dream machine/hayal makinası brion gysin

brion-gysin

Hazırlayan: Şenol Erdoğan

O vakitler çok daha değerli olan bu kitapçığı 2007 yılında basma fırsatım olmuştu. Tüm genç kardeşlerime: tertemiz bir kalple, yaratıcılıkları ile var edecekleri bir geleceğe koşmaları dileğime. “papağan”ları  ve “kene”leri öldürün!

                                                                                                  

Amerikalı ressam, yazar, simyacı, araştırmacı, müzisyen, kaşif vs. İsveçli bir babanın ve Kanadalı bir annenin oğlu. 1934’den itibaren sıkça görüştüğü sürrealist grubunun varolduğu Paris’te konaklıyor. Homoseksüelliğin kolektif bir sergi fırsatı olduğunu söylemesi üzerine, Homofobik Breton onu şiddetle gruptan atıyor.

Savaş boyunca New York’taydı, bu süreçte kendisini resme ve tarihe adadı, Oncle Tom’un biyografisini ve Kanada’daki baskının hikayesini yazdı. Fulbright burslarından birini alarak Fransa’ya gitti.

Paul Bowles ile Fas’a göçtü. O zamanlar “Les Mille et Unes Nuits” adlı bir restoranın açıldığı Tanca’da, Jajouka müzisyenleriyle birlikte kalmaya ve bu müziği öğrenmeye karar verdiler.

Paris’te bulunduğu 1959 yılında William S.Burroughs ile tanıştı. Edebi birlikteliklerine Beat Hotel ile başladılar. Bu süreçten sonra zaten B.G bir beat generation karakterine dönüştü. Ian Sommerville ile birlikte yaptıkları Hayal Makinesine bir nokta koyan Gysin; yarattığı cut-up tekniğinin edebi eserlerde kullanılabileceğini ortaya çıkartmakla beraber bunun üzerinde oldukça fazla sayıda permütasyonlar denedi. Ki bunun en iyi yansımasını W.S.Burroughs’un cut-up metodunu kullanarak oluşturduğu eserlerinde görebiliriz.

“The Process”i yazmak için 1965-68 arasında Tanca’ya kapandı. 1970-73 arasında da “The Naked Lunch”ın senaryosunu yazdı ve ikinci romanı olan “Beat Museum -Bardo Hotel”i Paris’e dönüp yazmaya başladı.

Edebi eserine paralel olarak Brion Gysin resimsel arayışlarına da devam etti. Sürrealistlerle olan kötü macerasından sonra serigrafik gökyüzü resimleri yapma çalışmalarını sürdürdü.

1943’te Japonca öğrenen Gysin hattatlık sanatını keşfetti ve Fas’ta kullanılan Arapçayı yazmayı öğrenmeye başladı. Bundan sonra da bu iki farklı tarzın harflerini ve resmini birleştirdi. Gysin, bunları batılı boşluğu reddeden hattatsal tualler üzerinde yapmayı planlayacaktı.

Tanca’da William Burroughs tarafından sunulan kişisel bir sergi açtı. Brion Gysin’ın Arap yazısının yataylığı ve Japon yazısının dikeyliğiyle birleştirilmiş parmaklıkları kendi yazınında ve William Burroughs’unkilere, The Third Mind”da da olduğu gibi sık sık destek sağlıyordu.

80’lerde, kendisini müziğe ve resme adayan Gysin, Şilili bir ressamın oğlu olan Ramuntcho Matta ile birlikte birçok kayıt yaptı. 1982’de Londra’da kendisi için düzenlenen ve 4 gece süren Final Akademisi’ne katıldı.

16 Haziran 1986’da, Paris’teki odasında, akciğer kanserinden öldü. Hala yayınlanmakta olan eserlerini Fransa Vakfı’na, ses arşivini de Ramuntcho Matta’ya bıraktı.

Hep otel odalarında ya da arkadaşlarının odalarında yaşadı, odaları ve kokaini severdi, öyle de öldü.

aldous huxley diyor kiª

 

 “…bir genelleme riskini göze alarak diyebiliriz ki, aklın öte bölgesinde karşılaşılmış yoğun belirginlikte içten parlayan nesnelerin doğa ve sanat eserlerindeki temsilcileri kısmen ve azaltılmış biçimde de olsa görsel deneyimi sunabilirler. Bu noktada bir hipnotist bize şunu anımsatacaktır; parlak bir nesneye dikkatle bakması istenen bir hasta transa geçebilir ve eğer transa geçerse veya sadece derin düşünceye dalarsa içindeki görüntüleri ve dışındaki değişmiş dünyayı oldukça iyi görebilir.

Ama tam olarak nasıl v e parlak bir nesnenin görüntüsü niye bir trans veya derin düşünme hali meydana getiriyor? Bu, Victorianların vurguladıkları gibi, genel sinir yorgunluğuyla sonuçlanan basit bir göz zorlaması mı? yoksa olayı sadece psikolojik terimlerle mi açıklamalıyız, monoideizm noktasına zorlanan ve kişilik çözülmesine varan konsantrasyon?

Ama bir üçüncü olasılık da var. Parlak nesneler bilinç altımıza aklın öteki bölgesindeki gördüklerini anımsatabilir ve bu Öte Dünyadaki hayatın çapraşık imajları o kadar mutlu edicidir ki, bu dünyaya daha az dikkat etmeye başlarız ve böylelikle bilinçsizce sürekli biçimle olan bir şeyi bilinçle yaşar bir hale gelebiliriz. O zaman görürüz ki, doğadaki belli sahneler, belli sınıf nesneler, belli maddeler kişinin aklını öteki bölgeye göndermeye, her gün ki Buradan çıkıp Öteki Hayal Dünyasına nakletme gücüne sahiptir. Benzer biçimde, sanat alanında, belli eserler, hatta belli sınıf eserlerde de aynı gönderme gücü bildirilmiştir. Bu hayal-oluşturan eserler hayal-oluşturan malzemelere de uygulanabilir, örneğin cam, metal, mücevher veya mücevher taklitleri. Diğer durumlarda güçleri özel bir dışavurumcu yolla bir nakil sahnesi veya nesnesi olabilmeleri gerçeğine bağlıdır…”

“…Aşinalık kayıtsızlığı doğurur. Parlak saf renkleri artık doğal nakledici bulamayacak kadar çok gördük. Ve burada şunu da belirtebiliriz: Bize en iyi şeylerden çok fazla verebilen eğlendirici kapasite nedeniyle modern teknoloji geleneksel hayal-sunan malzemeleri değersizleştirme eğilimindedir. Örneğin bir kentin aydınlatılması, bu bir zamanlar ender bir olaydı, zaferler ve ulusal bayramlar, azizlerin kutsanması ve kralların taç giymesinde yapılırdı. Ama şimdi her gece öyle ve cin, sigara ve diş macunlarının erdemlerini kutlamakta kullanılıyor.

Elli yıl önce Londra’da elektrikli gökyüzü işaretleri bir yenilikti ve bunlar o kadar enderdi ki sisli karanlığın içinden “kuyudaki büyük mücevherler” gibi parlardı. Thames Nehrinde ve eski Shot kulesinin üstünde altın ve yakut harflerin büyülü bir güzelliği vardı, bir peri oyunu. Bugün periler gitti. Neon her yerde ve her yerde olduğu için de bizi hiç etkilemiyor, belki bize ilkel gece için nostaljik hasret çektirmesi dışında.

Sadece projektörle aydınlatma, yağ ve mum çağında, hatta gaz ve karbon tel çağında sınırsız karanlıkta parlak adadan yayılan o dünyevi olmayan belirginliği yeniden fark ediyoruz. Projektör ışıkları altında Paris’in Notre Dam’ı ve Roman Forum kişinin zihnini Öteki Dünyaya doğru yönlendirme gücü olan görsel nesnelerdir.

Modern teknoloji perili lambalar ve saf, parlak renler üzerindeki değersizleştirici etkisini cam ve cilalı madenden de gösterdi. Patmoslu John ve çağdaşları için cam duvarlar sadece Yeni Kudüs’te vardı. Bugün bunlar her çağdaş iş merkezi ve bungalovun bir özelliği. Ve bu cam bolluğu krom, nikel, paslanmaz çelik, alüminyum ve eski yeni madenlerin bir sürü alışımı izliyor: Metal yüzeyler banyoda bize göz kırpıyor, mutfak lavabosunda parlıyor, araba ve trenlerde ışıltılar saçarak ülkeyi katediyor…”

“…Görsel deneyime yol açan…” etkili yollardan biri de “…elektronik flaş…” dır.

“…Elektronik flaşın ritmik parlayan flaşı optik sinirler aracılığıyla beyin faaliyetinin elektrik bildirilerini doğrudan etkiler görünüyor.

Bir elektronik flaşın önünde gözleri kapalı oturmak oldukça ilginç ve eğlendirici bir deneyim. Flaş açıldıktan bir süre sonra, en parlak renkli şekiller kendilerini göstermeye başlıyor. Bu şekiller statik değil, durmadan değişiyor. Bu şekillerdeki hakim renk flaşın gücüme bağlı. Flaş saniyede an ile on dört- on beş kez parlıyorsa, şekillerdeki hakim renk turuncu ve kırmızı. Flaş hızı saniyede on beşi geçince yeşil ve mavi görünüyor. On sekiz ve ya on dokuzdan sonra şekiller beyaz ve gri renk alıyor. Elektronik flaş ışığında bu şekilleri görme nedenimizse bilinmiyor. En belirgin açıklama, iki ve ya daha fazla ritmin birbirine karışması olabilir, flaşın ritmiyle beynin elektrik faaliyetinin çeşitli ritmleri. Bu karışma, görme merkezi ve optik sinirler tarafında, zihnin renkli hareketli şekil olarak bilincine varacağı bir şeye dönüştürülüyor olabilir. Açıklaması çok daha zor bir gerçekse, bağımsız birkaç deneycinin de gözlemlediği gibi, elektronik flaş, meskalin ya da Liserjik asidin sunduğu görünümleri zenginleştirip yoğunlaştırıyor. İşte bu tabip arkadaşımın bana ilettiği bir vaka: “Liserjik Asit almıştı ve gözleri kapalıyken sadece renkli hareketli şekiller görüyordu. Sonra bir elektronik flaş önüne oturdu. Flaş açıldı ve hemen soyut geometri, arkadaşımın tanımıyla sonsuz güzellikteki “Japon manzaraları”na dönüştü. Ama nasıl olurda iki ritmin karışığı deneğin şimdiye kadar gördüğü hiçbir şeye benzemeyen canlı hareketli Japon manzarası olarak yorumlanabilecek bir elektrik etki düzenlemesi üretebilir, ebedi ışık ve renkle kaplanıp edebi belirginlikle yüklenerek mi?

Bu sır daha geniş, daha ayrıntılı bir sırrın sadece özel bir parçası; görsel deneyimle hücre, kimya ve elektrik düzeyleri arasındaki ilişkilerin doğası. Çok ince bir elektrodla beynin belli bölgelerine dokunarak Penfield, bazı geçmiş deneyimlerle ilgili uzun bir anı zincirinin anımsanmasını sağlayabilmişti. Bu anımsama her algılanabilir ayrıntının sadece kesinliği şeklinde değil, aynı zamanda olaylar cereyan ettiğinde neden oldukları duyuların tekrar yaşanması da söz konusu. Lokal anestezi uygulanan hasta kendini aynı anda iki yer ve zamanda buluyor; şimdi ameliyathanede, geçmişte yüzlerce mil ve binlerce gün geride çocukluğunun geçtiği evde. İnsan merak ediyor, beyninde öyle bir yer var mı acaba; dokunan bir elektrod oradan Blake’in Meleklerini, Weir Mitchell’in kendinden dönüşümlü, canlı mücevherlerle süslü Gotik kulesini ve ya arkadaşımın anlatılamaz güzellikteki Japon manzaralarını çıkarsın? Ve eğer, benim de inandığım gibi, görsel deneyimler bilincimize Özgür Aklın sonsuzluğunda “oradan” bir yerden geliyorsa, alan ve yayan beyin bunun için ne tür bir nörolojik tarz yaratıyor? Ve görüntü bittiğinde bu özel tarza ne oluyor? Niçin bütün hayalciler değişim deneylerini, özgün biçim ve yoğunluğunu belli belirsiz derecede temsil edecek biçimde bile anımsamanın olanaksızlığı üzerinde ısrar ediyorlar? Ne kadar çok soru ne kadar az yanıt!”

“Hayale benzeyen çalışmalar ve hayal sunan araçlar güzel sanatlardan daha çok halk eğlencelerinde önemli bir rol oynadı. Havaifişekler, gösteriler, teatral oyunlar(bunlar esastan hayali sanatlar). Ne yazık ki bunlar, ilk şaheserlerini sadece okuyabildiğimiz geçici sanatlar. Bütün o Roma zaferlerinden, ortaçağ turnuvalarından, Jakoben maskelerinden, devlet ilanları ve taç giymelerden, kraliyet evlilikleri ve vakur boyun vurmalardan, azizlik mertebesine yükseliş ve Papa cenaze törenlerinden geriye hiç bir şey kalmamış. Bu tür muhteşemlikler için dilenecek en önemli şey “kitap sayfalarında bir gün daha” yaşayabilmeleri.

Bu popüler hayali sanatların ilginç bir özelliği de çağdaş teknolojiye yakından bağımlı olmamaları…”

…“ Son iki yüz yıl boyunca yapay ışıklandırma teknolojisi olağan üstü gelişme gösterdi ve bu gelişme tören ve yakından ilgili teatral sanatların etkinliğine çok büyük katkılarda bulundu. İlk önemli gelişme on sekizinci yüzyılda yapıldı, eski mumyağı ve ince mumların yerine şekilli ispermeçet mumlar yapıldı. Sonra Argand’ın tüplü fitili keşfi geldi… 1825’de Thomas Drummond bir oksijen-hidrojen veya oksijen-kömür gazı aleviyle kireci akkor haline getirmenin pratik bir yolunu buldu…

…Bu keşiflerin törenler ve teatral gösteriler üzerindeki etkisi çok derindi.  İlk zamanlarda sivil ve dinsel seremoniler sadece gündüz (ve günler çoğu zaman bulutluydu) veya güneş battıktan sonra sisli lambaların ya da zayıf mumların titrek ışığında yapılırdı. Argan ve Durummond gaz, kireçışığı ve kırk yıl sonra elektrik gecenin sınırsız kaosundan içinde metal ve mücevherlerin parladığı, kadife ve brokarların doğal belirginlik denilebilecek derecede yoğunlaştığı zengin ada evrenler yarattı. Antik gösterilerin son örneği yirminci yüzyıl ışıklandırmasıyla daha yüksek bir büyü gücüne eriştirilmiş bulunan Kraliçe ikinci Elizabeth’in taç giyme töreniydi. Olayın filminde, nakledici görkemin bir ritüeli şimdiye kadar bu tür görkemlerin kaçınılmaz sonu olan unutulmaktan korunmuştu ve projektörlerin ışığında edebi bir parlaklıkla çağdaş ve gelecekteki izleyicilerin zevki için saklanmıştı…

…Athanasius Kirchner’in keşfi (eğer gerçekten onunsa) başından beri Lanterna Magica (Büyülü Fener) olarak adlandırılmıştı. Ad her yerde makineye son derece uygun biçimde uyarlandı. Makinenin hammaddesi ışıktı, işlenmiş maddesi de karanlıkta beliren renkli görüntüydü. Özgün büyülü fener gösterisini daha da büyülü hale getirmek için Kirchner’in takipçileri gösterilen görüntüye devinim ekleyebilmek için sayısal bir yöntem geliştirdiler. Kromatropik saydamlar vardı, iki boyalı cam disk aksi yönlerde hareket edecek şekilde yapılmıştı, böylece sürekli değişen üç boyutlu şekillerin etkileyici bir taklidi ortaya çıkıyordu, kendiliğinden veya uyuşturucu, oruç ya da elektronik flaşla görülen, şimdiye kadar görsel deneyim yaşayan herkesin gördüğü şekiller. Daha sonra “eriyen görüntüler” vardı, izleyici günlük bilincin öte bölgesinde kesintisiz devam eden metamorfozdan haberdar eden görüntüler. Bir sahnenin fark edilmeden diğerine geçebilmesi için perdeye birbirine uyan görüntüler gönderen iki büyülü fener kullanılıyordu. Her fenere bir kapak yapılmıştı, bu öyle ayarlanmıştı ki ışıklardan biri yavaşça karartıldığında başlangıçta tamamen kapalı olan diğeri açılıyordu. Bu şekilde birinci fenerin verdiği görüntü hissedilmez biçimde ikincisiyle yer değiştiriyordu…

Bir başka araç, görüntülerini yarı şeffaf bir perdeye yansıtan ve diğer ucunda seyircilerin yer aldığı hareketli bir büyülü fenerdi. Fener perdeye yaklaştırıldığında perdedeki görüntü küçülüyor, çekildiğinde ise büyüyordu. Otomatik bir odaklama aleti değişen görüntülerin tüm mesafelerde keskin ve net olmasını sağlıyordu. Fantasmagori sözcüğü bu yeni tür gösterinin kaşiflerince 1802’de ortaya atılmıştı.

            Büyülü fener teknolojisindeki bütün bu gelişmeler Romantik Hareketin şair ve ressamlarıyla aynı çağda gerçekleşti ve beklide onların konu seçimlerinde, ele alışlarında belli etkiler yarattı. Örneğin “Kraliçe Mab” ve “İslam’ın Doğuşu”, “eriyen görüntüler” ve “fantazmogori”lerle doludur. Keats’in sahne ve kişi, iç donanım ve mobilyayla ışığın etkisine dair tanımları karartılmış bir odada beyaz kağıt üzerindeki renkli görüntülerin yoğun ışıklı niteliğine sahiptir. John Martin’in Şeytan ve Belşazar, Cehennem ve Babil ve de Fırtına temsilleri açıkça fener saydamlarından, dramatik biçimde kireç ışığı ile aydınlatılan canlı tablolardan esinlenerek yapılmıştır…”

Bu durum modern zamanlara sinematografik süreçler dahilinde evrilerek gelmiştir.

 

hayal makinası

             1969’da, cut-up metodunun yaratıcısı okült Brion Gysin tarafından,  matematikçi Ian Sommerville’in yardımlarıyla icat edilen rüya makinesi; aynı zamanda optik sinir bağlantısını –REM’i en iyi duruma getiren, insanın yarattığı ilk makinedir.

Geçmişte Nostradamus, kapalı gözkapakları üzerindeki parlak flaşlardan biliniyordu; bi kulenin üstüne tutunuyor ve kahinleri politik duygularına tercüman olan Catherine de Médicis için tahmin ediyordu. Büyük Pierre de kulenin tepesinde aynı şekilde davranan bir cadıydı.

Rüya makinesi fiziksel ve kortikal bir hareketliliğe neden olur ve anlamadaki diğer kapalılıkları çaresizce gizleyen becerili kullanıcılarını geri çevirir.

Aynı sonuçları rahatlamanın merkezinde kullanılan 3 boyutlu gözlüklerle de elde edebiliriz.

Pratik meditasyona geçiş gibi iç konuşmaların durmasına olanak veriyor ve içteki sessizliğe eriştiriyor.

Dikkat: rüya makinesinin kullanımı epilepsi hastalarına tavsiye edilmez; onlarda tıpkı stroboskop, televizyon ve bilgisayarın yaptığı gibi krizlerin artmasına neden olabilir.

             

 

alpha dalgaları ve henri corbin’in ögeleri

Rüya makinesinin etkileri 20.yy’da, Orta Çağın teozofik verilerine yer veren “L’Homme de Lumière dans le soufisme iranien” (İran Sufizminde Aydın İnsan) adlı eserde Henri Corbin tarafından detaylıca açıklanmıştır.

Bu aydınlık görünüm, karmaşık organizma ve vücudun yeniden canlanmasıyla birbirine bağlanır:

“Gelişmesi, renkli görünürlüklerle birlikte ve her biri belirli bir mistik anlama sahip olan aydın insanın fizyolojisi, renklerin genel bir doktriniyle ve rengin aynı deneyimiyle dayanışma halindedir” (s.22)

“Najmodidîn Kobra-Necmeddin Kübra-, sufizmin öğretisine girip dikkatini renk fenomenine adayan ilk kişi olarak görülür. Onun ruhlarındaki renkli görünürlüklerin hallerini bir mistik algılayabilir. Bu renkli ışıklar, onları, mistik düzendeki belirleyici elçilerden tanımlamaya ve ruhsal ilerleme derecesinin anlatımına bağlıdır. İran sufizminin büyük öğreticilerinin kimileri bu Asya merkezli okuldan çıkmışlardır, bunların arasında direk disipliniyle Najm Dâyeh Razï ve onun tarikatını takip eden Alâoddawleh Semnani de yer alır, aynı zamanda renklerin sembolizmdeki değerini ve değişimlerini de içine alan ruhsal kontrol denemelerini ünlü gezilerinde gerçekleştirmişlerdir…

Fiziksel algılar söz konusu değildir;  Najmodidîn Kobra birçok kez bu renkli ışıkları “gözlerimizi kapatarak” gördüğümüz şeyler olduğunu ima etmiştir. Burada algının aurasından çıkan bir şeyden bahsedilmektedir. Fiziksel ve aurasal renkler arasında kuşkusuz yakınlık ve uygunluk bulunur. Bu anlamda fiziksel renkler kendileri kadar bir manevi ve ruhsal uygunluğa sahiptirler; “hangisiyle sembolize edildikleri” aurayı ortaya çıkarır. Açıkça ortalama bir kontrolden tasarruf eden ruhsal bir öğretiye izin veren bu sembolizm ve uygunluk bugün “halüsinatif” olarak adlandırdığımız üstünhisli algıları ayırt eder. Teknik anlamda vizyonel bir kavrayış üzerinde konuşmaya karar vermektir. Onunla örtüşen fenomen ilk ve birinci fenomendir, başka şeylere dönüştürülemez, ayrıca fiziksel bir sesin ve rengin algısı da dönüştürülemez olabilir. Bu vizyonel kavrayışın aracına ve modun çalışma olasılığına göre bu konular yaklaşık olarak “aydın adamın fizyolojisinden” ortaya çıkmıştır.” (sayfa 72, 73)

Artık renklerdeki ruhsal gerçeklikler mistik olanı gösteriyor çünkü artık renkler ve iç vizyon arasındaki senkronizm tespit edildi.” (sayfa 92)

“Renkli fotizmlerin algısıyla üstünhisli olmak aynı zamanda aydının araçları, ‘ilahi aydınlığın parseli’yle aynı zamanda olmaktır. Duyguların her biri ‘üstünhislilik’e dönüşen ya da daha çok fizikte homolog olarak duyumsanan ışığın karmaşık araçları; onu temizleyen ışık olarak görülür. Ayrıca dilde, işitmede ve vesairede de bir ışık vardır. Bu sırada Najmodidîn Kobra’nın belirli görselleştirmelerinin karakteristikleri gibi sonuncular geometrik figür görünümü altında açığa çıkmazlar, hac mistiğinin son safhasında çehreyi gösteren dairelerdir.” (sayfa 93, 94).

Algıdan iç vizyona doğru Henri Corbin bize şunu der: “ Bu algı; üstünhislilik yetenekleri ya da “öngörülü”nün karmaşık fizyolojisinin araçlarıyla gerçekleştirilir. Yedi karmaşık aracı belirleyecek olan Semnani’nin farklılığında Najm Razi bunlardan beşini belirledi: zihin, kalp, ruh, bilinçaltı, aşkın bilinç. Üstünhisli kimseler saf dünyalarını algılarlar. Bunun için de zihni açıkça ortaya çıkartmaktan bahsedeceklerdir (birçok filozof ötesine geçemez); açıkça kalbi (renkli ışıkların değişken vizyonu); açıkça ruhu (aralıksız hallerinde geçmişin ve geleceğin algıları); açıkça bilinçaltını ve aşkın bilinci. Burada “zaman ve boşluğun ötesinde” gösteriyor ki: bir köşede görülen diğer köşede de görülmüştür. Bütün araçlar bir diğerinin karşılığında aracıdır, her biri bir arkadan gelenini dağıtacak ve açacaktır, arkadan geleni onu saf bir form altında kabul edecektir; mistik, kalbin bu yedi derecesinde daha çok gelişecek ve açıklıklar onun için daha da artacaktır.” (sayfa 120). (bu konu üzerinde Türkçede fazla eser bulunmasa da: Muhyiddin ibn Arabi’nin ve Seyyid Hüsetin Nasr’ın ilgili eserlerini inceleyebilirsiniz, ayrıca bkz: Aldoux Huxley, Cennet ve Cehennem)

giriş

 

Hayal makinesi, sanatçı, gezgin ve simyacı olan Brion Gysin tarafından tasarlanmıştır. 20. yy.ın ünü pek duyulmamış ressamlarından biri olup Breston tarafından Gerçeküstücüler camiasından dışlanmıştır. William Broughs’a sözcük oyunlarının yazıdaki kullanımını öğreten ve ona yeni ufuklar açan bir güç olmuştur. Sahip olduğu geniş kültürel sentezler sayesinde Rolling Stones ve özellikle Joujouka Müzik Efendileri grubuna tavsiye ettiği Brian Jones’un dünyasına girmiştir.

Hayal makinesi ağaçların arasından hızla geçerken bilincin farklılaşmış hallerine dalmasına neden olan güneş ışığı titreşimlerinin ruhunda yarattığı tesir üzerine yaptığı gözlemlerinden meydana çıkmıştır. Bu etkilenme iki tarafı ağaçlı yollarda araba kullanan herkes tarafından çok iyi bilinir ve trafik mühendislerinin düz yolların uzun ve geniş kısımlarını düzenlerken eşit aralıklarla dizilmiş ağaçların kullanımı üzerine tekrar tekrar düşünmelerine yol açar. Sizin de bildiğiniz gibi titreyen ışığın insan üzerindeki etkisi oldukça güçlüdür. Bu olay, Kuzey Afrika’da yaşayan kapalı gözlerinin önünde el ve parmaklarını kımıldatıp kafalarını Güneşe doğru eğen kabile insanları için çok tanıdık bir şeydir. İleri teknoloji ürünü beyin-makineleri için şimdiki moda doruklarda olmasına rağmen Brion Gysin ve çalışma arkadaşı Ion Sommerville tarafından geliştirilmiş bu özgün fikir, teknolojinin hızla ilerlediği günümüzde içsel araştırma için kavramsal bir temel oluşturan sevindirici bir pusuladır. Ki bu temel, Güneş ve ağaçlar kadar eskidir. Onun güzelliği basitliğinde bir yaprak kart ve gereksiz bir kayıt aletinden başka bir şeye ihtiyacı olmayan çevreye uyumlu ses yapısında gizlidir.

Hayal Makinasını kullanan pek çok kişi ondan uyuşturucu kullanımı serbest bir “yolculuk” diye söz ederken insanın bilinçsiz Rüya Hali bölgelerine yaptığı İÇ yolculuğunu da vurgulamaktadır. Hayal Makinesi kelimesi kelimesine bu ülkeye giriş için bir Pasaport niteliğindedir ve oraya girerken ne bir gümrük noktası ne polis engeli ne de çiğnenecek kurallar vardır. Sınırları olmayan bir keşif gezisinden ibarettir.

Bütün o büyülü işlem kişinin kendi aletleriyle yapacağı bir üretimdir. Bu Sanat kadar eski bir Hakikattir. Hayal Makinesi Planları kişinin böyle bir işleme bizzat katılımını sağlar -Hayal Makinesini tamamen kendin yapmak. Taslağı çizmek, 78 devirli bir kayıt donamı edinmek ve makineyi kurmaktan oluşan basit işlem sayesinde aktif bir şekilde en eski geleneklerle çalışıyor olacaksınız. Değişen tek şey aletlerdir. Sihirbazlar daima, ellerine gelen her şeyi değerlendirme olanağı veren saksağan yeteneğine sahiptirler. İnsanın okuduğu tüm dogmalar içinde gizem ve gizemcilik gerçekte disiplinlerin en az dogmatik olanıdırlar. Hem içsel olarak hem de dışsal olarak kendinize ait desenler, işaretler eklemek ve -eğer isterseniz- pek çok kültürün çok eski zamanlardan bu yana yararlandığı sayısız yollarla Hayal Makinesini yağlamak da mümkündür.

Hayal Makinesini en iyi şekilde kullanabilmek için makineyi, yüzünüz sütunun ortasına yakın olacak şekilde ve rahatça (dengeli) oturabildiğiniz bir yüksekliğe yerleştirmelisiniz. Müzik çalabilir, fakat sözlü müziklerden kaçının. Kelimeler bizi geri çağıran isimlerdir. Hayal Makinesinin amacı yolculuktur. Başka denemeler makine dönerken ona akustik dahil eder. Kelimelerin bölünüşünü, içine koyduğunuzu geri alamayışınızı dinleyin.

Hayal Makinesi büyük bir olasılıkla gözünüz kapalıyken seyrettiğiniz ilk görsel aygıt. Görmek istediğimiz şey İÇ dünya. Gözlerin kapalı olmasının karanlık demek olduğuna dair genel bir kanıya sahipseniz endişelenmeyin. Hayal Makinesiyle durum öyle değil. Işıktan bir kaleydoskop oluşacak ve yavaşça canlanan kusursuz görüntülere, resimlere dönüşecek ve size kendi hikayenizi, gerçekten var olduğunuzu anlatacak.

Talimatlar basit. Öyleyse gözlerinizi kapatın ve Hayal Makinesinin görsel diyarına girin. Keyifli yolculuklar.

Temple Press

1992

 

 

RAPID EYE dergisinden alınan aşağıdaki yazı Simon Dwyer’in nazik izniyle yeniden basılmıştır.

              Beyin dalgaları, beyin faaliyeti ile birlikte hareket eden anlık elektrik titreşimleri, kesin verilerle ölçülebilir ve electroencephalograph (EEG) yardımıyla çizgisel olarak kaydedilebilir. EEG. kayıtları beyindeki ritmin vuruş sıklığına göre iki gruba ayrıldığını göstermektedir. Bu gruplardan biri olan alfa ya da süzülen ritimler beyin boştayken, kendine bir desen/resim ararken en güçlü durumundadır, bir amaca yönelik düşünce esnasında, gözler açık bir desen/resim üzerinde çalışırken ise en zayıf durumundadır. Güç ve ritim tipleri kişiye göre değişir. Bazı ilkel insanlara ait EEG. kayıtları bizim toplumumuzda yaşayan on yaşındaki bir çocuğunkiyle aynıdır. Değişim yaşla doğru orantılı olarak ortaya çıkar. Alfa ritimleri dört yaşına gelmeden çocuklarda görülmez.

Ion Sommerville ‘Titreşim’

“Bugün Marseilles’e giden bir otobüsün içindeyken renkli görüntüler beni insanüstü son derece duygusal bir taşkınlık içine soktu. İki tarafı ağaçlı geniş bir yolda hızla seğirttik ve ben batan güneşe doğru gözlerimi kapattım. Göz kapaklarımın arkasında aşırı parlak renklerden oluşan ezici bir sağanak patladı: çok boyutlu bir kaleydoskop boşlukta dönüp duruyordu. Zamanın dışına sürüklenmiştim. Sonsuz nicelikteki bir dünyanın içine savrulmuştum. Ağaçların olduğu bölgeden ayrılır ayrılmaz görüntü beklenmedik bir şekilde kayboldu. Bu görüntü de neydi? Bana ne olmuştu?”

 

Brion Gysin’ın Günlüğü’nden bir Bölüm 21.12.1958

Taşımacılık departmanı tüzüğü der ki; otoyol kenarlarına dikilen ağaçlar bir örnek yükseklikte ve uzak mesafelerde yerleştirilmemelidirler. Bunun nedeni; uzun bir süre bu ağaçların arasında yol alan sürücüler konsantrasyonları etkileyebilecek ışık darbeleri ve ses seviyesinde değişimler olduğunu görüyorlar. Ardından uyuklama, mide bulantısı ve ‘otoyol çılgınlığı’ ortaya çıkar. İngiltere ve Amerika’da elektronik flaş ışıklarının ve yüksek titreşimli ses seviyelerinin insanoğlu üzerindeki etkisini araştıran bazı testler yapılmış. Şimdi bu araştırmanın kalabalıkların kontrol altına alındığı alanlardaki bazı güvenlik ajansları tarafından kullanıma sunulduğu doğrudur. Yaklaşık olarak dört kişide birinin sara nöbeti geçirmesine neden olabilecek sistemlerin geliştirildiğine inanılıyor –gösteri yapan yığınları şaşırtıp dağıtmak için gerekli olandan daha fazlası.

15 Şubat 1960 yılında Grey Walters’ın ‘Yaşayan Beyin’ adlı kitabından o sıralar fazlasıyla etkilenen Ion Sommerville Brion Gysin’a bir mektup yazar. “Basit bir titreşim makinesi yaptım. Ona gözlerin kapalıyken bakıyorsun ve titreşim göz kapaklarının üzerinde oynuyor. Gözlerin önünde belli bir düzlem üzerinde duran kaleydoskop renklerinin eşliğinde görüntüler beliriyor ve  yavaş yavaş daha karmaşık ve güzel olmaya başlıyorlar. Bir süre sonra görüntüler sürekli gözlerimin arkasındaydılar ve etrafımda oluşan sınırsız desenlerle birlikte o manzaranın tam ortasındaydım. Belli bir süre içimde, uzaya özgü, neredeyse dayanılmaz bir hareketlilik hissi doğdu fakat bunu sona erdirmeye değerdi, çünkü olay durduğunda Yeryüzünden yukarıya doğru yükselmiş, evreni saran bir görkem ateşi içindeydim. Daha sonra etrafımdaki dünyayı kavrayışımın gözle görülür bir şekilde arttığını fark ettim. Sürüklenme ve yorgunluğun bütün tanımları yok oldu…”

Gysin, Sommerville’in “Titreşim Makinesi”ne dair son tarifini takip ederek kendininkini yapmak için işe koyuldu. Makinenin içine kendi ‘titreşim’ deneyimlerinden elde ettiği biçimlerden yararlanarak ortaya koyduğu bir resimle kaplı bir silindir ekledi (Gerçekten de Gysin’in son resmi onun makine önünde tecrübe ettiği görüntülerden ortaya çıkmıştı) O zaman Gysin şöyle yazmıştı: “Belki de titreşim uygulamalı ruh bilimin geçerli bir aracı olduğunu kanıtlıyordur: bazıları görür bazıları görmez. Açık gözle görülebilen desen/resimleriyle HAYAL MAKİNESİ insanın görmesine neden olur. Bir sönüp bir yanan desenin yükselip alçalan unsurları özgün ‘sinemanın’ gelişmesini destekler, izleyici için müthiş bir haz verici ve muhtemelen öğretici olur.

‘Sanat nedir? Renk nedir? Görüntü nedir? İnsan Hayal Makinesinin ışığında eski ve modern soyut sanatı gözleri kapalıyken gördüğü zaman bu eski sorular yeni cevaplar gerektirir.’

 

 

sanat tarihinde, gizem ve bilim tarihinde, yeryüzü tarihinde sadece bir nesne gözler kapalı olarak görüntülenebilmiştir: hayal makinası

Hayal Makineleri ‘modern’ resim ve heykelde kinetik buluşu bir sonuca getirmiştir. Hayal Makinesi yeni bir çağ ve yeni bir görüş alanı açmıştır… İçsel Görüntü

Bir Hayal Makinesine bakın, derine bakın. İşte, insan beyninin psikolojisinde var olan esas düzeni GÖRÜYOR olacaksınız aslında. Sizin beyniniz. Kaos üzerine yüklenen düzen. Cisim üzerine yüklenen hayat. Tarih ve Gizem.

“Bir Hayal Makinesine gözleriniz kapalı yaklaştığınız zaman artık sanatçı siz olursunuz. Hayal Makinesinin görmeniz için dürttüğü şey sizinkidir…kendinizsinizdir. Kafanızın içinde aniden dönüp durduğunu gördüğünüz parlak içsel görüntüler kendi beyin faaliyetiniz tarafından üretilirler. Bu göz kamaştıran ışıklar ve ilahi renkler taşıyan imgeler ilk defa gözünüze ilişmiyor olabilir. Hayal Makineleri bunları sadece içine bakmayı tercih ettiğiniz sürece sağlar. Belki de gördüğünüz şey kendi hesaplanamaz hazinenizden daha önce tecrübe ettiklerinizden daha geniş bir görüntü, normal olarak ortaya çıkmış bütün insanlıkla paylaştığımız ‘Jung Öğretisi’ne ait semboller deposudur. Sanatçı ve zanaatçılar çağlar boyunca bu depodan faydalanarak sanatın unsurlarını resmetmişlerdir. İmgelerin hızla değişimi esnasında çarpıları, yıldızları, ışık halkalarını hemen tanırsınız… eski Kolombiya dokumacılığında ve İslam kilimlerindeki desenler gibi… seramik çinilerin üzerindeki tekrarlanan desenler… tüm zamanların nakış işlemeleri… soyut sanatın hızla alçalıp yükselen seri imgeleri… palet bıçağı ile yayılmış taze boyanın sonsuz açılımları gibi görünen ne varsa…

Brion Gysin

Hayal Makinesinden çıkan görüntüler genelde hızlı ve gittikçe hızlanan soyut desenler dizisidir. Bu hız kazanan imgelerin aktarımını, insan yüzlerinin açıkça algılanması takip eder. İnsani biçimler ve yüksek derecede renklendirilmiş olayların açık yasaları ya da Gysin’ın tanımladığı gibi ‘sahte olaylar’ zaman ve boşluk içinde gerçekleşirler.

“Renkleri hayal eder misiniz?”

 

Bill Nelson

Hayal Makinesi gerçekten böyle bir şey. Bir Hayal Makinesi. Kendisini onun, yarı halüsinasyon halindeyken ortaya çıkan parlak ışığına doğru tutan tanıdığım biri, yabancıların, mağara resimlerinin ve çocukların olduğu başka bir gezegeni ziyaret ettiğinden, ciddi anlamda bahsettiğini biliyorum. Bazı insanlar türlü türlü kabuslar gördüklerini söylüyorlardı. Fakat bunlar Makine ile beraber tecrübe edilen tüm düşler gibi gözlerin açılması ile beraber aniden sona eriyordu. “Bir Hayal Makinesine nasıl bakarsanız bakın kısa bir süre içinde kendinizle ilgili daha geniş bilgi edineceksiniz, kendi görüntünüzün sınırlarına ulaşacak ve o güne kadar kendinizle ilgili bilemediğiniz bir hazinenin kavrayışını canlandıracaksınız.”

Brion Gysin

Elektronik alanında bir dev olan Philips de dahil pek çok büyük şirket Gysin ve Sommerville’in son derece etkileyici bir şekilde hiçbir şey kullanmadan icat ettikleri makinenin patentini almak için Gysin’a yakınlaştılar. “Onlara makinenin insanları ayık tuttuğunu söylediğim zaman…” diye anlatır Gysin, “tüm ilgilerini kaybettiler. Sadece insanları uyutan makineler ve ilaçlarla ilgileniyorlardı”

Eğer Hayal Makinesi gerçekse, alışkanlık yaratmıyorsa ve ilaç kullanmadan uçuşu sağlayabilen dönen, basit bir rüya kutusu ise neden yerel bölgenizdeki dükkanlarda mevcut değil? Cevap çok açık. Financial Times’a bir göz atın. Dünyanın en büyük şirketlerinin kimyasal devler olduğunu göreceksiniz: I.C.I., Bayer, Hoffmann La Roche.  G.P.’nize (doktorunuza) gidin ve ona hasta olduğunuzu söyleyin. Size ne verecek? İlaç. Her günkü önemsiz gerçeklikten kurtulmak için bir yol aradığınızda size ne sunulacak? İlaç.  İnsanlara sadece bir Hayal Makinesi, bir pikap ve ara sıra kullanılacak bir ampul satabilirsiniz. İlaçlara bağımlı dünyamızda ilaçlar ve onların yardımcı aletleri (ki ben pek çok doktoru bu aletlerin en önemli parçası olarak kabul ediyorum) çok fazla paraya mal oluyor.

Bir Hayal Makinesini nasıl elde edebilirsiniz? Tek ihtiyacınız olan şey silindir şeklinde metal bir form. Fakat kendi makinenizi kendiniz de yapabilirsiniz.

Artık her şey serbest, her şey güvenli, her şey yasal ve gerçekten işe yarıyor.

Şemalar

Olası bir Dream machine yapacağınız zaman en makulu internetten yardım almak, tecrübeyle sabittir, özellikle yahoogroups Dreammachine bu konuda inanılmaz destekçi, oraya yazıp rahatlıkla “beceremedim ben bunu yapmasını, yardım edermisiniz?” diyebilirsiniz.

ª Bu başlık adı altında kullanılan Huxley metinleri yazarın “cennet ve cehennem” eserinin ardına koyduğu “ekler” bölümünden ve “cennet ve cehennem” faslından alınmıştır. Metinlerde Mehmet Fehmi İmre’nin İmge Yayınlarından yayınladığı birinci baskısının Türkçeleri baz alınırken orijinal eserle de karşılaştırılmıştır. Bkz; Algı Kapıları – Cennet . Cehennem, İmge Kitapevi Yayınları, Türkçesi: Mehmet Fehmi İmre. Bkz;  The Doors of Perception and Heaven and Hell Aldous Huxley Harper Perennial Modern Classics; Reissue edition (May 4, 2004)

“GECE TARİFESİ” TEMMUZ İLK HAFTASI DAĞITIMA ÇIKIYOR!

gece tarifesiön.jpg
2017 TEMMUZ İLK HAFTASI DAĞITIM BAŞLIYOR.

“2013 Haziran ayında duvara yazılan “devrim televizyonlardan yayınlanmayacak” sloganı birkaç farklı anlama geliyordu: bunlardan biri medyanın artık kontrol edilmeyecek bir noktaya gelmesi, demokratikleşmesi ve kitlelerin politik argümanlarını daha etkili/yaygın biçimde kullanabileceklerinin farkında varmalarıydı.
Bir diğeri ise soul, jazz, hiphop, spoken word tür/alt türlerinde geliştirdiği müzik ve poetik külliyatıyla Gil Scott-Heron’un yeniden hatırlanarak, beynelmilel örneklerinde olduğu gibi sokaklara taşınmasıydı.
Geçmişe bir saygı duruşundan/kuru bir duyarlılıktan daha fazla anlama gelen bu girişim, aynı zamanda SUB Press’in de önceyi tarayarak siyasi ve kültürel manada değişen iklimin izlerini taşıyan birkaç isme geri dönmesini sağladı.
Tişörtlerini giydiğimiz, kasetlerini(ya da diğer formatlardan) dinlediğimiz, bir dönem filmleriyle haşır neşir olduğumuz ya da yazdıkları metinlerle kendimizi kaybettiğimiz kısacası yaşamın her anında “nesne” olarak yanımızda taşıdığımız bu isimlerden oluşan bookletler kısa sürede ve peş peşe yayımlanmaya başladı.
Elinizdeki çalışma, SUB tarafından 2013 – 2015 yılları arasında sınırlı sayıda basılan bu kopyaların bir araya getirilmesiyle hazırlanmıştır.
Birbirinden beslenen; zamanı, müziği ve yazı’yı değiştiren bu metinleri okurken iyi vakit geçirmenizi ve asıl geçmişinizi hiçbir zaman unutmamanızı diliyoruz.”
-SUB PRESS

 

gece tarifesi back.jpg

WABİ SABİ

wabisabi_kapak_son

“Wabi-Sabi’yi 1960’ların sonlarında, ruhsal arayışımın izlerini sürdüğüm gençlik yıllarımda duydum. O zamanlarda Japonya’nın geleneksel kültürü yaşamın en zor sorularına derin “cevaplar” sunuyordu. Bana göre ise wabi-sabi, yaşama sanatı için aklın ve uyumun ölçüsünü yeniden kuran doğa temelli estetik bir yaklaşım idi. Yaratıcı eylemlerin etrafını saran iç karartıcı materyalizme yakalanmadan nasıl güzel şeyler yaratacağım ile ilgili artistik ikilemimden wabi-sabi sayesinde kurtulmuştum. Derin, çok boyutlu, anlaşılması zor wabi-sabi, Amerikan toplumunu duyarsızlaştırdığını hissettiğim içi kof, aşırı şekerli, kurumsal güzellik stili için kusursuz bir panzehir gibi duruyordu ve o andan itibaren wabi-sabi’nin, genç, modern ve yaratıcı ruhtan sürekli olarak doğan güçlü estetik karşıtı anlayışın pek çoğu ile – beat, punk, grunge ya da bundan sonra adı her ne olacaksa – bağlantılı olduğunu gördüm.”

http://www.idefix.com/kitap/wabi-sabi/felsefe/felsefe-bilimi/urunno=0001704090001

 

Yeni Underground Poetix yayımlandı

UP3_yerleşim_kapak_son.jpg

SATIN AL

http://www.idefix.com/Kitap/Underground-Poetix-Antoloji-Cilt-3/Edebiyat/Edebiyat-Inceleme/urunno=0001704091001

YAŞAYAN, NEFES ALAN, KAPİTAL ÇARKIN DIŞINDA ÜRETİM YAPAN ENDER KÜLTÜR NESNELERİMİZDEN UNDERGROUND POETİX 10 YILI GERİDE BIRAKAN KISA YAŞAMINDA FARKLI FORM VE FORMATLARDA TOPLAM 35 SAYI ÜRETTİ VE SAYISIZ PROJE, SAHNE VS ORGANİZE ETTİ, KİTAPLAR YAYIMLADI. SON 17 SAYISINI AYLIK SÜRELİ YAYIM OLARAK GEÇİREN UNDERGROUND POETIX 2000Lİ YILLARIN KÜLTLEŞMİŞ ESKİ SAYILARINI 2017 ŞUBATINDA ANTOLOJİ KIVAMINDA CİLTLEYİP 1. CİLDİ YAYIMLAYARAK YENİ BİR FORMA DAHA İMZA ATTI. LAKİN BU CİLT ANTOLOJİNİN 2 DİĞER CİLDİ GİBİ SEÇME VE DERLEMELERDEN OLUŞMUYOR. KARŞINIZDA UNDERGROUND POETIX’IN YEP YENİ SAYISI DURUYOR : Kartpostallarla Walter Benjamin’in Hayatı – Modern İran Sanatındaki İlk Manifesto Örnekleri – Lana Del Rey’in Lynchvari “Noir”ı – 7 Afrikalı Kadın Şair – DARIO ARGENTO İLE RÖPORTAJ – Barthes ve Adorno’dan Godard’a – David Wojnarowicz – Eisenstein “Montaj çatışmadır.” – Amatör Porno: 1990’larda Gizliliğin Sonu Taylor García – Susan Sontag ve Jean-Luc Godard Eserlerinde Görüntülerin Radikal Umudu veya Ahlaki Zorunluluğu -Montaj, avangart ve sinemanın aldığı tepki -Toni Negro: İş gücünü reddetmekten iktidarı ele geçirmeye – Cinsiyet Diyalektiği – Hepimiz Yatakta Ölemeyiz – Guy Hocquenghem – Jamaika pop müziği – Franco “Bifo” Berardi: “no future” – Biz Zamanız: Laibach/NSK, Retro-Avangardizm ve Mekanik Tekrar – Nazi Almanyası’nda Eşcinsellere Uygulanan Zulüm -Gilles Deleuze/Gherasim Luca: “Karşı-Ödipus” ile “Na-Ödipus”un Paradoksal Buluşması – A’dan Z’ye 70’lerin Feminist Avangart Sanat Rehberi – Pornografi ve Erotizm – JAPONYA’DA BEAT: Yoşimasu Gozo – Jonas Mekas – “Queer” Sözcüğünün Tarihi – Iris Murdoch – Hajime Sorayama – TİŞÖRTLÜ SPİNOZA – Wittgenstein’ın Sapları – Gerçek Gibi Müzik: Gerçeğin Sentezi – Diderot, Brecht, Ayzenştayn.. E.T.C…

ALLEN GINSBERG * ÖLMEMİ BEKLEYİN

olmemibekleyin_kapak_deneme2

SATIN AL http://www.idefix.com/Kitap/Olmemi-Bekleyin/Edebiyat/Siir/Dunya-Siiri/urunno=0001704089001

Önsöz

Allen Ginsberg tehlikelidir! Öyleyse buyurun gelin!

Ergenlik çağımda Allen Ginsberg’in şiirlerini ilk okuduğumda bende uyuşturucu gibi hayattan kaçış etkisi yapmışlardı. Ginsberg’in şiirleri, beni şiir dünyasının derinlerine sürükleyerek gözlerimi açtı ve senelerdir doyurmaya çalıştığım bir şiir açlığını doyurdu. “Uluma”, “Kadiş”, “Günebakan Sutra” ve “Amerika”yı okuduktan sonra dünyayı bambaşka bir şekilde görmeye başladım. Dil, zihnimde gürültülü ve gizemli; sözcükler ise ağzımda leziz ve uçarı bir hâle geldi.

Ginsberg’i okumak, bana lisemin İngilizce bölüm başkanına müfredatta yeterince şiir olmadığından şikâyet etme cüreti kazandırdı. Bölüm başkanı kurnaz bir şekilde bana fazladan şiir okutmayı önerdi; okuyabildiğim kadar şiir. Önerdiği şairler -Elizabeth Bishop, Marianne Moore, Wallace Stevens- ergen kulaklarıma ya yavan ya baş edilmez geliyordu. Başkan, bana Sylvia Plath’ı önerdi ama Plath bile beni heyecanlandırmaya yetmedi (o zamanlar); beni Ginsberg gibi, şiirin yapmasını istediğim gibi rahatsız edemedi. Yo, yo, yo! İstediğim ŞİİRDİ! Kargaşa, tehlike, akılları baştan alan, ağzı bozuk, akıl çelen kehanet! Talmudvari, Beat-zırvası, kuir, kırık-gitarlı-Bob-Dylan’ın sadece ALLEN GINSBERG’in söylemeye cesaret ettiği Amerikan şarkısını istiyordum.

Ginsberg’e duyduğum tapınmanın tekeşli olduğunu sanmayın. Tam tersi! Ginsberg’i sevmek beni daha bir sürü harikulade ilişkiye sürükledi. Ginsberg’i okuduktan sonra, tersine kronolojik bir sırayla Ginsberg’in ardından daha anlamlı gelen Walt Whitman’a âşık olmam işten değildi. İfade şekli, ritmi ve dilinin yoğunluğuyla Ginsberg’den ayrılan, ancak tutkusu ve toplumsal aktivizmi şiirden (Ginsberg’i okuduğum için) beklediğimin ta kendisi olan Adrienne Rich’e de çarpıldım.

Lise, üniversite, lisansüstü ve sonrası boyunca Ginsberg beni yoldan çıkarıp bereketli maceralara yöneltti. Ginsberg’in hakkındaki hayalleri merakımı uyandırmasa William Blake’i asla okumazdım. Ginsberg beni Anne Waldman’a götürüp getirdi, ardından Plath’a ve Anne Sexton’a. Ginsberg’in ahbaplıkları ve ortaklıklarının çılgın, hayali bir yol haritasını takip ederek yıllarımı geçirdim. Ginsberg-Frank O’Hara ilişkisi beni uzun seneler boyunca besleyecek şiirlere götürdü: David Trinidad, Wayne Koestenbaum, James Schuyler, Alice Notley, Bernadette Meyer. Ginsberg’in şiirlerini okumadan aylarım geçse bile varlığını harikulade bir bulaşıcı hastalık gibi daima içimde ve okuduğum şiirlerde hissediyordum. Ginsberg’in şiirlerine dönmek asla hayal kırıklığı yaratmıyordu. Aradan seneler, sayısız tekrar okuma geçtikten sonra dahi şiirleri hâlâ bana sıcak, hastalıklı, hasta ve dürtücü gelmeye devam ediyor. Beni yazmaya, daha uzun yazmaya, daha dağınık yazmaya, daha sahici yazmaya, daha çok ego ve tevazuyla, sahip olduğum ve olduğum her şeyle yazmaya davet ediyor.

Şiir algıma ilham veren ve onu kaçınılmaz bir şekilde şekillendiren, Ginsberg’in eserleri ve yaşamı hakkında (yanlış) anladıklarımdır. “Şair” sözcüğünün kafamda bana benzer bir imge oluşturması yıllar aldı: Bir anne ve yazar, küçük çocukları ya yan odada ya aynı odada ya tam tepesindeler. Fakat bence gözümde canlandırdığım ilk “şair”, rutubetli bir odada mum ışığında tek başına oturan veremli bir adam değil de çılgın, sakallı, güler yüzlü, ağzı bozuk, utangaç fakat açık sözlü, devamlı olayların ve insanların merkezinde yer alan Yahudi bir ozan olduğu için, ben de şair olabilirim diye düşünebildim!

Yıllarca Sylvia Plath’tan ve Anne Sexton’dan korktum, Elizabeth Bishop ve Marianne Moore’dan uzak hissettim ve bazı şiirlerini sevsem dahi T. S. Eliot, Ezra Pound, Wallace Stevens, William Carlos Williams ve Robert Lowell gibi yazarların yanında görünmez (veya aşağılanmış) hissettim. Ama Allen iyi bir anneydi. Beni şiirin mutfağına davet etti ve bir sandviç hazırladı. Dağınık, kusurlu, kucaklayıcı, coşkun, erotik (ikimiz de erkeklerden hoşlanıyoruz); paylaşabileceğim türden bir şiir sundu. Neticede asit kullanmadım, okulu bırakmadım, bir tapınakta inzivaya çekilmedim. Hayatımda New York’tan San Francisco veya Boulder dışında bir yere gitmek için ayrılmadım. Ginsberg’in iyi bir anne olmasının sebebi biraz da bir şair ve bir insan olarak değerli olmak için o (veya onun gibi) olmak zorunda olduğumu (veya olabileceğimi) hissettirmemesiydi. Ginsberg’i sevmek Beat veya Budist olmak zorunda olduğum anlamına gelmiyordu. Ginsberg’i sevmek çok büyük ve çok küçük, düşünceli ve alakadar olmam lazım demekti.

Bu eski-yeni şiirleri okumak ne büyük keyif! Sanki çok sevdiğim birinin eski fotoğraf slaytlarını izlemek gibi. Gençken ne de yakışıklıymış! Ne masum görünüyormuş! Ne bilge! İnsan yeniden moda olan veya hiç modası geçmeyen şeylere, tanıdık gelen ama aslında ilk defa gördüğü resimlere şaşıp kalıyor. “Tabii ya!” diyor. “Öyle miymiş!” veya. Bu gizli kalmış şiirler için, sadece bir hatıradan ibaret değil, yeni bir bağ, yeni bir keşif olan çoklukları için minnettarım. Ginsberg’in göz korkutan üretkenliğini sevsem de yayımlanmış eserlerinin çokluğu onun zaman içindeki gelişimini gözlemlemeyi oldukça güçleştirir. Bu hatırı sayılır (ama başa çıkılabilir) zaman yolculuğuna çıkmak ve Ginsberg’in şu mısraları çıtlattığını (çatlattığını) görmek ne büyük zevk: “Fırlatılan eldiveni yerden almaya hazırız: / Savaşmaya, fethetmeye, dünyayı yeniden inşa etmeye.” Ginsberg eskiden bile biliyordu, boğazı “tıkanmıştı, boğacakmış gibi / Dilimi konuşmasın diye; oysa kulağımda / Avam arbedenin sesleri çınlıyordu.” Ginsberg’in şarkı söylemeye başladığını duyarız. “Kendi fiziksel ebediyetini” yazarken “dünyanın çıldırdığını görmeye uyanışını” izleriz.

Bu toplamanın “Kendi doğamın baktığım Enginlikteki kadar isimsiz Ozanıyım” (Mükemmel “Galler Ziyareti Sonrasında 29 Temmuz 1967” şiirinden) gibi coşkulu dizelerden “Melankoli burada oturmaktır, orta yaşlı / yıpranmış yenler ve kıllı ellerle / korunmasız, yalnız” (Hopper’ı andıran hüzünlü ve sinemavari şiir “Cleveland Havaalanı” şiirinden) gibi kasvetlilere kadar uzanan ruh hâli yelpazesini seviyorum. Bu şiirlerin içinde Ginsberg’in bir sürü arkadaşının (direkt yazar olarak veya atıfta bulunularak), Whitman’ın (o kadar nüfuz etmiş ki nerdeyse ete bürünmüş gibi), John Ashbery’nin, Frank O’Hara’nın, Kenneth Koch’un, Bob Creeley’in, Charles Olson’ın, Amiri Baraka’nın, Gregory Corso’nun, Lawrence Ferlinghetti’nin, Bob Dylan’ın, Gary Snyder’ın, Anne Waldman’ın, Ted Berrigan’ın, Ron Padgett’in, Susan Sontag’in, Carl Solomon’un ve diğerlerinin olmasını seviyorum. Ginsberg’in her şeyle içten bir şekilde ilgilenirken kendisini asla çok ciddiye almamasını seviyorum: “Ve ben — / ‘Om om om filan — / dualarımı tekrarlıyorum / NY Post’u yiyip yuttuktan sonra / gözümde yaşlarla —.”

Kısa haiku benzeri şiirleri de seviyorum: “Şafakta uyandım kaçmaya çalışırken — / Yakalandım rüyamda / bir şeyler aşırırken” veya tümü şu kadardan ibaret “Trungpa Dersleri”:

Şimdi yay fırça ve yelpazeyi elimde dengelediğime göre

— Bir bardak suya ne dersin? —

İşemek için çükümü tutarken, Atlantik fışkırıyor.

Yemeğe oturduğumda, Ay ve Güneş tabağı dolduruyor.

Bunlardan başka mini epikler, ülkeyi kuş bakışı bir kıyıdan diğerine izleyen ve sadece Amerika’ya değil, “enginliğin” kendisine bir övgü olan harika “New York’tan San Fran’e” de var. Bill Morgan’ın, yüz kızartacak derecede cinsel içerikli “Bebbe beni kucağına al…” diye başlayan “[Şiir]”i de yetmiş yedi yaşındaki Marianne Moore’a yazılmış sevimli doğum günü şiirini de bu toplamaya dahil etmiş olmasından dolayı memnunum. Kişisel, siyasal, fiziksel ve tinsel… Bu yaşamsal kuvvetlerin yumak olduğunu, bunların birbirinden asla ve asla ayrılamayacağını bilmek, Ginsberg’in tipik özelliğidir.

Polis şiddetini, ırkçılığı, sınıf baskısını ve hapishane endüstrisi sistemini lanetleyen bu toplamanın ürkütücü vakitliliği karşısında dilsiz kaldım (ama şuursuz değil): “Deli arabalar polisinizden korkmuş yapayalnız topraklarda dolaşıyor”; “ifade özgürlüğü / Ben sıradan bir yurttaşım / polisten korkan”; “Hangi ilahi kongre soruşturması silecek / geçen onca yılı, iftirayla, haksızlıkla, / beyin yıkama ve hapisle?”; “Başkalarına verdiğin acıları hatırla Kocabaş! / Dur ve ölüm döşeği vicdanında hak hukuk ara!” Bu toplama bize hâlâ “havası zehirlenen saftirik ölümlüler” olduğumuzu ve haberlerimizin haber niteliği taşımadığını hatırlatıyor.

Bu toplamadaki ilk şiiri okuduğumda sesli güldüm. Annemin doğduğu yıl yazılan şiirde Gordon Canfield’ın kim olduğuna dair (dipnotları okuyana dek) bir fikrim yoktu ama 2016 seçimlerine yaklaştığımız bu günlerde şiirin güncelliği beni çok etkiledi. Aynı gün ilerleyen saatlerde oğlum Donald Trump kazandığı takdirde ne yapacağımı sordu (Bundan yetmiş üç sene sonra kimsenin Trump’ın kim olduğunu hatırlamayacağını tüm kalbimle umut ediyorum.) “Ne mi yapardım?” dedim. Oğlum “Evet,” diye yanıtladı. Ne dememi bekliyordu, Kanada’ya taşınırız mı? Her şeyi bir kenara bırakıp… “Anne” dedi oğlum, “Trump bebeğini emziren bir annenin iğrenç olduğunu söyledi!” Ginsberg’i düşündüm. “Sanırım Trump’ın canına okuyan bir şiir yazardım.”

Ginsberg bana arkadaşlarım gibi (ölmüş olanlar dahil), hatta hiç tanımadığım şairler gibi (Ginsberg’in kendisi gibi) yazmayı hatırlatıyor. Eğlenmeyi, ciddi olmayı, kızmayı. Bulutların altında meditasyon yapmayı hatırlatıyor, sahtekâr siyasetçilerin ağzının payını vermeyi ve neden “Beyaz / bankerlerin, politikacıların polis ve orduların” hâlâ hemen her şeyi kontrol ettiğini sorgulamayı. Ginsberg, “ruhlarımızın şen ilahisini / bastırmak üzere” yaratılan sefaletle savaşmak üzere “bedenime geri dönmeyi” hatırlatıyor. Ginsberg’in ileri görüşlü şiirleri, isyan ettikleri eşitsizlikleri sona erdirmediklerine göre işe yaramış sayılmazlar. Bu şiirlere bugün her zamankinden çok ihtiyacımız var. Bu koleksiyon bana teröre karşı savaşımızın terörü içeren bir savaş olduğunu ve Ginsberg’in “Savaş kara büyüdür” sözünü hatırlatıyor.

Bu denli korku dolu, karantinayla, izolasyonla ve kendini korumayla kafayı bozmuş bir çağda, eğitimcilere öğrencilere sınıflardaki potansiyel tehlikeli maddelere karşı tetik uyarılarda bulunma talimatının verildiği ve devletimizin mevcut tehdit seviyesine dair renk kodlu öneriler dağıttığı bu çağda, Ginsberg’in şiirleri bize sanatın hasta etmek, kirletmek, sallamak, sarsmak, sorgulamak, işgal ve tehdit etmek ve heyecanlandırmak vazifesini hatırlatıyor. Ginsberg’in şiirleri daima bunu yaptı ve yapmaya devam ediyor. Tehlikeliler. Korkusuzlar. Lazımlar.

—Rachel Zucker

BÖCEK EDEBİYATI

1280px-hans_hoffmann_nach_dc3bcrer_hirschkc3a4fer.jpg

Underground Poetix

Kafka, Pound ve Burroughs’da Böcek İmgelemi
Micheal  / overweeninggeneralist.blogspot.com

Editör: Şenol Erdoğan
Çeviri:
Türkü Naz Altınay

 
Bana sezgisel bir şekilde oldukça doğru gelen (A-HAAA!) bir Jung psikanalitik nakaratı, eğer böcekleri kendi türümüze yakın bir hızda üreyen karikatürümsü, beyinsiz robotik varlıklar olarak görüyorsak, muhtemelen Altı-Bacaklı Çoğunluğu bilinçaltımızda mantığımıza karşı bir güç veya tehdit olarak algıladığımız anlamına geldiğini söyler. Akıl için yeğlediğimiz bazı şeyler var, Aklın olması gerektiğini düşündüğümüz bazı şeyler.

İyi günlerde – yani çoğu günde – böceklerin hayatının çeşitliliği ve karmaşıklığı, morfolojisi ve yollarını bulma şekilleri beni büyülüyor. Şurada, omzunun üstünde ve perdelerin yanında duran böcek var ya? Onun bir çeşit Yabancılaşmış Zihin olduğu düşüncesi hoşuma gidiyor. Yani, bir baksanıza Ona.

[Bu noktada bir reklam arası vermek ve James K. Wangberg’in Marjorie C. Leggit tarafından bolca ve sinsice resimlerle süslenmiş Altı Bacaklı Seks: Böceklerin Erotik Yaşamı  adlı kitabından bahsetmek istiyorum. “Böcek Köleliği ve Sado Mazoşizm” (bölüm 18) veya “Böcek Seks Mekanları” (bölüm 8)  gibi episodlarda gerçek bilimi ön plana çıkaran ve hepsiyle rastlantısal bir isim benzerliği taşıyan Leggit çizimlerine sahip olduğu, kolaylıkla 2013 Yılının İlk On Kitabı arasına girecek bir kitap bu. Çok satanlarda ilk 10’a girmesi, oldukça kolay. Elbette sohbeti “kahve masası kitabı” olarak açmak gerek, yalnızca kitabın kapağı kabul edilmesi için yeterli. En sevdiğimiz böceklerin çoğunun yaşadığı Amazon’dan da rüşvet falan alıyor değilim. Bu kitapla yalnızca Sanat adına ilgileniyorum. Şovumuza geri dönelim.

Tanrı, doğa ve yaratılış hakkında sorulduğunda, eğer bir Tanrı varsa, yıldızlar ve böceklere gereğinden fazla ilgisi var diye cevap veren kişi sanırım müthiş İngiliz entelektüel ve genetikçi JBS Haldane’di. Gerçekten de, dünyada akıl uçuklatıcı sayıda böcek var (Aldous Huxley, Haldane’i tanıyordu; onun insan neslinin ıslahı bilimine dair düşünceleri Cesur Yeni Dünya romanını etkilemiştir ve Aldous’un 1920’lerin başındaki düşünsel romanı Ada’da, biyoloji çalışmalarına çok fazla odaklandığı için arkadaşlarının karısını becerdiğini fark edemeyen Haldane üzerine kurulmuş bir karakter vardır, işte benim size dipnotum…)

Kafka
Böceklerin bizleri ele geçirdiği düşüncesi ve Kafka’nın eserlerine gelince, yalnızca Dönüşüm romanının size ait okuma(lar)ını sunacağım. 20. yüzyılın en iyi romancısı olarak Joyce’u aday göstersem de, yüzyılın mizacını daha iyi yakalamış olan kişinin Kafka olduğu söylenebilir: modernist toplum, makineler ve günlük hayatın bürokrasisi, Otoriter Devlet, aşırı kalabalık şehirlerin sosyobiyolojik karınca yuvası ve isminize iliştirilmiş olan sayılar. Günümüze kadar, oh, en azından 2013 Nisan’a kadar ki 20. yüzyılda günlük hayatın absürtlüğünü dile getiriyor. Yetersizlik, suçluluk, gözleri kamaştıran eşitsizlik, yabancılaşma, yalnızlık, endişe. Soykırımın ve bölgeler üzerinde ağız dalaşı nedeniyle insan soyunu atomlara ayıracak tehdidin, materyal ve ideolojinin farkındalığı. (Tüm bunlar – Kafka’da gerçekleşen – film noir’ın da habercisidir ancak şimdi o konuya girmeyeceğim..)

Bilişsel bilim/psikodilbilim ve başlıca-iletişim-şekli-olarak-metafor yönünden, bürokratik devlet içinde kendimi beklenmedik bir şekilde her an, herhangi bir “nedenden” dolayı ezilebilecek bir böcek gibi hissediyorum.
Neden Kafka, Gregor Samsa’nın dev bir böcek olarak uyanmasını sağladı? Acaba kendi mantık anlayışına karşı monolitik bir devletin aklında olan tehdidi mi sezdi? Aslında evet, ancak Franz’ın babası fazlasıyla acımasızdı ve Kafka kimliğinin Yahudi mi, Alman mı yoksa Çek mi olduğundan pek de emin değildi. Ancak faşizmin gelişini görmüş gibiydi…1915’te hem de? (Böcekler ve büyük yazarlar üzerine bu nakarat, Ezra Pound’un “sanatçıların” “insan ırkının anteni” sözüne yeni bir boyut kazandırmaktadır.)

 

Pound
Pound’dan söz açılmışken, XIV ve XV Kantolarındaki Dantean “Cehennem” Kantosunda, politikacı imgelemini görürüz:

Kitlelere götünden seslenen,
Halk yığınlarına bataklıkta seslenen,
Su kelerleri, sümüklüböcekler, su kurtçukları

               

[Bonus olarak, savaş vurguncuları ve bankacıların “bokla tatlandırılmış kan içen/Ve arkalarında […] yatırımcıların çelikten kablolarla kırbaçladıkları”nı da eklemek istiyorum. ]

Daha da fazla böcek imgelemi… Sizi içeriğe dikkat etmeniz konusunda uyarmalı mıyım?:

Şaşkına dönmüş bok parçası Verres’ti
yobazlar, Calvin ve İskenderiyeli Klement!
bokun içinde saklanan kara böcekler,
Toprak dermansız kalmış, bataklık parçalarla dolmuş

Hayat muazzam değil mi? Ama bekleyin! Dahası var:
Ez gerçekten de London’ın almasına izin vermişti (“Koca göt delikleri/basurdan parçalanmış/Westminster’ın göğü gibi yapış yapış/sallanıyorlar sarkıtlar gibi gökyüzünde”)

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Kanto 14’te, haklı bir küfür patlamasının ortasında:

kötücül budalalıklar ve budalalıklar,
topraktan mikrop dolu kanlı irin fışkırıyor,
ölü kurtçuklar canlı kurtçuklar doğuruyor,
gecekondu sahipleri,
tefeciler
otoriteye kadın satıcıları ve kasık biti fışkırtıyor


KİM bu Pound’un enfes cehennem deliklerine ekledikleri? Devlet propagandasını tekrarlayıp duran bankacılar, savaş vurguncuları, politikacılar, gazeteciler ve yaşamsal bilginin özgürce akışını önleyen kişiler. Dahası da var ve izin verirseniz bu küçük parçayı alıntılayacağım çünkü Burroughs’un Pound’dan gerçekten nasıl etkilendiğini gösteriyor; Burroughs birçok kez Ez’in onu etkilediğini söylemiş olsa da çoğunlukla fark edilmemiş bir şeydir bu:

Ve Invidia,
Çürümüşlük, kötü kokular, mantarlar,
sıvı hayvanlar, erimiş kemikler, 

yavaş çürüme, kokuşmuş patlama,
haysiyetsiz, trajedisiz çiğnenmiş sigara izmaritleri
. . . . .m Episcopus kara böceklerle dolu kondomu sallıyor,
tekelciler, bilginin ve dağıtımın
önüne geçenler.

               

Bu daha yalnızca Kanto XIV’tür. Bence, kara böceklerle dolu kondom Burroughs öncesidir. Kanto XV’te tekrar ortaya çıkar, sanki “kes-yapıştır” oraya yerleştirilmiş gibi. Kendilerine “Sıvı Hayvanlar” diyen herhangi bir heavy metal grubunun olup olmadığına bakmadım henüz ancak yoksa da çok geç değil! Ve “Invidia” Latincede kıskançlık veya haset anlamına geliyor ancak burada kötücül, şeytani bir güç veya Demiurgos’un Dölü olarak karşımıza çıkıyor.

Kanto XV’te, Ez iyice çığırından çıkıyor. Genellikle sinekler ve kurtçukları görüyoruz ancak şimdi paragöz yönetici sınıf ve dalkavukları gerçekten boka batmış durumda, yüzükoyun, osuruklu bataklıkta debeleniyorlar ancak kendileri insectoid olarak karşımıza çıkıyor “tüm arka bacakları seğiriyor/hançerler ve şişe dipleriyle birlikte/savunmasız bir anı bekliyorlar.”

Konunun muhtemel yabancısı için: Pound sanatta, şiirde ve estetikte bir devrime yol açmak niyetinde olduğunu ilan etmişti ve en sıkı devrimci-sanatçı arkadaşları 1914-1918 savaşında hayatlarını kaybetmişti. Tam da bu noktada sinirli olmakta haklı, değil mi?

Kafka’yla Pound’u karşılaştırmak çok kolay gibi görünebilir ancak Pound’un insectoid imgelemi, böceklerin doğal yaşam alanlarına da eşlik eder: insanların üstünde, etrafında ve içinde gezinen – diğer şeylerin yanında Çürümenin neden olduğu Açgözlülük. Ne Pound ne de Kafka’nın eserlerinde böceklerden bilinçli bir şekilde tiksindiklerine dair bir duyguya kapılıyoruz. Diyebiliriz ki, her biri insectoid imgelemini, sıklıkla “Birinci Dünya Savaşı” olarak anılan ancak benim 1914-18 arası Dünya Savaşı Dönemi olduğunu düşündüğüm dönem sonrasında olayların gidişatından duydukları korku ve iğrenme duygularının yansımasının doğal bir sonucu olarak kullanıyor; o zamandan beri savaş dışında başka hiçbir şey görülmemiş ve umarım ki Steven Pinker, öğretmeni Chomsky’nin politik yazılarına dilbilimine gösterdiğinden daha fazla önem verir…

 

20.Yüzyılın Başlangıcında İki Popüler Bilimsel Kaynak: Haeckel ve Fabre
Ernst Haeckel 1919’da öldü. Darwin’i tanıyordu. Fazlasıyla Germen bir profesördü (tüm canlı şeyler arasında bir uyum vardır), bir doktor, embriyolog (“ontojenez, filojenezi özetler”) ve dudak uçuklatan bir sanatçıdır. Küçük canlıları betimlediği çizimlerine hayranım. Doğadaki Sanat Biçimleri kitabına bir bakın, benim favori Sanat kitaplarımdan biridir: saykodelik ve hatasız, güzel ve entelektüel açıdan kışkırtıcıdır. Kafam güzelken bunlara bakmaya bayılırım. Hiç şüphe yok ki, birçok 20. yüzyıl yazarı Haeckel’in çalışmalarını görmüş ve ondan esinlenmiştir. Fransız film yapımcıları Nurisdany ve Perennou’nun (1996 yapımı Mikrokozmos filmine bakın!) Haeckel’a bulaştığı kuşkusuzdur. Ancak aynı zamanda, Jean-Henri Fabre’ı da ihmal etmez. Fabre 1915 yılında öldü ve her ne kadar teoriye karşı olan bir erken Fransız düşünürü olsa da Darwin onun çalışmalarına bayılıyordu; More Hunting Wasps adlı kitabındaki VIII. Bölüm “A Dig At the Evolutionists”i inceleyin. (Alexander Teixeira De Mattos, F.Z.S tarafından yapılan çeviri bana tamamıyla muhteşem geldi (Joyce, Nabokov ve Stevens hayranlar, oldukça kısa Bölüm 8 “A Dig At The Evolutionists“i bir inceleyin derim). Ayrıca Wiki makalesindeki taranmış materyallerin listesine bakın. Fabre etait un virtuose merveilleux!

Burroughs
Böcek imgelemi Burroughs’un geniş külliyatında sıklıkla karşımıza çıkar ancak Çıplak Şölen’in yalnızca Cronenberg’in selüloit çevirisini gördüyseniz, Burroughs’un böceklere takıntılı olduğu hissine kapılabilirsiniz. Değildi. Ancak Kafka ve Pound’ın kendi tarzlarında olduğu gibi, böcekler, Kontrol, Otorite ve Devlet Gücüyle ittifak halinde veya ona mikro katkılarda bulunmaktadır. Garip bir biçimde, Devlet Gücü ve Kontrol, Frankfurt Ekolündeki tipler tarafından, kendinden emin araçsal rasyonaliteye köle olarak teorize edilmiştir – amacı (telos) olmayan sanat (techne) – yalnızca kendi iyiliği için “daha fazla ve daha iyi”, “insan” değerleri çok fazla göz önünde bulundurulmaksızın; Burroughs, Pound ve Kafka’dan hareketle –yeryüzündeki diğer canlılar kadar insan ve rasyonel olmayan?!– böcekler, Modern Devlet aygıtında özne olan bireyin değerlerini tamamıyla aşmış bir rasyonaliteyi temsil eder. İnsani sıcaklık, sevgi, sabır, yetiştirme, – Kutsal Dişi- bunların hepsi Araçsal Rasyonalitenin antitezidir… Yine de Burroughs’un meşhur kadın düşmanlığıyla birlikte kendisi –besbelli- bir parça farklı bir durumu temsil etmektedir.

Çıplak Şölen’de bir ajan, başka bir ajanın çalıştığı kişiden şüphelenmektedir: kendisi olan benzer insanlar için çalışıyor olabilir veya “Başka bir galaksiden gelen dev böceklerin güvenini temsil ettiği söylentileri var.” Burada böcekler kelimenin tam anlamıyla ET işlevi görmektedir. Ancak daha sık görülen Burroghsian böcek mecazı da, hiçbir insan değerine saygısı olmayan araçsal rasyonalistler oluşudur. Biraz daha odaklanalım: WSB’nin, AMA’nın Güç kullanımına ve genel olarak modern Batı tıbbi kurumlarına yönelik bazı başlıca şüpheleri vardı. Macunun popüler suç ortakları için buradan tüymeden önce işte size Çıplak Şölen’den fantazmagorik bir bölüm:

Lobotomi Çocuk, Doktor “Fingers” Schafer ayağa kalktı ve Katılımcılara dönerek, soğuk mavi, yıkıcı bakışlarını yöneltti:

“Beyler, insan sinir sistemi sıkıştırılmış ve sadeleştirilmiş spinal kolona indirgenebilir. Ön, orta ve arka beyin, adenoidi, yirmilik dişi ve apandisi izler…Size Şaheserimi veriyorum: Tamamen Endişelerinden Arınmış Amerikan İnsanı…

Trompet sesleri: Adam çırılçıplak, iki zenci tabut taşıyıcısı tarafından taşınmaktadır, hayvani, alaycı bir vahşilikle onu platforma bırakırlar…Adam kıvranır… Eti yapışkan, saydam bir jöleye dönüşür, yeşil sisin içinde dağılır ve canavarımsı siyah bir çıyanı ortaya çıkarır. Dalga dalga pis bir koku tüm odayı doldurur, ciğerleri yakar, mideyi altüst eder. – sf. 87
Allen Ginsberg’in Burroughs hakkındaki – Swift ile eşit düzeyde bir hicivci olduğuna ilişkin – tanıklığını da eklemek istiyorum ve buna bir noktaya kadar katılıyorum. Bu noktada, böylesi bir pasajın komik yönlerini, WSB’yi gerçekten de tehdit eden Kontrol unsurlarına ilişkin bir belagat olarak değerlendirmeye de davet ediyorum, ancak diğer zamanlar görünen o ki, WSB proto-punk bir sanatçı-entelektüel ve alaycı bir biçimde dudak büktüğü büyük bir servetin hatırı sayılır kısmının mirasçısıdır. Bir seferinde, Burroughs M.D.’ye nişan almıştır ancak kendisinin homoseksüalitesi devlet tarafından resmi olarak “hastalıklı” bir varoluşsal zihniyet olarak görülmüştür ve evet, eroin bağımlısıdır ve ailesinin hali vakti yerindedir. Bizi (biraz da olsa?) ilgilendiren şeyse, Modernizmin üç büyük figüründe böcek imgelemi.

Kafka, Pound ve Burroughs birer ucube miydi. Elbette. Ama ben de öyleyim. Yoksa neden burda oturmuş onların durumlarını tartışayım?

İşte size böceklerin dünyanın varisi olacaklarını öne sürmek isteyen 1970’lerden bir “belgesel”. The Hellstrom Chronicle’ı hatırlayan var mı? Yapmacık ve bir nevi kulak tırmalayan bir filmdi ancak Oscar’ı kazandı. (Ama siz siz olun önce Microcosmos’u izleyin!)

Charlotte Moorman

 287288434c2181099563187c6daed00c.jpg

Underground Poetix
çeviri: Deniz Kurt


Madeline Charlotte Moorman Garside
 (18 Kasım 1933 – 8 Kasım 1991) Amerikalı bir çellist, performans sanatçısı ve avangart müzik destekleyicisiydi. “Yeni müziğin ‘Jeanne d’Arc’ı” olarak anılan Moorman, Annual Avant Garde Festival of New York’un kurucusu ve Koreli sanatçı Nam June Paik’ın da sık sık birlikte çalıştığı kişiydi.

Avangart video ve performansın öncüleri sanatçı Nam June Paik ve çellist Charlotte Moorman, Project 5’da 40’dan fazla performans ve bir sergi için 1976’da Adelaide ve Sydney’de bir araya geldiler. Sergi Paik’in ünlü video heykellerinden bir seçkiyi – sentezlenmiş video ve geribildirimle yaptığı deneyleri gösteren TV setlerinden yapılar- içeriyordu ve Jim McWilliams, Joseph Beuys, Yoko Ono ve John Cage dahil olmak üzere Paik ve onun çağdaşları tarafından kurgulanmış fiziksel olarak cüretkar performanslar bu seçkiye eşlik ediyordu. Moorman buzdan yapılmış bir çelloyu çıplak çalıp, 12 metrelik bir trapezden sallanarak ve hepsinin üzerine kendini 13 kilo çikolataya bulayarak, Sydney Opera House avlusunun üzerinde balonlara asılı bir şekilde dolaşınca medyanın ilgisini çektiler.

“Video sanatının babası” ve “yeni müziğin Jeanne d’Arc’ı” olarak bilinen Paik ve Moorman geleneklere meydan okuyarak ve yeni sesler, görüntüler, deneyimler yaratarak müziği ve heykeli, performansı ve videoyu aynı potada eritti. Paik’in ünlü video heykelleri TV Buddha ve Video Garden’ın yeni versiyonlarının ve Moorman için yaptığı TV çello, TV bed ve TV bra for living sculpture heykellerinin sunulduğu Avusturalya’daki sergileri Adelaide’deki Art Gallery of South Australia’da ve sonra Sydney’deki Art Gallery of New South Wales’de gösterildi.

Ziyaretleri sırasında Moorman ve Paik 10 yıldan fazla süre işbirliği yaptılar ve birlikte Paik ve diğer katılımcılar tarafından bestelenmiş Fluxus işleri sahneleyerek özel resitallerden oluşan bir program sundular. Çiçek buketinden başka bir şey giymediği ve ısıtıcılar & spot ışıklarıyla çevrili olan buzdan yapılmış bir çelloyu eriyene kadar çaldığı Ice music for Adelaide dahil hem Adelaide’de hem de Sidney’de, özel etkinlikler de düzenlendi. Adelaide’de Elder Park’taki Flying çello’nun bir gündüz gösterimi Jim McWilliams tarafından kurulan cambaz telindeki bir trapez gösterisini içeriyordu. Mieko Shiomi’nin Cello sonata’sı çellosunu Adelaide Festival Tiyatrosu’nun çatısında bambu bir çubuktan sallandıran, Sidney’de ise New Soth Wales Sanat Galerisi’nin çatısında aynı şeyi yapan Moorman’ın baş döndürücü performanslarından bir diğeriydi.

Jim McWilliams’ın Chocolate cello’sunun bir Paskayla performansı Moorman ve çellosunun 13 kilo şekerlemeye bulanmış haliyle Sidney’deki Coventry Galeri’de sergilendi. Ziyaretin sonu için Moorman Sidney Opera House’un avlusunun üzerinde Jim McWilliams’ın Sky kiss’ini sergiledi. Siyah mayosu ve beyaz pelerini ile Jimmy Webb’in Up, up and away’ini helyum balonlarıyla havada asılıyken çaldı.