Bizim hayvanımız kesinlikle keçidir. Bellekten bloka yazıyı katediş. Büyüyünce ne olacaksın sorusunun ardında yatan iktidar arzusunun ve dilinin tersine çevrilip devrilmişlik hali, biz bir baltaya sap olmayanız, zira balta da değiliz, balta da değilsiniz, aparatınız olup sizi işlevleştirmek zorunda değiliz, biz olmadık -yani hakim olan değiliz, sahip değiliz, mülk taşıyıcı değiliz, iktidar değiliz, biz devlete bağlı kurumlar içinde şaircilik, yazarcılık, sanatçılık oynamadık oynamıyoruz! Biz mezun değiliz, öğretmen değiliz, yetkin değiliz, meslek erbabı da değiliz, biz ebeveyn siteminin genetik sistematik dayattığı büyüyünce ne olacaksın soru arzusununda AZINLIK olanız, kalanız, büyümeyeniz! Nakarat dünyanın tüm haritalarının çizilmiş olmasıdır, nakarat bu ülkenin sınırlarının tüm değişkenliklerinin bilinebilmesi, ve tarihinin beklenmesidir. Dünya haritası için bu budur böyledir.

..

 

tüm hakları serbesttir.

şenol erdoğan tarafından kaleme alınmıştır.

iletişim için: senolerdogan645@gmail.com