RICHARD PINHAS

CSKudhYWEAAu6QT

Underground Poetix

“İnsanlar istediklerini çalma hakkına sahiptirler. Git ve yağmala!”

Röportaj: Sonic Guerrilla Warfare & Savage Kicks
Web Sitesi: richard-pinhas.com
Türkçesi: Kerim Atay

Pinhas radikal bir düşünür, “üçüncü kuşak bir özgürlük yanlısı” ve Gilles Deleuze & Jean-François Lyotard’dan etkilenmiş bir filozoftur. O ayrıca gitarını ve synthesizer’ını oldukları gibi – adeta savaş enstrümanıymışçasına – kullanan bir sanatçıdır. Fransa’nın ilk bireysel yapım albümü – dostu Pascal Comelade’ye göre – “birçok insanın zihninde bir şey tetikleyen ve bir harekete geçme biçimi” olan Schizo ile gerçekleştirdiği ilk deneylerinden, ufuk açıcı grup Heldon’a kadar Pinhas sound’una hiç kimse kayıtsız kalamamıştır.

Son albümü Event & Repetitions’da da hala aynı şekilde – her zaman geleneksel olandan uzakta – devam etmektedir. O ayrıca birçok insana göre 1973’de filozof Gilles Deleuze’ü Le Voyageur (Gezgin) şarkısını söylemeye ikna eden kişidir. Yirmi dokuz yıl sonra, Schizotrope projesiyle, yazar Maurice G. Dantec’i de aynı şarkıyı çevirmesi için ikna etmiştir. Bu proje üç albüm – Le Plan, Life and Death of Marie Zorn ve Le Pli –  yapmış, makine ile insanın en sonunda birbirine sorunsuzca bağlandığı bir ara bölgeye ulaşmıştır.

Tüm beklentilerin aksine, Heldon bugünlerde başka bir albüm çıkardı. Only Chaos is Real. Bunun sebepleri nelerdir?

Bu Maurice Dantec ve Norman Spinrad’i tekrar bir araya getirmenin iyi bir şekliydi ama Heldon esas olarak varlığını 1973 ile 1979 yılları arasında sürdürdü. O zaman tüm bu süreç William S. Burroughs’a, Norman Spinrad’a ve Philip K. Dick’e adanmış bir saygı duruşuydu. Şimdi işler düzgün işlemiyor, başka bir albüm olmayacak.
Bir de solo dönemin var, değil mi?

Heldon sırasında ve sonrasında 1983’e kadar var, sonra… hiçbir şey yok. Müzikal olarak konuşmak gerekirse daha fazla söyleyecek bir şeyim kalmamıştı, ve durmadan aynı şeyi tekrarlamak istemiyordum. 80’ler ıstıraplı yıllardı. Kraftwerk ya da Brian Eno gibi söyleyecek şeyleri olan nerdeyse herkes müzik yaratmayı bıraktı. O yılların Fransa’da “Sosyalizm”, dünyada da – Reagan tarzı – Liberalizm yılları olması tesadüf değildir. O dönem söyleyecek şeyi olan herkesi öldürdü. Sonra ben kendimi dağlara, paraşütçülüğe, hava dalışına, Bergson ve Kant okumaya adadım… Müzik artık yoktu. Bir durum değerlendirmesi yapmam gerekiyordu. Müziğin bittiğini düşünüyordum. Ciddi felsefe bilgim vardı, biraz ona eğilmek istedim ve dağlar daha iyiydi, ve spor faydalıdır (gülüyor). Altı ay dağlarda spor yapmak ve sonra altı ay Paris’te uyuşturucu takılmak iyi bir dengedir.

Yakında “kusursuz uyuşturucu”ya sahip olacağımızı düşünüyor musun?

Kusursuz uyuşturucu mu? Dick  “Can-D” ve “Chew-Z” gibi şeylerden bahseder. Yakında serotonini harekete geçiren uyuşturucuların ortalıkta olacağını düşünüyorum. Birçok şeyin kıyısındayız. Aynı şekilde silikon çiplerle uyumlu bir şekilde çalışan nöronlar gibi inanılmaz hibridlere şahitlik etmeye başlayacağız. Sonu ya daha iyi, ya da daha kötü olacak. Görünüşe göre daha kötü olacak.

Fakat iyi şeyler de olmayacak mı, görkem mesela?
Dinamik görkem. Kant görkem kavramını detaylandırmıştır ve matematiksel görkemi dinamik görkemin karşısına konumlandırır. Matematiksel görkem, gökyüzünün mükemmelliği ve sairedir. Ve gerçek görkem bir fırtınanın veya çığın öfkeyle kudurmasını uzaktan izlemektir. Tamamen salak olmayan biri fırtınanın kıyısında durur ve izler, anlamayan biriyse batmaktadır. Kaybolur. Ne Nietzsche ne de Kant’ı adam gibi okumuştur, olayı yanlış anlamıştır.

O halde bu derin düşünce sürecinden sonra, müziğe geri dönüşünü nasıl açıklıyorsun?
Bir dolu kişisel “tetikleyicilerim” oldu. Müzikal seviyede bu Nirvana’yla 1992 yılına kadar gidiyor. Favorim değillerdi, ama en azından tekrar nihayet müzik yapan birileri vardı, ve önemli olan da buydu. Ama geri dönüşüm genel olarak Amerikalıların kayıtlarımın tekrar yayınlanmasını istemeleri yüzünden oldu. Sonra kademeli olarak, ufak ufak tekrar gitar çalmaya başladım. Her şey yeniden böyle başladı.

Çağdaş müzikle ilgili tartışmaların başlıca bakış açılarından biri de telif meselesi. Sen telifin kaldırılmasından yanasın sanırım?

İnsanlar istediklerini çalma hakkına sahiptirler. Git ve yağmala! Bu zaten ezelden beri böyle devam ediyor, satılan her bir albüm ile 10 albüm kopyalanıyor. Zaten artık bir seçenek yok. Albümler anormal ticari olanlar hariç artık neredeyse hiç satmıyor. Albüm işi öldü, eğer biz ona sanatsal bir biçim vermeyi ya da militan ağlar vasıtasıyla dağıtımını yapmayı beceremezsek, var olması için herhangi bir sebep de yok. Aslında her şeyi MP3’e çevirmeliyiz. Tüm Sanat eserleri bedava olmalı, bedava şeyleri kutlamalıyız! Paniklemeyin, artık hayatta kalmanın yeni yollarını yaratıcı bir şekilde düşünmek zorunda olsak da, yaşamayı başaracağız.

Her şeye bedava ulaşılabildiğinde, belki de sadece hak eden hayatta kalacak?

Kesinlikle, çünkü şimdilerde olmayan varlıkların akışı tarafından bozguna uğratılmış haldeyiz. Bu müzik değil, varoluşunun tek sebebi ticaret olan seslerin kaotik üretimi.

Müziği güçlü kılan nedir?
O yoğun, aydınlık titreşimli ilhama ihtiyacın vardır. Benim bir teorim var; ki bu teoriye göre üç farklı dünya olabilir – zaman dünyası, sessizlik dünyası ve ışık dünyası. İnsanlar, varlıklar, özneler antenlerdir, verici-alıcılardır. Titreşim alanları üreten bizler, salıngaçlarızdır. Eğer özneleri, salıngaçlar gibi bilinçli varlıklar olarak düşünürsek, müzik kesinlikle en güçlü şeydir, eğlencenin doruk noktasıdır.

 

Bize yeni albümün Event & Repetitions’dan bahsedebilir misin?

Bu bir solo albüm, Le Pli ve De l’Un et du Multiple arası bir miks, fakat ses ve ritim yok, sadece enstrümantal. EFRIM adında,  Godspeed You! Black Emperor’a ithaf ettiğim bir şarkı var! Beni fazlasıyla duygulandırıyorlar! Onlar son 15 yılda beni en çok etkileyen grup. Bana 30 yıl önce King Crimson, Pink Floyd ya da Magma ile var olan o ruhu anımsatıyorlar.

 

İşlerini nasıl tanımlarsın?

Tüm hayatımı parça parça vahşilikler yayarak bu sikik sisteme karşı yapabileceğim her şeyi yapmakla geçirdim (gülüyor). Genellikle işitebilir olmayan şeyleri işitilebilir hale getirmeye çalışıyorum. Kainatı duyulabilir yapıyorum. İç yoğunluğu içinde mümkün olan en güçlü müziği yapmak ideal anahtar olurdu. Böyle Buyurdu Zerdüşt’ün 400 kopyası yayınlandığında, Nietzsche hayattayken sadece 40 tanesi satılmıştı. Bu durum bu kitabın muazzam bir kadere sahip olmasını engellemedi.

Ayrıca Les Larmes de Nietzsche (Nietzsche’nin gözyaşları) adında bir kitap da yazdın değil mi?
Bu kitabı yazma niyetinde değildim, fakat benden yazmam istendi ve paraya ihtiyacım vardı. Bu yazdığımın samimi olmadığı anlamına gelmez. Sadece kitap yazma misyonum yoktu çünkü müzik yapmanın daha iyi olduğuna, müziğin anlatacak daha fazla şeyi olduğuna inanıyordum.

Fakat uzun bir süredir Nietzsche’ye ithaf edilmiş bir kitap üzerinde çalışıyorsun, bu aynı kitap değil mi?
Doğru. 20 yıldır bir kitap üzerinde çalışıyorum ama bahsettiğimiz kitap bu değil. Hala gelişme aşamasında olan başka bir kitap var. Elimde ayrıca sessizlik ve ışık hakkında bir kitap ve Maurice Dantec’le birlikte yazmakta olduğum Métatron: La Naissance de l’Electricité (Metatron: elektriğin doğuşu) isminde bir başka kitap var.

Les Larmes de Nietzsche ile yaptığın Deleuze’e adanmış bir nevi saygı duruşu değil mi?
Evet, kesinlikle. Eğer başka bir kitap yazsaydı, o kitap bence müzik hakkında olurdu. Ve – A Thousand Plateaus: Capitalism and Schizophrenia’daki ritornellonun sonu, ya da Deleuze’un fikir kavramını ima ettiği – The Logic of Sense’deki synthesizer gibi birlikte kavramlar üzerinde çalışıyorduk. Benden dijital örneksemelerle, ses-synthesizerları ve fikir synthesizerları ile ilgili bilgi istemişti. Sonra, tüm o dehasıyla, ne yaptıysa onu yaptı.

 

Deleuze’ün müzik dinleyecek bir ekipmanı olmadığı söylenirdi?
Bu doğru değil, çok fazla ekipmanı olmamasına rağmen müzik dinlerdi, çoğunlukla favorileri olan Piaf veya Ravel’i dinlerdi.

Onunla gerçekleştirdiğin Le Voyageur şarkısının kaydı nasıl gitti?
Ona ilgilenip ilgilenmediğini sordum, o da en azından bir deneyeceğini söyledi. Sonra onun kesip biçtiği bir takım Nietzsche metinleri önerdim ve kendimizi Paris’e 30 kilometre uzaklıkta, içinde Jean-François Lyotard, Gilles’in karısı, Fanny ve Vincennes, Cyril Ryjik’de bir felsefeci olan başka bir arkadaşımızın olduğu bir stüdyoda bulduk. Şarkının beş bin kopyası grubumuz Schizo ile  Ouais Marchais, Mieux qu’en 68 adı altında yayınlandı ve ücretsiz olarak dağıtıldı ve ilk albümde Heldon tarafından yapılan ikinci bir versiyon da vardı. İlk versiyon bir tür klasiğe dönüştü, bu biraz tuhaf bir kader çünkü bu şarkı 3 saat içinde sadece eğlenme amacıyla yapılmıştı. Ve hikayeye bir nokta koymak gerekirse Le Voyageur 25 yıl sonra Le Prli albümünde Dantec’le birlikte yeniden yorumlandı.

Maurice Dantec’le nasıl tanıştınız?
Aramızda ani bir kıvılcım oldu. Bir aşk hikayesi gibi diyelim, evet şahane bir hikaye. Onun Les Racines du Mal (kötülüğün kökleri) romanını okumuştum. Bu kitabı oldukça dahice bulmuştum ve onu aradım. Ondan etkilenmeyi bekliyordum ama etkilenen o oldu. Sonunda tanıştık ve birbirimize anlatacağımız o kadar çok şey vardı ki 6 ayı aşkın bir süre birlikte kaldık.

Uzay fethinde mesela?
Hepimiz uzay fethinin fanatikleriyiz. Ben “marslıların” var olduklarına inanıyorum. Eğer bir dünya yaratılmışsa, başka bir yerlerde başkaları da var olmalıdır. Maurice İsa Kral kavramını destekliyor. Ben radikal olarak tam ters cephede duruyorum, tüm hiyerarşilere, tüm insani köleliklere karşıyım. Fakat o dünyanın “marslılar” tarafından yaratılmış olduğu ek inançlarına sahip kökten bir Katolik. Ayrıca insanlığın 10 milyar nüfusu aştığında, başka gezegenlere yerleşmek üzere dünyayı terk edeceğini ve sonra başka uygarlıklara tanışacağını öngören bir teorisi daha var. Ayrıca “marslılar” ile ordu arasında bir tür gizli anlaşma olduğu fikrini öne sürüyor. Ve ordunun bilgi anlamında bizden iki kuşak önde olduğunu bildiğini…

Anti-madde silahları, hipersonik uçaklar?
Onlara sahipler, bu kesin. Mesela atomik patlamalara dayanıklı tek yaşayan türün akrepler olduğunu fark ettiler. O yüzden sentetik akrep kabuğundan yapılmış giysiler ürettiler! NASA ve ordunun bilim kurgu yazarı olan danışmanları var. Her saha subayı bilim kurgu kitapları okumak mecburiyetinde çünkü bilim kurgu yazarları tarafından betimlenen dünyanın 20 yıl ilerideki dünya olduğunu anladılar.

Nietzsche bir “Büyük Siyaset” kuruluşunun özlemini çekmekteydi. Onun bu yeni siyaseti neye benzerdi ve ardından gelecek değerler neler olurdu?
Gerçeklere dayalı bir siyasetin tesis edilmesi gerekiyor. Sorun insanların güdü veya arzularıyla savaşamamamız ve insanlığın arzusu da “tüketmek”. Deleuze’ün “evet kesinlikle insanlara ihtiyacımız var ama önümüzdeki insanlara” şeklinde müthiş bir lafı vardı. Bugün neler öne sürmemize izin veriliyor? Sistemi güçlendirmeyi bırakmalı ve böylece mümkün olan en azını tüketmek için çalışmalı ve en önemlisi zihinlerimizi ilerletmeliyiz. Şu an için Burroughs’un ima ettiği ‘elektronik gerilla’nın kurulması ile birlikte moleküler ağların yaratılması dışında bir alternatif göremiyorum.

Ayrıca bedenin önemsiz bir şeye dönüşmesi gerektiğinden bahsetmişsin?
Maurice’le biraz bu konuda, daha doğrusu metatronik gelecek üzerinde birleşiyoruz. “Metatron” ışığın; hem Kabala, hem de estetik objelerin üretiminde rastladığımız antenlerin teorisidir. Birbiriyle yakından bağlantılı ve çok yönlü gerçeklerden oluşan yeni bir ihtimaller ağı üreten bir beden ve fikir oluşumu var. Proust hayatlarımızın birer sanat başyapıtı olması gerektiğini söylerdi. Sanat, uyuşturucu ve düşünce ile ilgili her deney bu süreci desteklemelidir. Teknoloji de buna dahil edilmelidir çünkü insan ve makine eşit varlıklardır. İnsan/Makine rekabeti diye bir şey yoktur, insanın makineye ya da makinenin insana bir nevi organik bir şekilde neredeyse bir örgüt gibi dönüşümü vardır. Karbon ve silikon döneminden sonra foton bir öze, ışığa doğru ilerliyoruz. Whitehead ve hatta Deleuze gibi filozoflar elektronik ya da asit felsefesini yaratan ilk büyük filozoflardı. Onlar elektron’un dünyasını, foton’un dünyasını; dünyanın arkasına gizlenmiş o dünyayı görmemizde yardımcı olurlar. Deleuze’ün “sanalla gerçeğin birleşmesi”nden bahseden çok ünlü bir deyişi vardır. Aslında gerçek dünya, bu sanal olandır, ancak biraz daha fazla ışık ve biraz daha yüksek bir şuurla algılayacağımız bu dünya, arkadaki dünyadır.  Bazı matematiksel teorilerde “titreşimli, ışık saçan filiz” adını taşıyan bir başlangıç noktası bulunmaktadır. Bu çok güzel bir başlangıç prensibidir, bir nebze de Husserl’in “dahili aşkınlıklar” olarak tanımladığıdır. Bizim işimiz Whitehead’den, Deleuze’den, uyuşturuculardan, müzikten ve romanlardan oluşan bir dünya icat etmektir. Bunlar “Büyük Siyaset”in bileşenleri olacak ve takip eden değerler bizleri deneyimlemenin ve sürecin içine konumlandırarak bilinmez, devrimsel olacaklardır.

PEDESTRİANİST (YAYA) MANİFESTO

 

Jack Kerouac #2
Underground Poetix

Joe Steinberger
Çeviri:
Kerem Uğur

 

 

Elimdeki sözlükte pedestrian’ın iki açılımı var: 1. yaygın, basmakalıp söz, yaratıcılıktan yoksun olan şey; 2. yürüyen kişi, yürümeye ait herhangi bir şey.

 

Elbette bizi burada ilgilendiren esas anlamı, yani ikinci sekme. Pedestrian, Latince’deki pedester kelimesinden gelir. Ped’in karşılığı ayaktır. En “yaygın” olarak bilinen anlamı hiç şüphesiz ki yerel insanlar yürürken aristokratların at sırtında seyahat etmesi gerçeğinden gelir.

 

Bugün bu ayrım halen var, atlar yoksa bile arabalar var, ve bugünün aristokratları da insanların %99’unu oluşturan (abartıyor muyum sizce?), her yere arabasıyla gidebilen aristokratlar. Bu aristokratlar, gidecekleri yer kilometrenin onda biri bir mesafede olsa bile yürümeyi asla düşünmezler.

 

Yürüyen %1 ise aşağılık durumda, ki Marx onlara lümpen proletarya der- araba alamayacak kadar fakir olanlar veya ehliyetin sadece konusunu açtığınızda dahi kafayı çizen düşük gelirli gruplar. Ayrıca umurumuzda olmayan başka bir altsınıf daha var- ki biz bunlara “çocuk” diyoruz. Aristokratlar, sıklıkla, çocuklarını her yere arabayla götürürler, şu günlerde çocukların yürümeye tenezzül dahi ettiğini sanmıyorum.

 

Yürüyüşçülerin günümüzde farklı bir kategorisi daha var- spor odaklı yürüyenler. Hiçbir yere gitmiyorlar, yalnızca egzersiz olsun diye yürüyorlar. Onları terli kıyafetleri içerisinde yabani ağaçlar arasında yolunu açarcasına abartılı devinimlerle yürürken görebilirsiniz. Onlar gerçek yaya değildirler- ama yine de müttefik olarak kabul edilebilirler.

 

Bir yerden bir yere gitme amacıyla yürümek . . . yaya olmaktır. Aslına bakarsanız bu kötü bir nitelendirme. Bu, pespayelikten, rezillikten bile daha alçakça, sanki çöpten şişe toplamak gibi (ki bu özellikle yaya olanların yaptığı bir şeydir).

 

Ama sırf A’dan B’ye gitmek için yürümeyi seçen bizim gibiler (az da olsa) de var. Ben de bunlardan biriyim, ama benim olayım belki biraz daha tuhaf. Bu gruba bir takım burjuvaları ve diğer sınıfları da katabiliriz. Bazen şehrin bir noktasında karşılaşıyor ve ayaküstü laflıyoruz.

 

Belki de bir parti kurmalıyız – Yayanist Parti? – geçmişten bugüne yayanizmin tadını çıkarıyoruz, hareket ediyoruz ama bir hareketi örgütleme becerisinden yoksunuz.

 

Yirmi yıl evvel yürümenin popüler olacağını düşünüyordum, ama olmadı. Yakıtın galonu 4 dolar olduğu zaman bile insanlar arabalarından kopamadı. Belki de bir harekete cidden ihtiyacımız vardır. Bu harekete liderlik etmek için fazlasıyla azız. Bir sekreter, bir haznedar veya bir başkan bulabileceğimizi sanmıyorum.

 

Organize olmak adına bir lobi oluştursaydık ne olurdu? Benim oyum, şehir genelinde yaya yollarına olurdu mesela.

 

Yıllar evvel şehir konseyi, limanda bir yürüyüş parkuru fikri ortaya attı. Yol, Rockland’in muhteşem yarı dairesel rıhtımının bir ucundan diğer ucuna uzanıyordu. Bu fikir, ne yazık ki halihazırdaki kaldırımlara paralel çizilmiş mavi çizgilerden öteye gidemedi. Mavi çizgiler, araba insanlarının alay konusu olmuştu. Bir yerden bir yere yürümek isteyen insan düşüncesi oldukça gülünçtü.

 

Yine de bir ilerleme yok diyemeyiz – tabii ki özel gelirler vasıtasıyla. MBNA haksız kredi kartı kazançlarını iyi bir amaca yatırıp güney sahilinden şehir merkezindeki Harbor Park’a bağlanan bir platform-yol yaptı.

 

Oradan The Landings lokantası yakınlarındaki küçük kumsala ve Park Drive kaldırımlarından şimdilerde etrafı kokusuz kanalizasyon arıtma tesisiyle titizce çevrilmiş yola (Terry Pinto’nun geniş vizyonu sağ olsun) erişim kolaylaşacaktı.

 

Küçük bir üstgeçit Lindsey Brook üzerinden yayalara geçiş sağlayıp onları feribot iskelesine, Knight’s ve Atlantic Challenge tekne iskelesinden kuzey kıyısının diğer ucuna ve devamında Atlantic Point kıyısındaki derin uçurumların üzerinde ilerleyen eski demiryolu hattına taşıyabilirdi. Bu yol ayrıca, potansiyel olarak, kaldırımları dalgakırana çıkan Waldo Avenue’ye oranla Route 1’ı aşıp geçebilirdi.

 

Mahallelerimizi şehir merkezine bağlayan hoş ve kullanışlı yaya yolları da var elbette. Ama onları ancak lağımlardan arındırıp Rockland’in eşsiz doğal mirası olarak yeniden kazandıktan sonra Lindsey Brook’un sahil şeridiyle bağlayabiliriz.

 

Elbette hayal görüyorum. İnsanlar, veya en azından borusunu yerli yersiz öttüren insanlar bunların hiçbirini istemiyor. Hemen yanlarında filizlenecek bir yaya fikrini/projesini desteklemiyorlar. Birkaç sene evvel Waldo Avenue’daki kaldırım projesine civardaki ev sahipleri sert bir şekilde karşı çıktılar – başarılı da oldular. Elbette kendileri hiçbir yere yürümüyorlar ve yaşamlarında tehdit olarak gördükleri mevkice aşağı yayaları mahalleye sokacak her şeyden uzak duruyorlar.

 

Doğrusunu söylemek gerekirse çoğunluk tarafından benimsenen trend, yayaların ve ağırlıkla çocukların geçen yüzyıldan beri kullandığı yolları kapatıyor. Özel mülk her şeyin üzerinde!

 

Belki de bu akımın protestocuları olarak bizler gerçekten de örgütlenmeliyiz.

 

Dünyanın tüm yürüyüşçüleri, birleşin! . . . veya daha az tutkulu olabiliriz . . .

 

Rockland’in tüm yayaları birleşin, BARİYERLERİNİZDEN BAŞKA KAYBEDECEK BİR ŞEYİNİZ YOK!

Android ve İnsan / Philip K. Dick, 1972

 

458855_1302975972_large.jpg

 

 

Çevresine canlılık kazandırmak ilkel insanın eğilimidir. Modern derinlik psikolojisi, yıllardır bizden bu antropomorfik bağdaştırmaları hareketsiz gerçeklikten çekip çıkarmamızı ve bizi çevreleyen durağan nesnelerin üzerine tüm cahilliğimizle yönelerek kendimizden uzaklaştırdığımız yaşam kalitesini içe yansıtmamızı –bir karara varmamızı– ister. Böyle bir içe yansıtmanın bireyin gerçek olgunluğa eriştiğinin göstergesi olduğu söylenir ve bu aynı zamanda sosyal kültürün aksine ancak bir kabilede görülebilecek uygarlığın özgün bir işaretidir. Afrika yerlisinin çevresindekileri bir amaçla, yani aslında kendi içinde varolan hayatla, dolu olarak gördüğü söylenir; fakat bu çocukça bağdaştırma ortadan kaldırıldığında aslında dünyanın ölü olduğunu ve hayatın da yalnızca kendi içinde sürüp gittiğini görür. Bu karmaşık düşünce noktasına ulaştığında yerlinin olgunlaştığı veya akıllandığı veyahut bilimsel bir düzlemde düşündüğü söylenir. Ancak insan şunu merak ediyor: Bu süreç esnasında yerli, diğer insanları da maddeleştirmemiş midir? Yani, onları bir şeye dönüştürmemiş midir? Taşlar, kayalar, ağaçlar artık onun için cansız nesneler olabilir, peki ya arkadaşları? Onları da mı taşa dönüştürmüş olur?

 

Bu, gerçekten de psikolojik bir sorundur. Çözümü sanılandan daha az önemli olabilir; çünkü geçtiğimiz on yılda sorunu olduğundan küçük gösteren ve psikologlarımızın –hatta hiç kimsenin– tahmin dahi etmediği bir eğilime tanık olduk. Psikologların ilkel insanın çevresinde görmekten ürktüğü ve aslında günbegün çevremizi biraz daha fazla ele geçiren şey –insan yapımı makineler, yapay düzenlemeler, bilgisayarlar, elektronik sistemler ve birbiriyle bağlantılı homeostatik bileşenlerden oluşan dünya– canlılık kavramıdır. Çevremiz hem özel hem de en temel düzeyde bizi andıran yöntemlerle gerçek manada canlanıyor ya da en azından yarı canlı bir hale geliyor. Norbert Wiener tarafından dile getirilen ve önemli bir bilim dalı haline gelen Sibernetik, makineler üzerinde yapılan bir çalışmanın insan davranışlarının doğası hakkında önemli bilgiler sunduğuna dair ortaya attığı bakış açısıyla makine ve insan davranışları arasında geçerli kabul edilen benzerlikler bulmuştur. Örneğin Grey Walter’ın sentetik kaplumbağalarından birinde iki ayrışık yönelim[1] eşzamanlı olarak oluştuğunda sersemletilmiş kaplumbağalardaki anlaşılması güç davranışı şaşırtıcı bir şekilde göstermektedir. Böylelikle makinelerde karşılaşılan sorunların neler olabileceğini inceleyerek insanlarda geçmişte “nevrotik” olarak tanımlanan davranışın iç yüzüyle ilgili yeni ve daha verimli bilgiler elde edebiliriz. Ancak bu örneksemenin bir de tam tersini düşünelim. Mesela –Wiener’in bunu öngördüğüne inanmıyorum– kendimizle, yani doğamızla, ilgili bir çalışma mekanik ve elektronik yapıların olağanüstü karmaşık işleyişleri ve arızlarının içyüzüne dair yeni bilgiler edinmemize olanak sağlar mı? Başka bir deyişle –burada söyleyeceklerimi özellikle vurgulamak isterim– kendimizle ilgili öğrendiklerimizden yola çıkarak yaptığımız kıyaslamalarla bizi saran yapay dış çevre hakkında bilgi edinebilmemiz, nasıl ve ne amaçla davrandığını ve nelere bağlı olduğunu anlamamız artık mümkündür.

 

Makineler gitgide insana daha benzer bir hal alıyorlar, nedir, Wiener’in gösterdiği gibi insan davranışı ve mekanik davranış arasında bazı anlamlı benzerliklerin olduğu son derece aşikârdır. Fakat en önemlisi de tüm bunlar olurken aslında kendimizi öğrenmiyor muyuz? Kendi yapılarımızı inceleyerek kendimizle ilgili bilgiler edinmek yerine, belki de kendimizin nelerden oluştuğunun içyüzüne bakarak yapılarımızın da neler olduğunun bilincine varmak için çaba harcamalıyız.

 

Belki de gördüğümüz şey genel insan faaliyetinin ve hareketinin biz insanların inşa ettiği ve çevresini saran şeylerin faaliyet ve hareketiyle kademeli biçimde kaynaşmasıdır. Yüz yıl önce böyle bir fikrin antropomorfik değil, fakat saçma olduğu düşünülürdü. 1750 yılında yaşayan bir insan, bir eşeğin ya da buhar makinesinin hareketlerini gözlemleyerek kendisiyle ilgili ne öğrenebilirdi ki? Buhar makinesinin oflayıp puflamasını gözleyip her defasında belirli bir tipteki genç ve güzel kızlara âşık olmasının ardında yatan nedeni makinenin işleyişinden yola çıkarak anlayabilir miydi? Bu, onun açısından bakıldığında ilkel değil, patolojik bir düşünce tarzı olurdu. Ancak bugün kendimizi girift ve esrarengiz olarak inşa ettiğimiz bir dünyaya dalmış vaziyette buluyoruz. Polonyalı ünlü bilimkurgu yazarı Stanislaw Lem’in kuramlaştırdığı gibi, öyle bir zaman gelecek ki, belki de bir insanı dikiş makinesine tecavüz etmeye kalktığı için hapsetmek zorunda kalacağız. Olur da böyle bir zaman gelirse, bu adamın gözünü diktiği dikiş makinesinin dişi olmasını umalım. Ve yine umalım ki, on yedi yaşını geçmiş, hatta üzücü de olsa, menopozu atlatmış ve fahişelikle geçinen çok yaşlı Singer marka bir dikiş makinesi olsun.

 

Bazı öykü ve romanlarımda androidlerden, robotlardan veya simulakralardan (isim önemli değil) bahsetmişimdir; burada söylenmek istenen yapay yapıların insan kılığına girmiş olmalarıdır. Genellikle de kötücül düşüncelerle. Sanırım böyle bir yapının, mesela bir robotun, saf ve iyi bir amacı olsaydı kendini gizleme ihtiyacı da olmazdı. Şimdiyse bu durum benim için muğlâk bir hal alıyor. Bu tür yapılar insan hareketlerini taklit etmezler; çünkü aslında birçok yönden insan haline gelmişlerdir. Herhangi bir amaç uğruna bizi kandırmaya çalışmıyorlar, belki de hayati parçalarının bozulması, güç kaynaklarının kapanması gibi genel sorunların, fırtınalar, kısa devreler gibi düşman saldırılarının üstesinden gelebilmek amacıyla esasında bizim takip ettiğimiz yolları izliyorlar. Hepimizin gün içerisinde, özellikle güç kaynağında oluşan bir kısa devrenin bütün günümüzü mahvederek günlük işlerimizi nasıl da tamamen aksatabildiğine ve bizi masamızın üstünde duran işi yapmaktan alıkoyduğuna tanıklık ettiğinden eminim.

 

İnsan görünüşlü robot denildiğinde, tele-tarayıcılı lensleri ve helyum pil kutusu olan ve itip kakıldığında kan kaybeden parıltılı bir robot aklıma geliyor. Metal gövdenin altında bizdeki gibi bir kalp var. Belki bu konuda ileride bir şeyler yazarım. Ya da zaten basılı öykülerde olduğu gibi, kendine “Su neden var?” gibi bir soru sorulduğunda cevap olarak 1. Korintliler’in çıktısını bize veren bir bilgisayar da olabilir. Korkarım yeterince ciddiye almadığım öykülerimin biri, kendisine sorulan soruya cevap verebildiğinde soruyu soran kişiyi yiyen bir bilgisayarla ilgiliydi. Büyük ihtimalle –bu öyküyü geliştirmeyi ihmal ettim– bilgisayar soruya cevap veremeseydi, bu sefer de soruyu soran insan onu yiyecekti. Her neyse, kasıtsız olarak, insan ve yapıyı harmanladım ve böyle bir harmanlamanın zaman içinde esas itibariyle gerçekliğimizin bir parçası olmaya başladığını fark etmedim. Lem gibi ben de bunun her geçen gün artarak devam edeceği düşünüyorum. Yine de Lem’in düşüncesini bir inceleyelim: Bir adamın bir dikiş makinesine tecavüz etmeye yeltendiğinde dikiş makinesinin adamı tutuklatıp, hatta biraz da isterik bir halde mahkemede aleyhinde şahitlik yapacağı bir zaman belki de gelecektir. Bu durum bütün uyarlama fikirlerin başını çekmektedir: haksız yere masum bir adamı suçlayan aklı çelinmiş dikiş makinelerinin yalancı şahitliği, babalık testleri ve elbette istemeden gebe kalan dikiş makineleri için kürtaj hakkı. Acaba dikiş makineleri için de doğum kontrol hapı olacak mıdır? Muhtemelen, önceki fikirlerimizden birinde olduğu gibi, bazı dikiş makineleri hapların aşırı kilo aldırdığından ya da kullanıldıklarında düzensiz dikiş atmalarına sebep olduklarından dolayı şikâyet edecektir. Elbette haplarını almayı unutan güvenilmez dikiş makineleri de baş gösterecektir. Ve son olarak da, montaj hattının sonundaki dikiş makinelerinin rastgele cinsel ilişkinin tehlikeleri hakkında bilgilendirildiği ve öfkeli bir Tanrı –kendisi tıpkı bizler gibi ilahi mucizeler karşısında el pençe divan duran safdil, basit metal ve plastik dikiş makinelerinin gözlerini kamaştıracak düğme delikleri ve süslü iğne işleri yapabilen biridir– tarafından bazı ahlaksız makinelere saçılan zührevi hastalıklarla ilgili ciddi uyarıların yapıldığı Planlı Ebeveynlik Klinikleri de olmak zorundadır.

 

Sanırım bu konuda biraz patavatsız bir insan oluyorum, fakat konu hiç de alaya alınacak bir konu değil. Elektronik yapılarımız öylesine karmaşık bir hal alıyorlar ki, ne olduklarını kavramak için sibernetik kıyaslamamızı tersine çevirmek ve kendi zihinsel aktivitemiz ve onlara sergilediğimiz davranışlardan yola çıkarak akıl yürütmek zorundayız. Ancak onlara bir amaç ya da dürtü vermek sanırım paranoya âlemine girmek anlamına gelecektir; makinelerin yaptıkları bizim yaptıklarımıza benzeyebilir, fakat kesinlikle bizim gibi amaçları yoktur. Makinelerin yönelimleri vardır, onları belirli sonuçları elde etmek ve belirli uyaranlara tepki vermeleri amacıyla inşa etiğimiz için ancak bu bağlamda bir amaçları vardır. Örneğin bir tabanca bir insana zarar vermek, onu hareketsiz kılmak veya öldürmek için metal bir parçayı ateşlemek amacıyla yapılmıştır, fakat bu, tabancanın bu amacı gerçekleştirmek istediği anlamına gelmez. Burada bir kez daha Spinoza’nın, bence gerçekten de engin bir kavrayışla, eğer yere düşmekte olan bir taş akıl yürütebilseydi, “Saniyede on metre hızla düşmek istiyorum,” diye düşünebileceğini anladığı felsefi dünyasına giriyoruz. Özgür irade –yani arzuyu hissettiğimiz ve ne istediğimizin bilincinde olduğumuz zamanlar– belki de yalnızca bir yanılsamadan ibarettir ve derinlik psikolojisi sanki bunu doğrulamaktadır: Yaşamdaki pek çok dürtümüz kontrol edemediğimiz bir bilinçdışından kaynaklanmaktadır. Her ne kadar “içgüdü” terimi bize uygun olmasa da, bizler de tıpkı böcekler gibi yönlendiriliyoruz. Terim ne olursa olsun, kendi irademizin sonucu olduğunu düşündüğümüz davranışlarımız belki de bizi kontrol ediyor ve bizler bir kristali yaratan güç kadar sabit ve tahmin edilebilir doğanın belirlediği bir hızla yere düşmeye mahkûm olan taşlarız. Her birimiz evrende daha önce görülmemiş içsel yazgısıyla kendini eşsiz hissedebilir. Yine de Tanrı’nın, yani Kozmik Bilim İnsanı’nın, gözünde milyonlarca kristalden ibaret olabiliriz.

 

Bir de pek hoş olmayan bir düşünce daha var: Dış dünya daha canlı hale geldikçe bizler, yani sözde insanlar, belki de daha önce büyük ölçüde olduğumuz gibi, daha da cansızlaşıyor, yön vermek yerine bir bakıma yapısal yönelimler tarafından idare ediyor ve yönlendiriliyoruz. Biz ve inceden inceye gelişen bilgisayarlarımız belki yarı yolda karşılaşabilirler. Bir gün bir insan, mesela Fred White adında biri General Electric fabrikalarında üretilen ve şaşırtıcı bir şekilde hem ağlayıp hem de kan kaybedebilen Pete Bilmemne isimli bir robota ateş açabilir. Ölmekte olan robot ise ona ateş ederek karşılık verebilir ve Bay White’ın kalbi olan elektronik pompadan yükselen gri duman kümesi onu şaşırtabilir. Bu olay ikisi için de gerçekten önemli bir gerçeklik anı olurdu.

 

Bu durumda sormak istiyorum: Davranışlarımızda insana özgü diye tanımlayabileceğimiz şey nedir? Yaşayan türler olarak bize özgü olan nedir? En azından şimdiye dek, mekanik davranış ya da daha da genişletirsek böcek davranışı ya da refleksif davranışlar olarak belirleyebildiğimiz şey tam olarak nedir? Buna bir de geçmişte insanlar tarafından sergilenen insan benzeri davranış sonuçlarından ziyade araçlar, aletler haline gelmiş olan ve böylelikle bana kötü anlamda makinelerin benzerleri gibi görünen yaratıkları da dâhil ediyorum, ki bu da daha sonra çeşitli şekillerde üzerinde durmak istediğim bir konu. Nedir, bir anlamda biyolojik yaşam ve metabolizma varlığını sürdürüyor, fakat ruh –daha bir iyi terim olmadığı için bunu kullanıyorum– artık yok olmuştur veya aktif değildir. Bu bizim dünyamızda da var, her zaman vardı, fakat böylesine özgün olmayan bir insan hareketi üretimi bugün hükümetlerin ve benzer kurumların teknik bilgisi haline geldi. İnsanların basit kullanımlara indirgenmesi –insanların makine haline gelmesi veya her ne kadar soyut anlamda “iyi” amaçlara hizmet ediyor görünse de– benim hayal edilebilecek en büyük kötülük dediğim durumu oluşturmaktadır: Bu, hayallerine ve düşüncülerine rağmen gülen, ağlayan, hatalar yapan, yoldan sapıp aptallıklara kapılan, kendisini kısıtlayan sınırlarda gezinen özgür insanın kendi kişisel yazgısına ters düşen bir amacı yerine getirmek için –ne kadar küçük olursa olsun– bir yere bağlandığı anlamına gelir.  Tarih ve insanoğlu manipülatif teknikler kullanmış ve kendini bu konuda eğitmiş, araç gereçlerle donatmış ve kendini ideolojik olarak bir yöne yöneltmiştir. Öyle ki, bu araçların kullanımı insanlara geçerli bir hedefi ortaya koymanın gerekli, en azından gerekli metodu gibi gelmektedir.

 

Bu noktada, kendi döneminin Avrupa’sındaki bir partiyle ilgili Tom Paine’in yorumları aklıma geliyor: “Ölen kuşu unutup tüylerine övgüler yağdırıyorlar.” İşte, ben de bu “ölen kuş”la ilgileniyorum. Hal böyleyken, sanırım ölüm olgunluğuna adım atan yeni nesil çocukların kalplerinde tekrar dirilmeye başlayan bu ölüm aslında özgün insanlığın ölümüdür.

 

 

Bugün burada bahsetmek istediğim konu işte budur. Bugünün çocuklarına onların dünyaları, değer yargıları hakkındaki umudumu ve inancımı açıkça anlatmak istiyorum. Aynı şekilde, yanlış değer yargılarına, yanlış idollere karşı sergiledikleri vurdumduymazlıklarını ve geçmiş kuşaklara karşı hissettikleri yanlış öfke hakkındaki düşüncelerimi anlatmak istiyorum. Gerçek şu ki –daha önceki metaforuma dönersek– hayatımız boyunca biz ihtiyarları saniyede on metre hızla çeken ve onu hak ettiğimize inandığımız “yerçekimi” bu iyi ve güzel çocuklara ulaşamıyor, onları yerinden oynatamıyor, hatta onlara dokunamıyor bile…

 

Sanki bu çocuklar, en azından çocukların çoğu ya da bazıları, ya farklı bir hızda düşüyor ya da gerçekten hiç düşmüyor. Walt Whitman’ın, “Başka davulcuların ritmine göre yürüyorlar,” ifadesi [Bu ifade yanlış alıntılanmıştır, aslında Henry David Thoreau’ya aittir.] belki de kontrolsüz, tartışmasız, sözümona “hakikatlere” karşılık değil, fakat yeni ve içsel, aynı zamanda da gerçekten otantik insani ihtiraslara karşılık düşüyorlar, diye değiştirilebilir.

 

Gençlik elbette her zaman bu yönde hareket etmiştir: Gerçek şu ki, bu aslında gençliğin de bir tanımlamasıdır. Ancak sanıyorum ki bugün bu son derece acil bir durum, yani ürettiğimiz mekanik yapılarla her geçen ay gitgide, adım adım, daha da kaynaşıyoruz ve bu kaynaşma bir yazar elektrikli daktilosunun fişi çekildiği için yazmayı bırakana dek sürecek; çünkü birileri yazarın da fişini çekmiş olacak. Oysa günümüzde fişlerini çekmenin imkânsız olduğu çocuklar da var; çünkü onlar harici güç kaynaklarına elektrik kablolarıyla bağlı değiller. Kalpleri özel, içsel bir anlamla çarpıyor. Enerjileri kalp pillerinden değil, “kabuklarının soyulmasına” karşı neredeyse absürt denebilecek biçimde huysuz, inatçı karşı çıkışlarından kaynaklanıyor. Nedir, sloganlarda anlatıldığı gibi, bu ideoloji ne kadar “iyi” olursa, onları soyut sebeplerin unsurları haline getiriyor ve aslında bütün ideolojiler de böyledir. Geldiğim yer olan Kaliforniya’da böyle çocuklarla bir aradayım ve yapabildiğim ölçüde onların yeni özellikler ortaya çıkaran bu dünyasına katılıyorum. Bu çocukların dünyasını size anlatmak istiyorum; çünkü –eğer şansımız varsa– o dünyadaki bir şeyler, yani değer yargıları ve yaşam tarzı, gelecekteki toplumumuza, ütopyamıza ya da geleceğin karşı ütopyasına tümüyle şekil verecektir. Bir bilimkurgu yazarı olarak elbette sürekli ileriye, yani her zaman geleceğe bakmak zorundayım. Politik ve sosyolojik açıdan hiçbir gücü olmayan hatta Kaliforniya yasalarına göre dahi bir şişe bira ya da bir paket sigara alma, oy verme imkânı olmayan, kendilerini ve toplumumuzu yöneten yasaların ortaya konmasında hiçbir şekilde söz sahibi olamayan veya bu konuda kendilerine danışılmayan oldukça genç bu çocukların kafalarında hatta kalplerinde bir embriyo halinde dahi olsa ortak yarınımızın mevcut olmasını umut ediyorum ve son derece güçlü ve ısrarcı bir şekilde hissettiğim bu muazzam iyimserlik duygusuyla bu umudu size de aktarmak istiyorum. Açıkçası şunu söylüyorum: Eğer yarının dünyasıyla ilgileniyorsanız, hakkında bir şeyler öğrenebilirsiniz ya da en azından Analog, F&SF ve Amazing sayfalarında buna yön veren ihtimalleri okuyabilirsiniz. Aslında bunun orijinal versiyonunu, on altı veya on yedi yaşındaki bir gencin sıradan vakitlerindeki doğal gezinimlerini gözlemlerken de keşfedebilirsiniz. Ya da San Francisco Bay Area’da dediğimiz gibi, onu gözlerken “ne olup bittiğini kontrol etmek için kenti dolaşmaya çıkarsınız.” İşte, benim bulduğum da budur. Kaliforniya’da tanıştığım, birlikte yaşadığım, hâlen tanıdığım bu çocuklar, bir yazar ve insan olarak hayatımın bu noktasında benim gelecekteki bilimkurgu romanlarım ve özetlerimdir; geleceğe baktığımda gördüğüm, geleceğe hâkim olduğunu görmeyi büyük bir hevesle istediğim şey budur. Buna karşılaştığım her şeyden daha fazla inanıyorum ve bunun için hayatımı ortaya koyarım. Fedakârlığımın ölçüsü, mücadelesini verdiğimiz bu savaşta, içimizde insana ait olan, köklerimizi oluşturan ve kaderimizin kaynağı olan şeyi muhafaza etmek ve artırmaktır. Yolculuğumuz sadece yıldızlara değil, aynı zamanda varlığımızın doğasına da yönelmelidir. İster Alpha Centauri, isterse Betelgeuse olsun, önemli olan yalnızca nereye gittiğimiz değil, fakat bu kutsal yolculuğa çıkarken kim olduğumuzdur. Çünkü doğamız da bizimle birlikte olacaktır. Ad astra; ama per hominem (Latince “Yıldızlara doğru, ama insanoğlu olarak,” anlamına gelir). Bunu asla unutmamalıyız.

 

Bununla birlikte, eğer Terran uzay gemisiyle Mars’a ayak basan ilk iki ayaklı canlı, “Buraya beni sağ salim getirdiği için Tanrı’ya şükürler olsun, klik… getirdiği için, klik… getirdiği için, klik-klik… Bu bir bant kaydıdır,” dedikten sonra plastik göğüs kafesindeki kablolar karıştığı için alev alıp havaya uçsa gerçekten ürkütücü olurdu. Bu makineden daha ürkütücü olanı ise, Dünya’ya döndüğünde bu makinenin “çocuklarının” Coca-Cola şişeleri ve alüminyum bira kutularıyla birlikte kentsel kirlilik problemini çözmek için geri dönüşüme yollandığını görmesi olurdu. Plastikten, kablolardan ve rölelerden oluşan bu astronotumuz şikâyet amacıyla Belediye Meclisi’ne gittiğinde üç yıllık garanti süresinin dolduğunu ve parçaları artık işlevini yitirdiği için doğum sertifikasının da iptal edilmiş olduğunu sonunda öğrenecektir.

 

Elbette gerçek anlamıyla bunu ciddiye almamalıyız. Ancak metafor olarak, biraz da geniş anlamda, belki uzaya göndermeyi ve yörüngesinde dönen istasyona yerleştirmeyi planladığımız bu iki ayaklı varlıkları daha yakından ve dikkatle incelememiz gerekebilir. Bu sözde insan mürettebatın uzay istasyonunun parçalarıyla evlendiğini ve aile saadeti içinde sonsuza dek mutlu mesut yaşayacaklarını bundan üç yıl sonra öğrenmek istemeyiz. Tıpkı Ray Bradbury’nin, korkunun pençesine düşmüş Los Angelesli bir vatandaşın kendisini takip eden polis arabasının bir sürücüsünün olmadığını, aracın onu kendi kendine takip ettiğini öğrendiği harikulade öyküsündeki gibi, içimizden birinin o sürücü koltuğunda oturduğundan emin olmalıyız. Bay Bradbury’nin öyküsündeki gerçek korku unsuru, en azından bana göre, kahramanımızı kovalarken kendi yönelimi olan bu polis arabası değil, arabanın içinde bulunan ve her şeyi yutan boşluktur. Burası doldurulmamış bir yerdir. Ortada hayati bir şeyin yokluğu söz konusudur. İşte, ürkütücü olan da kâbuslarla dolu geleceğin kıyamet gününü anlatan bu kehanetin ta kendisidir. Ancak ben daha iyimser bir öngörüde bulunuyorum: Eğer bu öyküyü ben yazmış olsaydım, polis arabasının direksiyonunun başında oturan bir delikanlı kurgulardım; arabayı, polis memuru kafede öğlen yemeğini yerken çalmıştır ve bu delikanlı arabayı parçalarına ayırıp satacaktır. Kendi açımdan kulağa biraz alaycı ve kötü niyetli geliyor, fakat bu haliyle öykü daha iyi değil mi? Yaşamımı sürdürdüğüm Kaliforniya’da polis evinizdeki hırsızlık olayını incelemek için gelip sonra da oradan ayrılırken devriye arabasının lastiklerinin, motorunun ve telsizinin çalındığını görüp karakola otostop çekerek dönmek zorunda kalır, derler. Bu fikir mevcut düzenin bireyleri arasında korku yaratabilir ama açıkçası beni çok eğlendiriyor. İnsanların en bayağı fesatlıkları bile makinelerin en görkemli yönelimlerinden daha üstündür. Sanırım bu, yeni nesil gençliğin bir kısmının da sahip olduğu anlayıştan biri: Arabalar, hatta polis arabaları bile gözden çıkarılabilir ve yerine yenileri konulabilir. Hepsi de gerçekten birbirine benziyor. Yok olduğunda, hiçbir bedele karşın bir eşini yapmanın mümkün olmadığı şey ise aracın içindeki insandır. Hatta ondan hoşlanmasak dahi onsuz yapamayız. Ve eğer bir kez yok edilirse, bir daha geri gelmeyecektir.

 

Tabii bu insan bir androide dönüştürülürse, yine geri gelmeyecek ve tekrar bir insana dönüşmeyecektir. Yani büyük ihtimalle tekrar insan olmayacaktır.

 

Dünyamızın çocukları yeni kimliklerini geliştirmek için mücadele ederken bizim taptığımız hakikatlere öfke dolu bir saygısızlık gösteriyorlar, bizim için –“biz” derken mevcut düzeni kastediyorum– tehdit haline geliyorlar. Bununla sadece afişler ve sloganlarla bağımsız topluklarda örgütlenen siyasi açıdan aktif gençliği anlatmıyorum; bana göre ne kadar devrimci olurlarsa olsunlar, tüm bunlar geçmişe indirgemeden başka bir şey değildir. Her çocuğun kendi içinde bulunan ve bizim “onun şeyi” diye tanımladığımız işi yapan içsel özlere işaret ediyorum. Örneğin askeri birliğin önünde yere oturarak yasaları çiğnemeyebilir; onun yasaya saygısızlığı para ödememek için dört genci arabasının bagajında açık hava sinemasına sokmak olabilir. Yine de burada bir kanun çiğnenmektedir. Birinci suçun ardında politik, teorik bir anlam vardır; ikincisi ise insanın kendisine emredileni her zaman yapmak zorunda olmasına açık bir karşı çıkıştır – özellikle de bu emir ilan edilmiş ve yazılı bir sembol haline getirilmişse. Her iki durumda da bir itaatsizlik söz konusudur. Birincisini anlamlı bularak alkışlayabiliriz. İkincisi ise açıkça sorumsuzluktur. Yine de ben ikincide daha mutlu bir gelecek görüyorum. Ne de olsa tarihte yönetici güçlere karşı organize olmuş pek çok halk hareketi vardır. Bu, temelde bir grubun başka bir gruba karşı güç kullanması, yani dışlanmışların iktidardakilere karşı verdiği bir mücadeledir. Güne değin de bir ütopya oluşturmayı başaramamıştır. Ve sanrım hep de böyle olacaktır.

 

Daha iyi bir terim olmadığı için android diye adlandırmaya başladığım kavram, daha önce de söylediğim gibi, insanın kendisinin bir araç haline getirilmesine, sindirilmeye, aldatılmaya, ses çıkarmaması anlamına geliyor ki, bunun insanın bilgisi veya rızası olmadan bir araç haline getirilmesiyle aynı sonuçları vardır. Ancak bulduğu her fırsatta kuralları çiğneyen bir insanı androide dönüştürmek imkânsızdır. Androidleştirme ilk önce itaat ister. Ama her şeyden önce öngörülebilirlik gerekir. Androidleşme, belirli bir durumda belirli bir insanın tepkisinin android yaşam formunun toptan üretimi için kapıların açık olduğunu gösteren bilimsel bir kesinlikle tahmin edilebildiği zaman ortaya çıkar. Eğer düğmesine bastığınızda lambası arada sırada yanıyorsa el feneri neye yarar? Bütün makineler güvenilir olmak için her zaman çalışır durumda olmalıdır. Android de tıpkı diğer makineler gibi programlandığı şekilde çalışmalıdır. Ancak bu konuda gençlere güvenilemez; çünkü güven telkin etmiyorlar. Gerek tembellik ve yetersiz dikkat süresi, gerekse inatçılık ve suç eğilimleri marifetiyle de olsa (güvenilmezliğini göstermek için çocuğun üzerine yapıştırmak istediğiniz yafta ne olursa olsun) iyidir. Her biri temelde şu anlama gelir: Ona ne yapması gerektiğini söyleyebiliriz ama iş onu bu emri yerine getirmesine gelince bütün bilinçaltı komutlar, ideolojik bilgilendirmeler, sakinleştiriciler, psikoterapiler anlamsız hale gelir. O, kamçı şaklatıldı diye zıplamayacaktır. Bu yüzden bizim, yani kireç tutmuş egemen iktidarların işine yaramaz. Bizlerin bu iktidarlara eşlik eden güç ve ödülleri kendimize saklamamız ve çoğaltmamız onu ilgilenmez.

 

Şimdiye dek çok fazla kandırmaca olagelmiştir. Televizyon, gazeteler –yani bütün o sözümona kitle iletişim araçları– işin dozunu kaçırmıştır. Kelimeler bu çocuklar için artık pek fazla anlam ifade etmiyor, onlar bugüne kadar çok laf duydular. Onlara bir şey öğretemeyiz; çünkü öğrenmelerini sağlayacak merak aşırı büyük, isteklendirme ise gereğinden fazla dikkat çekicidir. Benim de içlerinden biri olduğum, on beş yıl öncesinin anti ütopya[2] bilimkurgu yazarları herkesi baskıyla sıradanlığa ve tektipliliğe ittiğini sezdiler. Ancak bu böyle ortaya çıkmıyor. Arabanın radyosunda Vietnam savaşıyla ilgili resmî görüşü tekrar tekrar yayımlanırken delikanlı yerine bir yüksek frekans (tweeter) ve bir alçak frekans (woofer) takabilmek için hoparlörü söküyor; resmî söylevin tam ortasında hoparlörün bağlantısı kesiliyor. Delikanlı arabasına ustaca bir hareketle daha iyi bir ses sistemi monte ettiği sırada radyodaki sesin ona bir şeyler anlatmaya çalıştığını fark edemiyor. Delikanlının maharetli sanatkârlığı yalnızca seste bozulma, radyo paraziti ya da tamamen düzeltilmemiş bir frekans eğrisi olup olmadığını görmeye yarar. Zihni, anlık gerçekliklere –mesela hoparlörlere– yönelir ama hoparlörlerdeki flatuus voci[3] ilgisini çekmez.

 

George Orwell’ın 1984 romanında kurguladığı baskıcı toplumun şimdiye kadar iktidar olması gerekirdi. Elimizde bu iş için kullanılabilecek elektronik cihazlar var. Orwell’ın beklentilerini gerçekleştirmeye hazır bir hükümet de var. Güç, motivasyon, elektronik donanım da hazır. Ancak bunların bir anlamı yok; çünkü dinleyen hiç kimse yok ve dinlemeyenlerin sayısı gün geçtikçe artıyor. Benim gördüğüm genç nesil kitap okumayacak kadar aptal, izlemeyecek kadar sabırsız ve bıkkın ve de hatırlamayacak kadar meşgul. Otoritelerin ortak sesi delikanlının üzerinde boşa harcanıyor; çünkü o isyan ediyor. Ancak isyanı teorik, ideolojik kaygılardan değil, sanrım katıksız bencillik diye adlandırabileceğimiz bir duygudan kaynaklanıyor. Ayrıca, eğer itaat etmezse başına geleceği otoriteler tarafından söylenen korkunç sonuçlarla ilgili kayıtsız bir düşüncesizlik durumu da söz konusu. Onu rüşvetle kandırmak da mümkün değil; çünkü istediği şeyi inşa ederek, çalarak ya da başka gizli saklı, dolambaçlı yollarla elde edebiliyor. Onun gözünü korkutamazsınız; çünkü sokaklarda ve evinde o kadar çok şiddete tanık oluyor ve maruz kalıyor ki, artık ondan korkmuyor. Şiddet onu tehdit ettiğinde hemen önünden çekiliveriyor ya da eğer kaçamıyorsa kavgaya giriyor. Polis minibüsü onu toplama kampına götürmek üzere geldiğinde, polisler onu araca tıkıştırırken en az onun kadar umutsuz bir diğer gencin minibüsün lastiklerini bıçakla doğramış olduğunu fark edemiyor. Minibüs hizmet dışı kalıyor. Bu arada lastikler değiştirilirken bir başka delikanlı minibüsün deposundaki bütün yakıtı modifiye Chevrolet’sine yüklemek için hortumlamış ve çoktan gaza basıp uzaklaşmıştır bile.

 

Bu son derece ürkütücü teknoloji toplumu bizim rüyamızdı, hatta gelecek hayalimizdi. Bu dehşet verici, kâbus dolu toplumun ortaya çıkışını engellemek için yeterli enerjiyle, kurnazlıkla veya başka bir yapıyla donanmış hiçbir şey öngöremedik. Suç işleyen çocukların bunu o küçük ruhlarının katıksız, inatçı bir kötülük etme isteğinden dolayı yarıda keseceği hiç aklımıza gelmedi, Tanrı onları affetsin tabii. Burada durum vakası olarak sunabileceğim, basından alınan iki örnek alıntı var: Birincisi, iç bulandırıcı somut bir örnektir, bu yüzden lütfen bana yardımcı olun, ve Time’da yer almıştır. Time dergisi AT&T’nin eski başmühendisi Harold S. Osborne’un açıkladığı telefon hizmetine “en büyük düş” adını veriyor:

 

“Bir bebek dünyaya geldiğinde doğumunda ona bir telefon numarası verilir. Bebek konuşmaya başlar başlamaz kendisine, bir tarafında on küçük düğmenin diğer tarafında ise bir ekranın bulunduğu saat benzeri bir alet verilir. Dünyanın herhangi bir yerindeki biriyle konuşmak istediğinde aletin üzerindeki düğmeler aracılığıyla numarayı tuşlayacaktır. Sonra aletin ekranını çevirip hem arkadaşının sesini duyabilecek hem de onunla renkli ve üç boyutlu bir görüntülü konuşma yapabilecektir. Eğer arkadaşının sesini duymaz ve görüntüsüne ulaşamazsa da onun öldüğünü anlayacaktır.”

 

 

Bilemiyorum ama, ben bunun hiç de eğlenceli bir şey olduğunu sanmıyorum. Hatta bence çok üzücü, yürek burkan bir düşünce. Her neyse, zaten bu hayal gerçeğe dönüşmeyecek. Delikanlılar bunu çoktan gördüler. Bu tür çocuklara “telefon manyakları” diyorlar. Bu yılın başlarında L.A. Times gazetesinde çıkan bir yazı bakın ne diyor:

 

“Bu kişilerin (yani telefon manyaklarının) hepsi bedava arama[4] kavramına telefon manyaklarının verdiği isimle siparişe göre hazırlanmış MF alıcıları –çok frekanslı ton sinyalleri yakalayan cihazlar– taşıyarak vardılar. El yapımı MF alıcıları ebat ve tasarım itibariyle değişebiliyor. Örneğin bir tanesi mühendislik dalında doktora dereceli birinin elinden çıkma gelişmiş bir cep transistörüydü, bir diğeriyse bir sigara paketi büyüklüğündeydi ve telefon alıcısına iliştirilmiş akustik bir bağdaştırıcısı vardı. Telefon manyakları kredi kartı kullanmadan ücretsiz görüşme yapmanın yirmi iki farklı yolunu buldular. Telefon manyakları dil sürçmesi yapıp yakalanma ihtimaline karşı “denetimi” nasıl tespit edeceklerini de biliyorlar. Bu, arama ücretini kayıt altına almak için telefona biri cevap vermeden önce hatta gelen neredeyse duyulamayacak kadar düşük ton için kullanılan bir telefon firması denetimidir. Telefon manyağı ürkütücü “denetimi” tespit eder etmez telefonu çabucak kapatır.”

 

“Captain Crunch hâlâ telefon kulübesindeydi, bilgisayara uyarlanmış sevimli kutusundaki kırmızı düğmeleri çekiştiriyordu. İsmini Cap’n Crunch kahvaltılık gevreğinin kutusundan çıkan düdükten almış. Crunch, bu düdüğün frekansının saniyedeki devir sayısının 2600 olduğunu, yani telefon şirketinin bir hattın boşta olduğunu belirtmek için kullandığı frekansla aynı seviyede olduğunu keşfetmiş. Elbette bir telefon manyağının bilmesi gereken ilk frekans “bağlantıyı kesmek” için nasıl ıslık çalınacağını bilmektir; çünkü bu onların bir hattan bir diğerine geçmelerine imkân tanır. Crunch, ülkelerin uluslararası telefon kodlarını okumak için kutusuna eğildi. Telefon şirketi çalışanı taklidi yaparak uluslararası aramalar operatörüne kesin teknik bilgiler verdi ve İtalya’yı aradı. Bir dakikadan daha kısa bir sürede Floransa Üniversitesi’nde Grekçe yazım dersleri veren bir profesöre ulaştı.”

 

Gelecek işte böyle ortaya çıktı. Biz bilimkurgu yazarları arasından telefon manyaklarını öngören biri çıkmadı. Şanslıyız ki, telefon şirketi de bunu öngöremedi, aksi takdirde şimdiye kadar bu konu çoktan ortadan kalkmış olurdu. Ama uğursuz söylence ve savaş, yani neşeli gerçeklik arasındaki fark budur. Bu farkı yaratanlarsa geleneksel ahlak ilkeleriyle önlerine set çekilmeyen, eşsiz, büyüleyici çocuklardır.

 

Bilimkurgu terimleriyle konuşacak olursam, ben gelecekte anarşist, baskıcı bir devlet olacağını görüyorum. On yıl sonra bir televizyon muhabiri sokaktaki bir gence Birleşik Devletler Başkanı’nın kim olduğunu soracak ve delikanlı kim olduğunu bilmediğini itiraf edecek. Muhabir, “Ama Başkan seni idam ettirebilir, dövdürebilir ya da hapse attırıp bütün haklarının ve malvarlığının kısacası her şeyinin elinden alınmasını sağlayabilir,” diye karşı çıkacaktır. Bunun üzerine delikanlı, “Ah, öyle mi? Geçen yıl kalp damarları tıkanıp ölene kadar babam da bana aynı şeyi yapabiliyordu. O da hep aynı şeyi söylerdi,” diye cevap verecektir. Ve görüşme de böyle sonlanacaktır. Bu arada muhabirimiz eşyalarını toplarken renkli, üç boyutlu stereo mikrofonlu, geniş açılı kamerasının kaybolduğunu fark edecektir; meğer muhabirimiz gevezelik ederken delikanlı kamerayı çoktan aşırmıştır.

 

Eğer devlet organlarının mutlak gücü elinde tuttuğu, gerçeğin hayatta kalması için törelerin en önemli unsur olduğu baskıcı bir toplum haline gelme sürecinde olsaydık, insanlar da aldatır, yalan söyler, sorumluluk almaz, kaçar, üçkâğıtçılık ve evrakta sahtecilik yapar, otoriteler tarafından kullanılan cihazları atlatan gelişmiş elektronik cihazları evinin garajında imal eder hale gelirdi. Eğer televizyon ekranı sizi takip edecekse kapatmanıza izin verildiğinde gece vakti ekranın kablolarını değiştirin – yan kabloları öyle bir değiştirin ki, dalkavuk polis sizin oturma odanızdaki aynalardan kendi evine yansıyan yayını izlesin. Baskı altında bir itirafname imzalarken üye olduğunuz model uçak kulübüne sızan siyasi casuslardan birinin adını ve imzasını taklit edin. Ceza ödemelerinizi sahte parayla, karşılıksız çeklerle ya da çalıntı kartlarla yapın. Yanlış adres verin. Mahkemeye çalıntı arabayla gidin. Yargıca eğer sizi mahkûm ederse kızının doğum kontrol haplarını aspirinle değiştireceğinizi ya da Sayın Yargıç’ın adresini bir porno dergisinin abone listesine ekleyeceğinizi söyleyin. Eğer bunların hiçbiri işe yaramazsa onun telefon kredi kartı numarasını kullanarak uzak gezegenlerdeki kentlerle görüşme yapacağınıza dair kendisini tehdit edin. Bundan böyle adliye saraylarını havaya uçurmaya da gerek kalmayacaktır. Sadece yargıcın adını lekeleyecek bir yöntem kullanın yeter; mesela bir gece, aracını farları kapalı olarak ters yönde sürdüğünü gördünüz ve bir şişe Seagram’s VO viskisi de direksiyona dayalı duruyordu. Üstelik o gece tamponundaki çıkartmada BİZ EŞCİNSELLERE TÜM HAKLARIMIZI VERİN yazıyordu. Elbette şimdiye kadar çıkartmayı çoktan sökmüştür ama sizinle birlikte on arkadaşınız buna tanıklık etti ve şu anda hepsi bir telefon kulübesinin başında haberleri yerel gazetelere duyurmak için hazır vaziyette bekliyor. Eğer yargıç size ceza verecek kadar aptalsa ondan en azından yatak odasında yanlışlıkla unuttuğunuz teybinizin geri verilmesini isteyebilirsiniz. Üzerindeki kapatma düğmesi kırık olduğu için muhtemelen kayıt makarası on gün boyunca her şeyi kaydetmiştir. Sonuçları muhakkak ilgi çekicidir. Eğer yargıç teybi parçalamaya çalışırsa, bu sefer de onu yarının baskıcı devletindeki en büyük suç kabul edilecek olan şiddete başvurma suçundan tutuklatırsınız. Mylar marka 3 dolarlık bir teybe karşılık onun gözünde hayatınızın değeri nedir? Her şey gibi belki teyp de devlet malıdır, bu yüzden teybi parçalamak devlete karşı suç işlemek anlamına gelebilir. İşte, iyi hesaplanmış sinsi bir isyanın ilk adımı!

 

Penfield tarafından genlerde geliştirilen “beyin haritalaması” kavramını hatırlar mısınız bilemiyorum; Penfield, beyinde her algının, duygunun ve tepkinin kaynaklandığı ana merkezlerin yerini tespit etmeyi başarmıştı. Bir elektrot aracılığıyla bir dakika uyarılan bir laboratuvar faresi ebedi bir mutluluk haline girmiştir. Kötümser bir dostum bununla ilgili olarak, “Çok yakında bize de aynısını yapacaklar. Elektrotlar bir kez vücuda bağlandı mı, onların istediği gibi hissetmemizi, düşünmemizi ve hareket etmemizi sağlayacaklardır,” demişti. Tabii, bunu gerçekleştirmek için hükümet milyarlarca elektrot seti üretimi için bir ihale duyurusu hazırlamak zorunda kalır ve adet olduğu üzere, en düşük fiyatı teklif edip kullanılmış parçalardan standartlara uymayan elektrotlar üretecek firmalara ihaleyi bırakırdı. Milyonlarca insanın beynine elektrotları bağlayan teknisyenler bir süre sonra sıkılır ve dikkatsiz davranmaya başlardı, bir hükümet yetkilisinin –mesela köle işçilerin gönderildiği rehabilitasyon kamplarından sorumlu içişleri bakanının– ölümü üzerine bütün nüfusun derin bir yasa boğulması için düğmeye basıldığında her şey karışır ve halk tıpkı laboratuvar faresi gibi kolektif bir mutluluk nöbetine kapılırdı. Ya da bütün nüfusun beynini Washington D.C.’deki düşünce kontrol merkezine bağlayan standardı düşük kablolara aşırı yük biner ve bir elektrik akımı hatlarda geriye doğru yönelir ve Beyaz Saray’ı alevler içinde bırakırdı.

 

Yoksa ben mi böyle olmasını hayal ediyorum? Gelecekteki toplum hakkında böyle küçük bir fantezi dahi endişelenmemizi gerektirir mi acaba?

 

Biz bilimkurgu yazarlarının yarının dünyasında –yani “anti ütopya” toplumla ilgili bütün endişemiz– gerçekleşebileceğini hayal ettiğimiz devlet zorbalığının detaylı hale getirilmesi, devletin bireyin mahremiyetine yönelik saldırısının artışı, devletin birey hakkında çok şey öğrenmesi, bireyin kişisel bilgilerini veya hoşuna gitmeyen bilgileri öğrendiğinde ya da öğrendiğini düşündüğünde gücünü ve yetkisini bireyi ezmek için kullanması demektir. Ve bildiğimiz gibi bu kötü niyetli sistem, teknolojiyi bir araç olarak kullanmaktadır. Uygulamalı bilimin icatları, mesela olağanüstü karmaşık algılama cihazları Vietnam’da savaş amaçlı kullanımlarından sonra bugün burada sivil kullanıma uygun hale gelmektedir. Pasif kızılötesi tarayıcılar, keskin nişancı tüfeği dürbünleri, düğmeleri, kalibreleri olan, tuğla ve betonun içine nüfuz edebilen krom kutular kullanıcıya biraz ötede sıkıca kapatılmış bir bina içindeki konuşmaları aktarabilir; ister beton sığınak, isterse apartman olsun önceki silahlar gibi bu aletler de yetkililerin “yanlış eller” dediği kişilerin, yani bizzat izlenen kişilerin, eline düşüyor. Bütün makineler gibi, bu evrensel radyo vericileri, kayıt cihazları, ısı detektörleri, kimler tarafından neye karşı kullanıldıklarını önemsemezler. Birtakım gençlerin su dolu bir balonu zengin vergi mükellefinin spor arabasının içine attığı sokak kavgasının olduğu yere hızla giren yağmacı kanun ve düzen aracı –bu araç her ne kadar hızlı ve erdemli bir öç alma duygusuyla dolup taşsa da– üstlerinin ilk etapta karışıklığı tespit etmelerini sağlayan lenslerin aynısı tarafından tespit edilebilir. Aracın olay yerine varışının an meselesi olduğu alarmını vermek için siyahlar haklarını aramak için toplandıkları zaman kalabalıkların kontrolünü sağlamakta kullanılan ordu ihtiyacı fazlası telsiz cihazının aynısı kullanılabilir. Yarının mutlak devletinin mutlak gücü, zafere ulaşmadan önce şöyle bir şey bulabilir: Hoş karşılanmayan fikirleri aklınıza getirdiğinizden polis sizi tutuklamak için kapınıza geldiğinde, geçenlerde satın aldığınız ve davetsiz misafirleri dostlarınızdan ayırmanızı sağlayan bir yüz tarama cihazı ortadan kaybolmanız için size alarm verir.

 

Size bir örnek vereyim. Yaşadığım kentte bulunan, Buck Rogers’ın fantastik tarzında, plastik ve krom karışımından oluşan, kötü bir bilimkurgu filmi için yapılmış gibi duran devasa hükümet binasına girmek için her vatandaş üzerinde eğer çok fazla metal varsa alarm zilleri çalan elektronik bir alandan geçmek zorundadır. Bu metal malzeme anahtar, saat, makas, bomba veya 308 kalibrelik bir Winchester tüfeği de olabilir. Alarm çaldığında –ben her girdiğimde alarm çalar– üniformalı bir polis ziyaretçiyi hemen didik didik arar. Ziyaretçiye eğer üzerinde bir silah tespit edilirse onun için her şeyin biteceğini yazan bir tabela vardır – aynı tabela bu silah araması sırasında ziyaretçinin üzerinde uyuşturucu bulunursa işinin yine biteceğini söyler. Elbette siz Kanada’dakiler bile Marin County Hükümet Binası’ndaki bu metodik silah araması işinin arkasında yatan mantığı biliyordur – bunun birkaç yıl önce meydana gelen silahlı bir çatışmayla ilgisi var. Ancak bu duyuruyu resmî olarak yaptılar, ziyaretçiler uyuşturucu madde aramasından da geçirilecek deniyordu, ne var ki, bunun silahlı çatışmayla ya da binanın kendisine veya içindekilere yönelik tehditlerle hiçbir ilgisi yok. Patlayıcı maddelerin veya silahların Hükümet Binası’na sokulmasını önlemek için elektronik düzenekli bir kontrol noktası yasalara uygun biçimde kuruldu, sadece Ceza Yasası’nın genel bir ihlali halinde yürürlüğe girmesi gereken bir de polisiye uygulama getirildi. Aynı binada bulunan halk kütüphanesine girmek için adli himaye altında olmadan eşyalarınızla birlikte üst aramasından geçmek zorundasınız –üstelik bu uygulamaya kayıtsız şartsız, tamamen uymak durumundasınız– oysa üzeriniz aranmadan önce narkotik malzemeler taşıyor olabileceğinize dair bazı bariz işaretlerin olması gerektiği Amerikan sivil haklar sisteminin temelini oluşturur. Hatta üzeriniz aranırken girişteki üniformalı memur, yanımda getirdiğim kitap ve evrakları inceleyip uygunsuz bir şeyler olup olmadığına bile baktı. Önümüzdeki aylarda uygulanacak olan bir sonraki adım ise, buna benzer zorunlu kontrol noktalarının bütün kalabalık kavşaklarda ve kamu binalarında –banka gibi– kurulması olabilir. Otoritelerin kitap iadesi için kütüphaneye geri dönmenizden dolayı üzerinizde yasadışı uyuşturucular olup olmadığını arayabilme izni bir kez kabul edilip yerleştiğinde, sanırım devlet zorbalığın nereye varabileceğini hepiniz anlayabilirsiniz. Devlet, üzerimizde taşıdığımız anahtar, tırnak makası, bozuk para gibi nesnelerin varlığını kayıt altına alan elektronik bir çemberle kendini donatmıştır. Kulağa hoş gelen küçük bir ses yerine sizin sebep olduğunuz bip sesi halk kütüphanesine değil de, olası bir hapis cezasına giden yolun kapısını aralar. Bundan sonra başınıza gelecek her şeye öncülük eden işte bu bip sesidir. Acaba hakkında hiçbir şey bilmediğimiz başka hangi durumlarda bu bip sesinin çıkmasına sebep oluyoruz ve acaba gelecekte çocuklarımız bu sesin çıkmasına kim bilir kaç kez neden olacaklar? Ama ben yine de iyimser bir gözle bakıyorum: Bugünün çocukları, her şeye nüfuz eden bu toplumda doğdukları için bu tür aletlerin nasıl çalıştığının tamamen farkındalar ve bu duruma da artık alışkınlar. Bir gün öğleden sonra arabamı manavın önündeki park yerine bıraktığımda, arka koltuktaki paketler çalınmasın diye her zamanki gibi arabamın kapılarını kilitlemeye koyuldum. Yanımdaki kız, “Arabanı kilitlemene gerek yok, park yeri kapalı devre kamera sistemiyle sürekli izleniyor. Buradaki her araba ve herkes sürekli takip edilir, hiçbir şey olmaz, merak etme,” dedi. Bunun üzerine arabayı kilitlemeden dükkâna girdik. Elbette kız haklıydı, bu toplumda doğduğu için böyle şeylerin farkında olmayı da öğrenmişti. Bugün benim de Santa Venetia’daki evimde “dijital frekans iletim kutusu”na bağlı pasif bir kızılötesi tarama sistemim var, bu kutu tarayıcı tarafından tetiklendiğinde doğrudan bağlı bir hat aracılığıyla en yakın emniyet birimine şifreli bir sinyal gönderip birilerinin gizlice evime girdiğinden onları haberdar ediyor. Evde olsam da, olmasam da kendi kendine çalışan bu elektronik tespit sistemi sürekli açık. Ayrıca insan ve hayvan arasındaki farkı da algılayabiliyor. Üstelik kendi güç kaynağı bile var. Eğer cihazdan çıkan kablo kesilir, yere sabitlenir, kabloya dokunulur ya da o anda çalışan sistemin üzerindeki parçalarla oynanırsa hemen sinyal gönderiyor. Olur da taşınırsam, Westinghouse Güvenlik Şirketi bu cihazı yeni evime tekrar kuracak: Parçalarını ömür boyu kullanacağım. Sonuçta, Westinghouse bütün ev ve iş yerlerinin bu şekilde korunabileceğini umuyor. Şirket bu ülkedeki hemen her kasabanın yakınına bir iletişim merkezi kurmuş ve bu merkezleri de işletmeye devam ediyor. Eğer sinyal almayı kabul etmeyen ya da sinyal alamayan bir karakol bulunursa şirketin kurduğu bu iletişim merkezleri yanıt veriyor ve dört dakika içinde güvenlik polisinin gönderileceğini garanti ediyor, ki bu da silahlı iyi adamların tam zamanında kapınızda olması demek oluyor. Evinize girmeye çalışan kişinin maymuncuk kullanması veya paldır küldür içeri dalması ya da bana söylediklerine göre bugünlerde olduğu gibi çatıyı delip girmesi hiç önemli değil, yani nasıl girerse girsin ve amacı ne olursa olsun, cihazın mekanizması her halükarda sinyal gönderiyor. Sistemi yalnızca ben kapatabiliyorum. Sanıyorum ki, oldu da sistemi kapalı unuttum, işte o zaman benim için her şey biter.

 

Bu arada biri bana evimin içini izleyen bu pasif kızılötesi tarayıcının, “Beni de izleyip yetkililere yatak odamda o esnada neler yaptığımı bildirmesinin muhtemel olduğunu,” söylemişti. Ben de, “Doğrusunu istersen, yaptığım şey elimde kalem, masamın üstünde kâğıt, Westinghouse firmasına satın aldığım bu sistemden dolayı borçlandığım 840 doları ödemenin bir yolunu bulmaya çalışmak,” dedim. Şimdi işin içinden çıkmayı başardım, sanırım ev de dâhil sahip olduğum her şeyi satarsam borcumu ödeyebilirim. Bir konu daha var. Eğer eve –yani evime– girersem ve sistem üzerimde yasadışı uyuşturucu taşıdığımı tespit eder de bip sesi vermezse bu hem benim, hem evin, hem de içindeki her şeyin kendini yok etmesine sebep olur.

 

Yeri gelmişken, sokaklarda uyuşturucu satmak yaşadığım yerde ciddi bir problem, yani bu yasadışı uyuşturucular çoğu zaman içine başka maddelerin karıştırılmış, içeriği azaltılmış maddeler veya en açık tabirle sizin olduğunu düşündüğünüz maddeden daha farklı ilaçlardır. İşin sonunda zehirlenirsiniz, ölürsünüz ya da “vücudunuz alev alev yanar”. Bunun anlamı “kurtulamazsınız” demektir. Nedir, bir gram laktoza 10 dolar ödediğiniz anlamına gelir. Bu yüzden özellikle sokaklarda satılan uyuşturucuları analiz etmek için bazı serbest laboratuvarlar kurulmuştur; aldığınız uyuşturucunun küçük bir miktarını bu laboratuvarlara postaladığınızda size içinde ne olduğunu söylerler; buradaki amaç elbette maddeyi kullanmadan önce içinde striknin veya kaynak tozu olup olmadığını bilmeniz gerektiğidir. Elbette polis bu laboratuvarların “gerçek” amacını bir bakışta anlar. Bu yerler uyuşturucu imalatçılarının kalite kontrol istasyonları gibi çalışmaktadır. Diyelim ki banyonuzun küvetinde methedrine yapıyorsunuz –karmaşık ama uygulanabilir bir işlemdir–, her seferinde yeni bir parti mal üretir ve bir numuneyi analiz için bu laboratuvarlardan birine gönderirsiniz… Onlar da size, “Hayır, tam olmamış ama belki beş dakika daha ısıtabilirsiniz,” diye bir cevap gönderirler. İşte, polislerin korktuğu da tam olarak budur. Çünkü polis zihniyeti böyle çalışır. İşin ilginç tarafı, uyuşturucu satıcısının da aynı zihniyette olmasıdır; satıcılar zaten tam da bunu yapıyorlar. Uyuşturucu satıcılarının ne sattıklarıyla ilgileniyorlar mı bilmiyorum ama bana göre bu oldukça iyi bir fikir. Eskiden en azından satın aldığın malın parasını ödeyebilecek kadar uzun yaşamanı isterlerdi. Ondan sonra da kendi başının çaresine bakardın.

 

Evet, sorumluluğunun bilincinde olan her anne baba sokaklarda satılan uyuşturucuların bir sorun olduğunu, çocukları için bir tehdit haline geldiğini bilir. Tamamen ve kesinlikle aynı fikirdeyim. Öykü ve romanlarıma eşlik eden biyografik içerikte daha önceden bunu okumuş olabilirsiniz – o zamanlar halüsinasyona yol açan uyuşturucuları denemeyle ilgileniyordum. Ama artık benim için bitti. Uyuşturucu kültürünün merkezi sayılan Kaliforniya’da paramparça olmuş çok hayat gördüm. Çok fazla intihar ve psikoz tecrübesi yaşadım ve tüm bunlar hem kalbimde hem de beynimde telafisi olmayan organik hasarlar bıraktı. Ancak yasadışı olmayan, sokaklarda satılmayan, laktoz veya kaynak tozuyla sulandırılmamış ve yanlış etiketlendirilmemiş başka uyuşturucular beni daha fazla endişelendiriyor. Bunlar özellikle psikiyatri hastanelerinde, saygın doktorlar tarafından reçeteye yazılan veya hastalara verilen egemen çevrelerce üretilen, bilindik ilaçlar. Bunlar insanı kontrol altına almaya yarayan ilaçlar. Bunu daha önce burada bahsettiğim insan, androide karşı ve insanın nasıl android haline gelebildiğini –daha doğrusu getirilebildiği– konusundaki endişeme dönmek amacıyla anlatıyorum. Özel amaçlar için kullanılan sakinleştirici ilaçların hesaplanmış, yaygın ve onaylanmış kullanımı kalıcı beyin hasarına yol açmaktadır ve bunun yanında bir de –korkarım “ruh” hasarı diye adlandırmak zorunda kaldığım– rahatsızlığa da neden olabiliyorlar. Hatta neden olmaktalar. Bunu detaylı bir şekilde açıklayayım.

 

Kısa bir süre önce yapılan bir keşfe göre, akıl hastalığı veya zihinsel rahatsızlık diye adlandırdığımız durumun –yani şizofreninin ve manik depresyonun salınımlı fenomenlerden oluşan sendromların– kusurlu beyin metabolizmasıyla –serotonin, noradrenalin gibi maddelerin düzgün işlemeyeşiyle– bir ilişkisi olabilmektedir. Bir başka teori ise, stres altındayken vücudumuzun çok fazla amino asit salgıladığını ve bunun da halüsinasyonlara, yönelim bozukluğuna ve genel anlamda zihinsel bozukluğa yol açtığını desteklemektedir. Bir anda ortaya çıkan ve kedere neden olan ani şok hali, yani sevilen birinin ya da bir şeyin kaybında ya da hayati olduğu düşünülen ve ciddiye alınan bir şeyin yitirilmesi anında az kullanılan sinirsel yollar aşırı miktarda noradrenalin akışını başlatır. Bu akış da beyin devrelerine aşırı yükleme yapar ve psikotik diye adlandırdığımız davranışı ortaya çıkarır. Bu sebeple akıl hastalığı biyokimyasal bir fenomendir. Fenotiyazinler gibi belli başlı ilaçlar kullanıldığında beyin metabolizması normal dengesine kavuşmaktadır, eğer katalizör serotonin usulüne uygun biçimde kullanılırsa da hasta iyileşir. Eğer MAOI[5] –monoamin oksidaz inhibitör– ilaçlar kullanılırsa strese karşı direnç gösterme yetisi gözle görülür hale gelir ve kişi normal davranmayı başarır. Ya da günümüzde tıp mesleğinin beyaz atlı prensi haline gelen lityum karbonat, sorunlu hasta tarafından kullanılırsa özellikle akıldışı düşüncelerin oluşmasına ve toplumsal olarak kabul edilemez davranışların ortaya çıkmasına neden olan aşırı miktarda noradrenalin hormonu üretimini sınırlamaktadır. Duyguların bütün halleri –aşırı keder, korku gibi yoğun duyguların hepsi– beyin dokusunda lityum karbonatın ortaya çıkmasıyla birlikte normal miktara iner. Kişi istikrarlı ve davranışları da öngörülebilir bir hale gelir, başkaları için tehdit olmaktan çıkar. Bütün gün, hatta günlerce aynı şeyi hissedecek ve düşünecektir. Artık yetkililer ondan kaynaklanan ani sürprizlerle karşılamayacaktır.

 

Anormal psikoloji alanında şizoid kişilik yapısı tam manasıyla tanımlanmaktadır; bu kişilik yapısında süreklilik gösteren duygu yetersizliği vardır. Kişi, yaşamında hissettiğinden daha çok düşünür. İsviçreli ünlü psikiyatrist Carl Jung’un gösterdiği gibi bu durum başarıyla sürdürülemeyebilir, insan acımasız gerçeklerin büyük kısmına duygusal bir tepki vermek zorundadır. Her nasılsa, benim “android” olarak adlandırdığım kişilik yapısı ile şizoid kişilik arasında belli bir paralellik vardır. İkisi de mekanik, refleks bir özellik gösteriyor.

 

Bir seferinde şizofren birinin kendini –bütün ciddiyetiyle– şöyle ifade ettiğini duymuştum: “Başka insanlardan sinyaller alıyorum. Ama kendimi tekrar şarj etmeden kendi sinyallerimi gönderemiyorum. Bunun için de iğne olmam gerekiyor.” Gerçekten duyduklarımı size kelimesi kelimesine aktarıyorum. Kendinizi ve diğerlerini böyle algıladığınızı bir düşünün. Sinyaller. Sanki başka gezegenden gelmişiz gibi… Bu kişi kendisiyle birlikte çevresindeki bütün insanları böyle somutlaştırıyordu. Ne feci! Burada açıkça görünen bir şey varsa, o da ruhun ya ölmüş ya da hiç yaşamamış olduğudur.

 

Android zihnin bir diğer özelliği ayrıcalık yaratmayı becerememesidir. Belki de onun özniteliği şudur: sonuç elde edemediğinde cevap verememek, fakat sürekli tekrar etmek. Düşük yaşam formları flaş lambaları gibi aynı yanıtı sürekli göndermekte yeteneklidirler. Bir ara bir güvercinin montaj hattında kalite kontrol teknisyeni olarak kullanılması denenmişti. Binlerce parça birbiri ardına saatlerce güvercinin önünden geçmiş ve güvercinin keskin gözleri makul bir oynama payıyla hatalı parçaları gözlemlemiştir. Güvercin aynı kalite kontrolünü yapan bir insana göre daha küçük hataları fark edebilmiştir. Güvercin yanlış üretilmiş bir parça gördüğünde parçayı dışarı atıp ödül olarak bir mısır tanesi düşüren bir düğmeyi gagalıyordu. Güvercin bu işi hiç yorulmadan tam on sekiz saat sürdürmüş ve çok da sevmiştir. Hatta mısır tanesinin –sanırım malzeme bitince– düşmediğinde bile güvercin şevkle standart olmayan parçaları reddetmeye devam etmiştir. Sonunda da güvercini tünediği yerden güç kullanarak almak zorunda kalmışlar.

 

Eğer güvercinin yerinde olsaydım hile yapardım. Acıktığımda, mısır tanemi almak için düğmeyi gagalayıp hattın önüme getirdiği parçayı reddederdim. Bunu aslında uzunca bir süre hiç hatalı parça ayırmadığımda yapardım. Çünkü, Tanrı korusun, eğer hiç hatalı parça olmazsa güvercin ne yapardı? Açlıktan kıvranırdı. Böyle durumlarda ahlak yaşamsal önem taşır. Geçek şu ki, güvercin hatalı parçalar bulma işinde bir ölüm kalım mücadelesi içindeydi. Mesela dört gün sonra bir deri bir kemik kalmaya başladığınızı ve montaj hattından hiç hatalı parça gelmediğini görseydiniz siz ne yapardınız? Ahlaki değerler mi galip gelirdi, yoksa hayatta kalma ihtiyacı mı? Bana göre güvercinin yaşamı kalite kontrolün kusursuzluğundan daha önemlidir. Eğer güvercin –ama android zihniyetli– olsaydım, android tarafım, “Açlıktan ölebilirim ama kusursuz bir parçayı atarsam da lanetlenirim,” derdi. Bana kalırsa, insan beyni kendine özgü bir şekilde sıkılır ve sırf can sıkıntısını gidermek için gelişigüzel aralıklarla bazı parçaları reddederdi. Güvenilirliğini sağlamak için uygulanacak hiçbir akım testi de işe yaramazdı.

 

Gerçek insanı ortaya çıkaran temel bir özellik olduğunu düşündüğüm bir başka unsuru daha açıklayayım: Bu sadece organizmanın içgüdüsel bir niteliği değil, aynı zamanda kendini bulduğu bir durumdur da. Onun başına gelir, onunla yüzleşir, içine işler ve onunla hemen orada mücadele etmek zorunda kalır bazı acı verici durumlar. İncil’de yazdığı gibi, bir dakika önce bir kil parçası olandan bir insan yaratır. Bu türden bir durum ortaçağdaki Pietá[6] heykellerinin çoğunun yüzünden okunabilir. Ölü İsa’yı annesi kucaklamıştır. Asıl olan iki suret vardır: erkeğin ve kadınınki. Gariptir, Pietá’ların çoğunda İsa’nın yüzü annesine kıyasla daha yaşlıdır. Sanki ihtiyar bir adam genç bir kadın tarafından kucaklanmıştır; kadın erkekten daha uzun yaşamış olmasına rağmen ondan daha genç görünmektedir. Erkek yaşam döngüsünden geçerken yaşlanmıştır; kadın ise belki de her zaman olduğu gibi görünür, yani klasik anlamda ölümsüz değildir, ama olan bitenlerin üstesinden gelmeyi başarabilecek kadar da güçlüdür. Erkek yaşam mücadelesini kaybetmiştir, yüzündeki ifade de bunu anlatır. Kadın hayatta kalmıştır. Bir şekilde hayat mücadelesini birlikte tecrübe etmişler, ama bu tecrübeden farklı şekillerde çıkmışlardır. Hayat erkeğe ağır gelmiş ve onu yıkmıştır. Belki de bundan öğrenilmesi gereken bilgi, bir kadının kedere karşı ne kadar büyük bir dayanma kapasitesinin olduğunu anlamaktır. Nedir, kadın erkekten daha fazla acı çekmekte ama erkeğin aksine buna tahammül edebilmektedir. Türlerin doğal seçilimi kadının tahammül edebilme yetisinde yatmaktadır, erkeğinkinde değil. İsa çarmıhta ölebilir ve insanoğlu yaşamına devam eder, ama Meryem ölürse hayat biter.

 

Sadece bana değil, neredeyse her erkeğe çok ağır gelebilecek sıkıntılar çeken ve bunlarla baş edebilen on sekiz ya da on dokuz yaşlarında genç bir kızla tanıştım. İnsani yapıları bu çilelerden geçerken, onlarla konumları arasında bir denge oluşturuyor. Izdırap çekmenin insanı her nasılsa yücelttiği, iyi bir şey olduğu gibi acıklı bir doktrin ileri sürmek istemiyorum, insan zaten dehalar hakkında, “Bu kadar açı çekmeselerdi deha olmazlardı,” dendiğini hep duyuyor. Aslında, benim “android” zihniyet diye adlandırdığım yapıyla insan arasındaki muhtemel fark, ikincisinin birincinin yaşamadığı zorlukla göğüs gerdiği ve buna farklı bir tepki gösterdiği, yaptıklarını değiştirdiği ve eski halini değiştirdiği, yani başka bir şey haline geldiğidir. Sanırım android tıpkı kanatları tehditkâr bir biçimde tekrar tekrar sallar ya da kötü bir koku gibi sınırlı bir refleks ifadeyle sürekli aynı şeyleri tekrar eder. Savunma veya tepki mekanizması çalışır veya çalışmaz. Ancak, beklenmedik bir problemle karşılaştığında daha insani bir yapıda olan organizma o anda tam bir insan haline gelir, verdiği tepki yetersiz kaldığında bir başkasını bulmak için kendi içinde ve dışında derin bir mücadele verir. Ölü İsa’nın yüzünde bir tükenmişlik ifadesi vardır, mağlup olmuştur, sanki ölmemek için bütün yoları denemiş ama susuzluktan can vermiş gibidir. Asla vazgeçmemiştir. Gerçekten de hayatını kaybetmesine rağmen bir insan gibi ölmüştür. Yüzündeki ifade işte tam olarak bunu anlatır.

 

Spinoza, “Kendi varlığı içinde mücadeleye ısrar etmek bireysel bir şeyin özüdür,” der. Toprak Ana gibi dünyevi tanrılar –güneş merkezli erkek tanrıların tarihte boy göstermesinden önce– dinsel tesellilerin ve aynı zamanda erkeğin de orijinal kaynağıydı; erkek toprak anadan doğar ve ona geri döner. Arkaik uygarlıklar erkeğin birey hayatına bir kadından doğarak geldiğine ve sonunda ona dönüp huzura ereceğine inanırdı. Chaucer’ın Canterbury Öyküleri’ndeki erkeklerden biri hayatının sonuna doğru bir yandan, “Anne, anne beni içine al…” deyip, bir yandan da bastonunu yere vurarak sabahtan akşama kadar yollarda dolanır, durur. Aynı şekilde, Ibsen’in Hayaletler’indeki orta yaşlı adam da frenginin neden olduğu felç yüzünden ölürken çocukluğuna geri dönüp annesine, “Anne, bana güneşi ver,” der. Spinoza’nın açıkça işaret ettiği gibi her ölümlü şey, her erkek nihayetinde can verir. Ölürken de kendisinin tek gerçek tesellisi, tıpkı her toplumun ölümündeki gibi, annesine, kadınına, yani Yeryüzü’ne geri dönüşüdür.

 

Peki, kadın erkeğin tesellisi ise kadının tesellisi nedir? Onun teselli kaynağı nedir?

 

Şiddetli ıstıraplara katlanan genç bir kızı izlemiştim –on sekiz yaşındaydı– onu seyretmek bile benim için çok ama çok sıkıntı vericiydi. Sanırım benim yapabileceğimden daha iyi bir şekilde hayatta kalmayı başardı. Onu teselli etmek, ona yardım etmek istedim ama yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Onun yanında olmak dışında. Toprak Ana acı çektiğinde ölümlü insanın elinden en ufak bir şey gelmez. Bu genç kızın erkek arkadaşı onunla evlenmiyordu çünkü kız başka bir çocuktan hamile kalmıştı; kız bir yer bulup kürtaj olana kadar dahi onunla kalmak ve birlikte yaşamak istemiyordu, kürtaj konusunda da bir şey yapmıyordu ve bitene kadar kızla konuşmayacaktı. Sonra da söz verdiği gibi onunla evlenecekti. Elbette genç kız kürtaj oldu, sonrasında onu dinlenip iyileşmesi için benim evime getirdik ama şerefsiz erkek arkadaş sözünü tutmadı. Kürtajdan sonraki günlerde genç kızın yanındaydım, gerçekten de çok sıkıntılı bir dönemden geçiyordu, bir başka kentteki kocaman, bomboş bir hastane koğuşunda yatıyordu, ben ve birkaç arkadaşı dışında hiç ziyaretçisi yoktu, ailesi ya da erkek arkadaşı telefon dahi etmemişti. Daha sonraları benim evimdeyken, bel bağladı, söz aldığı erkek arkadaşının onunla birlikte oturmayacağını, arkadaşlarının –ve erkek arkadaşının arkadaşlarının– onu hor gördüklerini anlamıştı. Günden güne zayıf düştüğünü, boynunun büküldüğünü, umutsuzluğa kapıldığını görünce içime korkuyla karışık bir moral bozukluğu çökmüştü: Nereye gidecekti, kim bilir başına neler gelecekti? Arkadaşı, ailesi yoktu. Hatta üzerine giyebileceği bir elbisesi dahi yoktu. İyileştikten sonra benimle kalamazdı. Otoparktan aldığımız oyuncak köpek yavrusuyla acı içinde kıvranarak uzun zamandır yatakta yatıyordu; hayatta sahip olduğu tek şey bu yavru köpekti. Bir gün evden ayrıldı ve gittiği yeri bulamadım. Beni bir daha aramadı. Beni, hastaneyi, kanamalarını, iyileşirken geçirdiği o zor günleri, haliyle tüm bunlarla ilgili gerçekleri öğrenişini unutmak istemişti. Oyuncak köpeği de yanına almamıştı. Hâlen evimde duruyor. Kürtajdan sonra benimle kaldığı iki hafta boyunca göğüslerinden süt geldiğini özellikle hatırlıyorum; bedenin, en azından bedeninin bir bölümü bebeğin öldüğünü, onun artık var olmadığını hâlâ bilmiyordu. Onun deyimiyle “kavanozdaydı”. Ansızın, anneliğini yıkıma ve hayal kırıklığına uğratmış olmasına rağmen, gözüme bir kadın gibi göründüğünü fark ettim, bebek olsun veya olmasın, zihni ona tam tersini söylese de o bir kadındı. Sanırım hâlâ evde yaşarken ve yüksek okula gittiğinde giydiği aynı geceliği giyiyordur – muhtemelen beş altı yaşından beri giydiği kolay yıkanan gecelikle aynıydı. Hâlâ marketten resimli romanlar ve çikolatalı süt almayı seviyordu. Kaliforniya yasalarına göre sigara satın alması veya içmesi yasaktır. Yasalarımız tarafından bazı filmleri –daha doğrusu pek çok filmi– izlemesi engellenmektedir. Görünüşe göre bunlar hayatla ilgili filmlerdi. Kürtaj yaptırmak için San Francisco’daki doktoru görmeye giderken –beş buçuk aylık hamileydi, yani Kaliforniya yasalarının hayati sınır dediği döneme yakındı– 89 sente mor renkli oyuncak bir hayvan aldı. Parasını ben ödedim, kızcağızın cebinde sadece 25 sent vardı. Evimden ayrılırken onu yanına almış. Bu kız hayatımda tanıdığım en cesur, en akıllı, en esprili, en tatlı insandı. Elimden geleni yapmama rağmen, yaşadığı trajedi belini bükmüş ve kalbini tam anlamıyla kırmıştı. Ama sanırım –inanıyorum ki– ona özgü bir gücü var; zihinsel ve ruhsal açıdan tam anlamıyla yıkıldığı o dönemde bile göğüslerinin yetişkinliğin belirtisi olarak şişmesi, bedeninin geleceğini arayışı. Bu güç, umuyorum ki, onun içinde varlığını sürdürecektir. Eğer yok olursa korkarım ki geriye hiçbir şey kalmaz. Böyle bir durumda, benim anladığım gelecek asla gerçekleşmeyecektir. Çünkü geleceği ancak bu kız gibi dikkat çekmeyen, alçakgönüllü insanların yaşadığı bir zaman dilimi olarak hayal edebiliyorum. Ben bile böyle bir geleceğin bir parçası olamayacağım veya onu şekillendiremeyeceğim. Tüm yapabildiğim şimdi gördüğüm içeriklere yani beni hatırlamayan, ama yaşamlarını kendi ellerine alıp hayatlarına bir yerlerde devam ettiklerini umduğum nazik, küçük, mutsuz, cesur, yalnız, sevgi dolu insanlara bakarak resmetmektir. Unutmak – bize, “Geçmişi hatırlayamayanlar onu tekrar etmeye mahkûmdur,” denir, ama belki de bu daha iyidir. Belki de iyi olan tek şey budur; unutmayı başarmak. Umarım o kız başına gelenleri unutmuştur, tıpkı bedeninin bebeğini, ölü bebeğinin yokluğunu unutmuş olması ya da ölümünü hiç öğrenmemesi gibi. Belki bu da bir tür körlük, bir reddediş, gerçekle yüzleşememe olarak kabul edilebilir.

 

Ancak genel anlamda “gerçeklik” diye adlandırılan kavrama hiçbir zaman gereğinden fazla değer vermedim. Bana göre gerçeklik algıladığınız değil, daha çok yarattığınız bir şeydir. Gerçeğin sizi yarattığından daha büyük bir hızla siz onu yaratırsınız. İnsan Tanrı’nın topraktan yarattığı bir gerçekliktir, Tanrı ise insanın kendi hırslarından ve saplantılarından durmaksızın yarattığı bir başka gerçekliktir. Örneğin, “iyi” bu dünyada veya öbür dünyada bir nitelik, hatta bir güç bile değildir ama gerçekten bir anlamının olduğu başka bir dünyadan ayrılmış, atılmış gibi görünen ve dört bir yanımızda bulunan anlamsız, kafa karıştırıcı, umut kırıcı hatta zalim ve yıkıcı kırıntılarla yarattığımız bir kavramdır.

 

Bana göre geleceğin dünyası bir yer değil, bir olaydır. Bir yazarın öykü veya roman yazmak için bir araya getirdiği, başkalarının da karşısında oturup okuduğu kelimelerden oluşan bir yapı değildir ama içinde bir konu arayışındaki pek çok büyük karakterin yer aldığı, yazarı ve okuyucuları olmayan bir yapıdır. Aslında bir konusu da yoktur. Sadece karakterlerin kendileri, yaptıkları ve birbirilerine söyledikleri vardır, bireysel veya ortaklaşa hepsine güç versin diye kurulan bir yapıdır ve aynı anda hem ışığı içeri alan hem de karanlığı yok eden büyük bir şemsiyeye benzer. Karakterleri öldüğünde de roman biter. Kitap boşluğa düşüp toprağa karışır. O da işte bu topraktan çıkmıştır. Ya da tıpkı ölü İsa gibi, yaşayan annesinin sıcak, müşfik, anlayışlı kollarına döndü. Şimdi yeni bir yaşama geçiyor. Kadından erkek tekrar doğuyor ve belki de daha farklı ve daha iyi bir öykü şimdi başlıyor. Karakterlerinin birbirlerine anlattıkları bir öykü. “Öfkenin öyküsü” anlamını oldukça belirginleştiriyor. Elimizdekinin en iyisi. Dünümüz, yarınımız, bizden sonra da hayatına devam edip bizden daha uzun yaşayacak olan kadın ve varlığı sayesinde bizden önce gelen çocuk, düşündüklerimiz ve yaptıklarımız.

 

Katıksız kötülük üzerine bir çalışma olan The Three Stigmata of Palmer Eldritch isimli romanımdaki esas kahraman, Eldritch’le karşılaştıktan sonra Dünya’ya geri döner ve bir bildiri yazar. Bu kısa bölüm romanın başında yer almaktadır. Aslında bu paragraf romanın kendisidir; geri kalan bölümler bir tür otopsi, hatta bir paragraflık kitabın temsil ettiği her şeyin ortaya çıktığı ani bir geçmişe dönüş. Üzerinde aylarca emek harcadığım yetmiş beş bin kelime temelde kitabın konusunu oluşturan kısa bir ifadeyi anlatmaktadır. (Bu arada Almanca baskıda bu bölüm yer almıyor). Bu ifade benim inancımın temel ilkesidir – iyi veya kötü bir Tanrı ya da her iki özelliği de içinde barındıran bir Tanrı’ya değil, kendimize olan inancımızın ifadesidir. Aşağıda yer verdiğim bu sözler söylemek zorunda olduğum ve söylemek istediğim her şeyi içeriyor:

“Söylemek istediğim, her şeye rağmen, sadece topraktan yaratıldığımız üzerine düşünmeniz gerektiğidir. Kabul etmek gerekir ki, bel bağlanacak pek bir şeyimiz yoktur. Kötü bir başlangıç olduğunu söyleyebilirim ama üzerinde düşündüğümüzde çok da kötü durumda olmadığımızı görüyorum. Bu nedenle, içinde bulunduğumuz berbat durumda bile bunu başarabileceğimiz gerçeğiyle yüzleşebildiğimize inanıyorum. Beni anlıyor musunuz?”

 

Bu, aklımda çok tuhaf bir düşünceyle yazı tura atıyor: Belki de bir gün devasa, otomatik bir makine tangır tungur sesler çıkartıp, “Demir pasından geldik,” diye kükreyecek, artık canına tak eden bir başka makine de iç çekerek, “Yine pasa döneceğiz,” diye cevap verecektir. Sonra endişenin vurduğu bereketsiz araziye huzur gelecektir.

 

Çalışma alanımız olan bilimkurgu bizim bulunduğumuz yerden daha ileri düzeye ulaşan türümüzün yaşam döngüsünün bu kısmıyla ilgilenir. Ancak, eğer bu doğru bir yaşam döngüsü ise gelecek kısmı bir anlamda gerçekleşmiştir. Ya da en azından, neredeyse matematiksel bir kesinlik temelinde, gelecekteki kayıp tam sayıları bizim geçmişi oluşturduğumuz bir sıra dâhilinde detaylarıyla gösterebiliriz. İlk tam sayı: Toprak Ana kültürü. Ardından, Sparta’dan Roma’ya, Faşist İtalya’dan Almanya ve SSCB’ye uzanan sert ve otoriter toplumlarıyla eril dünyevi tanrılar. Ortaçağdaki Pietá heykellerinin özlemle beklediği şey şu olabilir: Hâlâ yaşayan Toprak Ana’nın kollarında bir kez daha doğduğu rahme sessiz bir dönüş için uzanan ölü dünyevi tanrı. Sanırım tarihimizin üçüncü, belki de son aşamasına girdik ve bizim çalışma alanımızın öngördüğü bu toplum geçmişten tanıdığımız iki uygarlıktan çok farklı olacaktır. Bu, iki bölümlü bir döngü değildir: Memeleri sütle ne kadar dolu olursa olsun, ebedi Tanrı Ana kültüne dönmek için eril dünyevi tanrı toplum çağının sonuna henüz gelmedik; önümüzde yeni bir dönem uzanıyor. Muhtemelen bunun ötesinde de daha fazlası, yani şu andaki bakışımıza göre eşsiz ve belirsiz bir şeyler bulunuyor. Ben şahsen bu kadar uzağı öngöremiyorum. Benim bütün görebildiğim, anlama, tamamlama ya da yaşayan bir gerçeklik olan ortaçağ Pietá heykeli, bugünkü çevremizin tamamı, bizi harekete geçiren canlı bir dış çevre. En azından şimdilik. Ben bu durumdan memnunum; onun kollarında böyle pinekleyerek uzandığım ve hâlâ hayatta olduğum için mutluyum – Henry Vaughan’ın [on yedinci yüzyılda yaşayan metafizik şair] dediği gibi: “Görünmez, ama hafif aydınlık.”

 

Binlerce yıl öncesinden, psionik diyebileceğimiz bir ortaçağ sanatçısının ellerinden çıkan bir Pietá heykelinin, günümüz esin kaynağının bir benzeşisi, fakat geleceğin öngörüsel bir sanat eseri olduğunu söyleyebilir miyiz? Bugün bizimle olanın, yani 20. yüzyıl dünyasında bize âşina ve tanıdık gelenin, 13. yüzyılda yaşayan Hıristiyan dünyası mensuplarının her gün gördüğü Pietá heykellerinin uzak geleceğin küçük insanları olduğu söylenebilir. İsterseniz işe, rustik Pietá heykellerine bakarak bu heykeller üzerine biz bilimkurgu yazarlarının 21. yüzyıl toplumunda kafa yorduğunu öngören 13. yüzyıl Fransa’sının dindar bir köyünü hayal ederek başlayalım. Şimdi, tıpkı bir Bergman filminde olduğu gibi, günümüze geçiş yapalım. İçimizden biri… pardon, neye bakıyordu?

 

Döngü ve geri dönüşüm. Modern dünyamızda Pietá çirkin, sıradan ve alelade. Kederli, ebedi annesinin kollarındaki ölü İsa yok, ama alüminyumdan yapılmış binlerce Budweiser bira kutusunun oluşturduğu yirmi beş metre yüksekliğindeki tepeleri, kepçelerin gürültüyle boşalttığı, tangır tungur sesler çıkaran, parçalanan, ezilen, yukarıdan aşağı yağmur gibi dökülen bilgisayar kontrollü, otomatik çalışan, homeostatik devasa bir Budweiser fabrikası atık kutuları yeni bir hayata, içini yeni canlı malzemelerle doldurup geri dönüştürmek için göğsünde topluyor – bir öyküde [“Autofac” (1955)] buna otomatik fabrika adını vermiştim. Üstelik bir önceki malzemenin aynısını dolduruyor. Ya da Budweiser laboratuvarının kimyagerleri Tanrı’nın planını ebedi ilerleme adına tamamlıyor olmalı ki bu malzemeler her seferinde bir öncekinden daha kaliteli oluyor.

 

Aziz Pavlus, Korintliler 1 mektubunda, “Şimdi her şeyi aynada silik bir görüntü gibi görüyoruz,” der. Bir gün gelecek ve Korintliler 1, “Şimdi her şeyi pasif kızılötesi ışınların ardındaki silik görüntüler gibi görüyoruz,” diye yazılacak. Acaba Orwell’ın 1984 romanındaki gibi bir tarayıcı kamera sürekli takip ediyor mudur? Peki, programları izlediğimiz gibi televizyonumuzun tüpü de bizi izliyor mudur ya da bizim yaptığımız gibi şaşırıyor veya sıkılıyor mudur ya da onun amansız yüzünde gördüklerimizle bizim eğlendiğimiz gibi o da bizim yaptıklarımızla eğleniyor mudur?

 

Bu, bana kalırsa fazlasıyla kötümser ve paranoyak bir düşünce. Korintliler 1’in şu şekilde yazılacağına inanıyorum: “Pasif kızılötesi ışın bizi karanlıkta izliyor.” Elbette kim olduğumuzu anlamak için bu yetersiz kalır. Çünkü sadece birbirimizi değil, kendimizi bile anlamıyoruz. Belki bu da iyi bir şeydir, çünkü bu hâlâ sürprizler yapmaya hazır olduğumuz anlamına geliyor ve böyle şeylerden hoşlanmayan otoritelerin aksine bizim adımıza hareket eden bu şans olayları hoşumuza gider.

 

Bu arada sürprizler, –bu düşünce sizde de sürpriz etkisi yapabilir– paranoyaklar için bir tür panzehirdir. Ya da daha kesin söylemek gerekirse, sürprizlerle çok sık, hatta arada sırada karşılaşılan bir şekilde yaşamak sizin paranoyak olmadığınızın işaretidir; çünkü paranoyak açısından hiçbir şey sürpriz değildir, her şey onun beklediği gibi olur hatta bazen daha fazlası meydana gelir. Her şey onun sistemine uygundur. Oysa bize göre ortada bir sistem yoktur, belki de bütün sistemler –yani evrenle ilgili her şeyi kapsayan, her şeyi açıklayan hipotezler gibi hareket eden teorik, sözlü, sembolik, semantik vb. açık ve kesin ifadeler– paranoyanın klinik tablosudur. Esrarengiz, anlamsız, zıt, düşmanca davranan ve hepsinden önemlisi açıklanamaz bir şekilde samimi ve bağışlayıcı, başka bir deyişle, karmaşık, kurnaz, üstü biraz kapalı, derin, anlaşılması zor ve çok sevilen bir insanın diğerine davranışına, kısacası insana çok benzeyen sözde cansız çevreden memnuniyet duymalıyız. Bazen birazcık da korkmalıyız tabii. Çünkü bu sürekli yanlış anlaşılıyor. Bilemediğimiz veya emin olamadığımız bir şeye inanmak ve tahmin yürütmek zorundayız. Düşündüğünüz, sizin yaptığınız ya da öylesine varolan bir şey değil, fakat anlık, geçici bir hevesle insanı cesaretlendiriyor ve sonra da yüzüstü bırakıyor ya da en azından öyle yapıyormuş gibi görünüyor. Gerçekte ne olduğunu hiç bilemeyebiliriz. Ama en azından böylesi paranoyakların, kendi kendini aldatan, hayatı mağlup eden sahte kuşkusuzluğundan daha iyi değil mi? Bu durumu bir dostum esprili bir dille sanırım şöyle dile getirmişti: “Doktor, birileri yemeğime bir şeyler katıp beni paranoyak yapıyor [sic: muhtemelen “paranoyak yapmak için” şeklindedir].” Doktorun sorması gereken şey, yemeğine o şeyleri ücretsiz mi kattıkları, yoksa ondan bunun için para mı aldıkları sorusu olmalıydı.

 

Hepimizin bildiği tarihi bir bilimkurgu çalışmasına son kez geri dönelim: İncil. Çalışma alanımla ilgili öykülerin bazılarında bilgisayarlar bu görkemli kitabın bölümlerinin çıktısını verirler. Bununla ilgili olarak ben de gelecekteki topluma dair şöyle bir fikir ileri sürüyorum: Bir bilgisayar, bir insan çıktısını verir.

 

Ya da, eğer bundan bir şey çıkmazsa, ikinci bir seçim yapıp mukayesede çok zayıf kalsa da, İncil’in küçük yazılı halinin çıktısını verebilir: “Başlangıçta son vardı.” Yoksa tersi mi olmalı? “Sonda başlangıç vardı.” Her neyse. Zamanda rastlantısallık hangisinin gerçekleşeceğini belirleyecektir. Bu seçimi yapmak zorunda kalmadığım için şanslıyım.

 

Belki de, bir bilgisayara bu cümlelerden birini verdiğinde gerekli kararı bilgisayarı kullanan android verecektir. Buna rağmen, eğer android zihniyetle ilgili düşüncelerimde haklıysam, android bir karara varamayacak ve iki cümlenin de çıktısını alıp, hatta başlangıçtan beri varolan bir kaosa bile sebep olmayan, kendi kendini geçersiz kılan bir hiçlik yaratacaktır. Ancak bir android muhtemelen bunun üstesinden gelebilir; bir tür karar verme yetisi olduğu için bir cümleyi “doğru” diye alıntılayarak seçmesi muhtemeldir. Ama hiçbir android –bu terimle insan olmayan bir şeyi değerlendirdiğimi hatırlayacak ve fark edeceksiniz– benim tanıdığım ışıltılı gözlü genç kızın yaptığını yapmayı aklından bile geçiremez; çünkü bu genç kızın yaptığı biraz tuhaf, etik açıdan ya da en azından geleneksel anlamda bazı açılardan sorgulanabilir bir şey de olsa, bana göre tamamen insani bir özelliği yansıtmaktadır ve yine bana göre, bu insani özellik neşeli bir isyan ruhu ve her ne kadar ruhani olmasa da enerji dolu cesaret ve eşsizlik örneğidir:

 

Genç kız bir gün arabasını kullanırken kasalar dolusu Coca-Cola taşıyan bir kamyonu takip ettiğini fark etti, kamyonun arkası kasalarla tıka basa doluydu. Kamyon park ettiğinde, o da kendi arabasını hemen kamyonun arkasına park etti ve arabasının bagajını toplayabildiği tüm Coca-Cola şişesi kasalarıyla doldurdu. Haftalar sonra bile, onun ve arkadaşlarının bir sürü bedava Coca-Cola’sı olmuştu. Şişeler boşaldığı zaman genç kız boşları markete götürüyor ve depozito parası alıyordu.

 

Bu duruma şunu söyleyebilirim: Tanrı onu korusun. Umarım sonsuza dek yaşar ve Coca-Cola şirketi, telefon şirketi ve kızılötesi tarayıcıları ve keskin nişancı dürbünleriyle diğer bütün firmalar yok olur gider. Metaller, taşlar, kablolar ve ağlar hiçbir zaman hayat bulmadılar. Ama o ve arkadaşları –yani bizim insan temelli geleceğimiz, bizim küçük şarkılarımız– gerçekten yaşadılar. İncil, “İnsan ruhunun göğe yükseldiğini ve canavarların nefesinin Yeryüzü’nün derinliklerine çekildiğini kim bilir?” diye sorar. Bir gün, İncil’in gelecekteki bir baskısında, “İnsan ruhunun göğe yükseldiğini ve androidlerin nefesinin yeraltına indiğini kim bilir?” diye yazacaktır. Öldüklerinde androidlerin ruhları nereye gider? Ama eğer yaşayamazlarsa ölemezler de. Ölmezlerse her zaman bizimle birlikte olacaklar demektir. Acaba gerçekten ruhları var mıdır? Peki ya bizim ruhumuz var mıdır?

 

Düşünüyorum da, İncil’in bize söylediği şey hepimizin aynı yere gideceği. Ama bu yer bir mezarlık değil, bilakis bundan öte bir yaşam. Yani gelecekteki dünya.

 

Teşekkür ederim.

[1] Tropizm. (ç. n.)

[2] Distopya. (ç. n.)

[3] (Fr.) Ağızdan çıkan ses. (ç. n.)

[4] Blue Box: Bedava telefon hatlarına verilen isimdir. 1990’lı yıllardan önce 2600-2400 hz. frekanslarında sinyal gönderip hat almayı ve bedava görüşme yapmayı mümkün kılan sistem.

[5] (İng.) Monoamine Oxidase Inhibitor. Antidepresan ilaçlarda bulunan, serotonin ve dopamin salgılanmasını artırmaya yardımcı olan madde. (ç. n.)

[6] Ölü İsa’yı kucağında taşıyan Meryem heykeli. (ç. n.)

İnsan, Android ve Makine / Philip K. Dick, 1976

 

human-android.jpg

Evrende benim daha önceleri “makineler” adını verdiğim acımasız, soğuk şeyler var. Davranışları beni ürkütüyor, özellikle de insan davranışlarını kusursuz biçimde taklit ettikleri zaman bu şeylerin insan olmadıkları halde kendilerine insan süsü vermeye çalıştıklarına dair rahatsız edici bir duyguya kapılıyorum. Onları artık “androidler” diye adlandırıyorum ve bu kelimeyi de kendime özgü bir biçimde kullanıyorum. Laboratuvar ortamında bir insan yaratmaya yönelik (The Questor Tapes isimli mükemmel TV filmindeki gibi) samimi bir çabayı kastetmiyorum. Her nasılsa bizi tuzağa düşürmek, onun bizden biri olduğu yanılgısına düşmemiz amacıyla geliştirilmiş bir şeyden bahsediyorum. Bu şey laboratuvarda üretilmiştir –açıkçası bu bakış açısı bana pek anlamlı gelmiyor; çünkü bütün evren aslında kocaman bir laboratuvardır ve el sıkışmak için ellerini uzatırken gülümseyen sinsi ve acımasız varlıklar da oradan çıkar. Fakat el sıkışmaları ölümün kucaklayışı, gülümsemeleri de mezarın soğukluğudur.

 

Bu yaratıklar aramızdalar, ancak morfolojik olarak bizden farklı değiller. Bunun bir öznitelik farklılığı değil, bir davranış faklılığı olduğunu göz önüne almalıyız. Bilimkurgu yazılarımda sürekli bu konuya değiniyorum. Bazen androidler bile kendilerinin android olduğunu bilmez. Tıpkı Rachel Rosen gibi, onlar da güzel olmalarına rağmen içlerinde eksik bir şeyler olabilir ya da We Can Build You’daki Pris gibi bir insan rahminde dünyaya gelebilirler. Hatta androidleri tasarlayabilirler –adı geçen kitaptaki Abraham Lincoln gibi– ve kendileri sıcakkanlılıktan yoksun olabilirler. “Şizoid” adı verilen ve gerçek duyguların eksikliği anlamına gelen klinik hastalar grubuna girerler. Burada “şey” kelimesine vurgu yaparak aynı şeyi kastettiğimizden eminim. Gerçek empati ve duygudan yoksun bir insan, tasarım veya hata sonucu böyle bir yoksunluğu olsun diye üretilmiş bir androidden farksızdır. Esas itibariyle kendi cinsinden diğer insanların kurbanı olduğu kaderi önemsemeyen insanı kastediyoruz, böyle bir insan diğer insanlardan ayrı durur; bir seyircidir, John Donne’nin, “Hiç kimse kendinden bağımsız değildir,” teoremine umursamazlığını davranışlarıyla ortaya koyar ama bu teoreme bir değişiklik kazandırır: Zihinsel ve ahlaki açıdan kendinden bağımsız kişi insan değildir.

 

Bu günlerde dünyamızda gerçekleşen en büyük değişim muhtemelen canlıların yaşamlarını maddeleşmeye doğru yönlendirme ve aynı zamanda mekanik yapılara maddeye karşılıklı hareketlilik kazandırma hızıdır. Canlılar ve cansızlar arasında artık kesin, kategorik bir ayrım yapmıyoruz; işte bizim gelecekteki paradigmamıza da bu olacak: Dr. Bloodmoney öykümdeki karakterim Hoppy, bir servo-asist[1] labirenti içindeki bir tür insan futbol topudur. Varlığının yalnızca bir kısmı organiktir, ama bütün bedeni canlıdır; yani bir kısmı aynı evrende, insan rahminde doğmuştur ve tamamen canlıdır. Bilimkurgu âleminden değil, gerçek dünyadan bahsediyorum: Bir gün gelecek her iki dünyada da ayağı olan milyonlarca hibrit varlık olacak. Bunları “insana” karşı “makine” diye tanımlamak bize oynayacak sözel bir bulmaca sağlayacaktır. Bugünkü ve gelecekteki asıl endişe şudur: Bu karmaşık varlık, (Palmer Eldritch yarattığım karakterler arasında bunun iyi bir örneğidir) insan gibi davranır mı? Öykülerimin çoğunda nazik davranışlar gösteren tamamen mekanik sistemlerden ibaret karakterler vardır. Taksiler ya da Now Wait For The Last Year romanının sonunda bahsedilen ve zavallı defolu insanın inşa ettiği tekerlekli arabalar gibi. “Adam” ya da “insan” bizim doğru şekilde anlamak ve kullanmak zorunda olduğumuz terimlerdir, ama bu iki terim kökene ya da ontolojiye değil, yeryüzündeki varoluş biçimine işaret etmektedir. Eğer mekanik bir yapı size yardım etmek için her zamanki çalışmasına ara veriyorsa onun transistorlarının ve röle sistemlerinin analizinin açıklayamayacağı insani bir yapısı olduğunu varsayardınız. İçindeki insani yapının kaynağını tespit etmek için kablo devrelerini izleyen bir bilim insanı ise tıpkı ruhumuzun bedenimizdeki yerini bulmak için umutsuz bir çaba harcayan ve belirli bir noktada belirli bir yapı bulamadığı için bir ruhumuzun olduğunu kabul etmeye yanaşmayan önemli bilim insanına benzerdi. Ruh insan için neyse, makine için de insan odur: Fonksiyonel hiyerarşi açısından bu bir ek boyuttur. İçimizden biri Tanrı gibi davrandığında (pelerinini bir yabancıya verdiğinde) makine de insan gibi davranır yani programlanmış döngüsünü bir karara bağlı olarak ertelemek için duraklar.

 

Ancak bütünlüğü içerisinde bize şefkatli davranmasına rağmen (bizi kabul edip seviyor olmalı, çünkü Abraham Maslow’un dediği gibi, “Aksi olsaydı bizi çoktan idam ederdi.”) evrenin hâlâ kafa karışıklığı sisinden bize sırıtan bir karaltı gibi karşımıza çıkan şeytani maskeler taktığını ve belki bizi kendi çıkarı uğruna kurban edebileceğini anlamak zorundayız.

 

Yine de bir maskeyi altında yatan gerçekle karıştırmamak için dikkatli olmak zorundayız. Perikles’in yüzüne taktığı savaş maskesini düşünün: Savaşın gaddarlığını taşıyan, merhametten uzak, buz gibi bir bakış görürsünüz; göze hoş gelecek hiçbir özgün insan yüzüne veya kişiye benzemez. Elbette amaç buydu. Perikles sabahın alacakaranlığında sislerin içinden size yaklaştığında bunun bir maske olduğunu fark etmediğinizi, bu ifadenin Perikles’in gerçek çehresi olduğuna inandığınızı varsayalım. İşte, romanımda Palmer Eldritch’i tam da böyle tasvir ettim: Attikalı Yunanların savaş maskeleriyle arasındaki bu benzerlik tesadüfî olamaz. Kötülüğün ürkütücü peygamber mühürleri olan içi boş göz çukurları, mekanik metal kol ve eller, paslanmaz çelik dişler –bunları ilk kez 1963 yılında bir öğle vakti gökyüzünde gördüm– bir savaş maskesinin ve metal zırhın, yani bir savaş tanrısının tasviri bir görünüşü değil midir? Öfke Tanrısı bana kızgındı. Ama bu kızgınlığın, bu metal başlığın altında Perikles’inki gibi bir insan yüzü vardı. Nazik ve sevgi dolu bir insan.

 

Yıllar boyunca yazılarımın ana konusu, “Şeytan metal bir maske takar,” idi. Belki şimdilerde bunu değiştirmek gereklidir. Bir an için gözüme ilişen ve hakkında yazdığım bir yüz değildi: Yüze giydirilmiş bir maskeydi. Gerçek yüz ise bu maskenin tam tersidir. Elbette böyle olacaktır. Sert soğuk metal, sert soğuk metal üzerine yerleştirilmez. Tıpkı çevresine yapay gözleriyle korku salmak için zararsız güvenin kendini yapay gözlerle donatması gibi metal de yumuşak doku üzerine yerleştirilir. Bu, bir savunma önlemidir ve işe yararsa yırtıcı hayvan, “Gökyüzündeki en korkunç yaratığı gördüm; vahşi bir yüz ifadesi, korkunç şekilde çırpan kanatları, iğneleri ve zehri vardı,” diye homurdanarak sığınağına geri döner. Yırtıcının akrabaları bundan etkilenir. Büyü işe yarar.

 

Oysa ben yalnızca kötü insanların maske taktığını sanmıştım ama benim maskenin büyüsüne, onun korkunç, dehşet dolu büyüsüne, yani aldatıcı görüntüsüne kandığımı artık anlayabiliyorsunuz. Bu hileye kanmış ve oradan kaçmıştım. Şimdi, bu hilenin özgün bir şey olduğu konusunda size ukalaca vaaz verdiğim için özür dilemek istiyorum: Hepinizi kamp ateşinin başına gözleriniz heyecandan kocaman açılmış bir şekilde toplamış ve karşılaştığım korkunç canavarların hikâyelerini, güvenli yuvama geri dönerken sorumluluk duygusuyla yanımda getirdiğim ürkütücü hayallerle sonlanan keşif gezimi anlatmıştım. Neye karşı güvenli? Gizlilik ihtiyacı ortadan kalktığında gülümseyip zararsızlığını ortaya koymuş olan bir şeye karşı.

 

Artık “insan” ve “android” diye adlandırdıklarım arasındaki ihtilafımı terk etmek niyetinde değilim, çünkü ikincisi birincisinin açısından bakıldığında temel uçların acımasız ve ucuz bir taklidi. Ama daha çok beceri gerektiren kategorileri ayırt etmek için yüzeysel görünüşler üzerinde ilerliyordum. Eğer narin, zararsız bir yaşam kendini ürkütücü bir savaş maskesinin ardına saklıyorsa, narin ve sevgi dolu maskelerin ardında da insan ruhuna dair habis bir katil gizlenebilir. Hiçbir durumda yüzeysel görünüş üzerinde devam edemeyiz, her birinin kalbine nüfuz etmek, her bir öznenin can alıcı noktasına inmek zorundayız.

 

Belki de evrendeki her şey iyi bir sona hizmet ediyordu – yani evrenin amaçlarına hizmet ediyordu demek istiyorum. Ancak içsel kişilikler ya da alt sistemler hayat toplayıcı olabilir. Aslında genel yapıdaki rollerine bakmadan onlarla uğraşmalıyız.

 

Yaklaşık iki bin yıllık bir Kabala metni olan Sefer Yetsirah[2] yani Yaradılış Kitabı bize şunları söyler: “Tanrı birini diğerinin karşısına koyar; yani iyiliğe karşı kötülük, kötülüğe karşı iyilik vardır; iyi iyinin içinden doğar ve kötü de kötünün içinden gelir. İyi kötüyü saflaştırır ve kötü de iyiyi saf hale getirir; iyi, iyiler için, kötü de kötüler için saklanır.”

 

İki oyuncunun temelinde her ikisi de olmayan Tanrı bulunur. Oyunun etkisi iki oyuncunun da saf hale gelmesi anlamına gelir. Bu nedenle arkaik İbrani tektanrıcılığı bizim görüşümüzden daha üstün bir haldedir. Bizler bir oyundaki benzerlik ve zıtlıkları önceden belirlenmiş yaratıklarız. Bu belirleme de tesadüf eseri değil, bizim belli belirsiz görebildiğimiz ileri görüşlü bellek yazımı sistemlerinin sabırlı çalışmasının bir eseridir. Açıkçası bu kimsenin çıkarına hizmet etmez. Bu tür yönelimlere güvenmek zorundayız ve güvenmekten başka da şansımız yok – elbette bu yönelimler ortadan kalkana kadar. Hâlihazırda belli şartlar altında ortadan kalkabilirler ve kalkmaktadırlar da. İşte o noktada kasıtlı olarak görmemizin engellendiği şeyler bize görünür hale gelir.

 

Bunun, sanki bir örtünün –Maya’nın örtüsü[3] diye adlandırılmıştır– altındaymış gibi duran bu anlaşılması güç şeylerin bir aldatmaca olduğunu anlamak zorundayız. Çünkü bu kendi içinde bir son değildir, sanki evren bir şekilde aksi doğruymuş ve bizim öyle olduğunu görmemizi engellemekten hoşlanıyormuş gibidir; biz ve gerçeklik arasında bir örtünün (Yunanlar buna dokos adını verir) uzandığını anlattıktan sonra bu örtünün iyi bir amaca hizmet ettiğini kabul etmemiz gerekir. Sokrates öncesi dönem filozoflarından Parmenides, tarihsel açıdan Batı’da dünyanın bizim gördüğümüz gibi olamayacağı, dokos’un, yani bir örtünün var olduğu konusundaki ispatı geliştirmek için sistematik çalışan ilk kişi olarak kabul edilir. Aynı fikir, Aziz Paulus tarafından görme biçimimizden, “Cilalı metal bir tavanın dibindeki yansıma gibidir,” diye bahsederken de dile getirilir. Aziz Paulus burada Platon’un sadece gerçekliğin görüntüsünde gördüğümüz ve bu görüntülerin güvenilemeyecek kadar yanlış ve kusurlu olduğu yönündeki tanıdık düşüncesine de işaret etmektedir. Aziz Paulus’un, Platon’un ünlü mağara metaforundakinden daha geniş kapsamlı bir şey söylediğini eklemek isterim: Paulus bize evreni geriye doğru bakarak gayet iyi görebileceğimizi söylüyordu.

 

Bu düşüncenin olağanüstü hamlesini entelektüel olarak kavrasak dahi kolayca sindiremeyiz. “Evreni geriye doru akarak görmek mi?” Bu da ne demektir? Size bir ihtimalden bahsedeyim: Zamanı geriye doru tecrübe ettiğimiz ihtimalini ya da daha kesin bir dille söylemek gerekirse, zaman tecrübesine dair içsel, öznel kategorimiz (bir anlamda Kant’ın bahsettiği gibi tecrübeyi düzenleme şeklimiz), zaman tecrübemiz, zamanın akışına –tam da dik açı yapacak şekilde– dikey özelliktedir. İki tür zaman vardır: ontolojik matrisimizin yapısını algılama yeteneği veya tecrübesi olan zaman ve bütün mekân boyunca başka bir alanın içine doğru ayrılmaz bir bütünlükle yönelen bir kapsamlılık olan zaman. Bu doğrudur, ancak evrenin dışsal zaman akışı farklı bir yönde ilerler. Bunların her ikisi de doğrudur, ancak zamanı onun asıl yönüne dik biçimde tecrübe etme şeklimizle, olayların ardışıklığı, nedensellik, geçmiş, gelecek, evrenin gidiş yönü konularında tamamen yanlış fikirlere kapılıyoruz.

 

Sanırım bunun önemini anlıyorsunuz. Hem Kant’ın düşünce sistemi, hem de Sovyet Doktor Nikolai Kozyrev’in zaman bir enerjidir, evreni birbirine bağlayan temel enerji zamandır, bütün yaşam buna bağlıdır, bütün fenomenlerin kaynağı zamandan doğar, diye ifade ettiği haliyle zaman gerçektir ve her ikisi de şunu anlatır: Zaman hem her bir entelekyanın, hem de evreninin bütün entelekyasının enerjisidir.

 

Ancak zaman kendi içinde geçmişimizden geleceğimize doğru hareket etmez. Zamanın dik açılı ekseni onu bir devir daim çemberine yöneltir, deyim yerindeyse bizim doğrusal zaman ölçümüze göre neredeyse iki bin yıldır varolan türümüzün engin kış mevsiminde âdeta “patinaj yapıyoruz”. Açıkçası, dik açılı zaman veya doğru zaman basit döngüsel zaman gibi bir şeyi döndürür, bunun için de her bir yıl aynı yıl gibi, her yeni mahsul aynı mahsul gibi dikkate alınırdı, gerçek şu ki her bahar mevsimi de yine aynı bahar mevsimiydi. İnsanın zamanı bu son derece basit şekilde algılama yetisini yıkan şey birey olarak söz konusu yılları fazlaca uzatmış olması ve kendisinin de yıprandığını, mısır mahsulü, çiçek soğanları, kökler ve ağaçlar gibi her yıl yenilenmediğini anlayabilmesidir. Bu basit döngüsel zamandan daha kesin bir zaman fikri olmalıydı, bu yüzden istemeden de olsa, Bergson’un anlattığı gibi biriken bir zaman olan doğrusal zamanı geliştirdi; bu zaman yalnızca bir yöne doğru ilerler ve ilerleyişi sırasında her şeye eklenir ya da her şeyi kendine ekler.

 

Gerçek dikey açılı zaman döngüseldir, ama bu döngü daha geniş bir ölçektedir, daha çok arkaik dönemlerin Büyük Yılı’na, hatta Dante’nin İlahi Komedya’da ifade edilen sonsuz zaman oranı fikrine de çok benzer. Ortaçağda, Erigena[4] gibi düşünürler gerçek sonsuzluğu veya ebediliği fark etmeye başlamış ancak diğerleri sonsuzluğun zamanı içerdiğini fark etmeye başlamışlardı (ebedilik durağan bir durumdu), buna rağmen zaman bizim algılamamızdan daha farklıydı. Bir ipucu, Aziz Paulus’un dünyanın Son Günleri’nin Her Şeyin Yeniden Yapılanması olacağına dair ettiği sürekli tekrarda yatmaktadır. Aziz Paulus bu dik açılı zamanın daha önce olan her şeyi eşzamanlı bir düzlem veya kapsam gibi içinde barındırdığını anlayacak kadar tecrübe etmişti, bu tıpkı bir plağın üzerinde daha önceden çalınan parçalarının üzerindeki çizgiler gibidir, plak kayıt iğnesi parçaları yazdıktan sonra bu çentikler kaybolmazlar. Bir fonograf kaydı aslında uzun, helezonlu bir spiraldir ve düzlemsel geometriyle gösterilebilir: İlerledikçe müziği biriktiren kayıt iğnesinden her ne kadar bahsedebilsek de, bunlar boşlukta da görülebilirler. Geri veya ileri atlama gibi işlev bozuklukları fikri burada muhtemeldir ama bunlar herhangi bir teolojik amaca hizmet etmezler: Bunlar Mars’ta Zaman Kayması romanımdaki gibi zaman kaymalarıdır. Buna karşın eğer meydana gelmeleri gerekliyse bize, gözlemcinin veya dinleyicinin amaçlarına, hizmet etmeleri gerekirdi. Evrenimiz hakkında birdenbire pek çok şey öğrenirdik. Ben zamanda bu tür dik açılı işlev bozukluklarının meydana geldiğini düşünüyorum ama beyinlerimiz bu bozuklukları belirsiz hale getirmek için otomatik olarak yanlış hafıza sistemleri geliştiriyor. Bunu bizi yine daha önce de açıkladığım önermeme götürür: Örtü ya da dokos bizi makul bir sebebe dayanarak kandırmak için ortaya çıkar ve zaman işlev bozukluklarını yaptığı bu türden açığa çıkarmalar bu iyi amaca hizmet etmek için geçersiz kılınmalıdır.

 

Muazzam miktarda örtüleme yapmak zorunda olan bir sistemde ne olduğu hakkında eleştiri getirmek mağrurluk olurdu, önermemin her ne sebeple olursa olsun onun içine nüfuz etmemiz gerektiğini söylediğinde bu tuhaf, örtü benzeri düş kendini eskiyi de içine alarak, algılamalarımız ve anılarımız açısından kendini eski haline getirmektedir. Bu karşılıklı düş görme kaldığı yerden devam ediyor, çünkü galiba, bizler Ubik romanımdaki karakterlere benziyoruz; yarı ölü bir haldeyiz. Ne hayattayız ne de ölüyüz, ama bir derin dondurucunun içinde buzlarımızın çözülmesini bekliyoruz. Mevsimlerin geçit törenine dair muhtemelen ürkütücü terimlerle ifade edilmiş olan bahsettiğim bu kış mevsimi ırkımızın kış mevsimidir ve aynı zamanda Ubik’teki yarı ölülerin kışıdır. Buz ve kar zerrelerini kaplar; buz ve kar dokos veya Maya adını verdiğimiz tortularla dünyamızın üzerini örtüyor. Her yıl dünyamızın üzerindeki donmuş buz katmanlarını veya kabuğunu eriten şey ise elbette güneşin tekrar ortaya çıkışıdır. Ubik’teki karakterlerin üzerini örten, hayatlarını ve hissettikleri entropiyi donduran buz ve karı eriten şey ise eski patronları Bay Runciter’in kendilerini çağıran sesidir. Bay Runciter’in sesi bizim kışımızda kendi dünyamızdaki her kökün, tohumun, çiçek soğanının duyduğu sesten başka bir şey değildir. “Uyanın! Ey uyuyanlar, kalkın!” dediği duyulur. İşte size Bay Runciter’in kim olduğunu anlattım ve size içinde bulunduğumuz durumu ve Ubik’in gerçekte neden bahsettiğini de anlattım. Ayrıca zamanın Sovyetler Birliği vatandaşı Dr. Kozyrev’in ileri sürdüğü gibi aktığını ve Ubik’te zamanın hükümsüz kaldığını ve bizim tecrübe ettiğimiz gibi düzlemsel bir hatta ilerlemediğini de söyledim. Ubik’te zaman bu şekilde gerçekleştiği için karakterlerin ölümüne bağlı olarak biz okuyucular ve romandaki kişiliklerin dış dünyayla bağlantılı bölümleri dünyayı Maya örtüsü ve doğrusal zamanın her şeyi belirsizleştiren bulutları olmadan görürler. Dr. Kozyrev tarafından bütün yaşamın devamlılığını sağladığı ve bütün fenomenleri bir arada tuttuğu ve akışının altındaki ontolojik gerçekliği etkinliğiyle gizlediği önerme olarak ileri sürülen bu enerji Zaman’dır.

 

Dik açılı zaman eksenini, Ubik romanımda neyi tasvir etiğimi anlamadan dile getirmiştim: örneğin objelerin yatay zamanda inşa edilmiş oldukları farklı hattan tamamen farklı yapısal gerilemeleri gibi. İlkel hale böyle bir dönüş Platon’un İdea’larının ya da arketiplerinin bir benzeridir: Bir roket önce bir Boeing 747 haline döner, sonra da Birinci Dünya Savaşı’nda kullanılan çift kanatlı Jenny haline gelir. Doğrusu dik açılı zamanın dramatik bir tasvirini yaptığımda bunun aynı zamanda geriye doğru hareket eden, yani doğal olmayan bir gerilemeye maruz kalan dik açılı zaman olduğu da çok net görülmeyebilir. Belki de Ubik’teki karakterlerin gördüğü şey normal ekseninde ilerleyen dik açılı bir zamandır. Eğer biz, bir şekilde, evreni tersine dönmüş halde görsek Ubik’teki objelerin maruz kaldığı “gerilemeler” mükemmelliğe doğru ilerleyen devinim haline gelebilirler. Bu durum, zamanda geniş bir alana yayılan (uzayda geniş bir alana yayılmanın aksine) dünyamızın neredeyse sonsuz sayıda ardışık katmanlardan oluşan bir soğana benzediği anlamına gelir. Eğer doğrusal zaman katmanlar oluşturuyorsa belki de dik açılı zaman, derece derece yükselen daha büyük bir varlığın katmanlarını ortaya çıkartmak için bu katmanları soyuyor olabilir. Burada Plotinus’un[5] her biri bir sonrakinden daha fazla varlık –ya da gerçeklik– taşıyan eş merkezleri yayılma halkalarından oluşmuş bir evren görüşünü hatırlamakta fayda var.

 

Bu ontoloji içinde, varlık diyarı, karakterler, tıpkı bizler gibi onları uyandıracak bir sesi bekleyerek düşler içinde uyuklamaktadır. Onların ve bizim baharın gelişini beklediklerini söylerken bir metafor kullanmıyorum. Bahar bir sıcaklık değişimi, entropi sürecinin ortadan kalkışı anlamına gelir; yani onların yaşamları ısı birimleriyle ifade edilebilir ve bu birimler terk edilmiştir. Hayatı yeniden kuran işte bu bahar mevsimidir; hayatı tamamen yeniler ve bazı durumlarda, bizim türümüzde olduğu gibi, yeni hayat bir metamorfoz haline gelir. Uyuklama dönemi daha önceden tanıdığımız yaşam formundan tamamen farklı olan ve türdeşlerimizi de içine alan bir gebelik sürecidir. Pek çok tür için bu böyledir; hepsi de döngülerden geçer. Bu nedenle, kışımızı sadece göründüğü gibi “patinaj yaptığımız” anlamına gelmez. Bir yıl önce tomurcuklandırdığımız aynı çiçekleri her yıl tekrar tekrar üretmeyiz.  Eski çağlarda yaşayanların bizim de tıpkı bitkiler dünyası gibi her yıl geri döndüğümüze inanmış olmasındaki yanlışlığın nedeni de budur; bizim için daima bir birikim söz konusudur, her birimiz için geçerli olan entelekya henüz mükemmel ya da tam değildir ve hiçbir zaman da tekrar edilebilir olmamıştır. Beethoven’in bir senfonisi gibi, her birimiz eşsiz bireyleriz, uzun kış mevsimi sona erdiğinde yeni tomurcuklar haline gelerek hem kendimizi hem de çevremizdeki dünyayı şaşırtacağız. Pek çoğumuzun yapacağı şey takmış olduğumuz basit maskeleri –gerçek sanılsın diye kullanılan maskeleri– çıkarıp atmaktır. Bu maskeler amaçlarına uygun olarak herkesi çok güzel kandırdı. Kış mevsiminin alacakaranlığında, soğuk sislerin ve pusların içinde ilerleyen pek çok Palmer Eldritch’le karşılaştık ama pek yakında yeniden doğacak ve ardındaki yüzü ortaya çıkartmak için bu demirden savaş maskesini yırtacağız.

 

O yüzü bizler, maske takanlar, daha önce hiç görmedik. Bu yüzden bizim için de sürpriz olacak.

 

Katıksız gerçek için kendini ifşa etmek, uzay-zaman tecrübelerimizin kategorileri, sayesinde evrenle karşılaştığımız temel matrisimiz parçalanmalı ve bütünüyle çökmelidir. Söz konusu parçalanmayı Mars’ta Zaman Kayması romanımda zaman açısından el aldım: Ölüm Labirenti’nde özellikle düzenlenmiş sonsuz sayıda paralel gerçeklik vardır. Flow My Tears, The Policeman Said romanımda karakterlerden birinin dünyası genel dünyayı istila eder ve “dünya”yla aşağı yukarı Akıl’ın –dünyamızı düşünen, daha doğrusu düşlerinde canlandıran içkin Aklın– kastedildiğini gösterir. Joyce’un Finnegan’s Wake romanındaki düş gören kişi gibi düş gören bu birey de canlanmak ve bilinç kazanmak üzeredir. Bizler bu düşün içindeyiz; bu kopya düşler de düş olarak kaybolmak, düşleri görenin gerçekliğinin gerçek manzarasıyla yer değiştirmek için kendi içlerine kapanmak üzereler. O düşü gördüğünde ve bir rüya gördüğünü anladığında biz de tekrar ona katılacağız. Brahmanizm’e mensup olsaydık büyük döngünün sona erdiğini, Brahma’nın tekrar canlandığını ve uyandığını ya da uyanık haldeyken uykuya daldığını söyleyecektik; her halükarda onun Aklı’ndaki uzay ve zamanın bir kapsamı olarak tecrübe ettiğimiz evren, bir döngünün sonunda yer alan tipik işlev bozukluklarını tecrübe ediyor. İsterseniz, “Gerçeklik çöküyor, her şey bir kaosa dönüşüyor,” da diyebilirsiniz ya da benimle beraber, “Düşün, yani dokos’un ortadan kalktığını hissediyorum; Maya’nın kaybolduğunu hissediyorum. Uyanıyorum, o da uyanıyor. Ben Düş Gören’im, Bizler Düş Görenler’iz,” demek isteyebilirsiniz. İnsanın aklına Arthur Clarke’ın Büyük Beyin karakteri geliyor.

 

Hepimiz gerçekliğin ontolojik kategorilerimiz çöktüğü zaman ortaya çıktığını onaylamak veya yalanlamak zorunda kalacağız. Eğer kaosun her yeri kuşatmakta olduğunu, bu rüyanın sona erdiğini hissederseniz, geriye hiçbir şey kalmayacak ve daha da kötüsü, dehşet verici bir şey yolunuza çıkacaktır. Tabii, Gazap Günü konseptinin sürüp gitmesinin sebebi de budur; pek çok insan dokos aniden çözüldüğünde sıkıntılı zamanlarla yüz yüze geleceklerine dair derin bir önsezi taşır. Belki de haklılar. Ama ben, güleç bir simanın karşımıza çıkacağını düşünüyorum, çünkü bahar mevsimi canlıları kurutucu bir sıcakla kavurmaz, genellikle gülümseyen ışık damlalarıyla üzerlerine dökülür. Evrende, örtünün kaldırılmasıyla birlikte ortaya çıkacak kötücül güçler de olabilir ama Amerika Birleşik Devletleri’nde 1974 yılında yıkılan zorba hükümeti düşündüğümde, bu habis kanserin gün ışığına maruz kalışı ve hemen ardından da ortadan kalkması, gün ışığının ortaya çıkardığı yüksek değerin doğası gereği olabilir. Nacht und Nebel, gece ve sis vakitleri sırasında özgürlüğümüzün, haklarımızın, sahip olduklarımızın ve hatta yaşamlarımızın San Clemente’nin (yani Nixon’ın malikânesinin bulunduğu yerin) aşağısındaki sahte tapınaklarında, Florida’daki ve diğer yerlerdeki villalarında midelerini tıka basa yiyecekle dolduran adi yaratıklar tarafından tahrip edilmiş, biçimsizleştirilmiş, çalınmış ve yok edilmiş olduğunu öğrenmek gibi şoklar yüzünden ızdırap çekmek zorunda kalabiliriz ama bizimkine kıyasla, teşhir edilmenin şoku onların planları açısından çok daha kötüydü. Bizim planlarımız adalet, doğruluk ve özgürlük içinde bir arada yaşama çağrısıydı; bu ülkedeki eski hükümet zalim iktidar tipinin en kaba haliyle yaşayacak bir düzen kurmuş, aynı zamanda da bütün iletişim araçlarını kullanarak bize sürekli yalan söylemişti. İşte bu durum gün ışığının iyileştirici gücüne iyi bir örnektir; bu güç önce iyi insanların kalbinin derinliklerine kök salmış hoyrat zorbalık ağacını gün yüzüne çıkaracak, sonra da onu kurutacaktır.

 

Herkesin kabul ettiği gibi, bir girdabın içine kötü bir şekilde çekilmiş olmasına rağmen, bu kalp şimdi eskisinden daha kuvvetli bir biçimde atmaya devam ediyor; bir zamanlar içinde kaynayan kanser yok oldu. Aydınlıktan, gerçekten kaçan ve doğruyu söyleyen herkesi yok eden kara bitki, insan ırkının uzun kış mevsimi boyunca nelerin tomurcuklanabileceğini göstermektedir. Bahsettiğim kış mevsimi de 1974 yılının bahar ekinoksunda sona ermeye başlamıştı.

 

Bazen, Düş Gören’in bizi uyandırırken ve Birleşik Devletler’de içinde bulunduğumuz durumu, karşı karşıya olduğumuz dehşet verici tehlikeyi fark etmemizi sağlarken zorbalığa da baskı yapmaya başladığını düşünüyorum.

 

En iyi romanlardan ve dünyamızın doğasını anlama konusundaki en önemli yapıtlardan bir olan Ursula Le Guin’in The Lathe of Heaven romanıdır; romanda düşsel evren öylesine çarpıcı ve ilgi çekici bir dille betimlenmektedir ki, bunun üzerine herhangi bir ek açıklama yapmaktan çekiniyorum; çünkü buna gerek yok. Romanlarımızı yazarken, Charles Tart’ın[6] rüyalarla ilgili çalışmasını okuduğumuzu sanmıyorum, ama şimdilerde ben hem onun hem de Robert E. Ornstein’ın çalışmalarını okuyorum. Kendisi, yaşadığım yerin kuzeyinde yer alan Stanford Üniversitesi’nin “beyin devrimi” üyesi olarak tanınır. Ornstein’ın çalışmasından anladığıma göre, birbirine eşit iki ayrı yarım küreye bölünmüş bir beyin değil de, birbirinden farklı iki beynimiz ve muhtemelen bir bedenimiz ve iki zihnimiz olabilir (bu konuda Ornstein’ın The Nature of Human Consciousness derlemesinde yer alan Joseph E. Bogen’in “The Other Side of the Brain: An Appositional Mind” makalesini kaynak gösteriyorum). Bogan, daha önce bir araştırmacının iki beynimiz, iki zihnimiz olması ihtimalini sezmeye başladığını ancak sadece modern beyin haritalama teknikleri ve ilgili çalışmaların bunu ispatlamayı mümkün hale getirebildiğini göstermektedir. Örneğin 1736 yılında Jerome Gaub[7] “…Cicero’ya göre antik düşünürlerin en bilgililerinden olan Pisagor ve Platon’un aklı iki bölüme ayırdığını ve bir yarının akıldan faydalanırken diğer yarının bundan mahrum kaldığını anlattığına inanacağınızı umuyorum,” diye yazmıştır. Borgen’in makalesi o kadar etkileyici fikirler içeriyor ki, “bilinçsizlik” halimizin aslında bilinç kaybı olmadığını, çok daha narin bir ilişkide bulunduğumuz başka türlü bir bilinç hali olduğunu daha önce neden hiç fark etmediğimizi merak etmeme neden oluyor. Geceleri bizi rüyasında gören de işte bu diğer bilinçtir ya da zihindir. Bizi öyküsüyle bağladığı için onun dinleyicileri konumundayız; yani büyünün etkisindeki küçük çocuklarız… Belki de bu yüzden Lathe of Heaven uygarlığımızın belli başlı büyük kitaplarından biridir; çünkü Ursula Le Guin eminim ki, Ornstein’ın çalışması ve Bogen’in olağanüstü teorisi hakkında hiçbir şey bilmeden bu formülasyona ulaşmıştı. Bir beyin, çeşitli duyu kanalları aracılığıyla, tıpkı diğeri gibi aynı bilgiyi almakta ama bilgi işlem süreci farklı işlemektedir; yani her beyin kendine özgü bir yöntemle çalışmaktadır (sol beyin dijital bilgisayarlar gibidir, sağ beyin ise kalıpları birbirleriyle mukayese ederek çalışan Analog bilgisayarlara benzer). Aynı bilgiyi işlerken her biri bu aşamadan sonra farklı bir sonuca varabilir, kişiliğimiz sol beynimiz üzerinde yapılandığı için, eğer sağ beyin bizim için yaşamsal önem taşıyan ama sol beynin fark etmediği bir şey bulursa bizimle uyku esnasında ve rüya gördüğümüz sırada iletişime geçmek zorunda kalır, böylelikle gece bizimle acil bir iletişim kurmakta olan Düş Gören belli ki, nörolojik açıdan beynimizin sağ yarısında yer almaktadır, kaldı ki orası da Ben’in bir parçası değildir. Ancak bundan fazlasını (mesela, acaba Bergson’un düşündüğü gibi sağ beyin, sol beynin kapsama alanı dışında kalan ultra duyuşsal bilginin bir tür güç çeviricisi ya da transformatörü olabilir mi?) henüz bilemiyoruz. Bununla birlikte, sanırım, dokos büyüsü sağ beynimizin çoğulu tarafından hazırlanıyor; türler olarak bizler sadece bir yarım kürede yaşamaya ve diğerini dünyayı korumak için yapması gerekenler konusunda tek başına bırakmaya meyilliyiz. Bu korumacılığın iki yönlü olduğunu ve her birimizle dünya arasında karşılıklı bir değişim olduğunu hatırda tutmak gerekir: Her birimiz üzerinde titrenmesi ve korunması gereken bir hazineyiz, ama bu dünyada böyledir ve o da içinde uykuya yatmış gizli bir tohum taşıyor. Bunlar öbür gizli tohumlar. Bu nedenle, Kali’nin örtüyü kaldırmasıyla ve beynimizi sağ yarım küresi sayesinde bugün farkında olmamak zorunda olduğumuz şeyleri fark etmemeye devam ediyoruz. Ama zaman sona eriyor, kış mevsimi bütün korkuları, zorbalıkları ve karlarıyla birlikte şimdi eriyor.

 

Science Fiction Studies dergisinin Mart 1975 sayısında yer alan ve Frederick Jameson tarafından yazılmış olan ve anlaşılması güç romanlarımdan sayılan “After Armageddon: Character Systems in Dr. Bloodmoney[8] başlıklı makale dokos örtüsü yapısı hakkında şimdiye kadar okuduğum en iyi açıklamadır, ayrıca zaten Dr. Bloodmoney benim karanlık romanlarımdan biridir. Alıntı yapıyorum: “Psişik dünyanın sanki delirmiş gibi olduğu ve dış dünyanın fotografik kurnazlıklarla dolu bir reprodüksiyon ya da bir simulakra halinde tekrar belirdiği, bazen uyuşturucularla*, bazen şizofreniyle ve kimi zaman da yeni BK güçleriyle açıklanan, bu kâbus dolu belirsizliği, gerçeklikteki bu tür dalgalanmaları Dick’in kuyucuları iyi bilirler (sf. 32).”

 

Burada, hem Maya’ya hem de bir holograma çok benzeyen bir şeyden bahsettiğimi, Jameson açıklamasından da anlayabilirisiniz. Carl Jung’un, bilinçsizlik hallerimizin tek bir varlık oluşturduğunu ya da onun deyimiyle “ortak bilinç” teşkil ettiğini ileri süren düşüncelerinde haklılık payı olduğuna dair kuvvetli bir his taşıyorum. Böyle bir durumda, bilgi ileten ve alan, muazzam büyüklükte bir iletişim ve bilgi ağı oluşturan milyarlarca “istasyondan” oluşan bu ortak beyin varlığı daha çok Teilhard’ın[9] noosfer[10] fikrine benzemektedir. Noosfer, tıpkı iyonosfer ve biyosfer gibi gerçektir; dünyamızın birleşik ve sürekli işleme tabi tutulan bir Geştalt bütünü içindeki holografik ve enformasyonel projeksiyonlardan oluşan atmosferindeki katmanlardan biridir ve kaynakları da çok katmanlı sağ beynimizdir. Özümüzde varolan, engin bir Zihin’den oluşur, gücü ve bilgeliği bize onun Yaratan’a eşit olduğunu düşündürür. Hem Bergson’un Tanrı düşüncesi de böyledir.

 

Tanrıların işleri yüzünden zeki Grek filozofların kafasının iyiden iyiye karışması ilginçtir; onlar bu işleri ve tanrıları görebiliyorlardı (ya da öyle sanıyorlardı) ama Xenophanes’in[11] söylediği gibi: “İnsan en mükemmel gerçekle konuşma şansı bulsa bile bunun eksiksiz bir gerçek olduğunu bilmez; bütün şeyler görünüşlerle sarıp sarmalanmış haldedir [vurgu Dick’e aittir].”

 

Sokrat öncesi düşünürler bu fikre sadece görme erdemleriyle değil, Tek olan zaten var olduğu için gördüklerinin gerçek olamayabileceğine dair a priori bilgileriyle ulaşmışlardır.

 

“Eğer Tanrı her şey ise, o zaman görünüşler kesinlikle aldatıcıdır ve kozmosun gözlenmesi Tanrı’nın planlarıyla ilgili genellemelere ve spekülasyonlara belki yol açabilir, buna rağmen bunlara dair doğru bilgiyi sadece Tanrı’nın aklıyla doğrudan temas kurarak elde etmek mümkündür.” (Edward Hussey’in The Pre-Soctratics isimli harikulade kitabının 35. sayfasından alıntı yapıyorum). Hussey, Herakleitos’a ait iki fragmanla devam eder: “Şeylerin doğasında kendini gizleme alışkanlığı vardır.” (Fragman 123). “Örtülü yapı âşikar yapının ustasıdır.” (Fragman 54).

 

Antik Çağ’da Grek ve İbranilerin Tanrı’yı ya da Tanrı’nın Aklı’nı evrenin üstünde değil, onun içinde tasavvur ettiklerini hatırlatmak isterim: İçkin Akıl ya da içkin Tanrı, gözle görülebilen evren ile Tanrı’nın bedenin bir aradır, bu nedenle ruh beden için ne demekse Tanrı da evren için oydu. Bununla beraber Tanrı’nın belki de büyük ruh olmadığı ama farklı bir akıl türü olan noos[12] olabileceği; böyle bir durumda da evrenin Tanrı’nın bedeni değil, bizzat kendisi olduğu şeklinde bir varsayımda bulunmuşlardı. Uzay-zaman evreni Tanrı’ya ev sahipliği yapmakla beraber onun bir parçası değildir, Tanrı sonsuz genişlikte bir ağ veya enerji alanıdır.

 

Zihinlerimizin bir tür enerji alanları olduğunu varsayar  (ki böyle bir varsayımda bulunmak doğrudur) ve bizim de aslında ayrık parçacıklarla değil, alanlarla karşılıklı etkileşim halinde bulunduğumuzu düşünürsek, noosfer’in yapılarına yayılan, onlara biçim veren ve yeniden şekillendiren milyarlarca beyinsel iz arasındaki karşılıklı etkileşimi kavramayla ilgili ortada teorik bir sorun kalmaz. Öte yandan, insanı, tıpkı bir makine gibi parçalardan oluşmuş kırılgan bir organizma olarak gören on dokuzuncu yüzyıl düşünce biçimine bağlı kalırsanız noosfer’le nasıl kaynaşabilirsiniz? Siz eşsiz, somut bir şeysiniz. Kendimizi düşündüğümüzde ve hayatımızı göz önüne aldığımızda şey olma halini üzerimizden atmak zorundayız. Daha modern düşünce biçimleri sayesinde hepimizin, hayvanların ve bitkilerin de dâhil olduğu alanları örtüştürüyoruz. Bu ekosferde hep birlikte yaşıyoruz. Milyarlarca ayrık ve tam anlamıyla ego merkezli sol yarım küreli beyinlerin dünyanın nihai düzeni hakkında kolektif noosferik beyinlerden çok daha az söyleyecek şeyleri olduğunun ise farkında değiliz. Noosfer’in bütün beyin sağ yarım kürelerini kapsadığını ve her birimizin de içinde payı olduğunu akılda tutmamız gerekir. Kararı o verecektir, bütün gezegenimizi bir örtü veya katmanla kapladığı göz önüne alındığında, bu engin, plazmik noosfer’in solar enerji alanlarının içine ve oradan da kozmik alanlara doğru dışsal bir etkileşim kurmasının imkânsız olduğunu sanmıyorum. Böylece eğer rüyalarını dinlemeye istekliyse, hepimiz kozmosun içine işleriz. Onu basit bir makineden özgün bir insana dönüştürecek olan şey onun düşleridir. Bundan sonra, heybetli demir zırhını şangırdatarak çalımla gezmeyecektir; çünkü onun küçük kurallığının burada bir hükmü yoktur; tıpkı negatif iyonların alanı gibi uçarak daha yukarılara süzülecektir, tıpkı Ubik romanımda, kitapla aynı ismi taşıyan varlık gibi yaşamın kendisi olacak ve yaşam verecek ama ona belirli bir isim verilemediği için kendini hiçbir zaman tanımlayamayacaktır.

 

Örtüyü kaldırdığımızda –örneğin, doğrusal zamanda ilerlediğimizde ya da bir şekilde sabit kalırken doğrusal zaman ileri doğru hareket ettiğinde, artık hangi model daha doğru ise– çok çeşitli entelekyaları[13] olan bizlere sürekli işaretler gönderilir, bilgi verilir ve en önemlisi etrafımızı saran evrendeki duvarlarla daha az kısıtlanırız; bu bağlamda evrenin bütün kısımlarıyla uyum sağlarız. Bundan daha görkemli bir düzen yoktur: Entelekyanın bir temsilcisi olarak bu önceden belirlenmiş işaretleri, sadece bana ulaştığı zaman açıklamam gerektiğinin farkındayım ve her bir işaretin geleceği zamana –zamandaki yörüngeye– dair kontrolün tamamen evrenin ellerinde olduğunu da biliyorum… Bu, benimle çevrem arasındaki kopması imkânsız bağı fark etmemi sağlayan nefes kesici bir kavrayış.

 

İçimizde, bellek izlerinin işlendiği sistemler arasındaki tepkide ve her şeyden önce entelekyayı belirlemiş, hafızaya almış ve ardından da sistemin önünü kesmiş olan Ajans bu işaretin zaman çizgisinin neresinde kısıtlamadan kurtulacağını tam bir kesinlikle bildiğini ima etmeye ilişkin sistemleri sırayla ateşleyen, biriken işaretlerde de böyle bir düzen vardır. Şans işin içine hiç girmez – tesadüflerin en sevimlisi evrenin büyük bir kurnazlıkla tasarlanmış olmasıdır.

 

Böceklerin açıkça daha değersiz türler olduğunu düşünerek kendi türümüzün onlardan ayrıldığını nasıl hayal edebildik, bunu bazen merak ediyorum. Ancak bizim de farklı bir yanımız var: Örneğin karıncalar aynı işaretle kısıtlamadan kurtulurlar, böylelikle aynı davranış ortaya çıkar; sanki sonsuza dek işin içine hep tek bir karınca giriyormuş gibidir. Ama biz, yani her birimiz eşsiz bir entelekya olduğumuz için, birbirine hiç benzemeyen dizilişlerdeki işaretleri alır ve bunlara birbirine hiç benzemeyen yollarla tepkiler veririz. Yine de karıncanın duyduğu ve bizi de ortak bir neşeyle canlandıran şey evrenin lisanıdır.

 

Romanlarımdaki malzemelerin çoğunu rüyalarımdan derlerim. Örneğin Flow My Tears’da romanın sonlarına doğru Felix Buchman’ın gördüğü güçlü rüya, at sırtındaki ihtiyar bilgeyle ilgilidir. Bu rüyayı romanı yazdığım sıralarda gerçekten görmüştüm. Mars’ta Zaman Kayması romanında o kadar çok rüya tecrübesine yer verdim ki, bugün okuduğumda bile onları ayırt edemiyorum.

 

 

Ubik de aslında bir rüyaydı, daha doğrusu rüyalar dizisiydi. Bana kalırsa, dünya hakkında Sokrat öncesi felsefi düşüncelere dair güçlü motifler (bir isim vermek gerekirse, Empedokles’in fikirlerini söyleyebilirim) barındıran bir roman ve elbette yazdığım sırada bunlara âşina değildim. Radyo yayını geliştirilene dek, noosfer’in düşünce unsurlarını çok zayıf enerji formları halinde taşımış olması mümkün; bu nedenle noosfer’in enerji düzeyi sınırlarının dışına çıkıp kendine ait bir yaşam kurgulamıştır. Artık insanın bilgisinin pasif bir deposu olarak çalışmıyordu (yani Sümerlerin inandığı gibi bir “Bilgi Okyanusu” değildi) ama elektronik sinyallerimizdeki olağanüstü akım dalgalanmalarından ve bunların içindeki bilgi zengini materyallerden dolayı, muazzam genişlikteki bir eşiği geçmesi için ona güç verdik. Deyim yerindeyse, Philo[14] ve diğer antik çağ düşünürlerinin Logos[15] adını verdiği şeyi yeniden canlandırdık. Eğer varsayım doğru ise bundan sonra bilgi, beyinlerimizden bağımsız kolektif bir akılla birlikte hayat kazanmıştır. Yalnızca bizim bildiklerimizi bilmekle ve bir zamanlar bilinenleri hatırlamakla kalmaz, aynı zamanda kendine has çözümler de üretmeyi başarır: Muazzam kapasiteli bir Yapay Zekâ sistemidir. Aradaki fark, “duyduğu” bir Beethoven senfonisi “hatırlayabilen” bir kasetçalarla sürekli yeni senfoniler yaratabilen bir başka kasetçalar arasındaki farklılık gibidir; yeryüzünde şimdi ve şimdiye kadar varolan bütün kitapları okumuş olan ve şimdi de kendi kitabını yazan gökteki kütüphanedir, geceleri onun hikâyeleri bize okunur. Yapılmakta Olan Büyük İşler’den oluşan büyüleyici öykü anlatılır.

 

Le Guin’in Lathe of Heaven romanıyla ilgili olarak Ian Watson’un Science Fiction Studies dergisine yazdığı makaleden bahsetmem gerektiğini düşünüyorum: Watson bu mükemmel yazısında BK yazınında şimdiye dek üretilmiş en dikkat çekici öyküye işaret etmektedir: Frederic Brown’ın Astounding’de yayımlanan öyküsü “The Waveries.”[16] Bu öyküyü mutlaka okumalısınız. Okumazsanız çevrenizde var olmaya başlayan evreni anlayamadan ölüp gidersiniz. The Waveries, yaydığımız radyo dalgaları sayesinde Dünya’nın çekiciliğine kapılır ve faks mesajı haline dönüşmüştür; bizim radyo sinyallerimize benzedikleri için ne olduğunu ilk başta pek idrak edemedik. Lathe hakkında Watson şunları söylemektedir:

 

Muhtemelen George (Orr) düşünde barışsever bir toplumun düşman bir topluluk tarafından istilasını görmüştü; yine de baskın ihtimal uzaylıların, savundukları gibi, “rüya zamanının parçası” olmaları, bütün kültürlerinin “kendini varlığın içinde düşleyen gerçeklik” şekli etrafında dönüp dolaşması, Frederic Brown’ın öyküsündeki Waveries gibi radyo dalgaları yerine yalnızca rüya dalgaları aracılığıyla Dünya’nın çekiciliğine kapılmış olmalarıdır [sf. 71-72].

 

Le Guin’in çalışmasındaki bu konu ve benim konum korkutucu şeyler gibi görülebilir. Peki ya rüyalar nedir? Başka yıldızlardan (mesela Bayan Le Guin’in romanındaki Aldebaran gibi gezegenlerden) dünyamıza gelen düş-evren varlıklar var mıdır? İnsanların gördüğü UFO’lar bu düş-evrendeki tuhaf yaratıkların transformatörleri veya dönüştürücüleri gibi hareket eden bilinçdışı zihinlerinin kurguladığı hologramlar mı?

 

Geçen yıl boyunca kafamda bir yerlerde telepatik iletişimin devam ettiğine işaret ediyormuş gibi görünen –“gibi görünen” kelimesini özellikle vurgulamak isterim– pek çok düş gördüm, ama Ornstein’ın arkadaşı Henry Korman’la konuştuktan sonra bunun aslında Martin Buber’ın  I-and-Thou[17] kitabındaki gibi bir diyaloğa danışan sağ ve sol beyin yarım kürelerim olduğunu düşündüm. Buna rağmen, rüya materyallerinin çoğu benim yaratma yeteneğimin çok daha ötesindeymiş gibi görünüyordu.  Bir noktada Taoizm’deki yin ve yang gibi zıt çiftlerin birbirinin yerine geçtiği (ve daha çok da sevgiye karşı çekişme gibi Empedokles’in dünyanın diyalektik etkileşimine benzeyen), farklı yönlere dönen ikiz rotor halinde bana gösterilen karmaşık bir mühendislik prensibini kâğıda dökmem için bir deneme yapıldı. Ancak onların rüyamda bana gösterdikleri bu şey gerçek bir mühendislik ürünüydü; bana bir kalem gösterdiler ve, “Bu senin çağında bilinen bir prensipti,” dediler. Ben bir kalem bulmak için koştururken, “Biliniyordu ama bir bodrum katına gömüldü ve orada da unutuldu,” diye eklediler. İki rotor arasında kam yönünde hareket eden yüksek torklu zincir tahrikli karmaşık bir mekanizmaydı ama uyandığımda sistemin esasını bir türlü anlayamadım. Daha sonraki rüyalar deniz suyuna uyguladığımız ozmos işleminin bize sadece saf su değil, aynı zamanda bir enerji kaynağı da kazandırabileceğini daha anlaşılır hale getirdi. Ne yazık ki, bu türden bir malzemeyi sunmaya başladıklarında karşılarında yanlış bir adam duruyordu; bu konularda hiç eğitimim yoktu. Buna rağmen kaynak kitaplara 1000 dolar harcayıp bana gösterilen mekanizmanın ne olduğunu anlamaya çalıştım. Sonuçta şunu öğrendim: Bir tür yüksek ardıl izlem faktörüyle[18] ilgisi var, bu faktör bana gösterilen ikiz rotor sisteminde bir kusurdan bir avantaja dönüşüyor. Fren sistemine gerek yok, iki rotor da sürekli aynı hız vektöründe hareket ediyor, tork ise tahrikli bir kam zinciri tarafından aktarılmaktadır.

 

Bu açıklamayı sadece bilinçsizlik halimin hafızamdan, bilinçli dikkatimin ve ilgimin anlamadığı mühendislikle ilgili makaleleri okuduğunu veya Aldebaran gibi başka bir gezegenden gelen düş-evren varlıklar olduğunu göstermek için yapıyorum. Belki de kendi noosfer’lerini bizimkiyle birleştiriyorlardır, kim bilir? Belki de kötürüm, iç çürüten bir hastalığa yakalanmış, iki bin yıldan daha uzun bir zamandan beri hüküm süren kara kışın ortasında, sanç döngüsü içindeki fare misali çıkmaza girmiş bir gezegene yardım getiriyorlardır? Eğer yanlarında bahar mevsimini getiriyorlarsa, gelen kim olursa olsun onları ayakta karşılarım; Ubik’teki Joe Chip gibi soğuktan ve usançtan korkarım, yukarı doğru yükselen sonsuz merdivenleri aşındırırken, zalim birinin ya da yüzüne zalim bir maske takmış birinin yardım etmeden beni öylece izlediği sırada ölmekten ürkerim – pasif bir seyirci gibi her şeyi seyreden empati yoksunu bir makine Harlan Ellison’ın[19] aklından hiç çıkmayan korkunun aynısıdır. Katilin kendisi (Ubik’te bu kişi Jory’dir) daha da korkunç olabilir, bu karakter görür ama yardım eli uzatmaz. Bana göre android kişilik, Harlan’a göre ise şeytani yarı-tanrı budur; onun varlığıyla ilgili bir düşünce ikimizin de tüylerini ürpertiyor. Düş-evren hakkında eğer gerçekten böyle bir toplum var ise, kim olurlarsa olsunlar, itici androidler değil her bakımdan insan olduklarını size söyleyebilirim. Gezegenimize, kirlenmiş ekosferimize, hatta belki de Birleşik Devletler’i, Portekiz’i, Yunanistan’ı pençesine alan zorba yönetimlere karşı bir yardım eli uzattılar ve bir gün Sovyet bloğundaki zorba iktidarı da devirecekler. Bahar mevsimi fikrinin esasını kavrarken hapishanenin demir kapsının açılışını, zavallı mahkûmların Beethoven’in Fidelio’sundaki gibi gün ışığına çıkışını düşünüyorum. Operadaki o an, güneşi görüyor ve sıcaklığını hissediyorlar. Nihayetine, özgürlük borusu çalarak yaşadıkları zulüm dolu hapishane yaşamının kalıcı olarak sona erdiğini duyuruyor; dışarıdan gelen yardım sonunda onlara ulaşmıştır.

 

Arada sırada birisi bilimkurgu yazarının yanına yaklaşır, bir sırrı biliyormuşçasına, deli bir gülüşle, “Yazdıklarınızın doğru olduğunu biliyorum, hepsi şifreli. Bütün BK yazarları onların şifre çözücüleri,” diyerek sırıtır. Haliyle, “onların” kim olduğunu sorarım. Cevap hep aynıdır: “Bilirsiniz işte. Yukarıdakiler. Uzaylılar. Çoktandır yeryüzündeler ve sizin yazdıklarınızı kullanıyorlar. Bunu biliyorsunuz.”

 

Belli belirsiz gülümserim ama bu tür olaylar hep keyfimi kaçırır. Yine de başıma sürekli gelir. Açıklamak hoşuma gitmiyor ama muhtemelen (1) telepati diye bir şey var; (2) CETI[20] projesinde yer alan dünyadışı varlıklarla telepati yoluyla iletişim gayet mantıklı bir fikir olabilir – elbette telepati ve ETI’lar[21] diye bir şey varsa. Aksi takdirde çalışmayan bir sistemle, gerçekte var olmayan birileriyle temas kurmaya çalışıyoruz demektir. En azından bu bizi uzunca bir süre meşgul edecektir. Ancak daha önce de ifade ettiğim bir enerji türü olarak zaman teorisini geliştiren Dr. Nikolai Kozyrev’in başkanlığını yaptığı bir Sovyet astronomi grubunun güneş sistemimiz dâhilindeki bir ETI’dan sinyaller aldığını şimdi anlıyorum. Eğer bu doğruysa –bu arada bizim halkımız da Sovyetlerin işi bitmiş uydularımızdan ve diğer uzay araçlarımızdan gelen içi boşalmış, bozuk ve işe yaramaz sinyalleri aldığını söylüyor– bu ETI varlıkların ya da ortak aklın Dünya’yı çevreliyormuş gibi görünen büyük plazmanın içinde bulunduğu ve güneş patlamaları ve benzeri olaylarla ilgisinin olduğu ileri sürülebilir; elbette ben yine noosfer’le ilişkilendiriyorum. ETI ve TI[22] Bayan Le Guin’in Lathe hakkında yazdıklarıyla ciddi benzerlikler taşımaktadır. Her BK meraklısı bilir ki, benim çalışmalarım da benzer konularla ilgilidir… Böylelikle bıkıp usanmadan her BK yazarının önüne çıkıp, “Yazdıklarınız şifreli mesajlar…” vb. şeyler söyleyen çatlaklara makul olmaları için birkaç sinir bozucu işaret veriyorum. Doğrusu, özellikle düş halindeyken, bağımsız bir düşünme yetisine sahip ve kendi sonucumuz olan ve ETI’larla, bunların üçünün karışımıyla ve Tanrı bilir başka nelerle ilişkisi olan bir noosfer’in etkisi altında kalıyor olabiliriz. Bu Yaratıcı olmayabilir, ama Sonsuz Akıl’a olabildiğince yaklaştığımız bir şeydir. Merhametli olduğu açıktır, Maslow’un eğer doğa bizden hoşlanmasaydı bizi çoktan idam ederdi sözünü hatırlarsak, buradan doğadaki Sonsuz Noosfer fikrini ortaya çıkarırız.

 

Sıcakkanlı, nazik ve düşünceli olan insanoğlu belki de gerçekten bir makinedir. Bu nesnel yapılar, etrafımızdaki doğal nesneler ve özellikle de inşa ettiğimiz elektronik donanımlar, sinyal vericiler, mikrodalga aktarım istasyonları, uydular, otantik bir yaşamın üzerindeki bir perde olabilir; çünkü belki de bunlar mutlak Akıl’a daha bütünlüklü ve bizce anlaşılması güç bir şekilde bütünleşiyor olabilirler. Muhtemelen sadece biçimsizleştiren bir örtüyü değil, ardını da görüyoruz. Belki de gerçeğe en yakın tahmin şunu söylemektir: “Her şey aynı derecede hayat doludur, aynı derecede özgürdür, aynı ölçüde duyarlıdır; çünkü sadece canlı veya yarı ölü değildir, aksine her şeye rağmen hayatta kalmaktadır.” Radyo sinyallerini bir verici yayınlar; sinyaller çok çeşitli bileşenlerin içinden geçer, değiştirilir ve gücü artırılır, dış hatları değişime uğrar, sesi azalır ve geri çevrilir… Biz ise, tıpkı bilim insanlarının radyoaktif nesneleri topladığı şu metal kollar gibi bir uzantıyız. Bizler Tanrı’nın şeyleri oradan oraya taşımak istediği zaman giydiği eldivenleriz. Bir sebepten dolayı, o, bu gerçeği böyle ele almayı tercih ediyor (bu kelime oyununu devam ettireceğim).

 

 

Bizler O’nun yarattığı, üzerine giydiği ve kullandığı sonunda da gözden çıkardığı giysileriz. Aynı zamanda da üzerlerine belli bazı zırhları kuşanan belli bazı kelebekler üzerinde yanlış bir izlenim bırakmaya yarayan zırhlarız. Zırhın içinde kelebek ve kelebeğin içinde de başka bir gezegenden gelen bir sinyal duruyor. Hâlen yazmayı sürdürdüğüm romanda (belki de Düş Gören’in benim aracılığımla anlattığı ifadede) bu yıldızın adı Albemuth. Bu fikir aklıma geldiğinde Bayan Le Guin’in Lathe romanını henüz okumamıştım ama o romanın okuyucuları engin bir ağ içindeki istasyonlar olduğumuzu ve bunun farkında olmadığımızı söylediğimde neyi kastettiğimi hemen anlayacaklardır.

 

Modern Sufilerin önde gelenlerinden olan İdris Şah’ın söylediği [tercüme ettiği] Rumi deyişini bir düşünelim: “İşçi atölyede gizlidir.”

 

Pisagor ve Platon’un döneminden bu yana var olduğu bilinmeyen iki taraflı bir beyin eşitliğini kapsayan bir dünya görüşü keşfetmeye yönelik yeni bir yönteme herkesten önce Dr. Ornstein’ın öncülük ettiği gayet açık olduğundan geçenlerde bütün cesaretimi toplayıp kendisine yazdım. Hayranlarım arada sırada bana mektup yazarlar ve bu sırada elleri heyecandan titrer; ben Dr. Ornstein’a yazarken daktilom bile titriyordu. Mektubumun metnini buraya da alıyorum, bu metin, gerçeklik karşısında yanılsama kategorilerini Dr. Ornstein’ın yardımıyla nasıl açığa kavuşturduğumu anlatan ve yirmi yıllık çalışma ve çabalarıma net bir anlam kazandıran son açıklamadır:

 

 

Sayın Dr. Ornstein,

 

Kısa bir süre önce Bay Henry Korman ve Bay Tony Hiss’le tanıştım (Tony The New Yorker dergisi adına benimle söyleşi yapmak için gelmişti). Henry’yle Sufizm hakkında olağanüstü bir sohbet yaptım ve sizin iki taraflı beyin yarımküresinin denge eşitliğiyle ilgili öncü çalışmalarınıza karşı fanatik bir coşkunun sınırında duran hayranlığımdan söz ettim. Bu nedenle, onların sizi tanıdıklarını öğrenerek cesaretimi toplayıp size yazıyor ve soruyorum: Beynimin sağ yarım küresinin geliştiğini tecrübe ettiğimden bu yana bende ne gibi değişiklikler oldu? (Bu gelişimi esas itibariyle ortomoleküler vitaminler[23] ve yoğun meditasyon aracılığıyla gerçekleştirdim.)

 

Dr. Ornstein, size şunu anlatmak istiyorum; bu olay on ay önce meydana geldi ve o zamandan beri daha farklı bir insanım. Ancak bana daha olağanüstü gelen şeyin (ki bu konu hakkında da yazıyorum, ama roman şeklinde, adı To Scare The Dead) romanda yer verdiğim haliyle öncüllerinden bahsetmek istiyorum:

 

Modern dünya değer ve itkileri (para, güç ve prestij) sahibi sıradan bir Amerikan vatandaşı olan Nicholas Brady iki bin yıldır içinde uyuklayan bir varlığın yaşamına bir göz kırpmıştır. Bu varlığın adı Essene’dir, kendisine vaat edilen dirilişin gerçekleşeceğini bilerek ölmüştür; bunu biliyordu çünkü onun ve Qumran halkının diğer bireylerinin elinde bunun gerçekleşmesini kesin hale getiren bilimsel pratikler, ilaçlar ve gizli formüller vardı. Derken, başkahramanımız Nicholas Brady bir anda kendisinin bir eşinin daha var olduğunu anlar: Artık dünyevi mesleği ve hedefleriyle eski kendisi ve M.S. 45 dolaylarındaki Qumran Vadisi’nden gelen, kutsal değerleriyle kutsal bir adam olan ve “Demir Kent” gibi gördüğü dünyevi fiziksel dünyaya karşı mutlak bir muhalefet taşıyan Essene vardır. Qumran zihni Brady üzerinde egemenlik kurar ve bu Qumran insanı gibi başka kişilerin de dünyanın çeşitli yerlerinde hayata döndüğü açıkça belli olana kadar, Brady’yi bir dizi karmaşık olayın içine çeker.

 

Qumranlı kişiyle birlikte Kitab-ı Mukaddes üzerinde çalışan Brady, Yeniş Ahit’in şifreli bir metin olduğunu anlar. Qumranlı kişi bu şifreyi okuyabilmektedir. “İsa” aslında Zagreus-Zeus’tur, müritlerinin ihtiyaç halinde yararlandığı biri uysal, diğeri bütünüyle güçlü iki biçimi vardır.

 

Roman yapısına uygun olması için Thomas adını verdiğim Qumranlı kişi, zaman geçtikçe, bunların Parousia[24] yani Mahşer Günü olduğunu Brady’ye anlatır. Hazırlıklı olmak gerekir: Thomas ona kendisinin kutsallığını hatırlatarak kendini hazırlayacaktır. Thomas buna anamnesis adını verir. Thomas, Brady’yle arasında özel bir değer eşitliği geliştirir ama akıl almaz düzeyde cahil Brady, yani Erasmus adıyla bilinen varlık, için bir öğreti kaynağı olarak evrimleşir, o aslında dünyanın etrafını tam anlamıyla dolduran noosfer’deki bir istasyondur, öyle ki eğer noosfer’in farkına varırsanız, bilinçsizce değil bilinçli bir şekilde ondan faydalanabilirsiniz; bunlar ilk çağlarda da bilinen ve Delphi tapınağındaki Sibyl’lerin[25] faydalandığı “Bilgi Okyanusları”dır. Ancak, bu bir kılıftır çünkü Brady aslında Qumran insanlarının tanrısının efsanevi İsa değil, gerçekten de Zagreus olduğunu anlar ve bir araştırma yaparak Zagreus’un aslında Dionysos’un bir formu olduğunu öğrenir. Hıristiyanlık Dionysos’a tapınmanın son halidir, garip ve sevimli Orpheus figürü arıtılarak geliştirilmiştir. Tıpkı İsa gibi, Orpheus da sadece Dionysos toplumsallaştırıldığında gerçek hale gelir; burada başka bir ırkın, insan ırkının değil, ziyaretçi bir türün çocuğu olarak doğmuştur, Zagreus halihazırda durgunluk döneminde olan “deliliğinin” üzerinde kademeli değişiklikler yapmayı öğrenmek zorunda kalmaktadır. Esas itibariyle, o, onun bir ifade aracı olarak bizi yeniden düzenlemek için bizimle birliktedir ve bunun MO’su[26] onun egemen olduğu varlığımızdır – ilk Hıristiyanların bulmaya çalıştığı ve düşmanları Romalılardan sakladıkları şey. Dionysos-Zagreus-Orpheus-İsa adı Roma ya da Washington D.C.’de olsa hep Demir Kent’e karşı savaştırıldılar; o bahar mevsiminin, yeni bir hayatın, küçük ve biçare yaratıkların tanrısıdır, o sevginin ve coşkunun tanrısıdır, aynı zamanda günlerce oturup bu roman üzerinde çalışan tanrıdır.

 

Ancak romanda Thomas şöyle der: “Kıyamet Günü, Yuhanna’nın Esinleme kitabında heyecanlı bir dille anlattığı zorbalığın yıkılış anı geldi. İsa-Zagreus birbiri ardına kendisini zapt ediyor; o tekrar hayata döndü.

 

Kış mevsimi sırasında, şarabın, üzüm bağlarının ve bağ bozumunun tanrısı Dionysos’un uyuduğuna inanılırdı. Bilinirdi ki, ölüye ne kadar benzerse benzesin aslında hâlâ hayattadır (James Joyce’un Finnegans Wake romanında üzerine bira dökülen ölünün canlanması bunun en güzel anlatımıdır), fakat canlı olduğu hiç anlaşılmazdı. Sonra –ona inanların ve onu anlayanların beklediği gibi– tekrar doğardı. Müritleri bunun olacağını bilirdi; onlar bu sırrı öğrenmişti (“İşte! Sana bir sır vereceğim!”). Burada, Hıristiyanlığın da dâhil olduğu mistik inançlardan söz ediyoruz. İnsan kültürünün uzun kış mevsimi sırasında tanrımız uyuyordu (bu süre mevsimlerin yıllık döngüsüne eşit değildir, M.S. 45’ten başlayıp bugüne dek süren zihinsel kış mevsimine kadar sürmüştür); kışın ümitsizlik ve mağlubiyet karı (bizim durumumuzu ele alındığında siyasi karmaşa, moral bozukluğu, ekonomik çöküntü; gezegenimizin, dünyamızın ve kültürümüzün kış mevsimi) her şeyi sarıp sarmaladığında eğri büğrü, ihtiyar ve görünürde ölmüş gibi duran asma filizi yeni bir hayata adım atar ve tanrımız –sanılanın aksine dışarıda değil, içimizde– yeniden doğar. Kar örtüsü altında değil, beyinlerimizin sağ yarım kürelerinde uyuklamaktadır. Bekliyorduk ama neyi beklediğimizi bilmiyorduk. İşte, o an geldi. Bu gezegenimizin bahar mevsimi, bu mevsim daha derin ve daha önemli. Demirin soğuk zincirleri kırılıyor ama bunu sağlayan bir mucize. Karakterim Nicholas Brady gibi, beynimin sağ yarım küresinde dirilen Zagreus’u taşıyorum ve onun tanrısal bilgeliğini, kişiliğini, hayat enerjisini, yenilenmiş yaşamın tufanını hissettim; çevresinde gördüğü adaletsizliklerden, yalanlardan hiç hoşlanmadı ve, “Sevilen insanların huzursuz etmediği gölgeli yeşilliklerin ortasında durur / Ormanın en küçükleri gözden uzakta yaşar,” (Euripides) sözlerini hatırladı. Dr. Ornstein, size kış mevsimini sona erdirdiğiniz ve içimizde hâlâ uyuyan bahar mevsimine tekrar hayat verdiğiniz için de ayrıca teşekkür ederim.

 

Galiba halüsinasyon ve gerçeklik arasındaki kesin çizgi de bir tür halüsinasyon haline geldi ve belki de ben rüya tecrübelerimi gereğinden fazla ciddiye alıyorum. Ama şimdilerde daha fazla, örneğin Malay Yarımadası’ndaki Senoi Kabilesi[27] gibi, ilginç durumlar da karşımıza çıkıyor. (Bkz. Charles T. Tart’ın Altered States of Consciousness çalışmasında yer alan Kilton Stewart’ın “Dream Theory in Malaya” adlı makalesi.) Rüyalarımdan birinde bana “İsa” kelimesinin gerçek bir isim değil, bir neolojizm[28], bir şifre, olduğu söylendi; eski günlerde metni okuyanlar yani ezoterikler[29] (muhtemelen Qumran halkı) “Zeus” ve “Zagreus” kelimelerinin “Jesus” (Lat. İsa anlamına gelir) kelimesinin işaret ettiği tam sayıda birleştiğini görmüşlerdi. Sanırım buna yer değiştirme şifresi adını veriyorlar. Normalde insan böyle rüyalara hatta rüya olduğu kadar gerçek de sayılabilecek, mesela başka bir şekilde elde edemeyeceğiniz kesin bilgileri size sunan bir Yapay Zekâ sistemi olabilecek düşlere pek itibar etmez. Ancak önceki gün bir kelimeyle ilgili imla kontrolü yapmak için dilbilgisi kitaplarımdan birini açtığımda dikkat çekecek kadar benzer şu yazılı metinlere rastladım: Birincisi, içinde kutsal metinlerimiz bulunduğu için hepimizin bildiği Yeni Ahit: …” Davut’un kökü ve soyu Ben’im, parlak sabah yıldızı Ben’im.” (Esinleme 22:16, İsa’nın kendini tasvir edişi.)

 

Ve diğeri ise,

 

Onundur,

Sürüsünü toplayıp kökleriyle beslediği bütün ağaçlar,

Sevinç Tanrısı Dionysos, kötülükten uzak yıldız,

Toplanmış meyvelerin ortasında parlayan yıldız

 

(Pindaros, Plutarch’ın en sevdiği dörtlüklerden biri, M.Ö. 430 civarı.)

 

İsimler nedir? Bu sarhoşluk tanrısıdır, kutsal mantarı (John Allegro) ya da şarabı içine alır veya o kadar komik bir espri bulur ki, tıpkı şu fiziksel espriler üzerine kurulu sessiz komedi filmlerini seyrettiğiniz andaki gibi gülmek ve ağlamak için hiç sebebiniz kalmaz. Pindaros’un kısacık bir dörtlüğüne göre, bizim sürümüz ve ağaçlarımız var, bunların yanı sıra İsa’ya ait iki büyük sembole de sahibiz, bütün Batınilerin (gizli anlamları sadece seçilmiş kişilere öğreten mezheplere verilen isim) onu bu isimlerle tanısa da onun gizli iki terimi daha var: kök ve yıldız.

 

“Kök ve yıldız” referansı ilke ve son anlamına gelen “Ben Alfa ve Omega’yım,” zaman kapsamının uzay kapsamına eşdeğer görülebilir. Bu nedenle “kök ve yıldız” şuna işaret eder: Ben yukarıdaki dünyevi âlemden ve aşağıdaki yıldızlı cennetten geliyorum. Ama bu parlak sabahyıldızında başka bir şey görüyorum. Sanırım, “İnsanlığın baharının geldiğini anlatan işaret başka bir yıldızdan geliyor,” diyordu. Dostlarımız var ve bu dostlarımız ETI’lar ve O’nun bize dediği gibi bu parlak sabahyıldızı aslında sevginin yıldızıdır.

 

 

[1] Yapılan etkiye otomatik tepki verebilen cihazlar için kullanılan terim. (ç. n.)

[2] Sefer Yetsirah. Yaradılış Kitabı. Büyü ve kozmik inanç öğeleri barındırır. Yahudi inancının en eski metni olarak kabul edilir. (ç. n.)

[3] Ralph Waldo Emerson’ın “The Veil of Maya” isimli şiirinden esinlenmiştir. (ç. n.)

[4] Johannes Scotus Erigena. İrlandalı Ortaçağ düşünürü. Hıristiyanlık ile Antik Yunan ve Platon Felsefesi arasında ilişki kuran çalışmaları vardır. (ç. n.)

[5] İsa’dan sonra 205-270 yılları arasında yaşayan filozof. Felsefe tarihinin en önemli mistik düşünürlerindendir. Tek olan ile akıl arasında ayrım yaparken her ikisini de tanrısal olarak tanımlamıştır. Felsefede yeni bir çağın öncülerindendir. Arap yarımadasında “Şeyh-i Yunanî” adıyla da bilinir. (ç. n.)

[6] Dr. Charles T. Tart (1937-). Bilincin doğası ve özellikle de bilincin değişikliğe uğramış halleri konusunda çalışmalar yapan Amerikalı psikolog. Altered States of Consciousness (1969) ve Transpersonal Psychologies (1975) konulu çalışmaları modern psikolojinin temel metinleri olarak kabul edilmektedir. (ç. n.)

[7] 1705-1780 yıllarında yaşamış olan tıp profesörü. Özellikle zihin ve beden ilişkisi üzerine çalışmalar yapmıştır. (ç. n.)

[8] Kıyametten Sonra. Dr. Bloodmoney’deki Karakter Sistemleri. (ç. n.)

* Jameson’ın uyuşturucuları ve şizofreniyi yazıdaki haliyle kastedip benimle ilişkilendirmediğini umarım.

[9] Pierre Teilhard de Chardin (1881-1955). Paleontoloji ve jeoloji alanında çalışmalar yapan Fransız Cizvit Rahibi. Pekin Adamı’nın keşif çalışmalarında da yer almıştır. Evrenin evrimleşmeye başlamak için ulaştığı maksimum karmaşıklık ve bilinçlilik düzeyi olan Omega Noktası kavramını ve Vladimir Vernadsky’yle birlikte çalışarak noosphere düşüncesini ortaya atmıştır. Fikirleri özellikle Katolik Kilisesi tarafından tepkiyle karşılanmış ve çalışmalarının basılması engellenmeye çalışılmıştır. (ç. n.)

[10] Noosphere. Evrim ve bilinç kayıtlarının tutulduğu düşünülen muhtemel katman. İnsan Düşüncesi Katmanı anlamına gelir. Vladimir Vernadsky ve Pierre Teilhard de Chardin tarafından geliştirilmiştir. Yeryüzünün gelişiminde maddenin oluşumu (geosfer) ve biyolojik yaşam (biyosfer) sonrasındaki üçüncü aşamadır. Vernadsky’ye göre insanlar bu aşamada nükleer çalışmalar sayesinde maddeleri değişime uğratarak kendilerine kaynak yaratmayı başarabilmektedir. (ç. n.)

[11] Tek Tanrı fikrini ilk kez dile getiren Antik Çağ düşünürü. (ç. n.)

[12] (Yun.) Mutlak akıl. Bilgece konuşma ve söylenenleri kavrama yetisi. (ç. n.)

[13] Enthelechy, entelekya. Aristoteles’e göre her bireyin ulaşacağı kendine özgü olgunluk derecesi. Modern felsefi sistemlerin çoğunda bireyi kendisini gerçekleştirmeye iten ve bu konuda onu destekleyen yaşamsal öneme sahip bir güç olarak tanımlamaktadır. (ç. n.)

[14] Philo (M.Ö. 50-M.S. 20). İskenderiyeli Philo adıyla da bilinen Musevi Helenistik Çağ düşünürüdür. Yahudi inancı ile Platon felsefesini alegoriler kullanarak bütünleştirmeye çalışmıştır. (ç. n.)

[15] Dünyayı yöneten akıl, anlam ve kavrama yeteneklerinin hepsi. Herakleitos’a göre değişmeden kalan tek şey. (ç. n.)

[16](İng.) Titreşimler, titreşenler, dalgalar. (ç. n.)

[17] Martin Buber. Teolog, filozof ve anarşist Yahudi düşünür. Sosyalist etkiler taşıyan diyalog felsefesi varoluşçu psikoterapinin gelişimine önemli katkılarda bulunmuştur. Düşünürün “Ich und Du” (Ben ve Sen: Tanrı Nedir? adıyla Türkçeye çevrilmiştir) isimli 1923 tarihli kitabı insanlarla, tanrıyla ve doğayla kurduğumuz diyaloglarımızın tecrübe ettiğimiz gerçeklikleri nasıl etkilediğini anlatır. (ç. n.)

[18] Hysteresis, Histerezis. Bir sisteminin durumunun, etken parametrelerde meydana gelen ani değişikliklere birdenbire tepki vermemesi, sistemin yakın geçmişteki durumuna duyarlı olmasıdır. Bazen istenen bazen de istenmeyen bir etkidir; mesela trafolarda enerji kaybına neden olurlarken sabit disklere, kasetlere bilgi depolayabilmemizi sağlar. (ç. n.)

 

[19] ABDli bilimkurgu yazarı. Öykülerinde makinelerin egemen olduğu dünyadaki yaşamı anlatır. (ç. n.)

[20] Communication with Extra-Terrestrial Intelligence. Dünya Dışında Yaşayan Akıllı Canlılarla İletişim Projesi. Sonraları daha bilimsel bir temele oturtulması için SETI (Search for Extra Terrestrial Intelligence) yani Dünya Dışı Zeki Varlıkları Araştırma Projesi adını almıştır. İlk çalışmalar 1960 yılında ABD’de Cornell Üniversitesi’nde başlamış daha sonra hükümet desteği yerine özel fonlarla yürütülmeye çalışılmıştır. Özellikle Carl Sagan’ın öncülüğündeki çalışmaları kamuoyunda bilinmektedir. (ç. n.)

[21] Extra-Terrestrial Intelligence. Dünya Dışında Yaşayan Akıllı Canlılar. (ç. n.)

[22] Terrestrial Intelligence. Dünya’da Yaşayan Zeki Canlılar. (ç. n.)

[23] Koruyucu hekimlikte doğru miktarda ve doğru beslenme alışkanlıkları kullanıldığı zaman bağışıklık sistemini güçlendirdiği sanılan vitamin diyetidir. (ç. n.)

[24] Hazreti İsa’nın dünyaya tekrar gelişini anlatan Yunanca kökenli kelimedir. (ç. n.)

[25] Yunan Mitolojisi’ndeki kâhin kadınlar. (ç. n.)

[26] Modus Operandi. Yöntem. (ç. n.)

[27]Malay Yarımadası’nda ve modern dünyanın ilkel (!) diye adlandırdığı yerde toplum. Tüm bireylerinin huzur içinde yaşadığı, yiyecek ve toprağın paylaşıldığı bu topluluğun mutluluğu kültürlerini lüsid rüyalar üzerinde temellendirmelerinden kaynaklandığı ortaya konmuştur. Araştırmacılar Senoi halkının sergilediği psikolojik olgunluk ve dengeyi lüsid rüyalar konusundaki beceri ve tecrübelerine bağlamaktadır. (ç. n.)

[28] Kelime uydurma. (ç. n.)

FALLUS’UN ANLAMI – LACAN

 

penis-bhutan-imago--4-.jpg

Bu yazıda Profesör Paul Matussek’in davetiyle gittiğimiz Münich Max- Plank Enstitüsü’nde

9 Mayıs 1958’de Almanca verdiğimiz konferansın metnini hiç değiştirmeden sunuyoruz.

 

Burada, hiç değilse çağa duyarsız olmayan çevrelerde egemen olan zihniyet tarzları hakkında birkaç hareket noktasına sahip olunduğunda, Freud’dan ilk kez bizim çekip çıkardığımız terimlerin, örneğin bir “öteki sahne”nin orada ne tür bir yankı bulabilmiş olduğu değerlendirilecektir. Şimdilerde açık fikirli çevrelerde gezinen bu terimlerden bir başkasını, “iş işten geçtikten sonra”yı (Nachtrag) kaydedersek, “iş işten geçmesi” bu çabayı yerine getirilmez kılıyor ise, anlaşılmalı ki bu terimler orada işitilmeden kalmıştı.[1]

 

Bilinçdışı kastrasyon karmaşasının şu noktalarda bir düğüm işlevine sahip olduğunu biliyoruz:

1- Terimin analitik anlamında semptomların dinamik yapılanmasında, yani nevrozlarda, sapıklıklarda ve psikozlarda analiz edilebilir olan şeyde,

2- Bu birinci role mantıki açıklamasını veren gelişimin düzenlenmesinde; yani öznenin o olmaksızın kendi cinsinin ideali ile özdeşleşemeyeceği, cinsel ilişkide ağır riskler almadan partnerinin gereksinimlerine cevap veremeyeceği, hatta bu ilişkiden doğacak çocuğunkileri bile uygun biçimde karşılayamayacağı bilinçdışı bir konumun yerleşmesinde.

 

Burada insanoğlunun (Mensch) kendi cinsine yükselmesine içsel olan bir antinomi ile karşılaşıyoruz. İnsan, cinsinin ayırt edici niteliklerini niçin yalnızca bir tehdit sayesinde, hatta bir yoksunluk görünümü altında üstlenmek zorundadır?[2] Freud’un Kültürün Rahatsızlığı adlı kitabında işi, insan cinselliğinin hiç de olumsal olmayan, özsel bir düzensizliği olduğunu telkin etmeye kadar vardırdığını, son makalelerinden birinde de erkek bilinçdışında kastrasyon karmaşasından, kadınınkinde Penisneid’den (penis haseti) kaynaklanan sekellerin hiçbir sonlu (endliche) analize indirgenemezliği konusunu işlediğini biliyoruz.

 

Bu açmaz (aporie), Freud’cu deneyimin ve bunun sonucu olan metapsikolojınin insan üzerine deneyimimize sokmuş olduğu tek olmamakla birlikte ilk açmazdır. Biyolojik verilere indirgenmeye elverişli değildir; Oidipus karmaşasının yapı kazanmasında gizli mitin tam da zorunlu olması bunu yeterince sergiler.

 

Bu vesileyle kalıtım yoluyla geçen kazanılmış bir amnezik özelliğe başvurmak da, sadece tartışmalı olduğundan değil, ama sorunu çözümsüz bıraktığından da yapmacık çözümden başka bir şey değildir: Eğer kastrasyonun ensestin cezası olması da yasada içerilmiş ise, babanın katlini ilksel yasarım sözleşmesine bağlayan nedir?[3]

 

Yalnızca klinik olgular temelinde yürütülecek bir tartışma verimli olabilir. Bu olgular, cinslerin anatomik farklılıklarına bakmaksızın yerleşen ve bu olgudan dolayı kadında ve kadına ilişkin olarak özellikle dikenli bir yorum kazanan bir ilişkiyi, öznenin fallus ile belli bir ilişkisini gösterirler; bunlar aşağıda dört başlık olarak sıralanmıştır:

 

1- Küçük kız çocuğu bir an için bile olsa kendini kastre, yani bu terimin kastettiği anlamda fallustan yoksun olarak değerlendirir; birinin, öncelikle annesinin (ki bu önemli bir nokta), sonra da babasının operasyonuyla; bu anneden babaya geçişde sözcüğün analitik anlamıyla bir transferi ayırt etmeyi tanımayı gerektirecek tarzda gerçekleşir.

2- Dalıa ilksel düzeyde her iki cinste de anne fallusla donatılmış, yani fallik anne olarak değerlendirilir.

3- Karşılıklı bağlantılı olarak, semptomların oluşumu söz konusu olduğunda, kastrasyonun anlamı aslında (klinik olarak ortaya çıkan) etkili ağırlığını, ancak annenin kastrasyonu olarak bulgulanmasından itibaren alabilir.

4- Bu üç sorun, fallik evrenin gelişimdeki mantığı sorusunda doruğa ulaşır. Freud’un bu terimle ilk genital olgunlaşmayı belirginleştirdiğini biliyoruz; bu olgunlaşma bir yandan fallik niteliğin imgesel egemenliği ve mastürbasyondan elde edilen zevkle (jouissance) ayırt edici özelliğine kavuşurken, öte yandan da Freud bu zevki kadında böylece fallus işlevine yükseltilen klitorise yerleştirir; dolayısıyla da her iki cinste de bu evrenin sonuna yani Oiedipus evresinin inişe geçmesine kadar, vaginanm bir genital duhul yeri olarak her türlü içgüdüsel haritalanması dışta bırakılmış gibi görülür.

 

Bu görmezden gelmenin, özellikle de yakıştırmadan ibaret olduğu ölçüde, kelimenin teknik anlamıyla bilgisizlik (meconnaissance) olduğu şüphe götürür. Bu görmezden gelme durumu olsa olsa Longus’un bize Daphnis ve Chloe’nin yaşlı bir kadının aydınlatmalarına bağlı geçiş ayinlerini gösterdiği masal ile uyuşmaz mıydı? Böylece bazı yazarlar fallik evreyi bir bastırmanın sonucu olarak, fallik nesnenin burada aldığı işlevi de bir semptom olarak değerlendirmeye yöneldi. Güçlük hangi semptomun söz konusu olduğunda başlıyor. Biri fobi diyor, öbürü sapıklık, bazen her ikisinin de de aynı şey olduğu söylenir. Bu son durumda artık hiçbir şeyin işlemediği görülüyor; bir fobi nesnesinin bir fetişe ilginç dönüşümü söz konusu olmadığından değil, bir ilginçlik söz konusu ise, bunun tam da fetiş ve fobinin yapıdaki yerlerinin farkından kaynaklanıyor olmasından. Yazarlardan bu farkı günümüzde saygın bir konumu olan nesne ilişkisi başlığı altında formüle etmelerini talep etmek boşuna bir iddia olurdu. Bu konuda, ilk kez Kari Abraham tarafından sunulduğundan beri asla eleştirilmemiş ve günümüzde ne yazık ki belli bir rehavet veren “kısmi nesne” gibi yaklaşık bir tasarımdan başka bir şey elde olmadığına göre, başka ne beklenebilirdi ki.

 

1928-32 yıllarından günümüze kalan metinleri yeniden okursak, fallik evre hakkındaki, şimdilerde başıboş bırakılmış tartışmadan geriye, doktrinal bir tutkunun örneği olduğu için bizi ferahlatmasından başka bir şey kalmadığını görürüz; üstelik buna bir de, psikanalizin Amerika’ya yamanmasına bağlı çöküşün kattığı nostaljik bir değer de ekleniyor.

 

Tartışmayı özetlemek bile, kendimizi en seçkin adlarla sınırlarsak, mesela bir Helene Deutsche, bir Karen Horney, bir Ernest Jones tarafından alman konumların sahici çeşitliliğini bozmak pahasına gerçekleştirilebilirdi.

 

Jones’un bu konuya ayırdığı birbirini izleyen üç makale, yalnızca kendi geliştirdiği apharıisis[4]  kavramının gelişimi açısından bile özellikle fikir vericidir: çünkü, kastrasyonun arzusuyla ilişkisi problemini doğru bir şekilde ortaya koyarken, Jones elinde sımsıkı tuttuğu şeyi görmekteki yeteneksizliğini belgeledi; bize birazdan çözümün anahtarını verecek olan terim de bizzat kendi eksikliğinin ürünü gibi gözüküyor.

 

Bizzat Freud’un bir mektubundan yola çıkarak Freud’a tamamen karşıt bir konumu yakıştırmadaki başarısı özellikle eğlencelidir: Zor bir türde gerçek bir örnek!

 

Jones’un doğal hakların eşitliğim yerleştirmeye yönelik savunmasını küçümseyeceğiz diye sorunu bu noktada bırakamayız. (Zaten savunması. Kitabı Mukkades’teki “Ve Tanrı onları erkek ve kadın olarak yarattı” noktasına gelip dayanmıyor mu?) Dolayısıyla eğer fallusun varlığını annenin bedeninde içsel nesne olarak ileri sürecek idiyse, fallusun işlevini kısmi nesne olarak normalleştirmekten ne kazanabilir? Hele kısmi nesne terimi Melanie Klein’a malum olmuş fantezilerin bir işleviyse, üstelik Jones, Klein’m bu fantezileri Oidipal oluşumdan ilk çocukluğa kadar geriye götürmeye dayanan doktrininden kendini alamıyorsa.

 

Sorun, Freud’a konumunun apaçık aykırılığını neyin dayattığını sorgulamak suretiyle ele alınırsa yanılgıya düşülmeyecektir. Çünkü kabul edilecektir ki, Freud bulguladığı bilinçdışı fenomenlerin düzeninin tanınmasında, taklitçilerinin, bu fenomenlerin doğasının yeterli bir eklemlenmesinden yoksun olmalarından ötürü az çok yollarını kaybetmeye mahkum oldukları bir durumdan daha iyi bir konumda idi.

 

Yedi yıldır sürdüğümüz Freud metinleri açıklamasının ilkesi olarak koyduğumuz bu meydan okumadan yola çıkarak belli sonuçlara yöneldik; birinci planda, çağdaş dilbilim analizinde imlenene (sigrıifie) karşıtlığı bağlamında imleyen (signifiant) kavramını analitik fenomenin her türlü eklemlenmesinde zorunlu koşul olarak başa alma sonucuna vardık. Kendisinden sonra gelişen bu bilime Freud elbette başvuramazdı, yine de Freud’un bulgusunun çarpıcı bölümünün tam da bu bilimin formüllerini, onun egemenliğinin tanınmasının beklenemeyeceği bir alandan yol çıkarak önceden görmek zorunda kalmış olmasından kaynaklandığını iddia ediyoruz. Hatta tersine, belki de imleyen-imlenen karşıtlığına etkin anlamını veren Freud’un bulgusudur. Böylece imleyenin kendi etkilerinin belirlenmesinde etkin işlev kazanmasıyla; imlenebilir olan onun işaretine boyun eğer, imleyenin tutkusuyla

imlenen olur gibi gözükmektedir.

 

Böylece imleyenin bu tutkusu insanlık koşulunun yeni bir boyutu haline gelir; öyle ki, konuşan artık yalnızca insan değildir; insanda ve insan sayesinde bu konuşur (çaparle)[5]; insanın doğası hammaddesi haline geldiği dilin etkileriyle dokunur ve böylece onda, fikirler psikolojisinin kavrayabileceği her şeyin ötesinde, sözün ilişkisi yankısını bulur.

 

Böylece denebilir ki, bilinçdışının bulgusunun sonuçları, meydana getirdikleri sarsıntı yalnızca bir geri tepme şeklinde olsa da, pratikte henüz değerlendirilebileceğinden çok ötede kendini duyurmakla birlikte, kuramda daha kendini göstermedi.

 

Şunu da açıklayalım: İnsanın imleyenle ilişkisinin bu şekilde ön plana çıkarılmasının, bu haliyle, örneğin bir Karen Horney’in fallus tartışmasında Freud tarafından feminist olarak nitelenen konumuyla öncülüğünü yaptığı, sıradan anlamıyla “kültüralist” bir konumla hiç bir ilgisi yoktur. Söz konusu olan insanın toplumsal bir fenomen olarak dil ile ilişkisi olmadığı gibi, alay edercesine kendisine duygu denilen somuta başvurma tarzındaki ilke savsaklamasıyla tanınan, ayrıca her türlü metafizik kavrama zamanaşımına uğramış bir müracaat ile aşılamayan şu ideolojik psikogeneze benzer bir şey hiç değildir.

 

Söz konusu olan Freud’un düşler konusunda bilinçdışının sahnesi olarak tanımladığı bu öteki sahneyi (ein anderer Schauplatz) düzenleyen yasalarda, dili oluşturan maddi açıdan oynak öğeler zinciri düzeyinde ortaya çıkan etkileri yeniden bulmaktır. Öznenin kuruluşu açısından belirleyici olan bu etkiler, metonimi ve metafor tarafından oluşturulan ünlenenin bu iki türetiri eğilimine göre imleyende “bir araya getirme” ve “yerine koyma” çifte işleviyle belirlenirler. Bu sınamada sözcüğün matematik anlamıyla öyle bir topoloji ortaya çıkar ki, bu olmaksızın sözcüğün analitik anlamıyla bir semptomun yapısını sadece kaydetmenin bile olanaksız olduğu derhal kavranır.

 

Öteki’nde bu konuşur (ça parle) diyoruz; burada Öteki ile, tam da Ötekinin müdahale ettiği her türlü ilişkide söze başvurmanın çağrıştırdığı yeri kastederek. Eğer Ötekinde bu konuşuyor ise, kulağıyla duymuş olsun ya da olmasın, öznenin imlenenin her türlü uyanışına mantıki önce İliği dolayısıyla, öznenin orada kendi imleyen yerini bulmasından dolayıdır. Bu yerde, yani bilinç dışında eklemlediği şeyin bulgusu bize öznenin nasıl bir yarılma (Spaltung) pahasına böylece kurulduğunu kavrama olanağım verir.

 

İşte burada fallus, işlevi bakımından aydınlanır. Freud’cu doktrinde fallus eğer fantezi sözcüğüyle imgesel bir etkiyi anlamak gerekiyor ise, bir fantezi değildir. Nesne sözcüğünden bir ilişkide ilginin yöneldiği gerçekliği anlamak gibi bir eğilim olduğu ölçüde, fallus bu doktrindeki haliyle bir nesne, (kısmi, içsel, iyi, kötü vs. bir nesne) hiç değildir. Simgelediği organla; penis ya da kiltoris ile ilişkisi ise çok daha azdır. Ve Freud fallus ile ilgili olarak, Antik Çağda’kiler gibi bir surete (simulacre) gönderme yaptıysa, bunun belli bir nedeni vardır.

 

Çünkü fallus bir imleyendir; analizin özne içi ekonomisinde işlevi belki de gizem içinde tuttuğu şeyin peçesini kaldırmak olan bir imleyen. Çünkü o, imleyen ağırlığıyla imlenen etkilerini koşullandırmasından dolayı bu etkileri bütünlükleri içinde adlandırmaya adanmış imleyendir.

 

O halde şimdi bu ağırlığın etkilerini araştıralım. Öncelikle bu etkiler, insan konuştuğu için, gereksinimlerinin kendisinden sapması olgusundan, insanın gereksinimlerinin talebe tabii oldukları oranda ona yabancılaşmış olarak geri dönmelerinden kaynaklanır. Bu, insanın gerçek bağımlılığının sonucu değil (burada nevroz kuramındaki bağımlılık kavramından ibaret olan bir parazit anlayışın bulunduğu sanılmasın), kendi olarak imleyen biçimi almasından ve mesajın Öteki’nin yerinden yayımlanmış olmasındandır.

 

Böylece gereksinimlerde yabancılaşmış olarak bulunan şey, hipotez gereği, talepte eklemlenememekten dolayı bir Urverdrângung (kökensel bastırma) oluşturur; ama gereksinimlerde yabancılaşmış ve ancak bir uzantıda görülebilir olan bu şey, insanda arzu (das Begehren) olarak mevcut olan şeydir. Analitik deneyimden kaynaklanan fenomonoloji kuşkusuz arzunun onu gereksinimden ayıran aykırı, sapkın, yersiz yurtsuz, serseri, hatta rezilane karakterini gösterecek doğadadır. Burada adına layık ahlakçılar her zaman kabul etmesin diye fazlaca doğrulanmış bir olguyla karşılaşıyoruz. Geçmişte Freud’culuğun bu olguya statüsünü vermesi gerekecek gibi gözüküyordu. Halbuki aykırı bir biçimde, psikanaliz, kendini, şu tükenmek bilmeyen, pratik olarak arzuyu gereksinime indirgeme idealinin ardında olguyu yadsırken giderek daha da sıkıcı bir hale gelen bir aydınlanma düşmanlığının başında buldu.

 

İşte bu nedenle burada özgün nitelikleri (Freud’un asla kullanmadığı) früstrasyon kavramında ustaca gözardı edilen talepten yola çıkarak bu statüyü dile getirmemiz gerekiyor.

 

Kendinde talep, çağırdığı tatminden başka bir şeye dayanır. O, bir bulunma (presence) ya da bir bulunmamanın da (absence) talebidir. Anneyle ilksel ilişkinin ortaya koyduğu şey, doyurabileceği gereksinimlerin gerisine yerleştirmek üzere bu Ötekine gebedir. Talep, Öteki’ni, gereksinimleri tatmin etme ayrıcalığına zaten sahip olan, yani yalnız sayesinde tatmin olacakları şeyden gereksinimleri mahrum edebilme erkine sahip olan olarak kurar.

Ötekinin bu ayrıcalığı böylece sahip olmadığı şeyi armağan etmesinin en kökten biçimini sergiler, örneğin onun aşkı denen şeyi.

 

Bu nedenledir ki, talep arz edilebilecek her şeyin özgünlüğünü bir aşk kanıtına dönüştürerek ortadan kaldırır (aufhebt), hatta talebin gereksinim için elde ettiği tatminler bile aşk talebinin çiğnenmesinden başka bir şey olmayacak kadar aşağılaşır (sich erniedrigt) (bütün bunlar, analist-dadılarımızın bağlı olduğu çocuk bakımı psikolojisinde eksiksiz bir biçimde hissedilir).

 

O halde böylece geçersiz kılman tikelliğin talebin ötesinde yeniden ortaya çıkması zorunludur. Bu tikellik gerçekten de orada, ama aşk talebinin koşulsuzluğunun gizlediği yapıyı koruyarak yeniden görünür. Düpedüz bir olumsuzlamanın olumsuzlamasından ibaret olmayan bir tersine çevirmeyle, saf kaybın gücü bir silinmenin tortusundan doğar. Arzu, talebin koşulsuzluğuna “mutlak” koşulu ikame eder: Bu koşul gerçekten de aşk kanıtında bir gereksinim tatminine başkaldıran şeyin düğümünü çözer. Öyleyse arzu ne tatmin iştahı, ne de sevgi talebidir ama ilkinin ikincisinden çıkartılmasından doğan ayrım, hatta bu ikisinin yarılması (Spaltung) fenomenidir.

 

Cinsel ilişkinin arzunun bu kapalı alanını nasıl kapladığı ve orada kendi yazgısını nasıl belirleyeceği kavranabilir. Arzu cinsel ilişkinin öznede -yani cinsel ilişkiyle arzunun karşılıklı olarak birbirlerini gösterdikleri yerde- ortaya çıkardığı bilmecenin tam alanıdır da ondan. İlişkinin uyandırdığı talebin, talepte gereksinimin öznesine geri dönüşü; talep edilen aşk kanıtında söz konusu Öteki’ne sunulmuş çokanlamlılık. Bu bilmecedeki örtüşmezlik, onu belgeleyecek en yakın denklemde kendisini belirleyen şeyi ortaya çıkarır: yani Öteki ve özne, ilişkinin yanlarından her biri, ne gereksinim özneleri olmaya ne de aşkın nesneleri olmaya yeterlidir, ama arzunun nedeninin yerini tutmaları gerekir.

 

Cinsel yaşamda, psikanalizin alanını oluşturan her türlü bozukluğun kökeninde bu doğru vardır. Ama öznenin mutluluğunun koşulunu da bu oluşturur ve şefkatin olgunlaşmasıyla (yani yalnızca bir gerçeklik olarak Öteki’ne başvuru sayesinde) çözmek üzere “genital’ in erdemine yaslanıp örtüşmezliğini gözden saklamak, amacı ne kadar saygın olursa olsun bir dolandırıcılıktan başka bir şey değildir. Burada şunu kaydetmemiz gerekiyor: Fransız analistler, ikiyüzlü genital adanmışlık kavramlarıyla ahlakçı anlayışın yolunu açtılar; öyle ki selametçi ilahi sesleri artık her yerde yankılanıyor.

 

Ne olursa olsun, mademki işlevlerinin yerine getirilmesinde mahkum olduğu yer değiştirme ve yoğunlaştırma oyunu öznenin imleyenle ilişkisini damgalıyor, insan bütün olmayı (“bütünsel kişilik” modern psikoterapinin saptığı öncüllerden bir başkası) hedefleyemez.

 

Fallus, Iogos’un rolünün, arzunun yükselişine katıldığı bu damganın ayrıcalıklı imleyenidir.

 

Bu imleyenin, cinsel çiftleşme gerçeğinde yakalanabilecek en göze batan şey olduğu kadar, (mantıki) bağlaca denk düştüğünden sözcüğün sözlük (tipografik) anlamıyla en simgesel şey olduğu için de seçildiği söylenebilir. Ayrıca denebilir ki, şişebilirliği sayesinde öteki kuşağa aktardığı yaşamsal akışın imgesidir.

 

Bütün bu laflar, fallusun rolünü ancak üstü örtülü olarak, yani imleyen işlevine kaldırıldıktan (aufgehoben) itibaren tüm imlenebilir olanın damgalandığı gizilliğin imi olarak oynayabileceği olgusunun üstünü örtmekten başka bir işe yaramaz.

 

Fallus, gözden kaybolması ile başlattığı bu Aufhebunglun[6] imleyenidir. İşte bunun için Antik Çağın gizeminde Aidos (Scham) şeytanı,[7] tam da fallusun peçesi düştüğünde ortaya çıkar (Villa de Pompei’deki ünlü tabloya bakınız).

 

O zaman fallus, bu şeytanın eliyle imleyene vurulan, imleyeni imleyici birleşmenin piçi olarak damgalayan sopa[8] haline gelir.

 

Böylece öznenin imleyenle kurulmasında bir tamamlayıcılık koşulu ortaya çıkar, ki bu koşul öznenin Spaltung’unu ve bu yarığın tamamlandığı müdahale hareketini açıklar.

 

Yani;

 

1- Özne varlığını ancak imlediği her şeyin üstünü çizmek (barrer) suretiyle işaretleyebilir; kendisi için sevilmek istemesinde görüldüğü gibi, bu da (söylemi ortadan kaldırdığı için) dilbilgisel geçersizliğinin gösterilmesine izin vermeyecek bir hayaldir.

 

İmleyen olarak fallus (terimin müzikteki armonik bölünmenin “ortalama ve uç mantığı” olarak kullanıldığı anlamda) arzunun mantığını verir.

 

Bu konuşmamı birazdan kullanacağım algoritma[9] konusunda, bu kullanımı size anlatabilmek için, bizi birleştiren analitik deneyimin yankısına güvenmekten başka ne yapabilirim.

 

Fallusun bir imleyen olması, öznenin ona ancak Öteki’nin yerinde ulaşabileceğini ortaya koyar. Ama bu imleyen orada yalnızca üstü örtülü ve Öteki’nin arzusunun nedeni olarak bulunduğundan, kendi olarak Öteki’nin, yani bizzat kendi de imleyici Spaltung’un öznesi olan Öteki’nin arzusu olması haliyle özneye tanıması için dayatılmıştır.

 

Psikolojik gelişimde su yüzüne çıkan şeyler, fallusun bu imleyen işlevini doğrular.

 

Böylece, öncelikle, başından itibaren çocuğun, annenin fallusu “içinde taşıdığı” şeklindeki kuruntusuna dayanan Klein’cı olgu daha doğru bir şekilde formüle olur. Ama gelişimi, aşk talebi ile arzusuna sınanması diyalektiğinde düzenlenir.

 

Aşk talebi sadece, imleyeni ona yabancı olan bir arzudan zarar görebilir. Annenin arzusu fallus olduğu içindir ki, çocuk onu tatmin etmek için fallus olmak ister.

 

Böylece arzuya içkin bölünme daha Öteki’nin arzusunda yaşanmasında kendini belli eder. Şu bakımdan: bu bölünme, öznenin fallusa denk düşen gerçek olarak sahip olabileceği şeyi Ötekine sunmasından dolayı tatmin olmasına zaten karşıttır, çünkü onun fallus olmasını isteyen aşk talebi için, sahip olduğu şey sahip olmadığından daha değerli değildir.

 

Klinik pratik bize gösteriyor ki, Öteki’nin arzusunun bu sınanması, öznenin kendisinin gerçek bir fallusa sahip olup olmadığım değil, annenin fallusa sahip olmadığını öğrenmesi dolayısıyla belirleyicidir. Bu, o olmaksızın, kastrasyon karmaşasına bağlanan hiçbir semptomatik (fobi) ya da yapısal (Fenisneid) sonucun ortaya çıkamayacağı deneyim aşamasıdır. Fallik imleyenin, damgası olduğu arzunun “sahip olmak” taki eksiğinin tehdidi ya da özlemiyle bağlantısı işte burada belirginleşir.

 

Elbette, geleceğinin bağımlı olduğu şey, bu izlencede (sequence) babanın devreye

soktuğu yasadır.

 

Ama, yalnızca fallusun işlevini göz önüne alarak da cinsler arasındaki ilişkilerin uyacağı yapıları belirginleştirebiliriz.

 

Söyleyelim ki; bu ilişkiler bir imleyen ile, fallus ile bağlantılı olarak, bir yandan bu imleyende özneye gerçeklik vermek, öte yandan da imlenecek ilişkileri gerçeksizleştirmek gibi karşıt etkileri olan bir “olmak” ve bir “sahip olmak” çevresinde dönecektir.

 

Bu, bir yandan korumak, öte yandan eksikliğini maskelemek için “sahip olma” nın yerine geçen ve çiftleşme ediminin sınırına kadar cinslerden her birinin davranışının tipik ya da ideal dışavurumlarının bütününü bir komediye dönüştürecek etkileri olan bir “mış gibi görünmek” sayesinde gerçekleşir.

 

Bu idealler, tatmin etmek gücünde oldukları, daima aşk talebi olan talepten güç alırlar, bunu arzunun talebe indirgenmesiyle tamamlayarak. Bu formülleştirme ne kadar aykırı görünürse görünsün, diyeceğiz ki; kadın fallus olmak, yani Öteki’nin arzusunun imleyeni olmak için, kadınlığın özsel bir bölümünden, yani bu maskeli balodaki niteliklerinden vazgeçecektir. Çünkü kadın, olmadığı şey için sevilmeyi ve arzulanmayı bekler. Ama arzusuna gelince, arzusunun imleyenini aşk talebinin yöneldiği kişinin bedeninde bulur. Şüphesiz bu imleyici işlevde, onu takman organın fetiş değeri aldığını unutmamak gerekir. Ama kadın için sonuç, bu haliyle (yukarı bakınız) onu ideal olarak nesnenin verdiği şeyden yoksun bırakan bir aşk deneyiminin ve imleyenini burada bulan bir arzunun aynı nesne üzerinde toplanmasına dayanır. Bu nedenle kadında arzuya ilişkin Verdrângung (bastırma) erkekte olduğundan daha az olmasına karşın, cinsel gereksinime özgü tatmindeki yetersizlik, yani frijidite daha az zedeleyicidir.

 

Erkekte ise tersine, talep ile arzunun diyalektiği öyle sonuçlar doğurur ki, Freud’un bunları aşk yaşamının özgün bir değerden düşmesi (Erniedrigung) başlığı altında ait oldukları yere nasıl bir netlikte yerleştirmiş olduğuna bir kez daha hayran kalmamak olanaksız.

 

Fallus imleyeni kadını aşkta sahip olmadığını veren olarak yapılaştırdığı ölçüde, her ne kadar gerçekte erkek aşk talebi tatminini kadınla ilişkide buluyor ise de, kendi öz fallus arzusu tersine imleyenini arzunun sürekli olarak “bir başka kadına”, ya bir bakire ya da bir fahişe olarak çeşitli şekillerde bu fallusu imleyebilen bir başka kadına doğru ısrarla dağılmasında ortaya çıkartacaktır. Bunun sonucu olarak aşk yaşamında erkekte arzuya ilişkin Verdrangung çok daha önemli iken iktidarsızlığı çok daha zor katlanabilir kılan genital itkinin bir merkezkaç eğilimi ortaya çıkar.

 

Gene de burada, erkek işlevinin kurucu belirlenimi gibi görünen bir tür sadakatsizliğin erkeğe özgü olduğunu düşünmemek gerekir. Çünkü daha yakından bakıldığında, aynı bölünme eğiliminin kadında da bulunduğu görülür. Tek ayrımla: kendi olarak Aşk’m  Öteki’si, yani verdiği  şeyden mahrum olan Öteki niteliklerine hayran olduğu adamın varlığına ikamenin gerçekleştiği geri gitme içinde kendini yetersiz görür.

 

Burada, erkek eşcinselliği arzusu, arzuyu oluşturan fallik damgaya uygun bir şekilde kendi eğilimi üzerinde kurulurken, kadın eşcinselliğinin gözlemin de gösterdiği gibi aşk talebinin eğilimini güçlendiren bir düş kırıklığına yöneldiği eklenebilirdi. Ama bu nokta, maske işlevi arzunun reddinin çözümüne ulaştığı özdeşleşmelere egemen olduğu ölçüde, bu işleve geri dönecek daha ayrıntılı bir incelemeyi gerektirirdi.

 

[1] Çeviri sırasında Lacan’ın simgesel labirentlerinde kaybolduğumda yardımını esirgemeyen Hür Yumer’e, metni İngilizce çevirisiyle karşılaştırmamda yardımcı olan Nurdan Gürbilek’e burada teşekkül etmek isterim. (Ç.n.)

[2] Fransızcası” .. pourquoi doit – il n’en assumer les attribules qu’â travers une menace, voire sous l’aspect d’une privation” şeklinde olan bu cümle İngilizceye “. . why must he assume the attribules of that sex only through a threat – thethreai, indeed, of their privation” şeklinde yani “niçin bu cinsin ayırt edici özelliklerini yalnızca bir tehdit -gerçekte onlardan yoksunluk tehdidi – sayesinde üstlenmek zorundadır” olarak çevrilmiş (Ecrits: A Selection. Çeviren Alan Sheridan, Tavistock/Routledge. 1989). Kanımca İngilizce çeviride basitleştirmek amacıyla yapılan bu yorum, Lacan’ın söylemek istediğine uymuyor. Önsözde de belirttiğim gibi, Lacan’a göre kastrasyon sadece bir tehdit, bir cezalandırılma tehdidi değil, simgesel düzeyde bir yoksunluktur da. Bu notu, Lacan’ın özgünlüğünü vurgulayan bir ayrıntıya dikkat çekmek için yazmak gereğini duydum. (Ç.n.)

[3] Tartışmayı değerlendirmek üzere Freud’un Totem ve. Tabu adlı eserine bakılabilir. (Ç.n.)

 

[4] apharıisis: Cinsel arzunun kaybolması. Eski Yunanca kökenli bu terim Ernest Jones tarafından Early Development of Female Sexuality (1927) adlı çalışmasında psikanaliz literatürüne sokuldu. Jones’a göre aphanisis korkusu gerek kız gerekse erkek çocukta kastrasyon karmaşasından daha derin bir düzeyde yer alır. (Ç.n.)

 

[5] Burada Lacan “çe” kelimesinin çift anlamlılığından yararlanıyor. “Bu” demekle dili kastederken, aynı zamanda “ça”nın artikelle birlikte isim olarak kullanıldığında Fransızca’da kazandığı “id”e anlamına da gönderme yapıyor. (Ç.n.)

[6] Lacan’ın bu yazıda kullandığı Aufhebung kavramı Hegel tarafından geliştirildiği biçimiyle “karşıtını içererek olumsuzlama, saklama, yükseltme” anlamına geliyor Bütün bu anlamları içerecek biçimde Türkçede “kaldırma” diyoruz. (Ç.n.)

[7] Utanç’ın şeytanı.

[8] La barre: sopa, ayın zamanda imleyenle imleneni ayıran çizgi: imleyen/ ünlenen. (Ç.n.)

[9] algoritma: matematikte problem çözmede sistematik bir vöntem (Ç.n.)

Risale-i Punk ( Punk’ın Amerika’da Ortaya Çıkışı)- Jessamin Swearingen

fd92c1a238c3b9225b8ec4f9e0942bff

Türkçesi: Artemis Günebakanlı

Jessamin Swearingen’in  “The Emergence of Punk in Amerika”  isimli çalışmasından  Şenol Erdoğan tarafından 2007 senesinde edit edilmiştir.


 

 Punk’ın Amerika’da Ortaya Çıkışı

 

1976’da The Who’nun “My Generation”ını yorumlayan Patti Smith, şarkının sonunda “Onu biz yarattık; haydi yeniden ele geçirelim!” diyordu ve neden bahsettiğini de iyi biliyordu. Punk rock 1960’ların ortalarında New York’lu müzisyenler tarafından Amerika’da yaratılmıştı, ama Punk’ın İngiliz versiyonu daha meşhurdu. Punk, New York’ta The Velvet Un-derground ile doğdu. Vel-vet, kült olmanın yanı sıra eleştirmenlerce de beğenildi, ama Sex Pistols gibi İngiliz gruplar daha çok tanındı. Sonuçta, 20 yıl sonra punk hala yanlış bir şekilde İngiliz icadı olarak biliniyor.

Akademik bağlamda, New York punk rock’ını açıklamak zordur. İçerik ve felsefeyle ilgili genellemelerin dışında kalır ve ortaya çıktığı dönemde hiçbir zaman kitle kültürüne dâhil edilecek kadar popüler olmamıştır. New York Punk’ının felsefesi, zorunluluktan hareket etti. Jon Savage, England’s Dreaming: Anarchy, Sex Pistols, and Beyond adlı kitabında bu fikri ele aldı. Savage, New York’lu grup Television’dan Richard Hell ile görüştü ve Hell’in rock müziği “gençliğin gizli haberi” olarak gördüğünü ortaya koydu (Savage 88). Punk gençlikle ilgiliydi; Rock’ın kökenindeki sokak ve isyan öğelerini alıyor ve kişilik vaat ediyordu. Punk’ı tanımlamanın en iyi yolu, onun ne olmadığını söylemektir. Rock dinleyicilerinin hayalinde, 60’ların sonu ve 70’lerin başındaki pop listeleri isyan ve cinsel devrime doymuştur. Gerçekteyse, listeler homojen bir terbiyeli pop manzarası arz ediyordu. Punk rock, popun kalıbını kırmadı ama onun sınırlarını genişletti.

1973’ün Top 10’u, Punkın popüler müzik üzerindeki etkisinin yetersizliğini ortaya koyuyordu. 1973’ün bir numaralı şarkısı Tony and Dawn’un “Tie A Yellow Ribbon Round The Ole Oak Tree”siydi. Aslında Billboard, rock müzik değil popüler müzik listelerini temsil eder. Yine de “Tie A Yellow Ribbon” yılın en çok satan albümü olabiliyorsa, popüler müzik rock’a tamamen yabancılaşmış demektir. Diğer yandan punk, rock isyanının ve masumi-yetinin özünü canlı tutuyordu. 1970-lerin ortalarındaki Billboard listeleriyle 1950 lerin ortalarındaki listeler arasında paralellikler vardı. Rock’ın ilk liste başarısı 1950’lerin ortalarında, Tin Pan Alley’in ortasında gerçekleşti. Arnold Shaw, The Rockin’ Fifties: The Decade That Transformed, the Pop Music Scene adlı kitabında Tin Pan Alley’i, İkinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra bir ulusu yatıştırmaya yönelik gösterişli balladlar çağı olarak açıklamıştır (Shaw xv). 1950’lerde ortaya çıkan rock müzik sakin balladlardan oluşmuyordu. 1970’lerin ortalarındaki listelerde görülen sakin kalma eğilimine karşı punk da, rock’ın izinden gidiyor ve bu düzeni bozuyordu. Barbra Streisand’ın 1974’te bir numara olan melodramatik şarkısı “The Way We Were” ile New York Dolls’un 1973 tarihli “Personality Crisis”ini karşılaştırın. Streisand’ın “puslu nehir rengi anılar”ıyla, Dolls’un “bir bahar öğle sonrasında baş balerin”ini… Streisand sakin ve ağırbaşlı kalmaya çabalarken New York Dolls sivri ve kasıtlıydı. Punk, rock müziği yeniden canlandırdı.

New York Punk’ı ve İngiliz Punk’ı arasındaki fark, perspektifleri ve etki alanlarıydı. Jon Savage, 70’lerin başındaki New York punk gruplarını, genç kız balon-pop gruplarından Rolling Stones’un saldırganlığına kadar birçok stilin karışımı olarak tanımlamıştır (Savage 60). Savage’ın bu New York punk tarifi, kendi sesini ve tavrını belirlemeye başlamıştı. New York Punk’ı; rock’ın 1950’deki gücünü yeniden yaratan, 1970’lerin saldırgan rock’ıydı ve ne düşünme gücünü, ne de mizah duygusunu yitirmişti. Birbirini takip eden punk rock imaj ve müzik formları arasında geniş bir bölünme gerçekleşti. Ramones gibi bazı gruplar vahşi, uyuşturucu bağımlısı sokak serserileri rolünü üstlenirken; New York Dolls’tan David JoHansen gibi bazıları da, Rimbaud gibi Fransız sembolist şairlerden etkilendi ve kentsel çürümeyle ilgili şarkılar yazdı (Savage 58). Television gibi punklar düşünceli sanatçılar olarak ortaya çıktı; Velvet Underground gibiler ise grubun sonuna yaklaştıkça kendi kendilerini yok edici ve hedonist tavırlar sergiledi. Dolls’un plak şirketi Mercury’nin yayınladığı bir basın açıklamasında Jo Hansen şöyle diyordu:

“Rimbaud, korkunç şehir ve onun türler üzerinde yaratabileceği etkiyi yazardı. Ve işte 1973’teyiz ve her şey çok hızlı hareket ediyor ve ben insanların bununla ilgili ne hissettiklerini, çevreyle nasıl ilişki kurduklarını anlamaya çalışıyorum. Şarkılarım da bununla ilgili.”    (Savage 58)

Punk müzik de bu yolu izledi. Bazı gruplar saldırırcasına yüksek voltaj ve ses düzeyinde çalıyordu. The Ramones, 1950’lerin rock müziğinin basit üç-akor yöntemini kullandı ama bunu sağır edici ses düzeyi ve sokak serserisi görünüşüyle birleştirerek bir adım ileri taşıdı. Şarkıları ortalama iki dakika sürüyordu ve bir metronun gürültüsünü andırıyordu. Television’dan Tom Verlaine (adını 19. yüzyıl Fransız sembolist şairi Paul Verlaine’den almıştır) uzun gitar soloları ve anlaşılması zor şiirsel sözleri tercih ederken; Blondie gibileri, dar pop yapıları üzerine yoğunlaştı. Bütün bu tarzlar iç içe geçerek “punk” rock’ı oluşturdu – eski tarz rock’n’roll’un yeni tarzla birleşerek yeniden doğuşu.

Punk rock soundunun tohumları 1950’lerde Amerikan rock’n’roll’uyla atılmıştı. 1950’le-rin ortalarındaki isyankâr “yarış” müziğinin taklidi olan rock, genç dinleyicileri ayartıyor ve radyodaki yavan müziğe alternatifler sunuyordu. Böylelikle rock, Amerikan müziğini yeniden hayata döndürdü ve bir isyan modeli yerleştirdi. Elvis gibi beyaz rock yıldızları, bu müziğin yoğunluğunu yakalayıp diğer beyaz dinleyiciler için paketledi. Uzun zamandır rock geleneğinde yer alan kopyalama ve yeniden şekillendirme, punk rock’ın da özüydü. Bir anlamda, New York Punk’ı, bir etkiyi bulma oyunuydu.

New York punk rock’ı, İngiliz taklidinin aksine, yerleşik rock müziğin sonu olduğunu iddia etmiyordu. İngiliz Punk’ı tamamıyla yeni olduğunu ve kimseden etkilenmediğini iddia ederken, New Yorklular esin kaynaklarına büyük önem veriyordu. İngilizler, suyun diğer kıyısındaki öğeleri almış, tarzları ve soundları kendi sosyo-politik çevrelerinin kızgınlık ve umutsuzluğuna uyana kadar abartmışlardı. Bu yüzden, New York Punk’ı niteliği gereği İngiliz Punk’ından farklıydı. Ama en belirgin fark, birbirinden çok ayrı olan ekonomilerinden kaynaklanıyordu.

İngiliz punklar çoğunlukla işsizdiler ve gerileyen bir ekonomiyle boğuşuyorlardı. Sex Pistols’ın “No Future” (gelecek yok) ve The Clash’in “London’s Burning” (Londra yanıyor) gibi sözleri, onların öfkesini ortaya koyuyordu. İngiliz şarkılarında ifade edilen acılık, kabaydı. New Yorklular da öfke ve düş kırıklığından bahsediyorlardı ama onların temaları sanat ve edebiyatla daha ilgiliydi. Sex Pistols üyeleri kendilerini Johnny “Rotten” ve Sid “Vicious” olarak adlandırırken, Tom Verlaine, edebiyattaki esin kaynaklarına saygılarını sunuyordu. İngilizler daha kıyametsiydi, Sex Pistols’ın “No Future” söylemi gibi ifadelerle, tarihdışı olmaya çalışıyorlardı. New York punkları tarihi araştırıyor ve Amerikan rock’n roll’unun geride bıraktığı bereketli zeminden besleniyorlardı. 1975’te yayımlanan ilk albümünde Patti Smith, Van Morrisson hiti “Gloria”yı yorumladı, böylece rockın mirasını punk içinde de yaşattı. New Yorkluların aksine İngiliz Punk’ı gelecek olmadığını ilan etmenin yanı sıra, İngiliz rock eleştirmenleri Julie Burchill ve Tony Parsons’un sözleriyle “rock’n’roll’un ölüm ilanı” olduğunu iddia ediyordu. Bu ikilinin The Boy Looked At Johnny: The Obituary Of Rock’n’Roll adlı kitabı, İngiliz Punk’ını konu edinmesine rağmen, ismini bir Patti Smith şarkısından almıştı. Eleştiride bile punk, bir Amerikan yaratısıydı.

İngiliz punklar “No Future” demek için henüz ağızlarını bile açmamışken, punk rock Manhattan’da kendi tarihini yazıyordu. 1960’ların ortalarındaki New York müzik sahnesinin oyuncularına bir bakalım. Onlar rock’n’roll’un ölüm ilanını yazmakla ilgilenmiyorlardı; onlar rock müziğe âşıktı ve yeni tarzlar yaratırken esin kaynaklarına da saygı duyuyorlardı. Soundları çok çeşitliydi, ama gençler, rock’n’roll ve sokaklarla ilgili temaları çoğunlukla aynıydı. 1970’lerin başında, rock’n’roll dünyası limuzinlerle gezen samimiyetsiz pop-starlarla dolmuştu. Rock radyosu, büyük başarılar içinde kendilerini bir zamanlar hayata ait yapan sokak öğesini kaybeden Rolling Stones gibi gruplara yer veriyordu. Bir zamanlar, 1965 tarihli Satisfaction’da olduğu gibi genç ve dikkat çekici olan imajları, 1978’deki Miss You ile şık yüksek sosyete diskosuna dönüşmüştü. Buna karşı, New York punkları sokağın bir parçasıydı. Punk müzik, iki ülkede de bu bağlantıyla ilgiliydi. The Ramones’un “Beat On The Brat”indeki basitlik, şiddetle alay ederek Ramones’un sokak serserisi imajını hafife alıyordu.

“Vur fırlamaya

vur fırlamaya

vur fırlamaya

bir beysbol sopasıyla”

Blondie’nin “Love At The Pier”ı, gençlik romantizmini tanımlıyordu ve doğrudan rock’ın hassasiyetlerinden bahsediyordu.

“Birbirimize rıhtımda âşık olduk

Sen güneşleniyordun, ben de

etrafındaydım

Çok geçmeden biramızı paylaşıyorduk

Birbirimize rıhtımda âşık olduk”

Punk, özellikle Amerika’da rock müziği köklerine döndürdü.

New York Punk’ını ve önemini anlamak için, öncelikle orijinal punk hareketinde yer alan müzisyenlerin esin kaynaklarından bahsetmek gerekir. Punk hareketinin kültürel esin kaynakları; 1930’larda Paris’e göçen Amerikalı edebiyatçılardan, 1960’ ların sonlarında New York ve Detroit’te kurulan gruplara kadar birçok nesli kapsıyordu. Orijinal punklar kendilerini 1930’ların “kayıp kuşak”ı kadar kayıp sayıyordu, ama kendi kuşakları içinden yükselen bir ses bulmuşlardı. New York Punk’ı, I. Dünya Savaşı sonrasının Amerikalı “kayıp” göçmenleriyle 1940 ve 1950’lerin beatnik edebiyatının stilize olmuş bir uyarlamasıydı (Savage 90). Müzik, bir grup insana kimliklerini belirleyen bir kod vererek onları birleştirdi.

New York Punk’ına dönüşecek olan şey, çeşitli zeminlerden ortaya çıktı. New York’un temel punk grubu The Velvet Underground, o güne kadar yapılmış en saldırgan ve benzersiz rock müziği yaratan, klasik bir müzik eğitimi görmüş üç müzisyenden oluşuyordu. Müzik yelpazesinin diğer ucunda bulunan gruplar da aynı derecede etkiliydi. The Shangri-Las ve benzeri kız grupları, gençlik öfkesini gergin armoniler ve usta bir pop hissiyle birleştirdiler. Grubun 1964’te yayınlanan “Leader of the Pack” adlı şarkısı, anne-babaları tarafından korkutulan bir nesilden yararlanıyordu. Şarkı, anne-babanın rızası dışında gerçekleşen, bir şeker dükkânında başlayıp ölümcül bir motosiklet kazasında sonlanan gençlik aşkından bahsediyordu. Görsel ve işitsel olarak The Velvet Underground’dan tamamıyla farklı olsa da, kız grupları da punk tarzı içinde kendilerine özgü bir yer edindiler.

Bu yeni Amerikan müziğinin gürlemeleri, ülkenin farklı yerlerinde de duyuluyordu. Çoğunlukla, yalnızca Motown’ın mükemmel pop ve soul bileşimi olarak düşünülen Detroit soundu, daha underground eğilimler göstermeye başlamıştı. Kozlarını bireysel rock müzikte oynamak isteyen Detroitli punk grupları arasında, sevimli aptalın 1960’lar versiyonu Iggy Stooge (daha sonra Pop olacak) liderliğindeki The Stooges, ve sosyal aktivistler korosuna dönüşen garaj grubu MC5 vardı.

The Stooges, bir çocuk suçlunun günlüğünden içsel diyaloglar serpiştirilmiş rock müzik yapıyorlardı. İlk albümlerinden bir şarkı, “I Wanna Be Your Dog”, yıllar boyu öykünülecek bir sound ve estetik yarattı. 1969’da The Velvet Under-ground’un üçüncü albümü ve The Stooges ile MC5’ın ilk albümlerinin yayınlanması, yeni nesil müzik dinleyicileri ve potansiyel müzisyenler üzerinde doğrudan etkili oldu. Punk rockın tohumları Amerikan toprağına ekilmişti. Sonraki on yıl boyunca, Amerikan kentlerinden punk rockı yaratacak yeni bir müzik ortaya çıktı.

“Manhattan’da Bir Şeyler

Olmuş Olmalı”

“Gloria’nın yaz için tuttuğu, Cadde’deki Park Avenue South’tan sadece birkaç kapı ileride olan bu dairede, Max’in Yeri’ne yürüyüp Gloria’yla Buluşmak ve Velvet Underground’u dinlemek (haftada altı gece, gecede iki defa çalıyorlar) ya da sadece arka odada takılmak her gece yaptığımız bir rutin oldu. Bu gece buraya gelirken, şu bilinmeyen konsept sanatçısının ne kadar akıllı olduğunu düşündüm- hani şu her yönde yedi blok boyunca dağılıp, sonunda Max’in Yeri’nin arka odasının duvarında birleşen lazer ışınını tasarlayanın.”

(Forced Entries: The Downtown Diaries 1971-1973, Jim Carroll, s. 41)

Gruplar, büyümek ve müzik endüstrisinde yer edinmek için konser vermek zorundadır. Canlı çalmak grupların hem deneyim kazanmasını hem de seyirciyle ilişki kurmasını sağlar. The Velvet Underground, verdiği konserler sayesinde yeni nesil New York punklarını etkiledi. New York Dolls, canlı şovlarıyla Glam’in ve parıltılı rockın potansiyelini ortaya koydu ve aşağı Manhattan’daki parıltılı gruplara öncülük etti.

70’lerin başında ve ortasında etkili olan rock neslinin ihtiyaç duyduğu konser deneyimini, New York kulüpleri sağladı. Erken punk hareketi sırasında Village Voice’ta yazan New York rock eleştirmeni Richard Nusser’a göre; New York’ta ortaya çıkan yeni gruplar, 1960’lardan direkt olarak etkilenen son gruplardı. Bu çocuklar rock müziğin bir ticari ürüne dönüşmesini izlemiş, punkın yeniliği ve potansiyelinden etkilenmişlerdi. Rock yetişkinlere yönelik bir ürüne dönüşürken (1970’larin başındaki Billboard listeleri bunu gösteriyordu), punk gençlik ve gençliğin kültürü anlamına geliyordu. Barbra Streisand’ın 1974 tarihli The Way We Were’ü, yetişkinler için bir aşk filminin müziğiydi. Patti Smith’in aynı yıl çıkan single’ı Piss Factory ise tamamen gençlere yönelikti. Smith’in doğduğu küçük kasabadan ayrılmaya ilişkin ergenlik düşlerini ve “büyük, büyük bir yıldız” olmayı nasıl istediğini, trene atlayıp New York’a giderek gerçekten önemli biri olacağını anlatıyordu. Eleştirmen Dave Marsh, The Heart of Rock & Soul: The 1001 Greatest Singles Ever Made adlı kitabında Piss Factory’yi 718. sıraya yerleştirmiştir. Marsh, Smith ve çağdaşlarını böyle heyecan verici ve yerleşik popüler müzikten bu kadar farklı kılanın ne olduğunu şöyle açıklar:

“Smith, kendisini ortaya koyduğu materyal ile olağanüstü bir şekilde birleştiriyor, bir öfke ve intikam patlaması, eğlence endüstrisindeki hırsın marşı haline gelen soğuk bir şaka…” (Marsh 462)

1960 sonrasının ürünü olarak punk, rockın tazelik ve gençliğini kazanmak için yeniden doğuşu ve arınmasıyla ilgiliydi. 1960’larda müziğin en etkili ürünü rock iken, 1970’lerde bu ürün yaşlanmaya başlamıştı. 1960’ların en başarılı isimleri yeni nesle ulaşamadığında, bu boşluğu punk doldurdu. Punk, her ne kadar benzer türlerin gölgesinde kalsa da, New York’un Amerikan ana akım müziği üzerindeki etki zincirinin bir halkası oldu. Erken dönem folku gibi, punk rock da şehirde başlayıp daha farklı yerlerde popüler oldu. Folk’ta New York’taki Greenwich Village’dan batı kıyısına ya da Woodstock’a bir göç söz konusuydu. Oysa punk New York’ta başlayıp İngiltere caddelerine sıçradı.

Son derece yoğun ve kozmopolit nüfusundan dolayı New York’ta güçlü bir izleyici kitlesini muhafaza etmek zordur. New York’ta dinleyici kitlesi o kadar büyük ve çeşitlidir ki, bir grubu tanıtmak çok zordur. Bu yüzden birçok grup kaybolup gitmiştir. New York punk gruplarının çoğunun çalışmaları ve imajları o kadar kentliydi ki, onları Orta Amerika’ya pazarlamak neredeyse kâfirceydi. The Velvet Un-derground ve New York Dolls 1970’lerin başında New York’un kara deliğine düştüler. İki grup da ne radyoda duyuluyordu, ne de ülke genelinde piyasada yer alıyordu. The Vel-vet Underground 1970’te dağıldı ve diğer müzisyenler üzerinde büyük bir etkiye sahip olmalarına rağmen çağdaşları Jefferson Airplane’in aksine hiç liste başarısı elde etmediler. New York grupları, ülkenin geri kalanından yalıtılmıştı. Girişimciler New York’un Amerika’nın geri kalanı için fazla garip veya riskli olduğunu düşünüyordu. New Yorklu birçok grup, Londra’da Amerika’da olduklarından daha ünlüydüler. Tricia Henry, Break All Rules! Punk Rock And The Making of A Style adlı kitabında, Amerika’nın geri kalanı New York müziğini yoksayarken İngiltere’nin onunla yakından ilgilenmesini, Lou Reed ve Velvet üzerinden incelemiştir. Londra’da David Bowie, kültürel ortam ve müzik piyasasını Reed’in betimlemeleri ve konuları için, Reed ve diğer Amerikalı müzisyenlerden çok daha başarılı bir şekilde hazırlamıştır.

1960’ların sonundan 1970’lerin ortalarına kadar punk gruplarını ağırlayan New York kulüpleri, punkın geleceği için vazgeçilmezdi. Rockın önceki akımlarından farklı olarak, punk kelimenin tam anlamıyla sahnede doğdu. Gruplar, dinleyici kitlelerini büyüttüler. Jon Savage, New York Dolls lideri David JoHansen’in, grubun sadece dinleyici kitlesinin bir yansıması olduğu iddiasını hatırlatıyor. New York Punk’ı müzikal bir “Hadi Anlat Bakalım”dı ve gruplar da sahnede böyle davranıyordu. Dolls, 1970’lerin ortalarında New York’ta ortaya çıkan küçük CBGB’de çalacak kadar uzun yaşamadı. Ancak Dolls’un neslinden gelen Television ve Blondie gibi gruplar, bu küçük kulübü 1974’te piyasaya soktular. Roman Kozak’ın CBGB’nin ilk yıllarını anlatan kitabı This Ain’t No Disco: The Story of CBGB’ye göre, müziğe yeni başlayan underground gruplar için en iyi yer burasıydı (Kozak 17).

CBGBs, erken dönem New York punk sahnesinin en önemli kulübü haline geldi. Max’s Kansas City ve Mercer Arts Center’dan sonra gelen CBGBs, yeni nesil punk müzisyenlerinin ikinci eviydi. Altın çağı boyunca, “underground” rock’a hitap eden en önemli mekân oldu. Max’s Kansas City ve Mercer Arts Center da etkiliydi ama hiçbiri farklı gruplarla bu kadar tıka basa dolu değildi. Max’s Kansas City ve Mercer Arts Center pejmürde müşterileri ve glam rock giyim tarzıyla varolurken, CBGBs glam’den ayrıldı ve –en uygun deyimle- punk oldu.

Max’s Kansas City, New York’taki konser salonu-sosyalleşme alanı bileşiminin öncüsüydü. Kulüp, 1960’ların sonunda New York’taki underground topluluğun buluşma yeri olmuştu. Kulübün sahibi Mickey Ruskin, üst kattaki kullanılmayan yemek odasında bir kabareye başladı, kısa zamanda bu alan kulüpte takılanların dinlenme odası haline geldi. Bundan sonra, The Velvet Underground gibi gruplar kulüpte bir ikametgâha sahip oldular. Velvet, kulüpteki altı aylık işi sırasında “Live At Max’s Kansas City” adlı LP’yi kaydetti.

1970’lerin başında New York’taki her şey Max’s’in etrafında oluyor gibiydi. Burada ortaya çıkan rock grupları, daha sonra oluşacak olan punkın temel taşları oldular. The Velvet Underground ve Warhol’un cemaati sık sık kulübe geliyordu. Blondie’nin Debbie Hary’si, 1970’lerin başında burada garsonluk yapmıştı. The New York Dolls, Velvet’ın tahtının varisi olmuştu ve kulüpte düzenli olarak çalıyordu. Burası, olunması gereken mekândı ve her grup bu hareketten payını almak istiyordu.

Alternatif rock’a yer veren diğer kulüpler de karanlık ve pejmürdeydi ama içlerinde en önemlisi Mercer Arts Center’dı. Burası, Greenwich Village varoşlarının birkaç blok doğusundaki butikler ve konser alanlarının karışımıydı. Eski New York şehir merkezinin en ünlü oteli Broadway Central’ın enkazında konuşlanmış olan bu kulübün bir seri arka odası ve grupların çaldığı geniş bir balo salonu vardı. Daha sonra ayrı bir kulüp olarak hizmet veren The Kitchen (mutfak), otelin gerçek mutfağında yer alıyordu. Oscar Wilde Odası, kulübün en çok rağbet edilen bölümüydü (Kozak s. 8).

1972’de New York Dolls, Oscar Wilde Odası’nda bir Perşembe akşamı konseri ayarladılar ve ortam genişlemeye başladı. Ekim 1972 tarihli bir Rolling Stone makalesinde, yazar Ed McCormack Dolls gitaristi Johnny Thunders’ın sözlerini aktarıyordu: “Barın hâsılatını görene kadar bizi Mercer Arts Center’da istemiyorlardı bile.” Eğer New York Dolls, tükenmiş New York kaymak tabakasından oluşan dinleyici kitlesinin yansımasıysa; Mercer Arts Center da New York müzik ortamının yansımasıydı. Roman Kozak’ın CBGB dönemini anlattığı kitabı This Ain’t No Disco’da Stilletoes (Blondie’nin habercisi) üyesi Elda Gentile, Mercer Arts Center’ın -kelimenin sözlük anlamıyla- nasıl dağıldığını anlatıyor.

Blondie’den Chris Stein’in gitaristi olduğu Magic Tramps adlı grup prova yaparken, duvarlar yıkılmaya başladı. Gen-tile, grubun aletlerini bırakıp kaçtıklarını söylüyor. “Broadway’in diğer tarafını görebiliyorlardı. Canlarını kurtarmak için kaçtılar” (Kozak s. 9).

Mercer Arts Center moloz olmuşken ve New York’taki tüm gruplar Max’s Kansas City’de çalabilmek için yarışırken, CB-GB’in ortama girişi çok yerindeydi. Aslında bir country barı olan CBGBs ve sahibi Hilly Kristal, punk rockın seyrini değiştirdi. Bowery’nin üstünde, Times Meydanı’nın pasaklı bir muadili olan CBGBs, aslında üst kattaki otelin huysuz müşterilerine hizmet ediyordu. The Palace Hotel, civardaki serseriler için ucuz konaklama demekti. İsmini Kristal’ın müzik zevkinden alan –country, bluegrass, blues- CBGBs, metruk bir sarhoş barıydı. Kristal, gürültü sınırlamalarına uymadığı için West Village’dan kovulmuş ve kahvaltı temalı bir country kulübü açmak için 1974’te Bowery’ye gelmişti (Kozak s. 1-2).

1974’ün başlarında Television’dan Tom Verlaine ve Richard Hell, CBGBs’in sahibi Hilly Kristal’ı kulübün önündeki bir merdivenin tepesinde buldular. Verlaine Kristal’ın grup aradığını öğrendi ve onu Television’ın country çalacağına ikna etti. Açıkça görüldüğü gibi, Verlaine ve arkadaşları country çalmadılar, ama kulüpte çalan ilk punk rock grubu oldular (Kozak s. 13). Television’ın menajeri Terry Ork, New York şehir merkezinin etkili sanat patronlarından biriydi. Andy Warhol için serbest olarak çalışıyordu ve Television’ın haftada altı gece prova yaptığı bir deposu vardı. Grubun ilk single’ı “Little Johnny Jewel”, Ork etiketiyle çıktı. Ork, Ramones ve Stilletoes’un menajerliğini de yaptı. CBGBs’te kimlerin çalacağı konusunda da etkiliydi ve 1970’lerin ortalarındaki punk ortamının çekirdeğinin oluşmasına yardım etti.

CBGBs’i diğer New York kulüplerinden ayıran şey ses sistemiydi. Canlı performansları planlanmış bir konserden çok eğreti birer bağırma şovuna benzeyen kulüplerin aksine, CBGBs farklı bir tarz geliştirdi. Öncelikle, gruplar kimin çalacağının belirlenmesine yardım ediyordu. Ve plak şirketleri onlara ilgi göstermeye başlamadan önce, gruplar arasında bir cemiyet hissi vardı. Bütün New York punk grupları birbirlerini tanıyor ve birbirlerinin aletlerini kullanıyordu. Bu akımı kapsayan “punk rock” etiketi, grupların oluşturduğu topluluktan çıkmıştı. Muhtemelen, ilk sayısı 1975 Ocak’ında yayımlanan “Punk” adlı dergiden geliyordu. İlk sayının kapağında, kafasından elektronik parçalar çıkan bir Lou Reed illüstrasyonu vardı. New York Dolls’un 1973 tarihli glam rock methiyesi “Frankenstein” gibi, dergi de yeni nesil rock dinleyicisinin adını koydu. Punk akımı, bir “do it yourself” (kendin yap) tutumu benimsedi. Neredeyse yirmi yıl sonra, Rhino Records’dan çıkan zayıf bir Amerikan punk toplama albümü de “D.I.Y.” adını taşıyordu. CBGBs’de çalan gruplar, alt gruplarını kendileri seçiyordu ve böylece arkadaşlar, birbirleriyle çalıyordu. İnsanların diğerlerini sosyal olarak yansıtmaya başladığı bütün topluluklarda olduğu gibi, sonunda 1970’lerin ortalarındaki Manhattan gruplarına punk denmeye başladı. New York punkı, İngiliz punk gençliğinin görsel ifadesinden kaçınmıştı – boyalı saçlar ve kendini yaralama söz konusu değildi. New York punkı, İngiltere’nin moda girişimcisi Malcolm McLaren’dan yoksundu ve Manhattan’daki insanlar bile şehirdeki bu özel müzikal patlamanın farkına varamamıştı. Ama CBGBs, 1970’lerin ortalarında New Yorklu küçük gruplara bir şans tanıyordu. Kulübün etkileyici bir ses sistemi vardı. Kristal gururlu keşif lideri rolündeydi, gruplar da onun askerleri… CBGBs gruplara çalabilecekleri bir yer vererek New York punkını haritaya dâhil ederken, Kristal da grupların artan yeteneğine hizmet edebilecek daha uygun bir ses sistemine yatırım yaptı.

Arista Records’un Patti Smith’le kontrat yaptığı 1974’ün sonuna kadar CBGBs, gruplar ve arkadaşlarından oluşan konuksever bir topluluktu. Ancak, plak şirketleri kendilerine ilgi göstermeye başlar başlamaz topluluk hissi kayboldu. Şirketlerin takibe aldığı gruplar birbirlerini kıskanmaya ve diğer gruplara yardım etmemeye başladı. Punk rockı ortaya çıkarıp büyüten kulüp, ironik bir şekilde onu öldüren ana akım ilgisini de üzerine çekmişti.

Lou Reed’in New York ve İngiltere’deki punk rock üzerindeki etkisi eşsizdi. Reed’in değeri o kadar büyüktü ki Roman Kozak, This Ain’t No Disco’da “eğer Velvet Underground olmasaydı, CBGB olur muydu?” diye soruyordu (Kozak xiv). Reed, grubu The Velvet Underground’la punkın atası konumundadır. Gruptan 1970’te ayrılmasına rağmen, Reed’in söz yazarlığı ve Velvet ile yaptığı çalışmalar New York canlı müzik ortamında iz bırakmıştır.

Velvet Underground 1966’da New York’ta konserler vermeye başladı ve daha sonra punkın ortaya koyacağı nihilizmin ilk örneği oldu. Velvet, Dylan ve Stones’un sanatsal somurtmalarının çok ötesine geçti ve 1960’ların protest türünün politik hezeyanlarını netleştirdi. Fred Bronson’ın kitabı Billboard’s Hottest Hot 100 Hits’e göre, 1960’ların sonunda popüler müzik Monkees’in I’m A Believer’ı (1966) ve 1967 tarihli “To Sir With Love” filminin müziği gibi şarkılarla besleniyordu. Punk’ın sonraki yıllarında olduğu gibi, New York’taki müzik hiçbir şekilde pop listelerine yansımıyordu. New York’ta Lou Reed’in şarkı sözleri, büyük şehirdeki yabancılaşma ve uyuşturucunun korkunçluğunu betimliyordu. The Velvet Underground’un 1967 çıkışlı ilk albümü “The Velvet Under-ground & Nico”, içinde “Heroin” gibi rock müziği sonsuza dek değiştiren şarkılar barındırıyordu. Bu şarkı, öldürücü bir narkotiğe methiyeydi ve daha önce hiçbir rock şarkısında duyulmamış ince bir ahlaki çürümenin tadını çıkarıyordu. Diğer Reed şarkılarında sado-mazoşizm esintileri vardı. İlk albümdeki, İngiliz punk camiasında ortaya çıkacak olan saldırgan modanın ipucunu veren “Venus In Furs” buna örnektir. Reed’in sözleri “Parlak deri çizmeler/Karanlıktaki kırbaççı kız çocuğu”nu anlatıyordu. Yıllar sonra İngiliz Punk’ı da bunun muadilini sunacaktı. Malcolm Mc-Laren’in giysi dükkânları, Reed’in şarkı sözlerinden evrilmiş gibi görünen “kauçuk, deri ve vinilden sert fetiş giysileri” satıyordu (Savage 68).

Lou Reed uyuşturucu kullanımı ve cinsellikle ilgili, rock eleştirmenlerini rahatsız eden ama hayranlarına ilham veren betimsel şarkılar yazdı. “Candy Says”deki travesti Candy Darling tasviri, güzel ve anlayışlı olmasına rağmen, beyaz pop’un çoğunluğu tarafından dayatılan katı kurallardan tamamen ayrılıyordu. Arnold Shaw, The Rockin’ Fifties: The Decade That Transformed the Pop Music Scene adlı kitabında beyaz pop müziğinin esaslarını tanımlıyor. Kökleri Tin Pan Alley’ye uzanan beyaz pop, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıktı ve amacı ortamı yumuşatmaktı.

Tin Pan Alley özellikle, “diğer üç tür üzerinden geçinmiştir: baladlar, yani romantik şarkılar; ‘I’m Looking Over A Four-Leaf Clover’ veya ‘Cruising Down the River’ gibi hafif kabul edilen ritim ezgileri; ve ‘I Taut I Taw A Puddy Tat’ veya ‘Papa Loves Mambo’ gibi reklâm şarkıları. Bunlar bir gecede hit olabilirdi.” (Shaw 14)

Tin Pan Alley’in beyaz pop üzerinde belirgin bir etkisi vardı. Shaw ekliyor:

“Fiziksel temas ve sekse direkt atıfta bulunmak tabuydu. Ama söz yazarlarının aynı fikri verebildikleri bir çekmece dolusu üstü kapalı sözleri vardı.” (Shaw 15)

Bu model, popun diğer dönemlerinde de devam etti. Pop müzik, normların dışında kalan davranışlardan bahsetmekten kaçınıyordu ve 60’lar da pop müziği içinde bulunduğu Viktorya Devri’nden çıkarmak için çok az şey yapabildi. Tommy James & The Shondell’ın 1969 tarihli hiti “Crimson and Clover”daki utangaçlık, Rolling Stones’un aynı tarihli müstehcen hiti “Honky Tonk Women”dan daha tipikti. James’in şarkısı tatlılıkla “Onu çok az tanıyorum / Ama sanırım onu sevebilirim / Crimson ve Clover” diyordu. Bunun gibi şarkılar, Stones’un cinsel açık sözlülüğünden daha yaygındı. “Honky Tonk Women” şu sözlerle açılır, “Memphis’te cine bulanmış bir meyhane kraliçesiyle tanıştım / Beni bir sürüş için yukarı çıkarmaya kalkıştı”. “Honky Tonk Women”daki açık sözlülük nadir bulunan bir şeydi, ama Stones bundan yakayı sıyıracak kadar popülerdi. Şarkı, 1969’un en başarılı hitlerinden biriydi, ama çoğu pop şarkısı plak yapımcıları ve radyoların korumak istediği cinsel masumiyet kalıbını kıramadı. Reed’in ele aldığı konular, pop listesi’nin steril cinsellik mitini kırarak gelecekteki pop yıldızlarının kültürel normlar dışında kıyafetler giyebilmesini ve şarkılar söyleyebilmesini sağladı. Cüretkâr sözleri İngiliz pop yıldızı David Bowie’nin glam rock tarzını etkiledi ve New York’un glam/punk grubu New York Dolls için zemin hazırladı. Glam rockın edepsiz kostümleri ve müstehcenliği, marjinal ve New York Punk’ı içinde yalıtılmış olsa da, punk estetiği için müthiş bir cila oldu. Glam’in gösterişi, Punk’ı daha sert ve tehlikeli gösterdi.

Reed kariyeri boyunca, tartışmalı konuları ele aldı ve çoğunlukla sert içerikli şarkılar yaptı. Bu, 1960’larda büyüyen nesil üzerinde etkili oldu. Reed ve Velvet’ın 1970’lerin punk grupları üzerindeki etkisi çok açıktı. Grubun son yılı olan 1970’te, bir ay boyunca Max’s Kansas City’de ev sahibi gruptular. Max’s, aşağı Manhattan’da, “Oscar Wilde Odası” gibi oda isimleriyle müdavimlerini yansıtan bir kulüptü. Velvet Underground’un buradaki saltanatı, New York Dolls’un Manhattan sahnesinde yaptığı patlamaya zemin oluşturdu. Ama New York Dolls’u ve glam rockın önemini anlamak için, glam’in köklerini Reed’in şarkılarına kadar izlemek gerekir.

Velvet’ın 1969 tarihli üçüncü albümünde, Reed’in anıtsal balladı “Candy Says” yer alıyordu. Warhol’un tayfasından bir travestinin, Candy Darling’in hikayesi. Şarkı yumuşak başlar ve dinleyici şu sözlere kulak misafiri olur: “Candy vücudundan nefret etmeye başladığını söylüyor / Ve bu dünyada gereksinim duyduğu her şeyden”. Reed’in benimsediği travesti algısı ve Darling’in cinsel kimliğinin çekincesiz tasviri, dönemin ultra-erkeksi heteroseksüel rock’n’roll kültüründen tamamen farklıydı. Reed, İngiliz rockçıları T. Rex’in frapan lideri Marc Bolan’dan önce, 1970’lerin cinsel açıklık ve önüne gelenle yatma eğilimini sezmişti. Reed, aynı zamanda Detroit’in en vahşi grubu, The Stooges’ın da önünü açtı. Iggy Stooge, Reed’in agresif alaycı vokaliyle oynadı ve Sid Vicious göğsüne jiletle “Nancy” yazmadan beş yıl önce, sahnede kendini kesmeye başladı. Reed’in Bolan ve Stooge’un zevkleri üzerindeki dolaylı etkisi, doğu dünyasının rock piyasasında fırtına gibi esen, David Bowie adında müthiş bir şarkıcı tarafından da benimsenmişti.

Monkees’i çizgi film karakterleri gibi gösterecek önceden hazırlanmış bir rock yıldızıyla, David Bowie glam rockı bir markaya çevirdi—“Ziggy Stardust”. Bowie’nin yarattığı Ziggy Stardust karakteri, bir imajı en yüksek noktasına taşıyan harika bir kariyer hamlesiydi (Henry 33) (ancak Sex Pistols ve Madonna gibilerin başarabildiği bir taktik). Ziggy, en üstün glam rockçıydı. Dolls, T. Rex ve hatta Iggy Stooge’un başarısız olduğu yerde, Ziggy yükseliyordu. Kıyametine beş yıl kalmış bir dünyaya düşen biseksüel Marslı… Büyük albüm genç Ziggy’nin (Iggy’ye bir saygı duruşu) hikâyesini anlatıyordu. Genç Ziggy, Reed-vari karakter eskizlerinin arasında “Ruh Aşkı”nı bulmaya çalışır ve geceleri uykuya daldığında bir rock’n’roll yıldızı olmayı düşler (RCD 10134). Karışık imalar ve sunduğu saygının üzerine Bowie, Reed’in “Walk on the Wild Side” single’ını da içeren ikinci solo albümünün yapımcısı oldu (Henry 37). Reed’in ticari açıdan da başarılı single’ı, neslinin kartviziti haline geldi. “Wild Side”, olağanüstü karakterlerle dolu bir Warhol filmi, 60’ların sonu/70’lerin başındaki New York sahnesinde kimin kim olduğunu anlatan etkileyici bir jenerikti. Şair Jim Carroll, o dönemde bir günlük tutuyordu. Carroll, yayımlanan ikinci günlüğü Forced Entries: The Downtown Diaries 1971 – 1973’te, Velvet’ın Max’s Kansas City’deki bir aylık ikameti süresince haftada altı gece, gecede iki kere çaldıklarını belirtiyor. Carroll, grubu izlemek için kulübe yaptığı rutin gezilerine de günlüğünde sıkça yer veriyor. Kulübü, Andy Warhol’un oyun evi gibi tarif ediyor: Warhol’un birçok arkadaşının Max’s’in müdavimi olduğundan bahsediliyor. Reed ve grubu, New York şehir merkezine eğlence ve bir sonraki nesli etkileyecek olan bir kültürel buluşma zemini sağladı.

Ed McCormack’in Rolling Stone’daki (#119, 10-26-72, s14)“New York City’s Ultra-Living Dolls” başlıklı makalesine göre, New York Dolls 1972’de şehrin dedikodu konusuydu. Aynı sayıda, Reed’in New York sahnesi üzerindeki etkisi, yeni albümü “Transformer”la ilgili bir makalede inceleniyordu. Reed’in kariyerindeki en büyük hit, “Walk on the Wild Side”, bu albümdeydi. Şarkı, Dolls’un glam rock duruşunu önceden seziyor ve ortamı dönemin cinsel kimliği için hazırlıyordu. Tricia Henry’ye göre

“Reed, Walk on the Wild Side’ın sözlerini popüler bir yapıya oturtarak, ana akım dinleyicilerinin belirsizleşen cinsiyetler ve daha önce kabul edilemeyen konularda hoşgörülü olmasını sağladı.” (Henry 34)

Mick rockın “Velvet Memories: Lou Reed Sees The Future, Darkly” başlıklı makalesinde Reed, New York sahnesindeki mirasından bahsediyor:

“Şimdilerde dikkat çeken, Dolls Adında bir grup var. Onlardan iş çıkabilir. Görünüşe göre, travesti grupları etkiliyorum.” (RS #119 10-26-72 s12)

Reed’in single’ı “Walk on the Wild Side”, Reed’in Warhol döneminde gözlemlediklerine göndermelerle doluydu; gözlerinden yıldızlık okunan ve yıldız olabilmek için kendilerini sömürmeye hevesli ucuz oyuncularla dolu bir ortam. Reed, bu karakterleri inceliyor ve ilk dönem Velvet Underground çalışmalarında da bunlara göndermeler yapıyordu. Ama “Walk on the Wild Side”daki etki daha belirgindi. Her dize, kabul edilen cinsel normlardan ayrılan bir tasvir içeriyordu.

“Holly, Miami F-L-A’dan geldi

A-B-D boyunca otostop çekti

Yolda kaşlarını aldı

Bacaklarını traş etti ve artık

o bir kadındı

Diyor ki,

‘Hey bebeğim, vahşi tarafta

bir yürüyüşe çık’” (Reed s 42)

Reed’in varisleri The New York Dolls’un heteroseksüel olmalarına rağmen, kılık kıyafete ve kadın giysilerine olan düşkünlükleri, eğer müzik ortamı şarkılarındaki cinsel kararsızlığa alışkın olmasaydı kabul edilemezdi. Dolls’un kıyafet aşkı, bir rock’n’roll sessiz sinemasına dönüştü. Rock camiasında glam rock, homoseksüellik ve biseksüelliği tabu olmaktan belli ölçüde çıkarmış olsa da, sadece heteroseksüel erkeklerin de kız kıyafetleri giyebileceği anlamına geliyordu—aynı şey kızlar için de geçerli (Savage 60). Bu fikir şimdi çok çığır açıcı görünmese de Dolls, pop endüstrisindeki cinsellik anlayışını sarsmıştı. İmajları ve kadın giysileri piyasa içinde popüler olmadı, insanlar onlardan sakınıyordu (Savage 61). Velvet Underground ve Lou Reed’in cesur konuları olmasa, glam döneminin hiçbir etkisi olmayacaktı.

Reed’in punk dünyası üzerindeki etkisi cinsellik politikasından ibaret değildi. Reed’in punk nesli, onun şairlikteki referanslarından da etkilendi. 1960’ların ortalarında Syracuse University’de okurken, alkolik şair ve üstat Delmore Schwartz ile çalışmıştı. Schwartz Reed’i, eğer çok satmamak için çaba harcamazsa, öldükten sonra ona musallat olmakla tehdit ediyordu. Reed, ilk Velvet Underground albümündeki European Son adlı şarkıyı Schwartz’a adadı. Rock müzikte şiire verilen önem, gençlik pop şarkılarındaki lise tipi aşk şiirleri ve Bob Dylan’ın müziğindeki protest anlayıştan öteye gitmiyordu. Şiirsel değeri olan bir söz yazarı olmasına rağmen Dylan, ürpertici karamsarlığını daha küresel bir düzlemde ifade ediyordu. Siyaset ve savaşlarla ilgilenen Dylan, kendi yabancılaşmasını dinleyicilerine de dayatıyordu. Dylan şarkılarının kaynaklarını ve konularını açıklamayı reddederken, Reed kendisininkileri teşhir ediyordu. Reed’in olumsuzluğu çok çekiciydi. Yer adlarını, ilgili kişi adlarını veriyor, şehrin caddelerinde izlediği rotadan bahsediyordu. İlk albümde yer alan “Run Run Run”daki günlük Union Square hikâyeleri ve “Candy Says”, “Stephanie Says”, “Lisa Says” gibi şarkılar, kişisel deneyimlere dayanıyordu. Dylan’ın bir konuşmayı ima ettiği yerde Reed, konuşulanları harfi harfine naklederdi.

Reed’in şiirsel hırçınlığı ortaya çıkmakta olan punk rockı etkiledi ve New York punk hareketi boyunca, şarkı sözlerinde şiirselliğe dönüş arzusunu ateşledi. Reed’in etkisi Fransız Sembolist şiirini ve beat yazarlarından esinlenilen şarkı sözlerini birleştirdi. Punk camiasının içinde olanlar, sanki bu bağlantı çok açıkmış gibi davranıyorlardı. David JoHansen şarkı sözlerini Rimbaud’ya benzetiyordu (Savage 58). Trouser Press’in Haziran/Temmuz 1976 sayısında, Patti Smith’in ilk konserlerini gitarist Lenny Kaye ile “Rock’n’Roll Rimbaud dinletileri” adı altında verdiği belirtiliyordu (Rose 28). Eski Television üyesi Richard Hell, beat şairi Rod McKuen’in “Beat Generation”ını ödünç alıp 1977’de punk marşı “Blank Generation”ı yazmıştı (Savage 90). Patti Smith de 1978 tarihli “Easter” albümünde bulunan “Rock’n’Roll Nigger”da, Reed’in dürüst şarkı sözlerindeki suçlayıcı hırçınlığı yakalamıştı.

Bir sonraki neslin ürettiği müzik, Reed’in edebi hırslarını rock müzik üzerinden tanımlama girişiminden ilham almıştı. Birçok çağdaşı gibi Reed de, kendini yüzde yüz Amerikan romanını yazmak mecburiyetinde hissetmişti. Rolling Stone’a verdiği 1987 tarihli bir röportajda, bir romanın anlatabileceği her şeyi rock şarkıları şeklinde anlatabilmenin mümkün olduğundan bahsediyordu (RS #512 12-10-87 s.292). Reed’in ele aldığı konulardaki edebi nitelik dışında, The Velvet Underground’un müziğinin nitelikleri de punk rockın yolunu açtı. Rahatsız edici gitarlar ve sert ritimler, Velvet’ın ilk dönemindeki John Cale’in elektro-viyolasının inlemeleriyle birlikte punk saldırganlığıyla aşık atabilecek bir müzikal standart yarattı. Ramones, neredeyse bütün şarkılarında Velvet Underground’dan esinlenilmiş ritimler kullandı; tekrar eden, bir lokomotif gibi kendini ileri doğru iten 4/4’lük ritimler. Television, ses boşluklarını doldurmak için Velvet’ın iki gitarlı dinamiğini kullandı. The Velvet Underground, gitar distorsiyonu ve feedback’i rock sözlüğüne soktu. Davulcu Maureen Tucker’ın sıradışı spastik çalışı, müziğe kaotik bir ataklık kazandırıyordu ve stili o kadar farklıydı ki onu taklit etmek imkânsızdır.

Moda konusunda da akıllı olan Velvet, henüz onu tarif edecek sözler bulunmamışken imajı yarattı. The Velvet Under-ground’un ilk tanıtım fotoğrafları, daha sonra çoğu punk gardrobunu saracak olan anti-sosyal nihilist atmosferi belirledi. Velvet, çiçekli hippi döneminden belirgin biçimde ayrılarak siyah giyiniyordu. Reed ve dostları, müziği yapanla dinleyen arasında bir engel olan güneş gözlükleri takıyorlardı. 1960’lardaki isimlerin çoğu için bu engeli “yıldız olmak” oluştururken,—Beatles ve Rolling Stones’un limuzinleri ve stadyum konserleri iyi bir örnektir—Velvet sadece ana akımdan ayrıldığını belirtiyordu. Daha sonra punk, bu yabancılaşmayı moda yoluyla daha dramatik olarak örnekledi.

Richard Hell’in punk görüntüsünü yarattığı söylenir. Daima yataktan yeni kalkmış gibi görünüyordu—kırpılmış karmakarışık saçlar, yırtık tişört, sokaktan bulunmuş gibi görünen kotlar ve spor ayakkabılar (Kozak 15). Stadyumlarda konser veren rock yıldızlarının, üzerinde düşünülmüş kıyafetlerinden hiçbiri bu kadar basit ve hırpani değildi. Sex Pistols’ın teşvikçisi Malcolm McLaren Hell’in yataktan yeni çıkmış görüntüsünden o kadar büyülenmişti ki, onu eğer kendisine katılırsa İngiltere’de bir yıldız olacağına ikna etmeye çalıştı. Hell bundan pek etkilenmemişti ve Birleşik Devletlerde kaldı, ama McLaren Hell’in imajını gözlemleyip formüle etti ve punk modasının amblemini yarattı; Sex Pistols (Savage 92). Velvet’ın imajı ve modasını takip eden bir diğer McLaren yan projesi de New York Dolls’tu. Dolls, modanın nasıl bir etki yaratabileceğini görmüştü. Dönemlerinin gülünç derecedeki görkemiyle ilgili, kendilerine düşen payı giyinerek değerlendirmekten daha iyi bir yorum yapılabilir miydi? The New York Dolls bazı giysilerin, müziğin ve imajın bazı yönlerine kimlik kazandırdığını ve onları belirginleştirdiğini fark ettiler. Bunu Velvet’tan öğrenmişlerdi. Punk camiasındaki birçok gruptan on yıl önce kurulup albümler kaydeden Velvet Underground, en üstün punk grubuydu. Rock, punk, glam, Amerikan veya İngiliz müziği üzerindeki etkileri olağanüstüydü. Başka hiçbir grup –Beatles hariç- rock müziği bu kadar etkilemedi (Kozak xiv). Grubun dört albümü ve New York sahnesinde geçirdiği beş yıl, yirmi yıl sonra hala varolan bir tarz yarattı.

 

Heteroseksüel Beyaz Punk’lar Kadın Kılığında

Bugünkü saldırgan ve maço heavy metal videolarını seyrederken, grupların çoğunu ucuz New York Dolls klonları olarak niteleme dürtüsüne karşı koymak zor. 1970’lerin başında erkek rock yıldızlarına sahnede kadın kıyafetleri giydiren güçler, MTV yapımı heavy metal’in gelişiyle tam gaz geri döndü. Bir zamanlar “glam rock” denen şey 1980’lerin başında, 70’lerin rock yıldızlarına kadın elbisesi giydiren şey her ne ise, onun hala “kötü çocuk” anlamına geldiğini göstermek için yeniden yükselişe geçti. Heavy metal müzisyenleri, makyaj ve kadın giysileriyle kadınsı bir görünüm edinerek, tipik erkek rock yıldızından daha iddialı bir “erkek” kimliğine sahip oldular. Bu gruplar için kadın kılığının homoseksüellikle ilgisi yoktu; bu sadece bir dikkat çekme yöntemiydi.

Glam rock, kaynağını doğrudan The Velvet Underground’un betimlediği “sapkın” cinsellikten almıştır. 1960’larda Andy Warhol’un fabrika-stüdyosunda takılan insanlar, Lou Reed’in etkileyici söz yazarlığı yeteneği için yeterli malzeme sağlıyorlardı. Yazar Tricia Henry, 1971’de Reed’in Velvet Underground kariyeri sona erdikten sonra İngiliz pop yıldızı David Bowie’nin Reed’i ziyarete geldiğini söylüyor. Bowie, Reed’in yeteneğinin farkındaydı ve işlediği konulardaki potansiyeli görmüştü. 1960’ların sonundaki cinsel hoşgörü atmosferinde, değişik uyuşturucular ve seks partnerleri denemek pop yıldızları arasında çok revaçtaydı. Bowie, 1971 tarihli plağı “Hunky Dory”deki “Queen Bitch”i, Velvet Underground’a saygı duruşu olarak yazmıştı. Şarkı Reed’in sözleri yayarak konuşmasını ve sokak ağzıyla anlatımını örnek alıyordu. Reed’in Bowie üzerindeki etkisi, Bowie’nin “Andy Warhol”unda da görülür, Bowie Warhol’un medyayı kullanma gücünü anlamıştı. Şöyle yazmıştı, “Andy Warhol ve ekran/Onları birbirinden ayıramazsınız”.

Warhol’un görüntülere yaptığı şeyi, Reed şarkı sözlerine aktardı, Velvet Underground da performanslarına uyguladı. 1960’ların ortalarında, Warhol’un filmleri taşkınlık ve “Uyku”, “Vinil” gibi isimlerinden de anlaşılabileceği gibi röntgencilik örnekleriydi. Tricia Henry, Warhol ve Reed arasındaki bağlantıyı kurmuştu.

“Warhol’un o dönemdeki filmleri, Hollywood’un sinematografik hassasiyetleriyle taban tabana zıttı, Velvet Underground’un ana akım popüler müzikten ayrılması gibi. Filmler hem teknik olarak kaba bir stile hem de saldırganca konulara sahipti.” (Henry 22)

Reed açıkça kendileri gibi olan karakterler yarattı ve sosyal normlara uymaya çalışmadı. Fabrikanın müdavimi ve Warhol’un süperstarı Candy Darling, Reed’in cesur söz yazarlığı için mükemmel bir konuydu—“Candy diyor ki, vücudumdan nefret etmeye başladım/Ve onun bu dünyada gereksinim duyduğu her şeyden.” Reed’in travesti hikâyeleri, David Bowie tarafından büyük bir fanteziye dönüştürüldü. Bowie 1972’de, sadece beş yıl ömrü kalmış bir dünyaya aşkın nimetlerinden bahseden biseksüel bir Marslı, “Ziggy Stardust” olarak sahneye çıkıyordu. rockın en iyi malzemeleriyle dolu bir reçete olarak olağanüstü derecede başarılı ve eğlenceli olmasına rağmen, Bowie’nin Ziggy’si rock’n’roll’u zenginleştiren sokak öğesinden çok uzaktı. Bowie’nin deneysel ve geleneksel erkeksilikten uzak görünüşü, ana akım erkek rock’ını tehdit ediyordu. Orijinal rock müziğin sokak öğesi, hızlı arabalar ve kadınlarla ilgili imgeleri, biseksüel bir Marslı için bir şey ifade etmiyordu.

Bowie’nin sokakla sahne arasında bıraktığı boşluğu The New York Dolls doldurdu ve glam görüngüsünde ön plana çıktı. Makyaja ve kadınsı kıyafetlere rağmen, bir uzay çağı çizgi filminden çok sokak serserilerine benzeyen New York Dolls, New York’un glam rock’a cevabıydı ve kendi rock’n’roll sürümlerinin piyasada tutunup tutunamayacağını merak ediyorlardı. 1973 tarihli ilk albümleri “New York Dolls”taki “Frankenstein”, insan yapımı canavarın hikâyesini yeniden anlatır. Fakat bu kez canavarın yüzünde daha çok makyaj vardır. David JoHansen, tipik şaka yollu üslubuyla nihai kılık-kıyafet canavarı Fran-kenstein’ın tablosunu çizer.

“Manhattan’da bir şeyler olmuş olmalı/

Kim yumurtlamış olabilir bütün bu çocukları?

Hiç umarlar mıydı böylesi bir Frankenstein’ı?”

Dolls’un yükselişi sırasında birçok eleştirmen, gardroplarının ardındaki sebebi merak ediyordu. Dolls’un, plak piyasasının kendilerine ihtiyatla yaklaşmasına neden olan bir katil-travesti imajı vardı. “Fran-kenstein”, plak piyasasının Dolls’a tahammül edemeyeceğini öngörüyordu. “Frankenstein’a âşık olmak suç mu?” ve iddia ediyordu, “Planlar sizin tarzınıza uymadığında, ateşten gömlek giymiş gibi hissedersiniz.” Dolls’un kışkırtıcı imajı, ana akım radyoları ve Amerika’nın geri kalanının onlara güvenli bir uzaklıkta kalmasına neden oldu. Ve JoHansen’in tahmin ettiği gibi, Dolls ateşten gömlek giymiş gibi hissetmeye başladı.

Punk fotoğrafçısı Bob Gruen’a göre çoğu insan Dolls’un gülünç kıyafetlerini ve davranışlarını gay olmalarına bağlıyordu. Ama aslında grup, sadece iyi bir pazarlama numarası gördüğünde onu tanıyordu; ayrıca groupieler de imajlarının çok tatlı olduğunu düşünüyordu! Bu cüretkâr imaj manipülasyonu sonucunda Dolls, bir rock sembolü haline geldi ve New York’un şık yeraltı camiasına girdi. Gruen dönemin cinsel atmosferini anlatırken David JoHan-sen’in sözlerine yer veriyor, dönemin teması ille de biseksüellik değildi, “dene-seksüellik”ti. “Her şeyi dene”de olduğu gibi (Savage 60).

Dolls, müzikal olarak sadece 1960’ların kız-grubu imajı ve Rolling Stones fiyakasını birleştirip yeniden ortaya sunuyordu. Stones’un gitar yüklü rockı üzerine kurulup Shangri-Las gibi grupların tavırlarıyla süslenen Dolls, 1970’lerin başındaki birçok rock grubundan farklıydı. O dönemdeki müzik çoğunlukla topluma yönelikti ve rahatsız edici değildi. Crosby, Stills and Nash’in “Teach Your Children Well”i gibi şarkılar, rock müziği hem yaşlı hem de ebeveynlikle ilgilenecek kadar oturmuş bir ürün gibi gösteriyordu. The New York Dolls ve punk işbirlikçileri, kılık değiştirme, sokak serseriliği ve hırsız polis oyunlarının çocuksu cazibesini koruyarak rock’n’roll’u gençleştirdiler.

Dolls, giyinip süslenerek rock müziğin gençlik kaynaklı özüne olan inançlarını gösterdiler. Moda, en başından beri rock’n’roll piyasasının ayrılmaz bir parçası olmuştur. Sanatçılar pazarlama açılarını ve dinleyicilerini, belirli rock türlerinin belirli giyim tarzlarında bulmuşlardır. Moda, rock grupları ve menajerler için de belirli bir imajı aktarmanın yoludur. The Beatles’ın menajeri Biran Epstein, grubun ilk döneminde modayı, kültürlü ve kibar bir rock grubu imajı sunmak için kullandı. The Beatles’ın zevkli gri takım elbiseleri, grubu bir ekip olarak tanımlamak ve rock arka planını yumuşatmak için bir araçtı.

The New York Dolls modayı New York’un pejmürde yeraltı dünyasıyla bir akrabalık oluşturmak için kullandı. Dolls, şüphesiz Velvet Underground’un cinsel-sapkın atmosferinden etkilenerek, modayı bir adım ileri taşıdı. Kadınsı giysilerini ve makyajlarını, “kötü çocuk” rock’ını vurgulamak için kullandılar. Bir anlamda, kadın gibi giyinerek erkek tabanlı rock hırslarını güçlendiriyorlardı. Cinsel-kararsız imajlarının kaynağı, Lou Reed’in Warhol’un küçük hayvanat bahçesinde yaptığı gözlemlere dayanan anlatılarıydı. Reed gibi David JoHansen de, bir sokak serserisinin bakış açısından cinsel gösterişle ilgili şarkılar yazdı.

Eleştirmenler ve diğer gruplar The New York Dolls’u “yaldızlı travestiler” olarak kötülemeye çalışıyorlardı, ama Dolls ana akım rockın dışında gelişen vahşi, gitar temelli rockın vazgeçilmez öğelerinden biri olmuştu. Dolls’un kısa kariyeri kabaca 1972’den 1975’e kadar sürdü. Bu zaman zarfında, en çok satan rock ürünleri, pop müziğin en kötü öğelerini içeriyordu. The New York Dolls, dönemin liste-başı isimlerinin tam karşıtıydı. 1974’ün en çok satan single’larındaki aşırı duygusallığa, Barbra Streisand ve Sammy Davis Jr. gibi yetişkinlere yönelik sakinleştiricilere yabancı olan New York Dolls, sabıkalı suçlulardı (Bronson 266). Müzikleri sanki Rolling Stones kötü günündeymiş gibiydi, görünüşleri daha da beterdi. Stones makyaj ve kadınsı kıyafetlere uzaktan göz kırparken Dolls, rezil travesti-benzeri kıyafetlerle sokağa çıkıyordu. Modanın New York Dolls’un rock kariyeri üzerindeki etkisi, uzun süreli oldu. Dolls’un imajı, oturaklı rock ve pop yıldızlarının sakin ve kontrollü imajından çok, canı sıkkın gençlerin ve liseli suçlularınkine benziyordu. Dolls’un modasındaki sokak öğesi, onları ister istemez rock’n’roll çağının P.T. Barnum’u Malcolm McLaren’a yönlendirdi.

İngiliz punk grubu Sex Pistols’ın menajeri olarak tanınan McLaren, 1970’lerin başından beri moda akımlarını takip ediyordu. McLaren ve ortağı Vivien Westwood, Londralı gençlerin değişen modasına yönelik “Let It Rock” adlı bir giysi dükkânı açmışlardı. McLaren, gençlik alt kültürleriyle içli dışlı olması sayesinde, giysilerin söylenemeyeni söyleme ve şok edilemeyeni şok etme gücünü anlamıştı.

Dolls ve McLaren 1973’te, New York’taki McAlpin Hotel’de düzenlenen uluslar arası bir butik şovunda tanıştı. Let It Rock’ı temsil eden McLaren, İngiliz punk estetiğinin temelini oluşturacak, sigara yanıklarıyla dolu bluzları da içeren bir koleksiyon sergiliyordu. New York Dolls’tan Syl Sylvain de giysi yapıyordu ve şovda McLaren’la tanıştı. Daha sonra, Dolls’un ilk Londra turnesi sırasında, McLaren grubun diğer üyeleriyle de tanıştı.

McLaren Let It Rock döneminde, 1950’lerin sonunda moda olan “Teddy Boy” tarzını yeniden canlandırdı. “Teddy Boy”lar, üstlerine tam oturan kusursuz ve açık renk giysileriyle zarif sokak serserileriydi. Onlar, 1950’lerin rock kahramanı Eddie Cochran’in “Pink Peg Slacks” şarkısının canlanmış halleriydi. New Rolling Stone Record Guide’ın 1983 baskısında rock eleştirmeni Dave Marsh şöyle diyor,

“Ellilerin, yurt dışında vatanında olduğundan daha çok saygı duyulan bir diğer müthiş  rock&roll’cusu Eddie Cochran, gerçekte meleksi punkın prototipiydi… Cochran bir dizi gençlik masalı yarattı…” (Marsh 104)

Eddie Cochran 1960’ta öldü, ama kıyafetler konusundaki yeteneği ve gençlik merkezli rock müziği, onu yeni nesil rock dinleyicileri için canlı tuttu.

Dolls, McLaren’in moda sevgisinden ve bilgisinden etkilenmişti, grupla McLaren arasında bir arkadaşlık oluştu. O sırada Dolls, sert-sokak-çocuğu ve asit-tribindeki-gülünç-giyimli-kentli-nine görünümünü birleştiriyordu. McLaren Dolls’un görsel etkisini, özellikle insanları nasıl şok ettiğini gözlemledi. Sonraları, Dolls kariyerinin sonuna yaklaşmışken McLaren yeniden sahneye çıktı. Dolls, 1973’ün sonlarında firmalarının finansal destek eksiği ve ciddi alkol ve uyuşturucu tüketiminin bedeli yüzünden dağılmak üzereydi. McLaren New York’a döndü ve Dolls’u yeniden canlandırmaya çalıştı. Bir şekilde, onların kalibresindeki bir grubun potansiyelini sezebiliyordu. Ama Dolls sona çok yakındı ve kariyerlerini ancak bir mucize yeniden alevlendirebilirdi.

McLaren Dolls’u göz önünde tutmak için, daha sonraki punk çıkışları ve şok edici moda akımları için zemin hazırlayacak bir proje tasarladı. 1968’deki Fransız öğrencilerin devriminden aldığı bazı sloganlarla oynadı. 1974’te, onların sormuş olduğu soruyu ödünç aldı “Sıkıntının politikası nedir?” (Savage 87) ve gruba kırmızı deriler giydirdi. Kırmızı, üzerinde orak-çekiç olan bir “sıkıntı” bayrağıyla birleşince birçok insan, Dolls’un fazla ileri gitmiş olabileceğini düşündü. Kadın giysilerinden Komünizm’e, Dolls bir kere daha kendini aşmıştı, ama bu sefer fena halde başarısız olmuşlardı. McLaren grubu bir güney turnesine yollayarak kariyerlerini canlandırmaya çalıştı. Turne, grubun 1974’te Florida’da dağılmasıyla sona erdi. Gitarist Johnny Thunders ve davulcu Jerry Nolan’ın eroini grubu turnenin ortasında bıraktı, çünkü Florida’da eroin bulamamışlardı (Savage 88).

Haliyle, Thunders ve Nolan şu anda ölü. Dolls’un trajik uyuşturucu bağımlılığı sadece Amerika’nın punk’a olan tahammülsüzlüğünü artırdı. Punk felsefesi, New York Dolls meselesinde, argodaki “punk” (serseri) sözcüğünün hakkını verdi. Dolls, kendi intiharlarının yaşayan bir parodisiydi ve rock’n’roll mitolojisinin canlı demirbaşlarından olmalarına rağmen, yanıp kül oldular. Punk rock bu çabuk tükenen alevin ürünüydü; kısa ömürlü ve yakıp tutuşturucuydu, ama bir kere söndü mü, hemen unutulmuş ve yeri doldurulmuştu. Dolls punk’tı, çünkü punkın rock’n’roll’da yeniden vurguladığı temaların merkezindeydi. Gençlik ve moda, kendini ifade etmenin anahtarıydı; orijinal –en azından bireysel- olmak, popüler müzik listelerini önemsemeden müzik yapmak… Dolls’un yaptığı buydu. The New York Dolls, kendilerini rockın bireyselliğini korumaya adadıkları için, 1960’ların sonu ve 1970’lerin ortasındaki punk rock arasındaki bağlantıydı.

Patti Smith Neden Önemliydi

 “Kendimi Yurtsuz Bir Jan Dark Gibi Hissediyorum”

 Patti Smith 1974’te, CBGBs de çalan ilk dalga gruplar arasında bir plak şirketiyle kontrat yapan ilk isim oldu. Sadece bunun için bile “punkın vaftiz anası” olarak anılır (Kozak 38). Smith’in punk üzerindeki etkisi, CBGBs’le olan bağlantısıyla sınırlı değildi. Smith, döneminin her alanda en üretken sanatçılarından biriydi. Hem bağımsız, hem de punk hareketi içindeki başarıları önemlidir. Smith, kendi kendine rock yıldızı oldu. Önce, bir rock hayranı olarak şiirlerini ve rock eleştirilerini yayımladı. Kendisi bir rock müzisyeni olmadan önce, Sam Shepard’la birlikte “Cowboy Mouth”da oyun yazarlığını denedi. Smith, ayrıca rock müzikte seks sembolü olmadan başarılı olan çok az kadından biriydi. Rock’n’roll kahramanlarına tapındı ve etkilendiği rock müzikten hareketle güçlü rock eserleri yarattı. Oyun yazarlığında olduğu gibi, şarkılarıyla da bir öykü ve bir doku yarattı.

Smith ilk single’ını 1974’te bağımsız olarak yayımladı. Bir zamanlar ev arkadaşı olan Robert Mapplethorpe, kendi markası “Mer”e “Piss Factory”nin birkaç kopyasını basması için para yatırdı. Yıl 1974; kayıttaki de Smith ve The Patti Smith Group’un başlangıcıydı. “Piss Factory”, Smith’in lisedeyken çalıştığı fabrikadaki işiyle ilgiliydi ve “onaltı yaşında ve maaş gününde” olmanın öyküsünü anlatıyordu. Plak döndükçe gitarda Lenny Kaye ve piyanoda Richard Sohl’u arkasına alan Smith’in şiiri, dinleyenleri onun geçmişine bir yolculuğa çıkarıyordu. Dizeleri, rock’n’roll altyapısına göndermelerle doluydu. Bir dizede “Wicked” Wilson Pickett’ın “Mustang Sally”sindeki baş döndürücü ruhu anıyor, diğer dizede olağanüstü rock eleştirmeni Lester Bangs’in aşırı dozda aldığı öksürük şurubundan bahsediyordu. Etkilendiği isimler arasında James Brown, “Twist & Shout” ve Philadelphialı DJ George Woods da vardı. “Piss Factory” önemliydi çünkü daha önce hiçbir sanatçı rock müziğin etkilerinden böyle bahsetmemişti. Piss Factory, Chuck Berry’nin otobiyografik rock marşı “Johnny B. Goode”un çıktığı yerden çıkmıştı. Berry’nin klasiği otobiyografiktir, ama Smith’inki kendi hayat öyküsünü mitolojiye dönüştürür.

1975 tarihli anıtsal ilk albümü “HORSES”, rock müzikte çığır açtı. Eski Velvet Underground üyesi John Cale’in yapımcısı olduğu albüm, rock müziğin bir sanat formu olarak kabul ettirdi. Smith’in rockı The Beatles’ınkinden daha odaklı, Jim Morrison’ın sarhoş dizelerinden daha az bireyseldi. Hedefe yönelik öykülerle dinleyicinin dikkatini çekiyordu.

Albümün ilk şarkısı punk tavrının standardını belirledi ve HORSES New York punkının CBGB döneminden çıkan ilk albüm olduğu için Smith, bir anlamda dönemin tarzını belirledi.

“İsa birinin günahları için öldü

Ama benimkiler için değil.”

Smith’in bu yaklaşımı, punkın özüydü. Eğitimli ama saygısız isyankârlık, gençliğin kabadayılığını ve tipik New York punkının yazınsal cazibesini sürdürüyordu. “Gloria”, Van Morrison’ın 1960 tarihli şarkısının cover’ıydı. Smith şarkıyı orijinal erkek bakış açısıyla söyledi, böylece en azından bir şarkı boyunca kadınları rock müzik içinde özgürleştirdi. Tipik bir erkek şarkısını, kadın bir şarkıcı olarak erkek bakış açısını aynen koruyarak söylemesi, insanların rock müzikle ilgili varsayımlarının ötesine geçmelerine imkân verdi. rockın geçmişindeki kadınlar, şarkıcı olarak güçlü olsalar da, kadın olarak güçlü değillerdi. Jefferson Airplane’den Grace Slick ve Stax/Volt plak şirketinin Mable John ve Carla Thomas gibi soul şarkıcıları dışında, dönemin kadın şarkıcıları rock’n’roll objeleri oldular. Janis Joplin, şişesi ve seks bağımlılığının kölesiydi. Tina Turner’ın kariyeri, Ike Turner’ın yan şovuyla desteklenmiş T & A (tits and ass – göğüsler ve göt) görselliğiydi. Smith, kadınların kendilerinden fedakârlık yapmadan rock hayranı ve katılımcısı olabilmesini sağlayarak bunu değiştirdi. Ayrıca, rock müzikteki anlatıcı sesi yeniden keşfetti. Debut plağında el attığı konuların olağanüstü kapsamına bakınca, Smith’in “punk’un vaftiz anası” olarak anılmasına şaşırmamak gerek.

Smith, “Gloria”daki hedonist erkek rock müzisyen’in bakış açısından, 1960’ların soul klasikleri zeminli “Land”deki bir soyunma odası saldırısına geçiyor. Haksızlığa uğrayanların marşı olan “Land”, kahraman Johnny’nin soyunma odasında dayak yemesini anlatıyor. Arka planda ise alaycı sözler var:

“Ata binmeyi biliyor musun?

Bony Marone gibi

Twist yapmayı biliyor musun?

Bak, şöyle yapılıyor…”

Smith, Amerikan gençliğinin hayatını rock’n’roll yoluyla anlatıyordu. Sanat formuna olan saplantılı aşkı, ona yeni bir hayat veriyordu ve o da köklerine sadık kaldı. 1974 tarihli Piss Factory’de bahsettiği rock-saplantılı ergenlik günlerinden beri, rock’n’roll’u yeniden canlandırmaya niyetliydi. Ve şimdi, yirmi yıl sonra hayalleri ve etkisi hala önemli. Bugünün müzik piyasasında, ortaya çıkan her güçlü kadın söz yazarı veya şarkıcı, Patti Smith’le kıyaslanır. Smith, söz yazarlığı ve şarkıcılıkta cinsiyeti önemsizleştiren ilk kadın rock sanatçısıydı. Smith, punkın inatçı küstahlığıyla kendi öfkeli duruşunu birleştirerek, rock müzikte kadınların kendilerini sadece izleyici değil katılımcı olarak da görmelerini sağladı. Smith’in çabaları kadın ve erkek rock dinleyicilerini, rockçı kadınlarla ilgili varsayımlarından kurtardıysa; punk da aynı şeyi yaptı. Smith’in müziği kadınlara, kendi şartlarına göre rock müzik yapabileceklerini ve dinleyebileceklerini gösterirken, punk da cinsiyet gözetmeksizin aynı şeyi yaptı. Bir zamanların punk uzmanı Legs McNeil, Spin Magazine’in 1989-Temmuz sayısında Smith’in başarısını şöyle özetliyor:

“Patti Smith o kadar sertti ki bütün duvarları yerle bir etti. Rock’n’roll’da erkeklerin benzemek istediği ilk kadındı. O kadar iyiydi ki hangi gezegenden geldiği hiç önemli değildi. Patti, cinsiyetin taşaklarına bir tekme savurdu ve kendi kafasına göre hareket edip kurban rolü oynamadan harika rock’n’roll yaptı. Ve bu sırada, sahneye bakıp kendini rock tanrısını yalarken değil, rock tanrıçası olarak hayal eden kadınlara kapıları açtı.”  (Spin 7/89 s.6)

 “Ben Genç Bir Beyin Nakliyim”

The Ramones, punk rockın New York kimliğine bürünmüş haliydi. Aslında CBGBs’in sahibi Hilly Kristal, İngiltere’de turne yapmak için Amerikan grupları seçerken, Ramones’u tercih etmişti. Yani bir anlamda Ramones, yeni nesil İngiliz punklarının gördüğü ilk Amerikan punk grubuydu. The Ramones, 1950’lerin roots rock’ının isyanını, duyular üzerine yüksek desibelli ve hızlı bir saldırıya dönüştürdü. The Ramones “I Wanna Be Sedated”, “Beat On The Brat” ve “Rock’n’Roll High School” gibi kolay görünen klasiklerle punk rockı haritaya soktu. The Ramones, rock’n’roll’a gençlik öğesini yeniden kazandırdı ve bu da grubun yaşlanmasını durdurdu. Liseden hiç mezun olamamış gibi görünüyorlardı.

Blondie ve Dolls gibi gruplar kılık kıyafet işlerine dalmışken, Television ve Patti Smith çok şairaneyken, The Ramones çok punk’tı ve bir parodiydi. Queens’ten, deri motosikletçi ceketleri giyen ve Ramone soyadını taşıyan dört genç adam; Beatles ve çağdaşlarının “İngiliz İstilası”nı pop haritasına eklemesine benzer bir şekilde, punk’a bir isim verdiler. The Ramones ve The Beatles arasındaki bağlantı başka düzeylerde de mevcuttur. The Ramones, sadece rock kültürü ve Beatles’ın onlara öğretmiş olduğu dersleri tekrarlıyordu. Beatles, kariyerinin başında “kare as”tı ve bir grubun üyeleri olarak ortaya çıkmışlardı. Aynı saç kesimine ve ortak bir mütevazı imaja sahip dört genç adam, onları ulaşılabilir bir ürün haline getiren bir imaj. The Ramones da aynı soyadını ve deri ceketleri kullanarak aynı taktiği uyguladı.

“Ramon”, Beatlemania’nın ilk dalgaları sırasında Paul McCartney’in otel rezervasyonlarında kullandığı takma isimdi (RS #507 s. 135). Ramon, Ramone’a dönüştü ve 1974’te dört lise serserisi bu soyadını ve gelecek yıllarda punk rockın simgesi olacak bir imajı üstlendi. Yırtık kotlar, spor ayakkabılar ve deriden oluşan gardropları Punk’ı kişileştirdi. Giydikleri günlük sokak giysileri, glam’i eskitti ve rockı sokaklara geri döndürdü.

The Ramones punkın kare asıydı; Punk’ı görsel olarak ulaşılabilir bir ürün haline getirdiler. Punk’ı görselleştirmek önemliydi. Bir imaj yaratmak, genellikle fikirden ürüne giden yolda bir katalizördür. Beatles, bir örnek saç kesimleri ve takım elbiseleriyle milyonların gönlünü fethetti. The Ramones, teklifsizlik ve basitliğiyle, Punk’ı yeni nesil rock dinleyicilerinin beynine soktu. Ramones’un müziği, basit üç-akorluk rock’tı. O dönemdeki başka hiçbir müzik, Dolls ve Blondie’nin kız gruplarına saygı duruşu hariç, rockın masumiyetini hatırlatmıyordu.

Ele aldıkları gençlikle ilgili konular, rock ikonografisine dönüştü. Grubun rock çağıyla ilgili “Do You Remember Rock’n Roll Radio?” ve ölümsüz kült “Rock’n’Roll High School” (1979’da filmi de çekildi) gibi sevgi dolu şarkıları vardı. The Ramones’un “bunu herkes yapabilir” imajı ve yaklaşımı, gelişmekte olan bir rock dinleyicisi ve eleştirmeni dönemini etkiledi. Rock, daha önce hiç bu kadar basit görünmemişti ve duyulmamıştı. Bu bir bakıma Ramones’un problemlerinden biriydi. Gündelik sabıkalı yaklaşımları yüzünden, Ramones’u ciddiye alanlar çok azdı. Yeni bir moda mıydılar, yoksa rock müziğin yeniden dirilişi mi? Ramones’un müziği ve estetiği çok basit görünüyordu – bir maskaralık, ama tarzları o kadar ham ve sıkıydı ki, çok az grup bunun gücünü taklit edebiliyordu.

The Ramones, rock’n’roll’un eritme potasıydı. Orijinal kadrolarında vokalist Joey davulcuydu, davulcu Tommy de yapımcıydı. Kısa süre sonra Tommy davula geçti ve rock piyasasındaki saf girişimleri, şansa dönüştü. The Ramones CBGBs’de ilk kez 1974’te çaldı, 1975’te düzenli programa başladılar. 1976’da Sire Records’la kontrat yaptılar ve ulusu punk rockça hazırladılar. İlk albümleri “The Ramones” US Top 100’e giremedi ama grubun etkisi rock dünyasına sızmaya başladı.

Trouser Press’in Haziran/Temmuz 1976 sayısının arka kapağında, The Ramones’un ilk albümünün neredeyse kendisinin parodisi olan bir ilanı var. “MÜZİKLERİ BOWERY’Yİ KASIP KAVURDU… ŞİMDİ DE ÜLKEYİ KASIP KAVURACAK!” Ramones’un bugünün güzellik ve cazibe standartlarına uyduğunu hayal etmek komik. İlanda deriler ve Keds spor ayakkabıları içinde dört sıska adam görünüyor. Tommy’nin göbeği görünüyor ve Joey kırık bir kukla gibi duruyor. Ama bakışlarında bir şey var; hiçbiri kamerayı sallamıyor. Fotoğraf, ıslahevinde çekilmiş gibi duruyor.

İlan diyor ki: “THE RAMONES O KADAR PUNK Kİ, TEPKİ GÖSTERMEK ZORUNDA KALACAKSINIZ!”. İlanın altında İngiliz rock eleştirmeni Charles Shaar Murray’nin New Musical Express’te çıkan makalesinden bir alıntı var,

“Aynı anda hem o kadar eğlenceli, hem de samimiyetle sıkı ve güçlüler ki, doğru sebeplerle rock’n’roll’a âşık olan herhangi birini ister istemez büyülüyorlar.”

Murray’nin tarifi çok doğruydu; The Ramones mükemmel bir rock grubuydu. Hiçbir şey hakkında çok basit görünen rock şarkıları yazıyor ve söylüyor, ama bol keseden akor değişiklikleri ve rock yıldızı pozları olmaksızın rockın temellerine hâkim oluyorlardı.

Rock, tipik olarak gençliğin hayat tarzını yansıtıyordu – kısa süreli dikkat çekmek için yeterince hızlı, dinleyicinin dikkatini eğlenceden uzaklaştıracak kadar da ağır değil. The Beach Boys gibi, The Ramones’un müziği de görünüşte arabalar ve kızlarla ilgili tasasız betimlemelerdi – sürekli bir gençlik görünümü ve teması – ama Ramones’un basitliğinde üstün rock’n roll’un özü bulunuyordu. Müziklerinde kusursuz hızlı-rock müzik ve temalardan oluşan katmanlar vardı. New York rıhtımıyla ilgili bir şarkı olan “Rockaway Beach”te, rock temellerine dönüyordu. “Çikletle ritim tutuyorum / Güneş var ve ben de biraz istiyorum.”

The Ramones, rock müziğin iddialı olmakla ilgili değil, yapabileceğin şeyi en iyi şekilde yapmakla ilgili olduğunu anlamıştı. Ne yazık ki Ramones hiçbir zaman asıl hedeflerinin ötesine geçemedi ve pop yıldızları ortaya çıktıkça, onların imajıyla ilgili bir ikilem baş gösterdi. Basit imajıyla Ramones, barbarca ve temsil ettiği tazeliğin parodisi gibi görünüyordu. Aldıkları Ramone soyadı ve punk gardropları, Ramones’un yeni moda olarak değerlendirilmesini kolaylaştırdı. Ramones şimdi, dağılmalarından sonra bile kulağa hala şaşırtıcı biçimde aynı geliyor, sanki kendileri de medyanın onlar için yarattığı sessiz ama ölümcül rock imajına inanmışlar gibi.

Punk rock piyasasının boşluklarını ve radyonun tahammülsüzlüğünü aşan emsallerinin aksine Ramones, bir zamanlar ortaya koydukları punk küstahlığının parodisi haline geldi. Bir anlamda, Ramones’un kontrol ettiği punk saldırganlığı geçmişte kaldı, ama Ramones kendisi için yarattığı imajı aşamadı. Grup olarak The Ramones, daimi gençlik imajını yaratmıştı ve büyüdükten sonra bile bunun ötesine geçemedi.

Punk ikonu Sex Pistols gibi The Ramones da hemen durakladı. İki grubun etkisi de o kadar sert ve küstahçaydı ki değişim geçirmek, yumuşamak ve punkın saldırganlığını bozmak anlamına gelecekti. Bir anlamda büyümek, ihanet demek olacaktı. The Ramones, kendilerini punk yapan şey tarafından kıstırıldı. Gençlik idealleri ve basit saflıkları, onları esir etti. Bu tuzak, punkın medyadan payını almasına da engel oldu. Sex Pistols, Malcolm McLaren’ın ustaca planlanmış reklâm tekniklerine sahipti, grubun skandallarla dolu hayatını da unutmayalım. The Ramones sadece büyümeyi başaramadı ve değişim rüzgârında kayboldu. rockı etkileyecek ama Birleşik Devletlerde pek fazla para kazanamayacak bir müzikal dönemin geçici emanetine dönüştü.

BEAT’LERİN PUNK’LAR ÜZERİNDEKİ ETKİSİ

 1940’ların sonlarında ortaya çıkan beat kuşağı, batı kültürünün gençlik takıntılı artistik ve edebi idealistlerinin geleneğini devam ettirdi. Beatnik’ler kültürel normların dışında olduklarını iddia ediyorlardı, ama aslında yaratıları üzerinde de etkili olan orta sınıf mirasının ürünleriydiler. 19. yüzyıl sonlarında Fransa’da “bohemler” olarak bilinen bir grup genç sanatçı ve yazar, kültürel miraslarının sınırlamalarını ve normlarını reddetti. Beatler, bu Fransız bohemlerini ve onların sanatsal üretkenlikle ilgili romantik ideallerini taklit etti.

Birinci Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan “kayıp” kuşak, kendilerini savaşmak için henüz çok genç oldukları bir savaşın sonrasında iyileşmekte olan toplumun dışında bırakılmış hissediyorlardı. Beat’ler de kendilerini bu kuşağın modern bir versiyonu olarak görüyorlardı. Kayıp kuşak, yeni bir göç modeli ortaya çıkardı – beatler, gurbetçi olarak Paris’e gitmek yerine, New York ve San Francisco gibi kentlere göç ettiler.

Beatler, kendilerinden sonraki gençlik alt-kültürlerini de etkilediler. 1970’lerin ortalarındaki erken punk hareketi, yeni bir tür rock’n’roll müziği yaratabilmek için beat şiirine ve hayat tarzına öykünüyordu. Bu müzisyenler, zamanın rock müzisyenlerinden farklılaşmak için hem beatlerden hem de Fransız romantik şairlerinden büyük ölçüde esinlendiler.

1800’lerin sonlarındaki Fransız bohemleri, gençliği “özgürlük” olarak idealleştirdiler ve Fransız orta sınıfının sınırlamalarının dışına çıkarak hayatlarını dolu dolu yaşayabileceklerine inandılar. “Bohemian Paris”in yazarı Jerrold Siegel, bohem yaşam tarzının özünü açıklıyor “Bohemlik, burjuva hayatının dışındaki bir masal diyarı değildi, bu hayatın kalbinde ortaya çıkan bir çatışmanın ifadesiydi” (s. 10).

“Bohem” teriminin kökü Çekoslovakya’da çingenelerin yaşadığı bir bölgeye – Bohemia – dayanır. Fransız bohemleri, kendilerini çingene hayatını yansıtır halde buldular. “Bohemler, kendilerini yaratıcılık ve suçluluk arasındaki bir alacakaranlık kuşağında konumlandırdılar.” (Siegel, s. 4) Bu durum, hayatlarının kültürel ana-akıma uymayan yönlerinden biriydi. Bohemler, yerleşik orta sınıf tarafından çokça eleştirildiler. 1800’lerin sonunda bohem kültürünün temsilcileri büyük ölçüde sanatçılar ve yazarlar olduğu için, hayat tarzlarıyla ilgili tartışma, sanatsal üretim ihtiyacı ile toplumsal destek ihtiyacı arasındaki çatışmadan kaynaklandı. Siegel, Fransız bohem kimlik çatışmasının, bu tartışmayla belirdiğini savunuyor ve soruyor: “Kendini yetiştirme, hangi noktada bunu destekleyen toplum için faydalı ve kabul edilebilir olmaktan çıktı?” (s. 11). Bohem kültürünün ve uygulamasının bu yönü, tarih boyunca tekrar edilmiştir.

Kendilerinin kültürel normların dışında gören diğer hareketler gibi, beatler de yeni ve farklı olduklarını düşünüyorlardı. 20. yüzyılın başında Birleşik Devletlerden Paris’e göçen sanatçı ve yazarların kayıp kuşağı gibi, beatler de katı Amerikan geçmişlerinden uzaklaşmak istiyorlardı. Ama beatler, sürgünde gibi hissetmek için Birleşik Devletlerden ayrılmaya ihtiyaç duymuyorlardı.

John Clellon Holmes’un “Go!” adlı romanı, yazarın 1940’ların sonunda bir beat olarak yaşadıklarını anlatır. Roman, baş düşünürler ve onların hayatlarıyla ilgili gerçek hikâyelerle doludur. Romanın bir yerinde, karakterler New York’ta Dört Temmuz haftasonunu kutlamaktadır. Bu, onlardaki “gurbetçi” hissinin bir göstergesidir.

“İki gün boyunca herkesin coşkusu sürekli olarak artıyordu, sanki hepsi kalplerinin mahremiyetinde tatilin olağanüstü bir anısını taşıyorlardı, uzun zamandır çocukça kabul edilen ama yine de hepsine, memleketlerin deki sıcak, kayıp öğle öncelerini hatırlatan bir anı.” (s. 131)

Bu pasaj yazarın ve karakterlerin, banliyöye ait Amerikan miraslarını terk edip New York’ta yeni bir kimlik yaratmaya çalışmalarını anlatıyor. Kayıp kuşak gibi beatler de, evden uzaktaki şehirlerde teselli buldular.

Kendini “kayıp” olarak ilan eden kuşağın üyeleri, Birinci Dünya Savaşı’nın geride bıraktıkları yüzünden sürgündeydiler. Kayıp olduklarını düşünenler, Amerikan kimliğini yeniden inşa etmeye aklını takmış bir savaş-sonrası kültürüne yabancıydılar. Birçok sanatçı, Paris’e giderek Amerikan geleneğiyle bağlarını kopardı ve sanatsal alanları içinde özgür ruhlar olarak yeni kimlikler edindi.

Elli yıl sonra, benzer yabancılaşma kavramları New York’taki edebiyat ve müzik çevrelerinde kuvvet kazanıyordu. Beatler ve onları etkileyen önceki kuşaklar gibi, erken dönem punk-rock şarkı yazarları ve müzisyenler de yerleşik toplumun sınırları içinde yeni bir sanatsal alanda ilerlediklerini düşünüyorlardı. New York punkının çekirdeğini oluşturan müzisyenlerin çoğu, yeni bir hayata başlama umuduyla şehre gelen banliyö sakinleriydi. Punk rockın ortaya çıkışı erken dönem beatlerin edebiyat ürünlerinin ortaya çıkışına benziyordu – ana akımdan farklı, ama orijin olarak tamamıyla orta sınıf.

Daha sonra punk rock olarak anılacak hareketin içinde bulunanlar, sanatsal isyan kisvesi altında gençlik dürtüleriyle hareket eden seçkin bir müzisyen ve şair grubunun üyeleriydi. Erken dönem punklar, müzikal olarak radyoda duyulan ile New York’ta yazılıp söylenen arasında belirgin bir ayrım yaratıyorlardı. Erken dönem punk estetiği, basit ve bazen rahatsız edici müzik, cüretkâr ve çoğu zaman saldırganca olan bir moda anlayışı ve nihilist, uzlaşmacı olmayan sözleri birleştiriyordu. 1970’lerin başı ve ortalarında yerleşik olan pop müzik çoğunlukla yatıştırıcı, performans ve yapımda müzikal olarak karışıktı. Punk rock bundan ayrılıyordu. New York punkının ilk örnekleri radyoda çalınmadı ve hiçbir zaman listelere giremedi. Punklar, kendilerini bohem tahtının varisleri olarak görüyorlardı.

Şarkı yazarı/şair Richard Hell, Richard Meyers olan ismini değiştirdi ve 1970’lerin başında doğduğu kasabayı terk etti. New York’a göçtü ve birkaç yıl sonra kendine “kayıp” diyen kuşağın punk-rock karşılığı olan “Blank Generation” adlı şarkıyı yazdı. Britanya punk’ıyla ilgili “England’s Dreaming” adlı kitabın yazarı Jonathan Savage, Hell’in çabalarını şöyle değerlendiriyor:

“1975’in başında, Hell çok yönlü bir kaçış şarkısı yazdı. Fikir, 1960’lardaki bir beat kasasından, Rod McKuen’in ‘Beat Generation’ından ödünç alınmış tı, ama Hell ihtiraslıydı, sahte kültürü gerçek kültüre dönüştürmek istiyordu.” (s. 90)

Savage, Siegel’in “Bohemian Paris”te açıkladığı aynı ikileme dikkat çekiyor. Sanatçı toplumun dışında olduğunu savunuyor, ama toplumun desteğine ihtiyaç duyuyor ve inkâr ettiği kültürden kaynaklanan bir geçmişi var. Richard Hell, çatlağı gördü ve bundan yararlanmayı seçti. Kendini toplumdışı olarak gören her kültürel grup gibi punkın da bir piyasa değeri vardı ve Hell bundan kar elde etmeyi umuyordu. Hell, ekonomik olarak başarılı olamadı ama beatler ve kayıp kuşağın sürgünleri gibi kült statüsüne erişti.

Beatler, Fransız bohemleri ve Birinci Dünya Savaşı sonrasının kayıp kuşağının deneyimlerini yeniden yaşadılar. Doğup büyüdükleri banliyölerden ayrılıp şehirlere geldiler ve bu göçle birlikte Amerikan vatandaşı ve sanatçısı olmayı yeniden anlamlandırdılar. Beatlerin kültürel ve edebi ürünleri, Amerikan ana akımını onların farkına varmaya ve sonuçta onları desteklemeye zorladı.

Beatnik hareketinin, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Birleşik Devletlerdeki yaratılar üzerinde olağanüstü bir etkisi vardır. Beatlerin ilgilendiği sanatın ve ifadenin sınırları, 10 yıl sonra hippilerle ve bundan 10 yıl sonra da punk-rockla yeniden sınandı. Jerrold Siegel bunu şöyle özetliyor:

“Sanatsal, genç, bağımsız, yaratıcı veya şüpheli, Bohem tarzları modern hayatın yinelenen özellikleridir.” (s. 5)

PUNK, NASIL NEW YORK PUNK’IYDI?

Punk, ya da Britanya’da punk-rock’a dönüşen şey, Amerikan kaynaklı bir üründü ve kökleri Bill Haley ve Comets’in ilk rock akorlarından beat kuşağının en iyi yazarlarının ben-merkezci şiirine kadar uzanıyordu. Bu kültürel eserler Amerikan Punk’ını, o da İngiliz Punk’ını etkiledi. Punk’ın Amerika’daki etkisi oldukça tecrit edilmişti, ama İngiltere’deki etkisi rock müzikteki kültürel taklitçilik modeline iyi bir örnekti. İngiliz Punk’ı, Amerika’nın sunduğu en iyi ürünlerin, İngiliz zevkine hitap edecek şekilde dönüştürülmesiyle ortaya çıktı. Punk işadamı Malcolm McLaren, Amerika’nın İngiliz Punk’ı üzerindeki etkisini sezdi. 1975’te New York Dolls’un dağılmasından sonra, Dolls’un eski gitarlarından birini Sex Pistols gitaristi Steve Jones’a verdi (Savage, 97-99). McLaren rock ve tarihini iyi çalışmıştı; rock müziğin kültür hırsızlığıyla zenginleştiğini biliyordu.

Bugün, punkın New York çevresindeki saltanatından yirmi yıl sonra bile, punk hala İngiliz icadı olarak görülüyor. Punk’ın orijiniyle ilgili tartışmalar hiç de şaşırtıcı değil. Kültürel yaratılar her zaman dönüştürülmüştür ve kararsız pop dinleyicileri en son çıkan ürüne, onun köklerini aramayı hiç düşünmeden hakikilik niteliğini verme eğilimindedir. Üstelik İngiliz Sex Pistols ve The Clash, Amerikalı Patti Smith ve Television’dan daha punk görünüyorlardı. İngiltere’nin Punk’ı benimsediği dönemde New York’taki dinleyiciler ve müzik eleştirmenleri, plak firmalarının Amerikalı gruplara olan ilgilerini kaybettiklerini gördüler. Eleştirmenler, İngilizlerin neyinin bu kadar özel olduğunu merak etmeye başladılar. Amerikalı yazar Alan Betrock rock medyasının “malcolmizasyon”a eğilimli olduğunu söylüyordu ve “New York’un tarihsel bir iftiraya kurban gittiğini” öne sürüyordu. Betrock, 1960’ların “girl sound” unun New York’un Greenwich Village’ının folk çevresinden kaynaklandığını belgeledi ve iğneleyici bir dille New York’a neden itibar edilmediğini sordu (New York Rocker 43, 46). İngiliz punkının daha popüler olduğunu, çünkü punk gibi görünen tek Amerikalı grubun Ramones olduğunu da savlarına ekledi.

Punk’ın bu iki versiyonu, önce gelen Amerikan Punk’ı ve onun soyundan gelen İngiliz Punk’ı, birbirlerinden çok farklıydı. İngiliz Punk’ı agresif ve sertti, anında değişiklik istiyordu ve çözümle ilgilenmiyordu. Sex Pistols, anarşinin sonuçlarını umursamayan Anarchy in the UK gibi şarkılarla, İngiliz punkının tipik bir örneğidir. Buna kıyasla Amerikan Punk’ı tembel görünüyordu. İngilizlerin sert olduğu yerde o iğneleyiciydi ve İngilizlerin cahil olduğu yerde o şiirseldi. Amerikalı yaratıcılar, İngilizlere kopyalayabilecekleri dersler sundular ve İngilizler bunu bir adım ileri taşıyarak daha çok tanındılar.

İngiltere’nin ekonomik durumu, gençlik modasının imaj-bilinçli şiddet, kendini aşağılama gibi aşırı uçlara yönelmesinde etkili oldu. Tricia Henry, Break All Rules: Punk Rock and the Making of Style (Bütün Kuralları Çiğne: Punk Rock ve Stilin Yaratılışı) adlı kitabında punkın başarısını İngiltere’nin durgun ekonomisine bağlar. “1975’te Büyük Britanya’daki işsizlik oranı, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki en yüksek seviyelerden birine ulaşmıştı” (Henry 68). Punk, İngiliz gençliğinin hislerini, Amerikan gençliğinin hislerine oranla daha doğru temsil ediyordu. İngiliz punkının çatışmacılığına karşı Amerikan Punk’ı kaçamak görünüyordu. İngiliz punkının popülerliği New York’taki orijinlerini gölgede bıraktı çünkü Sex Pistols gibi gruplar ve bunların punk manifestosu yaklaşımları, Anarchy in the UK ve God Save The Queen gibi şarkılarda ele aldıkları konular, İngiliz saldırganlığını övüyordu.

“Tanrı kraliçeyi korusun

Ve onun faşist rejimini

Seni bir ahmağa dönüştürdü

Potansiyel bir hidrojen bombasına

Tanrı kraliçeyi korusun

O bir insan değil

Ve gelecek yok

İngiltere’nin düşünde”

Düşmanlık, İngiltere’nin sosyal ve ekonomik durumundan kaynaklanıyordu ve İngiliz gençliğini barış içinde bir arada yaşamak ve iyimser olmak için teşvik ettiği söylenemezdi. God Save The Queen’in “Gelecek yok, senin için gelecek yok” şeklindeki savaş çığlığı, çok olasıydı ve en azından parasal olarak gerçekleşeceğe benziyordu. Punk hareketi sırasında reşit olan nesil, liseden mezun olmuş ve kendini yüksek işsizlik oranlarıyla, yükselmenin çok zor olduğu bir ortam içinde bulmuştu. Bu kasvetli senaryo, çok az seçenek sunuyordu ve punk, İngiliz gençliği için yetersizlik hissini ortaya koymanın bir yoluydu. İngiliz gençler sosyal yardım ve işsizliğin moral bozucu etkileriyle uğraşırken, Amerika’da punk’la ilgili olan gençler bohem hayatı seçiyordu. Punk grupları kuran Amerikalı gençler için ekonomik koşullar o kadar da zorlu değildi. Çoğu kendi seçimiyle New York’a taşınıyordu ve kendilerine şehir sürgünü şekli veriyorlardı.

1960’ların ortasındaki İngiliz istilasında olduğu gibi, İngiliz punk grupları Amerikan müzik tarzlarını aldılar ve yorumlarını paraya çevirdiler. Erken dönem İngiliz rock gruplarının Amerikan Blues’unu Amerikalı dinleyicilere ihraç etmesi gibi, punk rockı da İngilizler meşhur etti. Rolling Stones’un, kolayca etkilenen genç zihni üzerindeki etkisini hatırlayan Patti Smith, 1976’da Creem Magazine için bir makale yazdı. “Rolling Stones, her biri birer zenci kadar seksi olan beş beyaz çocuktu.” Smith, Stones’un yaptığı rock müziğin, onu etkileyen blues kadar orijinal olduğunu söylüyordu. İngiliz istilasının parçası olan gruplar, esin kaynaklarını – siyah blues müzisyenlerini – taklit ediyorlar ve kendi Rock’n’roll’larını yeniden yaratmaya çalışıyorlardı.

Şüphesiz ki İngiliz istilası Amerikan topraklarına ulaştığında Rock’n’roll çağı engellenemezdi, ama Amerikan etkileri olmadan İngiliz istilası anlamını yitirirdi. Dikkatlice hazırlanmış bir taklit ve tazelik reçetesiyle İngiliz müzisyenler, Amerikan R&B’si (Rhythm and Blues) ve bluesu, Amerikalı genç dinleyicilere yeni keşfedilen bir şey gibi göstermeyi başarmışlardı. Aynı şey punk için de oldu. Amerika’nın İngiliz Punk’ı üzerindeki etkisine “new wave” dendi. Betrock’ın makalesinde de belirtildiği gibi Amerikan Punk’ı, İngiltere’nin gölgesinde kayboldu. Rock endüstrisinde Elvis ve The Beatles’tan daha küçük çaplı süperstarlar, hızlı bir düşüş yaşarlar. Başlangıçtaki popülariteleri çok büyük olmadığı sürece gruplar, içinden yükseldikleri ilgisizlik ve unutuluşa geri dönerler. Rock dinleyicisi küstahtır, ihtiyaçlarına cevap vermeyen hiçbir şeye ilgi göstermek istemeyen bir tüketici topluluğudur. Pop starları, varlıklarını sürdürebilmek için dinleyicinin isteklerine boyun eğer. 1950’lerin ortasındaki rock piyasasında Elvis, siyah tarzda rock müzik yapan beyaz bir sanatçı olarak ayakta kaldı. Derisinin rengi, o dönemde beyaz sanatçılara hitap eden piyasanın alarma geçmesini engelledi.

Arnold Shaw’un rockın kökleriyle ilgili kitabı, 1950’lerin müzik atmosferiyle ilgili paha biçilemez bir kaynak. The Rockin’ 50’s: The Decade That Transformed The Pop Music Scene, tüketicinin veya üreticinin piyasasına hitap etmek için rockın nasıl manipüle edildiğini gösteriyor. Shaw, Elvis’in başarısını uygulanabilirlik yönünden ele alıyor. 1954’e kadar siyah ve beyaz müzisyenler, farklı müzik listelerinde yer alıyordu – R&B ve pop listeleri. Ancak bu yılda siyah bir müzisyen pop listelerinde başarı elde etti (Shaw 73, 74). 1955’te, rock ortaya çıkmadan önce hüküm süren beyaz şarkı yazarları hala kendi “beyaz pop”larını canlı tutmak istiyorlardı (Shaw 3). Elvis’in ırkçılığı manipüle edişi, Debbie Harry’nin seksizmi manipüle edişinde olduğu gibi, piyasa içinde tutunabilmesini sağladı. 1950’lerin ortasındaki doğuşundan beri rock, ödünç alanın yanına ne kadar kar kalacağını görmek için bir ödünç alma modeli kurmuştur. Bu bağlamda İngiliz Punk’ı başarılıydı çünkü İngiliz tüketicisinin ihtiyacı olan bir şeye oynuyordu. Amerikalı tüketiciler ise yeni grupları ve onların müziğini anlamıyordu. Birleşik Devletler’in ekonomisi İngiltere’ninki kadar dibe vurmuş değildi, bu da Punk’ı Amerika’ya daha az uygun yapıyordu.

1960’ların sevgi ve mutluluğu ve “baby boom” kuşağından sonra, rockın başlangıcından beri en büyük plak müşteri kitlesi, halinden memnundu. Dinleyiciler yaşlanıyor ve yetişkinliğe geçiyorlardı. Amerikan Punk’ı 1972’de doruğa çıkıyordu, ama Amerikan pop listeleri tabii ki bunu yansıtmıyordu. Billboard’s Hottest Hot 100 Hits’e göre 1973’ün bir numaralı hiti, Tony Orlando and Dawn’un Tie A Yellow Ribbon Round The Ole Oak Tree’sinden Barbra Streisand’ın 1974 tarihli gözde film müziği The Way We Were’e kadar, liste başı şarkılar, punkın değil popun yansımalarıydı. Punk’a Amerikan pop listelerinde rastlamak mümkün değildi, ama bu sırada kendisini İngiliz tüketimi için yeniden ambalajlamakla meşguldü. Punk’ın doruk noktası Nixon’ın son ve Carter’ın ilk yıllarına denk geldi. İnsanlar agresif ve anlaşılması zor müzik yerine, cilalanmış tatlılık istiyorlardı. 1960’lar, tüketicinin hayalinde hala canlıydı ve punk henüz resmin bir parçası olmamıştı. Jim Curtis, Rock Eras: Interpretations of Music & Society 1954-1984 adlı kitabında, Nixon döneminde reşit olan, Nixon’ı baba figürü olarak alan bir kuşaktan bahseder. Eğer 1960’lar bu kuşağın çocukluğuysa, punk da ergenliğinin sonlarıydı ve yeni bir dinleyici kuşağı yetişiyordu. “Altmışlar, ancak Nixon istifa ettiğinde gerçekten bitmişti” (Curtis 296). Nixon 9 Ağustos 1974’te istifa etti, bundan 5 ay sonra ise Patti Smith bir plak şirketiyle anlaştı. Plak şirketlerinin gruplarla anlaştığı sırada, punkın ana dalgası Amerika’da artık bitmişti. Eğer Curtis’in kronolojisine inanırsak, punk bir on yılın sonuyla diğerinin başı arasında kaybolmuştu.

Punk zaman içinde kaybolmuş olabilir, ama o yeni bir müzik stili ve estetik yarattı. Punk, bir rock grubunda olmak için hippi veya müzik dehası olmanız gerekmediği anlamına geliyordu. 1960’ların rock’ının uzun gitar soloları geçmişte kalmıştı, punk basitlik demekti. Herkes bir punk grubunda olabilirdi; bu tamamen herkese açık bir kendin-yap (do-it-yourself) hareketiydi ve sonuçları da teşvik ediciydi. Yeni gruplar, kozlarını bu yeni müziğe oynuyorlardı. Fikir çok tutuldu ve sonunda İngiltere’ye ulaştı, ama Amerika’da satış başarısı gösteremedi. İngilizler, Punk’ı herkesin bildiği bir kavrama dönüştürürken, Amerikan punk-rockı unutuldu.

Tarzı nedeniyle punk, İngiliz müzik ve modasına New York’unkinden daha çok uyuyordu. Punk, bir sokak serserisiydi ve New York Punk’ı kabadayı olamayacak kadar garipti. New Yorklular ya frapan ve rüküş, ya da aşırı derecede entelektüel ve hayalciydiler. The Velvet Underground ve the New York Dolls gibi Amerikalı gruplarda bir sokak esintisi vardı ama onların rock ve sokak estetikleri hiçbir zaman İngilizlerinki kadar popüler olmadı. New Yorkluların mesajı ne kadar çarpıcı olursa olsun, İngilizler onu daha belirgin yaptılar. Lou Reed’in şiirsel yergileri umutsuz nihilizm fikirlerini su yüzüne çıkarsa da, mesajı insanlara ileten Sex Pistols gibi gruplar oldu. Reed, grubu the Velvet Underground ile modern ahlak bozukluğu hikâyeleri anlatıyordu. Şarkıları, arzularının ve şehrin cazibesinin esiri olmuş insanlarla doluydu. Uyuşturucu bağımlılarına ve transseksüellere onların bakış açılarından hitap ediyordu, yabancılaşmayı rock müziğin modern kumaşına sarıyordu. İngiliz Punk’ı bunu bir adım ileri taşıdı. New York Dolls’dan David JoHansen’in “Kişilik Krizi”yle ilgili (Personality Crisis) gergin anlatımındansa, Sex Pistols gibi İngiliz punkları gelecek olmadığını (No Future) haykırıyordu. The New York Dolls’un sözleri kasten şaka yolluydu, Sex Pistols’ınkilerse rahatsız ediciydi.

“Şimdi kesişen tüm yazgılarla birlikte

doğa ananın yolladığı

Aynan dolmaya başlıyor

arkadaşlarınla

Bu, kişiliktir.

Her görüntü karışmaya başladığında

Kişilik, zihnin karışmaya

başladığında.”

Pop listeleri, Amerika’nın punk’tan duyduğu hoşnutsuzluğu yansıtıyordu. Punk’ın erken dönemi boyunca 1 numara olan şarkılar, ülkenin rahatlatılmak istediğini gösteriyor. 1960’ların sonu, alıcıları the Beatles’ın kafa yapısına alıştırmıştı: “All You Need Is Love”. “Tie A Yellow Ribbon Round The Ole Oak Tree” ile gerçeklerden kaçmak dururken, neden “Heroin” ya da “Personality Crisis” gibi şeylerden bahsedip gerginlik yaratılsın ki? Amerika’nın görece başarısızlığıyla karşılaştırıldığında İngiltere’nin punk başarısı, kardeşler arasındaki rekabete benziyordu. Küçük olan, büyük olanı geçmeye çalışıyor ama kendi başarısı için diğerinin başarılarını sermaye ediniyor. İngiliz Punk’ı, kendi canavarını yaratmak için New York punkının en belirgin özelliklerini aldı – moda, basitlik ve isyankârlık. Genç İngiliz Punk’ı medyanın ilgisini daha çok çekti çünkü onun mesajı daha açıktı. İngiliz gruplar, Sex Pistols ve the Clash gibi isimlerle saldırganlıklarını gösterdiler. Television’dan Richard Hell’in dağınık-serseri görünüşünü ödünç aldılar ve New Yorklulara hiç itibar etmediler. New York Punk’ı doruktayken, Malcolm McLaren Amerika’nın punk potansiyelini fark etti ve dağılmış New York punk gruplarının üyelerini İngiltere’ye taşınmaları için ikna etmeye çalıştı. McLaren, punk rockı İngiliz gençliğine hitap edecek karlı bir metaya çevirebileceğini biliyordu. New York Dolls ve Richard Hell’in şehirli radyoaktif serpinti sığınağı atmosferine bayılıyordu ve onların estetiğini daha açık ve ulaşılabilir bir ürün olarak paketleyebileceğini biliyordu. Onun dikkatli gözlemleri sonucunda İngiliz Punk’ı ve modası, McLaren’in giysi dükkânlarından çıkıp duygusal ve ekonomik anlamda sürgünlerin arasına karıştı. O ve partneri Vivien Westwood, modern nihilist için görsel olarak çatışmacı giysiler yarattı. McLaren ve Westwood’un moda içgüdüleri sayesinde, punk dendiğinde insanlar McLaren giysilerini ve dükkânlarını düşünüyor. Onun ve Westwood’un fetiş yaratmadaki yeteneği, punk tarzını daha hatırlanır kıldı. New Yorklular rengi solmuş bir kotla sökük bir tişörtü tercih ederken, İngilizler tamamen yoldan çıktılar. Dikkatlice yırtılmış, sigara yanıklarıyla dolu, çengelli iğnelerle bir arada tutulan giysiler, tıraşlanmış ve boyanmış dik saçlarla tamamlanıyordu. İngiliz punk modası uçları temsil ediyordu, New York’taki esin kaynakları gibi tesadüfî ya da şairane olanı değil.

New York Punk’ı, daha iyi bir terim bulunamadığı için “punk” olarak anılan bir müzik çağıydı. Alan Betrock’ın New York Rocker’da yayımlanan 1977 tarihli makalesinde, Amerikalı grupların çoğu kendilerine “new wave” diyorlar ve Punk’ı İngilizlere bırakıyorlardı. New wave, aynı fikrin daha az şiddetli ve daha sanatsal versiyonuydu ve New York’lu gruplar arasındaki farkları daha kolay içine alabilirdi. İngiltere’nin Punk’ı popülerleştirmedeki başarısı, onun müzikal ve görsel ürünlerinin tutarlı olmasıydı. Clash, Damned, Sex Pistols gibi isimler dinleyicileriyle anlaştılar ve İngiliz gruplar neredeyse üniformalaşan, saldırgan bir moda geliştirdiler. New York Punk’ını sınıflandırmak kolay değildi; punk ortamı bir potada eriyen birçok etkinin çevresinde dönüyordu. İngiliz Punk’ı saldırganlık ve doğrudan müdahaleden bahsederken, New Yorklu ataları bunları balon pop albümlerinden Fransız bohem şairlerine kadar her şeyle birleştiriyordu (Savage 86). New Yorklular şoke etmek için giyinmiyorlardı, onların estetiği tamamen “olduğun gibi gel”di ve bu da Manhattan’ın gösterişi ve entrikaları içinde yeterli bir duruştu.

New York Punk’ı, punk modası ve müzik tarzının standartlarını belirledi. İngiltere’ye uydurulmak için manipüle edilmiş olsa da, popun türdeş eğilimlerinin sınırları içinde hala emsalsizdir. İngiliz ya da Amerikan Punk’ı pop kadar güvenli değildi, ama rockın ödünç alma ve dönüştürme modelini örnekliyordu. Rock müzik, aslında gençlik ve yaratmayla ilgiliydi ve statükodan ayrılma şeklinde başlamıştı. Punk, Amerika’daki orijinali ve İngiltere’deki yavrusuyla, bu geleneği sürdürdü.

Mark Twain – Masturbasyon İlmi Üzerine Birkaç Düşünce

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yayıma Hazırlayan, Editör: Şenol Erdoğan

Eseri yayımlanması için tavsiye eden ve çevirtmeme vesile olan değerli ağabeyim Ulvi Yaman’a teşekkürlerimle elbette!

 
Önsöz

 

Avrupa turu yaparken Mike Twain, “Fransa’da ne yaz, ne kış, ne de ahlak var,” demiştir. Bu bağlamda 1879’da Paris’de yazar ve şairlerden oluşan bir klüpte “Masturbasyon İlmi Üzerine Birkaç Düşünce” isimli konuşmasını yazdı ve okudu.

O akşam Twain oldukça ısrarlı bir şekilde konuyla boğuşmaya karar vererek elindeki konuda ne kadar usta olduğunu sergiledi.

Ama Twain’in metnine dalmadan önce sözcüklerinin neden şoke edici geldiğini, ve konuşmasının pek çok yıl boyunca sansürlendiğini anlamak için tarihsel bir perspektif edinmeliyiz.

Eski Roma’da popüleritesi azami boyuta ulaştıktan sonra masturbasyon Kilise’yi Kuranlar tarafından ayıplandı. İncilleri’nde spermini yere fışkırtan ve bu sapkın kabahatten dolayı Tanrı tarafından öldürülen Onan’ın (Onanism, masturbasyon kelimesi de buradan geliyor) hikâyesini okudular. Onan’la aynı kaderi paylaşmamak için Hristiyan keşişler buz gibi suda yıkanarak “etin nefsini kırdılar”. Bazıları işi kendilerini hadım etmeye kadar götürdü. (İronik bir şekilde kilisenin “kişinin kendisine zarar vermek” olarak gördüğü şey kendini sakatlamak değil, mastürbasyondu.)[1] 2. yüzyılda yazılan Barnabas Mektubu’nun yazarı itaatsiz penis hakkında, “Musa çükten tiksinirdi.” der.

Orta Çağlarda Katolik Kilisesi mastürbasyonun sonsuza dek cehennemde olmayı garantileyen ölümcül bir günah olduğunu ilan etti -hala geçerli olan bir  inanış.

Papa’dan her ne kadar nefret etseler de Protestan Reformcular Onan’dan daha çok nefret ediyorlardı. “Onan’ın aşırı derecede kötü eylemi,” diyordu burnundan tüterek Martin Luther, “ensest veya zinadan daha bile berbat.”

Mark Twain’in zamanında doktorlar Tanrı’nın mastürbasyon yapanları bizzat tek tek avlamasa da, mastürbasyonun kötü etkilerinin kesinlikle erken bir ölüme yol açacağını söylüyorlardı. 1903 yılından kalma tipik bir tıbbi metin uyarısı:

 

Oğlunuza cinsel organları tuttuğunda ya da harekete geçirdiğinde bütün vücudunun       bundan acı çekeceğini söyleyin. Bu yüzden adına “kişinin kendisine zarar vermesi”     deniyor. O günah berbat, hatta yalan söylemek ya da bir şey çalmaktan bile daha kötü.    Bunlar da sapkın şeyler olmalarına ve ruhu kirletecek olmalarına rağmen kendine zarar             vermesi hem ruhunu hem de bedenini kirletecektir. Bu iğrenç alışkanlık tüberküloz,             felç ve kalp hastalıklarının önünü açar. Pek çok çocuğun aklını kaybetmesine sebep         olmuştur; kimileri de büyüdükten sonra intihar eder.

 

Viktoryen gazetelerde erkek bekâret kemerleri, cinsel isteği azaltan haplar ve hatta ereksiyon halindeyken baskı yapacak metal kıskaç reklamları veriliyordu. Toplumun katı, tenkit dolu gözlerinde erillik iktidarsızlıkta kuruyup gidiyordu.

Bütün bu baskıların arasında Mark Twain tek başına bir duruş sergiledi. Satir akan kalemini çıkarıp çok iftira edilen organın savunması için kalktı, gerçek erkekliğin yalnızca cesaretini muhafaza etmekten fazlası olduğunu gösterdi.

Ve işte Mark Twain’in pübik bağımsızlık ilanı.

-S. C. Theodore, The Dirty Parts of the Bible‘ın yazarı

 

 


Masturbasyon İlmi Üzerine Birkaç Düşünce

 

Yetenekli selefim sizi “sosyal kötülük -zina”ya karşı uyardı. Hünerli yazısında teferruatlı bir şekilde konuyu inceledi; üzerine söylenebilecek başka hiçbir şey kesinlikle yoktu. Ahlak hedefi ile iyi çalışmasını devam ettireceğim ve sizi kendi kendine zarar verme adı verilen boş zaman değerlendirme türüne karşı uyaracağım -buna bağımlı olduğunuzu görüyorum.

 

Gerek eski, gerek yeni, sağlık ve etik konularında yazmış bütün büyük yazarlar bu heybetli konu ile karşılaşmışlardır; bu, değer ve öneminin bir kanıtıdır. Bu yazarlardan bazıları bir tarafı, diğerleri bir başka tarafı tutmuşlardır.

 

İlyada’nın ikinci kitabında Homeros şevkli bir şekilde, “Elinizi ya bana mastürbasyon yapmak için ya da beni öldürmek için kullanın,” der.

 

Commentaries’de Sezar şöyle der: “Yalnızın yoldaşıdır; terk edilmişin arkadaşı; yaşlı ve iktidarsızın velinimeti; bu görkemli oyalanmaları oldukça beş parası olmayanlar bile zengindir.”

 

Başka bir yerde bu harika gözlemci şöyle der: “Onu oğlancılığa tercih ettiğim zamanlar var.”

 

Robinson Crusoe: “Bu hassas sanata ne kadar borçlu olduğumu anlatamam.”

 

Kraliçe Elizabeth: “Bekaretin siperidir.”

 

Zulu kahramanı Cetewayo: “Ötsün kuşun elinde, aksi değmez zahmete.”

 

Ölümsüz Franklin: “Mastürbasyon icadın anasıdır.” Ayrıca: “En sağlam ilke mastürbasyondur.”

 

Michelangelo ve diğer Eski Ustalar -Eski Ustalar bir kısaltma, bir hülasadır- da benzer bir dil kullanmışlardır. Michelangelo Papa İkinci Julius’a şöyle demiştir: “Kendini ihmal etmek asilce bir harekettir, kişisel gelişim yararlıdır, kendine hâkim olmak erkekçedir, ama gerçekten büyük ve esin kaynağı olan ruhlar için kendine zarar verme ile karşılaştırıldığında bunlar basit ve tatsız kaçar.”

 

Yazdığı en son ve en zarif şiirlerden birinde Bay Browning ondan sonsuza kadar akıllardan silinmeyecek hoş bir dizede şöyle bahseder, “Kimse bilmez ama sever, Kimse dillendirmez ama över.”

 

Bu meşhur sanatın savunucu ve en ünlü ustaları ondan işte böyle bahsederler. Onu kötüleyen ve karşı çıkanların sayısı da çoktur; güçlü iddialar öne sürmüş ve ona karşı keskin açıklamalar yapmışlardır.

 

Tartışmasız bir otorite olan uzman Brigham Young şöyle der: “Diğer şeyle kıyaslandığında yıldız böceği ile yıldırım arasındaki fark gibidir.”

 

Solomon: “Ucuzluğu dışında önerilecek bir tarafı yok.”

 

Galen: “Bu büyük uzvu, bu hatrı sayılır organı böyle hayvani bir duruma indirgemek utanç verici. Biz bilim taraftarları ona “Büyük Çene Kemiği” lakabını taktık ki böyle bir şeyi nadiren yaparız. Onu böyle kullanmaktansa Kemiğin kafasını kesmek daha uygundur. Os frontisi böyle bir işe koşmaktansa onu kesip atmak daha iyi olur.

 

Büyük istatistikçi Smith Parlamento’ya verdiği Rapor’da şöyle der: “Bence bu yolda, diğer yollarda olduğundan çok daha fazla çocuk heba oldu. Bu sanatın yüksek otoritesinin onu bizim hatırımıza yetkili kıldığı inkâr edilemez; ama aynı zamanda zararlı olduğu için onu ayıp saymamız gerektiğini düşünüyorum.

 

Bay Darwin insan ve aşağı hayvanlar arasındaki bağın maymun olduğu teorisinden vazgeçmek durumunda kaldığı için çok üzgündü. Bence aceleci davrandı.

 

Bu ilmi tatbik eden insan dışındaki tek hayvan maymundur; yani bizim kardeşimizdir; aramızda bir duygudaşlık bağı ve ilişki var. Bu marifetli hayvana münasip bir kitle verirseniz diğer işlerini bir kenara koyup tahrik olacaktır; eğilip bükülmesinden ve suratındaki esrik ifadeden, performansına zeki ve insani bir şekilde önem verdiğini göreceksiniz.

 

Bu tahrip edici meşgaleyle aşırı derecede uğraşanları kolaylıkla ayırt edebilirsiniz. Şöyle: yeme, içme, sigara içme, bir araya gelip eğlenme, gülme, şakalaşma ve ayıp hikayeler anlatma eğilimleri olacaktır -ve çoğunlukla resim çizmek isteyeceklerdir.

 

Alışkanlığın sonuçları: Hafıza kaybı, cinsel güç kaybı, neşe kaybı, umut kaybı, karakter kaybı ve soy kaybı.

 

Cinsel münasebetin o kadar türü arasında bu en az önerilenidir. Eğlenceli bir şeye göre çok kısa sürer; bir işe göre çok yorucudur; kamu arzında ise çok para yoktur. Salonda münasip kaçmaz ve en kültürlü toplumlarda sosyal tablodan uzun zaman önce silinmiştir.

 

Günümüzün gelişim ve ilerleme çağında ise yüksekten atma kardeşliğine indirgendi. En terbiyeli kişiler arasında bu iki sanat artık gizlice tatbik edilir -gerçi herkes razı olduğunda ve yalnızca erkekler varsa iyi toplumlarda hala temel ah çekme üzerindeki ambargonun kaldırılmasına izin vardır.

 

Meşhur selefim size bütün “sösyal kötü” formlarının kötü olduğunu öğretti. Ben ise o formlardan bazılarından özellikle uzak durulması gerektiğini öğretmek isterim; yani sonuç olarak şöyle diyorum: Cinsel anlamda hayatınızı kumarda yiyecekseniz, haddinden fazla Tek Başınıza mücadele etmeyin.

 

Bedeninizde devrimsel bir ayaklanma hissederseniz, Vendome Column’unuzu başka bir yola sürün -içinizden çıkarmayın.

[1] Twain’in konuşmasındaki uydurma atıfların aksine bu önsözdeki bütün atıflar doğrudur.