Risale-i Punk ( Punk’ın Amerika’da Ortaya Çıkışı)- Jessamin Swearingen

fd92c1a238c3b9225b8ec4f9e0942bff

Türkçesi: Artemis Günebakanlı

Jessamin Swearingen’in  “The Emergence of Punk in Amerika”  isimli çalışmasından  Şenol Erdoğan tarafından 2007 senesinde edit edilmiştir.


 

 Punk’ın Amerika’da Ortaya Çıkışı

 

1976’da The Who’nun “My Generation”ını yorumlayan Patti Smith, şarkının sonunda “Onu biz yarattık; haydi yeniden ele geçirelim!” diyordu ve neden bahsettiğini de iyi biliyordu. Punk rock 1960’ların ortalarında New York’lu müzisyenler tarafından Amerika’da yaratılmıştı, ama Punk’ın İngiliz versiyonu daha meşhurdu. Punk, New York’ta The Velvet Un-derground ile doğdu. Vel-vet, kült olmanın yanı sıra eleştirmenlerce de beğenildi, ama Sex Pistols gibi İngiliz gruplar daha çok tanındı. Sonuçta, 20 yıl sonra punk hala yanlış bir şekilde İngiliz icadı olarak biliniyor.

Akademik bağlamda, New York punk rock’ını açıklamak zordur. İçerik ve felsefeyle ilgili genellemelerin dışında kalır ve ortaya çıktığı dönemde hiçbir zaman kitle kültürüne dâhil edilecek kadar popüler olmamıştır. New York Punk’ının felsefesi, zorunluluktan hareket etti. Jon Savage, England’s Dreaming: Anarchy, Sex Pistols, and Beyond adlı kitabında bu fikri ele aldı. Savage, New York’lu grup Television’dan Richard Hell ile görüştü ve Hell’in rock müziği “gençliğin gizli haberi” olarak gördüğünü ortaya koydu (Savage 88). Punk gençlikle ilgiliydi; Rock’ın kökenindeki sokak ve isyan öğelerini alıyor ve kişilik vaat ediyordu. Punk’ı tanımlamanın en iyi yolu, onun ne olmadığını söylemektir. Rock dinleyicilerinin hayalinde, 60’ların sonu ve 70’lerin başındaki pop listeleri isyan ve cinsel devrime doymuştur. Gerçekteyse, listeler homojen bir terbiyeli pop manzarası arz ediyordu. Punk rock, popun kalıbını kırmadı ama onun sınırlarını genişletti.

1973’ün Top 10’u, Punkın popüler müzik üzerindeki etkisinin yetersizliğini ortaya koyuyordu. 1973’ün bir numaralı şarkısı Tony and Dawn’un “Tie A Yellow Ribbon Round The Ole Oak Tree”siydi. Aslında Billboard, rock müzik değil popüler müzik listelerini temsil eder. Yine de “Tie A Yellow Ribbon” yılın en çok satan albümü olabiliyorsa, popüler müzik rock’a tamamen yabancılaşmış demektir. Diğer yandan punk, rock isyanının ve masumi-yetinin özünü canlı tutuyordu. 1970-lerin ortalarındaki Billboard listeleriyle 1950 lerin ortalarındaki listeler arasında paralellikler vardı. Rock’ın ilk liste başarısı 1950’lerin ortalarında, Tin Pan Alley’in ortasında gerçekleşti. Arnold Shaw, The Rockin’ Fifties: The Decade That Transformed, the Pop Music Scene adlı kitabında Tin Pan Alley’i, İkinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra bir ulusu yatıştırmaya yönelik gösterişli balladlar çağı olarak açıklamıştır (Shaw xv). 1950’lerde ortaya çıkan rock müzik sakin balladlardan oluşmuyordu. 1970’lerin ortalarındaki listelerde görülen sakin kalma eğilimine karşı punk da, rock’ın izinden gidiyor ve bu düzeni bozuyordu. Barbra Streisand’ın 1974’te bir numara olan melodramatik şarkısı “The Way We Were” ile New York Dolls’un 1973 tarihli “Personality Crisis”ini karşılaştırın. Streisand’ın “puslu nehir rengi anılar”ıyla, Dolls’un “bir bahar öğle sonrasında baş balerin”ini… Streisand sakin ve ağırbaşlı kalmaya çabalarken New York Dolls sivri ve kasıtlıydı. Punk, rock müziği yeniden canlandırdı.

New York Punk’ı ve İngiliz Punk’ı arasındaki fark, perspektifleri ve etki alanlarıydı. Jon Savage, 70’lerin başındaki New York punk gruplarını, genç kız balon-pop gruplarından Rolling Stones’un saldırganlığına kadar birçok stilin karışımı olarak tanımlamıştır (Savage 60). Savage’ın bu New York punk tarifi, kendi sesini ve tavrını belirlemeye başlamıştı. New York Punk’ı; rock’ın 1950’deki gücünü yeniden yaratan, 1970’lerin saldırgan rock’ıydı ve ne düşünme gücünü, ne de mizah duygusunu yitirmişti. Birbirini takip eden punk rock imaj ve müzik formları arasında geniş bir bölünme gerçekleşti. Ramones gibi bazı gruplar vahşi, uyuşturucu bağımlısı sokak serserileri rolünü üstlenirken; New York Dolls’tan David JoHansen gibi bazıları da, Rimbaud gibi Fransız sembolist şairlerden etkilendi ve kentsel çürümeyle ilgili şarkılar yazdı (Savage 58). Television gibi punklar düşünceli sanatçılar olarak ortaya çıktı; Velvet Underground gibiler ise grubun sonuna yaklaştıkça kendi kendilerini yok edici ve hedonist tavırlar sergiledi. Dolls’un plak şirketi Mercury’nin yayınladığı bir basın açıklamasında Jo Hansen şöyle diyordu:

“Rimbaud, korkunç şehir ve onun türler üzerinde yaratabileceği etkiyi yazardı. Ve işte 1973’teyiz ve her şey çok hızlı hareket ediyor ve ben insanların bununla ilgili ne hissettiklerini, çevreyle nasıl ilişki kurduklarını anlamaya çalışıyorum. Şarkılarım da bununla ilgili.”    (Savage 58)

Punk müzik de bu yolu izledi. Bazı gruplar saldırırcasına yüksek voltaj ve ses düzeyinde çalıyordu. The Ramones, 1950’lerin rock müziğinin basit üç-akor yöntemini kullandı ama bunu sağır edici ses düzeyi ve sokak serserisi görünüşüyle birleştirerek bir adım ileri taşıdı. Şarkıları ortalama iki dakika sürüyordu ve bir metronun gürültüsünü andırıyordu. Television’dan Tom Verlaine (adını 19. yüzyıl Fransız sembolist şairi Paul Verlaine’den almıştır) uzun gitar soloları ve anlaşılması zor şiirsel sözleri tercih ederken; Blondie gibileri, dar pop yapıları üzerine yoğunlaştı. Bütün bu tarzlar iç içe geçerek “punk” rock’ı oluşturdu – eski tarz rock’n’roll’un yeni tarzla birleşerek yeniden doğuşu.

Punk rock soundunun tohumları 1950’lerde Amerikan rock’n’roll’uyla atılmıştı. 1950’le-rin ortalarındaki isyankâr “yarış” müziğinin taklidi olan rock, genç dinleyicileri ayartıyor ve radyodaki yavan müziğe alternatifler sunuyordu. Böylelikle rock, Amerikan müziğini yeniden hayata döndürdü ve bir isyan modeli yerleştirdi. Elvis gibi beyaz rock yıldızları, bu müziğin yoğunluğunu yakalayıp diğer beyaz dinleyiciler için paketledi. Uzun zamandır rock geleneğinde yer alan kopyalama ve yeniden şekillendirme, punk rock’ın da özüydü. Bir anlamda, New York Punk’ı, bir etkiyi bulma oyunuydu.

New York punk rock’ı, İngiliz taklidinin aksine, yerleşik rock müziğin sonu olduğunu iddia etmiyordu. İngiliz Punk’ı tamamıyla yeni olduğunu ve kimseden etkilenmediğini iddia ederken, New Yorklular esin kaynaklarına büyük önem veriyordu. İngilizler, suyun diğer kıyısındaki öğeleri almış, tarzları ve soundları kendi sosyo-politik çevrelerinin kızgınlık ve umutsuzluğuna uyana kadar abartmışlardı. Bu yüzden, New York Punk’ı niteliği gereği İngiliz Punk’ından farklıydı. Ama en belirgin fark, birbirinden çok ayrı olan ekonomilerinden kaynaklanıyordu.

İngiliz punklar çoğunlukla işsizdiler ve gerileyen bir ekonomiyle boğuşuyorlardı. Sex Pistols’ın “No Future” (gelecek yok) ve The Clash’in “London’s Burning” (Londra yanıyor) gibi sözleri, onların öfkesini ortaya koyuyordu. İngiliz şarkılarında ifade edilen acılık, kabaydı. New Yorklular da öfke ve düş kırıklığından bahsediyorlardı ama onların temaları sanat ve edebiyatla daha ilgiliydi. Sex Pistols üyeleri kendilerini Johnny “Rotten” ve Sid “Vicious” olarak adlandırırken, Tom Verlaine, edebiyattaki esin kaynaklarına saygılarını sunuyordu. İngilizler daha kıyametsiydi, Sex Pistols’ın “No Future” söylemi gibi ifadelerle, tarihdışı olmaya çalışıyorlardı. New York punkları tarihi araştırıyor ve Amerikan rock’n roll’unun geride bıraktığı bereketli zeminden besleniyorlardı. 1975’te yayımlanan ilk albümünde Patti Smith, Van Morrisson hiti “Gloria”yı yorumladı, böylece rockın mirasını punk içinde de yaşattı. New Yorkluların aksine İngiliz Punk’ı gelecek olmadığını ilan etmenin yanı sıra, İngiliz rock eleştirmenleri Julie Burchill ve Tony Parsons’un sözleriyle “rock’n’roll’un ölüm ilanı” olduğunu iddia ediyordu. Bu ikilinin The Boy Looked At Johnny: The Obituary Of Rock’n’Roll adlı kitabı, İngiliz Punk’ını konu edinmesine rağmen, ismini bir Patti Smith şarkısından almıştı. Eleştiride bile punk, bir Amerikan yaratısıydı.

İngiliz punklar “No Future” demek için henüz ağızlarını bile açmamışken, punk rock Manhattan’da kendi tarihini yazıyordu. 1960’ların ortalarındaki New York müzik sahnesinin oyuncularına bir bakalım. Onlar rock’n’roll’un ölüm ilanını yazmakla ilgilenmiyorlardı; onlar rock müziğe âşıktı ve yeni tarzlar yaratırken esin kaynaklarına da saygı duyuyorlardı. Soundları çok çeşitliydi, ama gençler, rock’n’roll ve sokaklarla ilgili temaları çoğunlukla aynıydı. 1970’lerin başında, rock’n’roll dünyası limuzinlerle gezen samimiyetsiz pop-starlarla dolmuştu. Rock radyosu, büyük başarılar içinde kendilerini bir zamanlar hayata ait yapan sokak öğesini kaybeden Rolling Stones gibi gruplara yer veriyordu. Bir zamanlar, 1965 tarihli Satisfaction’da olduğu gibi genç ve dikkat çekici olan imajları, 1978’deki Miss You ile şık yüksek sosyete diskosuna dönüşmüştü. Buna karşı, New York punkları sokağın bir parçasıydı. Punk müzik, iki ülkede de bu bağlantıyla ilgiliydi. The Ramones’un “Beat On The Brat”indeki basitlik, şiddetle alay ederek Ramones’un sokak serserisi imajını hafife alıyordu.

“Vur fırlamaya

vur fırlamaya

vur fırlamaya

bir beysbol sopasıyla”

Blondie’nin “Love At The Pier”ı, gençlik romantizmini tanımlıyordu ve doğrudan rock’ın hassasiyetlerinden bahsediyordu.

“Birbirimize rıhtımda âşık olduk

Sen güneşleniyordun, ben de

etrafındaydım

Çok geçmeden biramızı paylaşıyorduk

Birbirimize rıhtımda âşık olduk”

Punk, özellikle Amerika’da rock müziği köklerine döndürdü.

New York Punk’ını ve önemini anlamak için, öncelikle orijinal punk hareketinde yer alan müzisyenlerin esin kaynaklarından bahsetmek gerekir. Punk hareketinin kültürel esin kaynakları; 1930’larda Paris’e göçen Amerikalı edebiyatçılardan, 1960’ ların sonlarında New York ve Detroit’te kurulan gruplara kadar birçok nesli kapsıyordu. Orijinal punklar kendilerini 1930’ların “kayıp kuşak”ı kadar kayıp sayıyordu, ama kendi kuşakları içinden yükselen bir ses bulmuşlardı. New York Punk’ı, I. Dünya Savaşı sonrasının Amerikalı “kayıp” göçmenleriyle 1940 ve 1950’lerin beatnik edebiyatının stilize olmuş bir uyarlamasıydı (Savage 90). Müzik, bir grup insana kimliklerini belirleyen bir kod vererek onları birleştirdi.

New York Punk’ına dönüşecek olan şey, çeşitli zeminlerden ortaya çıktı. New York’un temel punk grubu The Velvet Underground, o güne kadar yapılmış en saldırgan ve benzersiz rock müziği yaratan, klasik bir müzik eğitimi görmüş üç müzisyenden oluşuyordu. Müzik yelpazesinin diğer ucunda bulunan gruplar da aynı derecede etkiliydi. The Shangri-Las ve benzeri kız grupları, gençlik öfkesini gergin armoniler ve usta bir pop hissiyle birleştirdiler. Grubun 1964’te yayınlanan “Leader of the Pack” adlı şarkısı, anne-babaları tarafından korkutulan bir nesilden yararlanıyordu. Şarkı, anne-babanın rızası dışında gerçekleşen, bir şeker dükkânında başlayıp ölümcül bir motosiklet kazasında sonlanan gençlik aşkından bahsediyordu. Görsel ve işitsel olarak The Velvet Underground’dan tamamıyla farklı olsa da, kız grupları da punk tarzı içinde kendilerine özgü bir yer edindiler.

Bu yeni Amerikan müziğinin gürlemeleri, ülkenin farklı yerlerinde de duyuluyordu. Çoğunlukla, yalnızca Motown’ın mükemmel pop ve soul bileşimi olarak düşünülen Detroit soundu, daha underground eğilimler göstermeye başlamıştı. Kozlarını bireysel rock müzikte oynamak isteyen Detroitli punk grupları arasında, sevimli aptalın 1960’lar versiyonu Iggy Stooge (daha sonra Pop olacak) liderliğindeki The Stooges, ve sosyal aktivistler korosuna dönüşen garaj grubu MC5 vardı.

The Stooges, bir çocuk suçlunun günlüğünden içsel diyaloglar serpiştirilmiş rock müzik yapıyorlardı. İlk albümlerinden bir şarkı, “I Wanna Be Your Dog”, yıllar boyu öykünülecek bir sound ve estetik yarattı. 1969’da The Velvet Under-ground’un üçüncü albümü ve The Stooges ile MC5’ın ilk albümlerinin yayınlanması, yeni nesil müzik dinleyicileri ve potansiyel müzisyenler üzerinde doğrudan etkili oldu. Punk rockın tohumları Amerikan toprağına ekilmişti. Sonraki on yıl boyunca, Amerikan kentlerinden punk rockı yaratacak yeni bir müzik ortaya çıktı.

“Manhattan’da Bir Şeyler

Olmuş Olmalı”

“Gloria’nın yaz için tuttuğu, Cadde’deki Park Avenue South’tan sadece birkaç kapı ileride olan bu dairede, Max’in Yeri’ne yürüyüp Gloria’yla Buluşmak ve Velvet Underground’u dinlemek (haftada altı gece, gecede iki defa çalıyorlar) ya da sadece arka odada takılmak her gece yaptığımız bir rutin oldu. Bu gece buraya gelirken, şu bilinmeyen konsept sanatçısının ne kadar akıllı olduğunu düşündüm- hani şu her yönde yedi blok boyunca dağılıp, sonunda Max’in Yeri’nin arka odasının duvarında birleşen lazer ışınını tasarlayanın.”

(Forced Entries: The Downtown Diaries 1971-1973, Jim Carroll, s. 41)

Gruplar, büyümek ve müzik endüstrisinde yer edinmek için konser vermek zorundadır. Canlı çalmak grupların hem deneyim kazanmasını hem de seyirciyle ilişki kurmasını sağlar. The Velvet Underground, verdiği konserler sayesinde yeni nesil New York punklarını etkiledi. New York Dolls, canlı şovlarıyla Glam’in ve parıltılı rockın potansiyelini ortaya koydu ve aşağı Manhattan’daki parıltılı gruplara öncülük etti.

70’lerin başında ve ortasında etkili olan rock neslinin ihtiyaç duyduğu konser deneyimini, New York kulüpleri sağladı. Erken punk hareketi sırasında Village Voice’ta yazan New York rock eleştirmeni Richard Nusser’a göre; New York’ta ortaya çıkan yeni gruplar, 1960’lardan direkt olarak etkilenen son gruplardı. Bu çocuklar rock müziğin bir ticari ürüne dönüşmesini izlemiş, punkın yeniliği ve potansiyelinden etkilenmişlerdi. Rock yetişkinlere yönelik bir ürüne dönüşürken (1970’larin başındaki Billboard listeleri bunu gösteriyordu), punk gençlik ve gençliğin kültürü anlamına geliyordu. Barbra Streisand’ın 1974 tarihli The Way We Were’ü, yetişkinler için bir aşk filminin müziğiydi. Patti Smith’in aynı yıl çıkan single’ı Piss Factory ise tamamen gençlere yönelikti. Smith’in doğduğu küçük kasabadan ayrılmaya ilişkin ergenlik düşlerini ve “büyük, büyük bir yıldız” olmayı nasıl istediğini, trene atlayıp New York’a giderek gerçekten önemli biri olacağını anlatıyordu. Eleştirmen Dave Marsh, The Heart of Rock & Soul: The 1001 Greatest Singles Ever Made adlı kitabında Piss Factory’yi 718. sıraya yerleştirmiştir. Marsh, Smith ve çağdaşlarını böyle heyecan verici ve yerleşik popüler müzikten bu kadar farklı kılanın ne olduğunu şöyle açıklar:

“Smith, kendisini ortaya koyduğu materyal ile olağanüstü bir şekilde birleştiriyor, bir öfke ve intikam patlaması, eğlence endüstrisindeki hırsın marşı haline gelen soğuk bir şaka…” (Marsh 462)

1960 sonrasının ürünü olarak punk, rockın tazelik ve gençliğini kazanmak için yeniden doğuşu ve arınmasıyla ilgiliydi. 1960’larda müziğin en etkili ürünü rock iken, 1970’lerde bu ürün yaşlanmaya başlamıştı. 1960’ların en başarılı isimleri yeni nesle ulaşamadığında, bu boşluğu punk doldurdu. Punk, her ne kadar benzer türlerin gölgesinde kalsa da, New York’un Amerikan ana akım müziği üzerindeki etki zincirinin bir halkası oldu. Erken dönem folku gibi, punk rock da şehirde başlayıp daha farklı yerlerde popüler oldu. Folk’ta New York’taki Greenwich Village’dan batı kıyısına ya da Woodstock’a bir göç söz konusuydu. Oysa punk New York’ta başlayıp İngiltere caddelerine sıçradı.

Son derece yoğun ve kozmopolit nüfusundan dolayı New York’ta güçlü bir izleyici kitlesini muhafaza etmek zordur. New York’ta dinleyici kitlesi o kadar büyük ve çeşitlidir ki, bir grubu tanıtmak çok zordur. Bu yüzden birçok grup kaybolup gitmiştir. New York punk gruplarının çoğunun çalışmaları ve imajları o kadar kentliydi ki, onları Orta Amerika’ya pazarlamak neredeyse kâfirceydi. The Velvet Un-derground ve New York Dolls 1970’lerin başında New York’un kara deliğine düştüler. İki grup da ne radyoda duyuluyordu, ne de ülke genelinde piyasada yer alıyordu. The Vel-vet Underground 1970’te dağıldı ve diğer müzisyenler üzerinde büyük bir etkiye sahip olmalarına rağmen çağdaşları Jefferson Airplane’in aksine hiç liste başarısı elde etmediler. New York grupları, ülkenin geri kalanından yalıtılmıştı. Girişimciler New York’un Amerika’nın geri kalanı için fazla garip veya riskli olduğunu düşünüyordu. New Yorklu birçok grup, Londra’da Amerika’da olduklarından daha ünlüydüler. Tricia Henry, Break All Rules! Punk Rock And The Making of A Style adlı kitabında, Amerika’nın geri kalanı New York müziğini yoksayarken İngiltere’nin onunla yakından ilgilenmesini, Lou Reed ve Velvet üzerinden incelemiştir. Londra’da David Bowie, kültürel ortam ve müzik piyasasını Reed’in betimlemeleri ve konuları için, Reed ve diğer Amerikalı müzisyenlerden çok daha başarılı bir şekilde hazırlamıştır.

1960’ların sonundan 1970’lerin ortalarına kadar punk gruplarını ağırlayan New York kulüpleri, punkın geleceği için vazgeçilmezdi. Rockın önceki akımlarından farklı olarak, punk kelimenin tam anlamıyla sahnede doğdu. Gruplar, dinleyici kitlelerini büyüttüler. Jon Savage, New York Dolls lideri David JoHansen’in, grubun sadece dinleyici kitlesinin bir yansıması olduğu iddiasını hatırlatıyor. New York Punk’ı müzikal bir “Hadi Anlat Bakalım”dı ve gruplar da sahnede böyle davranıyordu. Dolls, 1970’lerin ortalarında New York’ta ortaya çıkan küçük CBGB’de çalacak kadar uzun yaşamadı. Ancak Dolls’un neslinden gelen Television ve Blondie gibi gruplar, bu küçük kulübü 1974’te piyasaya soktular. Roman Kozak’ın CBGB’nin ilk yıllarını anlatan kitabı This Ain’t No Disco: The Story of CBGB’ye göre, müziğe yeni başlayan underground gruplar için en iyi yer burasıydı (Kozak 17).

CBGBs, erken dönem New York punk sahnesinin en önemli kulübü haline geldi. Max’s Kansas City ve Mercer Arts Center’dan sonra gelen CBGBs, yeni nesil punk müzisyenlerinin ikinci eviydi. Altın çağı boyunca, “underground” rock’a hitap eden en önemli mekân oldu. Max’s Kansas City ve Mercer Arts Center da etkiliydi ama hiçbiri farklı gruplarla bu kadar tıka basa dolu değildi. Max’s Kansas City ve Mercer Arts Center pejmürde müşterileri ve glam rock giyim tarzıyla varolurken, CBGBs glam’den ayrıldı ve –en uygun deyimle- punk oldu.

Max’s Kansas City, New York’taki konser salonu-sosyalleşme alanı bileşiminin öncüsüydü. Kulüp, 1960’ların sonunda New York’taki underground topluluğun buluşma yeri olmuştu. Kulübün sahibi Mickey Ruskin, üst kattaki kullanılmayan yemek odasında bir kabareye başladı, kısa zamanda bu alan kulüpte takılanların dinlenme odası haline geldi. Bundan sonra, The Velvet Underground gibi gruplar kulüpte bir ikametgâha sahip oldular. Velvet, kulüpteki altı aylık işi sırasında “Live At Max’s Kansas City” adlı LP’yi kaydetti.

1970’lerin başında New York’taki her şey Max’s’in etrafında oluyor gibiydi. Burada ortaya çıkan rock grupları, daha sonra oluşacak olan punkın temel taşları oldular. The Velvet Underground ve Warhol’un cemaati sık sık kulübe geliyordu. Blondie’nin Debbie Hary’si, 1970’lerin başında burada garsonluk yapmıştı. The New York Dolls, Velvet’ın tahtının varisi olmuştu ve kulüpte düzenli olarak çalıyordu. Burası, olunması gereken mekândı ve her grup bu hareketten payını almak istiyordu.

Alternatif rock’a yer veren diğer kulüpler de karanlık ve pejmürdeydi ama içlerinde en önemlisi Mercer Arts Center’dı. Burası, Greenwich Village varoşlarının birkaç blok doğusundaki butikler ve konser alanlarının karışımıydı. Eski New York şehir merkezinin en ünlü oteli Broadway Central’ın enkazında konuşlanmış olan bu kulübün bir seri arka odası ve grupların çaldığı geniş bir balo salonu vardı. Daha sonra ayrı bir kulüp olarak hizmet veren The Kitchen (mutfak), otelin gerçek mutfağında yer alıyordu. Oscar Wilde Odası, kulübün en çok rağbet edilen bölümüydü (Kozak s. 8).

1972’de New York Dolls, Oscar Wilde Odası’nda bir Perşembe akşamı konseri ayarladılar ve ortam genişlemeye başladı. Ekim 1972 tarihli bir Rolling Stone makalesinde, yazar Ed McCormack Dolls gitaristi Johnny Thunders’ın sözlerini aktarıyordu: “Barın hâsılatını görene kadar bizi Mercer Arts Center’da istemiyorlardı bile.” Eğer New York Dolls, tükenmiş New York kaymak tabakasından oluşan dinleyici kitlesinin yansımasıysa; Mercer Arts Center da New York müzik ortamının yansımasıydı. Roman Kozak’ın CBGB dönemini anlattığı kitabı This Ain’t No Disco’da Stilletoes (Blondie’nin habercisi) üyesi Elda Gentile, Mercer Arts Center’ın -kelimenin sözlük anlamıyla- nasıl dağıldığını anlatıyor.

Blondie’den Chris Stein’in gitaristi olduğu Magic Tramps adlı grup prova yaparken, duvarlar yıkılmaya başladı. Gen-tile, grubun aletlerini bırakıp kaçtıklarını söylüyor. “Broadway’in diğer tarafını görebiliyorlardı. Canlarını kurtarmak için kaçtılar” (Kozak s. 9).

Mercer Arts Center moloz olmuşken ve New York’taki tüm gruplar Max’s Kansas City’de çalabilmek için yarışırken, CB-GB’in ortama girişi çok yerindeydi. Aslında bir country barı olan CBGBs ve sahibi Hilly Kristal, punk rockın seyrini değiştirdi. Bowery’nin üstünde, Times Meydanı’nın pasaklı bir muadili olan CBGBs, aslında üst kattaki otelin huysuz müşterilerine hizmet ediyordu. The Palace Hotel, civardaki serseriler için ucuz konaklama demekti. İsmini Kristal’ın müzik zevkinden alan –country, bluegrass, blues- CBGBs, metruk bir sarhoş barıydı. Kristal, gürültü sınırlamalarına uymadığı için West Village’dan kovulmuş ve kahvaltı temalı bir country kulübü açmak için 1974’te Bowery’ye gelmişti (Kozak s. 1-2).

1974’ün başlarında Television’dan Tom Verlaine ve Richard Hell, CBGBs’in sahibi Hilly Kristal’ı kulübün önündeki bir merdivenin tepesinde buldular. Verlaine Kristal’ın grup aradığını öğrendi ve onu Television’ın country çalacağına ikna etti. Açıkça görüldüğü gibi, Verlaine ve arkadaşları country çalmadılar, ama kulüpte çalan ilk punk rock grubu oldular (Kozak s. 13). Television’ın menajeri Terry Ork, New York şehir merkezinin etkili sanat patronlarından biriydi. Andy Warhol için serbest olarak çalışıyordu ve Television’ın haftada altı gece prova yaptığı bir deposu vardı. Grubun ilk single’ı “Little Johnny Jewel”, Ork etiketiyle çıktı. Ork, Ramones ve Stilletoes’un menajerliğini de yaptı. CBGBs’te kimlerin çalacağı konusunda da etkiliydi ve 1970’lerin ortalarındaki punk ortamının çekirdeğinin oluşmasına yardım etti.

CBGBs’i diğer New York kulüplerinden ayıran şey ses sistemiydi. Canlı performansları planlanmış bir konserden çok eğreti birer bağırma şovuna benzeyen kulüplerin aksine, CBGBs farklı bir tarz geliştirdi. Öncelikle, gruplar kimin çalacağının belirlenmesine yardım ediyordu. Ve plak şirketleri onlara ilgi göstermeye başlamadan önce, gruplar arasında bir cemiyet hissi vardı. Bütün New York punk grupları birbirlerini tanıyor ve birbirlerinin aletlerini kullanıyordu. Bu akımı kapsayan “punk rock” etiketi, grupların oluşturduğu topluluktan çıkmıştı. Muhtemelen, ilk sayısı 1975 Ocak’ında yayımlanan “Punk” adlı dergiden geliyordu. İlk sayının kapağında, kafasından elektronik parçalar çıkan bir Lou Reed illüstrasyonu vardı. New York Dolls’un 1973 tarihli glam rock methiyesi “Frankenstein” gibi, dergi de yeni nesil rock dinleyicisinin adını koydu. Punk akımı, bir “do it yourself” (kendin yap) tutumu benimsedi. Neredeyse yirmi yıl sonra, Rhino Records’dan çıkan zayıf bir Amerikan punk toplama albümü de “D.I.Y.” adını taşıyordu. CBGBs’de çalan gruplar, alt gruplarını kendileri seçiyordu ve böylece arkadaşlar, birbirleriyle çalıyordu. İnsanların diğerlerini sosyal olarak yansıtmaya başladığı bütün topluluklarda olduğu gibi, sonunda 1970’lerin ortalarındaki Manhattan gruplarına punk denmeye başladı. New York punkı, İngiliz punk gençliğinin görsel ifadesinden kaçınmıştı – boyalı saçlar ve kendini yaralama söz konusu değildi. New York punkı, İngiltere’nin moda girişimcisi Malcolm McLaren’dan yoksundu ve Manhattan’daki insanlar bile şehirdeki bu özel müzikal patlamanın farkına varamamıştı. Ama CBGBs, 1970’lerin ortalarında New Yorklu küçük gruplara bir şans tanıyordu. Kulübün etkileyici bir ses sistemi vardı. Kristal gururlu keşif lideri rolündeydi, gruplar da onun askerleri… CBGBs gruplara çalabilecekleri bir yer vererek New York punkını haritaya dâhil ederken, Kristal da grupların artan yeteneğine hizmet edebilecek daha uygun bir ses sistemine yatırım yaptı.

Arista Records’un Patti Smith’le kontrat yaptığı 1974’ün sonuna kadar CBGBs, gruplar ve arkadaşlarından oluşan konuksever bir topluluktu. Ancak, plak şirketleri kendilerine ilgi göstermeye başlar başlamaz topluluk hissi kayboldu. Şirketlerin takibe aldığı gruplar birbirlerini kıskanmaya ve diğer gruplara yardım etmemeye başladı. Punk rockı ortaya çıkarıp büyüten kulüp, ironik bir şekilde onu öldüren ana akım ilgisini de üzerine çekmişti.

Lou Reed’in New York ve İngiltere’deki punk rock üzerindeki etkisi eşsizdi. Reed’in değeri o kadar büyüktü ki Roman Kozak, This Ain’t No Disco’da “eğer Velvet Underground olmasaydı, CBGB olur muydu?” diye soruyordu (Kozak xiv). Reed, grubu The Velvet Underground’la punkın atası konumundadır. Gruptan 1970’te ayrılmasına rağmen, Reed’in söz yazarlığı ve Velvet ile yaptığı çalışmalar New York canlı müzik ortamında iz bırakmıştır.

Velvet Underground 1966’da New York’ta konserler vermeye başladı ve daha sonra punkın ortaya koyacağı nihilizmin ilk örneği oldu. Velvet, Dylan ve Stones’un sanatsal somurtmalarının çok ötesine geçti ve 1960’ların protest türünün politik hezeyanlarını netleştirdi. Fred Bronson’ın kitabı Billboard’s Hottest Hot 100 Hits’e göre, 1960’ların sonunda popüler müzik Monkees’in I’m A Believer’ı (1966) ve 1967 tarihli “To Sir With Love” filminin müziği gibi şarkılarla besleniyordu. Punk’ın sonraki yıllarında olduğu gibi, New York’taki müzik hiçbir şekilde pop listelerine yansımıyordu. New York’ta Lou Reed’in şarkı sözleri, büyük şehirdeki yabancılaşma ve uyuşturucunun korkunçluğunu betimliyordu. The Velvet Underground’un 1967 çıkışlı ilk albümü “The Velvet Under-ground & Nico”, içinde “Heroin” gibi rock müziği sonsuza dek değiştiren şarkılar barındırıyordu. Bu şarkı, öldürücü bir narkotiğe methiyeydi ve daha önce hiçbir rock şarkısında duyulmamış ince bir ahlaki çürümenin tadını çıkarıyordu. Diğer Reed şarkılarında sado-mazoşizm esintileri vardı. İlk albümdeki, İngiliz punk camiasında ortaya çıkacak olan saldırgan modanın ipucunu veren “Venus In Furs” buna örnektir. Reed’in sözleri “Parlak deri çizmeler/Karanlıktaki kırbaççı kız çocuğu”nu anlatıyordu. Yıllar sonra İngiliz Punk’ı da bunun muadilini sunacaktı. Malcolm Mc-Laren’in giysi dükkânları, Reed’in şarkı sözlerinden evrilmiş gibi görünen “kauçuk, deri ve vinilden sert fetiş giysileri” satıyordu (Savage 68).

Lou Reed uyuşturucu kullanımı ve cinsellikle ilgili, rock eleştirmenlerini rahatsız eden ama hayranlarına ilham veren betimsel şarkılar yazdı. “Candy Says”deki travesti Candy Darling tasviri, güzel ve anlayışlı olmasına rağmen, beyaz pop’un çoğunluğu tarafından dayatılan katı kurallardan tamamen ayrılıyordu. Arnold Shaw, The Rockin’ Fifties: The Decade That Transformed the Pop Music Scene adlı kitabında beyaz pop müziğinin esaslarını tanımlıyor. Kökleri Tin Pan Alley’ye uzanan beyaz pop, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıktı ve amacı ortamı yumuşatmaktı.

Tin Pan Alley özellikle, “diğer üç tür üzerinden geçinmiştir: baladlar, yani romantik şarkılar; ‘I’m Looking Over A Four-Leaf Clover’ veya ‘Cruising Down the River’ gibi hafif kabul edilen ritim ezgileri; ve ‘I Taut I Taw A Puddy Tat’ veya ‘Papa Loves Mambo’ gibi reklâm şarkıları. Bunlar bir gecede hit olabilirdi.” (Shaw 14)

Tin Pan Alley’in beyaz pop üzerinde belirgin bir etkisi vardı. Shaw ekliyor:

“Fiziksel temas ve sekse direkt atıfta bulunmak tabuydu. Ama söz yazarlarının aynı fikri verebildikleri bir çekmece dolusu üstü kapalı sözleri vardı.” (Shaw 15)

Bu model, popun diğer dönemlerinde de devam etti. Pop müzik, normların dışında kalan davranışlardan bahsetmekten kaçınıyordu ve 60’lar da pop müziği içinde bulunduğu Viktorya Devri’nden çıkarmak için çok az şey yapabildi. Tommy James & The Shondell’ın 1969 tarihli hiti “Crimson and Clover”daki utangaçlık, Rolling Stones’un aynı tarihli müstehcen hiti “Honky Tonk Women”dan daha tipikti. James’in şarkısı tatlılıkla “Onu çok az tanıyorum / Ama sanırım onu sevebilirim / Crimson ve Clover” diyordu. Bunun gibi şarkılar, Stones’un cinsel açık sözlülüğünden daha yaygındı. “Honky Tonk Women” şu sözlerle açılır, “Memphis’te cine bulanmış bir meyhane kraliçesiyle tanıştım / Beni bir sürüş için yukarı çıkarmaya kalkıştı”. “Honky Tonk Women”daki açık sözlülük nadir bulunan bir şeydi, ama Stones bundan yakayı sıyıracak kadar popülerdi. Şarkı, 1969’un en başarılı hitlerinden biriydi, ama çoğu pop şarkısı plak yapımcıları ve radyoların korumak istediği cinsel masumiyet kalıbını kıramadı. Reed’in ele aldığı konular, pop listesi’nin steril cinsellik mitini kırarak gelecekteki pop yıldızlarının kültürel normlar dışında kıyafetler giyebilmesini ve şarkılar söyleyebilmesini sağladı. Cüretkâr sözleri İngiliz pop yıldızı David Bowie’nin glam rock tarzını etkiledi ve New York’un glam/punk grubu New York Dolls için zemin hazırladı. Glam rockın edepsiz kostümleri ve müstehcenliği, marjinal ve New York Punk’ı içinde yalıtılmış olsa da, punk estetiği için müthiş bir cila oldu. Glam’in gösterişi, Punk’ı daha sert ve tehlikeli gösterdi.

Reed kariyeri boyunca, tartışmalı konuları ele aldı ve çoğunlukla sert içerikli şarkılar yaptı. Bu, 1960’larda büyüyen nesil üzerinde etkili oldu. Reed ve Velvet’ın 1970’lerin punk grupları üzerindeki etkisi çok açıktı. Grubun son yılı olan 1970’te, bir ay boyunca Max’s Kansas City’de ev sahibi gruptular. Max’s, aşağı Manhattan’da, “Oscar Wilde Odası” gibi oda isimleriyle müdavimlerini yansıtan bir kulüptü. Velvet Underground’un buradaki saltanatı, New York Dolls’un Manhattan sahnesinde yaptığı patlamaya zemin oluşturdu. Ama New York Dolls’u ve glam rockın önemini anlamak için, glam’in köklerini Reed’in şarkılarına kadar izlemek gerekir.

Velvet’ın 1969 tarihli üçüncü albümünde, Reed’in anıtsal balladı “Candy Says” yer alıyordu. Warhol’un tayfasından bir travestinin, Candy Darling’in hikayesi. Şarkı yumuşak başlar ve dinleyici şu sözlere kulak misafiri olur: “Candy vücudundan nefret etmeye başladığını söylüyor / Ve bu dünyada gereksinim duyduğu her şeyden”. Reed’in benimsediği travesti algısı ve Darling’in cinsel kimliğinin çekincesiz tasviri, dönemin ultra-erkeksi heteroseksüel rock’n’roll kültüründen tamamen farklıydı. Reed, İngiliz rockçıları T. Rex’in frapan lideri Marc Bolan’dan önce, 1970’lerin cinsel açıklık ve önüne gelenle yatma eğilimini sezmişti. Reed, aynı zamanda Detroit’in en vahşi grubu, The Stooges’ın da önünü açtı. Iggy Stooge, Reed’in agresif alaycı vokaliyle oynadı ve Sid Vicious göğsüne jiletle “Nancy” yazmadan beş yıl önce, sahnede kendini kesmeye başladı. Reed’in Bolan ve Stooge’un zevkleri üzerindeki dolaylı etkisi, doğu dünyasının rock piyasasında fırtına gibi esen, David Bowie adında müthiş bir şarkıcı tarafından da benimsenmişti.

Monkees’i çizgi film karakterleri gibi gösterecek önceden hazırlanmış bir rock yıldızıyla, David Bowie glam rockı bir markaya çevirdi—“Ziggy Stardust”. Bowie’nin yarattığı Ziggy Stardust karakteri, bir imajı en yüksek noktasına taşıyan harika bir kariyer hamlesiydi (Henry 33) (ancak Sex Pistols ve Madonna gibilerin başarabildiği bir taktik). Ziggy, en üstün glam rockçıydı. Dolls, T. Rex ve hatta Iggy Stooge’un başarısız olduğu yerde, Ziggy yükseliyordu. Kıyametine beş yıl kalmış bir dünyaya düşen biseksüel Marslı… Büyük albüm genç Ziggy’nin (Iggy’ye bir saygı duruşu) hikâyesini anlatıyordu. Genç Ziggy, Reed-vari karakter eskizlerinin arasında “Ruh Aşkı”nı bulmaya çalışır ve geceleri uykuya daldığında bir rock’n’roll yıldızı olmayı düşler (RCD 10134). Karışık imalar ve sunduğu saygının üzerine Bowie, Reed’in “Walk on the Wild Side” single’ını da içeren ikinci solo albümünün yapımcısı oldu (Henry 37). Reed’in ticari açıdan da başarılı single’ı, neslinin kartviziti haline geldi. “Wild Side”, olağanüstü karakterlerle dolu bir Warhol filmi, 60’ların sonu/70’lerin başındaki New York sahnesinde kimin kim olduğunu anlatan etkileyici bir jenerikti. Şair Jim Carroll, o dönemde bir günlük tutuyordu. Carroll, yayımlanan ikinci günlüğü Forced Entries: The Downtown Diaries 1971 – 1973’te, Velvet’ın Max’s Kansas City’deki bir aylık ikameti süresince haftada altı gece, gecede iki kere çaldıklarını belirtiyor. Carroll, grubu izlemek için kulübe yaptığı rutin gezilerine de günlüğünde sıkça yer veriyor. Kulübü, Andy Warhol’un oyun evi gibi tarif ediyor: Warhol’un birçok arkadaşının Max’s’in müdavimi olduğundan bahsediliyor. Reed ve grubu, New York şehir merkezine eğlence ve bir sonraki nesli etkileyecek olan bir kültürel buluşma zemini sağladı.

Ed McCormack’in Rolling Stone’daki (#119, 10-26-72, s14)“New York City’s Ultra-Living Dolls” başlıklı makalesine göre, New York Dolls 1972’de şehrin dedikodu konusuydu. Aynı sayıda, Reed’in New York sahnesi üzerindeki etkisi, yeni albümü “Transformer”la ilgili bir makalede inceleniyordu. Reed’in kariyerindeki en büyük hit, “Walk on the Wild Side”, bu albümdeydi. Şarkı, Dolls’un glam rock duruşunu önceden seziyor ve ortamı dönemin cinsel kimliği için hazırlıyordu. Tricia Henry’ye göre

“Reed, Walk on the Wild Side’ın sözlerini popüler bir yapıya oturtarak, ana akım dinleyicilerinin belirsizleşen cinsiyetler ve daha önce kabul edilemeyen konularda hoşgörülü olmasını sağladı.” (Henry 34)

Mick rockın “Velvet Memories: Lou Reed Sees The Future, Darkly” başlıklı makalesinde Reed, New York sahnesindeki mirasından bahsediyor:

“Şimdilerde dikkat çeken, Dolls Adında bir grup var. Onlardan iş çıkabilir. Görünüşe göre, travesti grupları etkiliyorum.” (RS #119 10-26-72 s12)

Reed’in single’ı “Walk on the Wild Side”, Reed’in Warhol döneminde gözlemlediklerine göndermelerle doluydu; gözlerinden yıldızlık okunan ve yıldız olabilmek için kendilerini sömürmeye hevesli ucuz oyuncularla dolu bir ortam. Reed, bu karakterleri inceliyor ve ilk dönem Velvet Underground çalışmalarında da bunlara göndermeler yapıyordu. Ama “Walk on the Wild Side”daki etki daha belirgindi. Her dize, kabul edilen cinsel normlardan ayrılan bir tasvir içeriyordu.

“Holly, Miami F-L-A’dan geldi

A-B-D boyunca otostop çekti

Yolda kaşlarını aldı

Bacaklarını traş etti ve artık

o bir kadındı

Diyor ki,

‘Hey bebeğim, vahşi tarafta

bir yürüyüşe çık’” (Reed s 42)

Reed’in varisleri The New York Dolls’un heteroseksüel olmalarına rağmen, kılık kıyafete ve kadın giysilerine olan düşkünlükleri, eğer müzik ortamı şarkılarındaki cinsel kararsızlığa alışkın olmasaydı kabul edilemezdi. Dolls’un kıyafet aşkı, bir rock’n’roll sessiz sinemasına dönüştü. Rock camiasında glam rock, homoseksüellik ve biseksüelliği tabu olmaktan belli ölçüde çıkarmış olsa da, sadece heteroseksüel erkeklerin de kız kıyafetleri giyebileceği anlamına geliyordu—aynı şey kızlar için de geçerli (Savage 60). Bu fikir şimdi çok çığır açıcı görünmese de Dolls, pop endüstrisindeki cinsellik anlayışını sarsmıştı. İmajları ve kadın giysileri piyasa içinde popüler olmadı, insanlar onlardan sakınıyordu (Savage 61). Velvet Underground ve Lou Reed’in cesur konuları olmasa, glam döneminin hiçbir etkisi olmayacaktı.

Reed’in punk dünyası üzerindeki etkisi cinsellik politikasından ibaret değildi. Reed’in punk nesli, onun şairlikteki referanslarından da etkilendi. 1960’ların ortalarında Syracuse University’de okurken, alkolik şair ve üstat Delmore Schwartz ile çalışmıştı. Schwartz Reed’i, eğer çok satmamak için çaba harcamazsa, öldükten sonra ona musallat olmakla tehdit ediyordu. Reed, ilk Velvet Underground albümündeki European Son adlı şarkıyı Schwartz’a adadı. Rock müzikte şiire verilen önem, gençlik pop şarkılarındaki lise tipi aşk şiirleri ve Bob Dylan’ın müziğindeki protest anlayıştan öteye gitmiyordu. Şiirsel değeri olan bir söz yazarı olmasına rağmen Dylan, ürpertici karamsarlığını daha küresel bir düzlemde ifade ediyordu. Siyaset ve savaşlarla ilgilenen Dylan, kendi yabancılaşmasını dinleyicilerine de dayatıyordu. Dylan şarkılarının kaynaklarını ve konularını açıklamayı reddederken, Reed kendisininkileri teşhir ediyordu. Reed’in olumsuzluğu çok çekiciydi. Yer adlarını, ilgili kişi adlarını veriyor, şehrin caddelerinde izlediği rotadan bahsediyordu. İlk albümde yer alan “Run Run Run”daki günlük Union Square hikâyeleri ve “Candy Says”, “Stephanie Says”, “Lisa Says” gibi şarkılar, kişisel deneyimlere dayanıyordu. Dylan’ın bir konuşmayı ima ettiği yerde Reed, konuşulanları harfi harfine naklederdi.

Reed’in şiirsel hırçınlığı ortaya çıkmakta olan punk rockı etkiledi ve New York punk hareketi boyunca, şarkı sözlerinde şiirselliğe dönüş arzusunu ateşledi. Reed’in etkisi Fransız Sembolist şiirini ve beat yazarlarından esinlenilen şarkı sözlerini birleştirdi. Punk camiasının içinde olanlar, sanki bu bağlantı çok açıkmış gibi davranıyorlardı. David JoHansen şarkı sözlerini Rimbaud’ya benzetiyordu (Savage 58). Trouser Press’in Haziran/Temmuz 1976 sayısında, Patti Smith’in ilk konserlerini gitarist Lenny Kaye ile “Rock’n’Roll Rimbaud dinletileri” adı altında verdiği belirtiliyordu (Rose 28). Eski Television üyesi Richard Hell, beat şairi Rod McKuen’in “Beat Generation”ını ödünç alıp 1977’de punk marşı “Blank Generation”ı yazmıştı (Savage 90). Patti Smith de 1978 tarihli “Easter” albümünde bulunan “Rock’n’Roll Nigger”da, Reed’in dürüst şarkı sözlerindeki suçlayıcı hırçınlığı yakalamıştı.

Bir sonraki neslin ürettiği müzik, Reed’in edebi hırslarını rock müzik üzerinden tanımlama girişiminden ilham almıştı. Birçok çağdaşı gibi Reed de, kendini yüzde yüz Amerikan romanını yazmak mecburiyetinde hissetmişti. Rolling Stone’a verdiği 1987 tarihli bir röportajda, bir romanın anlatabileceği her şeyi rock şarkıları şeklinde anlatabilmenin mümkün olduğundan bahsediyordu (RS #512 12-10-87 s.292). Reed’in ele aldığı konulardaki edebi nitelik dışında, The Velvet Underground’un müziğinin nitelikleri de punk rockın yolunu açtı. Rahatsız edici gitarlar ve sert ritimler, Velvet’ın ilk dönemindeki John Cale’in elektro-viyolasının inlemeleriyle birlikte punk saldırganlığıyla aşık atabilecek bir müzikal standart yarattı. Ramones, neredeyse bütün şarkılarında Velvet Underground’dan esinlenilmiş ritimler kullandı; tekrar eden, bir lokomotif gibi kendini ileri doğru iten 4/4’lük ritimler. Television, ses boşluklarını doldurmak için Velvet’ın iki gitarlı dinamiğini kullandı. The Velvet Underground, gitar distorsiyonu ve feedback’i rock sözlüğüne soktu. Davulcu Maureen Tucker’ın sıradışı spastik çalışı, müziğe kaotik bir ataklık kazandırıyordu ve stili o kadar farklıydı ki onu taklit etmek imkânsızdır.

Moda konusunda da akıllı olan Velvet, henüz onu tarif edecek sözler bulunmamışken imajı yarattı. The Velvet Under-ground’un ilk tanıtım fotoğrafları, daha sonra çoğu punk gardrobunu saracak olan anti-sosyal nihilist atmosferi belirledi. Velvet, çiçekli hippi döneminden belirgin biçimde ayrılarak siyah giyiniyordu. Reed ve dostları, müziği yapanla dinleyen arasında bir engel olan güneş gözlükleri takıyorlardı. 1960’lardaki isimlerin çoğu için bu engeli “yıldız olmak” oluştururken,—Beatles ve Rolling Stones’un limuzinleri ve stadyum konserleri iyi bir örnektir—Velvet sadece ana akımdan ayrıldığını belirtiyordu. Daha sonra punk, bu yabancılaşmayı moda yoluyla daha dramatik olarak örnekledi.

Richard Hell’in punk görüntüsünü yarattığı söylenir. Daima yataktan yeni kalkmış gibi görünüyordu—kırpılmış karmakarışık saçlar, yırtık tişört, sokaktan bulunmuş gibi görünen kotlar ve spor ayakkabılar (Kozak 15). Stadyumlarda konser veren rock yıldızlarının, üzerinde düşünülmüş kıyafetlerinden hiçbiri bu kadar basit ve hırpani değildi. Sex Pistols’ın teşvikçisi Malcolm McLaren Hell’in yataktan yeni çıkmış görüntüsünden o kadar büyülenmişti ki, onu eğer kendisine katılırsa İngiltere’de bir yıldız olacağına ikna etmeye çalıştı. Hell bundan pek etkilenmemişti ve Birleşik Devletlerde kaldı, ama McLaren Hell’in imajını gözlemleyip formüle etti ve punk modasının amblemini yarattı; Sex Pistols (Savage 92). Velvet’ın imajı ve modasını takip eden bir diğer McLaren yan projesi de New York Dolls’tu. Dolls, modanın nasıl bir etki yaratabileceğini görmüştü. Dönemlerinin gülünç derecedeki görkemiyle ilgili, kendilerine düşen payı giyinerek değerlendirmekten daha iyi bir yorum yapılabilir miydi? The New York Dolls bazı giysilerin, müziğin ve imajın bazı yönlerine kimlik kazandırdığını ve onları belirginleştirdiğini fark ettiler. Bunu Velvet’tan öğrenmişlerdi. Punk camiasındaki birçok gruptan on yıl önce kurulup albümler kaydeden Velvet Underground, en üstün punk grubuydu. Rock, punk, glam, Amerikan veya İngiliz müziği üzerindeki etkileri olağanüstüydü. Başka hiçbir grup –Beatles hariç- rock müziği bu kadar etkilemedi (Kozak xiv). Grubun dört albümü ve New York sahnesinde geçirdiği beş yıl, yirmi yıl sonra hala varolan bir tarz yarattı.

 

Heteroseksüel Beyaz Punk’lar Kadın Kılığında

Bugünkü saldırgan ve maço heavy metal videolarını seyrederken, grupların çoğunu ucuz New York Dolls klonları olarak niteleme dürtüsüne karşı koymak zor. 1970’lerin başında erkek rock yıldızlarına sahnede kadın kıyafetleri giydiren güçler, MTV yapımı heavy metal’in gelişiyle tam gaz geri döndü. Bir zamanlar “glam rock” denen şey 1980’lerin başında, 70’lerin rock yıldızlarına kadın elbisesi giydiren şey her ne ise, onun hala “kötü çocuk” anlamına geldiğini göstermek için yeniden yükselişe geçti. Heavy metal müzisyenleri, makyaj ve kadın giysileriyle kadınsı bir görünüm edinerek, tipik erkek rock yıldızından daha iddialı bir “erkek” kimliğine sahip oldular. Bu gruplar için kadın kılığının homoseksüellikle ilgisi yoktu; bu sadece bir dikkat çekme yöntemiydi.

Glam rock, kaynağını doğrudan The Velvet Underground’un betimlediği “sapkın” cinsellikten almıştır. 1960’larda Andy Warhol’un fabrika-stüdyosunda takılan insanlar, Lou Reed’in etkileyici söz yazarlığı yeteneği için yeterli malzeme sağlıyorlardı. Yazar Tricia Henry, 1971’de Reed’in Velvet Underground kariyeri sona erdikten sonra İngiliz pop yıldızı David Bowie’nin Reed’i ziyarete geldiğini söylüyor. Bowie, Reed’in yeteneğinin farkındaydı ve işlediği konulardaki potansiyeli görmüştü. 1960’ların sonundaki cinsel hoşgörü atmosferinde, değişik uyuşturucular ve seks partnerleri denemek pop yıldızları arasında çok revaçtaydı. Bowie, 1971 tarihli plağı “Hunky Dory”deki “Queen Bitch”i, Velvet Underground’a saygı duruşu olarak yazmıştı. Şarkı Reed’in sözleri yayarak konuşmasını ve sokak ağzıyla anlatımını örnek alıyordu. Reed’in Bowie üzerindeki etkisi, Bowie’nin “Andy Warhol”unda da görülür, Bowie Warhol’un medyayı kullanma gücünü anlamıştı. Şöyle yazmıştı, “Andy Warhol ve ekran/Onları birbirinden ayıramazsınız”.

Warhol’un görüntülere yaptığı şeyi, Reed şarkı sözlerine aktardı, Velvet Underground da performanslarına uyguladı. 1960’ların ortalarında, Warhol’un filmleri taşkınlık ve “Uyku”, “Vinil” gibi isimlerinden de anlaşılabileceği gibi röntgencilik örnekleriydi. Tricia Henry, Warhol ve Reed arasındaki bağlantıyı kurmuştu.

“Warhol’un o dönemdeki filmleri, Hollywood’un sinematografik hassasiyetleriyle taban tabana zıttı, Velvet Underground’un ana akım popüler müzikten ayrılması gibi. Filmler hem teknik olarak kaba bir stile hem de saldırganca konulara sahipti.” (Henry 22)

Reed açıkça kendileri gibi olan karakterler yarattı ve sosyal normlara uymaya çalışmadı. Fabrikanın müdavimi ve Warhol’un süperstarı Candy Darling, Reed’in cesur söz yazarlığı için mükemmel bir konuydu—“Candy diyor ki, vücudumdan nefret etmeye başladım/Ve onun bu dünyada gereksinim duyduğu her şeyden.” Reed’in travesti hikâyeleri, David Bowie tarafından büyük bir fanteziye dönüştürüldü. Bowie 1972’de, sadece beş yıl ömrü kalmış bir dünyaya aşkın nimetlerinden bahseden biseksüel bir Marslı, “Ziggy Stardust” olarak sahneye çıkıyordu. rockın en iyi malzemeleriyle dolu bir reçete olarak olağanüstü derecede başarılı ve eğlenceli olmasına rağmen, Bowie’nin Ziggy’si rock’n’roll’u zenginleştiren sokak öğesinden çok uzaktı. Bowie’nin deneysel ve geleneksel erkeksilikten uzak görünüşü, ana akım erkek rock’ını tehdit ediyordu. Orijinal rock müziğin sokak öğesi, hızlı arabalar ve kadınlarla ilgili imgeleri, biseksüel bir Marslı için bir şey ifade etmiyordu.

Bowie’nin sokakla sahne arasında bıraktığı boşluğu The New York Dolls doldurdu ve glam görüngüsünde ön plana çıktı. Makyaja ve kadınsı kıyafetlere rağmen, bir uzay çağı çizgi filminden çok sokak serserilerine benzeyen New York Dolls, New York’un glam rock’a cevabıydı ve kendi rock’n’roll sürümlerinin piyasada tutunup tutunamayacağını merak ediyorlardı. 1973 tarihli ilk albümleri “New York Dolls”taki “Frankenstein”, insan yapımı canavarın hikâyesini yeniden anlatır. Fakat bu kez canavarın yüzünde daha çok makyaj vardır. David JoHansen, tipik şaka yollu üslubuyla nihai kılık-kıyafet canavarı Fran-kenstein’ın tablosunu çizer.

“Manhattan’da bir şeyler olmuş olmalı/

Kim yumurtlamış olabilir bütün bu çocukları?

Hiç umarlar mıydı böylesi bir Frankenstein’ı?”

Dolls’un yükselişi sırasında birçok eleştirmen, gardroplarının ardındaki sebebi merak ediyordu. Dolls’un, plak piyasasının kendilerine ihtiyatla yaklaşmasına neden olan bir katil-travesti imajı vardı. “Fran-kenstein”, plak piyasasının Dolls’a tahammül edemeyeceğini öngörüyordu. “Frankenstein’a âşık olmak suç mu?” ve iddia ediyordu, “Planlar sizin tarzınıza uymadığında, ateşten gömlek giymiş gibi hissedersiniz.” Dolls’un kışkırtıcı imajı, ana akım radyoları ve Amerika’nın geri kalanının onlara güvenli bir uzaklıkta kalmasına neden oldu. Ve JoHansen’in tahmin ettiği gibi, Dolls ateşten gömlek giymiş gibi hissetmeye başladı.

Punk fotoğrafçısı Bob Gruen’a göre çoğu insan Dolls’un gülünç kıyafetlerini ve davranışlarını gay olmalarına bağlıyordu. Ama aslında grup, sadece iyi bir pazarlama numarası gördüğünde onu tanıyordu; ayrıca groupieler de imajlarının çok tatlı olduğunu düşünüyordu! Bu cüretkâr imaj manipülasyonu sonucunda Dolls, bir rock sembolü haline geldi ve New York’un şık yeraltı camiasına girdi. Gruen dönemin cinsel atmosferini anlatırken David JoHan-sen’in sözlerine yer veriyor, dönemin teması ille de biseksüellik değildi, “dene-seksüellik”ti. “Her şeyi dene”de olduğu gibi (Savage 60).

Dolls, müzikal olarak sadece 1960’ların kız-grubu imajı ve Rolling Stones fiyakasını birleştirip yeniden ortaya sunuyordu. Stones’un gitar yüklü rockı üzerine kurulup Shangri-Las gibi grupların tavırlarıyla süslenen Dolls, 1970’lerin başındaki birçok rock grubundan farklıydı. O dönemdeki müzik çoğunlukla topluma yönelikti ve rahatsız edici değildi. Crosby, Stills and Nash’in “Teach Your Children Well”i gibi şarkılar, rock müziği hem yaşlı hem de ebeveynlikle ilgilenecek kadar oturmuş bir ürün gibi gösteriyordu. The New York Dolls ve punk işbirlikçileri, kılık değiştirme, sokak serseriliği ve hırsız polis oyunlarının çocuksu cazibesini koruyarak rock’n’roll’u gençleştirdiler.

Dolls, giyinip süslenerek rock müziğin gençlik kaynaklı özüne olan inançlarını gösterdiler. Moda, en başından beri rock’n’roll piyasasının ayrılmaz bir parçası olmuştur. Sanatçılar pazarlama açılarını ve dinleyicilerini, belirli rock türlerinin belirli giyim tarzlarında bulmuşlardır. Moda, rock grupları ve menajerler için de belirli bir imajı aktarmanın yoludur. The Beatles’ın menajeri Biran Epstein, grubun ilk döneminde modayı, kültürlü ve kibar bir rock grubu imajı sunmak için kullandı. The Beatles’ın zevkli gri takım elbiseleri, grubu bir ekip olarak tanımlamak ve rock arka planını yumuşatmak için bir araçtı.

The New York Dolls modayı New York’un pejmürde yeraltı dünyasıyla bir akrabalık oluşturmak için kullandı. Dolls, şüphesiz Velvet Underground’un cinsel-sapkın atmosferinden etkilenerek, modayı bir adım ileri taşıdı. Kadınsı giysilerini ve makyajlarını, “kötü çocuk” rock’ını vurgulamak için kullandılar. Bir anlamda, kadın gibi giyinerek erkek tabanlı rock hırslarını güçlendiriyorlardı. Cinsel-kararsız imajlarının kaynağı, Lou Reed’in Warhol’un küçük hayvanat bahçesinde yaptığı gözlemlere dayanan anlatılarıydı. Reed gibi David JoHansen de, bir sokak serserisinin bakış açısından cinsel gösterişle ilgili şarkılar yazdı.

Eleştirmenler ve diğer gruplar The New York Dolls’u “yaldızlı travestiler” olarak kötülemeye çalışıyorlardı, ama Dolls ana akım rockın dışında gelişen vahşi, gitar temelli rockın vazgeçilmez öğelerinden biri olmuştu. Dolls’un kısa kariyeri kabaca 1972’den 1975’e kadar sürdü. Bu zaman zarfında, en çok satan rock ürünleri, pop müziğin en kötü öğelerini içeriyordu. The New York Dolls, dönemin liste-başı isimlerinin tam karşıtıydı. 1974’ün en çok satan single’larındaki aşırı duygusallığa, Barbra Streisand ve Sammy Davis Jr. gibi yetişkinlere yönelik sakinleştiricilere yabancı olan New York Dolls, sabıkalı suçlulardı (Bronson 266). Müzikleri sanki Rolling Stones kötü günündeymiş gibiydi, görünüşleri daha da beterdi. Stones makyaj ve kadınsı kıyafetlere uzaktan göz kırparken Dolls, rezil travesti-benzeri kıyafetlerle sokağa çıkıyordu. Modanın New York Dolls’un rock kariyeri üzerindeki etkisi, uzun süreli oldu. Dolls’un imajı, oturaklı rock ve pop yıldızlarının sakin ve kontrollü imajından çok, canı sıkkın gençlerin ve liseli suçlularınkine benziyordu. Dolls’un modasındaki sokak öğesi, onları ister istemez rock’n’roll çağının P.T. Barnum’u Malcolm McLaren’a yönlendirdi.

İngiliz punk grubu Sex Pistols’ın menajeri olarak tanınan McLaren, 1970’lerin başından beri moda akımlarını takip ediyordu. McLaren ve ortağı Vivien Westwood, Londralı gençlerin değişen modasına yönelik “Let It Rock” adlı bir giysi dükkânı açmışlardı. McLaren, gençlik alt kültürleriyle içli dışlı olması sayesinde, giysilerin söylenemeyeni söyleme ve şok edilemeyeni şok etme gücünü anlamıştı.

Dolls ve McLaren 1973’te, New York’taki McAlpin Hotel’de düzenlenen uluslar arası bir butik şovunda tanıştı. Let It Rock’ı temsil eden McLaren, İngiliz punk estetiğinin temelini oluşturacak, sigara yanıklarıyla dolu bluzları da içeren bir koleksiyon sergiliyordu. New York Dolls’tan Syl Sylvain de giysi yapıyordu ve şovda McLaren’la tanıştı. Daha sonra, Dolls’un ilk Londra turnesi sırasında, McLaren grubun diğer üyeleriyle de tanıştı.

McLaren Let It Rock döneminde, 1950’lerin sonunda moda olan “Teddy Boy” tarzını yeniden canlandırdı. “Teddy Boy”lar, üstlerine tam oturan kusursuz ve açık renk giysileriyle zarif sokak serserileriydi. Onlar, 1950’lerin rock kahramanı Eddie Cochran’in “Pink Peg Slacks” şarkısının canlanmış halleriydi. New Rolling Stone Record Guide’ın 1983 baskısında rock eleştirmeni Dave Marsh şöyle diyor,

“Ellilerin, yurt dışında vatanında olduğundan daha çok saygı duyulan bir diğer müthiş  rock&roll’cusu Eddie Cochran, gerçekte meleksi punkın prototipiydi… Cochran bir dizi gençlik masalı yarattı…” (Marsh 104)

Eddie Cochran 1960’ta öldü, ama kıyafetler konusundaki yeteneği ve gençlik merkezli rock müziği, onu yeni nesil rock dinleyicileri için canlı tuttu.

Dolls, McLaren’in moda sevgisinden ve bilgisinden etkilenmişti, grupla McLaren arasında bir arkadaşlık oluştu. O sırada Dolls, sert-sokak-çocuğu ve asit-tribindeki-gülünç-giyimli-kentli-nine görünümünü birleştiriyordu. McLaren Dolls’un görsel etkisini, özellikle insanları nasıl şok ettiğini gözlemledi. Sonraları, Dolls kariyerinin sonuna yaklaşmışken McLaren yeniden sahneye çıktı. Dolls, 1973’ün sonlarında firmalarının finansal destek eksiği ve ciddi alkol ve uyuşturucu tüketiminin bedeli yüzünden dağılmak üzereydi. McLaren New York’a döndü ve Dolls’u yeniden canlandırmaya çalıştı. Bir şekilde, onların kalibresindeki bir grubun potansiyelini sezebiliyordu. Ama Dolls sona çok yakındı ve kariyerlerini ancak bir mucize yeniden alevlendirebilirdi.

McLaren Dolls’u göz önünde tutmak için, daha sonraki punk çıkışları ve şok edici moda akımları için zemin hazırlayacak bir proje tasarladı. 1968’deki Fransız öğrencilerin devriminden aldığı bazı sloganlarla oynadı. 1974’te, onların sormuş olduğu soruyu ödünç aldı “Sıkıntının politikası nedir?” (Savage 87) ve gruba kırmızı deriler giydirdi. Kırmızı, üzerinde orak-çekiç olan bir “sıkıntı” bayrağıyla birleşince birçok insan, Dolls’un fazla ileri gitmiş olabileceğini düşündü. Kadın giysilerinden Komünizm’e, Dolls bir kere daha kendini aşmıştı, ama bu sefer fena halde başarısız olmuşlardı. McLaren grubu bir güney turnesine yollayarak kariyerlerini canlandırmaya çalıştı. Turne, grubun 1974’te Florida’da dağılmasıyla sona erdi. Gitarist Johnny Thunders ve davulcu Jerry Nolan’ın eroini grubu turnenin ortasında bıraktı, çünkü Florida’da eroin bulamamışlardı (Savage 88).

Haliyle, Thunders ve Nolan şu anda ölü. Dolls’un trajik uyuşturucu bağımlılığı sadece Amerika’nın punk’a olan tahammülsüzlüğünü artırdı. Punk felsefesi, New York Dolls meselesinde, argodaki “punk” (serseri) sözcüğünün hakkını verdi. Dolls, kendi intiharlarının yaşayan bir parodisiydi ve rock’n’roll mitolojisinin canlı demirbaşlarından olmalarına rağmen, yanıp kül oldular. Punk rock bu çabuk tükenen alevin ürünüydü; kısa ömürlü ve yakıp tutuşturucuydu, ama bir kere söndü mü, hemen unutulmuş ve yeri doldurulmuştu. Dolls punk’tı, çünkü punkın rock’n’roll’da yeniden vurguladığı temaların merkezindeydi. Gençlik ve moda, kendini ifade etmenin anahtarıydı; orijinal –en azından bireysel- olmak, popüler müzik listelerini önemsemeden müzik yapmak… Dolls’un yaptığı buydu. The New York Dolls, kendilerini rockın bireyselliğini korumaya adadıkları için, 1960’ların sonu ve 1970’lerin ortasındaki punk rock arasındaki bağlantıydı.

Patti Smith Neden Önemliydi

 “Kendimi Yurtsuz Bir Jan Dark Gibi Hissediyorum”

 Patti Smith 1974’te, CBGBs de çalan ilk dalga gruplar arasında bir plak şirketiyle kontrat yapan ilk isim oldu. Sadece bunun için bile “punkın vaftiz anası” olarak anılır (Kozak 38). Smith’in punk üzerindeki etkisi, CBGBs’le olan bağlantısıyla sınırlı değildi. Smith, döneminin her alanda en üretken sanatçılarından biriydi. Hem bağımsız, hem de punk hareketi içindeki başarıları önemlidir. Smith, kendi kendine rock yıldızı oldu. Önce, bir rock hayranı olarak şiirlerini ve rock eleştirilerini yayımladı. Kendisi bir rock müzisyeni olmadan önce, Sam Shepard’la birlikte “Cowboy Mouth”da oyun yazarlığını denedi. Smith, ayrıca rock müzikte seks sembolü olmadan başarılı olan çok az kadından biriydi. Rock’n’roll kahramanlarına tapındı ve etkilendiği rock müzikten hareketle güçlü rock eserleri yarattı. Oyun yazarlığında olduğu gibi, şarkılarıyla da bir öykü ve bir doku yarattı.

Smith ilk single’ını 1974’te bağımsız olarak yayımladı. Bir zamanlar ev arkadaşı olan Robert Mapplethorpe, kendi markası “Mer”e “Piss Factory”nin birkaç kopyasını basması için para yatırdı. Yıl 1974; kayıttaki de Smith ve The Patti Smith Group’un başlangıcıydı. “Piss Factory”, Smith’in lisedeyken çalıştığı fabrikadaki işiyle ilgiliydi ve “onaltı yaşında ve maaş gününde” olmanın öyküsünü anlatıyordu. Plak döndükçe gitarda Lenny Kaye ve piyanoda Richard Sohl’u arkasına alan Smith’in şiiri, dinleyenleri onun geçmişine bir yolculuğa çıkarıyordu. Dizeleri, rock’n’roll altyapısına göndermelerle doluydu. Bir dizede “Wicked” Wilson Pickett’ın “Mustang Sally”sindeki baş döndürücü ruhu anıyor, diğer dizede olağanüstü rock eleştirmeni Lester Bangs’in aşırı dozda aldığı öksürük şurubundan bahsediyordu. Etkilendiği isimler arasında James Brown, “Twist & Shout” ve Philadelphialı DJ George Woods da vardı. “Piss Factory” önemliydi çünkü daha önce hiçbir sanatçı rock müziğin etkilerinden böyle bahsetmemişti. Piss Factory, Chuck Berry’nin otobiyografik rock marşı “Johnny B. Goode”un çıktığı yerden çıkmıştı. Berry’nin klasiği otobiyografiktir, ama Smith’inki kendi hayat öyküsünü mitolojiye dönüştürür.

1975 tarihli anıtsal ilk albümü “HORSES”, rock müzikte çığır açtı. Eski Velvet Underground üyesi John Cale’in yapımcısı olduğu albüm, rock müziğin bir sanat formu olarak kabul ettirdi. Smith’in rockı The Beatles’ınkinden daha odaklı, Jim Morrison’ın sarhoş dizelerinden daha az bireyseldi. Hedefe yönelik öykülerle dinleyicinin dikkatini çekiyordu.

Albümün ilk şarkısı punk tavrının standardını belirledi ve HORSES New York punkının CBGB döneminden çıkan ilk albüm olduğu için Smith, bir anlamda dönemin tarzını belirledi.

“İsa birinin günahları için öldü

Ama benimkiler için değil.”

Smith’in bu yaklaşımı, punkın özüydü. Eğitimli ama saygısız isyankârlık, gençliğin kabadayılığını ve tipik New York punkının yazınsal cazibesini sürdürüyordu. “Gloria”, Van Morrison’ın 1960 tarihli şarkısının cover’ıydı. Smith şarkıyı orijinal erkek bakış açısıyla söyledi, böylece en azından bir şarkı boyunca kadınları rock müzik içinde özgürleştirdi. Tipik bir erkek şarkısını, kadın bir şarkıcı olarak erkek bakış açısını aynen koruyarak söylemesi, insanların rock müzikle ilgili varsayımlarının ötesine geçmelerine imkân verdi. rockın geçmişindeki kadınlar, şarkıcı olarak güçlü olsalar da, kadın olarak güçlü değillerdi. Jefferson Airplane’den Grace Slick ve Stax/Volt plak şirketinin Mable John ve Carla Thomas gibi soul şarkıcıları dışında, dönemin kadın şarkıcıları rock’n’roll objeleri oldular. Janis Joplin, şişesi ve seks bağımlılığının kölesiydi. Tina Turner’ın kariyeri, Ike Turner’ın yan şovuyla desteklenmiş T & A (tits and ass – göğüsler ve göt) görselliğiydi. Smith, kadınların kendilerinden fedakârlık yapmadan rock hayranı ve katılımcısı olabilmesini sağlayarak bunu değiştirdi. Ayrıca, rock müzikteki anlatıcı sesi yeniden keşfetti. Debut plağında el attığı konuların olağanüstü kapsamına bakınca, Smith’in “punk’un vaftiz anası” olarak anılmasına şaşırmamak gerek.

Smith, “Gloria”daki hedonist erkek rock müzisyen’in bakış açısından, 1960’ların soul klasikleri zeminli “Land”deki bir soyunma odası saldırısına geçiyor. Haksızlığa uğrayanların marşı olan “Land”, kahraman Johnny’nin soyunma odasında dayak yemesini anlatıyor. Arka planda ise alaycı sözler var:

“Ata binmeyi biliyor musun?

Bony Marone gibi

Twist yapmayı biliyor musun?

Bak, şöyle yapılıyor…”

Smith, Amerikan gençliğinin hayatını rock’n’roll yoluyla anlatıyordu. Sanat formuna olan saplantılı aşkı, ona yeni bir hayat veriyordu ve o da köklerine sadık kaldı. 1974 tarihli Piss Factory’de bahsettiği rock-saplantılı ergenlik günlerinden beri, rock’n’roll’u yeniden canlandırmaya niyetliydi. Ve şimdi, yirmi yıl sonra hayalleri ve etkisi hala önemli. Bugünün müzik piyasasında, ortaya çıkan her güçlü kadın söz yazarı veya şarkıcı, Patti Smith’le kıyaslanır. Smith, söz yazarlığı ve şarkıcılıkta cinsiyeti önemsizleştiren ilk kadın rock sanatçısıydı. Smith, punkın inatçı küstahlığıyla kendi öfkeli duruşunu birleştirerek, rock müzikte kadınların kendilerini sadece izleyici değil katılımcı olarak da görmelerini sağladı. Smith’in çabaları kadın ve erkek rock dinleyicilerini, rockçı kadınlarla ilgili varsayımlarından kurtardıysa; punk da aynı şeyi yaptı. Smith’in müziği kadınlara, kendi şartlarına göre rock müzik yapabileceklerini ve dinleyebileceklerini gösterirken, punk da cinsiyet gözetmeksizin aynı şeyi yaptı. Bir zamanların punk uzmanı Legs McNeil, Spin Magazine’in 1989-Temmuz sayısında Smith’in başarısını şöyle özetliyor:

“Patti Smith o kadar sertti ki bütün duvarları yerle bir etti. Rock’n’roll’da erkeklerin benzemek istediği ilk kadındı. O kadar iyiydi ki hangi gezegenden geldiği hiç önemli değildi. Patti, cinsiyetin taşaklarına bir tekme savurdu ve kendi kafasına göre hareket edip kurban rolü oynamadan harika rock’n’roll yaptı. Ve bu sırada, sahneye bakıp kendini rock tanrısını yalarken değil, rock tanrıçası olarak hayal eden kadınlara kapıları açtı.”  (Spin 7/89 s.6)

 “Ben Genç Bir Beyin Nakliyim”

The Ramones, punk rockın New York kimliğine bürünmüş haliydi. Aslında CBGBs’in sahibi Hilly Kristal, İngiltere’de turne yapmak için Amerikan grupları seçerken, Ramones’u tercih etmişti. Yani bir anlamda Ramones, yeni nesil İngiliz punklarının gördüğü ilk Amerikan punk grubuydu. The Ramones, 1950’lerin roots rock’ının isyanını, duyular üzerine yüksek desibelli ve hızlı bir saldırıya dönüştürdü. The Ramones “I Wanna Be Sedated”, “Beat On The Brat” ve “Rock’n’Roll High School” gibi kolay görünen klasiklerle punk rockı haritaya soktu. The Ramones, rock’n’roll’a gençlik öğesini yeniden kazandırdı ve bu da grubun yaşlanmasını durdurdu. Liseden hiç mezun olamamış gibi görünüyorlardı.

Blondie ve Dolls gibi gruplar kılık kıyafet işlerine dalmışken, Television ve Patti Smith çok şairaneyken, The Ramones çok punk’tı ve bir parodiydi. Queens’ten, deri motosikletçi ceketleri giyen ve Ramone soyadını taşıyan dört genç adam; Beatles ve çağdaşlarının “İngiliz İstilası”nı pop haritasına eklemesine benzer bir şekilde, punk’a bir isim verdiler. The Ramones ve The Beatles arasındaki bağlantı başka düzeylerde de mevcuttur. The Ramones, sadece rock kültürü ve Beatles’ın onlara öğretmiş olduğu dersleri tekrarlıyordu. Beatles, kariyerinin başında “kare as”tı ve bir grubun üyeleri olarak ortaya çıkmışlardı. Aynı saç kesimine ve ortak bir mütevazı imaja sahip dört genç adam, onları ulaşılabilir bir ürün haline getiren bir imaj. The Ramones da aynı soyadını ve deri ceketleri kullanarak aynı taktiği uyguladı.

“Ramon”, Beatlemania’nın ilk dalgaları sırasında Paul McCartney’in otel rezervasyonlarında kullandığı takma isimdi (RS #507 s. 135). Ramon, Ramone’a dönüştü ve 1974’te dört lise serserisi bu soyadını ve gelecek yıllarda punk rockın simgesi olacak bir imajı üstlendi. Yırtık kotlar, spor ayakkabılar ve deriden oluşan gardropları Punk’ı kişileştirdi. Giydikleri günlük sokak giysileri, glam’i eskitti ve rockı sokaklara geri döndürdü.

The Ramones punkın kare asıydı; Punk’ı görsel olarak ulaşılabilir bir ürün haline getirdiler. Punk’ı görselleştirmek önemliydi. Bir imaj yaratmak, genellikle fikirden ürüne giden yolda bir katalizördür. Beatles, bir örnek saç kesimleri ve takım elbiseleriyle milyonların gönlünü fethetti. The Ramones, teklifsizlik ve basitliğiyle, Punk’ı yeni nesil rock dinleyicilerinin beynine soktu. Ramones’un müziği, basit üç-akorluk rock’tı. O dönemdeki başka hiçbir müzik, Dolls ve Blondie’nin kız gruplarına saygı duruşu hariç, rockın masumiyetini hatırlatmıyordu.

Ele aldıkları gençlikle ilgili konular, rock ikonografisine dönüştü. Grubun rock çağıyla ilgili “Do You Remember Rock’n Roll Radio?” ve ölümsüz kült “Rock’n’Roll High School” (1979’da filmi de çekildi) gibi sevgi dolu şarkıları vardı. The Ramones’un “bunu herkes yapabilir” imajı ve yaklaşımı, gelişmekte olan bir rock dinleyicisi ve eleştirmeni dönemini etkiledi. Rock, daha önce hiç bu kadar basit görünmemişti ve duyulmamıştı. Bu bir bakıma Ramones’un problemlerinden biriydi. Gündelik sabıkalı yaklaşımları yüzünden, Ramones’u ciddiye alanlar çok azdı. Yeni bir moda mıydılar, yoksa rock müziğin yeniden dirilişi mi? Ramones’un müziği ve estetiği çok basit görünüyordu – bir maskaralık, ama tarzları o kadar ham ve sıkıydı ki, çok az grup bunun gücünü taklit edebiliyordu.

The Ramones, rock’n’roll’un eritme potasıydı. Orijinal kadrolarında vokalist Joey davulcuydu, davulcu Tommy de yapımcıydı. Kısa süre sonra Tommy davula geçti ve rock piyasasındaki saf girişimleri, şansa dönüştü. The Ramones CBGBs’de ilk kez 1974’te çaldı, 1975’te düzenli programa başladılar. 1976’da Sire Records’la kontrat yaptılar ve ulusu punk rockça hazırladılar. İlk albümleri “The Ramones” US Top 100’e giremedi ama grubun etkisi rock dünyasına sızmaya başladı.

Trouser Press’in Haziran/Temmuz 1976 sayısının arka kapağında, The Ramones’un ilk albümünün neredeyse kendisinin parodisi olan bir ilanı var. “MÜZİKLERİ BOWERY’Yİ KASIP KAVURDU… ŞİMDİ DE ÜLKEYİ KASIP KAVURACAK!” Ramones’un bugünün güzellik ve cazibe standartlarına uyduğunu hayal etmek komik. İlanda deriler ve Keds spor ayakkabıları içinde dört sıska adam görünüyor. Tommy’nin göbeği görünüyor ve Joey kırık bir kukla gibi duruyor. Ama bakışlarında bir şey var; hiçbiri kamerayı sallamıyor. Fotoğraf, ıslahevinde çekilmiş gibi duruyor.

İlan diyor ki: “THE RAMONES O KADAR PUNK Kİ, TEPKİ GÖSTERMEK ZORUNDA KALACAKSINIZ!”. İlanın altında İngiliz rock eleştirmeni Charles Shaar Murray’nin New Musical Express’te çıkan makalesinden bir alıntı var,

“Aynı anda hem o kadar eğlenceli, hem de samimiyetle sıkı ve güçlüler ki, doğru sebeplerle rock’n’roll’a âşık olan herhangi birini ister istemez büyülüyorlar.”

Murray’nin tarifi çok doğruydu; The Ramones mükemmel bir rock grubuydu. Hiçbir şey hakkında çok basit görünen rock şarkıları yazıyor ve söylüyor, ama bol keseden akor değişiklikleri ve rock yıldızı pozları olmaksızın rockın temellerine hâkim oluyorlardı.

Rock, tipik olarak gençliğin hayat tarzını yansıtıyordu – kısa süreli dikkat çekmek için yeterince hızlı, dinleyicinin dikkatini eğlenceden uzaklaştıracak kadar da ağır değil. The Beach Boys gibi, The Ramones’un müziği de görünüşte arabalar ve kızlarla ilgili tasasız betimlemelerdi – sürekli bir gençlik görünümü ve teması – ama Ramones’un basitliğinde üstün rock’n roll’un özü bulunuyordu. Müziklerinde kusursuz hızlı-rock müzik ve temalardan oluşan katmanlar vardı. New York rıhtımıyla ilgili bir şarkı olan “Rockaway Beach”te, rock temellerine dönüyordu. “Çikletle ritim tutuyorum / Güneş var ve ben de biraz istiyorum.”

The Ramones, rock müziğin iddialı olmakla ilgili değil, yapabileceğin şeyi en iyi şekilde yapmakla ilgili olduğunu anlamıştı. Ne yazık ki Ramones hiçbir zaman asıl hedeflerinin ötesine geçemedi ve pop yıldızları ortaya çıktıkça, onların imajıyla ilgili bir ikilem baş gösterdi. Basit imajıyla Ramones, barbarca ve temsil ettiği tazeliğin parodisi gibi görünüyordu. Aldıkları Ramone soyadı ve punk gardropları, Ramones’un yeni moda olarak değerlendirilmesini kolaylaştırdı. Ramones şimdi, dağılmalarından sonra bile kulağa hala şaşırtıcı biçimde aynı geliyor, sanki kendileri de medyanın onlar için yarattığı sessiz ama ölümcül rock imajına inanmışlar gibi.

Punk rock piyasasının boşluklarını ve radyonun tahammülsüzlüğünü aşan emsallerinin aksine Ramones, bir zamanlar ortaya koydukları punk küstahlığının parodisi haline geldi. Bir anlamda, Ramones’un kontrol ettiği punk saldırganlığı geçmişte kaldı, ama Ramones kendisi için yarattığı imajı aşamadı. Grup olarak The Ramones, daimi gençlik imajını yaratmıştı ve büyüdükten sonra bile bunun ötesine geçemedi.

Punk ikonu Sex Pistols gibi The Ramones da hemen durakladı. İki grubun etkisi de o kadar sert ve küstahçaydı ki değişim geçirmek, yumuşamak ve punkın saldırganlığını bozmak anlamına gelecekti. Bir anlamda büyümek, ihanet demek olacaktı. The Ramones, kendilerini punk yapan şey tarafından kıstırıldı. Gençlik idealleri ve basit saflıkları, onları esir etti. Bu tuzak, punkın medyadan payını almasına da engel oldu. Sex Pistols, Malcolm McLaren’ın ustaca planlanmış reklâm tekniklerine sahipti, grubun skandallarla dolu hayatını da unutmayalım. The Ramones sadece büyümeyi başaramadı ve değişim rüzgârında kayboldu. rockı etkileyecek ama Birleşik Devletlerde pek fazla para kazanamayacak bir müzikal dönemin geçici emanetine dönüştü.

BEAT’LERİN PUNK’LAR ÜZERİNDEKİ ETKİSİ

 1940’ların sonlarında ortaya çıkan beat kuşağı, batı kültürünün gençlik takıntılı artistik ve edebi idealistlerinin geleneğini devam ettirdi. Beatnik’ler kültürel normların dışında olduklarını iddia ediyorlardı, ama aslında yaratıları üzerinde de etkili olan orta sınıf mirasının ürünleriydiler. 19. yüzyıl sonlarında Fransa’da “bohemler” olarak bilinen bir grup genç sanatçı ve yazar, kültürel miraslarının sınırlamalarını ve normlarını reddetti. Beatler, bu Fransız bohemlerini ve onların sanatsal üretkenlikle ilgili romantik ideallerini taklit etti.

Birinci Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan “kayıp” kuşak, kendilerini savaşmak için henüz çok genç oldukları bir savaşın sonrasında iyileşmekte olan toplumun dışında bırakılmış hissediyorlardı. Beat’ler de kendilerini bu kuşağın modern bir versiyonu olarak görüyorlardı. Kayıp kuşak, yeni bir göç modeli ortaya çıkardı – beatler, gurbetçi olarak Paris’e gitmek yerine, New York ve San Francisco gibi kentlere göç ettiler.

Beatler, kendilerinden sonraki gençlik alt-kültürlerini de etkilediler. 1970’lerin ortalarındaki erken punk hareketi, yeni bir tür rock’n’roll müziği yaratabilmek için beat şiirine ve hayat tarzına öykünüyordu. Bu müzisyenler, zamanın rock müzisyenlerinden farklılaşmak için hem beatlerden hem de Fransız romantik şairlerinden büyük ölçüde esinlendiler.

1800’lerin sonlarındaki Fransız bohemleri, gençliği “özgürlük” olarak idealleştirdiler ve Fransız orta sınıfının sınırlamalarının dışına çıkarak hayatlarını dolu dolu yaşayabileceklerine inandılar. “Bohemian Paris”in yazarı Jerrold Siegel, bohem yaşam tarzının özünü açıklıyor “Bohemlik, burjuva hayatının dışındaki bir masal diyarı değildi, bu hayatın kalbinde ortaya çıkan bir çatışmanın ifadesiydi” (s. 10).

“Bohem” teriminin kökü Çekoslovakya’da çingenelerin yaşadığı bir bölgeye – Bohemia – dayanır. Fransız bohemleri, kendilerini çingene hayatını yansıtır halde buldular. “Bohemler, kendilerini yaratıcılık ve suçluluk arasındaki bir alacakaranlık kuşağında konumlandırdılar.” (Siegel, s. 4) Bu durum, hayatlarının kültürel ana-akıma uymayan yönlerinden biriydi. Bohemler, yerleşik orta sınıf tarafından çokça eleştirildiler. 1800’lerin sonunda bohem kültürünün temsilcileri büyük ölçüde sanatçılar ve yazarlar olduğu için, hayat tarzlarıyla ilgili tartışma, sanatsal üretim ihtiyacı ile toplumsal destek ihtiyacı arasındaki çatışmadan kaynaklandı. Siegel, Fransız bohem kimlik çatışmasının, bu tartışmayla belirdiğini savunuyor ve soruyor: “Kendini yetiştirme, hangi noktada bunu destekleyen toplum için faydalı ve kabul edilebilir olmaktan çıktı?” (s. 11). Bohem kültürünün ve uygulamasının bu yönü, tarih boyunca tekrar edilmiştir.

Kendilerinin kültürel normların dışında gören diğer hareketler gibi, beatler de yeni ve farklı olduklarını düşünüyorlardı. 20. yüzyılın başında Birleşik Devletlerden Paris’e göçen sanatçı ve yazarların kayıp kuşağı gibi, beatler de katı Amerikan geçmişlerinden uzaklaşmak istiyorlardı. Ama beatler, sürgünde gibi hissetmek için Birleşik Devletlerden ayrılmaya ihtiyaç duymuyorlardı.

John Clellon Holmes’un “Go!” adlı romanı, yazarın 1940’ların sonunda bir beat olarak yaşadıklarını anlatır. Roman, baş düşünürler ve onların hayatlarıyla ilgili gerçek hikâyelerle doludur. Romanın bir yerinde, karakterler New York’ta Dört Temmuz haftasonunu kutlamaktadır. Bu, onlardaki “gurbetçi” hissinin bir göstergesidir.

“İki gün boyunca herkesin coşkusu sürekli olarak artıyordu, sanki hepsi kalplerinin mahremiyetinde tatilin olağanüstü bir anısını taşıyorlardı, uzun zamandır çocukça kabul edilen ama yine de hepsine, memleketlerin deki sıcak, kayıp öğle öncelerini hatırlatan bir anı.” (s. 131)

Bu pasaj yazarın ve karakterlerin, banliyöye ait Amerikan miraslarını terk edip New York’ta yeni bir kimlik yaratmaya çalışmalarını anlatıyor. Kayıp kuşak gibi beatler de, evden uzaktaki şehirlerde teselli buldular.

Kendini “kayıp” olarak ilan eden kuşağın üyeleri, Birinci Dünya Savaşı’nın geride bıraktıkları yüzünden sürgündeydiler. Kayıp olduklarını düşünenler, Amerikan kimliğini yeniden inşa etmeye aklını takmış bir savaş-sonrası kültürüne yabancıydılar. Birçok sanatçı, Paris’e giderek Amerikan geleneğiyle bağlarını kopardı ve sanatsal alanları içinde özgür ruhlar olarak yeni kimlikler edindi.

Elli yıl sonra, benzer yabancılaşma kavramları New York’taki edebiyat ve müzik çevrelerinde kuvvet kazanıyordu. Beatler ve onları etkileyen önceki kuşaklar gibi, erken dönem punk-rock şarkı yazarları ve müzisyenler de yerleşik toplumun sınırları içinde yeni bir sanatsal alanda ilerlediklerini düşünüyorlardı. New York punkının çekirdeğini oluşturan müzisyenlerin çoğu, yeni bir hayata başlama umuduyla şehre gelen banliyö sakinleriydi. Punk rockın ortaya çıkışı erken dönem beatlerin edebiyat ürünlerinin ortaya çıkışına benziyordu – ana akımdan farklı, ama orijin olarak tamamıyla orta sınıf.

Daha sonra punk rock olarak anılacak hareketin içinde bulunanlar, sanatsal isyan kisvesi altında gençlik dürtüleriyle hareket eden seçkin bir müzisyen ve şair grubunun üyeleriydi. Erken dönem punklar, müzikal olarak radyoda duyulan ile New York’ta yazılıp söylenen arasında belirgin bir ayrım yaratıyorlardı. Erken dönem punk estetiği, basit ve bazen rahatsız edici müzik, cüretkâr ve çoğu zaman saldırganca olan bir moda anlayışı ve nihilist, uzlaşmacı olmayan sözleri birleştiriyordu. 1970’lerin başı ve ortalarında yerleşik olan pop müzik çoğunlukla yatıştırıcı, performans ve yapımda müzikal olarak karışıktı. Punk rock bundan ayrılıyordu. New York punkının ilk örnekleri radyoda çalınmadı ve hiçbir zaman listelere giremedi. Punklar, kendilerini bohem tahtının varisleri olarak görüyorlardı.

Şarkı yazarı/şair Richard Hell, Richard Meyers olan ismini değiştirdi ve 1970’lerin başında doğduğu kasabayı terk etti. New York’a göçtü ve birkaç yıl sonra kendine “kayıp” diyen kuşağın punk-rock karşılığı olan “Blank Generation” adlı şarkıyı yazdı. Britanya punk’ıyla ilgili “England’s Dreaming” adlı kitabın yazarı Jonathan Savage, Hell’in çabalarını şöyle değerlendiriyor:

“1975’in başında, Hell çok yönlü bir kaçış şarkısı yazdı. Fikir, 1960’lardaki bir beat kasasından, Rod McKuen’in ‘Beat Generation’ından ödünç alınmış tı, ama Hell ihtiraslıydı, sahte kültürü gerçek kültüre dönüştürmek istiyordu.” (s. 90)

Savage, Siegel’in “Bohemian Paris”te açıkladığı aynı ikileme dikkat çekiyor. Sanatçı toplumun dışında olduğunu savunuyor, ama toplumun desteğine ihtiyaç duyuyor ve inkâr ettiği kültürden kaynaklanan bir geçmişi var. Richard Hell, çatlağı gördü ve bundan yararlanmayı seçti. Kendini toplumdışı olarak gören her kültürel grup gibi punkın da bir piyasa değeri vardı ve Hell bundan kar elde etmeyi umuyordu. Hell, ekonomik olarak başarılı olamadı ama beatler ve kayıp kuşağın sürgünleri gibi kült statüsüne erişti.

Beatler, Fransız bohemleri ve Birinci Dünya Savaşı sonrasının kayıp kuşağının deneyimlerini yeniden yaşadılar. Doğup büyüdükleri banliyölerden ayrılıp şehirlere geldiler ve bu göçle birlikte Amerikan vatandaşı ve sanatçısı olmayı yeniden anlamlandırdılar. Beatlerin kültürel ve edebi ürünleri, Amerikan ana akımını onların farkına varmaya ve sonuçta onları desteklemeye zorladı.

Beatnik hareketinin, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Birleşik Devletlerdeki yaratılar üzerinde olağanüstü bir etkisi vardır. Beatlerin ilgilendiği sanatın ve ifadenin sınırları, 10 yıl sonra hippilerle ve bundan 10 yıl sonra da punk-rockla yeniden sınandı. Jerrold Siegel bunu şöyle özetliyor:

“Sanatsal, genç, bağımsız, yaratıcı veya şüpheli, Bohem tarzları modern hayatın yinelenen özellikleridir.” (s. 5)

PUNK, NASIL NEW YORK PUNK’IYDI?

Punk, ya da Britanya’da punk-rock’a dönüşen şey, Amerikan kaynaklı bir üründü ve kökleri Bill Haley ve Comets’in ilk rock akorlarından beat kuşağının en iyi yazarlarının ben-merkezci şiirine kadar uzanıyordu. Bu kültürel eserler Amerikan Punk’ını, o da İngiliz Punk’ını etkiledi. Punk’ın Amerika’daki etkisi oldukça tecrit edilmişti, ama İngiltere’deki etkisi rock müzikteki kültürel taklitçilik modeline iyi bir örnekti. İngiliz Punk’ı, Amerika’nın sunduğu en iyi ürünlerin, İngiliz zevkine hitap edecek şekilde dönüştürülmesiyle ortaya çıktı. Punk işadamı Malcolm McLaren, Amerika’nın İngiliz Punk’ı üzerindeki etkisini sezdi. 1975’te New York Dolls’un dağılmasından sonra, Dolls’un eski gitarlarından birini Sex Pistols gitaristi Steve Jones’a verdi (Savage, 97-99). McLaren rock ve tarihini iyi çalışmıştı; rock müziğin kültür hırsızlığıyla zenginleştiğini biliyordu.

Bugün, punkın New York çevresindeki saltanatından yirmi yıl sonra bile, punk hala İngiliz icadı olarak görülüyor. Punk’ın orijiniyle ilgili tartışmalar hiç de şaşırtıcı değil. Kültürel yaratılar her zaman dönüştürülmüştür ve kararsız pop dinleyicileri en son çıkan ürüne, onun köklerini aramayı hiç düşünmeden hakikilik niteliğini verme eğilimindedir. Üstelik İngiliz Sex Pistols ve The Clash, Amerikalı Patti Smith ve Television’dan daha punk görünüyorlardı. İngiltere’nin Punk’ı benimsediği dönemde New York’taki dinleyiciler ve müzik eleştirmenleri, plak firmalarının Amerikalı gruplara olan ilgilerini kaybettiklerini gördüler. Eleştirmenler, İngilizlerin neyinin bu kadar özel olduğunu merak etmeye başladılar. Amerikalı yazar Alan Betrock rock medyasının “malcolmizasyon”a eğilimli olduğunu söylüyordu ve “New York’un tarihsel bir iftiraya kurban gittiğini” öne sürüyordu. Betrock, 1960’ların “girl sound” unun New York’un Greenwich Village’ının folk çevresinden kaynaklandığını belgeledi ve iğneleyici bir dille New York’a neden itibar edilmediğini sordu (New York Rocker 43, 46). İngiliz punkının daha popüler olduğunu, çünkü punk gibi görünen tek Amerikalı grubun Ramones olduğunu da savlarına ekledi.

Punk’ın bu iki versiyonu, önce gelen Amerikan Punk’ı ve onun soyundan gelen İngiliz Punk’ı, birbirlerinden çok farklıydı. İngiliz Punk’ı agresif ve sertti, anında değişiklik istiyordu ve çözümle ilgilenmiyordu. Sex Pistols, anarşinin sonuçlarını umursamayan Anarchy in the UK gibi şarkılarla, İngiliz punkının tipik bir örneğidir. Buna kıyasla Amerikan Punk’ı tembel görünüyordu. İngilizlerin sert olduğu yerde o iğneleyiciydi ve İngilizlerin cahil olduğu yerde o şiirseldi. Amerikalı yaratıcılar, İngilizlere kopyalayabilecekleri dersler sundular ve İngilizler bunu bir adım ileri taşıyarak daha çok tanındılar.

İngiltere’nin ekonomik durumu, gençlik modasının imaj-bilinçli şiddet, kendini aşağılama gibi aşırı uçlara yönelmesinde etkili oldu. Tricia Henry, Break All Rules: Punk Rock and the Making of Style (Bütün Kuralları Çiğne: Punk Rock ve Stilin Yaratılışı) adlı kitabında punkın başarısını İngiltere’nin durgun ekonomisine bağlar. “1975’te Büyük Britanya’daki işsizlik oranı, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki en yüksek seviyelerden birine ulaşmıştı” (Henry 68). Punk, İngiliz gençliğinin hislerini, Amerikan gençliğinin hislerine oranla daha doğru temsil ediyordu. İngiliz punkının çatışmacılığına karşı Amerikan Punk’ı kaçamak görünüyordu. İngiliz punkının popülerliği New York’taki orijinlerini gölgede bıraktı çünkü Sex Pistols gibi gruplar ve bunların punk manifestosu yaklaşımları, Anarchy in the UK ve God Save The Queen gibi şarkılarda ele aldıkları konular, İngiliz saldırganlığını övüyordu.

“Tanrı kraliçeyi korusun

Ve onun faşist rejimini

Seni bir ahmağa dönüştürdü

Potansiyel bir hidrojen bombasına

Tanrı kraliçeyi korusun

O bir insan değil

Ve gelecek yok

İngiltere’nin düşünde”

Düşmanlık, İngiltere’nin sosyal ve ekonomik durumundan kaynaklanıyordu ve İngiliz gençliğini barış içinde bir arada yaşamak ve iyimser olmak için teşvik ettiği söylenemezdi. God Save The Queen’in “Gelecek yok, senin için gelecek yok” şeklindeki savaş çığlığı, çok olasıydı ve en azından parasal olarak gerçekleşeceğe benziyordu. Punk hareketi sırasında reşit olan nesil, liseden mezun olmuş ve kendini yüksek işsizlik oranlarıyla, yükselmenin çok zor olduğu bir ortam içinde bulmuştu. Bu kasvetli senaryo, çok az seçenek sunuyordu ve punk, İngiliz gençliği için yetersizlik hissini ortaya koymanın bir yoluydu. İngiliz gençler sosyal yardım ve işsizliğin moral bozucu etkileriyle uğraşırken, Amerika’da punk’la ilgili olan gençler bohem hayatı seçiyordu. Punk grupları kuran Amerikalı gençler için ekonomik koşullar o kadar da zorlu değildi. Çoğu kendi seçimiyle New York’a taşınıyordu ve kendilerine şehir sürgünü şekli veriyorlardı.

1960’ların ortasındaki İngiliz istilasında olduğu gibi, İngiliz punk grupları Amerikan müzik tarzlarını aldılar ve yorumlarını paraya çevirdiler. Erken dönem İngiliz rock gruplarının Amerikan Blues’unu Amerikalı dinleyicilere ihraç etmesi gibi, punk rockı da İngilizler meşhur etti. Rolling Stones’un, kolayca etkilenen genç zihni üzerindeki etkisini hatırlayan Patti Smith, 1976’da Creem Magazine için bir makale yazdı. “Rolling Stones, her biri birer zenci kadar seksi olan beş beyaz çocuktu.” Smith, Stones’un yaptığı rock müziğin, onu etkileyen blues kadar orijinal olduğunu söylüyordu. İngiliz istilasının parçası olan gruplar, esin kaynaklarını – siyah blues müzisyenlerini – taklit ediyorlar ve kendi Rock’n’roll’larını yeniden yaratmaya çalışıyorlardı.

Şüphesiz ki İngiliz istilası Amerikan topraklarına ulaştığında Rock’n’roll çağı engellenemezdi, ama Amerikan etkileri olmadan İngiliz istilası anlamını yitirirdi. Dikkatlice hazırlanmış bir taklit ve tazelik reçetesiyle İngiliz müzisyenler, Amerikan R&B’si (Rhythm and Blues) ve bluesu, Amerikalı genç dinleyicilere yeni keşfedilen bir şey gibi göstermeyi başarmışlardı. Aynı şey punk için de oldu. Amerika’nın İngiliz Punk’ı üzerindeki etkisine “new wave” dendi. Betrock’ın makalesinde de belirtildiği gibi Amerikan Punk’ı, İngiltere’nin gölgesinde kayboldu. Rock endüstrisinde Elvis ve The Beatles’tan daha küçük çaplı süperstarlar, hızlı bir düşüş yaşarlar. Başlangıçtaki popülariteleri çok büyük olmadığı sürece gruplar, içinden yükseldikleri ilgisizlik ve unutuluşa geri dönerler. Rock dinleyicisi küstahtır, ihtiyaçlarına cevap vermeyen hiçbir şeye ilgi göstermek istemeyen bir tüketici topluluğudur. Pop starları, varlıklarını sürdürebilmek için dinleyicinin isteklerine boyun eğer. 1950’lerin ortasındaki rock piyasasında Elvis, siyah tarzda rock müzik yapan beyaz bir sanatçı olarak ayakta kaldı. Derisinin rengi, o dönemde beyaz sanatçılara hitap eden piyasanın alarma geçmesini engelledi.

Arnold Shaw’un rockın kökleriyle ilgili kitabı, 1950’lerin müzik atmosferiyle ilgili paha biçilemez bir kaynak. The Rockin’ 50’s: The Decade That Transformed The Pop Music Scene, tüketicinin veya üreticinin piyasasına hitap etmek için rockın nasıl manipüle edildiğini gösteriyor. Shaw, Elvis’in başarısını uygulanabilirlik yönünden ele alıyor. 1954’e kadar siyah ve beyaz müzisyenler, farklı müzik listelerinde yer alıyordu – R&B ve pop listeleri. Ancak bu yılda siyah bir müzisyen pop listelerinde başarı elde etti (Shaw 73, 74). 1955’te, rock ortaya çıkmadan önce hüküm süren beyaz şarkı yazarları hala kendi “beyaz pop”larını canlı tutmak istiyorlardı (Shaw 3). Elvis’in ırkçılığı manipüle edişi, Debbie Harry’nin seksizmi manipüle edişinde olduğu gibi, piyasa içinde tutunabilmesini sağladı. 1950’lerin ortasındaki doğuşundan beri rock, ödünç alanın yanına ne kadar kar kalacağını görmek için bir ödünç alma modeli kurmuştur. Bu bağlamda İngiliz Punk’ı başarılıydı çünkü İngiliz tüketicisinin ihtiyacı olan bir şeye oynuyordu. Amerikalı tüketiciler ise yeni grupları ve onların müziğini anlamıyordu. Birleşik Devletler’in ekonomisi İngiltere’ninki kadar dibe vurmuş değildi, bu da Punk’ı Amerika’ya daha az uygun yapıyordu.

1960’ların sevgi ve mutluluğu ve “baby boom” kuşağından sonra, rockın başlangıcından beri en büyük plak müşteri kitlesi, halinden memnundu. Dinleyiciler yaşlanıyor ve yetişkinliğe geçiyorlardı. Amerikan Punk’ı 1972’de doruğa çıkıyordu, ama Amerikan pop listeleri tabii ki bunu yansıtmıyordu. Billboard’s Hottest Hot 100 Hits’e göre 1973’ün bir numaralı hiti, Tony Orlando and Dawn’un Tie A Yellow Ribbon Round The Ole Oak Tree’sinden Barbra Streisand’ın 1974 tarihli gözde film müziği The Way We Were’e kadar, liste başı şarkılar, punkın değil popun yansımalarıydı. Punk’a Amerikan pop listelerinde rastlamak mümkün değildi, ama bu sırada kendisini İngiliz tüketimi için yeniden ambalajlamakla meşguldü. Punk’ın doruk noktası Nixon’ın son ve Carter’ın ilk yıllarına denk geldi. İnsanlar agresif ve anlaşılması zor müzik yerine, cilalanmış tatlılık istiyorlardı. 1960’lar, tüketicinin hayalinde hala canlıydı ve punk henüz resmin bir parçası olmamıştı. Jim Curtis, Rock Eras: Interpretations of Music & Society 1954-1984 adlı kitabında, Nixon döneminde reşit olan, Nixon’ı baba figürü olarak alan bir kuşaktan bahseder. Eğer 1960’lar bu kuşağın çocukluğuysa, punk da ergenliğinin sonlarıydı ve yeni bir dinleyici kuşağı yetişiyordu. “Altmışlar, ancak Nixon istifa ettiğinde gerçekten bitmişti” (Curtis 296). Nixon 9 Ağustos 1974’te istifa etti, bundan 5 ay sonra ise Patti Smith bir plak şirketiyle anlaştı. Plak şirketlerinin gruplarla anlaştığı sırada, punkın ana dalgası Amerika’da artık bitmişti. Eğer Curtis’in kronolojisine inanırsak, punk bir on yılın sonuyla diğerinin başı arasında kaybolmuştu.

Punk zaman içinde kaybolmuş olabilir, ama o yeni bir müzik stili ve estetik yarattı. Punk, bir rock grubunda olmak için hippi veya müzik dehası olmanız gerekmediği anlamına geliyordu. 1960’ların rock’ının uzun gitar soloları geçmişte kalmıştı, punk basitlik demekti. Herkes bir punk grubunda olabilirdi; bu tamamen herkese açık bir kendin-yap (do-it-yourself) hareketiydi ve sonuçları da teşvik ediciydi. Yeni gruplar, kozlarını bu yeni müziğe oynuyorlardı. Fikir çok tutuldu ve sonunda İngiltere’ye ulaştı, ama Amerika’da satış başarısı gösteremedi. İngilizler, Punk’ı herkesin bildiği bir kavrama dönüştürürken, Amerikan punk-rockı unutuldu.

Tarzı nedeniyle punk, İngiliz müzik ve modasına New York’unkinden daha çok uyuyordu. Punk, bir sokak serserisiydi ve New York Punk’ı kabadayı olamayacak kadar garipti. New Yorklular ya frapan ve rüküş, ya da aşırı derecede entelektüel ve hayalciydiler. The Velvet Underground ve the New York Dolls gibi Amerikalı gruplarda bir sokak esintisi vardı ama onların rock ve sokak estetikleri hiçbir zaman İngilizlerinki kadar popüler olmadı. New Yorkluların mesajı ne kadar çarpıcı olursa olsun, İngilizler onu daha belirgin yaptılar. Lou Reed’in şiirsel yergileri umutsuz nihilizm fikirlerini su yüzüne çıkarsa da, mesajı insanlara ileten Sex Pistols gibi gruplar oldu. Reed, grubu the Velvet Underground ile modern ahlak bozukluğu hikâyeleri anlatıyordu. Şarkıları, arzularının ve şehrin cazibesinin esiri olmuş insanlarla doluydu. Uyuşturucu bağımlılarına ve transseksüellere onların bakış açılarından hitap ediyordu, yabancılaşmayı rock müziğin modern kumaşına sarıyordu. İngiliz Punk’ı bunu bir adım ileri taşıdı. New York Dolls’dan David JoHansen’in “Kişilik Krizi”yle ilgili (Personality Crisis) gergin anlatımındansa, Sex Pistols gibi İngiliz punkları gelecek olmadığını (No Future) haykırıyordu. The New York Dolls’un sözleri kasten şaka yolluydu, Sex Pistols’ınkilerse rahatsız ediciydi.

“Şimdi kesişen tüm yazgılarla birlikte

doğa ananın yolladığı

Aynan dolmaya başlıyor

arkadaşlarınla

Bu, kişiliktir.

Her görüntü karışmaya başladığında

Kişilik, zihnin karışmaya

başladığında.”

Pop listeleri, Amerika’nın punk’tan duyduğu hoşnutsuzluğu yansıtıyordu. Punk’ın erken dönemi boyunca 1 numara olan şarkılar, ülkenin rahatlatılmak istediğini gösteriyor. 1960’ların sonu, alıcıları the Beatles’ın kafa yapısına alıştırmıştı: “All You Need Is Love”. “Tie A Yellow Ribbon Round The Ole Oak Tree” ile gerçeklerden kaçmak dururken, neden “Heroin” ya da “Personality Crisis” gibi şeylerden bahsedip gerginlik yaratılsın ki? Amerika’nın görece başarısızlığıyla karşılaştırıldığında İngiltere’nin punk başarısı, kardeşler arasındaki rekabete benziyordu. Küçük olan, büyük olanı geçmeye çalışıyor ama kendi başarısı için diğerinin başarılarını sermaye ediniyor. İngiliz Punk’ı, kendi canavarını yaratmak için New York punkının en belirgin özelliklerini aldı – moda, basitlik ve isyankârlık. Genç İngiliz Punk’ı medyanın ilgisini daha çok çekti çünkü onun mesajı daha açıktı. İngiliz gruplar, Sex Pistols ve the Clash gibi isimlerle saldırganlıklarını gösterdiler. Television’dan Richard Hell’in dağınık-serseri görünüşünü ödünç aldılar ve New Yorklulara hiç itibar etmediler. New York Punk’ı doruktayken, Malcolm McLaren Amerika’nın punk potansiyelini fark etti ve dağılmış New York punk gruplarının üyelerini İngiltere’ye taşınmaları için ikna etmeye çalıştı. McLaren, punk rockı İngiliz gençliğine hitap edecek karlı bir metaya çevirebileceğini biliyordu. New York Dolls ve Richard Hell’in şehirli radyoaktif serpinti sığınağı atmosferine bayılıyordu ve onların estetiğini daha açık ve ulaşılabilir bir ürün olarak paketleyebileceğini biliyordu. Onun dikkatli gözlemleri sonucunda İngiliz Punk’ı ve modası, McLaren’in giysi dükkânlarından çıkıp duygusal ve ekonomik anlamda sürgünlerin arasına karıştı. O ve partneri Vivien Westwood, modern nihilist için görsel olarak çatışmacı giysiler yarattı. McLaren ve Westwood’un moda içgüdüleri sayesinde, punk dendiğinde insanlar McLaren giysilerini ve dükkânlarını düşünüyor. Onun ve Westwood’un fetiş yaratmadaki yeteneği, punk tarzını daha hatırlanır kıldı. New Yorklular rengi solmuş bir kotla sökük bir tişörtü tercih ederken, İngilizler tamamen yoldan çıktılar. Dikkatlice yırtılmış, sigara yanıklarıyla dolu, çengelli iğnelerle bir arada tutulan giysiler, tıraşlanmış ve boyanmış dik saçlarla tamamlanıyordu. İngiliz punk modası uçları temsil ediyordu, New York’taki esin kaynakları gibi tesadüfî ya da şairane olanı değil.

New York Punk’ı, daha iyi bir terim bulunamadığı için “punk” olarak anılan bir müzik çağıydı. Alan Betrock’ın New York Rocker’da yayımlanan 1977 tarihli makalesinde, Amerikalı grupların çoğu kendilerine “new wave” diyorlar ve Punk’ı İngilizlere bırakıyorlardı. New wave, aynı fikrin daha az şiddetli ve daha sanatsal versiyonuydu ve New York’lu gruplar arasındaki farkları daha kolay içine alabilirdi. İngiltere’nin Punk’ı popülerleştirmedeki başarısı, onun müzikal ve görsel ürünlerinin tutarlı olmasıydı. Clash, Damned, Sex Pistols gibi isimler dinleyicileriyle anlaştılar ve İngiliz gruplar neredeyse üniformalaşan, saldırgan bir moda geliştirdiler. New York Punk’ını sınıflandırmak kolay değildi; punk ortamı bir potada eriyen birçok etkinin çevresinde dönüyordu. İngiliz Punk’ı saldırganlık ve doğrudan müdahaleden bahsederken, New Yorklu ataları bunları balon pop albümlerinden Fransız bohem şairlerine kadar her şeyle birleştiriyordu (Savage 86). New Yorklular şoke etmek için giyinmiyorlardı, onların estetiği tamamen “olduğun gibi gel”di ve bu da Manhattan’ın gösterişi ve entrikaları içinde yeterli bir duruştu.

New York Punk’ı, punk modası ve müzik tarzının standartlarını belirledi. İngiltere’ye uydurulmak için manipüle edilmiş olsa da, popun türdeş eğilimlerinin sınırları içinde hala emsalsizdir. İngiliz ya da Amerikan Punk’ı pop kadar güvenli değildi, ama rockın ödünç alma ve dönüştürme modelini örnekliyordu. Rock müzik, aslında gençlik ve yaratmayla ilgiliydi ve statükodan ayrılma şeklinde başlamıştı. Punk, Amerika’daki orijinali ve İngiltere’deki yavrusuyla, bu geleneği sürdürdü.

Reklamlar

Mark Twain – Masturbasyon İlmi Üzerine Birkaç Düşünce

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yayıma Hazırlayan, Editör: Şenol Erdoğan

Eseri yayımlanması için tavsiye eden ve çevirtmeme vesile olan değerli ağabeyim Ulvi Yaman’a teşekkürlerimle elbette!

 
Önsöz

 

Avrupa turu yaparken Mike Twain, “Fransa’da ne yaz, ne kış, ne de ahlak var,” demiştir. Bu bağlamda 1879’da Paris’de yazar ve şairlerden oluşan bir klüpte “Masturbasyon İlmi Üzerine Birkaç Düşünce” isimli konuşmasını yazdı ve okudu.

O akşam Twain oldukça ısrarlı bir şekilde konuyla boğuşmaya karar vererek elindeki konuda ne kadar usta olduğunu sergiledi.

Ama Twain’in metnine dalmadan önce sözcüklerinin neden şoke edici geldiğini, ve konuşmasının pek çok yıl boyunca sansürlendiğini anlamak için tarihsel bir perspektif edinmeliyiz.

Eski Roma’da popüleritesi azami boyuta ulaştıktan sonra masturbasyon Kilise’yi Kuranlar tarafından ayıplandı. İncilleri’nde spermini yere fışkırtan ve bu sapkın kabahatten dolayı Tanrı tarafından öldürülen Onan’ın (Onanism, masturbasyon kelimesi de buradan geliyor) hikâyesini okudular. Onan’la aynı kaderi paylaşmamak için Hristiyan keşişler buz gibi suda yıkanarak “etin nefsini kırdılar”. Bazıları işi kendilerini hadım etmeye kadar götürdü. (İronik bir şekilde kilisenin “kişinin kendisine zarar vermek” olarak gördüğü şey kendini sakatlamak değil, mastürbasyondu.)[1] 2. yüzyılda yazılan Barnabas Mektubu’nun yazarı itaatsiz penis hakkında, “Musa çükten tiksinirdi.” der.

Orta Çağlarda Katolik Kilisesi mastürbasyonun sonsuza dek cehennemde olmayı garantileyen ölümcül bir günah olduğunu ilan etti -hala geçerli olan bir  inanış.

Papa’dan her ne kadar nefret etseler de Protestan Reformcular Onan’dan daha çok nefret ediyorlardı. “Onan’ın aşırı derecede kötü eylemi,” diyordu burnundan tüterek Martin Luther, “ensest veya zinadan daha bile berbat.”

Mark Twain’in zamanında doktorlar Tanrı’nın mastürbasyon yapanları bizzat tek tek avlamasa da, mastürbasyonun kötü etkilerinin kesinlikle erken bir ölüme yol açacağını söylüyorlardı. 1903 yılından kalma tipik bir tıbbi metin uyarısı:

 

Oğlunuza cinsel organları tuttuğunda ya da harekete geçirdiğinde bütün vücudunun       bundan acı çekeceğini söyleyin. Bu yüzden adına “kişinin kendisine zarar vermesi”     deniyor. O günah berbat, hatta yalan söylemek ya da bir şey çalmaktan bile daha kötü.    Bunlar da sapkın şeyler olmalarına ve ruhu kirletecek olmalarına rağmen kendine zarar             vermesi hem ruhunu hem de bedenini kirletecektir. Bu iğrenç alışkanlık tüberküloz,             felç ve kalp hastalıklarının önünü açar. Pek çok çocuğun aklını kaybetmesine sebep         olmuştur; kimileri de büyüdükten sonra intihar eder.

 

Viktoryen gazetelerde erkek bekâret kemerleri, cinsel isteği azaltan haplar ve hatta ereksiyon halindeyken baskı yapacak metal kıskaç reklamları veriliyordu. Toplumun katı, tenkit dolu gözlerinde erillik iktidarsızlıkta kuruyup gidiyordu.

Bütün bu baskıların arasında Mark Twain tek başına bir duruş sergiledi. Satir akan kalemini çıkarıp çok iftira edilen organın savunması için kalktı, gerçek erkekliğin yalnızca cesaretini muhafaza etmekten fazlası olduğunu gösterdi.

Ve işte Mark Twain’in pübik bağımsızlık ilanı.

-S. C. Theodore, The Dirty Parts of the Bible‘ın yazarı

 

 


Masturbasyon İlmi Üzerine Birkaç Düşünce

 

Yetenekli selefim sizi “sosyal kötülük -zina”ya karşı uyardı. Hünerli yazısında teferruatlı bir şekilde konuyu inceledi; üzerine söylenebilecek başka hiçbir şey kesinlikle yoktu. Ahlak hedefi ile iyi çalışmasını devam ettireceğim ve sizi kendi kendine zarar verme adı verilen boş zaman değerlendirme türüne karşı uyaracağım -buna bağımlı olduğunuzu görüyorum.

 

Gerek eski, gerek yeni, sağlık ve etik konularında yazmış bütün büyük yazarlar bu heybetli konu ile karşılaşmışlardır; bu, değer ve öneminin bir kanıtıdır. Bu yazarlardan bazıları bir tarafı, diğerleri bir başka tarafı tutmuşlardır.

 

İlyada’nın ikinci kitabında Homeros şevkli bir şekilde, “Elinizi ya bana mastürbasyon yapmak için ya da beni öldürmek için kullanın,” der.

 

Commentaries’de Sezar şöyle der: “Yalnızın yoldaşıdır; terk edilmişin arkadaşı; yaşlı ve iktidarsızın velinimeti; bu görkemli oyalanmaları oldukça beş parası olmayanlar bile zengindir.”

 

Başka bir yerde bu harika gözlemci şöyle der: “Onu oğlancılığa tercih ettiğim zamanlar var.”

 

Robinson Crusoe: “Bu hassas sanata ne kadar borçlu olduğumu anlatamam.”

 

Kraliçe Elizabeth: “Bekaretin siperidir.”

 

Zulu kahramanı Cetewayo: “Ötsün kuşun elinde, aksi değmez zahmete.”

 

Ölümsüz Franklin: “Mastürbasyon icadın anasıdır.” Ayrıca: “En sağlam ilke mastürbasyondur.”

 

Michelangelo ve diğer Eski Ustalar -Eski Ustalar bir kısaltma, bir hülasadır- da benzer bir dil kullanmışlardır. Michelangelo Papa İkinci Julius’a şöyle demiştir: “Kendini ihmal etmek asilce bir harekettir, kişisel gelişim yararlıdır, kendine hâkim olmak erkekçedir, ama gerçekten büyük ve esin kaynağı olan ruhlar için kendine zarar verme ile karşılaştırıldığında bunlar basit ve tatsız kaçar.”

 

Yazdığı en son ve en zarif şiirlerden birinde Bay Browning ondan sonsuza kadar akıllardan silinmeyecek hoş bir dizede şöyle bahseder, “Kimse bilmez ama sever, Kimse dillendirmez ama över.”

 

Bu meşhur sanatın savunucu ve en ünlü ustaları ondan işte böyle bahsederler. Onu kötüleyen ve karşı çıkanların sayısı da çoktur; güçlü iddialar öne sürmüş ve ona karşı keskin açıklamalar yapmışlardır.

 

Tartışmasız bir otorite olan uzman Brigham Young şöyle der: “Diğer şeyle kıyaslandığında yıldız böceği ile yıldırım arasındaki fark gibidir.”

 

Solomon: “Ucuzluğu dışında önerilecek bir tarafı yok.”

 

Galen: “Bu büyük uzvu, bu hatrı sayılır organı böyle hayvani bir duruma indirgemek utanç verici. Biz bilim taraftarları ona “Büyük Çene Kemiği” lakabını taktık ki böyle bir şeyi nadiren yaparız. Onu böyle kullanmaktansa Kemiğin kafasını kesmek daha uygundur. Os frontisi böyle bir işe koşmaktansa onu kesip atmak daha iyi olur.

 

Büyük istatistikçi Smith Parlamento’ya verdiği Rapor’da şöyle der: “Bence bu yolda, diğer yollarda olduğundan çok daha fazla çocuk heba oldu. Bu sanatın yüksek otoritesinin onu bizim hatırımıza yetkili kıldığı inkâr edilemez; ama aynı zamanda zararlı olduğu için onu ayıp saymamız gerektiğini düşünüyorum.

 

Bay Darwin insan ve aşağı hayvanlar arasındaki bağın maymun olduğu teorisinden vazgeçmek durumunda kaldığı için çok üzgündü. Bence aceleci davrandı.

 

Bu ilmi tatbik eden insan dışındaki tek hayvan maymundur; yani bizim kardeşimizdir; aramızda bir duygudaşlık bağı ve ilişki var. Bu marifetli hayvana münasip bir kitle verirseniz diğer işlerini bir kenara koyup tahrik olacaktır; eğilip bükülmesinden ve suratındaki esrik ifadeden, performansına zeki ve insani bir şekilde önem verdiğini göreceksiniz.

 

Bu tahrip edici meşgaleyle aşırı derecede uğraşanları kolaylıkla ayırt edebilirsiniz. Şöyle: yeme, içme, sigara içme, bir araya gelip eğlenme, gülme, şakalaşma ve ayıp hikayeler anlatma eğilimleri olacaktır -ve çoğunlukla resim çizmek isteyeceklerdir.

 

Alışkanlığın sonuçları: Hafıza kaybı, cinsel güç kaybı, neşe kaybı, umut kaybı, karakter kaybı ve soy kaybı.

 

Cinsel münasebetin o kadar türü arasında bu en az önerilenidir. Eğlenceli bir şeye göre çok kısa sürer; bir işe göre çok yorucudur; kamu arzında ise çok para yoktur. Salonda münasip kaçmaz ve en kültürlü toplumlarda sosyal tablodan uzun zaman önce silinmiştir.

 

Günümüzün gelişim ve ilerleme çağında ise yüksekten atma kardeşliğine indirgendi. En terbiyeli kişiler arasında bu iki sanat artık gizlice tatbik edilir -gerçi herkes razı olduğunda ve yalnızca erkekler varsa iyi toplumlarda hala temel ah çekme üzerindeki ambargonun kaldırılmasına izin vardır.

 

Meşhur selefim size bütün “sösyal kötü” formlarının kötü olduğunu öğretti. Ben ise o formlardan bazılarından özellikle uzak durulması gerektiğini öğretmek isterim; yani sonuç olarak şöyle diyorum: Cinsel anlamda hayatınızı kumarda yiyecekseniz, haddinden fazla Tek Başınıza mücadele etmeyin.

 

Bedeninizde devrimsel bir ayaklanma hissederseniz, Vendome Column’unuzu başka bir yola sürün -içinizden çıkarmayın.

[1] Twain’in konuşmasındaki uydurma atıfların aksine bu önsözdeki bütün atıflar doğrudur.

ERNEST HEMINGWAY * YAZARLIK ÜZERİNE

51juFD9+YgL._SX319_BO1,204,203,200_
Editör: Larry W. Phillips
Sunuş: Charles Scribner, Jr.
Türkçesi: Deniz Kurt

ÖN SÖZ

Ernest Hemingway’in halkın gözündeki savaş muhabiri, avcı ve açık deniz balıkçısı imajı genelde yazma sanatına gösterdiği hayat boyu adanmışlığını gölgede bırakma eğiliminde oldu. Bağlılığının derecesini yalnızca en yakınındakiler anlayabildi. Oysa Hemingway için, ne kadar cazip olursa olsun diğer her türlü uğraş yazarlık kariyerinden sonra ikinci sırada geliyordu. Meşhur kendini beğenmişliğinin altında daima kendini zanaatine bütünüyle adamış bir sanatçı olmaya devam etti. Kimi zaman yazmaktan bahsetmekte ilham perisini küstürmekten korkuyormuşçasına batıl denebilecek bir isteksizlik gösterdi.

Fakat diğer vakitler, yeni bir eserin zorluklarıyla boğuşmadığı zamanlarda, yazma sanatı ve hatta kendi yazma metotları hakkında özgürce söyleşmeye istekliydi. Bunu mektuplarında ve diğer yazılarında elinizdeki kitabı oluşturmaya yetecek kadar sıklıkla yaptı.

Fikirlerinin toplandığı bu derleme Hemingway’in hedefleri ve ilkeleri hakkında daha çok şey bilmek isteyen okurları için yazarın kitaplarına farklı bir ışık tutacak. Sözcükleri bir araya getirmek gibi çetin bir işe dair pratik tavsiyeler arayan azimli yazar adayları için bu sayfalar gözlem, öneri ve püf noktalarıyla dolu bir altın madeni görevi görecek.

Hemingway’in yayıncısı ve arkadaşı olarak edebi yaratıcılık hakkında öğrendiklerinin yeni neslin yazarlarıyla paylaşıldığını bilmenin onu mutlu edeceğini düşünüyorum. Kendi eserleriyle ilgili küçümseyici ve aşağılayıcı yorumları olacağına eminim, ancak inanıyorum ki Larry Phillips’e yazarlık hakkındaki fikirlerini işe yarar ve ilgi çekici bir şekilde derlediği için içten içe minnettar olurdu.

Charles Scribner, Jr.

 

 

GİRİŞ

Ernest Hemingway yazarlık kariyeri boyunca yazmak hakkında konuşmanın kötü şans getirdiğine inandı. “Göstermenin veya anlatmanın kelebeğin kanatlarını ve şahinin tüylerindeki düzeni” bozacağına dair bir inanç benimsedi.

Bu inancına rağmen yaşamının sonlarına doğru hiç niyeti olmayan şeyi yaptı. Hemingway roman ve öykülerinde, editörlere, arkadaşlarına, meslektaşlarına ve eleştirmenlere yazdığı mektuplarda, röportajlarında ve konuyla ilgili makalelerde sıklıkla yazmaktan bahsetti. Üstelik konu hakkında, yaşamış herhangi bir yazar kadar iyi ve isabetli yazdı. Yazarlık konusundaki içinde bulundukları metinden genelde kolayca alıntılanabilecek yorum ve gözlemleri yaşamı boyunca birikip azımsanmayacak büyüklükte bir eser oluşturdu.

Bu derlemeye yol açan süreç birkaç yıl önce başladı ve büyük olasılıkla bu tarz kitaplarda her zaman olduğu gibi yazara ve eserlerine duyduğum hayranlık ve yazmanın kurallarıyla ilgili kendi arayışlarımdan doğdu. Fikri aslında Henry Miller’ın yazarlık konusuna değinen pasajlarını toparlayarak benzer bir çalışma yapmış olan Thomas H. Moore’dan aldım.

Bir adamın bir konu hakkında hayatı boyunca dile getirdiği fikirleri toplamak ilginç bir çalışma oldu. Birinin belli bir konu hakkındaki düşüncelerinde beklenebileceği gibi Hemingway’in de yazarlık hakkındaki fikirleri darmadağın, deyim yerindeyse dünyasının dört bir tarafına saçılmış durumdaydı. Hepsini toplayıp kategorilere ayırırken tuhaf bir şey oldu. Rastgele farklı zamanlarda, bazen aralarında onlarca yıl olan, farklı şehir ve ülkelerde yapılmış yorumlar birbirlerine sihirli bir şekilde yapboz parçaları gibi uymaya başladı.

Bu büyük ihtimalle röportajları yazıya dökenler bu tarz durumlara aşinadır. Kişi bazen cümlenin ortasında konudan sapar, bir süre başka şeylerden bahseder, sonra tekrar ilk konuya dönüp düşüncesini tam bıraktığı yerden alıp konuşmaya devam eder. Hemingway’in yazarlık hakkındaki ayrı ayrı görüşleri oldukça geniş bir makale, mektup ve kitap kütlesinden toplanınca, başka materyalin satır aralarına dikte edilmiş ve gönderilmesi yıllar sürmüş bir mesaj oluşturdu. Bu havayı korumaya özen gösterdim.

Bu kitap Hemingway’in yazarın doğası ve hayatının bileşenleri hakkındaki düşüncelerinin yanı sıra yazma sanatı, çalışma alışkanlıkları ve disiplini hakkında yazarlara yardımcı olabilecek net tavsiyeler içeriyor. Hemingway kendisini satır aralarındaki genel kültürü, nüktedanlığı, mizahı, kavrayışı ve yazarın ve mesleğin dürüstlüğüne dair ısrarıyla belli ediyor.

Umuyorum ki bu kitap dünyanın her yerindeki yazarlara, edebiyat öğrencilerine ve normalde ayrı ayrı arayıp bulmaları gereken yazıları tek cilt halinde toplamış olmasıyla sıradan okuyucuya bir yardım ve ilham kaynağı olacak. Bazı yazarlar Hemingway’in Afrika’nın Yeşil Tepeleri’nde dediği gibi yalnızca başka bir yazara bir cümle daha yazabilmesi için yardım etmek üzere doğmuşlardır. Dilerim bu derleme birçok cümlenin yazımına katkıda bulunur.

Charles Scribner Jr. ve Charles Scribner’s Sons’dan Michael Pietsch’e kitabın hazırlanmasındaki paha biçilmez yardımları için minnettarlığımı dile getirmeyi borç bilirim.

Monroe, Wisconsin

Ocak 1984

Larry W. Phillips

 

 

 

 

 

 

ERNEST HEMINGWAY

YAZARLIK ÜZERİNE

 

BİR

Yazarlık Nedir ve Neye Yarar?

Ömrüm bitmeden tüm dünyanın, en azından gördüğüm kadarının resmini yapmak istiyorum; yüzeysel bir şekilde değil derinlemesine, özünü yakalayarak.

Mrs. Paul Pfeiffer’a, 1933

Selected Letters, s. 397

Bütün iyi kitapların ortak bir özelliği vardır; gerçekte olanlardan daha sahicidirler. Birini okumayı bitirdiğinde olan biten senin başından geçmiş gibi hissedersin ve sonra iyisi, kötüsü, coşkusu, pişmanlığı ve hüznü, insanları ve yerleri ve havasıyla tamamen sana ait bir parça olur.

By-Line: Ernest Hemingway, s. 184

Kimse gerçekten bilemez, anlayamaz ve hiç kimse işin sırrını veremez. İşin sırrı şiiri düzyazı gibi yazmak ve bu da yapılması en zor şey.

Mary Hemingway’den,  How It Was, p.352

Bir şey daha. Sembolizm falan yoktu. Deniz denizdir. Yaşlı adam yaşlı adamdır. Çocuk çocuktur ve balık balıktır. Aynı şekilde köpek balıkları da sırf köpek balıklarıdır. İnsanların sembolizm dediği şey saçmalık. Bundan ötesini ancak zaten biliyorsan görürsün.

Bernard Berenson’a, 1952

Selected Letters, s. 780

Sahiden iyi bir eseri defalarca okusan da nasıl yapıldığını anlayamazsın. Çünkü iyi edebiyatta daima bir gizem vardır ve bu gizem didiklenip incelenemez. Sonu gelmez ve her zaman mevcuttur. Her okuyuşta yeni bir şey görür veya öğrenirsin.

Harvey Breit’a, 1952

Selected Letters, s. 770

Birinci ağızdan öyküler yazmaya başladığında, insanların inanacağı kadar gerçekçi şeyler yazarsan okuyucular neredeyse her zaman yazdıklarının senin başından geçmiş olduğunu düşünür. Bu gayet doğal, çünkü o öyküleri uydururken onları anlatıcının başına gelmiş gibi yazman gerekir. Eğer bunu yeterince iyi kotarırsan, okuyucuyu da olayların kendi başından geçtiğine inandırabilirsin. Böylelikle asıl hedefine yaklaşır, öykünü her türlü gerçekliğin ötesinde gerçek kılarak okuyucunun yaşantısına dahil olmaya ve hafızasının bir parçası haline gelmeye başlarsın. Okurun öykü veya romanı okurken fark etmediği, ama ruhu duymadan hatıralarına ve deneyimlerine sızıp hayatının parçası haline gelen bazı şeyler olmalıdır. Bu da hiç kolay iş değil.

Kennedy Kütüphanesi’nin koleksiyonu yayınlanmamış el yazmalarından,

Rulo 19, 178

Birkaç kişinin seni hatırlaması için bir şeyi bir defa yapmak yeterlidir. Fakat o işi yıllarca yaparsan birçok kişi seni hatırlar ve çocuklarına anlatır. Onların çocukları ve torunları bile seni hatırlar ve eğer işin edebiyatsa kitaplarını okuyabilirler. Eğer yeterince iyiyse, insanlar var oldukça onlar da var olur.

Malcolm Cowley’den, “A Portrait of Mr. Papa”

Life Ocak 10, 1949

 

 

 

 

 

 

İKİ

Yazarın Özellikleri

Hayatım boyunca sözcüklere onları ilk defa görüyormuşçasına baktım. . . .

Mary Welsh’e, 1945

Selected Letters, s.583

Öncelikle yetenek olmalı, hem de büyük yetenek. Kipling’inki gibi bir yetenek. Sonra disiplin olmalı, Flaubert’de olan cinsten. Sonra ise olasılıkları kucaklayan bir kavrayış ve taklitçiliği önleyecek, Paris’teki standart metre kadar değişmez, katışıksız bir bilinç gerekli. Bunlardan başka, yazar zeki olmalı, önyargısız olmalı ve en önemlisi hayatta kalabilmeli. Bir insanda tüm bu özellikler olsun, üstüne de bir yazarı bunaltan tüm o baskıdan da sağ çıksın. Zaman öylesine kıt ki, yazarın en büyük başarısı hayatta kalmak ve işini bitirebilmektir.

Green Hills of Africa, s. 27

. . . yazarlığı son derece ciddiye almak iki mutlak gereklilikten biridir. İkincisi ise maalesef yetenektir.

By-Line: Ernest Hemingway, p. 214

İyi bir yazarın en mühim yeteneği içindeki sarsıntıya dayanıklı bir zırva dedektörüdür. Bu bir yazarın radarıdır ve tüm büyük yazarlarda vardır.

George Plimpton, “An Interview with Ernest Hemingway”

The Paris Review 18, İlkbahar 1958

Hak ve haksızlık anlayışı olmayan bir yazar roman yazacağına kalkıp özel çocukların gittiği bir okulun yıllığını düzenlesin daha iyi.

George Plimpton, “An Interview with Ernest Hemingway”

The Paris Review 18, İlkbahar 1958

İyi bir yazar mümkün olduğunca her şeyi bilmelidir. Tabii ki her şeyi bilemeyecektir. Büyük yazarlar adeta bilgiyle doğmuş gibi görünürler. Fakat esasında, diğer insanlara göre daha kısa bir sürede ve bilinçli pratik olmadan öğrenme becerisiyle ve bilgi olarak sunulan şeyi kabul edecek veya reddedecek zekayla doğmuşlardır. Çabucak öğrenilemeyecek bazı şeyler vardır ve onları öğrenmenin bedelini elimizdeki tek şey olan zamanla ağır bir şekilde öderiz, ki onlar hayattaki en basit şeylerdir. Onları bile öğrenmek hayat boyu sürdüğü için insanın hayattan aldığı her bir küçük yenilik çok pahalıya mal olur ve ardında bırakabileceği tek miras da budur. Düzgün yazılmış her roman sıradaki yazarın kullanımına açık toplam bilgiye katkıda bulunurken gelen yeni yazar da doğuştan kullanım hakkına sahip olduğu birikimi anlamak ve özümsemek ve vakti gelince çıkış noktası olarak kullanmak için yaşamının göstermelik de olsa bir kısmını mutlaka bedel olarak ödemek zorundadır.

Death in the Afternoon, s. 191-192

İyi yazarlık gerçek yazarlıktır. Eğer bir adam bir öykü uyduruyorsa öykünün gerçekliği adamın sahip olduğu hayat bilgisiyle ve işine gösterdiği özenle doğru orantılıdır. Böylece uydurduğu şey gerçeğe uygun olur.

By-Line: Ernest Hemingway, p. 215

Fare: Peki ya hayal gücü?

M.: Dürüstlük dışında iyi bir yazarın sahip olması gereken tek şeydir.  Hayattan ne kadar çok şey öğrenirse hayal ettikleri o kadar gerçekçi olur. Gerçeğe yeterince yakın hayaller kurabilirse insanlar anlattığı şeylerin sahiden olduğunu, onun yalnızca aktardığını düşünecektir.

By-Line: Ernest Hemingway, p. 215

{Editörün notu: “Muhabir” olarak yazan Hemingway “M.” Olarak kısaltılmıştır. “Fare” M.’nin genç yazara taktığı addır.}

Fare: Bir yazar için küçük yaşta en iyi alıştırma nedir?

M.: Mutsuz bir çocukluk.

By-Line: Ernest Hemingway, p. 215

 

 

 

 

 

 

 

ÜÇ

Yazmanın Eziyeti ve Hazzı

Muhabir: Yazar olmaya karar verdiğiniz net bir an hatırlayabiliyor musunuz?

Hemingway: Hayır, kendimi bildim bileli yazar olmak istedim.

George Plimpton, “An Interview with Ernest Hemingway”

The Paris Review 18, İlkbahar 1958

Bence temelde iki kişi için yazarsın. Öncelikle tamamen mükemmelleştirmek amacıyla kendin için, ki durum bu değilse ne ala, sonra da okuma yazma bilsin bilmesin, hayatta olsun olmasın sevdiğin kadın için.

Arthur Mizener’e, 1950

Selected Letters, s. 694

Bugün yine romanım üzerinde çalışacağım. Yazmak güç iş Max, ama hiçbir şey daha iyi hissettirmiyor.

Maxwell Perkins’e, 1938

Selected Letters, s. 474

Bu aralar her gün çalışıyorum ve iyi gidiyor. Hayat çok durağan oldu. Yine de başka her şeyden daha eğlenceli. Hatırlar mısın yaşlı Ford [Maddox] nasıl da sürekli yazardı, [Joseph] Conrad yazarken nasıl acı çekerdi? Yapılacak iş değil vs. derdi. Sen de yazarken acı çeker misin? Ben hiç çekmem. Yazmadığım zaman, veya yazmaya başlamadan hemen önce anam ağlar; sonrasında da bomboş ve bombok hissederim. Fakat hiçbir zaman yazarkenki kadar iyi hissedemem

Malcolm Cowley’e, 1945

Selected Letters, s. 604-605

. . .yazmak asla yapılabileceği kadar iyi yapılamayan bir şeydir. Sürekli bir meydan okumadır ve hayatımda yaptığım her şeyden daha zor. Bu yüzden yapıyorum, ve iyi yapınca mutlu oluyorum.

Ivan Kashkin’e, 1935

Selected Letters, s. 419

La Coruna’da oturmuş kanıt bekliyorum. . . . Şimdiye kadar gelmiş olması lazımdı, dua ediyorum gelsin. Yazdığım kahrolası bir şeyi okumam lazım ki kendimi herhangi bir şey yazmış olduğuma inandırıp nihayet yeni bir şeye girişebileyim. Belki bu hissi bilirsin.

Barklie McKee Henry’ye, 1927

Selected Letters, s. 254

Charlie, hiçbir şeyde gelecek yok. Umarım aynı fikirdesindir. Bu yüzden savaşa benziyor. Her gün ve her gece yüksek olasılıkla öldürülebilir ve bir daha yazmak zorunda kalmayabilirsin. Bana para ödense de ödenmese de mutlu olmak için yazmak zorundayım. Bu berbat hastalıkla doğmuşum. Seviyorum yazmayı. Bu daha beter. Durumumu hastalıktan kabahate çeviriyor. Şimdiye kadarki herkesten daha iyi yazma isteğim ise saplantıya. Saplantı korkunç bir şey. Umarım sende hiç olmamıştır. Bende kalan bir tek o.

Charles Scribner’a, 1940

Selected Letters, s. 503-504

Bilirsin kurgu, daha doğrusu düzyazı yazarlığın en zor kısmıdır. Sırtını yaslayabileceğin güvenilir bir dayanağın yoktur. Elindekiler yalnızca boş sayfan, kalemin ve gerçekliğin kendisinden daha sahici şeyler yaratma zorunluluğundur. Somut olmayanı alıp somutlaştırman ve onu okuyucunun yaşamının bir parçası olabilecek kadar normal göstermen gerekir.

Bernard Berenson’a, 1954

Selected Letters, s. 837

“Yazarlığınızı kendisi başlı başına bir amaç olarak yapmaya değer buluyor musunuz?”

“Ah, evet.”

“Emin misiniz?”

“Tamamen.”

“Bu çok hoş olmalı.”

“Öyle,” dedim. “Zaten başka hoş yanı yok.”

Green Hills of Africa, s. 26

Hep Helen iyi değilken iyi çalışırdı. Tam kararında huzursuzluk ve sürtüşme varken. Bazen de kaçınılmaz olarak yazmak zorunda olduğu zamanlar olurdu. Bilinçli olarak değil de bağırsağın peristaltik hareketleri gibi. Kimi zaman bir daha asla yazamayacakmış gibi hissetse de eninde sonunda tekrar iyi bir öykü daha yazabileceğini bilirdi.

Her şeyden daha eğlenceliydi. Bu yüzden yaptığını daha önce fark etmemişti. Bu bilinçli bir seçim değil, yalnızca olabilecek en muhteşem zevkti. Bu zevke yaklaşan başka hiçbir şey yoktu.

The Nick Adams Stories, s. 238

Yazmanın kuralı yoktur. Bazen kendiliğinden ve kusursuz bir şekilde gelir. Bazen kayayı matkapla delip parçalamaya benzer.

Charles Poore’a, 1953

Selected Letters, s. 800-801

Yazmayı seviyorum. Fakat hiçbir zaman giderek kolaylaşmıyor ve yapabileceğinden daha iyisini yapmaya uğraştığın sürece de kolaylaşmasını beklememelisin.

  1. H. Brague, Jr.’a, 1959

Selected Letters, s. 893

 

 

 

 

 

 

 

 

DÖRT

Ne Hakkında Yazmalı

Bir kitabın en iyi kısımları yazarın sadece tesadüfen kulak misafiri olduğu şeylerden de oluşabilir koca hayatının enkazından da. Biri diğerinden daha iyi değildir.

  1. Scott Fitzgerald’a, 1929

Selected Letters, s. 305

Kişisel trajedini unut. Hepimiz zaten baştan hapı yutmuş olsak da adamakıllı yazabilmen için ciddi ciddi incinmen gerekir. Fakat incindiğin zaman da acınla sahtekarlık yapma, kullan onu. Bir bilimadamı tarafsızlığında yaklaş, ancak sırf senin veya tanıdığın birinin başına geliyor diye lüzumsuz önem atfetme.

  1. Scott Fitzgerald’a, 1934

Selected Letters, s. 408

Çok komik bir kitap yazmak için önce büyük eziyet çekmek gerekir.

William B. Smith, Jr.’a, 1924

Selected Letters, s. 139

Dostoyevski Sibirya’ya sürgün edilince Dostoyevski oldu. Yazarlar haksızlıkla tıpkı kılıçlar gibi dövülür.

Green Hills of Africa, s. 71

Demek ki çocuklar öykü anlatamaz. Neden biliyor musun? Tahtaya kaldırsan bile anlatamazlar. Eğer bir öykün varsa anlatması kolaydır. İnsanlar inanmasa bile sen dosdoğru ve gerçek bir şekilde anlatabilirsin.

Bir yazar öykülerinin derli toplu olması ve fotoğraflar gibi derinliksiz olmaması için doğal olarak onları uydurmak zorundadır. Ama öyküler yine de bildiklerine dayanır.

Charles Scribner’a, 1949

Selected Letters, s. 678

. . . yazarlıkta ne başarı edindiysem bildiğim şeyleri yazarak edindim.

Maxwell Perkins’e, 1928

Selected Letters, s. 273

Üst kattaki o odada bildiğim her şey hakkında birer öykü yazmaya karar verdim. Yazarlık kariyerim boyunca da bunu yapmaya çalıştım; sıkı ama faydalı bir disiplindi.

A Moveable Feast, s. 12

Yazabileceğin şeyler hakkında yazıp düzgün bir iş çıkartmaya çalışmanın çığır açan dev tablolardan daha iyi olduğuna inanıyorum. Romancıların o muhteşem kitapları kaç yaşında yazdıklarına bir bak.

Maxwell Perkins’e, 1926

Selected Letters, s. 229-230

Asla yapmayacağım tek şey yeni şeyler eskiler kadar popüler değil gerekçesiyle kendimi herhangi bir konuda tekrarlamaktır. İnsanlar daima okudukları en sonuncuya benzeyen öyküler bekler.

Maxwell Perkins’e, 1932

Selected Letters, s. 377

Keşke uçaklar hakkında yazabilecek kadar iyi bir yazar olsaydım. Faulkner bunu Pylon’da ne güzel becermişti. İlk olsam tamam da, birinin zaten yapmış olduğu şeyi bir daha yapamazsın.

Hervey Breit’a, 1956

Selected Letters, s. 863

. . . Tolstoy’u ve savaşın bir yazar için ne kadar faydalı bir deneyim olabileceğini düşündüm. Savaş en önemli temalardan biri olmanın yanı sıra, hakkında dürüstlükle yazmanın en zor olduğu olduğu konulardandır. Savaşa tanık olmamış yazarlar savaşı kıskançlıkla bir oyuncak, bir garabet, veya bir hastalık gibi göstermeye çalışsalar da, savaş aslında sadece kaçırdıkları telafi edilemez bir deneyimdir.

Green Hills of Africa, s. 70

Savaş hakkındaki öykülerimde konuyu dikkatli ve dürüst bir şekilde ele alıp birçok açıdan inceleyerek savaşın tüm yüzlerini göstermeye çalıştığımı bilmenizi isterim. Yani sakın bir öykünün salt benim bakış açımı anlattığını düşünmeyin çünkü durum kesinlikle bu kadar basit değil.

Savaşın kötü olduğunu biliyoruz. Yine de bazen savaşmak şart oluyor. Ne var ki savaş hala kötüdür ve bunu söyleyen kimseye yalancı diyemeyiz. Savaş hakkında dürüstçe yazmak son derece karmaşık ve zor bir iş. Örneğin çok basitçe ve kişisel bir şekilde ele alırsak, İtalya’daki savaşta bir çocuk olarak çok korkmuştum. İspanya’da ise ilk birkaç haftadan sonra korkum kalmamıştı hatta gayet mutluydum. Ancak başkalarındaki korkuyu anlamamak veya varlığını inkar etmek kötü yazarlık olur. Sadece bütün olayı şimdi daha iyi anlıyorum. . . .

Asker kaçakları ve kahramanlar, korkaklar ve cesurlar, hainler ve asla hain olamayacak insanlar hakkında eşit derecede anlaşılabilir yazabilmek isterdim. Bu tür insanlar hakkında çok şey öğrendik.

Rus eleştirmen Ivan Kashkin’e, 1939

Selected Letters, s. 480

. . . ihtilaller bir yazar için en iyi, en eksiksiz savaşlardır. Stendhal bir savaş gördü ve ona yazmayı Napoleon öğretti. Aslında herkese öğretiyordu da, başka kimse öğrenmedi.

Afrika’nın Yeşil Tepeleri, s. 71

Sana “Konunun Önemi” başlıklı bir deneme yazmamı ister misin? Savaşı kaçırmaktan dolayı bu kadar hassas olmanın sebebi savaşın olabilecek en iyi konu olması. Azami materyali bir araya getiriyor, aksiyonu hızlandırıyor ve normalde görmen için bir ömür geçmesi gereken türlü şeyi meydana çıkarıyor. Three Soldiers’ı müthiş bir kitap yapan savaştı. Streets of Night’ı berbat yapan da Boston. . . . İkisi de diğeri kadar güzel yazılmıştı; bana yanıldığımı söylediğini duyar gibiyim. Belki de yanılıyorumdur. Senin de görünüşe göre keşfetmiş olduğun üzere aşk da iyi bir konu. Diğer önemli konular zenginleri ve fakirleri yaratan para konusu. Ayrıca açgözlülük. Beyler, bu çocuk nutuk çekmekten yoruldu. Yavan bir konuda yazmanın acizlik olduğunu söylemek zorundayım. Cinayet iyi bir konu, bir dahaki kitabına nefis bir cinayet koy ve gerisini düşünme.

  1. Scott Fitzgerald’a, 1925

Selected Letters, s. 176-177

Olan bitenden haberin varsa yaşadığımız şu lanet olasıca zamanlar öylesine heyecan verici ki Bugün’ü bırakıp kurgusal bir geçmişe gitmek eğer kusursuz bir şekilde canlandırılmamışsa çok zor.

Charles Scribner’a, 1947

Selected Letters, s. 631

Dünyada yapılabilecek en zor şey insan üzerine gerçekten dürüst düzyazı yazmak. Önce konuyu tanımalı, sonra da nasıl yazılacağını bilmelisin. İkisi de bir ömürlük işler . . .

By-Line: Ernest Hemingway. S. 183

Madam, bütün öyküler yeterince uzayınca ölüme çıkar, ve hiçbir gerçek öykücü de bunu sizden saklamaz.

Death in the Afternoon, p. 122

 

 

 

 

 

BEŞ

Yazarlara Tavsiyeler

En temelden başlayarak yazmayı öğrenmeye çalışıyordum.

Death in the Afternoon, s. 2

Başta nasıl olduğuna bak. Yazar tepeden tırnağa enerji ve heves doludur ama okuyucuya hiçbir şey aktaramaz. Sonra enerjini harcarsın, hevesin geçer ama nasıl yazacağını öğrenirsin ve gençliği geride bıraktığında yaptığın iş gençken yaptığından daha iyi olur.

  1. Scott Fitzgerald’a, 1929

Selected Letters, s. 306

. . . bazen bir öyküye başlayıp da tıkandığımda ateşin önüne oturur ve küçük portakalların kabuklarını ateşin ucuna doğru sıkıp yanarken çıkardıkları mavi alevleri izlerim. Ayağa kalkar, Paris’in çatıları üzerinden bakarak: “Endişelenme. Nasıl her zaman yazdıysan şimdi de yazacaksın. Tek yapman gereken doğru bir cümle yazmak. Bildiğin en doğru cümleyi yaz,” diye düşünürüm. Sonunda o cümleyi yazar ve böylece devam ederim. O sıralar kolaydı bunu yapmak, çünkü daima bildiğim, gördüğüm ya da birinden işittiğim doğru bir cümlem olurdu. Titizlikle veya bir şeyi tanıtır, takdim edermiş gibi yazmaya başlarsam o özenilmiş süslü püslü kısmı kesip atabileceğimi ve yazmış olduğum ilk doğru, yalın açıklayıcı cümle ile yeniden başlayabileceğimi keşfettim.

A Moveable Feast, s. 12

Yazmaya çalışırken, senden beklenenden veya sana öğretilenden farklı hissettiğini bilmenin dışında en zor şeyin olan biteni, yaşadığın duyguları uyandıran esas eylemleri yazıya dökmek olduğunu fark ettim. Gazetede yazarken ne olup bittiğini anlatır, bir veya başka bir taktikten faydalanarak o gün olmuş herhangi bir şeyi belli bir algı çerçevesine oturtan güncelliğin de yardımıyla okuyucuya amaçladığın duyguyu iletebilirsin. Ama esas mevzuya, duyguyu yaratan ve bundan bir ya da on yıl sonra, hatta biraz şans ve sade bir anlatımla sonsuza dek aynı doğrulukta olacak eylem ve olgu sekansına hakim değildim ve buna ulaşmak için elimden geleni yapıyordum.

Death in the Afternoon, s. 2

Benim için . . . mesele bir tasvir sorunuydu ve bir gece uyanıp gerçekten görmüş olduğum ama sanki hafızamın sınırlarımın tam dışında kalan şeyi hatırlamaya çalışıp sonunda tamamen başardığımda çözdüm. (Matador) suratı beyaz ve kirli, pantolonunun ipek kumaşı belden dize kadar yırtılmış bir şekilde ayağa kalkarken kiralık pantolonun, yırtık iç çamaşırının pisliği ve uyluk kemiğinin temiz, dayanılmaz derecede temiz beyazlığıydı gördüğüm ve önemli olan şey buydu.

Death in the Afternoon, s. 20

Fare: Bir yazar kendini nasıl eğitebilir?

M.: Önünde olup biteni izle. Balığa gittik diyelim, herkesin tam olarak ne yaptığını gör. Balığın zıplaması seni keyiflendiriyorsa bu duyguyu uyandıran eylemi net olarak bulana dek hafızanı tara. Oltanın sudan yükselişi mi, misinanın üzerindeki damlalar düşene dek bir keman teli gibi gerilmesi mi, yoksa suya vurması ve zıpladığında sıçrattığı sular mı? Etraftaki sesleri ve söylenenleri hatırla. Sende duygu uyandıran şeyi, heyecanı yaratan eylemi bul. Sonra bunu net olarak okuyucunun da anlayabileceği ve seninle aynı şekilde hissedebileceği şekilde yaz. Bu dört dörtlük bir egzersizdir.

Fare: Tamamdır.

M.: Veya değişiklik olsun diye başkasının kafasına gir. Sana fırça attığımda kendini nasıl hissettiğin kadar benim kafamdan geçenleri de duyumsamaya çalış. Carlos Juan’a küfrederken ikisinin tarafından da bak. Sadece kimin haklı olduğunu düşünme. Bir insan olarak durum ya olması gerektiği gibidir, ya da değildir. Bir insan olarak kimin haklı kimin haksız olduğunu bilirsin. Karar vermen ve bu kararları uygulaman gerekir. Bir yazar olarak ise yargılayamazsın, anlamalısın.

Fare: Tamamdır.

M.: Şimdiyi dinle. İnsanlar konuşurken onları tamamıyla dinle. Kendi söyleyeceğin şeyi düşünme. İnsanların büyük kısmı çoğu zaman ne dinler ne de izler. Bir odaya girdikten sonra çıktığında odadaki her şeyi biliyor olmalısın ve üstelik sadece bununla da kalmamalısın. Eğer o oda sana bir şey hissettirdiyse, sana o hissi verenin ne olduğunu net bir şekilde  bilmelisin. Bunun pratiğini yap. Şehre indiğinde tiyatronun önünde bekle ve insanların taksi veya otomobillerden inişlerinin bile birbirinden ne kadar farklı olduğuna bak. Pratik yapmanın binlerce yolu vardır. Ayrıca daima diğer insanları düşün.

By-Line: Ernest Hemingway, s. 219-220

İkinci olarak, insanların sorularına verdikleri cevaplar dışında söylediklerini dinlemeyi uzun zaman önce bıraktın. Dinlemene gerek bıraktırmayacak kadar iyi malzemen de vardı. Bir yazarı kurutan budur işte, (hepimiz kururuz, bunu kişisel bir hakaret olarak alma) dinlememek. Her şeyin kaynağı budur. İzlemek, dinlemek. Yeterince iyi görüyorsun. Ama dinlemeyi bıraktın.

  1. Scott Fitzgerald’a, 1934

Selected Letters, s. 407

. . . Pamplona değişti elbet, ama esas biz yaşlandık. . . . Her şeyin yok olduğunu gördük ve yine göreceğiz. Harika olan ise dayanmak, işini yapmak, görmek, duymak, öğrenmek ve anlamak; ve bildiğin bir şey varsa onu vakti gelince öyle çok da geç kalmadan yazmak. Eğer bir bütün olarak net bir şekilde görebiliyorsan dünyayı, bırak kurtarmak isteyenler kurtarsın. Zira o zaman gerçeğine uygun yaptığın her parça bütünü yansıtır. Mesele çalışmak ve bunu yapmayı öğrenmektir.

Death in the Afternoon, s.278

“. . . önceden bilmiyormuşum gibi okumaya çalışıyorum, böylece oku oku bitmeyecek.

A Moveable Feast, s. 138

Görüyorsun, tüm öykülerimde karşı tarafa gerçek hayat hissini vermeye çalışıyorum. Bunu hayatı yalnızca betimlemek veya eleştirmek için değil gerçekten yaşatmak için yapıyorum. Yani benim bir yapıtımı okurken onu yaşarsın. Bunu da kitabına güzel olan kadar kötüyü ve çirkini de koymadan yapamazsın. Çünkü her şeyin güzel olması inandırıcı olmaz. Hayat böyle değil. İstediğim şekilde yazmanın tek yolu her iki tarafı, üç hatta dört boyutu göstermek.

Dr. C. E. Hemingway’e, 1925

Selected Letters, s. 153

Yazarlığımı analiz etmeye ve el işçiliğini bir kenara bırakarak betimlemek yerine yaratmaya başladığımdan beri yazmak harikulade bir işe dönüştü. Ancak çok da zordu ve bir roman kadar uzun bir şeyi nasıl yazacağımı hiç bilmiyordum. Bazen tüm sabahı bir paragraf üzerinde çalışarak geçiriyordum.

A Moveable Feast, s. 156

İstediğim etkiyi yaratmak için sözcükler ve doğrudan ifadeler yerine dolaylı anlatım kullanmaya çalışırım her zaman. Ama belki de doğrudan ifadeler kullanmaya da ihtiyacımız var.

Owen Wister’a, 1929

Selected Letters, s. 301

Hayatım boyunca üstünde çalıştığım, kolayca ve rahatça okunmasını, kısa gözükmesine rağmen gözle görülür dünyanın ve insanın iç dünyasının tüm boyutlarını içermesini amaçladığım roman [Yaşlı Adam ve Deniz] işte bu. An itibariyle yazabileceğim en iyi düzyazı örneği.

Charles Scribner’a, 1951

Selected Letters, s. 738

[Ezra Pound] . . . bana tıpkı sonradan belli durumlarda belli insanlara güvenmemeyi öğreneceğim gibi sıfatlara güvenmemeyi öğreten adamdı.

A Moveable Feast, s. 134

Bir ülkeye ilk bakışın çok kıymetlidir. Belki de başkalarından çok senin için ama olsun. Yine de, yazdığını sonradan ne yaparsan yap ama bunu mutlaka kelimelere dökerek ifade etmeye çalışmalısın.

Green Hills of Africa, s. 193

Gertrude’un [Stein] beni haşlamasını seviyorum çünkü insanın burnunu Kaf Dağı’ndan indiriyor, hatta yere sürtüyor. Kitabı çok beğendiğini söyledi ama esas bilmek istediğim neresini ve neden beğenmediğiydi. Başarısız kısımların hayal gücüm yerine görsel hafızamdan yola çıkarak yazdığım kısımlar olduğunu söyledi.

  1. Scott Fitzgerald, 1929

Selected Letters, s. 310

İspanya’ya gittim. . . . Amacım Cezanne gibi taşraya odaklanmak, ufak ufak çalışıp günümü gün ediyorum. . . . 100 sayfa uzunluğunda ve hiçbir şey olmuyor, taşra müthiş ve hepsini kafamdan uydurduğum için hepsi gözümün önünde ve bir kısmı tam olması gerektiği gibi oluyor . . .

Gertrude Stein’a, 1924

Selected Letters, s. 122

Yapmaya çalıştığım şey taşrayı öyle bir anlatmak ki bitirdiğinde sözcükleri unutmuş olacaksın ama Taşra bir parçan olmuş olacak. Bunu yapmak çok zor çünkü yazdığın sürece taşrayı bütünüyle ve sürekli görmek, ama romantikleşmekten kaçınmak zorundasın.

Edward O’Brian’a, 1924

Selected Letters, s. 123

Bazı günler taşrayı o kadar iyi yazardım ki neredeyse bir açıklığa çıkmak ve tepeye tırmanıp gölün ucunun ötesindeki dağları görmek için ormanın içine dalabiliyordum.

A Moveable Feast, s. 91

Cezanne’ın çizdiği gibi yazmak istiyordu.

Cezanne önce işin tüm püf noktalarıyla başlamıştı. Sonra hepsini en ufak parçalarına ayırıp esas istediğini inşa etmişti. Bunu yapmak felaket zordu. O en iyisiydi; daima en iyisi. Buna tapınma denemezdi. Nick taşra hakkında yazmak ve Cezanne’ın resimde yaptığını edebiyatta yapmak istemişti. Bu insanın içinden gelmeliydi. Püf noktasıyla falan yapılacak şey değildi. Kimse taşra hakkında daha önce böyle yazmamıştı. Kendisini bu sebepten neredeyse kutsalmış gibi hissediyordu ve ölümüne ciddiydi. Dişinle ve tırnağınla bunu sen de yapabilirdin; ve eğer gözlerini iyi kullanırsan

The Nick Adams Stories, s. 239

Hava durumunu şu lanet kitabına koymayı unutma. Havanın nasıl olduğu çok önemlidir.

John Dos Passos’a, 1932

Selected Letters, s. 355

Noktalama konusundaki tavrım olabildiğince gelenekseldir. Eğer sahada kriket sopalarıyla bilardo istekalarına izin verilseydi golfün ne anlamı kalırdı? Kendi reformlarını yapma hakkını elde etmen için önce sıradan ekipmanla herkesten çok daha iyi olabileceğini kanıtlaman gerekir.

Horace Liveright’a, 1925

Selected Letters, s. 161

Sözlüğe ihtiyaç duyan bir yazarın aslında yazmaması lazım. Sözlüğü baştan sona en az üç defa okuyup bitirmiş ve çoktan ihtiyacı olan bir başkasına ödünç vermiş olmalıydı. Bir yere uyan yalnızca belli sözcükler vardır ve benzetmeler (getirin bakayım sözlüğümü) arızalı mühimmattan farksızdır (şu an için daha aşağılayıcı bir şey düşünemiyorum).

Bernard Berenson’a, 1953

Selected Letters, s. 809

Muhabir: Genç yazarlara gazetede çalışmayı önerir misiniz? Kansas City Star’daki eğitiminizin size ne kadar yardımı dokundu?

Hemingway: Star’da basit, açıklayıcı cümlelerle yazmayı öğrenmek zorundaydık. Bunun herkese faydası vardır. Gazetede çalışmanın bir yazara kesinlikle zararı olmaz; hatta zamanında bırakmayı becerebilirse faydası dokunur.

George Plimpton, “An Interview with Ernest Hemingway”

The Paris Review 18, İlkbahar 1958

Bu kitap için çok çalıştım. Neredeyse bitti. Geriye kalan tek şey şu olağanüstü sihirli son dokunuşu gerçekleştirmek.

Archibald MacLeish’e, 1936

Selected Letters, s. 453

Bir kitabı bitirdikten sonra duygusal olarak tükenmiş oluyorum. Eğer değilsem duyguyu okuyucuya bütünüyle aktaramamışım demektir. Her neyse, en azından bende böyle oluyor.

Charles Scribner’a, 1952

Selected Letters, s. 778

 

 

 

 

ALTI

Çalışma Alışkanlıkları

Fare: Öykülerinizi sonunda ne olacağını bilerek mi yazıyorsunuz?

M.: Neredeyse hiçbir zaman. Uydurmaya başlıyorum ve yazarken ne olacaksa olmasına izin veriyorum.

By-Line: Ernest Hemingway, s. 217

Fare: Bir yazar günde ne kadar yazmalı?

M.: Durmak için en iyi zaman kitabın en rahat ilerlediği ve sırada ne yazacağını bildiğin zamandır. Her gün bunu yaparsan asla tıkanmayacağın bir kitap yazarsın. Sana söyleyebileceğim en değerli şey bu, unutmamaya çalış.

Fare: Tamamdır.

M.: Rahatça yazabiliyorken bırak ve ertesi gün başına tekrar oturana kadar hiç düşünme ve endişelenme. Böylece bilinçaltın sürekli olarak bu konu üzerinde çalışacaktır. Eğer bilinçli olarak düşünür ve tasalanırsan fikri öldürürsün ve beynin daha çalışmaya başlamadan yorulmuş olur. Bir roman yazmaya başladığında ertesi gün ne yazacağını hakkında endişelenmek kaçınılmaz olandan korkmaya benzer. Her halükarda devam etmek mecburiyetindesin. Yani korkunun ecele faydası yok. Roman yazabilmek için bunu öğrenmek zorundasın. İşin en zor kısmı romanı bitirmektir.

Fare: Endişelenmemek nası öğrenilir?

M.: Düşünmeyerek. Düşünmeye başladığın anda kendini durdur. Başka şeyler düşün. Bunu öğrenmen şart.

By-Line: Ernest Hemingway, s. 216-217

Yazı yazdığım zaman yazdıklarımı sonradan okumak benim için elzemdi. Ne yazdığını düşünmeyi bırakmazsan ertesi gün devamını getirene kadar konuyu öldürürsün. Alıştırma yapmak, bedenen yorulmak gerekliydi ve sevdiğin kişiyle sevişmek harika bir duyguydu. Her şeyden daha güzeldi. Fakat sonrasında, için boşaldığında, tekrar başlayana dek konu hakkında düşünmemek ve tasalanmamak için okumak lazım. Yazarlığımın pınarını son damlasına dek kurutmak yerine dibinde hala ilham varken durmayı ve gece boyunca kendisini besleyen kaynaklarla yeniden dolmasına izin vermeyi öğrendim.

Çalıştıktan sonra kafamı yazmaktan uzaklaştırmak için bazen Aldous Huxley, D. H. Lawrence veya o ara kimin kitabı basıldıysa onu veya Sylvia Beach’in kitaplığından veya rıhtımdaki dükkanlardan bulabildiğim kitapları okurdum.

A Moveable Feast, s. 25-26

Kalemi bıraktığım andan itibaren ertesi gün yeniden yazmaya başlayana kadar yazdıklarımı hiç düşünmemeyi de yine o odada öğrendim. Böylelikle bilinçaltım konu üzerinde çalışmaya devam ederdi. Bu sırada diğer insanlara kulak vermeyi, çevremdeki şeylerle ilgilenmeyi, öğrenmeyi umuyordum. Bir yandan da okuyarak işim hakkında fazla düşünüp yazma yetimi kaybetme riskinden kurtulurdum. Hem şans hem disiplin yardımıyla iyi biş iş çıkardığımı düşünerek o merdivenlerden inmek muhteşem bir duyguydu ve işte o zaman Paris’te istediğim her yere gitmekte özgürdüm.

A Moveable Feast, s. 13

Bir öyküyü bitirdikten sonra hep bomboş hissederim kendimi. Aynı anda hem mutlu hem de mutsuz, sanki seviştikten sonraki gibi. Çok güzel bir öykü yazdığıma emin olsam da ancak ertesi gün okumadam tam olarak ne kadar iyi olduğunu anlayamazdım.

A Moveable Feast, s. 6

Fare: Yazmaya başlamadan önce daha önce yazdıklarınızın ne kadarını okursunuz?

M.: En iyisi her gün en baştan başlayıp düzelte düzelte kaldığınız yere kadar gelerek oradan devam etmektir. Yazdıklarınız artık bunu her gün yapmanıza izin vermeyecek kadar uzadıysa her gün iki üç bölüm kadar geriye gidin, haftada bir de baştan sona okuyun. Böylece bütünlük sağlayabilirsiniz. Ayrıca yazı rahatça akarken durmanız gerektiğini unutmayın. Bu, kendinizi kurutana dek devam etmenin aksine akışı canlı tutar. Eğer durmazsanız ertesi gün kendinizi bitap ve devam edemeyecek halde bulursunuz.

By-Line: Ernest Hemingway, s. 217

Scott’ın EDEBİYATA yaklaşımı fazla ciddi. Olayın yalnızca elinden geldiğince iyi yazabilmek ve başladığın şeyi bitirmek olduğunu anlayamadı.

Arthur Mizener’a, 1950

Selected Letters, s. 695

En berbat ve çaresiz haldeyken devam etmelisin. Bir roman için yapılacak tek şey vardır, o da lanet şeyin sonunu getirene kadar durmadan devam etmektir.

  1. Scott Fitzgerald, 1929

Selected Letters, s. 306

Şunu [Silahlara Veda] mümkünse burada bitirip birkaç ay bir kenara kaldırmak ve sonra yeniden yazmak istiyorum. Bitmiş bir kitabı tekrar yazmak bir buçuk iki aydan daha uzun sürmüyor. Ama benim için tekrar yazmaya girişmeden önce kitabın iyice dinlenmesini beklemek çok önemli.

Maxwell Perkins’e, 1928

Selected Letters, s. 276-277

Teslim tarihine kadar kitaptan uzaklaşmak için ne kadar sürem olduğunu bana bildir. Ne kadar vaktim olursa o kadar iyi, çünkü uzaklaşmak sıcağı sıcağına göremediğim şeyleri görmeme, öyküdeki boşlukları doldurmama ve gereken yerleri sağlamlaştırmama imkan tanıyor.

Charles Scribner’a, 1949

Selected Letters, s. 684

Buraya dönünce kitabı [Silahlara Veda] yeniden yazmaya başlamak için can atar oldum. Fakat bitireli yalnızca bir ay oldu ve büyük ihtimalle Florida’ya iyice yerleşene kadar bir kenara bırakmak daha iyi olacak. Güneş’i [Güneş de Doğar] Eylül’de bitirmiş ve yeniden yazmaya Aralık’a kadar başlamamıştım. Bu kitap üzerinde çalışırken hep bir gün önce yazdıklarımın üzerinden gittiğim için bunu yeniden yazmak çok değişiklik gerektirmeyecek. Yine de yazarken keyif aldığım ama bunu okuyucuya aktaramadığımı hissettiğim yerleri bulabilmek için bir süre dokunmayacağım.

Maxwell Perkins’e, 1928

Selected Letters, s. 285

Genellikle sabahları yazmaya başlamadan önce hiçbir şey okumam ki işe kimsenin yardımı olmaksızın, etkisi altında kalmaksızın ve sunduğu muhteşem örneklere veya omzumun üstünden beni izlemesine maruz bırakılmaksızın girişebileyim.

Bernard Berenson’a, 1952

Selected Letters, s 790

Tek gerekenler mavi kaplı not defterleri, iki kurşun kalem ve bir kalemtıraş (çakı çok ziyan ediyordu), mermer kaplı masa, sabahın erken saatlerinin kokusu ve biraz temizlik yapmaktı. Sağ cepte şans için bir at kestanesi ve tavşan ayağı taşınırdı. Tavşan ayağının kürkü çoktan yıpranmış, kemikler artık aşınmaktan pürüzsüzleşmişti. Pençeler cebin astarını tırmalarken şansın yanında olduğunu bilirdin.

A Moveable Feast, s. 91

İşte bitirene kadar bunu [Çanlar Kimin İçin Çalıyor?] yazmaya devam edeceğim. Keşke yazdığım kadarını gösterebilseydim sana ama uğursuzluk getirir. Hakkında konuşmak da öyle.

Maxwell Perkins’e, 1939

Selected Letters, s. 482

Harika bir roman yazacağım. Ne var ki, konuşmanın yazmaya göre kolay olmasının cazibesine kapılıp da ondan bahsetmeyeceğim.

  1. Scott Fitzgerald’a, 1927

Selected Letters, s. 261

Göstermenin veya anlatmanın kelebeklerin kanatlarını ve şahinin tüylerindeki düzeni bozacağına inandığımdan yazdıklarımı kimseye okutmam, ama iki hafta önce Miss Mary’ye okuttum. Kuleye kapanmış kendi kendimle mi oynuyorum yoksa kimseyi kandırmadan harıl harıl çalışıyor muyum bilmek ister diye düşündüm.

Lillian Ross’a, 1948

Selected Letters, s. 649

Bu zenginliklerin cazibesi altında elinde silah olan her adamla dışarı çıkmaya hevesli bir av köpeği veya sonunda kendisini olduğu şey için takdir eden birini bulmuş bir eğitimli bir sirk domuzu gibi saf ve budalaydım. Her günün yeni bir parti olabileceği gerçeği hayatıma güneş gibi doğmuştu. Hatta romanın düzelttiğim kısımlarını yüksek sesle okuma raddesine bile gelmiştim ki bu bir yazarın düşebileceği en zavallı durumdur ve onun için kar yağışı çatlakları tamamen kapatmadan önce buz üstünde ipsiz kaymak kadar tehlikelidir.

“Olağanüstü olmuş, Ernest. Tek kelimeyle harika. Ne kadar harika anlatamam,” dediklerinde “bu dallamalar beğeniyorsa bir sorun vardır,” demek yerine kuyruğumu memnuniyetle sallıyor ve güzel bir çubuk kapıp getirmek için hayat denen partiye balıklama atlıyordum. Eğer profesyonelce davranabilseydim ilkini yapardım, gerçi bir profesyonel gibi davransaydım zaten yazdıklarımı kimseye okumazdım.

A Moveable Feast, s. 209

Kendi çalışmaların hakkında konuşmak çok zordur çünkü eğer iyiyse ne kadar iyi olduğunu sen biliiyorsundur ama bunu söylemek çok boktan hissettirir.

Malcolm Cowley’e, 1945

Selected Letters, 603

Yazarlığım hakkında konuşmaya başlayınca dinlemeyi bıraktım. İnsanların yazarlığım hakkında yüzüme karşı konuşmaları midemi bulandırıyordu.

A Moveable Feast, s. 127

Yazmak ve gezmek zihnini, olmadı kıçını büyütür ve ben yazarken ayakta durmayı severim.

Harvey Breit’a, 1950

Selected Letters, s. 700

Yazarlığa ilk başladığında sen çok eğlenirsin, okurların ise hiç. Bu yüzden daktilo kullansan da olur; hem daha pratik hem de daha zevkli. Yazmayı öğrendikten sonra tüm amacın her şeyi, her algıyı, görüntüyü, hissi, mekanı ve duyguyu okuyucuya aktarmak olur. Bunun için de yazdığın şey üzerinde tekrar tekrar çalışman gerekir. Kalemle yazarsan okuyunun istediğin şeyi alıp almadığından emin olmak için üç farklı bakış açın olur. Yazdığını önce okuduğunda, ikinci olarak da daktilo ettiğinde, son olarak da redaksiyon sırasında tekrar inceleme fırsatın olur. Önce kalemle yazmak yazdığını üçte bir oranında daha fazla düzeltme şansı sunar. 0.333 bir sporcu için epey iyi bir ortalamadır. Ayrıca eserin katılaşmasını geciktirir ve bu da düzeltmeyi kolaylaştırır.

By-Line: Ernest Hemingway, s. 216

İyi çalıştığım bir dönemdeyim ve oldum olası bahar mevsimlerinde daha verimli olduğumu hatırladım.

Arnold Gingrich’e, 1936

Selected Letters, s. 441

Kimse sıcak aylarda bitap düşmeden aralıksız çalışamaz. Çalışma rutinini kırmak için ilkbahar, yaz ve sonbaharda Golf Stream’de balık tutmaya gideriz.

By-Line: Ernest Hemingway, s. 472

İyi miyim kötü mü depresyonu sanatçının ödülü olarak bilinir…

Yaz çalışma şevkini kıran bir zaman. Ölümün geldiğini sonbaharda çocuklar kağıda kalem koyduklarında hissettiğin gibi hissetmezsin.

Herkes tomurcuklarını yitirir. Sonuçta bu şeftali gibi çürüyeceğiz anlamına gelmez. Bir silah veya eyer yıprandıkça iyileşir, insanlar da tanrının gözünde öyledir. Taze olan, rahat olan her şeyini kaybedersin ve bir daha asla yazamayacakmışsın gibi gelir. Fakat meşguliyetinle beraber birikimin de artar ve eski enerjinden daha çok malzeme çıkartabildiğin anlar yakalarsın.

  1. Scott Fitzgerald’a, 1929

Selected Letters, s. 306

Hiçbir yazım bu kadar hızlı geçmemişti. Nisan’ın ilk haftasından beri yaptığım gibi hızlı çalışınca günler bulanıklaşıp birbirine karışıyor. . . . Yedi buçuk gibi uyanıp kahvaltı ediyorum ve genelde dokuz civarı masanın başına geçip öğleden sonra ikiye kadar aralıksız yazıyorum. Sonrası ise bir dahaki güne kadar adeta tamamen boşlukta süzülmek gibi.

Mrs. Paul Pfeiffer’a, 1939

Selected Letters, s. 491

Hoş, sıcak, temiz ve sevimli bir kafeydi. Eski yağmurluğumu kuruması için askıya asıp kullanılmaktan eski yüz bağlamış ıslak fötr şapkamı sıranın üstündeki rafa koydum ve bir café au lait söyledim. Garson kahvemi getirdiğinde yağmurluğumun cebinden bir not defteri ve tükenmez kalem çıkardım ve yazmaya koyuldum. Michigan hakkında yazıyordum, ve öyküdeki gün de gerçekteki gibi hoyrat, soğuk ve fırtınalıydı.

A Moveable Feast, s. 5

Önümüzde katlanmamız gereken sadece altı haftalık kötü hava kaldı. Ondan sonra kendini yazmaya zorladığın havalar yerine insanın içinden yazmak getirecek havalar başlayacak. Ben basit bir yazarım, kitaplarımdaki hava neredeyse her zaman dışarıdaki havayla aynıdır. Yazdıklarımı okuyan hiç kimseyi bu yazın havasına maruz bırakmak istemem. Zaten klimalı bir odada yazıyorum ve bir uçağın basınçlı kabininde yazmak kadar yanlış bir şey bu. Yazmasına yazıyorsun ama sanki bir serada olanın tam tersi oluyor. Büyük ihtimalle hepsini yırtıp atacağım ama bir ihtimal sabahlar tekrar hayat dolduğunda yazdıklarımın iskeletini kullanabilir ve kemiklerin arasını sabah saatlerinin kokuları, kuş sesleri ve bu bağ evinin kış aylarında Afrika’ya benzeyen tüm güzellikleriyle doldurabilirim.

Bernard Berenson’a, 1954

Selected Letters, s. 838

Mayıs’ta tempomu biraz düşürdüm . . . çünkü doktor Nisan’da çok çalıştığımı söyledi ve Mayıs balık tutmak ve Miss Mary’yle sevişmek için güzel bir ay. Kendimi yazmaya verdiğimde sevişmeyi azaltmam gerekiyor çünkü ikisi aynı depodan yiyor.

Charles Scribner’a, 1948

Selected Letters, s. 636

Kitap yayınlamak yazmak için çok örseleyici. Fazla sevişmekten bile daha beter. En azından çok seviştiğinde başka hiçbir ışığa benzemeyen berrak, belli belirsiz bir parıltın olur.

Bernard Berenson’a, 1952

Selected Letters, s. 785

Rahat ve huzurlu bırakıldığım ölçüde işlev gösterebiliyorum.

Grace Hall Heminway’e, 1929

Selected Letters, s. 296

Yazmayı çok seviyordum ve yazmaktan başka hiçbir şeyden almadığım kadar zevk alıyordum. Charlie’nin [Scribner] günlük yazdığım sözcük sayısıyla dalga geçmesi beni veya yazarlığı pek iyi anlamamasından ve 422 sözcüğü tam istediğin biçimde kağıda dökmüş olmanın verdiği mutluluğu asla bilemeyecek olmasındandı. 1200 veya 2700 yazdığın günler ise inanamayacağı kadar mutlu ederdi insanı. Günlük iyi yazılmış 400 ve 600 sözcük arasının benim için en uygun hız olduğunu fark ettiğimden beri bu sayıyla mutluyum. Yine de sadece 320 sözcük yazmışsam da iyi hissediyordum.

Maxwell Perkins’e, 1944

Selected Letters, s. 557

Sözcükler hakkında endişelenme. Bunu 1921’den beri yapıyorum. Paydos edip ilk viski-sodamı içerken sözcükleri sayarım. Sanırım buna telgraf yazarken alıştım. Çünkü bazı yerlerden haber yollamak sözcük başına bir dolar yirmi beş sentti ve bu paraya değmesi için aşırı ilginç şeyler yazmak zorundaydın yoksa kovulurdun.

Charles Scribner’a, 1940

Selected Letetrs, s. 503

Büyük ve okunaklı bir şekilde yazıyorum, okuyabilirsen bana büyük yardımı olur çünkü daktilodan (yeni aldığım) nefret ediyorum ama tozlanmasın diye örtülü duran eski daktiloda da yazamam çünkü içinde hala kitabın [Afrika’nın Yeşil Tepeleri] 594. sayfası var ve çıkarmak uğursuzluk getirir.

Bernard Berenson’a, 1955

Selected Letters, s. 847

Yazarken yazmaya ilk başladığım otel odasının kasvetine geri dönerim. Herkese bir otelde kaldığını söyle ama aslında bir diğerine yerleş. Yerini bulduklarında da taşraya taşın. Orada da bulduklarında başka bir yere. Gazete okumaktan daha zor bir şey yapamayacak kadar bitkin düşene dek çalışmaya devam et. Sonra ye, tenis oyna, yüz veya iş sersemliğiyle ne yapıyorsan onu yap ki organların çalışsın ve ertesi gün yine yaz.

Thomas Shevlin’e, 1939

Selected Letters, s. 484

Yazmadığım için utanç duyuyorum. Gazeteciler, fotoğrafçılar ve gösterişli gösterişsiz türlü çılgınlıklara boğulmuştum. Bir kitabın tam ortasındaydım ve biraz seks sırasında rahatsız edilmeye benziyordu.

Gen. E. E. Dorman-O’Gowan’a, 1954

Selected Letters, s. 843

Şu anki durum organizasyon becerisine sahip bir adamın yaratıcı yazarlığın bir aşağı bir yukarı eşya taşıyan bir asansör gibi iş görme, tesisatçıları denetleme, sızıntı yapan çatıyı baştan yapma, evin elektrik kablolarını döşeme, su tesisatını kurma ve doktorların merdiven çıkmasını yasakladığı birini merdiven çıkmaktan alıkoyma gibi birçok işle aynı anda yapılabileceğini göstermesi için harika bir fırsat. Malesef bu harika fırsat benim gibi kadrini bilmeyen birinde ziyan oluyor. Aslında yazmaya çalışmayı bıraksam gerisi kolay.

Mrs. Paul Pfeiffer’a, 1932

Selected Letters, s. 348

Mazeretlerin geçerli olmadığı çetin bir iş kolundayım. Yazdığın iyidir ya da kötüdür ve bir kitabın olabileceği kadar iyi olmasını sağlayabilecek binlerce sebep aynı şekilde kötü olmasına neden olduğunda bahane yerine geçmez. İyi iş çıkartmak zorundasın ve gerçekten yazar olmak isteyen biri önündeki engellere yenilerini ekliyorsa aptaldır. Küçük başarılara sığınmak, fakir arkadaşlara iyilik yapmak gibi şeyler yalnızca pes etmenin farklı bir yoludur.

Mrs. Paul Pfeiffer’a, 1932

Selected Letters, s. 350

İşte tüm bunlar yüzünden sana yazmadım. Başka çeşit çeşit gecikmeler da oldu ama hiç müsamaha göstermiyorum. Kapımda İspanyolca Bay H. önceden randevu almayan kimseyle görüşmemektedir yazan bir tabelam var. İçeri kabul edilmeme sıkıntısından evime gelmeyerek kurtulabilirsiniz. Böylece buna rağmen gelenlere küfretme hakkım doğuyor.

Maxwell Perkins’e, 1947

Selected Letetrs, s. 616-617

Muhabir, çalışırken gelen ziyaretçilerin gözünü korkutmak için cüzzam benzeri tuhaf bir hastalığı varmış gibi görünen ve gelenleri kapıda karşılayıp “Bay Hemingway ben, bayıldı ben size.” diyen ihtiyar bir zenci kiraladı.

By-Line: Ernest Hemingway, s. 192

Charles Baudelaire’in mor bir ıstakoza tasma takıp Latin Mahallesi’nin aynı sokaklarında gezdirdiği o eski güzel günlerden beri kafelerde iyi şiir pek yazılmıyor. Bence o zaman bile Baudelaire ıstakozunu birinci kattaki resepsiyoniste teslim ediyor, kloroform şişesini tıpalanmış bir şekilde lavabonun başına koyup Fleurs du Mal’i kendisinden önceki ve sonraki tüm sanatçılar gibi kendi fikirleri ve kağıdıyla tek başına ter dökerek dokuyordu.

By-Line: Ernest Hemingway, s. 25

Prensip olarak asla yemekten sonra, yazmadan önce ve yazarken içki içmezdim.

A Moveable Feast, s. 174

P.S. Sen içmez misin? Alkolden hafif hor görürcesine bahsettiğini fark ettim. Ben on beş yaşımdan beri içiyorum ve bana o kadar zevk veren az şey var. Bütün gün beynini çalıştırıyor ve ertesi gün tekrar çalıştırman gerektiğini biliyorsan viski dışında ne fikirlerini değiştirmeni ve onları farklı düzlemlere çekmeyi sağlayabilir ki?

Ivan Kashkin’e, 1935

Selected Letters, s. 420

Hiçbir zaman bir ayyaş, hatta düzenli içici bile olmadım. (Olduğuma dair dedikodular duyarsın, böyle yakıştırmalar içki içen insanlarla ilgili yazan herkese yapılır.) Tek istediğim sükunet ve yazmak için fırsat. Yazdığım hiçbir şeyi sevmeyebilir ama bir anda bir şeye bayılabilirsin de. Ama en azından içten bir şekilde yazdığıma inan.

Grace Hall Hemingway’e, 1927

Selected Letters, s. 244

Bir süredir içmiyorum, bara gitmiyorum. Dingo’ya gitmiyorum, Dome veya Select’e de. Kimseyle görüşmüyorum. Görüşmeyi de düşünmüyorum. Alışılmamış bir yazarlık tecrübesi deniyorum. Büyük ihtimalle sonu kibire çıkacak.

  1. Scott Fitzgerald’a, 1926

Selected Letters, s. 217

Yazarlar yalnız çalışmalıdır. Birbirlerini sadece işlerini bitirdiklerinde, o zaman bile çok sık olmamak şartıyla görmelidirler. Aksi takdirde New York’taki yazarlar gibi olurlar. Sadece etrafındakilerden ve içinde bulundukları şişeden bilgi ve besin almaya çalışan bir dolu sülük. Bu şişe bazen sanat olur, bazen para bazen de paraya tapma. Ama bir kere o şişeye girmişlerse orada kalırlar. Şişeden çıkarlarsa yalnızlık çekerler. Yalnız olmayı istemezler. İnançlarını paylaşacak biri yokken korkarlar.

Green Hills of Africa, s. 21-22

Sanat yalnızca birey tarafından üretilebilir. Mühim olan tek şey bireydir ve akımların tek yaptığı mensuplarını başarısızlık olarak nitelendirmektir.

Death in the Afternoon, s. 99-100

Gerçek manada yazmak yalnız bir hayattır. Cemiyetler yazarın yalnızlığını bir ölçüde hafifletse de sanmıyorum ki yazısını iyileştirsin. Yazar yalnızlığını üzerinden attıkça sosyal çevrelerde itibarı artar ama genellikle yazdıkları kötüleşir. Çünkü bu iş yalnız yapılan bir iştir ve eğer yeterince iyi bir yazarsa her gün ya ebediyetle yahut ebediyetin yokluğuyla yüzleşmek zorundadır.

Nobel ödülü kabul konuşmasından alıntı

Carlos Baker’dan

Ernest Hemingway: A Life Story, s. 528-529

 

 

 

YEDİ

Karakterler

Öyküdeki kişilerin çoğu gerçek hayattan alınmıştı ve kim olduklarının anlaşılmaması için son derece dikkatli davranıyordum.

Alfred Rice’a, 1953

Selected Letters, s. 820

K.C. Star’daki eleştiriye ilişkin güzel mektubun için teşekkür ederim. Doktorlu öyküyü beğenmiş olmana sevindim. . . . Dick Boulton ve Billy Tabeshaw’u öyküye gerçek isimleriyle koydum çünkü Transatlantic Review’u asla okumayacaklarına adım gibi emindim. Michigan taşrasıyla ilgili birkaç öykü yazdım. Taşra daima gerçektir, öykülerde olup biten ise kurgu.

Dr. C. E. Hemingway’e, 1925

Selected Letters, s. 153

Mac’in olayı buydu. Mac hayata çok yakın çalışırdı. Evvela hayatı özümsemen, ardından kendi insanlarını yaratman gerekir. Gerçi Mac’in malzemesi vardı.

Öykülerinde Nick hiçbir zaman kendisi değildi. Nick’i o uydurmuştu. Tabii ki hiç doğum yapan kızılderili bir kadın görmemişti. İyi olan da tam olarak buydu. Bunu kimse bilmiyordu. Karaağaç yolunda doğum yapan bir kadın görmüş ve ona yardım etmeye çalışmıştı. Olayın aslı bundan ibaretti.

The Nick Adams Stories, s. 238

Olay şu: Oak Park hakkında yazacak harika bir romanım vardı, fakat yazmadım çünkü yaşayan insanları incitmek istemedim. Bence bir adam babasının kendini vurmasından ya da annesinin babasına bunu yaptırmasından para kazanmamalı. . . . Tom Wolfe etkili bir dille kaleme alınmış kendi hayatı dışında hiçbir şey hakkında yazmadı. Ben ise artık becerebilirdiğim kadarıyla anasını sattığım dünyanın tümü hakkında yazmak istiyordum. Başlangıçta gerçek olaylar hakkında birkaç kısa öykü yazmıştım ve bunlardan iki tanesi insanları incitti. Kendimi çok kötü hissettim. Ondan sonra öykülerimde gerçek insanları yazdığımda yalnızca kendisine karşı saygımı tamamen yitirdiğim ve silkip kendine getirmek istediğim kişileri tercih ettim. Kulağa ne kadar asilce geldiğinin farkındayım ama zırvadan ibaret değil. Güneş de Doğar‘da kendisini Coen’le özdeşleştiren herif [Harold Loeb] bir gün gelip “Ama neden beni sürekli ağlattın?” demişti.

Dedim ki: “Bak, eğer o sensen öykü benim ağzımdan yazılmış demektir. Bir silah mermisiyle kamışım kopmuş gibi bir halim var mı, veya olur da seninle dövüşsek ağzını burnunu dağıtacağımdan şüphen? Bunu bilecek kadar boks yaptık seninle. Hem sana bir sır vereyim, gerçekten bir erkek için çok sık ağlıyorsun.”

Şimdi, tekrar Oak Park konusuna dönecek olursak bir edebiyatçı olarak ben hala hayattayken aile sırlarımı deşmenin görevin olduğunu hissedebilirsin. Sanıyorum Oak Park’taki kimse beni sevmiyordur. İyi arkadaşım olanlar ya öldü ya da gitti. Ben Oak Park’ı boş verdim ve bir daha da hedef almadım. Memleketini bombalamak istemezsin neticede, orayı terk ettiğin gün memleketin olmayı bırakmış olsa bile.

Aile işlerime bulaştığında bu artık özel hayatın ihlaline giriyor ve sana durman için ihtarname çektim. Her türlü ahlak ve görgü kuralı ihlalinin savunulabilir olduğu yorumlamalar vardır. Fakat eminim ki sen de Oak Park hakkında yazmış olsaydım incelemekte sonuna kadar hakkın olduğunu kabul edersin. Ne var ki yazmadım.

Charles A. Fenton’a, 1952

Selected Letters, s. 754

Hatırlar mısın Charlie ilk savaşta en çok yaptığım şey özellikle hastanede ve nekahat dönemindeki adamların konuşmalarını dinlemekti. Onların deneyimleri insanın hafızasında kendisininkilerden daha canlı kalabiliyor. Kendi deneyimlerini ve onlarınkileri kullanarak yaratıyorsun. Ülkeyi biliyorsun, iklimi de. Bir de elinde tüm cephenin veya bölgenin 1/50000, veya bulabilirsen 1/5000 ölçekli bir haritası oluyor. Sonra başka insanların deneyimlerini, birikimini ve kendi bildiğini harmanlayarak yaratıyorsun.

Sonra orospu çocuğunun teki çıkıp o savaşta savaşmadığını ispatlıyor. Pekala. Dr. Tolstoy Borodino’daki savaşta bulunmadı ama o da Sivastopol’e tanık oldu. Borodino sırasında daha yoktu. Ama bildiklerinden yola çıkıp uydurabilirsin, sonuçta hepimiz allahın cezası bir savaş görmedik mi?

Charles Poore’s, 1953

Selected Letters, s. 800

Kitabı [Buruktur Gece] hem beğendim hem beğenmedim. Sara ve Gerald’ın muhteşem bir tasviriyle başladı. . . . Sonra ise onlarla oynamaya başladın, kökenlerini değiştirmeye, başka insanlara dönüştürmeye, ama bunu yapamazsın Scott. Gerçek insanlar hakkında yazıyorsan onlara sahip olduklarından farklı anne babalar veremezsin. (Onları oldukları şey haline getiren aileleri ve başlarından geçenlerdir.) Onlara yapmayacakları şeyleri yaptırtamazsın. Kendini, beni, Zelda’yı, Pauline’i, Hadley’i, Sara’yı veya Gerald’ı alıp kullanabilirsin, ancak onları gerçektekiyle aynı tutar ve normalde davranacakları gibi davrandırırsın. Birini başkasına dönüştüremezsin. Yaratmak harika bir şeydir fakat gerçekte olamayacak bir şeyi yaratmamalısın.

En iyi işlerimizi çıkarmak için de yapmamız gereken tam olarak budur. Her şeyi kafadan uydurmalı fakat bunu gerçeğe o kadar yakın bir şekilde yapmalıyız ki, sonradan her şey aynen kitaptaki gibi gerçekleşmeli.

Kahretsin, insanların geçmiş ve gelecekleriyle o kadar fütursuzca oynamışsın ki gerçek karakterler değil fevkalade sahte siciller oluşturmuşsun. Sen ki herkesten daha iyi yazabilirsin ve yetenekle öylesine dolup taşıyorsun ki herkesten iyi yazmak mecburiyetindesin de, bu ne böyle? Scott, tanrı aşkına yaz ve kimi üzüp kırdığına aldırmadan gerçeği yaz ama bu salakça tavizleri verme. Örneğin Gerald ve Sara hakkında yeterince şey biliyorsan öyle iyi bir kitap yazarsın ki hissettikleri tek şey gerçekten başlarından geçenleri okuyormuş duygusu olur.

  1. Scott Fitzgerald, 1934

Selected Letters, s. 407

. . . bildiklerine dayanarak yazmalı, yaratmalı ve insanların mazilerine sadık kalmalısın.

  1. Scott Fitzgerald’s, 1934

Selected Letters, s. 407

Gerçek insanlar hakkında öyküler yazmak çok iyi bir fikir değil ama yazıyorsan da telefon numaraları ve adresleri dışında gerçek hayattakinin birebir aynısı olmalılar. Gerçek insanlar hakkında yazıyor olmanın tek geçerli mazereti bu. McAlmon’ın da her zaman yaptığı budur. Sonra da kim olduğu anlaşılmasın diye karakterlerini flulaştırır ama sanatçı olmadığı için genelde okuyucunun da görüşünü bulandırır.

Ernest Walsh’a, 1926

Selected Letters, s. 186-187

Bir şeye çok dikkat et. Üçüncü ciltte kalkıp de mükemmel karakter yaratayım deme. Stephen Daedelus’lar istemiyoruz, Joyce’u kurtaranların Bay ve Bayan Bloom olduğunu unutma. Şu boku şahane bir edebi yapıt haline gelmekten alıkoyacak tek şey bu. Şerefli bir komünist yazarken herifin muhtemelen sürekli otuzbir çektiğini ve bir yılan gibi haset dolu olduğunu aklından çıkarma. Bırak insan, insan, insan olsunlar, sembole dönüşmelerine izin verme. Türlerin ekonomik sistemden önce ortaya çıktığını unutma . . .

John Dos Passos’a, 1932

Selected Letters, s. 354

Yazar bir roman yazarken karakter değil yaşayan kişiler yaratmalıdır. Karakter bir karikatürdür. Kitabında harika karakterler olmasa da bir yazar kişileri yaşatmayı başarıyorsa kitabın kendi içinde bir bütün olarak, bir roman olarak kalıcı olma şansı vardır. Yazarın konuşturduğu kişiler müziğin, modern resmin, edebiyatın veya bilimin büyük ustalarından bahsediyorlarsa o zaman kitapta da bu konulardan bahsetmeliler. Eğer kişiler bu konularda kendiliklerinden değil de yazar tarafından konuşturuluyorlarsa o zaman yazar sahtekardır. Bunu ustalar hakkında ne çok şey bildiğini göstermek için yapıyorsa da gösteriş yapmaya çalışıyordur. Yazarın bir cümlesi veya bir benzetmesi ne kadar iyi olursa olsun tam olarak ihtiyaç duyulduğu ve başka bir şeyin dolduramayacağı yere konmuyorsa eser hodbinlik uğruna rezil ediliyor demektir. Düzyazı mimarlıktır, dekorasyon değil; kaldı ki barok çoktan geçmişte kaldı. Yazarın makaleler halinde ucuza satabileceği entelektüel kanaatlarini bir kitaptaki kişiler olarak sunulunca daha çok kar getiren yapay yaratım karakterlerin ağzına koyması karlı bir kariyer seçimi sayılabilir ancak katiyen edebiyat değildir. Kitaptaki kişiler ustalıkla oluşturulmuş karakterler olmamalı, yazarın özümsediği deneyimlerinden, birikiminden, kafasından, kalbinden, varlığının her zerresinden çıkmalıdır. Yazar gerekli ciddiyet kadar şansa da sahipse onları bütünüyle dışarı yansıtabilir ve bu sayede çok boyutlu ve uzun süre kalıcı olurlar.

Death in the Afternoon, s. 191

Sanırım üç veya dört tanesi dışında Silahlara Veda’daki her sözcük ve olayı ben yarattım. Kitabın en güzel kısımları hep kurmaca. Güneş de Doğar’ın da yüzde doksan beşi safi hayal ürünü. Onda da gerçek insanları aldım ve onların hareketlerini yönlendirdim. Her şeyi uydurdum.

Maxwell Perkins’e, 1933

Selected Letters, s. 400

Her yazar eserlerinin çoğunda vardır. Ama bu o kadar da basit değil. Bay Young’a Güneş de Doğar’ın yaratılış hikayesini anlatabilirdim örneğin. Fikri, yaralandığım zaman yün kumaş parçalarının testislerimde neden olduğu enfeksiyon verdi. Bu vesileyle idrar ve üreme yollarından yaralanmış diğer gençlerle tanıştım ve penisini kaybetmiş, ama testisleri ve sperm kanalı hasar görmemiş bir erkeğin hayatı nasıl olur diye merak etmeye başladım. Bunu yaşayan bir genç tanıyodum. Böylece onu aldım, Paris’te yabancı bir muhabire çevirdim ve düşünüp birine aşık olduğunu ve aşkına karşılık bulmasına rağmen bu konuda hiçbir şey yapamayacak olmalarının yol açabileceği sorunları bulmaya çalıştım.

Thomas Bledsoe’ya, 1951

Selected Letters, s. 745

Bazı öyküleri aynen oldukları gibi yazıyorum. Wyoming Şarabı’nı, şu mektup olanı [Bir Okuyucu Yazıyor], Bir Günlük Bekleyiş’i, bir diğerini [Fırtınadan Sonra] tam Bra’nın başından geçtiği şekilde, Kraliçenin Annesi’ni, Kumarbaz, Rahibe ve Radyo’yu mesela… Diğerlerini ise tamamen ben uydurdum; Katiller, Beyaz Fillere Benzeyen Tepeler, Yenilmez Adam, 50,000 Dolar, Denizin Değişimi, Basit Bir Sorgu gibi. Benden başka hiç kimse hangilerini sıfırdan uydurduğumu bilemez.

Mesele şu ki ben hepsinin gerçekten olmuş gibi gözükmesini istiyorum. Böylece bunu becerdiğimde o zavallı salak dalyaraklar alt tarafı olanları başarılı bir şekilde aktardığımı söyleyecekler.

Maxwell Perkins’e, 1933

Selected Letters, s. 400

Hadley’nin olduğu tek öykü Mevsim Dışı, o da zaten gerçekte olanın neredeyse birebir aynısı. Kulağın bir hırgürden sonra her zaman daha isabetli oluyor, yani en azından benimki öyle ve öyküyü bereketsiz bir balık avından döner dönmez daktiloda noktalama bile kullanmadan yazıverdim.

  1. Scott Fitzgerald’a, 1925

Selected Letters, s. 180

 

 

 

 

 

SEKİZ

Öyküye Neyi Koymayacağını Bilmek

Kılıç balıklarının çiftleşmesini gördüm yani bu konuda bilgim var. Bu yüzden bunu dışarda bırakıyorum. Aynı alanda elliden fazla ispermeçet balinasından oluşan bir balina sürüsü gördüm. Bir defasında neredeyse altmış ayak uzunluğunda bir tanesini zıpkınlamış ve elimden kaçırmıştım. Bunu da dışarda bıraktım. Balıkçı kasabasından öğrendiğim tüm öyküleri de dışarda bırakıyorum. Ama yine de bütün bu bilgiler buz dağının su altındaki kısmını oluşturuyor.

George Plimpton, “An Interview with Ernest Hemingway”

The Paris Review 18, İlkbahar 1958

Öğlen ışığı omuzlarımın üzerinden süzülürken bir köşede oturup not defterime yazdım. Garson bir café crème getirdi, soğuyunca yarısını içtim ve kalanını bırakıp yazmaya devam ettim. Yazmayı bıraktığımda göletteki alabalıkları, köprünün derme çatma ayaklarındaki tatlı çalkantıları görebildiğim nehri bırakmak istemedim. Öykü savaştan dönüş hakkındaydı ancak içinde savaşın bahsi geçmiyordu.

A Moveable Feast, s. 76

Mevsim Dışı adlı oldukça basit bir öyküydü ve yaşlı adamın kendisini astığı gerçek sonunu atmıştım. Bunu, bir kısmı bilinçli olarak çıkartmanın öyküyü daha da güçlendireceği ve okuyucuya anladığından fazlasını hissettireceği teorime dayanarak yapmıştım.

A Moveable Feast, s. 75

Eğer bir romancı yazdığı konuya yeterince hakimse bildiği şeylerin bir kısmını kitabına koymayabilir. Okuyucu da eğer yazar yeteri kadar sahici yazabiliyorsa kitapta olmayan bazı şeyleri sanki yazar açıkça yazmışçasına hissedebilir. Bir buz dağının hareketindeki vakar yalnızca sekizde birinin suyun üzerinde olmasından kaynaklanır. Öte yandan kitaplarına bazı şeyleri bilmediği ikoymayan yazarın tek yaptığı eserinde boşluklar bırakmaktır.

Death in the Afternoon, s. 192

Gettysburg Konuşması’nın bu kadar kısa olması tesadüf değildi. Düzyazının kuralları uçuş, matematik veya fizik kanunları kadar değişmezdir.

Maxwell Perkins’e, 1945

Selected Letters, s. 594

Fazla yazmak bana daima cazip geliyor. Ivır zıvırı çıkartmak ve yeniden yazmak zorunda kalmamak için bunu kontrol altında tutmaya çalışıyorum. Daktilonun çağrısına hayır demeyi bilmedikleri için kendini dahi zanneden insan sayısı çok. Halbuki istediğin çok sözcük yazmaksa yapman gereken tek şey yapmacık bir stil benimsemek.

Maxwell Perkins’e, 1940

Selected Letters, s. 501

Kalanların çoğundan daha iyi olmalarına rağmen 100.000 kadar sözcüğü kestim. Dünyanın en çok kesilen kitabı oldu [Ya Hep Ya Hiç]. İnsanların sinirine dokunan bu olabilir. Bay Dickens’ın kitaplarındaki gibi ekonomik aile boyu paket havası yok.

Lillian Ross’a, 1948

Selected Letters, s. 648-649

Ed Hotchner geçen hafta Life [A Short Happy Life] için kullanacaklarımızı otuz-kırk bin kelimeye indirmeme yardım etmek için uğradı, fakat elimizdekileri bozmadan ancak yetmiş bine düşürebildik. Yazdıklarım kısaltmaya gelmiyor pek, hatta alıntı yapmak bile güç. Çünkü ben yazarken de devamlı kısaltıyorum ve böylece her şey bir başka şeye bağlı olduğu için mekan veya kişileri çıkartmak Güneş de Doğar’dan çıkartmaktan farksız oluyor.

Charles Scribner, Jr.’a, 1960

Selected Letters, s. 905

Kontratta yalnızca kısaltmalar geçtiği için sözcük sayısında benim onayım olmadan herhangi bir değişik yapılamayacağı elbette yeterince açık. Bu sizin olduğu kadar benim de yararıma çünkü benim öykülerim o kadar sıkı ve katı bir şekilde oluşturulmuştur ki bir sözcüğü değiştirmek bile tüm öykünün akordunu bozabilir.

Horace Liveright’a, 1925

Selected Letters, s. 154

Av kitabı muazzam olmuş ama çok yavan. Muazzamı boşver. Epiği geç. Devasa resimleri güzel yapabilen herkes küçük resimleri de güzel yapar.

Maxwell Perkins’e, 1932

Selected Letters, s. 352

Şunu da unutmamak gerekir. Eğer biri yeterince açık yazıyorsa herkes sahtekar olup olmadığını anlayabilir. Eğer yazar başka hiçbir şekilde elde edilemeyecek bir gizem perdesi yaratmak uğruna sözde sentaks ve gramer kurallarını bozmak yerine direkt ifadelerden kaçınma yolunu seçiyorsa sahtekar olup olmadığının anlaşılması daha uzun sürer. Aynı dertten muzdarip diğer yazarlar da kendi çıkarları için onu yüceltirler. Gerçek gizem, öyküde esrarengiz bir unsur olmadığı hale sırf bilgi eksikliğini ve açıkça ifade etme yetisindeki yetersizliği maskeleme amacı güden beceriksiz yazarlıkla karıştırılmamalıdır. Gizem bir bilinmeyeni ima eder ve birçok bilinmeyen vardır; ancak beceriksizlik ve göstermelik epikle sıvanarak edebileştirilmiş zorlama habercilik bunlardan biri değildir. Şunu da unutma, bütün kötü yazarlar epik tutkunudur.

Death in the Afternoon, s. 54

Tolstoy gibi yazarak kitabı daha büyük, daha bilgece falan filan hale getirebilirim. Ama hemen sonra Tolstoy’u neden atlaya atlaya okuduğumu hatırlıyorum. . . .

Tanrı gibi yazmaktan hoşlanmıyorum. Eleştirmenler bunu beceremediğimi varsayıyorlar, halbuki tek sebep istememem.

Maxwell Perkins’e, 1940

Selected Letters

 

 

DOKUZ

Müstehcenlik

Madam, bol keseden kullanmaktan tüm kelimelerimiz anlamını yitirdi . . .

Death in the Afternoon, s. 71

Örneğin benim suçum da yazılarımda “kıyak” sözcüğünü kullanmak. Ancak doğru sıfatın yerine değil yalnızca diyaloglarda kullanıyorum. Düzgün İngilizceyle yazmaya çalışmak ve argoyu sadece diyaloglarda, o da muhakkak gerekiyorsa kullanmak lazım. Çünkü argo kısa zamanda bıktırır. Argo kullanacağım zaman da vadesini doldurup bıktıracak bir şey yazma korkusundan en az bin yılı devirmiş küfürleri tercih ederim.

Carol Hemingway’e, 1929

Selected Letters, s. 308

[Güneş de Doğar’daki] küfürleri azaltmaya çalıştım ama yazarken o kadar çoğunu çıkarmıştım ki artık daha fazla çıkarmak olmaz sanırım. Belki de sadece ağzı bozuk bir kitap olduğunu kabullenmeli ve sıradaki kitabın daha az ağzı bozuk ve daha temiz olmasını ummalıyız.

Maxwell Perkins’e, 1926

Selected Letters, s. 213

Anladığım kadarıyla senin kullandığım belli sözcüklerden ötürü eteklerin tutuştu ama bana ne kadarını kabul edebileceğini söylemen lazım ki bu işi çözelim. Ukalalıktan duvarlara küfürlü yazılar yazan bir oğlan çocuğu değilim. Eğer istediğim etkiyi küfür kullanmadan verebiliyorsam mutlaka öyle yapıyorum ama bu her zaman mümkün olmuyor. Ayrıca dilin kanaya kanaya kaybettiği yaşam enerjisini geri kazanması iyidir. Bu çok önemli.

Maxwell Perkins’e, 1933

Selected Letters, s. 396

Durum böyle. “Düzüşmek” diyemiyorsan yerine “cinsel ilişkiye girmek” yazabilir misin, veya “çiftleşmek”? O da olmadı “sevişmek” diyebilirsin sanırım. Senin zevk ve taksirine kalmış.

Arnold Gingrich’e, 1935

Selected Letters, s. 413

Sanırım bazı sözcüklerin kullanımı konusunda anlaşmaya varmışız ve ben de bir sözcüğü yerine bir başkasını koyabilir miyim diye düşünmeden katiyen kullanmıyorum. . . . Bence esas sorun bir sözcüğü sahip olduğu gerçek anlam ve çağrışımlarından bağımsız olarak kullanmakta. Eğer tüm pasaj Rabelaisvari bir müstehcenliğe sahip değilse “osuruk” benzeri bir sözcük tamamen abartılı, yanlış ve aşırı vurgulanmış görünecek ve sayfada sırıtacaktır. Yellenme anlamına gelen eski ve yerleşik bir sözcük olsa da “osuruk”u kullanamazsınız. Yine de aklıma bir ihtimal kullanılabileceği bir durum geliyor. Durum yeterince trajikse makul görülebilir.

Maxwell Perkins’e, 1926

Selected Letters, s. 211

Artık yazı dilinde genellikle kullanılmayan bazı sözcükleri kullandım çünkü hakkında yazdığım insanların kelime dağarcıklarının bir parçasıydılar ve o sözcükleri kullanmadan okuyucuya istediğim duyguyu tam olarak aktarmam mümkün değildi. Arenada gerçekte söylenen lafların onda birini bile yazsam kitabımı kimse basmazdı. İstediğim duyguyu fark ettiysen Ölümün Doğal Tarihi’nde de yaptığım gibi birkaç sözcükle, onları da dolaylı bir şekilde kullanarak ifade etmeye çalıştım.

Yazı dilinden çıkartılmış sözcükleri kullanmamın çocukların yeni öğrendiği ayıp lafları tebeşirle duvarlara yazmasıyla hiç alakası yok. Bunu yapmamın iki sebebi var. İlkini yukarıda yazdım. İkinci sebebim de başka hiçbir sözcüğün tamamen aynı anlamı vermemesi ve söylendiğinde aynı etkiyi yaratmaması.

Böyle sözcükleri kullanırken daima tutumlu davranırım ve zaman zaman okuyucuyu planlı bir şekilde dürtmenin gerekli olduğuna inansam da hiçbir zaman yok yere şoke etmeye çalışmam.

Everett R. Perry’ye, 1933

Selected Letters, s. 380 ve 382

Muhabir: Yazarken hiç o dönemde okuduğunuz şeylerden etkilendiğiniz oluyor mu?

Hemingway: Joyce’un Ulysses’inden beri hayır. O da direkt bir etki değildi. Ancak o zamanlar bildiğimiz kelimeler bize yasaklanmışken, tek bir sözcük için savaş vermemiz gerekiyorken Joyce’un kitabının yarattığı etki her şeyi değiştirdi ve zincirlerimizi kırmamızı sağladı.

George Plimpton, “An Interview with Ernest Hemingway”

The Paris Review 18, İlkbahar 1958

Afrika’nın Yeşil Tepeleri İngiltere’de 3 Nisan’da çıktı. Henüz haber almadım. Göze bayağı hoş gelen bir kitap olmuş. Ne fark edecek görmek için, Owen Wister ve diğerlerini memnun etmek için kitaptan kendi isteğimle yedi “lanet olası”, bir “orospu çocuğu” ve dört ya da beş “bok” çıkarttım. Bakalım bu şekilde batacak mı çıkacak mı. Doğrusu Jonathan Cape Ltd.’nin hatrına bir “saksocu lavuk”u silemediğim için üzgünüm.

Maxwell Perkins, 1936

Selected Letters, s. 444-445

Sözcükler konusuna takan tek kişi sen değilsin. Kitabına uygun olsun diye birkaç mektubu kesmek istersen o senin bileceğin iş. Sana kopyasını yollarım hangisi hapse yollar hangisinde sorun yok görürsün. Bütün bu işin içine sıçayım. Böyle tamam gibi. Yasaya uygun, değil mi?

Maxwell Perkins’e, 1932

Selected Letters, s. 362

 

 

 

ON

Başlıklar

Bir öykü kitabı başlığı bulmaya çalışıyorum. Yeterince vakit ayırırsan mutlaka iyi bir başlık bulursun. Zor olan kısım iyi gözüken birçok seçenek arasında doğru olanı bulabilmek, bu da vakit alıyor.

Arnold Gingrich’e, 1933

Selected Letters, s. 386

Şöyle bir başlığa ne dersin

Çanlar Kimin İçin Çalıyor

Bir Ernest Hemingway Romanı

. . . Bence bir başlıkta olması gereken sihre sahip. Belki söylemesi birazcık zor. Ama belki de kitap sayesinde kolaylaşır. Her neyse, buna kadar otuzdan fazla başlık düşündüm, hepsi de olurdu ama çanları benim için çaldıran bir tek bu oldu.

Maxwell Perkins’e, 1940

Selected Letters, s. 504

Ne alemdesin? Sence Kadınsız Erkekler iyi bir başlık olur mu? Eski Ahit’teki Vaiz kitabını baştan sona okudum ama bir türlü başlık bulamıyorum Fitz. Belki tanışmışsıdır, Perkins kitap için bir başlık istedi. Perkins ne tuhaf herif diye düşündüm, fikrin antikalığına bak. Kitap için bir başlık istiyor. Garip ama gerçek. O ara Gstaad’daydım ve başlık bulmak için bütün kitapçıları dolaşıp İncil aradım. Ama puştların küçük kahverengi ahşap oyma ayıcıklardan başka bir şey sattığı yoktu ki. Bir süre “Küçük Ahşap Oyma Ayıcık” diye kitap seslendirip eleştirmenlerin yorumlarını dinlemeyi düşünmedim değil. Şansıma İngiliz bir rahip ertesi gün kasabadan ayrılıyordu da Pauline onun İncil’ini ödünç aldı . . . Sonuç olarak, Fitz, kitabı baştan sona gözden geçirdim. Yazı ufacıktı ve bayıldığım Vaiz kitabını dinlemeyi kabul eden herkese okudum. Bir süre sonra yalnız kaldığımda allahın belası İncil’e küfretmeye başladım çünkü hiçbir başlık bulamamıştım; gerçi şimdiye kadar duymuş olabileceğin tüm iyi başlıkların kaynağı oradaydı. Ama Kipling gibi adamlar benden önce gelip iyi olanları silip süpürmüşlerdi. Ben de nonoşlarla entel kokanaları tavlama umuduyla kitabın adını Kadınsız Erkekler koydum.

  1. Scott Fitzgerald’a, 1927

Selected Letters, s. 260

Martha [Gellhorn] harıl harıl başlık arıyor [Liana, 1944]. Başlık bulmaya çalışmak pokerde kart çekmeye çok benzer. Çeker durursun ve elinde bir sürü işe yaramaz kart birikir, ama eğer azimle devam edersen sonunda iyi bir elin olur. Ama bayağı zorlanıyor bu ara, çünkü her yıl daha çok cevher keşfedilip kullanılıyor ve bulunacak güzel başlık sayısı azalıyor. John Donne’da hala kullanılmamış birkaç harika örnek var ama bir aileden iki kişinin aynı madene dadanması utanç verici olur. İncil’den araklayan o kadar çok kişi oldu ki artık kimsenin umrunda değil. Bu yüzden bence Marty’nin hala nice kıymetli fikrin gömülü olduğu Vaiz veya Meseller’i okumasını sağlamalıyız.

Maxwell Perkins’e, 1943

Selected Letters, s. 547-548

Silahlara Veda’nın başlığını Yzb. Cohn’un eserinde okuyana kadar kendim uydurdum sanıyordum, halbuki oradan almışım. Bizim Zamanımızda’danınkini de benzer şekilde. Ezra Pound’un fark ettiği üzere English Book of Common Prayer’dan yürütmüşüm. Gişe coşkusu biraz sönsün de, Silahlara Veda güzel bir başlık olacak bence. “Veda” zaten sanırım dildeki en güzel sözcük, “silahlar” da kitabın hak ettiğinden daha çok ses getirecektir. Bu başlık daha çok ve iyi savaş sahneleri içeren bir kitaba layık.

Arnold Gingrich’e, 1932

Selected Letters, s. 378

 

 

 

ON BİR

Diğer Yazarlar

Bence bugüne kadar sana bir şey katabilecek herhangi bir yazı yazmış herkesten yazarlık hakkında bir şey öğrenebilirsin.

  1. Scott Fitzgerald, 1925

Selected Letters, s. 176

Fare: Bir yazar nasıl kitaplar okumalı?

M.: Neleri alt etmesi gerektiğini bilmek için her şeyi okumuş olmalıdır.

Fare: Her şeyi okuması mümkün değil.

M.: Neyin mümkün olduğundan bahsetmiyorum. Ne yapması gerektiğinden bahsediyorum. Tabii ki okuyamaz her şeyi.

Fare: Peki o zaman hangi kitaplar olmazsa olmaz?

M.: Tolstoy’dan Savaş ve Barış ve Anna Karenina, Yüzbaşı Marryat’ten Midshipman Easy, Frank Mildway ve Peter Simple, Flaubert’den Madame Bovary ve Duygusal Eğitim, Thomas Mann’dan Buddenbrooklar, Joyce’tan Dublinliler, Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi ve Ulysses, Fielding’den Tom Jones ve Joseph Andrews, Stendhal’den Kırmızı ve Siyah ile Parma Manastırı, Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler’i ve herhangi diğer iki kitabı, Mark Twain’den Huckleberry Finn’in Maceraları, Stephen Crane’den The Open Boat ve The Blue Hotel, George Moore’dan Hail and Farewell, Yeats’den Autobiographies, De Maupassant’dan, Kipling’den, Turgenyev’den ne varsa, W. H. Hudson’dan Far Away and Long Ago, Henry James’in başta Madame de Mauves, Yürek Burgusu, Bir Kadının Portresi ve The American olmak üzere kısa öyküleri…

Fare: Çok hızlısınız hepsini yazamıyorum. Daha kaç tane var?

M.: Kalanını başka bir gün söylerim, bunun bir üç katı kadar daha var.

Fare: Bir yazar bunların tümünü okumalı mı?

M.: Bunları ve çok daha fazlasını. Aksi takdirde neyi alt etmeye çalıştığını bilemez.

Fare: Alt etmek derken neyi kastediyorsunuz?

M.: Bak şimdi. Eğer daha iyisini yapamayacaksan önceden yazılmış bir şeyi bir daha yazmanın hiçbir anlamı yoktur. Bizim zamanımızda bir yazarın yapması gereken ya daha önce yazılmamış bir şeyi yazmak ya da ölmüş birini yaptığı işte geçmektir. Ölmüş adamlarla nasıl yarışacağını öğrenmesinin tek yolu. . . .

Fare: Ama bütün bu iyi yazarları okumak cesaretini kırabilir.

M.: O zaman demek ki cesaretinin kırılması gerekiyormuş.

By-Line: Ernest Hemingway, s. 217-218

Modern Amerikan edebiyatının tamamı yalnızca tek bir kitaptan, Mark Twain’in Huckleberry Finn’in Maceraları’ndan başlar. Okurken Zenci Jim’in çocuklardan çalındığı yerde bırakın. Asıl son orasıdır. Ondan sonrası safi üçkağıt. Yine de okuduğum en iyi kitaptır. Tüm Amerikan edebiyatı o kitaptan başlar. Öncesi yok, sonrasında da onun kadar iyisi gelmedi.

Green Hills of Africa, s. 22

“Amerika’da yetenekli yazarlarımız vardı. Poe yetenekli bir yazardır. Poe yeteneklidir, olağanüstü bir kurgucudur, ancak ölüdür. Gerek başkasının günlükleri, gerek kendi seyahatlerinden faydalanarak belli şeylerin, gerçek şeylerin, söz gelişi balinaların, iç yüzünü görme şansını yakalamış söz ustalarımız oldu ve bu bilgiyi gösterişli söz sanatlarıyla kekin içindeki kuş üzümleri gibi sarmaladılar. Nadiren de olsa keksiz kuş üzümü bulanlar oldu. Melville mesela. Fakat insanlar söz sanatları yüzünden övdüler onu, halbuki mühim olan o değildi. Aslı astarı olmayan bir gizem atfettiler. . . .”

“Hiçbir zaman bir parçası olmadıkları bir İngiltere’den yeni oluşturdukları bir İngiltere’ye sürgün edimiş sömürgeciler gibi davranarak yazanlar oldu. Bunlar muhafazakarların ufak, kupkuru ve kusursuz bilgeliğine sahip iyi adamlardı, entelektüeller, espri anlayışına sahip Hristiyan mehzebi mensupları.”

“Kimdi bunlar?”

“Emerson, Hawthorne, Whittier ve avanesi . . . Hepsi beyefendi takımındandı ya da öyle olmaya çalışırdu. Hepsi saygıdeğer adamlardı. Yazılarında dilde hayatta kalan, insanların konuşurken kullandığı sözcükleri kullanmazlardı. İnsan bu adamların da bir bedeni olduğuna dair bir emare görmezdi. Kafaları çalışıyordu, orası öyle; cici, yavan ve temiz kafalar.

Green Hills of Africa, s. 20-21

“Peki ya iyi yazarlar?”

“İyi yazar dediğin Henry James, Stephen Crane ve Mark Twain’dir. Büyüklüklerine göre sıralamadım. Büyük yazarları sıralayacak bir ölçü yoktur.”

Green Hills of Africa, s. 22

Joyce’a tapmıyorum. Kendisini bir arkadaş olarak çok seviyorum ve teknik olarak kimsenin ondan daha iyi yazabileceğine inanmıyorum. Joyce’tan, çoğunlukla sohbetlerimiz sırasında  Ezra’dan, G. Stein’dan çok şey öğrendim . . . Balataları sıyırmadan önce çok şey öğrendim ondan da. Yaşlı Ford’dan onun yaptığı hataları yapmamak dışında hiçbir şey öğrenmedim… Anderson’dan öğrendim bir şeyler ama etkisi çabuk geçti. Küçükken Ring Lardner’ı taklit ederdim ama ondan da bir şey öğrenmedim. Öğrenecek bir şey yoktu, çünkü bir şey bilmiyordu. Tek özelliği gerçek hayattaki konuşmaları iyi taklit etmesi ve uzun zamandır ortalıkta olması. Zavallı adam gerçekten masumiyet dışında her şeyden nefret ediyor olmalı. D. H. Lawrence’tan taşra hakkındaki hislerimi yazmayı öğrendim.

Arnold Gingrich’e, 1933

Selected Letters, s. 384-385

Gertrude Stein’ı geçen sonbahardan beri görmedim. Making of Americans’ı hayatımda okuduğum en harika kitaplardan biri.

Sherwood Anderson’a, 1926

Selected Letters, s. 206

  1. E. Cummings’in Enormous Room’u geçen yıl yayınlanan kitaplar arasında okuduklarımın en iyisiydi.

Edmund Wilson’a, 1923

Selected Letters, s. 105

Miss Stein’dan Karındeşen Jack hakkındaki şu müthiş hikaye The Lodger’ı ve bir de Paris’in dışında bir yerde, Enghien les Bains olması lazım, işlenen bir cinayet hakkında bir kitap ödünç aldım. İkisi de kafa dinlendirirken okumak için mükemmeldi. Kişiler inandırıcı, aksiyon ve korku da tamamen gerçekçiydi. Çalışmanın üzerine okumak için bire birdi ikisi de, hatta Mrs. Belloc Lowndes’ın bulduğum bütün kitaplarını okudum. Ama hem çok fazla yoktu hem de hiçbiri ilk okuduğum ikisi kadar iyi değildi. Ben de Simenon’un ilk iyi kitapları çıkana kadar günün veya gecenin o boş saatlerinde okuyabileceğim daha iyi bir şey bulamadım.

A Moveable Feast, s. 27

Fielding veya diğer heriflerin her birinden çok daha iyi bir yazarsın sen, bunu bil ve yazmaya devam et. Senin yazdığın şeyler bana diğer hepsininkilerden daha iyi geliyor ve ben de sersemin teki sayılmam. Yaşayan yazarlar hakkındaki hiçbir haltı okuma. Elinden gelenin en iyisini daima büyüklüklerini (büyüklük değil de çağrışım kabiliyetlerini) bildiğimiz ölmüş yazarlara karşı yapmalı ve teker teker hepsinin hakkından gelmelisin. Neden ilk dövüşünde Dostoyevski’yi istiyorsun? İkimizin de daha önce adamakıllı yaptığı gibi Turgenyev’i yen; üstelik üzerimdeki süre baskısına rağmen (işler çok daha kötü gidebilirdi.) Sonra De Maupassant’ı hakla. (Ciğerlerinde o hırıltı başlayana kadar sıkı çocuktu, hala üç raunt için tehlikeli.) Sonra Stendhal’i haklamayı dene. (Hakla da hepimiz rahatlayalım.) Ne yaparsan yap ama isimlerini bile vermeyeceğim günümüzün zavallı iflah olmaz karakterleriyle dövüşme. Sen de ben de en çok saygı duyduğumuz, en şerefli ustamız Flaubert’i yenebiliriz. Fakat bunun için önce bir tabur olarak verilen komutlara itaat etmeyi öğrenmelisin. . . .

William Faulkner’a, 1947

Selected Letters, s. 624

Faulkner’ın kötü durumda olduğundan haberim yoktu ama Portable’ını [The Portable Faulkner] hazırlıyor olmana çok sevindim. Yetenek olarak herkesten üstün, ama onda bir tür anlayış eksikliği var. Bir ulusun hem köle hem özgür olamayacağı gibi bir yazar da şüphesiz aynı anda hem kendini pazarlayıp hem de içinden geldiği şekilde yazamaz. Bir gün tamamen içinden geldiği gibi yazabilecek ve kendisini bunu yapmaktan alıkoyamayacak. Keşke yazarlık konusunda onu sahip olduğum bir at gibi terbiye edip yarıştırabilseydim. Ne kadar güzel yazabiliyor oysa, bir bahar veya güz mevsimi kadar yalın ve karmaşık.

Malcolm Cowley’e, 1945

Selected Letters, s. 603-604

Umarım kulağa çok ukala gelmez ama ben dünya şampiyonu olmak dışında başka hırsı olmayan bir adamım. Mesela Dr. Tolstoy’la katiyen 20 rauntluk bir maça çıkmam çünkü ağzımı burnumu dağıtır. Doktorun dayanıklılığı beni halletmeye yeter de artar bile. Ama altı rauntluğa çıkarım ve bana vurmasına izin vermezsem pestilini çıkarır, belki nakavt bile edebilirim. Ona vurmak kolay olmasına kolay da yumrukları öyle feci ki. Altmış yaşıma gelirsem yenebilirim onu (BELKİ).

Bilgin olsun artık ne kadar iyi olduğunu bildiğim ölmüş yazarları yenmeye çalışıyorum. (Kullandığım dili mazur gör.) Önce Bay Turgenyev’i denedim ve çok zorlanmadım. Bay Maupassant’ı denedim (“de”yi bahşetmeyeceğim ona) ve en iyi öykülerimin dördü yetti yenmeye. Yenildi ve hala yaşıyor olsaydı kendisi de bilecekti yenildiğini. Sonra başka bir adamı denedim (övünmekten ve anlatmaktan utanmaya ya da iyice şımarmaya başlıyorum) ve sanıyorum ki berabere kaldık. Şu diğer ölmüş adam.

Beni kaptığı anda Bay Henry James’in gözüne parmağımı sokar, olmayan taşaklarına bir defa vurup hakeme itiraz ederdim.

Bay Shakespeare (Şampiyon) veya Bay Anonim gibi kimsenin yenmeyi hayal dahi edemeyeceği bazı isimler var. Fakat Bay Cervantes’le hazır olduğu her an memleketi Alcala de Henares’te yirmilik bir maça çıkıp ağzını burnunu kırmaktan memnuniyet duyarım. Yine de Bay C. Çok zekidir ve tüm zamanını çalışarak geçirir, bu nedenle rövanşı onun alması çok muhtemel. İnsanlar işte o üçüncü maçı izlemek için çok şey verecektir…

Romanda Bay Melville ve Bay Dostoyevski’yi alt etmeyi ümit ediyorum. İstikrarlı bir eküri ve pist şartları da zor olduğundan suratlarından çamurdan nasibini almış. Ancak böyle yarışları sonsuza dek koşamazsın. Acısı çıkar.

Biliyorum böbürleniyormuşum gibi geliyor ama ne yapayım, şampiyon olmak istiyorsan kendine güvenin olacak ve tanrı biliyor ki hayatımda başka bir şey istemedim.

Charles Scribner’a, 1949

Selected Letters, s. 673

“Dostoyevski’yi düşünüyordum,” dedim. “Bir adam bu kadar kötü, hatta berbat yazıp da nasıl insanın içine böylesine işleyebiliyor?”

A Moveable Feast, s. 137

Burada vaktimi sürekli okuyarak geçiriyorum. Benim gözümde Turgenyev yaşamış en büyük yazar. Belki en büyük kitapları yazmadı ama en büyük yazar oydu. Elbette, bu yalnızca benim görüşüm. Tekerleklerin Tıngırtısı adlı kısa öyküsünü okudun mu? Avcının Notları’nın ikinci cildinde. Savaş ve Barış bildiğim en iyi kitap ama bir de Turgenyev yazmış olsa ne kitap olurdu bir düşün. Çehov’un toplasan altı yane iyi öykü yazdı. Fakat o amatör bir yazardı. Tolstoy bir peygamberdi. Maupassant profesyonel bir yazardı, Balzac profesyonel bir yazardı; Turgenyev bir sanatçıydı.

Archibald MacLeish’e, 1925

Selected Stories, s. 179

Sylvia Beach’in kitaplığını keşfettiğimden beri Turgenyev’in tüm eserlerini, Gogol’ün İngilizcede basılmış her şeyini, Constance Garnett’ın Tolstoy çevirilerini ve Çehov’un İngilizce çevirilerini okudum. Paris’e gelmeden önce Toronto’dayken Katherine Mansfield’ın iyi, hatta harika bir kısa öykü yazarı olduğunu duymuştum, ancak Çehov’un ardından onu okumak iyi ve ne dediğini bilen anlaşılır ve donanımlı bir hekimin ardından bir kız kurusunun cicili bicili suni hikayelerini dinlemek gibiydi. Mansfield düşük alkollü biraya benziyordu. Su içsen daha iyi. Halbuki Çehov’un suya benzer tek yanı anlatımının duruluğuydu. Gazete haberlerini andıran öyküleri yok değildi ama bazıları da fevkaladeydi.

Dostoyevski’de inandırıcı olmasına karşın inanılmaması gereken şeyler kadar okurken insanı değiştirecek kadar sahici şeyler de vardı. Dostoyevski’de zaaf ve delilik, kötülük ve saflık, kumarın coşkusu Turgenyev’deki manzara ve yollar kadar, Tolstoy’daki askeri manevralar, arazi, subaylar, adamlar ve savaş kadar somuttu. Tolstoy Stephen Crane’in iç savaş hakkında yazdıklarını savaşı sadece büyükbabamın evindeki gibi anı ve günlüklerden ve Brady’nin fotoğraflarından tanımış hasta bir çocuğun dahiyane hayal ürünlerinden farksız gösterdi. Stendhal’in Parma Manastırı’na kadar Tolstoy dışında savaşı olduğu gibi yazan birini okumadım. Kaldı ki Stendhal’in bu muhteşem Waterloo tarifi kitabın geri kalanının yavanlığındaki bir vahaydı adeta. Yeni bir edebiyat dünyasına girmek, Paris gibi bir şehirde okumaya vakit bulabilmek . . . bir hazine bulmak gibiydi.

A Moveable Feast, s. 133-134

Turgenyev’in Babalar ve Oğullar’ıyla Thomas Mann’ın Buddenbrooklar’ının ilk cildini okudum. Babalar ve O.lar açık ara en iyi kitabı. İçinde müthiş şeyler yok değil ama hiçbir zaman ilk yazıldığı kadar heyecan verici olmayacak; bu bir kitap için ağır bir eleştiri…

Buddenbrooklar da hakikaten hayli iyi bir kitap. İyi de bir yazar yazsaymış müthiş olurmuş. Böyle bir kitabın 1902’de basıldığını ve geçen yıla kadar İngilizceye çevrilmediğini düşündüğünde Ana Cadde, Babbitt gibi veya sırf artık iyice sömürülmüş Amerikan ortamıyla ilgili diye küçük arkadaşın Menken’in [H. I. Mencken] heyecanla karşıladığı diğer kitaplar için galeyana gelen insanlara sahip olduğun azıcık saygıyı da kaybediyorsun.

Hiç Toprak Yeşerince’yi [Knut Hamsun] okudun mu? Sonra da allah aşkına Thom Boyd’u. . .

  1. Scott Fitzgerald’a, 1925

Selected Letters, s. 176

[Ezra Pound] Yazılarında temposunu bulduğunda öyle kusursuz, hatalarında öyle samimi, kusurlarında öyle tutkulu ve insanlara karşı öyle nazikti ki hep bir çeşit aziz olduğunu düşünürdüm. Aynı zamanda çok da çabuk öfkelenirdi ama belki diğer birçok aziz de öyledir. . . .

Ezra tanıdığım en cömert ve ön yargısız yazardı. Güvensin ya da güvenmesin şairlere, ressamlara, heykeltıraşlara, yazarlara ve başı dertte olan herkese yardımcı olurdu. Herkes için endişelenirdi. Onunla ilk tanıştığım zamanlarda en çok söylediğine göre Londra’da bir bankada işe girmek zorunda kalan ve çalışma saatlerinin yoğunluğu ve biçimsizliği yüzünden şiire vakit ayıramayan T. S. Eliot için endişeliydi.

A Moveable Feast, s. 108 ve 110

Bence Tom [Thomas Wolfe] yalnızca kendi memleketini yazarken cidden iyiydi ve o konuda muhteşem ve rakipsizdi. Kalanlar genelde fazla şişirilmiş gazete haberlerinden farksızdı.

Maxwell Perkins’e, 1940

Selected Letters, s. 517

Wilder da Dos Passos da “iyi yazar” değiller. Wilder kendi kapasitesinin farkında olan küçük bir yazar. Eleştirmenlerin verdiği gazla kısa sürede şişirilmesine rağmen aynı hızla söndü.

Dos Passos ise genelde mükemmel bir yazardır ve her kitabında kendini her bakımdan geliştiriyor.

Dos da Wilder da aynı sınıftan gelir ancak ikisi de sınıflarını temsil etmez. Wilder Library‘nin temsilcisidir. Zola da Hugo da berbat yazarlardı, fakat Hugo büyük adamdı. . . . Flaubert ise büyük bir yazardı ama tek bir büyük kitap (Madame Bovary), yarısı iyi bir kitap (Duygusal Eğitim) ve kahrolası berbat bir kitap (Bilir Bilmezler) yazdı.

Stendhal tek iyi kitabı Kırmızı ve Siyah olan büyük bir yazardı. Parma Manastırı’nın bazı kısımları muhteşem olsa da çoğu işkembeden sallama geri kalanı da çöp.

Paul Romain’e, 1932

Selected Letters, s. 366

Arkadaşlarımın arasında [Joseph Conrad’ı] yermek moda oldu. Hatta bir gereklilik haline geldi. Tek bir yanlış hükmün ölümcül olabileceği edebiyat arenasında yazarken dikkatli olmak gerekir. . . .

Tanıdığım insanlar arasında T. S. Eliot’ın iyi bir yazar olması konusunda olduğu gibi Conrad’ın da kötü bir yazar olduğuna dair görüş birliği var. Bay Eliot’ı öğütüp ince bir toz haline getirerek mezarı üstüne serpmenin Bay Conrad’in geri getirilmekten dolayı öfkeli bir şekilde ortaya çıkmasını ve yazmaya başlamasını sağlayacağını bilsem yarın sabah ilk iş elimde bir rendeyle Londra’ya doğru yola çıkarım.

By-Line: Ernest Hemingway, s. 132-133

Basmak istememen için aklıma Sherwood’u incitmekten korkman dışında bir sebep gelmiyor. Bence yazarlık yapan hiç kimse hicivden alınmaz.

Horace Liveright’a, 1925

Selected Letters, s. 173

[F. Scott Fitzgerald’ın] yeteneği bir kelebeğin kanatlarındaki tozun deseni kadar doğaldı. O zamanlar o da aynı kelebek gibi desenin ne zaman süpürülüp bozulduğundan bihaberdi. Sonradan zarar görmüş kanatlarının ve yapılarının bilincine vardı ve düşünmeyi öğrendi. Fakat artık uçamıyordu çünkü içindeki uçma aşkı bitmişti ve hatırladığı yalnızca uçmanın bir zamanlar ne kadar zahmetsiz olduğuydu.

A Moveable Feast, s. 147

[Fitzgerald] Closeries de Lilas’tayken bana aslında Post için de uygun ve iyi olduğunu düşündüğü öyküler yazdığını, fakat sonradan boyun eğip üzerlerinde dergi çok satsın diye değişiklikler yaptığını anlattı. Bu fikir beni dehşete düşürdü ve bunun fahişelikten farksız bulduğumu söyledim. Kabul etti etmesine ama ileride adam gibi kitaplar yazabilmek için lazım olan parayı dergilerden kazandığını söyledi. Yazarken elinden gelenin en iyisini yapmak için uğraşmadan yazan herkesin yeteneğini ziyan ettiğini düşündüğümü belirttim. Başta öykünün gerçek halini yazdığı için sonradan yaptığı tahribat ve değişikliğin ona zararı olmadığını iddia etti. Dediklerine inanamadım ve fikrini değiştirmek istedim, ancak onu ikna etmek için kullanacağım düşündüklerimi destekleyecek bir romanım olması lazımdı ve henüz öyle bir kitap yazmamıştım.

A Moveable Feast, s. 155-156

Çalışmak ona iyi gelirdi. Paragraf paragraf ilerleyip ticari kaygı gütmeden içten bir şekilde çalışmak. Ama [Fitzgerald] bir paragrafa bakınca bundan kaç para kazanacağını görüyor ve tüm enerjisini anlık tatmin uğruna buna kanalize ediyor. Adam gibi para kazanmayıp bir de biri çıkıp “olmamış” diyecek diye korkuyor.

Maxwell Perkins’e, 1936

Selected Letters, s. 438

Öykü yazmak fahişelik değil, sadece yanlış bir tercih. Roman yazarak da geçinebilirdin ve geçinebilirsin. Allahın salağı. Şu kitabı yaz artık.

  1. Scott Fitzgerald’a, 1929

Selected Letters, s. 307

 

ON İKİ

Siyaset

Sola kaymanın falan benim için özel bir anlamı olmasını ummana gelirsek bu saçmalığın daniskası. Siyasette, edebiyatta, dinde vs. modayı takip etmem ben. Eğer edebiyatçılar sola kayıyorlarsa bir sonraki salınım da kaçınılmaz olarak sağa doğru olur. Bazı sarı piçler de iki yana doğru kayacaklardır. Edebiyatta sağ sol olmaz. Yalnızca iyi edebiyat veya kötü edebiyat vardır. . . .

Devrimi geçtim, daha sokak dövüşü görmemiş zavallı serseriler gelmiş şu büyük politik bilmemneye nasıl kayıtsız kalabiliyorsun diye yazıp çiziyor.  Yanılmıyorsam Iowa Davenport’taki bir ekipten bahsediyorum. Bak, hiçbiri hayatlarında o kayıtsızlık dedikleri ruh halini meydana getiren ve biçimlendiren ateşli öfke, nefret, hiddet ve hayal kırıklığı duygularını tatmamışlar.

Şimdi de komünizmi sanki bir Y.M.C.A. (Genç Hristiyan Erkekler Birliği) toplantısının bir boy büyüğü gibi veya zamanında omuz omuza vatan kurtarmışız gibi yutturmaya çalışıyorlar.

Ben allahın belası bir vatansever değilim ve ne sola ne de sağa kayacağım.

Hayatını çalışarak kazanmayan, yani siyaset yaparak veya çalışmadan geçinen sağ, sol, merkez fark etmez bütün politikacı piçleri makineli tüfekle tararım daha iyi.

Paul Romaine, 1932

Selected Letters, s. 363

Eğer kendin işçi sınıfından gelmiyorsan sırf son zamanlarda siyasete aymış eleştirmenleri memnun edeceğim diye proletarya hakkında yazmaya başlayayım deme. Bu adamlar kısa zaman sonra başka bir şeye dönüşürler. Oldukları birçok şeyi gördüm ve hiçbirinin hoş olduğunu söyleyemeyeceğim. Bildiğini yaz, gerçekçi yaz ve isterlerse nerelerine sokabileceklerini söylemekten çekinme. . . . Kitaplar tanıdığın insanlar hakkında olmalıdır, sevdiğin veya nefret ettiğin insanlar; hakkında araştırma yapmanı gerektiren insanlar değil. Eğer yeterince gerçeğe yakın yazabilirsen bir kitabın sahip olabileceği tüm iktisadi altyapıyı zaten sağlamış olursun.

Bu arada, hazır Noel gelmişken ne hakkında yazdığını çok iyi bilen ve bunu muhteşem bir şekilde yapan birini okumak istersen John O’Hara’nın Appointment in Samarra‘sını oku.

Sonra vaktin olunca Tolstoy’un Savaş ve Barış’ını oku ve Tolstoy’un yazarken büyük ihtimalle kitabın en iyi kısımları olduğunu düşündüğü dev siyasal düşünce pasajlarını nasıl da atlaya atlaya okuyorsun bir gör. Çünkü güncellikleri dışında bir özellikleri vardıysa bile artık ne doğruluk ne de önem arz ediyorlar. Bir de kişilerin ve eylemlerinin ne kadar gerçek, kalıcı ve önemli olduğuna bak. Şu aralar moda diye bir kitabın ne olduğu konusunda seni kandırmalarına izin verme.

By-Line: Ernest Hemingway, s. 184

Belki daha önce sana bundan bahsettim ama yine de bu riski alacağım. Bir vatansever gibi yazıyor olman senin zayıf noktan. Birçok vatansever gördüm ve hepsi de tıpkı çok yara alan diğer herkes gibi öldü ve öldükten sonra vatanseverliklerinin masallardan başka hiçbir şeye hayrı dokunmadı. Düzyazılarına zarar verdiği gibi onlara kötü şiirler de yazdırdı.

Ivan Kashkin’e, 1936

Selected Letters, s. 432

Bir yazar yaşarken siyasi bir davayı benimseyip onun için emek sarf ederek, inancını bir mesleğe dönüştürerek kendisine harika bir kariyer hazırlayabilir. Hele bir de dava başarılı olursa sırtı yere gelmez. Siyaset para almadan çalışmaya veya bir gün voliyi vurma ümidiyle bir süre asgari ücretle yetinmeye benzer. Bir adamın, faşist veya komünist fark etmez, desteklediği grup seçilirse gidip büyükelçi olabilir, milyonlarca kitabı devlet eliyle bastırılabilir veya insanların hayal ettiği daha birçok şey gerçekleşebilir. Çünkü devrimci edebiyatçıların hepsi hırslıdır. Ben devrimlerin evlerin salonlarından, yayıncıların çay muhabbetlerinden, ufak grevlerden ötesine geçtiği zamanları gördüm ve biliyorum. Birçok arkadaşım mükemmel işler bulurken bir kısmı da hapse girdi. Yazdıklarıyla insanlığın bilgi birikimine katacak yeni bir şey bulamadığı takdirde bunların hiçbiri yazara yazmasında yardımcı olamaz. Aksi takdirde gömüldüğünde ölmüş herhangi bir yazar kadar kötü kokacaktır. Tek fark, siyasi ilişkileri varsa cenazesine daha çok çiçek gelir ve sonradan biraz daha kötü kokar.

By-Line: Ernest Hemingway, s. 183

 

 

ON ÜÇ

Yazarın Yaşamı

“Önce bana yazara zarar veren gerçek, somut şeyler nedir onu söyle.” . . .

“Siyaset, kadınlar, içki, para, hırs. Ayrıca siyaset, kadın, içki, para ve hırsın olmaması.” dedim içtenlikle.

Green Hills of Africa, s. 28

Herkes [kurtu] öldürmeye çalışıyor. Herkes ona karşı ve o bir sanatçının olduğu gibi tek başına.

Harvey Breit’a, 1952

Selected Letters, s. 771

Yazıyorum ve satıyorum stop ama zengin olamadım stop tüm yazarlar başta fakirdir sonradan zengin olur stop ben de istisna değilim stop . . .

James Gamble’a telegraf, 1921

Selected Letters, s. 45

İşini yapıp bundan zevk alana yoksulluk koymaz. . . . Bunların tümü para harcamamak dışında kazanma ihtimalinin olmadığı yoksulluğa karşı savaşın bir parçasıydı. Özellikle kıyafet değil de resim satın alıyorsan. Fakat biz kendimizi hiç yoksul gibi görmezdik. Kabullenmezdik bunu. Seçkin insanlar olduğumuzu ve küçümsediğimiz ve haklı olarak güvenmediğimiz insanların zengin olduğunu düşünürdük.

A Moveable Feast, s. 50-51

Yemeği azaltmak gerektiğinde açlığa çok odaklanmamak için kendine iyi hakim olman gerekir. Açlık insanı disipline sokar ve eğitir. Bunu anladığın sürece diğerlerinden ileridesin demektir. Ah tabii, diye düşündüm, param düzenli yemek yemeye bile yetmediğine göre tur bindirmişim demek. Arayı biraz kapatsalar hiç fena olmaz.

A Moveable Feast, s. 75

Glenway Wescott, Thornton Wilder ve Julian Green’in üçü de son bir yılda zengin olurken ben muhabirlikten kazandığım kadarını bile kazanamadım. Üstelik bakacak bir karısı ve çocukları olmayan bir benim. Şu anki telif haklarını zamanları gelene kadar istemiyorum. Tek seferde büyük para kazanmak istiyorum ki yatırım yapabileyim. Edebiyat piyasasının bu canlılığı sonsuza dek sürmeyecek ve sonsuza dek kazanabileceği parayı kazanamamış ve hala da kazanamayan adam kalmak istemiyorum.

Maxwell Perkins’e, 1928

Selected Letters, s. 278

Edebiyatçılık hayatımda henüz telif hakkı ücretlerimi almak kısmet olmadı. Ancak peşinatı düşük tutarak bir gün bunu gerçekleştirmeyi umuyorum.

Maxwell Perkins’e, 1927

Selected Letters, s. 257

. . . Sanatçının dürüstliüğüyle ilgili bir sorun olduğunu düşünmüyorum. Yazmanın kendisi yazmak için para almaktan daima daha heyecan vericidir ve yazmaya devam edebilirsem eninde sonunda para kazanılır.

Maxwell Perkins’e, 1926

Selected Letters, s. 216

Finansal bir darbe konusunda fiziksel olarak yediğim bir darbeden edeceğimden daha fazla mızıldanmak istemiyorum. Paraya feci ihtiyacım var ama şerefsiz, şaibeli veya “hızlı” bir iş yapacak kadar da değil. Umarım bu kadarı yeterince açıktır.

Alfred Rice’a, 1948

Selected Letters, s. 655

Her zaman en önemli şeyin kariyer olduğunu düşündüm. Tıpkı savaş alanındaki bir general gibi işimi yapmak için her şeyi göze alabilirim ve kaybedebileceğim bir şeye katiyen bağlanmam. Fakat artık yaşadığım sürece başarılı sayılmayacağımı öğrendim. Yaşarken başarı sayılabilecek tek şey para kazanmak, ben de bunu reddediyorum. Bu nedenle ölümümden sonraki şöhretim için çalışacağım, elimden geldiğince askerlerimin (ailem) zayiat vermesini engelleyeceğim ve sahip olduğum sürece elimdekilerin keyfini çıkaracağım.

Mrs. Paul Pfeiffer’a, 1936

Selected Letters, s 436

Gelecek nesiller konusuna gelirsek, tek umrumda olan gerçeğe uygun yazmak. Gelecek nesiller kendi başının çaresine baksın.

Arthur Mizener’a, 1950

Selected Letters, s. 698

“. . . Yazarlarımızı çok tuhaf bir hale getiriyoruz biliyor musun?”

“Anlayamadım.”

“Onları birçok yolla mahvediyoruz. Başta ekonomik olarak. Para kazanıyorlar. İyi kitaplar eninde sonunda para eder ancak bir yazarın para kazanması sadece tesadüftür. Yazarımız parayı bulunca yaşam standartları yükselir ve işte orada artık zokayı yutmuştur. Evini barkını, karısını vesaire elinde tutmak için çerçöp yazmaya başlar. Kasıtlı değil acele yazdığı için kötü olur yazdıkları. Söyleyeceği bir şey olmadığı, ilham pınarı kuruduğu halde yazar. Çünkü gözünü hırs bürür. Kendisini iyice bir kandırdıktan sonra da bir mazeretin arkasına sığınır ve çerçöp üretmeye devam eder.

Green Hills of Africa, s. 23

Vanity Fair, Cosmopolitan vesaireden makale, öykü, yazı dizisi isteyen mektuplar alıyorum fakat bir altı ay ya da bir yıl boyunca hiçbir şey yayınlamayacağım . . . çünkü şimdi çok kritik bir dönemdeyim ve benim için huzur içinde, aklımda piyasanın vaziyeti nasıl, yazdığım başarılı olur mu, hatta basılır mı şüphesi olmaksızın yazabilmek Amerikalı yazarları benim şu akrabamın kıyma makinesine kaptırdığı baş parmağı gibi öğüten para kazanma tuzağına düşmekten çok daha önemli. . . .

Grace Hall Hemingway’e, 1927

Selected Letters, s. 244

Kitabı bitirmek üzere olduğun için nasıl mutluyum anlatamam. Bu aralar moda herkesin yaptığı şeyleri küçümseyip tuvalete mümkün olan en vakur ve zengin şekilde gitmeye çalışmak. Yazmayı bırakıp bunu yapmaya başlayan zavallı piçlere düşen de hiçbir şey beceremeyen ve tek yaptığı tuvalete gitmek olan tiplerle yarışmak. . . .

  1. Scott Fitzgerald’a, 1929

Selected Letters, s. 304-305

Bir sanatçı için yapabileceğin iki şey vardır. Ona para ver ve eserlerini sergile. Kişisel olanlar dışındaki tek ihtiyaçları bu ikisidir.

Ernest Walsh’a, 1926

Selected Letters, s. 188

İyi iş çıkarmam için bir süre daha sağlıklı bir istirahate ihtiyacım var. Sağlığım en değerli sermayem ve onu akıllıca kullanmak istiyorum.

Wallace Meyer’e, 1952

Selected Letters, s. 752

Son zamanlarda sıkı çalışıyorum. Başta bayağı içim sıkılıyordu, çok verimsizdim, ondan yazamadım  ve üç hafta kadar uykusuzluk çektim. Sabaha karşı iki civarı uyanıp güneş doğana dek çalışmak için küçük eve geçmeye başladım. Çünkü bir kitap yazarken uykusuzluk çekiyorsan beynin geceleri vızır vızır çalışır, kafandaki her şeyi yazarsın ve sabah bomboş ve bitap hissedersin. Fakat yeterince hareket etmediğime kanaat getirdiğim için artık yağmur soğuk dinlemeden çıkıp tekneyle dolanıyorum biraz ve iyi geldi. Beynin normallikten çıkana dek gaza basmaktansa tempoyu yarıya düşürmek, bol bol hareket etmek ve çıldırmamak çok daha iyi. Daha önce şu meşhur melankoliyi hiç tatmamıştım ama deneyimlediğime memnunum, çünkü artık insanların ne yaşadığını anlayabiliyorum. Babamın başına gelenlere daha hoşgörüyle bakıyorum. Fakat şimdi anlıyorum, hayatı boyunca sürekli fiziksel aktivitede bulunmuş birinin vücudunun ve beyninin iyi çalışması için buna bir motorun yağa duyduğu kadar ihtiyacı var. New York’ta hareketsiz geçirdiğim onca zamandan sonra dönüp kafamı bu denli yormak bir tarafı yağlamadan diğer tarafı çalıştırmak gibiydi. Her neyse, artık iyiyim.

Mrs. Paul Pfeiffer’a, 1936

Selected Letters, s. 435-436

Yazmaya bir veya iki ay ara verdiğim andan itibaren seyahat ederken acayip çılgınca mutlu oluyorum. Öte yandan yazarken bir şey tam istediğin gibi çıkınca da müthiş bir mutluluk hissediyorum. İkisi birbirinden çok farklı ama hayatın ne kadar kısa olduğunu düşünürsen ikisi de bir diğeri kadar önemli.

Ivan Kashkin’e, 1916

Selected Letters, 431

Key West’e gidip bütün bunlardan uzaklaşmak istiyorum. Hayatımda hiçbir şeyden bu kitabın bahsi kadar bıkmamıştım. İnsanlar kitap hakkında güzel güzel mektuplar yazıyorlar ama ben o kadar bıktım ki her mektup bende utanç, rahatsızlık ve hafif bir mide bulantısı uyandırıyor. Yazmak başlı başına zor iş. Düzyazı yazmak zaten tam zamanlı bir iş ve büyük kısmı bilinçaltında yürüyor. Eğer bilinçaltın iş, eleştiri, yorum falan doluysa bir bok yapamıyorsun.

Maxwell Perkins’e, 1929

Selected Letters, 316-317

Piggott’ta [Arkansas] herhalde insanlardan gelip beni rahatsız edemeyecekleri kadar uzaklaşmış olurum ve çalışabilirim. Yeni bir roman üzerinde çalışacağım. Bazı beyefendiler kitap yazarken sosyal kelebekler olabilir ama yazıyorken benimle vakit geçirmek ayak parmaklarında çıban çıkmış huysuz bir ayıyla takılmaktan farksız.

Dr. C. E. Hemingway, 1926

Selected Letters, s. 207

Bana Hotel Quintana/Pamplona/İspanya adresinden yazabilirsin. Yoksa sevmez misin mektup yazmayı? Ben yazarım çünkü işten kaytarırken bir yandan bir şeyler yapmış gibi hissetmek için süper bir yol.

  1. Scott Fitzgerald’a, 1925

Selected Letters, s. 166

Aptal uzun mektuplarımın kusuruna bakma lütfen. . . . Öykü yazacağıma mektup yazıyorum. Bana zevk veren ufak lüksler bunlar, umarım sana da veriyordur bir nebze.

Bernard Berenson’a,

Selected Letters, s. xxi

Bu mektup baştan savma ve hata dolu. Edebi bir düzyazı denemesi olarak değil haberleşme amacıyla alelacele yazıldı.

Selected Letters, s. ix

Kendine iyi bak ve lütfen bu dandik mektubun kusuruna bakma. Tüm enerjimi şu lanet kitaba saklıyorum. Güzel mektuplar yazıyorsam anla ki Tubby, çalışmıyorumdur.

Gen. R. O. Barton’a, 1945

Selected Letters, s.606

Umarım bu bahar iyi balık yapar. Mektupların için minnettarım ve daha fazla yazamadığım için son derece üzgünüm, ancak hayatını yazarak kazanıyorsan mektup yazmak zor oluyor.

Dr. C. E. Hemingway’e, 1923

Selected Letters, s. 81

Seni görmeyi ve muhabbet edebilmeyi özledim. Konuşurken mektuplarda tumturaklı bir şekilde yazdığımız ıvır zıvırı es geçip doğru düzgün anlaşabiliyoruz.

  1. Scott Fitzgerald’a, 1935

Selected Letters, s. 425

Her türlü dedikoduyu anlatmak için çok uygun bir adamım çünkü kulağımdan girdiği gibi ağzımdan çıkıyor.

John Dos Passos’a,

Selected Letters, s. xii

Sana sakinleşmek için yazıyorum lütfen kusuruma bakma. İnsanlar neden yazışmayacakmış anlamıyorum zaten. Eskiden yazıyorlardı. Fakat sanırım artık herkes televizyona çıkma derdinde.

Arthur Mizener’a, 1950

Selected Letters, s. 697

Hayatım boyunca tarafımdan yazılmış hiçbir mektubun yayınlanmasını istemiyorum. Bu vesile ile herhangi bir mektubumu yayınlamamanızı ve başka tarafların yayınlamasına onay vermemenizi talep ediyorum.

Vasilerine

Selected Letters, s. xxiii

Bay H. kendisini Floyd Gibbons veya Tom Mix’in atı Tony gibi parlak bir şöhrete dönüştürmek için yürüttüğünüz reklam teşebbüslerini takdir etmekle beraber katiyen onaylamıyor ve sinema sektörünün özel hayatını rahat bırakmasını rica ediyor.

Maxwell Perkins’e, 1932

Selected Letters, s. 379

Çok rica ediyorum, sakın bana kaç defa ateş edildiği veya kaç defa vurulduğumla ilgili bir şey yazmayın. Cape ve Scribnerlara da askerlik vazifemle ilgili hiçbir şeyi reklam etmemelerini tembihledim. Bundan bahsetmeyi çok yakışıksız buluyorum ve bana verdiği gururu ezip yok ediyor. Savaşa gitmiş, bar kavgalarına katılmış bir adam, bir avcı, bir at yarışçısı veya bir ayyaş olarak değil bir yazar olarak var olmak istiyorum. İsteğim düzgün bir yazar olmak ve bir yazar olarak değerlendirilmek. . . .

Üç yüz mankafa keçi ve sadık köpeğin Karabaş’la beraber küçük, tablo gibi evinde yaşasan ne fark eder? Önemli olan, yazabiliyor musun?

Robert Cantville’e, 1950

Selected Letters, s. 712

İnsan sürekli evde oturamaz ve ne zaman dışarı çıksa olan biten gazetelere çıkıyor. Ancak hiçbir gazete günün ilk ışıklarıyla uyandığımı veya ülkeme gerektiği gibi hizmet ettiğimi yazmaz. . . . Aynı şekilde hayatın boyunca tek arzumun yaşamış en iyi Amerikalı yazar olmak olduğunu ve bunun için canımı dişime taktığımı da gazetelerde bulamazsın.

Robert Cantwell’e, 1950

Selected Letters, s. 709

Lillian Ross okurken açıkçası biraz dehşete düştüğüm kısa bir biyografimi yazmış. Ancak arkadaşım olduğu ve niyetinin iyi olduğunu bildiğim için beni dilediği şekilde göstermeye hakkı var. Bir kızılderili melezi gibi konuştuğumu veya hayatının çoğunu sabahın ilk ışıklarıyla uyanıp harıl harıl yazarak geçiren biri gibi göründüğümü hiç zannetmiyorum. Ama okuduğumda bir romanı yeni bitirmiştim ve böyle zamanlarda birkaç hafta boyunca hiçbir şeyi kafaya takmıyorsun. Bu nedenle bana Life’ta çıkan yazı kadar zarar vereceğini bilmeme rağmen hiç sallamadım. Niyet iyi olsa da bana etkisi fazlasıyla kötü oldu. Ancak hala Lillian’ı çok severim.

Thomas Bledsoe’ya, 1951

Selected Letters, s. 744

New Yorker’daki yazıdan sonra bir daha hiçbir konuda röportaj vermemeye ve benimle röportaj yapmak isteyebilecekleri hiçbir yere gitmemeye karar verdim. Eğer hiçbir şey söylemezsem, hiçbir şeyin yanlış anlaşılma ihtimali de olmaz.

Thomas Bledsoe’ya, 1951

Selected Letters, s. 746

Ama BB, bence iyi yaptığımızı bildiğimiz hiçbir şey hakkında kötümser olmamalıyız çünkü bunun mutlaka bir ödülü vardır ve yegâne ödül içimizdedir. . . .

Şöhretin, takdirin, hayranlığın veya rağbet görmenin bile hiçbir kıymeti yoktur . . .

Bernard Berenson’a, 1954

Selected Letters, s. 837

Charlie’ye de yazdığım sebeplerden dolayı hayatta olan yazarların özel hayatları hakkında yazmaya ve onları psikanalize tabi tutmaya karşıyım.

Eleştirmenliği dedektiflik, Freud ve Jung kırıntıları, röntgencilik ve magazin gazeteciliğiyle karıştırıyorlar. Mizener Scott hakkındaki kitabıyla para kazandı ama büyük zalimlik de yaptı (genç Scotty’ye ve sahip olmuş olabileceği çocuklarına) ve şimdi ne kadar İngilizce profesörü varsa yazarların kirli çamaşırlarına bir altın madeniymiş gibi bakıyor. Bir yazarın dört evlilik yatağının kirli çarşaflarından neler çıkarabileceklerini ve ağızlarının nasıl da sulandığını (doğru sözcük bu mu emin değilim, değilse doğrusuyla değiştir lütfen) tahmin edebilirsin sanırım.

Wallace Meyer’e, 1952

Selected Letters, s. 751

Beni bugüne getiren yalnızca kitaplarımda yazdıklarım ve insanların özel hayatıma burnunu sokmaması gerektiğini düşünüyorum. Kimin ne hakkı var? Söyleyeyim, hiç kimsenin.

Charles A. Fenton, 1952

Selected Letters, s. 765

Merhum Bay Charles Scribner ve Bay Blendsoe’ya hayattaki yazarların biyografilerinin yazılmasına neden karşı olduğumu anlatmıştım. Şimdi tekrarlamama gerek yok.

Hem siz yazan bir adama işinin ortasındayken nevroz geçirmekte olduğunu söylemenin kanser olduğunu söylemek kadar zarar vereceğini bilmiyor musunuz? Belki adam “ha siktir” diyecek. Yine de kendisini okuyan herkesin gözünde zarar görmüştür. Ayrıca böyle ifadelerden dolayı artık yazamayacak kadar zarar gören yazarlar tanıdım ben. . . .

Ayrıca hayattaki insanların umuma açık psikanalizine itirazım ve bunun kişiye verebileceği zararla ilgili fikirlerim yalnızca kişisel değil. Bu bir prensip meselesi. . . .

Bana yaşayanları huzur içinde yazmaları için rahat bırakmamıza yetecek kadar ölmüş yazar var gibi geliyor. Kendi adıma söyleyeyim, bir yazar olarak bu kitap yüzünden şimdiye kadar endişe, rahatsızlık ve çalışmalarımın ciddi manada bölünmesinden şikayetçiyim.

Philip Young’a, 1952

Selected Letters, s. 760 ve 761

[Charles] Fenton denen adam edebiyat tarihinin, veya yaratıcı yazarlığın sırrının kirli çamaşırlarda olduğuna inanıyor. . . .

Şu an hayatımın Toronto’da geçen dönemini yazmakla meşgul ve söylemeliyim ki okuduğum kadarı tamamen asılsız ve ahmakça. Geçen yıl ona Kansas City Star’daki stajım hakkında araştırma yaparken yardım etmek için sayısız saatimi harcadım. Bana mal olduğu sürede en az üç iyi öykü yazabilirdim. . . .

Dorothy, hala hayattayken insanların özel hayatın hakkında bir şey yazması gerçekten berbat bir şey. Elimden geldiğince engel olmaya çalışıyorum ama güvendiğim insanlardan çok kazık yedim.

Dorothy Connoble’a, 1953

Selected Letters, s. 805

Bir yazar için erken dönem işlerinin düzenlenip değiştirilerek onayı olmadan kendi adıyla basılması kadar kötü bir şey düşünemiyorum.

Hatta aklıma bir yazarın başka bir yazarın değersiz bulduğu için saklamamayı tercih ettiği materyali toplaması ve basması kadar kötü az şey geliyor. . . .

Basılmasını istemediğim materyali basmaya hakkınız yok. Nasıl seninle kağıt oynarken katiyen hile yapmaz, masanı veya çöpünü karıştırmaz veya kişisel yazışmalarını okumazsam böyle bir şeyi de asla yapmazdım.

Charles A. Fenton’a, 1952

Selected Letetrs, s. 787

Bir eleştirmenin istediği kadar yanlış düşünüyor olsun bir yazarın eserleri konusunda dilediğini yazmakta serbest olduğunu kanısındayım. Aynı zamanda bir eleştirmenin hayatta olduğum müddetçe özel hayatım hakkında bir şey yazmaya hakkı olmadığını da düşünüyorum. Burada bahsettiğimiz yasal değil etik haklar. . . .

Hayatta olan yazarların umuma açık psikanalizi kesinlikle özel hayatın ihlalidir.

Thomas Bledsoe’ya, 1952

Selected Letters, s.748

Alınma ama seni bir eleştirmen olarak düşünmüyorum. Yani seni yazar olarak görüyorum demek istedim. Yoksa açıklama yapmazdım. Açıkçası, kitapları okuyanlar açıklamalı, yazanlar değil.

Robert M. Coates’a, 1932

Selected Letters, s. 368

Kitap [Irmaktan Öteye Ağaçların İçine] gerçekten de iyi. Beğenmediysen dilediğin kadar yerin dibine sokabilirsin. Bu senin hakkın ve de görevin. Fakat güzelleştirmek ve hatalı veya adaletsiz davrandığım kısımları silmek için kşitabı 206 defa okudum ve son okuyuşumda o kadar sevdim ki allahın cezası içime 206. defa dokundu. Tabii bu yalnızca kişisel bir görüş olduğu için ona göre dikkate alınmalı. Ama kaç senelik bir yazar ve okur olarak edebiyattan boktan şeyleri ayırt edecek kadar anlıyorum. . . .

Eğer gerekiyorsa veya yapabiliyorsan yerin dibine sok, rezil et, mahvet.

Robert Cantwell’e, 1950

Selected Letters, s. 711

Allah aşkına elalem ne der diye kaygılanmadan, başyapıt çıkartıyor muyum diye düşünmeden sadece yaz. Ben yazdığım her muhteşem sayfa başına doksan tane de boktan sayfa yazıyorum. Boktan olanları çöpe atmaya çalışıyorum. Dilediğin gibi yaşamak için para kazanmak uğruna berbat şeyler yayınlamak zorunda olduğunu sanıyorsun. Anlıyorum, ancak sürekli ve olabildiğince iyi yazarsan (Yale’de dediğimiz gibi) bir o kadar da başyapıt materyali çıkartırsın. Oturup da bilinçli olarak bir şaheser üretecek kadar aklını başına toplayamıyorsun. Ama eser iyiyse kendini alkışlatıp ve kötüyse yuhalatır ve [Gilbert] Seldes gibi neredeyse canına okumuş adamları mümkün olduğunca etrafından kışkışlarsan her şey yoluna girecektir.

  1. Scott Fitzgerald’a, 1934

Selected Letters, s. 408

Yaşayan yazarların çoğu aslında yok. Şöhretleri her sezon yeni bir dehaya, tamamen anlayabilecekleri ve güvenle pohpohlayabilecekleri yazarlara ihtiyaç duyan eleştirmenlerin üretimi. Gelgelelim bu yapay dehalar öldüklerinde yok olacaklar.

By-Line: Ernest Hemingway, s. 218

Eleştirilerin azımsanmayacak bir kısmı şaka yapmanın, takılmanın, hatta komikliğin değersizlik göstergesi olduğunu düşünen aşırı resmi kişiler tarafından yazılıyor. Yani herhalde Hz. İsa’yı çarmıhta görsem gidip takılmazdım. Ama tüccarları tapınakten kovalarken karşılaşsak şakalaşmayı denerdim.

Harvey Breit’a, 1952

Selected Letters, s.767

Fare: Üniversitede yazmayı böyle öğretmiyorlar.

M.: O kadarını bilemem. Üniversiteye gitmedim. Herif kendisi yazabilse zaten üniversitede yazarlık dersi vermek zorunda kalmazdı.

By-Line: Ernest Hemingway, s. 217

. . . herkesin bir teorisi var, seni de bu teorilerine oturtmaya çalışıyorlar. . . . P. Young’a sorsan her şey bir travma. Eminim Archie Moore’un bacakları kopsa P. Young yine travma teşhisi koyardı. Carlos Baker’a hayret ediyorum. Kendisini bir yere bilerek ve isteyerek bir sembol yerleştireceğime inandırıyor olabilir mi? Sadece bir paragraf yazmak bile başlı başına yeterince zor.

Harvey Breit’a, 1956

Selected Letters, s. 867

Biliyor musun, kitabı yazarken sahiden de gerçek köpek balıklarını düşünüyordum, eleştirmenleri sembolize ettikleri teorisiyle alakam yoktu. Bunu kim çıkarttı bilmiyorum. Hayatım boyunca düzgün ve akılcı eleştiriye kucak açtım çünkü yazarlık çok yalnız bir meslek. Fakat Kashkin ve senin dışındaki neredeyse kimseden umduğumu bulamadım. Bazı eleştirilerine katiyen katılmasam da, bir kısmı oldukça aydınlatıcı ve faydalıydı.

Edmund Wilson’a, 1952

Selected Letters, s. 793

. . . [eleştirileri] . . . okumaktan hiçbir hayır gelmez. Bir kitap yayınlayıp eleştirileri okumak çok zararlıdır. Seni anlamamışlarsa öfkelenirsin; anlamışlarsa zaten bildiğin şeyleri yazmışlar demektir ve bunun da sana ne faydası var. O kadar berbat olmasa da Strega içmek gibi bir şey.

Bernard Berenson’a, 1952

Selected Letters, s. 791

[Güneş de Doğar’a] Getirilen en büyük eleştiri kitaptaki kişilerin çok tipsiz olmasıydı, ki eleştirmenlerin bayıldığı Ulysses, Eski Ahit, Yargıç [Henry] Fielding ve diğer örneklerdeki kişilerin tipini düşünürsen bu eleştiri ne kadar da gülünç. Şu ciddi manada çekici insanlar nerelere takılıyor, sarhoşken nasıl davranıyor ve gece hakkında onlar ne düşünüyor merak ediyorum.

Maxwell Perkins’e, 1926

Selected Letters, s. 240

Kabul, Many Marriages [Sherwood Anderson] konusunda muhtemelen yanıldım . . . Şans verebileceğim bir ara tekrar okuyacağım. Bir şeyin hakkı tefrika halinde okuyarak verilmiyor. Kaldı ki tüm eleştiriler zaten boş laftan ibaret. Kendin dışında kimsenin bir şey bildiği yok. Tanrı biliyor ki bir konu hakkında fikir sahibi olmak için para alan profesyonel eleştirmenler midemi bulandırıyor. Edebiyatın orta malı hadımları. Yaptıkları fahişelik bile değil. Hepsi son derece erdemli ve pirüpak. Hem de nasıl da iyi niyetli ve alicenaplar. Neticede hepsi orta malı.

Sherwood Anderson’a, 1925

Selected Letters, s. 161-162

Eleştirmenlerde . . . bazı özellikleri sana fikrini sormadan yakıştırma alışkanlığı vardır. Sonra gerçekte öyle olmadığını anladıklarında ise seni döneklikle suçlarlar . . .

Maxwell Perkins’e, 1926

Selected Letters, s. 240

Mizah hakkında dediklerine gelirsek, puştlar espri yapılmasından hoşlanmıyor çünkü sınıflandırmalarını bozuyor.

Arnold Gingrich’e, 1933

Selected Letters, s. 385

Alkış almadan çalışmaya hazırlıklı olmalısın. Esas heyecan duyduğun an ilk taslağı hazırladığın zamandır. Ancak sen arzuladığın duyguyu, manzarayı ve sesi okuyucuya aktarabilene kadar tekrar tekrar üzerinden geçmeden önce kimse yazdıklarını okumayacak ve bu olana dek sen öyle çok okumuş olacaksın ki sözcükler anlam ifade etmemeye başlayacak. Kitap basılana kadar çoktan başka bir şeye başlamış, onu geride bırakmış olacaksın ve bahsini duymak bile istemeyeceksin. Ancak kitabını kapaklarda görmeye, gittiğin her yerde duymaya mecbursundur ve bu konuda yapabileceğin hiçbir şey yoktur. Şöhretlerini seni keşfetmeye borçlu olmayan tüm eleştirmenler, bunu yaklaşan iktidarsızlığını, başarısızlığını ve doğal yeteneğindeki genel sönüşü öngörme umuduyla elde etmeye çalışacaklar. Siyasi bir görüşe yakınlığın olmadığı sürece kimse sana şans dilemeyecek veya yazmaya devam etmeni ummayacak. Halbuki olsa etrafına toplanıp ismini Homer, Balzac, Zola ve Link Steffens’la aynı cümlede zikrederler. Böyle eleştiriler olmasa da olur. En sonunda, başka bir yer ve zamanda çalışamadığın ve berbat hissettiğin bir an gelecek, kitabını eline alıp okumaya başlayacaksın ve bir süre sonra karına dönüp, “Vay canına, müthiş bir şey bu.” diyeceksin.

O da, “Aynısını her zaman dememiş miydim hayatım?” diyecek, ya da belki seni duymayacak “Ne dedin?” diye soracak ama sen tekrarlamayacaksın.

Ama eğer kitap iyiyse, hakim olduğun bir konu hakkındaysa, gerçekçi yazılmışsa bir gün tekrar okuduğunda o heriflerin havlamaları kulağına soğuk bir gecede kendi ellerinle inşa ettiğin veya parasını çalışarak ödediğin sıcak bir kulübede otururken dışarıda karda uluyan çakalların sesi kadar tatlı gelecek.

By-Line: Ernest Hemingway, s. 185

 

 

 

 

LACAN – Dinin Zaferi

Lacan1

Türkçesi: Deniz Kurt

Editör: Şenol Erdoğan

 

 

  1. Yöneticilik, Eğitimcilik ve Analistlik

Neden psikanalistliğin savunulacak tarafı olmayan bir iş olduğunu söylüyorsunuz?

Bunu söyleyen ilk kişi olmadığımı belirtmiştim. Analistlik konusunda sözüne güvenebileceğimiz biri olan Freud demişti aynısını.

Freud başka işleri de bu başlık altına toplamıştı. Bunlardan biri de yöneticilikti. Bu da zaten herkesin rağbet ettiği işlerin savunulacak yanı olmadığını gösterir, zira yöneticilik için aday sıkıntısı yaşandığı görülmemiştir. Aynısı psikanaliz için de geçerlidir. Talipten bol bir şey yoktur.

Freud analistlik ve yöneticiliğe eğitimciliği de eklemiştir.

Eğitimcilik alanında aday sayısı iyice fazladır. Avantajlı bir iş olarak nam salmıştır. Demek istediğim, aday sayısının çokluğundan başka, bu adayların arasında onay mührü basılıp eğitme yetkisi verilenlerin sayısı da azımsanmayacak kadar yüksektir. Bu demek değildir ki yetki verilenlerin eğitimcilik hakkında en ufak bir fikri var. İnsanlar birini eğitirken tam olarak ne yapmaya çalıştıklarını kavramazlar. Ufak bir fikir kırıntısı edinmeye çalışsalar da hakkında pek kafa yormazlar.

Her şeye rağmen en azından zaman zaman onların da tedirgin olduğunu gösteren tek işaret analistlerin son derece aşina oldukları endişe duygusudur. Eğitimin ne olduğunu düşünmeye başladıklarında kıskıvrak endişenin pençesine düşerler. Bu endişeyi gidermek için insan doğasına dair belli başlı “insanlık kavramları” gibi sayısız çare vardır. İnsan doğasına dair kavramlar kişiden kişiye büyük farklılıklar göstermesine rağmen kimse bunun farkındaymış gibi davranmaz.

Son zamanlarda Alain’s’in öğrencilerinden Jean Château’nun editörlüğünü yaptığı eğitimle ilgili çok hoş bir kitap serisi ilgimi çekti. Henüz tamamını okumadım. Tek kelimeyle çarpıcı. Plato’dan başlayıp birtakım pedagogları inceleyerek devam ediyor. Okurken eğitimin kökünde insan yaratmaya dair belli bir fikrin yattığını görüyorsunuz; sanki insanı yaratan eğitimmiş gibi.

Halbuki, işin doğrusu insanı eğitmek gereksizdir. Tüm eğitimini kendisi edinir. Öyle ya da böyle eğitir kendisini. Elbet bir şey öğrenmek zorunda kalacak ve bunun için dirsek çürütecektir. Eğitimciler, bu konuda yardımcı olabileceklerine inanan kişilerdir. Hatta insanın insan sayılabilmesi için belli minimum bir donanıma sahip olmasının şart olduğunu düşünür ve bunun eğitimle sağlanabileceğine inanırlar. Tamamen hatalı sayılmazlar. Gerçekten de insanların birbirine tahammül edebilmesi için belli bir eğitim şart.

Buna karşılık elimizde analistimiz var.

Yönetmek ve eğitmek artık hatırlanamayacak kadar eski zamanlardan bu yana var oldukları için analiz etmekten farklıdır. İkisi her yerdedir ve asla bitmez. Öte yandan analistin bir geleneği yoktur. Daha yeni gelmiştir. Böylece en olmayacak işler arasından yeni bir tane yükselmiştir. Arkamızda kerteriz alacağımız yalnızca bir yüzyıl olduğu için bu işi yapmaktan dolayı pek memnun analist sayısı çok azdır. Yeni olması mesleğin zorlu karakterini iyice perçinler.

İlkinden bu yana analistler bu işi sıfırdan keşfetmek durumunda kaldılar ve zorlu karakterinin açıkça farkına vardılar. Mesleği yönetim ve eğitim alanlarına doğru genişlettiler. Analiz sayesinde daha emekleme safhasındayken bile yönetici ve eğitimcilerin son tahlilde ne yaptıkları konusunda pek fikri sahibi olmadıklarını gördüler. Bunun onları durdurmadığını, hatta yarım işlerini yamalak yaptıklarını gördüler. Sonuçta yöneticiler gereklidir ve yöneticiler yönetir. Bu bir gerçek. Dahası, herkes birileri yönettiği için memnundur da.

O zaman Plato’ya geri geliyoruz.

Evet Plato’ya dönüyoruz. Plato’ya dönmek ne kolay. Plato’nun sayısız basmakalıp sözü var ve doğal olarak onlara geri geliyoruz.

Analistin uygun işlevini kazanması diğer işlevlerine ışık tutmamızı mümkün kılar. Tamamen yeni olan analitik işlevin varlığından doğan ilişkiyi ve diğerlerini nasıl aydınlattığını açıklamaya seminerimin bir senesini adadım [Seminer XVII, The Other Side of Psychoanalysis]. Bu beni bu işlevlerin ortak olmayan bağlantılarını göstermeye itti. Eğer bunlar ortak olsaydı birbirlerinden farkları olmazdı. Yer değiştiren ve dönüp duran dört ufak unsur sayesinde ne kadar kolay ele alınabileceklerini gösterdim. Bu ortaya çok ilginç şeyler çıkardı.

  1. Bilim Adamlarının Endişesi

Freud için tabu olan ve hakkında hiç konuşmadığı bir şey bilim adamının işidir. O da çok zorlu bir meslektir, ancak şansına henüz böyle olduğundan haberi yoktur. Bilim adamları için endişe nöbetleri daha yeni yeni başlıyor.

Onlarınki diğer benzer endişe nöbetlerinden daha mühim değildir. Endişe bütünüyle beyhude [futile] ve işe yaramaz [foireuse] bir şeydir. Yine de son zamanlarda laboratuarlarında ciddi ciddi çalışırken bir anda alarma geçip etekleri tutuşarak “Ya bir gün muhteşem işler başardığımız o minik bakterilerle gerçekten fevkalade tahrip edici bir icat yaparsak ve biri laboratuardan alıp götürürse” diye sayıklayan bilimadamlarını görmek çok komik.

Henüz böyle bir şey olmadı. O kadar ileri gidilmedi. Ancak her şeye dayanıklı, durdurulamaz bir bakteri fikri ufaktan kafalarında oluşmaya başladı. Bu, dünyada yaşayan özellikle insan gibi tüm boktan şeyleri silip süpürürdü. Böylece bir anda sorumluluk sancılarına boğuldular. Birtakım deneyleri bütünüyle yasakladılar.

Belki de çok kötü bir fikir değildir bu. Belki gerçekten de yaptıkları çok tehlikeli sonuçlar doğurabilir. Ben böyle düşünmüyorum. Hayvanlar alemi yok edilemez. Bakteriler bizim için hepsinden kurtulamaz. Fakat bilim adamı tipik bir endişe nöbeti geçirdi ve geçici de olsa bir yasak ilan edildi. Kendilerine bakterilerle ilgili bazı deneylere kalkışmadan önce tekrar düşünmeleri gerektiğini tembihlediler. Her şeye rağmen biyologların eseri gerçek bir musibetle karşı karşıya kalsak ne de rahatlardık. Ne büyük zafer olurdu. İnsan sonunda herhangi bir başarı elde etmiş olurdu böylece; kendi yıkımını. Diğer her şeyden üstün olduğunun gerçek bir işareti olurdu. Üstelik sadece kendi değil dünya üzerindeki tüm yaşamı yok ederdi. İşte bu insanın gerçekten bir şeyler yapabileceğini gösterirdi. Gelgelelim bu fikir şimdilik üç buçuk attırıyor. Henüz oraya gelmedik.

Bilimin ufak endişe nöbetleri haricinde ne yaptığı konusunda fikri olmadığı için, bu bir süre daha böyle devam edecek. Büyük ihtimalle Freud yüzünden hiç kimse sonuç veren bir bilimin yöneten veya eğiten bir bilim kadar olasılık dışı olduğunu söylemeyi aklından bile geçirmedi. Yine de artık bu konuda en ufak bir şüphemiz bile varsa, bunu analize borçluyuz.

Analiz diğerlerinden bile daha zorlu bir meslektir. Farkında mısınız bilmiyorum ama, psikanaliz esas olarak bozuk olan, ters gidenle uğraşır. Bu nedenle uğraştığı şeyi kendi adı olan “gerçek” sözcüğüyle çağırmalıyız. Bu sözcüğü kullanan tek kişi olduğumu söylemeliyim.

Gerçek, işleyen ve bozuk olan arasındaki farktır. İşleyen dünyadır. Gerçek ise bozuk olandır. Dünya devam eder, dünya döner; vazifesi budur. Dünya diye bir şey olmadığını, yani dünyada yalnızca embesillerin inanacağı şeyler olduğunu algılayabilmek için tabiri caizse dünyanın [monde] tiksindirici [immonde] olduğunu fark etmek yeterlidir. Bu, zannedilenin aksine gerçekle bilim adamlarından daha çok yüzleşen analistlerin ele aldığı konudur. Tüm işleri güçleri budur. Teslim olmaya zorlanırlar, sürekli hazırlıklı olmaya mecburdurlar. Bunu başarmak için endişeye karşı harikulade zırhlara ihtiyaçları vardır. Endişe hakkında konuşabiliyor olmaları bile büyük bir başarıdır.

Bir süre önce, 1962-1963’te psikanalizde Fransız ekolü dediğimiz şeyde ikinci kırılma gerçekleştiği sırada endişe hakkında söylediklerimin etkisi büyük oldu ve dev bir girdap yarattı. Endişe konusundaki bir senelik seminerimin [Seminer X] tamamına katılmış bir öğrencim büyük bir heyecanla beni görmeye geldi, o derece ki beni bir çuvala koyup boğması gerektiğini söyledi. Beni öyle çok seviyordu ki tek makul sonuç bu gibi gözükmüştü. Ona hakaretler yağdırdım ve dışarı attım. Bu onun azmetmekten ve eninde sonunda enstitüme [École Freudienne de Paris] katılmaktan alıkoymadı.

İşler nasıl görüyorsunuz. Komik olaylar [drôleries] olabiliyor. Komik şeylere odaklanmakla yetinmek belki de psikanalizin gelecek için tek umudu olabilir.

III. Dinin Zaferi

Daha önce “Dinin zaferi psikanalizin yenilmesi anlamına gelir” demiştiniz. Sizce insanlar eskiden günah çıkarmaya gittikleri gibi artık psikanalize mi gidiyorlar?

Bu sorunun sorulması kaçınılmazdı sanırım. Bu günah çıkarma işi akıl almaz. Neden insanlar günah çıkarır sizce?

Psikanalize gidince de günah çıkarıyorsunuz.

Kesinlikle hayır. Birbirleriyle alakaları bile yok. Analize insanlara günah çıkarmaya gelmediklerini açıklayarak başlarız. İşin ilk adımı budur. Oraya konuşmak için gelirler; herhangi bir şey hakkında konuşmak için.

Dinin psikanaliz karşısındaki zaferini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Din günah çıkarma aracılığıyla kazanmaz. Eğer psikanaliz yenilecekse, bu dinin yenilmez olmasındandır. Psikanaliz zafer kazanamaz. En fazla hayatta kalacak, ya da kalmayacak.

Zaferi dinin kazanacağından emin misiniz?

Evet. Sadece psikanalize değil daha başka birçok şeye karşı kazanacak. Dinin ne kadar güçlü olduğunu hayal dahi edemiyoruz.

Biraz önce gerçekten bahsettim. Eğer bilim bu konuda çalışıyorsa, gerçek gitgide yayılacak ve dinin insanların kalplerindeki kaygıyı dindirmek için daha da fazla gerekçesi olacak. Bilim hala genç ve her bir insanın hayatına yeni tedirginlikler sokacak. Dinler, hepsinden öte gerçek din, bizim anlamaya dahi başlayamayacağımız ölçüde beceriklidir. Şu an için dünyanın dinlerle dolu olması bile bunu görmek için yeterli. Muhteşem bir şey bu.

Biraz vakit aldı ama Hristiyanlar sonunda bilimin başlarına nasıl bir devlet kuşu kondurduğunu idrak ettiler. Bilimin getireceği tedirginlik veren onca şeye anlam yükleyecek birine ihtiyaç var. Onlar da anlam konusunda oldukça bilgi sahibi. Aklınıza gelebilecek her şeye anlam yükleyebiliyorlar. Örneğin insan hayatına bile. Bunu yapmak üzere eğitildiler. Başlangıcından beri dinin uğraşı önceden doğal olan şeylere anlam yüklemek olmuştur. İnsanların anlam salgılamayı kesmesinin nedeni gerçek sayesinde şeylerin doğallıklarını kaybetmeleri değildir. Din bilim adamlarının bile endişe duymaya başladığı tuhafın da ötesi deneylere anlam yükleyecektir. Onlara rengarenk [trulucent] anlamlar bulacaktır. Şu anda nasıl işlediğine, diğer şeylerle nasıl yan yana gelmeye başladığına bakmamız gerek.

Psikanaliz bir dine dönüşecek mi?

Psikanaliz mi? Hayır. En azından umarım dönüşmez.

Belki de gerçekten dönüşür. Kim bilir, neden olmasın? Ama bunu tercih edeceğimi zannetmiyorum. Psikanaliz tarihteki herhangi bir anda ortaya çıkmadı. Bilimsel düşüncenin ileri doğru attığı büyük bir adıma bağlı olarak doğdu.

Size bu toplantı için planladığım kısa makalemde bu konuda yazacağım şeyi söyleyeyim: Psikanaliz bir semptomdur. Ancak neyin semptomu olduğunu anlamamız gerekir. Kuşkusuz Freud’un bahsetmiş olduğu uygarlığın hoşnutsuzluklarının bir parçası. Çok yüksek ihtimalle insanlar kendilerini semptomun meselenin en gerçek kısmı olduğu düşüncesiyle kısıtlamayacaklar. İnsanlar umduğumuzdan da fazla anlam salgılayacak ve bu salgılar yalnızca gerçek dini değil, daha birçok sahte dini de besleyecek.

“Gerçek din” derken kastettiğiniz nedir?

Gerçek din Roma’nın dinidir. Tüm dinleri aynı sepete koyup “dinler tarihi” diye bir şey yapmak gerçekten rezalet. Sadece tek gerçek din vardır ve bu da Hristiyanlıktır. Tek soru bu gerçeğin ayakta kalıp kalmayacağı. Yani, cidden içinde boğulacağımız kadar anlam salgılamayı başarabilecek mi? Bunu başarmasına kesin gözüyle bakıyorum, çünkü becerikli. Bunun için şimdiden hazırlanmış birçok şey var. Yuhanna’nın Esinleme’sini yorumlayacağım. Buna daha önce kalkışan birkaç kişi oldu. Her şey ve diğer her şey arasındaki benzer tarafları gösterecek, gerçek işlevini yerine getirecek.

Analist bambaşka bir şey ve şu anda deri değiştirme aşamasında. İnsanlar gerçeğin işgaline kısa bir süre için tanık olabildiler. Analist ise hala orada. Orada bir semptom olarak bulunuyor ve yalnızca bir semptom olarak varoluşunu sürdülebilir. Ancak insanlığın psikanalizi de tedavi edeceğini göreceksiniz. Semptomu anlama boğarak dine göre doğal yolla insanlar onu bastırmayı başaracak.

Dediklerimi takip edebiliyor musunuz? Kafanızda küçük bir ampul yanmaya başladı mı? Söylediklerim üzerinde çok kafa yorulmuş gibi gelmiyor mu?

Sizi dinliyorum.

Evet, dinliyorsunuz. Peki gerçeği andıran ufak tefek bir şey yakalayabiliyor musunuz?

Dinliyorum. Not alıyorum. Bana sonradan dinlediklerimi sentezlemek kalıyor.

Sentezlemek mi? Vay, amma da şanslısınız. Aynen, ne çıkarabiliyorsanız onu çıkarın. Psikanalizle gerçek kısacık bir an için görülür, kalıcı olması şart değil.

  1. Semptoma Yaklaşmak

Ècrits’leriniz son derece anlaşılmaz ve zor. Okuyarak kendi sorunlarını çözmek isteyen birini derin bir huzursuzluk içinde bırakıyor. Freud’a geri dönüşün sorunsal olduğu izlenimini edindim. Çünkü sizin bakışınız Freud’un okumasını iyice karmaşıklaştırıyor.

Bunun sebebi Freud’un uzun süre çağdaşlarının kafasına sokmaya çalıştığı şeylere dikkat çekmem olabilir. Düşlerin Yorumu ilk basıldığında pek iyi satmamıştı, 15 yılda taş çatlasa 300. Freud çağdaşlarını bilinçdışı gibi spesifik ve bir o kadar da felsefe dışı bir kavramla tanıştırmak için büyük uğraş verdi. Unbewusste sözcüğünü kimbilir kimden [Johann Friedrich] ödünç almış olması, bu ifadenin felsefecilerin “bilinçdışı” dediği şeyi karşıladığı anlamına gelmez. İkisi arasında bir bağlantı yoktur.

Freud’un bilinçdışını net bir şekilde belirtmek için çabaladım. Akademisyenler yavaş yavaş Freud’un son derece maharetli bir şekilde yenir yutulabilir hale getirmeye çalıştığı bu kavramı sindirmeye başladılar. Freud’un kendisi yanlış anlaşılmalara çanak tuttu, çünkü insanları ikna etmek istiyordu. Freud’a dönmekteki amacım keşfettiği şeyin ne denli isabetli olduğunu ve bunu oyuna ne kadar beklenmedik bir şekilde soktuğunu göstermek. Çünkü insanlar ilk defa şimdiye kadar duyduklarıyla hiçbir ilgisi olmayan bir şeyle karşı karşıya geliyorlardı. Freudyen bilinçdışı bütünüyle yeni bir şeyin sonucuydu.

Ècrits’le ilgili bir şey söylemek istiyorum şimdi.

Onları insanların anlaması değil, okuması için yazdım. İkisi birbirinden çok ayrı şeyler. Freud’dan farklı olarak benim Ècrits’mi birçok kişi okudu. Freud’un 15 yılda sahip olduğundan daha çok okuyucuları var. Sonunda Freud da kitap satışlarında büyük başarı elde etti ama bu uzun zaman aldı. Benim o kadar beklememe gerek kalmadı. Ècrits’nin satması benim için büyük sürpriz oldu. Bu nasıl oldu hiç anlamadım.

Fakat fark ettim ki Ècrits insanlara anlamasalar da bir şey yaptı. Bunu sık sık gözlemledim. İnsanlar hiçbir şey anlamadılar, orası öyle, fakat okudukları onlara bir şey yaptı. Bu nedenle dışardan bakan birinin aksine insanların onları gerçekten okuduğunu düşünüyorum. Alıp kapağını bile açmadıklarını düşünürsün. Bu doğru değil. Açmakla kalmayıp üzerinde uğraştılar da. Hatta canla başla uğraştılar. Açıkçası biri Ècrits’i okumaya başladığında yapacağı ilk iş onu anlamaya çalışmaktır ve kimse anlamadığına göre denemeye devam edecektir. Özellikle anlaşılmaz yazmaya çalışmadım, şartlar öyle gerektirdi. Yaptığım konuşmalar ve verdiğim dersler gayet tutarlı ve anlaşılırdı, ancak onları yıllık makalelere dönüştürdüğümde söylediklerime nazaran çok daha konsantre ve açılmaları için Japon çiçekleri gibi suya konmaları gereken çiçeklere benzeyen yazılara dönüştüler. Artık bu karşılaştırma ne kadar doğruysa.

Ècrits’deki makalelerimin bir tanesinin aradan on yıl geçtikten sonra anlaşılacağını uzun zaman önce yazmıştım. Siz bile sayın beyefendi, anlayabilecektiniz. On yıl içinde Ècrits’nin İtalyanca çevirisi bile size patates soğan kadar alelade gelecek. Çünkü tuhaftır, en ciddi yazılar bile zaman içinde aleladeleşir. Kısa bir süre sonra Lacan’ı her köşede göreceksiniz. Tıpkı Freud gibi! Herkes Freud okuduğunu düşünür, çünkü Freud her yerde karşımıza çıkar, gazetelerde, dergilerde vesaire, ve göreceksiniz insanlar ilgi gösterdiği, semptom adı verdiğim ters giden o belli noktaya yaklaşmaya devam ettiği sürece herkese olduğu gibi bana da aynısı olacak. Bir zamanlar ters giden noktaları spesifik olarak tespit edip daha oluşma aşamasındayken “şu ters gidiyor” diye formüle etmeye yetecek kadar yanıtlanmamış soruların cevabını arayan insan vardı. Daha öce de belirttiğim gibi, hepsi başa dönecek, hepsi yüzyıllardır gördüğümüz o iğrenç şeylerin içinde boğulacak ve doğal olarak yeniden yolunu bulacak.

Din de bunun için tasarlanmıştır; insanı iyileştirmek için, başka bir deyişle neyin ters gittiğini görememeleri için. Geçmişte kalan dünyayla gelecekte yeniden yaratılacak mükemmel dünyanın arasında adeta bir an için görünüp kaybolmuştur. Psikanalizin geleceğe dair herhangi bir önem taşıdığını düşünmüyorum. Ancak çalışmalarımdaki isimlendirdiğim şekliyle konuşan varlıktan [parlêtre] yeterince nasibini almış özel bir an olmuş olacak.

Konuşan varlık bilinçdışı için kullandığım bir kavram. Bir sonraki konferanstaki konuşmamda ışık tutmaya çalışacağım konular beklenmedik ve açıklanamaz bir durum olan insanın konuşan bir hayvan olduğu gerçeği, bunun ne olduğu ve konuşma eyleminin nasıl üretildiği. Bu konular Freud’un cinselliğe bağlı olarak ele aldığı bazı şeylerle çok yakından ilişkili. Birbirleriyle ilgileri var, fakat cinsellikle aralarında çok spesifik bir bağ var.

İşte bu kadar. Göreceksiniz. Bu küçük kitabı cebinizde taşıyın ve dört beş sene sonra yeniden okuyun. Görürsünüz tam ağzınıza layık olacak.

  1. Söz Haz Getirir

Anladığım kadarıyla Lacanyen teoriye göre insanın temelinde biyoloji veya psikoloji değil dil yatıyor. Yuhanna da zaten “Başlangıçta söz vardı.” demişti. Siz yeni bir şey katmış olmadınız.

Birazcık kattım.

“Başlangıçta Söz vardı.” [Yuhanna I:I] Tamamen aynı fikirdeyim. Peki, başlangıçtan önce Söz neredeydi? Esas akıl ermez olan bu. Bir Yuhanna İncili var, ama Tekvin diye Söz’e çok da uzak olmayan bir zamazingo da var. İnsanlar Söz Tanrı Babamızın işidir ve dünyayı da Söz aracılığıyla yarattığına göre Tekvin de İncil kadar doğrudur diyerek ikisini aynı yere tıkıştırdılar. Komik bir nane.

Yahudilerin kutsal kitabına göre Söz’ün başlangıçta değil, başlangıçtan önce var olmasının amacı yeterince açık. Başlangıçtan önce var olduğu için, Tanrı’ya göre “gel bili bili” diye tavuklara yem atar gibi armağan verdiği insanları istediği gibi paylama hakkı var. Adem’e etrafındakileri adlandırmayı öğretti. Ona Söz’ü vermedi, bu kadarı fazla olurdu. Ona ad vermeyi öğretti. Ad vermek büyük bir iş değildir, tamamen insan kapasitesinin sınırları içindedir. İnsanların tek isteği ışıkların biraz kısılmasıdır. Işık tek başına katlanılmaz bir şeydir. Dahası Aydınlanma Çağı’nda kimse ışıktan bahsetmedi, Aufklärung’dan bahsettiler. “Bana ufak bir lamba getir, yalvarırım.” Bu kadarı bile dayanabileceğimizden fazlaydı zaten.

Bu konuda Yuhanna’nın tarafındayım, “Başlangıçta Söz vardı,” ama bu esrarengiz bir başlangıçtı. Bu şu demek: Sokaktaki adam için, şu et parçası, şu çirkin şahsiyet için dram dinin de söylediği gibi Söz’ün vücut bulmasıyla başlar. Söz vücut bulunca işler ciddi manada kötüleşir. İnsan artık mutlu değildir. Kuyruğunu sallayan minik bir köpeğe veya mastürbasyon yapan tatlı bir maymuna benzemez artık. Hiçbir şeye benzemez. Söz’le mahvedilmiştir.

Ben de bunun başlangıç olduğunu düşünüyorum. Bana yeni bir şey keşfetmedin diyorsunuz. Doğrudur. Öyle bir iddiam hiçbir zaman olmadı. Elimdekiler oradan buradan toparlayıp birleştirdiğim şeyler.

Şimdi her şeyden önce analistlik dediğimiz bu aşağılık meslekte belli bir tecrübem olduğunu kabul edersiniz. Çok şey öğrendim bundan ve “Başlangıçta Söz vardı” ifadesinin benim için önemi büyük. Size bir şey söyleyeyim. Eğer beni buradaki onca insana haz veren Söz olmasa insanlar bir daha beni görmeye gelir miydi? Söz’den bir dilim tatıp kendilerini şımartmak için değilse neden gelsinler? Ben bu açıdan bakıyorum. Onlara zevk veriyor, keyif alıyorlar. Bu olmasa yıllarca bana gelen hastalarım olur muydu? Bir düşünsenize!

En azından analistler için başlangıçta Söz olduğu doğrudur. Eğer olmasa bir araya gelip ne halt ederdik bilmiyorum.

  1. Gerçeğe Alışmak[1]

Eğer gerçeğin istilası, saldırganlığı ve rahatsız ediciliği yüzünden insan ilişkileri sorunsala dönüştüyse, o zaman bizim . . .

Şu anda elimizdeki gerçek hayal gücümüzün ötesinde yer alanlarla karşılaştırıldığında sıfır kalır. Çünkü gerçeğin ayırt edici özelliği hayal edilemez olmasıdır.

Tam tersi insanı gerçekten [réel] korumamız gerekmez mi? Böylece psikanalizin var olma sebebi kalmazdı.

Eğer gerçeklik [réel] yeterince saldırganlaşırsa . . .

Bu denli tahrip edici hale gelmiş bir gerçekliğin [réel] karşısında insanlığın tek kurtuluşu ondan uzaklaşmaktır.

Gerçekliği [réel] tamamen itmek mi?

Bir anlamda toplu şizofreni. Böylece bu da psikanalizin oynadığı rolün sonu.

Bu benim daha basit bir şekilde dinin zaferi olarak gördüğüm duruma kötümser bir yaklaşım. Gerçek dine toplu şizofreni etiketi yapıştırmak da oldukça garip bir bakış açısı. Savunulabilir yanları var kabul ediyorum, ama çok psikiyatrik.

Benim bakış açım bu değil. Din hakkında bir şey demedim.

Hayır demediniz, fakat söyledikleriniz başta bahsettiğim şeye hayret verici derecede uyuyor. Yani dinin son tahlilde hepsini gayet güzel düzeltebileceğine. Gelgelelim aşırı dramatize etmemek lazım. Gerçeğe alışabilmemiz lazım.

Semptom henüz gerçeğin kendisi değil, kendisini biz canlılar seviyesinde nasıl ortaya koyduğu. Canlılar olarak semptom bizi yavaş yavaş yiyor, bizi ısırıyor [mordus]. Hastayız, hepsi bu. Konuşan varlık hasta bir hayvandır. “Başlangıçta Söz vardı.” cümlesi de aynı şeyi söyler.

Ama gerçek gerçeğe, yani hakiki gerçeğe yalnızca ve yalnızca bir yolla ulaşılabilir, o da bilimsel yoldur. Küçük denklemlerin yoludur. Gerçek, denklemde eksik olan şeydir. Biz hepimiz ondan ayrıyızdır. Niçin? Asla kökenine inemeyeceğimiz bir sebepten dolayı. Hiç kesin olarak kanıtlayamamış olsam da en azından ben böyle düşünüyorum. Hiçbir zaman cinsel olarak kadın ve erkek diye konumlandırdığımız konuşan varlıklar arasındaki ilişkinin kökenine inemeyeceğiz.[2] Burada derin bir çamura batıyoruz. Hatta insan tanımımızı bile belirleyen bu. Bu açıdan bakarsak başarı ihtimali, başka bir deyişle bilimsel olarak kağıda dökülebilir bir şeye, bir formüle sahip olma şansımız sıfır. Bu yüzden de semptomlar iyiden iyiye yaygınlaşıyor, çünkü diğer her şey de buna bağlı. Bundan dolayı Freud cinsellik dediği şeyden bahsetmekte yerden göğe haklıydı. Şöyle söyleyeyim, konuşan varlık için cinsellik umutsuz vakadır.

Ancak küçük formüllerle ulaşabildiğimiz asıl gerçek için durmum bambaşka. Bugüne kadar ondan elde edebildiğimiz tek şey cihazlar. Aya roket gönderdik, televizyonumuz var falan filan. Bizi içimizde kışkırttığı bazı şeyler aracılığıyla yiyip bitiriyor. Televizyonun bizi yutması tesadüf değil. Çünkü hepimizin eşit derecede ilgisini çekiyor. Teker teker sayılabilecek, listelenebilecek birtakım basit şeylerle ilgimizi çekiyor. Sorun bizi yutmasına izin veriyor olmamız. Bu nedenle etrafı ayağa kaldıran endişeliler arasında değilim. Bunlardan alabileceğimiz her şeyi aldıktan sonra durup dikkatimizi gerçek şeylere yönlendireceğiz. Yani dine.

[. . .]Gerçek aşkınsaldır [. . .]Cihazlarımız hakikaten bizi yutuyor.

Evet ama kendi adıma ben pek kötümser değilim. Cihazlar azalarak bitecek. Gerçek ve aşkınsalı birleştiren değerlendirmeniz bana bir inanç göstergesi gibi geliyor.

İnanç [foi] göstergesi olmayan ne var ki?

Korkunç olan da bu, her zaman şamatadır [foire].[3]

Ben “foi” dedim “foire” değil.

Ben böyle tercüme ediyorum. Foi bir foire’dır. Dünyada, köşe bucakta kalmış o kadar fazla inanç var ki, hepsi her şeye rağmen bir araya gelse forum olur; veya diğer bir deyişle fuar.

“İnanç,” “forum,” “fuar,” bunlar bir avuç kelime oyunundan başka bir şey değil.

Evet kelime oyunu bunlar, doğru. Ama bilirsiniz ben kelime oyunlarına büyük önem veririm. Psikanalizin anahtarı olduklarını düşünürüm.

VII. Felsefe Yapmıyorum

Felsefenize göre . . .

Ben filozof değilim, hem de hiç.

[İtalyanca] Ontolojik, metafizik bir gerçek kavramı . . .

Hiç de ontolojik değil.

Kant’ın gerçek kavramını ödünç alıyorsunuz.

Kesinlikle Kant’la alakası yok. Bunu açıkça belirteyim. Eğer gerçek diye bir kavram varsa, son derece komplekstir ve bir bütün oluşturacak şekilde kavranması imkansızdır. Gerçeğin bir bütün oluşturduğunu düşünmek fazla iyimser bir beklenti. Bence doğruluğunu kanıtlamadığımız sürece gerçeğin herhangi bir şekilde bir bütün oluşturduğu gibi yargılardan kaçınsak iyi ederiz.

Henri Poincaré’nin yasaların evrimiyle ilgili yazdığı kısa bir makaleye denk geldim. Baskısı tükenmiş olduğu için yüksek ihtimalle okumamışsınızdır. Sadece kitap hastaları bulabilir. Filozof Émile Boutroux yasaların kendiliğinden evrimleşmesinin mümkün olup olmadığı sorusunu ortaya atmıştır. Bir matematikçi olan Poincaré de bu soruya ateş püskürmüştür. Çünkü bir bilim adamının işi evrilmeyen bir yasa aramaktır. Bir filozofun bir matematikçiden daha zeki olması son derece nadir görülen bir durum olmasına rağmen bu örnekte filozof çok önemli bir soru sormuştur. Gerçekten, madem dünyanın evrildiğini düşünüyoruz, niye yasalar da evrilmesin? Poincaré ise inatla bir yasanın ayırt edici özelliğinin, mesela bugün Pazar ise yalnızca Pazartesi ve Salı ne olacağını değil, Cumartesi ve Cuma da ne olduğunu bilebilmemiz olduğunu savunmuştur. Fakat gerçeğin neden değişen bir yasaya izin vermediğini tam olarak anlayamıyorum.

Burada kendimizi çıkmaz sokakta bulduğumuz görülüyor. Zamanda belli bir noktada bulunduğumuza göre nasıl olur da Poincaré’ye göre artık bir yasa olmayan bir yasa hakkında bir şey söyleyebiliriz ki? Ancak neden bir gün gerçek konusunda hesaplamalar sayesinde daha fazla şey bileceğimizi düşünmeyelim? Auguste Comte yıldızların kimyası hakkında asla bir şey bilemeyeceğimizi söylemişti, ama bakın şimdi tayfölçer diye bir zamazingomuz var ve bize yıldızların kimyasal yapısı hakkında neler neler öğretiyor. Bu yüzden tedbirli olmalıyız. Teknoloji ilerliyor, önceden hayal dahi edemediğimiz, öngöremediğimiz akıl almaz yeni yollar açılıyor. Belki bir gün yasaların evrimi diye bir kavramımız olacak.

Her halükarda, bu gerçeği nasıl aşkınsal yapıyor anlamadım. Ele alması büyük özen gerektiren çok güç bir kavram bu.

Bu felsefi bir sorun.

Felsefi bir sorun, bu doğru. Zaten felsefenin hala söyleyecek sözünün olduğu çok az bölge var. Maalesef felsefe birçok yaşlanma belirtisi gösteriyor. Tamam, Heidegger üç beş mantıklı laf etti. Yine de felsefe herkesin ilgisini çekme ihtimali olan bir şey söylemeyeli çok uzun zaman oldu. Dahası, hiç herkesin ilgisini çekecek bir şey söylemiyor da. Bir şey söylediğinde, iki ya da üç kişinin ilgileneceği bir şey oluyor bu. Ondan sonra üniversitelere kayıyor ve susuyor. Düşünülecek bir felsefe kırıntısı bile kalmadı artık.

Az önce aranızdan biri bana yok yere Kantçı dedi. Kant hakkında yalnızca bir yazı yazdım, “Kant with Sade” adlı kısa makalem. Açık olmam gerekirse Kant’ı bir sadizm çiçeğine çevirdim [fleur sadique]. O makale kimsenin umrunda olmadı. İkinci sınıf bir arkadaş bir yerlerde yorumladı, ama o yorum yayımlandı mı onu bile bilmiyorum. Ayrıca hiç kimse o makaleyle ilgili görüşünü yollamadı. Anlaşılmaz olduğum doğru.

Gerçeğin aşkınlığını konuşurken “kendinde şey” alıntısını yapmıştım ama Kantçı olduğunuzu söylemeye çalışmadım.

Analiz tecrübeme uyacak şeyler söylemeye çabalıyorum. Bu tecrübe de biraz az. Bir analistin hiçbir zaman genelleme yapmasına izin verecek sayıda insan tecrübesi olmaz. Analistin ders alabileceği şeyleri tespit etmeye, disiplinli bir aygıt olarak işlevini belirlemeye ve bir analistin sınırlarını aşmaması için tutunması gereken tırabzanı göstermeye çalışıyorum. Bir analistin aklı sürekli poposunun üzerinde merdivenlerden kaymanın cazibesine gider, ki bu da analistin işlevi düşünüldüğünde pek saygıdeğer bir durum değil. Analistin bilinçli ve tercihen etkili bir şekilde müdahale edebilmek için nasıl disiplinli kalacağını bilmesi gerekir. Analizin ciddi ve etkili olması için gereken şartları tane tane sıralamaya çalışıyorum. Bu sanki felsefenin alanına geçiyormuşum gibi gözükebilir ama aslında hiç alakası yok.

Burada herhangi bir felsefe üretmiyorum. Hatta felsefe yapmaktan veba gibi kaçınırım. Eğer gerçekten bahsediyorsam bu analizde bir şeyleri birbirine bağlamak [nouer] için radikal bir kavram olduğunu düşündüğüm içindir. Ancak tek kavram o değil. Aynı zamanda simgesel ve imgesel dediğim kavramlar da var. Bu üçüne sanki beni suyun yüzeyinde tutacak üç ipe tutunur gibi tutunurum. Aynı zamanda bunları tabii ki beni takip etmeye istekli diğer insanlara da teklif ederim, ama benim yerime takip edebilecekleri onlardan yardımlarını esirgemeyecek tonla insan var.

Esas şaşırdığım şey hala yanımda olan bunca insanın olması. Yanımda kalmaları için pek bir şey yaptığımı söyleyemem. Ancak kesinlikle yakalarından zorla tutmuyorum. İnsanların gitmesinden yana korkum yok. Aksine, gittiklerinde rahatlıyorum. Yine de zaman zaman benimle tartışmak için etrafımda kalanlara minnettarım. Böylece öğrettiklerimin tamamen lüzumsuz olmadığını, onlara faydalı bir şeyler verebildiğimi hissedebiliyorum.

Bana bu kadar çok soru sorarak inanılmaz nezaket gösterdiniz.

[1] Fransızcada réel’in hem gerçek hem de gerçeklik anlamına gelmesi nedeniyle burada ne zaman hangisinin kastedildiği ve röportajı gerçekleştiren gazetecilerin Lacan’ın le réel kavramını anlayıp anlamadıkları belirsizdir.

[2] Lacan iki cins arasındaki ayrımı yapmak anlamındaki sexuer sözcüğünü kullanır.

[3] Foire hem kargaşa, şamata hem de fuar anlamına gelir. Eski bir anlamı da ishaldir.

LACAN – KATOLİKLERE SÖYLEV

 

Lacan1.jpg

Türkçesi: Deniz Kurt
Editör: Şenol Erdoğan
Konferans Duyurusu

Freud’un geliştirdiği insan davranışının bilinçdışı tarafından belirlendiği görüşü kültürün her alanını etkiledi. Peki analitik uygulama için yaygınlaşmalarıyla ilginç manzaralar oluşturan normalleştirme ideallerine mi indirgenecek? Dr. Jacques Lacan’ın psikanaliz camiasını çalışma prensipleri bakımından oldukça zorlayıcı bir öğretiyle test ettiği herkesçe bilinen bir gerçek. Lacan hayatını adadığı işi tarafsız bir biçimde sunmak için kusurlu bir objektivizmin himayesinden dışarı adım atmanın gerekliliğine inanarak Prof. Jean Delay’in [St. Anne Hospital’daki] departmanında yedi sene boyunca son derece seçkin bir pratisyen hekim ekibini yetiştirdiği Seminer’inde bu sene Freudyenizm’in ahlaki sonuçlarını ele almaya başladı.

Böyle bir sunumun, psikanalizin özellikle mahrem düzlemde değerlendirilmesi sebebiyle halkın ilgisini uyandıracağını düşündü. Böylelikle bugün bu konuda eğitimi olmayan bir kitleyi psikanalizin özüne inme gayesiyle tanıştırma riskini göze aldı. Dr. Jacques Lacan sevginin üstünlüğü, komşu yardımlaşması gibi Hristiyan ahlak ilkelerinin temelini oluşturan dogmaların yalnızca dindar insanlara terk edilemeyeceğini söyler. Bununla birlikte Freud’un eleştirilerinde sıklıkla küstahlık sınırını aşan bir fenomenoloji tarafından itham edildiği önyargılardan sıyrılarak bu meseleyi hak ettiği ulvi ölçeğinde ifade etmiş olması belki de bizi şaşırtabilir. Dolayısıyla, Dr. Lacan’ın bu iki konuşma için bize verdiği ve dilediği şekilde değişiklik yapma hakkını saklı tuttuğu alt başlıklar şöyle:

  1. Ahlak Konusunda Freud Ne Dediğini Biliyor
  2. Psikanaliz Günümüzün Gerektirdiği Türden bir Etik Oluşturabilir Mi?

Felsefeciler bugün burada bir ihtimal hedonizmin geleneksel konumunu aklamayı öğrenecekler; duygusallar mutluluk araştırmalarını sınırlandırmayı, görev odaklılar özgeciliğin yanılsamalarını gözden geçirmeyi, hovardalar -evet onlar bile- ölümünün el sürmediği buyruklarında Tanrı’nın sesini duymayı, ve spiritüel kişiler de arzunun nostaljisinin merkezindeki Şey’i yeniden konumlandırmayı.

  1. Ahlak Konusunda Freud Ne Dediğini Biliyor

Bayanlar ve Baylar,

Canon Van Camp her zamanki incelikli nezaketiyle Faculté Universitaire Saint-Louis’de alanımla ilgili bir konuşma yapmamı rica ettiğinde -ta Ekim’de oluyor bu- başlamak üzere olan okul yılı için belirlediğim konuyu seçmek çok kolay oldu. Bu konu psikanalizde etik oluyor.

Burada özellikle bazı yanlış anlaşılmaların önüne geçmek için tercihimi etkileyen bazı koşul ve durumları anlatacağım. Bir psikanalistin konuşmasına gelen kimse genellikle çok tartışmalı bir alan olan psikanalizin bir başka savunmasını veya herkesin bildiği gibi teoride sağaltıcı bir yapısı olan meziyetleriyle ilgili görüşleri işitmeyi bekler. Bu tam olarak bu akşam yapmayacağım şey.

Böylece sizi aslında bu dönem bu araştırma için sizden çok daha uygun bir eğitim almış olması gereken bir izleyici topluluğuyla tartışmayı planladığım konunun tam ortasına doğru rehberlik etmek gibi zor bir işe soyunmuş bulundum. Konuya olan ilginiz ve her birinizin yüzünde gördüğüm dikkat bir şey fark ettirmiyor, çünkü seminerime katılanlar bu konuda yedi ya da sekiz yıldır eğitim alıyorlar.

Bu yıl verdiğim ders açıkçası çoğunlukla kaçınılan bir tema üzerine; psikanalizin, psikanalizin ortaya koyabileceği, gerektirebileceği veya içerebileceği ahlaki değerlerin ve psikanalizin ahlaki düzlemde bir ihtimal atmamızı sağlayacağı gözüpek adımın etik tesiri.

  1. Açık sözlü olmak gerekirse, karşınızda durmakta olan adamın eğitim görmüş herkes gibi benim de kefil olduğum üzere, psikanalize adım atmadan önce etik açısından konumunu saptamaya çalışacak kadar vakti olmuştur. Burada bahsettiğim kendini teoride konumlandırmak, ya da bir ihtimal gençlikte yaşanan birtakım deneyimler sonucu Tanrı aracılığıyla.

Hal böyleyken, çok yakında ömrünün yarısını kendisine anlatılan ve itiraf edilen [s’avouent] hayatları dinleyerek geçirdiğini söyleyebilecek kadar uzun zamandır psikanalizin içindedir. Dinler. Dinlerim. Neredeyse 28 yıldır dinlediğim bu hayatların değerini ölçebilecek yeterliliğe sahip değilim. Dinleyiciliğimin kurallarını oluşturan sessizliğin amaçlarından birisi de tam olarak sevgiyi baskılamak. Bu yüzden minik ve eşsiz sırlarına ihanet etmeyeceğim. Ancak burada beyan etmek istediğim bir şey var.

Kalan günlerimi geçirmeyi umduğum şu anki pozisyonumu geride bıraktığım zaman bu mevkide bir yan ürün olarak heyecan yaratıcı bir şey kalacağını düşünüyorum. Şu şekilde ifade edilebilecek, tabiri caizse masum bir sorgu ya da belki bir skandal:

Her biri belli bir bilgiyi destekleyen veya belli bir bilgiyle desteklenen bu iyi ve yardımsever adamlar nasıl oluyor da geleneğin şu sıralar felsefedeki son gelişme olmak üzere türlü isimler verdiği bu işe, (en kusurlu olanların en kökleşmiş kısımları olduğunu söyleyebileceğim) bu varoluş işine atılıp illüzyonların cazip ağına düşecek kadar kendilerini koyveriyor, fırsatları ellerinden kaçırıyor, ve en iyi ihtimalle bile şimdiye dek hayal kırıklığı dışında bir şey getirmeyen yetersiz bir gerçekliğe erişmekten öteye geçemeyip tutkularını şekillendiren tözlerinin yitip gitmesine izin verebiliyorlar?

Deneyimlerim bana böyle gösterdi. Bir psikanalist olarak bana göre tutkumu şekillendiren etik konusunda miras bıraktığım soru bu.

Evet, Hegel’e göre gerçek olan her şeyin rasyonel olduğunu biliyorum. Ancak ben bunun tam tersinin, rasyonel her şeyin gerçek olduğu fikrinin de küçümsenmemesi gerektiğini düşünenlerdenim. Bununla ilgili yalnızca ufak bir sorun var; rasyonel ve gerçek arasında bocalayanların çoğunun bu ikilinin rahatlatıcı bağdaşırlığının farkına varmamaları. Mantık yürütenleri suçlayacak kadar ileri gider miyim? Bu üzerinde fazlasıyla konuşulmuş karşıtlığın en kaygı verici uygulamalarından biri profesörlerin öğrettiklerinin gerçek olması ve öğretilenin hatalı olması halinde bile her türlü diğer gerçekle aynı şekilde, sonsuz ve öngörülemez etkiyi göstermesi. Bu beni durup düşünmeye itiyor.

Bir hastaya gerçeklik [reél] kırıntısına doğru hevesli sıçrayışında eşlik ederken onunla birlikte çağdaş psikolojinin model mi yoksa bir karikatür mü oluşturduğunu kestiremediğim aptallık mezhebi olarak adlandıracağım bir alanda savruluyorum. Şöyle ki, ego hem sentez hem de bütünleşmeye bağlı bir denklem olarak kabul edilir. Bilinç evrendeki yaşamın doruk noktası, evrim ise bilinçli evrenin var olma yolu olarak düşünülür. İnsan hayatındaki dramatik gerilimleri gülünçlük derecesine indirgeme amacıyla bu önerme bireyin psikolojik gelişimine ve davranışlar bütününe kayıtsız şartsız uygulanır. Bunların hepsi şu gerçeği maskeler: Bir bireyin somut dünyasında, hayatını yönlendirecek ve doğal gelişiminin de beslediği progresif bir öz farkındalığın karışık patikalarında ona yol göstererek hem kendi içindeki huzuru hem de dünyanın geri kalanının onayını elde ettiği bir mutluluğa ulaştıracak bir kesinliğine işaret eden hiç ama hiçbir şey yoktur.

Nihayetinde düzeltildiğini gördüğümüz deneylerin kolektif mirası sayesinde modern psikoloji adı altında somutlaşan bulamacın etkinliğini gözardı edecek değilim. İçinde etkisi yok denemeyecek, tektipleşme ve hatta toplumsal istismar konusunda ilginç uygulamalara yol açabilecek naçizane öneriler bulmak olası. Ancak sorun şu ki, bu anlayış elimizde bahsi geçen etkileri yaratmak için git gide daha çok vaka biriktirecek acizlik konusunda çaresiz. İnsan kendi arzusuna ayak uydurmada giderek acizleşir. Hatta bu acizliği cinsel tetiklenmeyi kaybettirecek raddeye bile ulaşabilir. Bunu kaybetmese bile kişi arzu nesnesini nasıl bulacağını bilemez hale gelir, arayışında hüsran dışında hiçbir şey bulamaz ve kendini keşfetme şansını kademe kademe yok eden bir eziyet içinde yaşar.

Nevroz düzeyinde gölgeler arasında olup bitenlere Freud ani bir şekilde ışık tuttu. Bodrum katına yaptığı keşfin yarattığı patlama gerçeğin müjdecisiydi. Bu gerçek ise arzu hakkında.

  1. Arzu basit bir şey değildir. Ne ilkeldir, ne de hayvanca, hele bayağı hiç değildir. Belirleyici karakterini eğitimcilik hayatımın ikinci sömestirinden bu yana ispatlamaya çalıştığım komple bir ifadenin neticesi, bileşimi veya bütünüdür. Bu konuda susmak bilmem, belki de bir noktada size nedenini açıklamalıyım.

Arzunun belirleyiciliği anlam yüklü ya da arketipik olmasından kaynaklanmaz. Kısa bir giriş yapmam gerekirse, arzu anlayış psikolojisi denen şeyin bir uzantısının, mikro/makrokozmik natüralizme ya da İyonya’daki bilgi kavramına bir dönüşün, veya genetik psikanalizin bugünlerde dediği gibi temel somut deneyimlerin simgesel reprodüksiyonunun temsili değildir. Bu sonuncusu, bir semptomu ortaya çıkaran ilerlemeyle sağaltıcı yoldaki gerilemeyi ayırt edemeyen basit bir sonuca varır, çocuğun annesine duyduğu bağımlılık ilişkisindeki stereotipik hüsranın etrafında çok katmanlı bir bağlantı kurar.

Bu sadece benzerlikten ibarettir ve hatanın kaynağı burada yatar. Arzu, Freud’un çalışmalarında etik düşüncenin yeni nesnesi olarak  kullanıldığına göre Freud’un maksadına uygun olarak yeniden konumlandırılmalıdır.

Freudyen bilinçdışının en temel özelliği en olmayacak noktada bile tercüme edilebilir olmasıdır. Başka bir deyişle, bir semptomun, diyelim histerik bir semptomun en uç noktası bile doğası gereği deşifre edilmemiştir, bu demektir ki deşifre edilebilir. Semptom bilinçdışına yalnızca geçici olarak tercüme edilebilir olana katılarak yansısa da böyledir.

Tercüme edilebilene teknik olarak gösteren denir. Bu iki boyutu olan bir öğedir. Eş zamanlı olarak yerini alabilecek bir dizi başka öğeye bağlıdır ve art zamanlı kullanıma yani anlamlı bir  zincir oluşturmaya uygundur.

Hakikaten de bilinçdışında öznenin farkında olmadığı ve sürekli tekrarlayan gösterenler bulunur. Bu, bugün bu odaya gelmeden önce gördüğüm binaların önlerindeki billboardlarda akan ışıklı reklamlara benziyor. Klinik tedavi uzmanları için o gösterenleri ilginç kılan ise doğru koşullar altında esasında kendileriyle aynı doğaya sahip olan bilinçli dilimize, hakim olduğumuz tüm retoriğe eklenebiliyor olmaları. Bu da tahmin ettiğimizden çok daha geniş kapsamlı. Şimdi işin diyalektik boyutundan uzaklaşacağım.

Şimdi bana bu gösteren öğelerin ne olduklarını soracaksınız. Gösterenleri en basit haliyle, tipografik harfler aracılığıyla anlatacağım.

Harflerin bir anlam ifade etmediğini söyleyebilirisiniz. Ancak bu tamamen doğru değil. Çin harflerini düşünün. Sözlüğe bakarsanız o harfler için bizim sözcüklerimiz gibi azımsanmayacak genişlikte anlamlar bulacaksınız. Bu ne anlama geliyor? Size bu cevabı verirken ne demeye çalışıyorum? Sandığınız gibi değil, çünkü bu demektir ki Çin harflerinin anlamlarının tıpkı bizim sözcüklerimiz gibi toplu kullanım boyutu var.

Açıkçası, anlam kendisini karşı tarafın önceden almış bulunduğu bir kullanımın modifikasyonu olan bir harf veya sözcük dizisinden doğar. Bu her şeyden önce, bu dizinin edindiği her [yeni] anlam, yeni tekrarlardaki gerçeklikler birbirlerine ne kadar yabancı olursa olsun önceden bağlantılı olduğu bir anlamdan geliyor demektir. Bu boyuta tüm gerçekliği şiire dönüştüren metonomi adını veriyorum. Öte yandan bu aynı zamanda her yeni anlamın bir gösterenin diğeriyle değiştirilmesiyle türetildiği anlamına gelir. Bu da gerçekliği şiirle dolduran metaforun boyutudur. Bilinçdışı düzleminde olup biten budur. Yani, eğer belli dilbilimsel yapıların kullanımının dil tanımı için yeterli olduğunu düşünürsek bilinçdışı yapısı gereği bir dildir.

Şiir zaten bu düzlemde işlemez mi? Her şey bizi bu yönde düşünmeye itiyor. Hadi gördüğümüzü sınırlandırmaya çalışalım. Klinik çalışmalar somut dile ve davranışımıza dair gösteren damgası vurabileceğimiz her şeye sızan etkileri göstererek bunu doğruluyor. Bu aranızda az buçuk bilgili olanları psikanalizin çıkış noktasına -rüyaların yorumlanması, dil sürçmeleri ve hatta şakalar- geri götürecek ve daha ileri seviyedekileri de bilgi birikimimizi artırmaya yönelik çabalara doğru itecektir.

Nasıl yani, arzumuzu hiyeroglif gibi okumamız mı lazım? Hayır. Az önce bahsettiğim rüyalar, dil sürçmeleri, şakalar gibi konularda Freud’un yazmış olduklarına bakın, arzunun hiçbir zaman açıkça telaffuz edilmediğini göreceksiniz. Bilinçdışı arzu bilinçdışı dili öneren kişi veya şeydir.  Bu yüzden konuşan ikincisidir. Bu da demektir ki ne kadar bilinçsiz de olsa doğruyu söylemek mecburiyeti yoktur. Hatta, yalan söyleme imkanının olması esas konuşabilmesi yüzündendir.

Arzu bu dilin asıl niyetine tekabül eder. Fakat konuştuğu müddetçe bilinçten dışlanmış olan özneye sahip bir dilin niyeti ne olabilir? Burada günümüz yorumcularının henüz irdelemeye karar vermediği iyi niyetin ahlaki felsefesi hususunda tamamen yeni birkaç problem ortaya çıkıyor.

En azından Katoliklerin mümtaz ilgisini konuya çekebilmek için uzun zamandır Freud’un doktrinini Pavlov’un çalışmalarının özüyle karşılaştırmaktan daha iyi bir şey bulamamış bir Thomist [Saint Thomas Aquinas (1225-1274) takipçisi] olan benim için durum bu. İlginçtir ki bu sayede geçmişten bugüne hem yorumladığı kişilerin, yani üniversitede onu doktor unvanına layık gören profesörlerin hem de ihanet ettiği söylenebilecek psikanalist meslektaşlarının övgüsüne mazhar oldu. Şu anda buradaki dinleyicilerimin edebi ve psikanalitik yetkinliğine olan hürmetim nedeniyle kendisine karşı duyduğunuz memnuniyetin psikanalizin etik konusunda masaya çıkardığı zorluklara karşı halden anlar bir sessizlikten başka bir şey olduğunu düşünmüyorum. Dil ne kadar niyetten arınmışsa, gerçek ve akıl ermez haliyle hakikatin ta kendisiyle karıştırılmaya o kadar müsait olur diyerek başlayabiliriz bu konuda düşünmeye.

Bundan deşifre edilene dek kimsenin hakikati değildir şeklinde bir sonuç çıkarılabilir mi? “Kendinde şey” olarak bilinemezliğinin bilinirliği dışında usla bir alakası olmayan ama yine de bir söz zinciri kadar “kendi içinde” mükemmel bir yapı oluşturan arzu hakkında ne düşünmemiz gerekir? Aynı zamanda dışlanmış içsellik olan mahremiyetin sınırında rehber olarak Freud felsefi geleneğimizden daha yerinde görünmüyor mu?

Belki burada, mistik mezheplerin ve sapkınlıkların rüzgarında savrulmuş Belçika’da mahremiyet dışlanmamıştır. Bu mahremiyet sorunu politik tercihten çok dini sapkınlık olarak görülmüş olabilir ve idam cezaları insanlar için hayatlarından daha değerli olduğunu kanıtlamadan önce sapkınlığın gizliliği insanların hayatlarında din değiştirme etkisi yaratmıştır.

Şu anda konuştuğum üniversite için bu konunun uygunsuz kaçtığını düşünmediğimi de not düşeyim.

Bu üniversitede -biri mezhepsel, diğeri değil- iki ayrı öğreti akımının beraber yaşayabilmesi şüphesiz gelişmişlik ve hoşgörü göstergesi. Biz de Fransa’da yakın zamanda aynı yolu benimsedik diye yarışmaya çalışırsam ayıp etmiş olurum. Fakat yine de bu ayrılık temsil edilen güçlerin bir tür taklidine yol açıyor. Bunun neticesini acayip bir tarafsızlık olarak nitelendiriyorum. Bu tarafsızlıktan hangi gücün nemalandığını düşünmektense bu güçlerin etkisi altında olan kimsenin zarar görmemesini sağlamak bana daha önemli geliyor.

Hakikat konusunda bu tuhaf bölünme böylece yayıldı. En azından hiçbir mezheple bağlantısı olmadığını söyleyebilen biri olarak etik konusunda Aziz Paul’ün bir vecizesinin Seneca’nınkiler kadar alıntılamaya değer olduğunu düşünüyorum. Eğer birlikte kullanılmazlarsa ikisinin de verdiği mesajın özünden bir şeyler kaybedeceğine inanıyorum.

Başka bir deyişle, bir bölgeyi haklı bir şekilde de olsa inanç mıntıkası olarak görmenin onu bilgiye gönül verenlerin incelemesinden muaf tutmak için yeterli olduğunu düşünmüyorum. Dahası, inananlar için içinde muhakkak bir bilgi [un savoir] vardır.

St. Paul şöyle diyor:

Öyleyse ne söylemeliyiz? Kanun günah mıdır? Tabii ki hayır! Tam tersi, kanun olmasa günahı bilmezdim. Çünkü kanun “Tamah etmeyeceksin.” demese tamahkarlığı bilmezdim. Fakat günah Tanrı’nın buyruğunu fırsat bilip içimde her türlü şeytani arzuyu uyandırdı. Çünkü günah kanun olmadan yaşayamaz. Bir zamanlar kanun yoktu ve ben hayattaydım, ama sonra buyruk gelince günah dirildi ve ben öldüm. Ve gördüm ki hayat getirmesi gereken buyruk, ölüm getirdi. Çünkü buyruktan fırsat bulan günah beni kandırdı, ve böylece beni öldürdü.

[Romans, 7:7-11]

Hala mevcut ve geçerli olmasının yanı sıra bir psikanalist için son derece anlaşılır ve somut olan bu mekanizma hakkında yazılmış bu mesajın söylediklerine inançlı veya inançsız herkes cevap verme ihtiyacı hissedecektir. Doğruyu söylemek gerekirse derslerimin birinde [Seminer VII’de] kendi notlarımı okurken alıntı yaptığımı belirtmeden bu pasaja geçtiğimde öğrencilerim kendi ağzımdan konuşanın artık ben olmadığımı fark ettiler, çünkü sözcüklerin müziği algılanabilir başka bir forma dönüştüren bir ritmi vardı. Öyle de olsa, bu hikayenin müziğinin onlarda yarattığı etki bana şunu kanıtladı; alt yapıları ne olursa olsun daha önce hiç bu metnin anlamını eğitimlerine eklediğim bu derinlikte duymamışlardı.

Bilimin yükünü hafifleteceğinden emin olmadığı alanları göz ardı etmekte belli bir umursamazlığı vardır. Benzer şekilde dinin de sorular sıkıştırmaya başlayınca, iş biraz zorlaşınca problemi bilime havale etmekte çok aceleci davrandığını düşünüyorum..

Din adamlarının cemaatlerini psikanalistlere yönlendirmesinden şikayet ediyor değilim. Kesinlikle doğru şeyi yapıyorlar. Ancak bana batan ufak bir şey var. Böyle yaptıklarında gönderdiklerinin hasta olduğunu vurguluyor ve analizden menşei kötü bile olsa fayda sağlayabileceğini vurguluyorlar gibi geliyor.

İyi niyetli bazı insanları yaraladığımın farkındayım. Umarım ahirette buna rağmen affedilirim, çünkü aynı zamanda bu iyi niyetin kendi içine belli bir niyetsizlik prensibiyle çekilmesini de teşvik etmiş olacağım.

  1. Herkesin bildiği gibi Freud su katılmamış bir materyalistti. Öyleyse böylesine kolay ahlaki sorumluluk problemini neden her zamanki gibi faydacılığa başvurarak çözemedi?

Bu yöntem nihayetinde grubun iyiliği için tavsiye edilen davranış alışkanlığına bağlanır. Oldukça basit olmasının ötesinde doğrudur da. Faydanın cazibesi karşı konulmazdır. Öyle ki, insanlar kendilerini diğerlerinin yaşamak için onların yardımına ihtiyaç duyduğuna inandırır ve ellerindekileri onlara vermenin zevki için kendilerini harap ederler.

İnsan sosyalliğindeki en ilginç fenomenlerden biri şüphesiz budur. Fakat en önemli kısım şudur, faydalı [utile] nesne şaşırtıcı şekilde en fazla sayıda kişiyle paylaşma fikrine götürür, çünkü daha en başında insanlara bu fikri veren fazla sayıda kişiye duydukları ihtiyaçtır.

Buradaki en büyük zorluk sağlanan fayda veya etki alanının ahlakla bir ilgisinin olmamasıdır. Freud’a göre ahlak temelini durmak bilmez bir yasağın yerini aldığı hazzın [jouissance] bastırılmasından alır. Freud tavrını birçok klasik ahlak kuramcısının, gelenekçinin ve hatta soyalistin aksine hiçbir zaman değiştirmemiştir.

Freud bu iptidai kanunun kökenini algılanabilir düzeyde kalan kritik olayların izlerini takip etmek gibi Goethevari bir yöntemle keşfettiğini iddia eder. Ancak tuzağa düşmeyin; filogenezi tekrar yaratan ontogenez burada herkesi ikna etmek amacıyla kullanılan bir anahtar sözcüktür. Buradaki onto gözlerdeki perdedir, çünkü konu bir varlık olarak birey değil, bu ilişkinin dil üzerinden olduğunu varsayarak öznenin varoluşla ilişkisidir. İnsan soyunun somut dilinin geçmişi burada yeniden keşfedilebilir, zira tarihi boyunca insanın başından geçenler öznenin varoluşla ilişkisini değiştirmiştir. Freud’un yer yer kabul eder gözüktüğü edinilmiş özelliklerin kalıtımı alternatifi dışında özneyi belli bir şekilde dilde temellendiren gelenek budur.

Burada hiçbir yorumcunun gündeme getirmemiş olmasından dolayı şaşkınlık duyduğum bir durumun altını çizmek istiyorum; Freud’un çalışmalarının derinlemesine bağlı olduğu özel Yahudi-Hristiyan geleneğini merkezli etik ve Babanın-Adı’nın işlevi, rolü ve figürü.

Freud’un ölümünden kısa bir süre önce tamamlamasına karşın uzun yıllar boyunca aklını meşgul etmiş derin düşüncelerini yazdığı ‘Hz. Musa ve Tektanrıcılık’ adlı kısa kitabı okuyun. Bu kitap adeta Ödipus kompleksinin yaratımıyla başlayan ve yeterince anlaşılamayıp kötü eleştiriler alan ‘Totem ve Tabu’yla devam eden sürecin bitiş noktası ve tamamlanışı. İçinde sevgi ve nefreti üzerinde yoğunlaştıran baba figürünü bulacaksınız. Etken ve edilgen zulmüyle göze çarpan, muazzam ve fevkalade bir figür bu.

Freud’u bu imajı yaratmaya iten ailesi, çocukluğu, küçük ailenin dayanıklı bir ırkın mensubu üretken ve çalışkan babası yaşlı Jacob Freud gibi kişisel sebepleri uzun uzadıya tartışabiliriz. Ancak burada önem teşkil eden Freud’un psikolojini incelemek değil.

Bu konuda söylenecek çok şey var. Bana göre psikolojisi olabildiğince feminendi. Bunun ipuçlarını biyografisinin yazarı öğrencisi Ernest Jones’un “hanımköylü” olarak tanımladığı karısına karşı bağımlılık raddesine varan olağanüstü bir tek eşlilik isteğinde görebiliyorum. Günlük hayatında Freud’u bir baba olarak düşünemiyorum. Ödipus dramasını gerçek anlamıyla deneyimlediğini düşünmüyorum. Yalnızca Dante’nin de bir yerlerde yazdığı tabiri kullanırsak fikir annesiydi.[1]

Yarın akşamki konum, benim Freudyen Şey adını verdiğim olgu ise en başta Freud’un Şey’idir, yani niyet-arzunun taban tabana zıttıdır. Bizim için esas önemli olan Freud’un bu Şey’i nasıl keşfettiğini ve hastalarına doğru izini takip etmeye nereden başladığını tespit etmek.

Totem ve Tabu fobik nesne ve fobik nesnenin Freud’u Baba’nın işlevine yönlendiren işlevi hakkındadır. Bu işlev arzunun tümgüçlülüğüyle korunumu ve bu arzunun bir kenara bırakılmasına yol açan bir yasağın bağıntılı prensipi arasında bir kırılma noktası tesis eder. Burada arzunun gücü dediğimiz şeyi belli analitik geleneğe mensup kişilerin yazdığı düşünce gücüyle [majik düşünce de diyebiliriz] karıştırmayalım. Bu iki prensip etkileri farklı olsa da beraberce güçlenir ve zayıflar. Arzunun tümgüçlülüğü özneyi takip eden bir koruma korkusu oluşturur ve yasak, bir Öteki’ye, kendi bildirdiğinin neyi desteklediği hakkında hiçbir fikri olmayan bilinçdışına transfer etmek için arzunun ifadesini özneden uzaklaştırır.

Totem ve Tabu’nun bize öğrettiğine göre babanın arzuyu etkili bir şekilde yasaklayabilmesinin tek nedeni ölü ve dahası ölü olduğu gerçeğinden bihaber olmasıdır. Modern insanı Tanrı’nın ölü olduğunu bildiğine inanan insan olarak görürsek Freud’un modern insana sunduğu mit budur.

Freud neden böyle çelişkili bir tutum takınıyor? İnsan arzusunun gittikçe tehditkar bir hale geldiğini ve bununla birlikte yasağın da gerekliliği ve sertliğinin arttığını göstermek için. Tanrı öldüğüne göre, artık hiçbir şeye izin yok. Ödipus kompleksinin çöküşü babanın ardından tutulan yastır, ancak bu da bizi kalıcı bir sonuca götürür; yani süperego dediğimiz kimliğe. Sevilmemiş baba kişinin kendini suçlamasının yığıldığı kimlik haline gelir. Freud böylece bizi kendi kanıt silsilesini antik bir mitle dokuduğu bir noktaya getirir. Bu mit mahvolmuş dünyanın yaralı, kayıp veya hadım edilmiş esrarengiz Kral’daki bir şeye tabi olduğudur.[2]

Babanın işlevinin neyi temsil ettiğini en ince detayına kadar incelemeli ve en hassas ayrımları göz önünde bulundurmaya özen göstermeliyiz; özellikle de sembolik olgu olarak nitelendirdiğim, nevroz yapısının merkezini belirleyen sapma veya eksikliklerin yan ürünlerine ev sahipliği yapan yasakları koyan ve kuralları uygulayan yetkili merci baba ile Freud için daima göz önünde ve canlı olmasına rağmen çağdaş analizlerin devamlı gözardı ettiği gerçek babanın tesiri arasındaki ayrımları. Bu tesir iyi ve faydalı olduğunda bile işlevsel olarak tahrip edici ve hatta kötücül sonuçlara yol açabilir.

Zamanımızın azlığından dolayı konuyla ilgili klinik olarak kanıtlanmış detaylara giremiyor ve sizi aydınlatamıyorum. Her ne kadar kişisel bir dini eğilime veya inanca sahip olduğuna dair iddiaları yalanlamış olsa da eğer Freud’un etikle ilgili ön plana koyduğu bir şey varsa bu muhakkak göz önünde bulundurmamız gereken belli bir sahnede oynanan bir dramdır demekle yetinelim. Freud bu şekilde ifade edilen herhangi bir deneyimi dini olarak nitelendirmeye tenezzül etmez, çünkü bunu evrensel olarak değerlendirir. Ama yine de bu konuda kullandığı ifadelerde Yahudi-Hristiyan dini geleneğinin tarih içinde geliştirip kullandığı terimlerden faydalanır.

Freud için tektanrıcılığın önemi nedir? Freud tüm öğrencileri gibi tanrıların sayısız ve arzu nesneleri gibi değişken, adeta yaşayan metaforlar olduğunu bilir. Fakat tek Tanrı için bu geçerli değildir. Freud eğer tek Tanrı prototipini Akhenaton’un gerçekleştirdiği Mısır din devrimindeki tarihi Güneş modelinde arıyorsa, bu kendi geleneğinin On Emir’i veren ruhani Tanrı modeliyle bir bağlantı kurmak içindir.

Şey’in psikolojisi fenomeninin ırksal kökenini reddetmek amacıyla Musa’yı Mısırlı sayması Freud’un ilk modeli benimsediğini gösterir. İkinci modelle de Freud görünmez olanın üstünlüğünü ifade eder. İnanç ve yasa üzerine kurulu baba-çocuk ilişkisinin gözle görülür bedensellik üzerine kurulu anne-çocuk ilişkisinden öncelikli bulunması Freud’un karakteristik özelliğidir. Bunlar Freud’un kendi tabirleri.

Baba’nın işlevinin yüceltilebilir değeri, sonuçlarının su yüzüne çıkardığı sözel, hatta şiirsel formuyla aynı anda vurgulanır. Çünkü Freud daha formalist bir papazlık geleneği tarafından bastırılmış olan tektanrıcılığın yıllar geçtikçe İsrail tarihinde yeniden belirmesini peygamber geleneğine dayandırır. Kutsal Kitap’a uygun bir imgeyle bu dönüş temelde kurtuluş dramındaki ilkel Baba figürüne saldırının tekrarlanmasını mümkün kılan yolu açmıştır ve bu saldırı enikonu cüretkarlaşmıştır. Hala Freud’un söylediklerini özetliyorum.

Freudyen teorinin cesaret, ilgi ve gerçek soruyla yüzleşmeyle ilgili söylediklerinin yanında Freud’u Tanrı’nın varlığına inanmama veya yokluğuna inanma konusunda suçlamanın pek önemi kalmadığını düşünüyorum. Teorinin bu temel özelliklerinin altını çizmemin nedeni budur. Söz konusu dram evrensel insan ölçeğinde sahneye konmuştur. Bu bağlamda Freud iddialı bir şekilde tüm etik çerçevenin, en azından İsa’nın Taklidi yolunda ilerleme amacı gütmeyen tüm sistemlerin ötesine geçer.

Freud’un yolu insan düzeyindedir diyebilir miyiz? Böyle bir şey söylemeyi pek istemem. Yarın Freud’u hümanist geleneğe göre konumlandırmaya çalıştığımı göreceksiniz diye düşünüyorum.

Bu bağlamda bana göre insanın yazgısı ananke’sinin, yani zorunluluğunun olduğu her yerdeki bir logos tarafından belirlenir. Bu logos bir üstyapı değildir. Daha çok bir altyapıdır; çünkü niyeti besler, insan olmanın eksikliklerini ortaya koyar ve hayatı çile ve fedakarlıkla yontar.

Hayır, Freud’un görüşü hümanist değildir. Bu tabiri kullanmamıza izin veren hiçbir şey yok. Ancak hoşgörülü ve ılımlıdır. Sözcüğün günümüzde edindiği nahoş anlamlara rağmen insancıldır diyelim. Ancak ilginçtir ki, ilerici değildir. Ne içkin bir özgürlüğe, ne bilinçliliğe ne de kitlelere inancı vardır. Bu bakımdan Freud şaşırtıcı bir şekilde burjuva katmanının etik anlayışından ayrılır. Ancak nasıl tıpkı diğerleri gibi ahlaki düzen ve devlete hizmeti öngören Doğu’da hüküm süren etik gibi günümüzde var olan her sisteme karşı isyan edemeyecekse, burjuvanın etiğine da isyan edememiştir.

Freud’un görüşü bundan tamamen farklıdır. Acı ona göre kendi başına işe yaramazdır. Uygarlığın hoşnutsuzluğu ona göre şuna varmıştır: Gittikçe kötüye varmak uğruna çekilmiş onca acı. En iyi insanlar kendilerinden en çok şey bekleyenlerdir. Bu noktada kitlelere olduğu kadar elit tabakaya da birkaç dakika rahat verelim.

Bu amansız diyalektiğin ortasındayken bu gülünç bir inkar değil mi? Yarın böyle olmadığını göstermeyi umuyorum.

Antik Yunan geleneğinin öğretisine göre ahlak üç katmanlıdır; en yüksek iyi [Summum Bonum], namus ve fayda.

Freud’un bakış açısına göre zevk en yüksek iyi değildir. Ancak ahlak zevki reddetmez. Freud iyi diye bir şeyin olmadığını ve en yüksek iyinin gösterilemeyeceğini belirtir.

Freud’un niyeti psikanalizi günümüz için bir namus el kitabına dönüştürmek değildir. Jung’dan ve Jung’un şaşırtıcı bir şekilde Katolik ve hatta Protestan çevrelerde sanki pagan bilgeliği veya kocakarı büyücülüğü Tanrı’ya giden yolları yeniden açabilecekmiş gibi rağbet gören dindarlığından olabildiğince uzaktır.

Suçluluk duygusunun köklerini hiçbir bireyin ne hesabını verebileceği ne de hesabını vermek mecburiyetinde olduğu asal bir suçla bağlantılı olduğu bilinçdışı düzeyden aldığını bize Freud’un öğrettiğini unutmayalım. Arzu söze dökülemezken bile artık dilin ölçeği olduğuna göre, suçluluk insanın içinde en derininde yatar.

Eminim burada beni durduracaksınız. Bir düşün, ne diyorsun sen? Olumsuzun olmadığı yerde mantık mı olur? Kesinlikle, Freud bilinçdışında olumsuzun olmadığını söyledi ve gösterdi; ancak konuyu titizlikle incelersek olumsuzun esasında bilinçdışından geldiğini görürüz. Fransızcada cümlenin anlamı için illa gerekmeyen kulak tırmalayıcı “ne” ifadesi bunu güzel bir örneğidir. “Je crains qu’il ne vienne” cümlesi gelmesinden korkuyorum anlamına gelir, ancak aynı zamanda gelmesini ne denli istediğimi de ifade eder. Freud bize arzu ve arzunun hükmünün el ele dolaştığı gerçeğin düğümünün kalbinden seslenir. [Fransızcada düğüm (neoud) ve değil (ne) sözcüklerinin telaffuzu aynıdır.] Bu sayede arzunun doğasının insanın varoluşundaki [l’etant] payı insanın olmak istediği şeyden daha azdır.

Freud, insan ve esrarengiz bir şekilde kendisiyle de zıt düşen doğa arasında bir uzlaşmayı ve insanın içinde bulunduğu ızdıraba aklın kısıtlı vaktiyle ara verebileceğini belirtir. Umarım bunu size gösterişe veya reform ateşine kapılmadan ve Erasmus’un da değindiği gibi artık kendini bile aşmış bir akılsızlık veya çılgınlığa düşmeden gösterebilirim.

  1. Psikanaliz Günümüzün Gerektirdiği Türden bir Etik Oluşturabilir Mi?

Monsenyör, Bayanlar ve Baylar,

Dün gece sizi Freud, etik konusundaki tavrı ve amacının samimiyeti ile ilgili birkaç üstünkörü değerlendirmeyle bıraktım.

Freud’un Hristiyanlığın “Komşunu kendin gibi seveceksin” emrine zannettiğinden çok daha yakın olduğunu düşünüyorum. Bunu, aşırı ve buyurucu bulduğu için ya da kendine Hristiyan diyen bir toplumda bile bariz sonuçları yüzünden dalga geçilen bir öğreti olması nedeniyle asla kabul etmemiştir. Ancak hakkında çalışmalar yaptığı da bir gerçek.

Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları adlı hayret uyandıran eserinde bu konu üzerinde durur. Metnin tümü ifadedeki “kendin gibi” kısmını irdeler. Maske düşürenlerin sahip olduğu türden şüpheci yaklaşımı Freud’un “kendin gibi” demeden önce duraklamasına neden olur. Burada söz konusu olan sevginin önemidir. Freud öz-sevginin ne kadar olumlu etkileri olduğunun farkındadır, hem de sanrıların içten kaynaklandığını bilen biri olarak herkesten fazla. Yazdığı şudur, “Sie lieben also den Wahn wie sich selbst”, sanrılarını da kendileri gibi severler. Bu güce “narsizm” teşhisi koymuştur ve bu gücün psikanalistleri bocalatan gizli bir diyalektiği vardır. Bunu kavramsallaştırabilmek için psikanalitik teoriye simgesel, imgesel ve gerçek arasındaki tamamen metodolojik ayrımı soktum. Şöyle anlatayım:

Şüphesiz kendimi yaşamın doyumsuzluk ve kararsızlığıyla çalkalanan, kabarıp alçalan daimi bir tutkuyla seviyor, bir yandan da bu tutkunun dibinde, bütünlüğünü tuzla buz edip etrafa saçarak devamlı yenileyen yaranın pansumanını yapıyorum. Başka bir deyişle, bedenime Freud’un fiziksel enerjinin merkezine oturttuğu karakteristik enerjiyle bağlıyım, yani Freud’un libido adını verdiği, bedenleri üreme amacıyla birbirine iten Eros’la.

Ancak zihinsel bir şehvetle bağlanmış olduğum bir ego olduğu müddetçe sevdiğim şey nabzı ve çarpıntıları bariz bir şekilde kontrolümün dışında olan bedenimin kendisi değil, bana bedenimi Gestalt’ıyla, formuyla gösteren yanıltıcı bir imge. Ben ne denli çirkin, ufak ve acınasıysam o da o denli güzel, büyük, güçlü. Kendimi yanlış tanıdığım ölçüde sevebiliyorum. Aslında küçük harfle başlayan bir ötekiyi [autre] seviyorum. Bu yüzden öğrencilerim bu terime “küçük öteki” adını veriyorlar.

Benzerimde sevdiğim tek şeyin onda gördüğüm kendim olması gayet doğaldır. Psikanalizin bize öğrettikleri hakkında belirttiklerim yalnızca nevrotik bağlanımda değil, özgeciliğin ister eğitici veya ailevi, ister hayırsever, ister totaliter veya liberal her türlü yaygın, genel çeşidi için geçerlidir. İnsanın aslında istediği, zavallı yaratığın geniş sağrısında özgeciliğe tepki olarak bir titreşim görmektir ve öz-sevgisi [amour-propre] dışında aktardığı hiçbir şey yoktur. Bu sevgi, varsayılan meziyetlerini araştıran ahlak kuramcıları tarafından aşırı ve hatta debdebeli örneklerinde kuşkusuz uzun zaman önce fark edilmiştir. Ancak psikanalitik inceleme sayesinde egoyu deri bir tulumla [autre], avken avcı olan karanlığın korkunçluğuyla, ve görsel formunun boşluğuyla [vanité] özdeşleştirebiliyoruz. Bu “ayna evresi” tabiriyle ifade ettiğim şeyin etik çehresidir.

Freud’dan öğrendiğimiz üzere ego üst üste kabuklar gibi yığılmış kimliklerden meydana gelir. Bu kabuklar hazır giyim etiketi de taşısalar tuhaf kombinasyonlar oluşturan bir tür gardrop gibidirler. İnsan hayali formlarıyla özdeşleşebilmesi nedeniyle yanıltıcı olsun olmasın özyeterlilik kılığına kaçınılmaz bir şekilde aldanır ve varlığının özünü ayırt edebildiğini sanısına kapılır, ne var ki bu imge katiyen kişinin kendisini içermez. Eğer sabit bir imgeyse, ancak yüz buruşturmaları, esnekliği, parçalanması ve koparılan parçalarının rüzgara savrulmasıyla dünyadaki yerini anlamaya başlayabiliriz. Yine de dünyanın kendi suretinde yaratıldığına inanmaktan vazgeçmesi ve harıl harıl bütün dünyaya yaydığı gösterenler formunda bu suret vasıtasıyla yeniden keşfettiği şeyin bu dünyanın tözü olduğunun farkına varması uzun zaman almıştır.

Burada doğal bilimsel düşüncenin ve bugün gibi bir zamanla boy ölçüşebilecek düzeyde bir etiği sorgulamanın kritik öneme sahip olduğunu görebiliyoruz.

Bilimsel düşünce, sezgilerimiz ve dünya bir zamanlar uyum içinde olmuşsa bile, bu uyumu yeniden sağlayabilecek aşkınsal bir estetikten geriye hiçbir şey kalmadığını ortaya çıkarmıştır. Bundan böyle somut gerçeklikle evrensel insan arasında bir analoji kurulamaz. Somut gerçeklik tümüyle ve her anlamda insandışıdır. Artık elimizdeki bir co-naissance [“bilgi” anlamına gelen connaissance ve “doğma” anlamına gelen naissance ile yapılmış bir kelime oyunu] veya bizi görünüşlerin benzerliğine götüren bir ortak-doğallık problemi değildir. Yerde ve gökte neyin ne olduğunu biliyoruz -ki Tanrı ikisinde de değil- ve problem teknolojimizin [techniques] yarattığı ayrışımlardan doğmaktadır.

Belki beni düzeltmek isteyeceksiniz ama teknoloji derken kastettiğim, “İnsanlığa hizmet eden insan teknolojisi.” Tabii ki merkezinde bir bakıma özgür bırakılmış bilim yatsa da teknoloji mükemmelliğiyle sonsuzluğunu işaret eden kürelerin ve insan eyleminin kalbinde hissedilen o gücün zarif Gestalt’ının antropomorfizmini bir kenara bırakarak bir yararlılık boyutu da edinmiştir.[3]

Bilimimiz küçük işaretlerin ve denklemlerin bilimidir. Newton’ı haklı Descartes’ı haksız buldukça kavranamaz olanı ele alır. Bu tür bir bilimin atomsal bir hal alması tesadüf değildir, çünkü gösterene atomcu bir yaklaşımın ürünü olarak yapılandırılmıştır. İnsanlar psikolojiyi de bu atomculuk çerçevesinde yeniden inşa etmek istediler, ancak iş kendimizi anlamaya gelince karşı çıktık. Aynı atomculuğun bizim içimizde de yaşadığının ayırdına varamadık. Bu nedenle Freud tamamen katılıp katılmadığını söyleyemesek de, konuya psikolojik atomculuk kuramlarıyla giriş yapar. Freud için çağrışım öğeleri deneyimle arındırılması gereken düşünceler değildir. Onları her şeyden önce yapının gizli, radikal kısmıyla ilişkili gösterenler olarak görür. Bu kısım, bir şeyin başka bir şeyin yerini almak kaydıyla onu temsil ettiği değiştirim sürecinin en önemli noktasıdır.

Burada “temsil” sözcüğünün anlamı resimdekinden tamamen farklıdır. Anschauung’da gerçek [réel] bize bir tür striptiz yapmaktadır.[4] Dahası, Freud bilinçdışının dokusundaki temsil edeni vurgulayan Vorstellung sözcüğünü kullanmaktan kaçınıp bastırılanın altını çizen Vorstellungsrepräsentanz sözcüğünü tercih ederek bu ayrımı açıkça ifade eder.

Burada daha fazla detaya girmeyeceğim. Amacım felsefi bir yapıya kaymak değil, tecrübemin en yakınımdaki örnekleri arasında yolumu bulmak. Tecrübeme tanık göstermek için, ağızlarından “anlamak” lafını düşürmeyenlerin kaçınılmaz akıbeti olan anlayış kıtlığından olumsuz değerlendirmeler yapmış ehemmiyetsiz eleştirmenlere rağmen Freud’a başvuruyorsam, çalışmalarında Freud’un dediğiyle [dire] bizim için keşfettiği Şey arasında düşünce tarihinde ender rastlanan bir bağlaşım, bir uyuşum bulduğum içindir. Çalışmalarının berraklığına söylenecek söz zaten yok, ama bizim için keşfettiklerine bakarak orada burada yaptığı bilinçlilik vurgusunun ikinci planda yer aldığını söyleyecek kadar ileri gideceğim.

Freud’da temsiller artık Apollo’daki temsiller değildir. Artık temel bir hedef noktaları vardır. Nörolojik aygıtımız içimizde ihtiyaçlarımıza cevap bulacak halüsinasyonlar görmemizi sağlayacak şekilde çalışır. Bir kayaya yapışmış bir istiridyenin reaksiyon tipini düşündüğümüzde büyük bir ilerleme kaydetmiş olduğumuz söylenebilir belki, ancak bizi beğeniye bağlı bir deneme yanılma yönteminin merhametine bırakması açısından tehlikelidir. Son tahlilde rüya görmediğimizden emin olmak için kendimizi çimdiklememiz gerekir. Freud’un ruhu yöneten çift yönlü ilke hakkında ifade ettikleri için şöyle bir şema sunabiliriz; haz ilkesi ve gerçeklik ilkesi, zira insanın dünyayla sözümona doğal ilişkisinin fizyolojisi bu iki ilkede ifade edilmektedir.

Böyle bir davranışsal adaptasyon teorisinin bakış açısının yarattığı çelişkinin üzerinde çok durmayacağım, çünkü bu teori yeniden belli bir davranış bilimi mefhumu oluşturma amacı güder. Freud içindeki bütünüyle bilinçdışı etkileri keşfettiğine göre, bu [fiziksel] aygıtın şemasında etkin işleyişinin bize ne sunduğunu görmeliyiz.

İnsanlar bilinçdışının çift yönlü ilke düzeyinde yanında getirdiği evirtimi olduğu haliyle algılamadılar. Bune evirtim yerine bu ilkelerin normal şartlar altında ilişkili olduğu öğelere bir itiraz da diyebiliriz.

Gerçeklik ilkesinin işlevi ihtiyacın giderilmesiyle ve özellikle kendisine episodik olarak bilinç vasıtasıyla bağlanmış olanla ilgilenmektir. Bağlı olduğu öğeler ilkel narsist imgeyi ilgilendirdiğinden bilinç en önemli duyu olan görmeye bağlıdır. Buna karşılık, muhakeme yeteneği de dahil olmak üzere düşünme süreçlerinin tümü zevk ilkesinin hükmündedir. Bulundukları bilinçdışından yalnızca dilim kuramlaştırmasıyla çıkarılır ve düşünülür hale getirilirler. Düşünülebilir olmalarının yegane gereksinimi dün de söylediğim gibi halihazırda dilin yapısına uygun olarak düzenlenmiş olmalarıdır.

Bilinçdışının var olmasının asıl nedeni insanın varlığını bir cahillik halinde sürdürdüğünün içten içe farkında olmasıdır. Bu demektir ki iştah, sempati veya zevk gibi insanda uyanan her türlü duygu zihnindeki bir bölmeyi pas geçer ve insanın maruz kaldığı her deneyimin önceden olumlanmış bir gösterenin rehberliğinde yöneldiği Şey’den kaçınır.

Bunların hepsini Freud’un Fliess’le mektuplaşmalarını oluşturan Entwurf’undan [Bilimsel bir Psikoloji Projesi] eşeleyip çıkarmadım. Orada yeterince açık, fakat değeri ancak çürütülemez bir uygulamaya giden yol açan fikrin ana hatlarının göstererek anlaşılabilir. Freud’un Wissbegierde dediği dilimize “bilme aşkı” olarak çevrilebilecek cupido sciendi ile libidonun nihai yönelimi arasında gösterdiği yakın ilinti, etkisini bütün çocukların gelişimindeki sayısız belirleyici özellikte gösteren  geniş çaplı bir olgudur.

Yine de bu Şey bir nesne değildir ve asla olamaz. Çünkü sonu [terme] ancak varsayımsal bir özne anlamlı yapının ardında gözden kaybolduğu (sona erdiği değil) takdirde bu öznenin bir bağıntısıdır. Gerçekten de, niyet bu yapının daha özne konuşmaya başlamadan önce de var olduğunu gösterir ve herhangi bir onaylanma talebinde bulunmadan önce kendisini taşıyıcıya söz aracılığıyla gerçek kılar. Buradan hareketle Şey, dili kullanan ve kendini sözle ifade eden her canlının dilin dünyada kendini dışa vurmasından çektiği acıyı işaretler. Böylelikle varlık yaşama Eros’unun bütünleştirici itkisinin [tendance] sınırlandırmasıyla karşılaştığı her yerde görülür.

Freud’un çalışmalarındaki bütünlüğe yönelik bu itki organizmasal veya biyolojik seviyededir. Ancak, doğal bilimlerin en genci biyoloji dendiğinde anladığımız şeyle alakası yoktur. Bedenin başlıca deliklerinin erotikleştirilmiş bir yansımasıdır. Freud’un insanların oral, anal veya genital sözümona “nesne ilişkileri kuramı” çıkarımı yapmak istediği cinsellik tanımı budur. Bu nesne ilişkileri kavramı tam olarak karışıklık diyemesek de derin bir muğlaklık içerir. Çünkü doğal bir bağıntıya gelişimsel normlar kisvesi altında kamufle edilmiş karakteristik bir değer atfeder.

Bu tip karışıklıklar yüzünden, İsa’nın “ağır yükler bağlayıp insanların sırtına yükleyenlere” [Matta 23:4] ettiği beddua insanın tatminsizliğinin kökeninde kişisel bir eksikliğin [tare] yattığı ön kabulüne sıcak bakanlara bir darbedir.

Freud, sevgi bağlamında değer yitiminin sebeplerini kaç asırlık ontolojik safsatalardan çok daha başarılı bir şekilde tespit etmekle birlikte, bunları önce Ödipal drama bağlamıştır; başka bir deyişle, öznedeki daha derinde bir bölünmeyi ortaya koyan dramatik bir çatışmaya, bir Urverdrangung’a, yani arkaik bir bastırmaya. Böylece, şefkat adını verdiği akışın ve arzunun yollarını ayıran ikincil bir bastırmaya yer bıraksa da Freud’un hiçbir zaman doğası gereği yapısal bu çatışmaya radikal bir çare sunacak cesareti olmamıştır. Şimdiye kadarki ilkel veya modern tüm karakter tipolojilerinden ayrılan libidinal tipler olarak nitelendirdiği sınıflandırmasının amacı insan cinselliğinde katiyen onulmaz derecede çarpık bir şeyler olduğunu kanıtlama noktasına geldiğini açıkça ortaya koymaktır.

Freud’un azılı din karşıtı bir Aufklärung [aydınlanma] yandaşı olduğunun bilinmesine rağmen Ernest Jones’un büyük hayranlık duyduğu ustasını yazmış olduğu ölüm ilanında ister istemez kilise düşünürlerinin himayesine yerleştirmesinin nedeni kuşkusuz Freud’un kader anlayışıdır.

Devam edelim. Modern uygar insanın yaşamının her yanına nüfuz eden tedirginliğin sorumlusunu cinsel ahlak olarak görse de, Freud hiçbir zaman bu ahlak anlayışını daha düzgün yapılandırmaya dair sunabileceği genel bir çözümü olduğu iddiasında bulunmaz.

Psikanalistlerin kişinin [gerçeklikle] libidinal iletişimini ölçmek için icat ettikleri nesne, standartıyla tüm gerçekliğin öznenin dünyayla ilişkisinin bir cinsi olduğu bilgisini verdi. Bu ilişki doymak bilmez ve zapt edicidir; veya insanlar ahlakileştirme niyeti taşıyan bir terim kullandıkları için Fransa’daki psikanaliz savunucularının en başından beri süsleme ihtiyacı hissettikleri, genital ilişkinin huzurlu gelişini haber veren özgeci veya özverili bir “adanmışlık” [oblative] tabiriyle de nitelendirilebilir. Yazık, insan arzusunun temel sapıklığını duygusal gerileme anlamına geliyor diye genital öncesi evrenin karanlığına bastırmak psikanalistin görevi midir? Kadim gizemlerden öğrendiğimiz “Eros kara bir Tanrı’dır” gerçeğini unutturmak mıdır görevi?

Söz konusu nesne ancak hüsranın analizin yumuşatma işini üstlendiği etkileri için kabataslak bir suçlama yolu çizer. Yaptığı bir tek analizin ortopedik kullanımının zenginlik ve eşsizliğine gölge düşürdüğü çok daha komplike sekansları gizlemektir.

Fonksiyonunun temel eşitsizliğindeki fallusun eşsiz, iktidarlı rolü Öteki’nin hadımının üstesinden gelmenin iki yolunda yer alır. Erkeklik diyalektiği, “o yoksa erkek de yoktur” cümlesiyle formüle edilebilir; halbuki dişilik erken yaşta bir eksiklik hissi yaşar ve sonuç olarak yaptığı doğumun meyvesinin biyolojik cinsiyeti ne olursa olsun onda fallusun sembolik varlığını arzular.

Daha önce değindiğim Osiris’in parçalanmasında ayrılan üçüncü obje fallus arzunun fantezilerine müdahale etmesi veya içine yedirilmesine bağlı olarak en gizli metonomik işlevi gösterir.[5] Bununla bu fantezinin, bilinçli dilde ego olarak konuşan öznenin kimliğine tekabül eden bilinçdışı zincirin düzeyinde olduğunu söylemek istiyorum. Fantezide özne kendisini Öteki düzeyinde nasıl istiyorsa öyle hisseder. Bu sefer büyük harfli Öteki’dir; başka bir deyişle sığınacağı liman ve bilinç olmadan gerçek olduğu yerdedir. Burada, arzu denen katı yoklukta kendisini yaratır.

Arzunun nesnesi yoktur. Olduğunda da garipliklerinin gösterdiği üzere normal ya da değil, anlık ya da kalıcı bir şekilde Şey’in sınırlarını göstermeyi becermiş tesadüfi ve geçici bir nesnedir. Başka bir deyişle Şey insanın tutkusunun daha kısa veya daha uzun geçişlerle ve periyodik dönüşlerle etrafındaki kasılmasını sıkılaştırdığı hiçliktir.

Hiçlik tutkusuyla dolu ağız saplantısı anoreksiyada kişi sevgiyi yansıtan bir tür eksiklik arzular. Pintinin tutkusu sevgili sandığının içindekilerin indirgendiği hiçliğedir. Eksik olmayı bu hiçlikle buluşturan cinsel ilişki olmasa insanın tutkusu nasıl tatmin olurdu?

Bu nedenle bir kadın hem ihtiyacını hem de eksikliğini gideren kişiden içten içe hoşnut olabilir. Fakat ihtiyaçlarının giderilmesi bir kadınınkinden daha garanti olsa da erkek onun ötesinde olmak-isteğini arar ve bu nedenle değişkenliğe ya da daha kesin olmak gerekirse arzu nesnesini çoğaltmaya meyillidir. Eşcinsellikte fetişizmle bu çoğaltmanın ilişkisi psikanalitik teoriye her zaman isabetli ve düzgün bir şekilde aktarılmamışsa da analitik uygulamada merakla incelenmiştir.

Ancak yine de iş hazza gelince kadınların kayırıldığını düşünmüyorum. Yaşadıkları zorluklar arz yetersizliğinden kaynaklanıyor değil, büyük ihtimalle daha derin. Ekibimiz Dutch Society of Psychoanalyis’le yakın bir zamanda bu konuyla ilgili ortak bir çalışmaya başlayacak olsa da, burada daha fazla ayrıntıya girme niyetim yok.

En azından hiçliğin bizi cinselliğimiz ve varoluşumuz konusunda sorguya çektiği içimizdeki boşluktaki topolojik zincirleri size aktarmayı başarabildim mi? Burası komşumuzu kendimiz gibi sevdiğimiz yer, çünkü aynısı onun içinde de var.

Elbette başka hiçbir şey bize bu yer kadar yakın değil. Dini vurgularına rağmen Sürrealistlerin babaları arasında saydıkları bir şairin sözlerini ödünç alacağım. Bahsettiğim şair Humilis adını kullanan Germain Nouveau.

Frère, ô doux mendiant qui chantes en plein vent,
Aime-toi, comme l’air du ciel aime le vent.

Frère, poussant les bœufs dans les mottes de terre,
Aime-toi, comme aux champs la glèbe aime la terre.

Frère, qui fais le vin du sang des raisins d’or,
Aime-toi, comme un cep aime ses grappes d’or.

Frère, qui fais le pain, croûte dorée et mie.
Aime-toi, comme au four la croûte aime la mie.

Frère, qui fais l’habit, joyeux tisseur de drap,
Aime-toi, comme en lui la laine aime le drap.

Frère, dont le bateau fend l’azur vert des vagues,
Aime-toi, comme en mer les flots aiment les vagues.

Frère, joueur de luth, gai marieur de sons,
Aime-toi, comme on sent la corde aimer les sons.

Mais en Dieu, Frère, sache aimer comme toi-même
Ton frère, et, quel qu’il soit, qu’il soit comme toi-même.

 

 

[Kardeşim, ah tatlı dilenci rüzgarda şarkı söylersin,

Kendini sev, gökteki havanın rüzgarı sevdiği gibi.

 

Kardeşim, arasında toprağın öküzlerini sürersin,

Kendini sev, tarlalarda toprağın dünyayı sevdiği gibi.

 

Kardeşim, kan kırmızı üzümlerden şarap yaparsın,

Kendini sev, asmanın altın salkımlarını sevdiği gibi.

 

Kardeşim, dışı altın içi ak ekmekler yaparsın,

Kendini sev, fırında dışın içi sevdiği gibi

 

Kardeşim, kumaş dokur, neşeyle örgü örersin,

Kendini sev, yünün kumaşı sevdiği gibi.

 

Kardeşim, kayığınla mavi yeşil suları yararsın,

Kendini sev, derin denizin dalgaları sevdiği gibi.

 

Kardeşim, flüt çalar, şen şakrak müzik yaparsın,

Kendini sev, yayın sese duyduğu sevgi gibi.

 

Ama Tanrı için, Kardeşim, kardeşini sevebil,

Kendin gibi, her ne olursa, kendin gibi bil.]

 

Komşunu sevme emri işte böyledir.

Freud’un burada bu duanın üstüne küçük dilini yutmuş bir şekilde kalmaya hakkı var. Çünkü psikanalitik uygulamanın gösterdiği ve analizlerin kesin bir keşif olarak ifade ettiği üzere nefretin komşuya duyulan sevgiyi bir gölge gibi takip etmesine yol açan duygusal bir ikilem var, çünkü komşu aynı zamanda bize en yabancı olan.

O halde nasıl olur da, başına bela olup onu tanımamızı sağlayacak tek feryadı ağzından alma amaçlı sınavlara tabi tutmayız? Kant tamamen burjuva pratik zekasının evrensel bir kural olarak farz edilmesi halinde neye tosladığını nasıl görmüyor? Bunun için verdiği kanıtların insanın güçsüzlüğü dışında desteği yok. İnsanın güçsüzlüğü de Sade’nin sunduğu çıplak bedeni kabul ediyor; herkes için sınırsız haz. Bunun için sadizmden fazlasına, mutlak ya da başka bir deyişle imkansız bir sevgiye ihtiyaç var.

Şu anda Seminer’ime katılanları üzerinde durmaya yönelttiğim yüceltme işlevinin anahtar noktası bu değil mi? İnsan Şey’le çeşitli şekillerde uzlaşmaya çalışır. Temel sanatlarda onu eskiden beri süregelen ittifaklarının temellendiği vazonun boşluğunda resmeder; din içinde Şey’e karşı korku uyandırır ve ondan belli bir uzaklıkta durmasını sağlar; ve bilim, Şey’e inanmadığı halde şu anda gördüğümüz üzere onun asli habisliğiyle yüz yüze gelmiştir.

Trieb [dürtü], Freud’un teorisinde birincil ve son derece anlaşılmaz bir kavramdır ve ölüm içgüdüsünün formu ve formülasyonunu altüst etmiş, müritlerini cin çarpmışa çevirmiştir. Ölüm içgüdüsü, hakkında bir şey bilmek istemediğimizde Şey’in cevabıdır. O da bizim hakkımızda hiçbir şey bilmez.

Fakat bu da insanın varoluşunu kendi dayanaklarının aleyhine döndüren bir tür yüceltme değil mi? Freud’un dediğine göre yüceltilmeye insanın içindeki diğer tüm güçlerden daha meyilli olan libido, modern insanın yalnızlığına yanıt olarak verdiği yüceltmenin son meyvesi değil mi?

Bu kadar hızlı ilerleme konusunda daha ihtiyatlı olmalıyım!

Şey’in yeni yollarını bulmak için tek aracımız olan kuralları iyi koruyalım. Bunlar Şey’in etrafını saran dilin kurallarıdır.

Size daha önce Freud’un uygulamasının kalbinde yatan bir soru yöneltmiştim. Belki de bunu yapmam saçmaydı, çünkü psikolojide uzmanlıktaki tuzaklardan en yetkin görünenler bile kolay kolay kaçamaz.

İsa’nın psikolojisini tartıştığımız dersler oldu bile diyebilirim. Bu ne demek oluyor? Arzusunu nasıl kavrayabileceğimizi anlamak için mi gerekti?

Ben sonucu müphem bir şey öğretiyorum. Özür dilemem gerek. Bu işe beni karşı konulmaz bir zorunluluk yönlendirdi ve beni bugün karşınıza çıkaran da bunun umuyorum ki anlamanıza yardımcı olacak küçük bir parçası.

Ancak burada olmaktan [être ] dolayı mutlu değilim. Benim yerim burada değil, benimle konuşan bir hastanın başucunda.

Bu nedenle felsefeci ayağa kalkıp İbn Arabi’ye olduğu gibi saygı ve muhabbetle dolup taşarak beni selamlamasın, sonunda bana sarılıp “Evet” demesin.[6]

Tabii ki İbn Arabi gibi ben de “Evet” diyerek cevap veririm. Onu anladığımı görünce sevinci iyice artar.

Ancak, bu sevinci uyandıranın ne olduğunu fark edince de, “Hayır” diye eklemek zorunda kalırım.

[1]Mère Intelligence” aslında Paul Valéry’nin Poésie’sinden alınmıştır.

 

 

 

[2] Kronos ve Uranüs

[3] Kopernik (daha doğrusu Kepler) devrimine bir gönderme. Gökteki cisimlerin mükemmel yuvarlak yörüngeleri olduğu inancını terk etme. Benzer olarak bilinci insan eyleminin merkezinden eden Freud devrimi.

[4] Anschauung Almancadaki anschauen fiilinden gelir. Bir sanat eseri bağlamında bakmak, seyretmek anlamına gelir.

[5] Set tarafından parçalara ayrıldıktan sonra karısı İsis Osiris’in penis dışında bütün parçalarını bulup onu hayata döndürür.

[6] İbn Arabi İbn Rüşd’le karşılaştığında ona yalnızca “evet” “hayır” cevapları vermiştir.