KELİME AVCILARI

Almanca’dan çeviren Seda Garzanlı

Her iki dilden bir tanesi yok olma tehlikesi ile karşı karşıya. Tam da New York’ta konuşuluyor bu dillerin çoğu. Bir araştırmacı ekibi, bu dillerin kaybolmaması için mücadele ediyor.

Tingo / Pascuense dili (Paskalya Adası): komşudan zaman zaman farklı eşyalar ödünç alıp, eşyaları geri götürmeyerek, teknik olarak komşusunu soyma eylemi. 

(Paskalya Adası)

Ilunga / Çibula dili (Merkez Afrika): İlk ihaneti/güvenı kırmayı cömertçe affedip, ikincisinde hoşgörü ile karşılayıp, üçüncüsünde artık affetmeyen kişi.

Mamihlapinatapei / Yagan (Ateş Ülkesi): İki tarafın da birbirini çekici bulup, buna rağmen ilk adımı kimsenin atamadığı durumda, iki kişi arasında geçen bakışma. 

Mokita / Kivila (Papua-Yenigine): Herkesin bildiği, fakat kimsenin söylemediği bir gerçek

Ribuytibuy / Mundari (Güney Sudan): Tombul insanların kalça yanaklarının görünümü, çıkardığı ses ve yaptığı hareket

Hanyauku / Rukwangali (Namibya): Sıcak kumun üzerinde ayak parmaklarının üzerinde yürümek

Manhattan 18.caddede bir dünya toplantısı başladı. Toplantıya katılanlar Batı Gurung dilini konuşan bir Nepal’li, Gurung dili konuşan bir Nepal’liye ilgi duyan Çin’li üniversite öğrencisi, Totonoc dilinde bir radyo programı sunan Meksikalı şaman, lazcayı araştıran bir Türk-Alman gelişim psikoloğu ve bir Güneydoğu Asya dilleri uzmanı olan bir dil profesöründen oluşuyor.

Profesör’ün adı Daniel Kaufman, bu dünya toplantısını düzenleyen odur. Ortasında yanyana dizilmiş birkaç masanın olduğu odanın duvarlar haritalar ile kaplı. Haritalar, aztek lehçelerinin güney Meksika’daki dağılımını ve Sumatra’daki insanların hangi bölgelerde Minangukabau dilinin konuşulduğunu gösteriyor. Endangered Language Alliance (ELA), yani “Nesli tükenmekte olan diller birliği”, burada bulunuyor. Bu birleşme, görünmez bir şekilde yanaşan ilerlemeyi durdurmak isteyen dilbilimciler ve dil aktivistlerinden oluşuyor; dillerin kayboluşunu.

ELA, bu birleşme için kendisine New York’tan daha uygun bir yer seçemezdi. Unesco, dünyadaki dilleri 6000 adet olarak saydı. Yarısının 2100 yılına kadar yok olması olasılığı var. 800 tanesi Manhattan, Queens, Brooklyn, Bronx ve Staten Island’da konuşuluyor – herhalde başka hiçbir yerde dil yoğunluğu bu denli yüksek değildir.

Tam da böyle bir sosyotopta büyüdü Daniel Kaufman. Bugün ise kendisi New York City’de Queens College’ta profesör. O, bu kentin hengamesini, heyecanını ve gürültüsünü tanıyor. Dil avcılarının bölgesi metropolün caddeleridir. Güneşin hiç girmediği Manhattan’ın vadileri değil; eski hayatlarını hala omuzlarında ve de dillerinde taşıyan ve yeni bir hayat arayan insanların akıtıldığı çevrelerdeki muhitler.

Kaufman’ın işi, bir aktivistin hıncından ötesine geçiyor. ELA’nın araştırdığı dilleri hala kullanan azınlıkların kendilerine olan güvenini güçlendiriyor. Belgeler gün ışığına çıkıyor ve bu belgeler daha sonra dilbilimciler tarafından inceleniyor. Kaufman’ın işi tüm diller için evrensel bir gramer olup olmadığı sorusu gibi uzlaşmaz bilimsel sorunlarla uğraşmak.

“Yeni ve az konuşulan dilleri avlamaya çıktığımda, Queens’te öylesine Roosvelt bulvarında yürümeye başladım ve alışveriş yapan veya otobüs durağında bekleyen insanları dinleyerek başladım işe”, diye anlatıyor Kaufman. Daha önce duymadığı bir dile rastladığında ise, o dili konuşan kişiyi, ELA’da çalışmak üzere davet ediyordu. Şu anda o kadar fazla az konuşulan dil sayısına ulaşılmış ki ELA kapsamında, artık bu tarz keşiflere çıkmasına bile gerek kalmıyor.

Kaufman sanki Nuh, şehir de gemisi gibi, veya kötü güçlere karşı bir hazineyi kurtarmak isteyen bir kahraman gibi. Fakat New York, bu tarz masalları anlayabilecek bir yer değil. Bu diller için güvenli bir liman olmak yerine, daha çok bir mezarlık gibi görünüyor burası. Bir halkın kendi dilini konuşabilmesi ancak en fazla iki nesil kadar sürüyor.

Diğer yandan Jose Juarez gibi, kendi dilini her türlü olasılığa karşı savunan kişiler de var. 18. Caddede bulunan dünya toplantısındaki herkes gibi, Juarez’in de bir misyonu var. Juarez, Mexika’da Totonak dilini konuşan 250 000 kişiden bir tanesi.

“23 yıldır burada yaşıyorum. Geldiğim yer hala çeker beni”, diye açıklıyor. Dilinin görünmezden geldiğini ve kendisini de aşağılanmış gibi hissettiğini söylüyor. Belki de bu, Jose Juarez’in bir şaman oluşundan ve New York’ta gezen hayaletlerin genelde bu oluşumla çok da fazla ortaklıklarının olmayışından kaynaklanıyordur. Meksika’da Totonak dilini konuşanlarla buluşmak üzere, ELA ofisine haftada bir kere uğruyor. Bir internet radyo programında sunuculuk yapıyor; programda hikayeler anlatıyor, güncel politikadan bahsediyor ve önerilerde bulunuyor. Dinleyiciler ise emailler yazıp, LA veya İspanya’ya selamlarını gönderiyor. Radyo programı dediğimiz, 8 metrekarelik bir kabinde gerçekleşiyor.

Totonak gibi diller, yurtdışında işe yaramıyor. Çocuklarını dış dünyaya zahiri bir ipotek eşliğinde göndermemek için, ebeveynler, çocuklarıyla ya İngilizce veya ispanyolca konuşuyor. Bu oluşum bu kadar yaygın ki, araştırmacılar bu durum için bir isim bile bulmuş: dilsel intihar.

Ne Kaugman’ın ne de ELA’nın, dillerin ölümüne eşlik etmeye niyetleri yok. Bu sessiz yokoluşu durdurmak istiyorlar. Dilbilimcilerin bir dil ile yoğunca meşgul olmaları bile, o dili kullananları cesaretlendirmeye yetiyor. ELA, Bretonca, nuhuatl dili (Aztekler tarafından kullanılan bir dil) kursları düzenliyor ve Tsou dili (Tayvan’da kullanılan bir dil) eğitimi için kitaplar yayımladı.

Manfred, Roland ve Siegfried ise bu toplantılara katılmaktansa, barda oturup, hipnotize olmuş bir halde ekranlardaki futbol maçına bakarak bira bardaklarını tokuşturmayı tercih ediyor. Her Çarşamba, Queens’teki, üzerinde ışıl ışıl Gottscheer Hall yazan bara gelirler. Mavi markizin üzerinde “Bar, Catering, Parties” yazıyor. Yazmayan ise, Gottscheer Hall’un, dünyaya, artık yaşamayan bir anı olarak kalmış olması.

1941 yılına kadar, Gottschee kentinin etrafındaki topluluk, bugünkü Slovenya’da yaşıyordu. Kullandıkları dil ise, eski Almancayı andıran bir dil. Elbette ki, ikinci dünya savaşı esnasında, halk göç edip yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda kaldı. 1951 yılına kadar neredeyse herkes göç etmişti. Köylerin tamamı ya diğer halklar tarafından dolduruldu, kısmen de tamamen yıkıldı. Buralardan gitmek zorunda kalanlar ise Avusturalya’ya, Avusturya’ya veya New York’a göç etti.

Gottscheer Hall, göç edenlerin toplanma merkezi, mi? Öyleydi. Göç edenlerin çocukları bile İngilizceyi anadilleri olarak kullanıyor. Torunları, Almanca anlamıyor bile. Son Gottscheer’linin, dilini de birlikte mezara götürmesine sadece birkaç 10 yıl kaldı. Ne, en fazla Almanca küfür eden Siegfried, ne, Merkel’in siyasetine kızan Manfred, ne de boynundaki altın kolyesinde bayraktaki kartalı taşıyan Roland, bu dilin daha 50 yıl bile yaşayacağına inanmıyor. Buna rağmen, heyecanla halkının tarihini anlatıyor; zamanında bu muhitin meşhur olmasına sebep olan hikayeler.

Her Çarşamba günü, Gottscheer Hall’da buluşan koroya, detone bir piyano eşlik ediyor. Bir yandan 20 Gottscheer’li sesin “Main Dearfle” söylerken, aynı anda diğer yandan metronun sesinin gelmesi tuhaf bir durum. Şarkı sözleri: “Köycüğümü bugün terk etmeliyim / ve babaevimi terk etmeliyim! Birçok yol, birçok cadde / dünyaya giden yolu gösteriyor… geldiğin yeri unutma, sen!”.

Duvarların arasında sıkışıp kalmış, hüzünün soundtracki gibi. Bir dil yok olduğunda kimse aç kalmaz, kimse acı çekmez. “Diller sessiz ölür”, diyor Kaufman. “Halbuki, insanlığın aslında çok yönlü olduğunu gösterirler bize. Ölen her dille, insanlığın bir yanını kaybetmiş oluyoruz.” Kaufman’ın kendisi Yahudi, anne ve babası New York’a göç etmişler. Birbirleriyle İbranice konuşuyorlardı. Çocukken, Kaufman, bu dilden utanıyordu, sanki geri kafalıymış gibi geliyordu bu dil kulağa – ta ki bu düşünceyle aslında kendini kandırdığını anlayana kadar. Bunu kavradığından beri annesi ve babasıyla anadilinde konuşuyor. “Farklılıklarımıza, kültürlerimize, ihtiyacımız var, kim olduğumuzu anlayabilmemiz için”, diyor Kaufman. Bir kültürün de, yaşamını sürdürebilmesi için, bir dile ihtiyacı var.

Büyük toplumların kullandığı dillerin genellikle küçük dillere kıyasla kelime darağacı daha geniştir. Bunu dil bilimciler geçtiğimiz yıllarda araştırmaları sonucunda açıkladı. Sanki, büyük dillerin yapısı, küçüklere kıyasla, daha ince ve titiz geliştirilmiş gibi gelir, halbuki durum aslında tam tersidir. Çünkü büyük konuşma toplumları çoğunlukla heterojendir. Anlaşılabilmek için, kuralları basitleştirmek gerekir. Buna karşılık, bir grup homojen ise, karmaşık kuralları beslemek ve onları anlayabilmek için, grup üyeleri daha az sorun yaşar. Yani, bir dil ne kadar küçük olursa, o kadar karmaşık ve hacimlidir. Mesela Dağıstan’ın sadece Arhip köyünde konuşulan arhip dilinde, bir fiil, ek ve önekleri ile birlikte 1502 839 adet hal alabildiğini ortaya çıkardı dil bilimciler.

Daniel Kaufman, bu karmaşıklığı, dilin ölmesine karşı savaşmak için yeterli sebep olarak görüyor. “Dil hakkında bildiğimize inandığımızın çoğu, İngilizce, Almanca, İspanyolca veya Çince’den gelen kurallardan oluşuyor. Böylece, bu dillerdeki kuralları sanki diğer dillerde de kullanabileceğimizi varsayıyoruz. Fakat araştırdığımız neredeyse her dil, bu kuralları yıkıyor. Mesela Afrika’nın Gabun bölgesinde konuşulan İkota dilinde: Soru kelimesinin cümle sonunda yer aldığı cümleler ancak soru cümlesi olabiliyor.”

54 yaşındaki Narayan Gurung ise, başka bir dil için geliyor bu toplantılara. 250000 kişilik Nepal köyü olan Pokhara’dan geliyor. 4 çocuğundan hiçbir tanesi buranın dilini konuşmuyor. Lokal dillerin, ulusal diller tarafından yok edilmesi, dünyadaki birçok ülkede yaşanıyor ve tam da bu durum dillerin ölmesine sebep oluyor. Narayan, düzenli olarak Columbia Üniversitesinde okuyan Lingzi Zhuang ile buluşuyor. Buluşmalar 1-2 saat kadar sürüyor. Zhuang kamera ve ses kayıt cihazını açıyor ve röportaj başlıyor: “Bana çocukluğunu anlat, Narayan! Oturduğun evin caddesi nasıldı? Bildiğin deyimler nedir?”

Bu şekilde, ELA, binlerce saat ders malzemesi topladı. Dönem dönem, Zhuang gibi gönüllüler çalışıyor, video çekiyor, altyazı hazırlıyor, ki çoğu dilin yazısı da yok. Youtube’ta ELA kanalında, yaşlı bir kadının Letonya’daki okul sokağını livce anlattığını görebilirsiniz.

Peri Yüksel de çocukluğundaki seslerin peşinde. Yüksel, Berlin’de büyümüş, anne ve babası Laz. Anadolu’nun, karadenizden yükselen sisin rüzgâr tarafından taşındığı dağlarında yaşamışlar. 30.000 Lazca konuşan yaşıyor orada hala. İki nesilden sonra lazcanın öleceği söyleniyor, sadece burada konuşulmaya devam edilirse.

New Jersey Üniversite’sinde öğretim görevlisi olan gelişme psikoloğu olan Yüksel, gençken nasıl köklerinin arayışına çıktığını anlatıyor: “Önce gerçek bir Türk olmak istiyordum, sonra da bundan vazgeçtim. Bir zamanlar ise adımın Sabine olmasını istedim.” Öğrenciyken, Yüksel, lazların köylerinde haftalar geçirip, büyükanne ve büyükbabalarının torunlarıyla nasıl lazca konuştuğunu gözlemlerdi. Dikkatini çeken nokta şuydu: torunların konuştuğu dil Türkçe olsa bile, büyüklerinin tahmin ettiğinden daha çok lazca biliyorlardı, çünkü kendilerine lazca söylenen herşeyi anlıyorlardı.

Kaufman’ın küçük dünya toplantısı, durdurulamayacak bir ölüme karşı savaşıyor.

Peri Yüksel, lazca iki tane çocuk kitabı yazdı. Narayan Gurung ise New York’ta, düzenli bir araya gelip, konuştukları dili ölüme bırakmak istemeyen bir grup oluşturdu. Gottscheer Hall’daki Roland ise koro konserlerine davetler gönderiyor. Daniel Kaufman ise, az konuşulan diller hakkında sunumlar hazırlıyor ve ilgililere anlatıyor. Kendi çocukları ise, hem İngilizce hem de Bahasa dili ile büyüyor. Her zaman kim olduklarını bilmeliler, diyor Kaufman.

Reklamlar