RICHARD PINHAS

CSKudhYWEAAu6QT

Underground Poetix

“İnsanlar istediklerini çalma hakkına sahiptirler. Git ve yağmala!”

Röportaj: Sonic Guerrilla Warfare & Savage Kicks
Web Sitesi: richard-pinhas.com
Türkçesi: Kerim Atay

Pinhas radikal bir düşünür, “üçüncü kuşak bir özgürlük yanlısı” ve Gilles Deleuze & Jean-François Lyotard’dan etkilenmiş bir filozoftur. O ayrıca gitarını ve synthesizer’ını oldukları gibi – adeta savaş enstrümanıymışçasına – kullanan bir sanatçıdır. Fransa’nın ilk bireysel yapım albümü – dostu Pascal Comelade’ye göre – “birçok insanın zihninde bir şey tetikleyen ve bir harekete geçme biçimi” olan Schizo ile gerçekleştirdiği ilk deneylerinden, ufuk açıcı grup Heldon’a kadar Pinhas sound’una hiç kimse kayıtsız kalamamıştır.

Son albümü Event & Repetitions’da da hala aynı şekilde – her zaman geleneksel olandan uzakta – devam etmektedir. O ayrıca birçok insana göre 1973’de filozof Gilles Deleuze’ü Le Voyageur (Gezgin) şarkısını söylemeye ikna eden kişidir. Yirmi dokuz yıl sonra, Schizotrope projesiyle, yazar Maurice G. Dantec’i de aynı şarkıyı çevirmesi için ikna etmiştir. Bu proje üç albüm – Le Plan, Life and Death of Marie Zorn ve Le Pli –  yapmış, makine ile insanın en sonunda birbirine sorunsuzca bağlandığı bir ara bölgeye ulaşmıştır.

Tüm beklentilerin aksine, Heldon bugünlerde başka bir albüm çıkardı. Only Chaos is Real. Bunun sebepleri nelerdir?

Bu Maurice Dantec ve Norman Spinrad’i tekrar bir araya getirmenin iyi bir şekliydi ama Heldon esas olarak varlığını 1973 ile 1979 yılları arasında sürdürdü. O zaman tüm bu süreç William S. Burroughs’a, Norman Spinrad’a ve Philip K. Dick’e adanmış bir saygı duruşuydu. Şimdi işler düzgün işlemiyor, başka bir albüm olmayacak.
Bir de solo dönemin var, değil mi?

Heldon sırasında ve sonrasında 1983’e kadar var, sonra… hiçbir şey yok. Müzikal olarak konuşmak gerekirse daha fazla söyleyecek bir şeyim kalmamıştı, ve durmadan aynı şeyi tekrarlamak istemiyordum. 80’ler ıstıraplı yıllardı. Kraftwerk ya da Brian Eno gibi söyleyecek şeyleri olan nerdeyse herkes müzik yaratmayı bıraktı. O yılların Fransa’da “Sosyalizm”, dünyada da – Reagan tarzı – Liberalizm yılları olması tesadüf değildir. O dönem söyleyecek şeyi olan herkesi öldürdü. Sonra ben kendimi dağlara, paraşütçülüğe, hava dalışına, Bergson ve Kant okumaya adadım… Müzik artık yoktu. Bir durum değerlendirmesi yapmam gerekiyordu. Müziğin bittiğini düşünüyordum. Ciddi felsefe bilgim vardı, biraz ona eğilmek istedim ve dağlar daha iyiydi, ve spor faydalıdır (gülüyor). Altı ay dağlarda spor yapmak ve sonra altı ay Paris’te uyuşturucu takılmak iyi bir dengedir.

Yakında “kusursuz uyuşturucu”ya sahip olacağımızı düşünüyor musun?

Kusursuz uyuşturucu mu? Dick  “Can-D” ve “Chew-Z” gibi şeylerden bahseder. Yakında serotonini harekete geçiren uyuşturucuların ortalıkta olacağını düşünüyorum. Birçok şeyin kıyısındayız. Aynı şekilde silikon çiplerle uyumlu bir şekilde çalışan nöronlar gibi inanılmaz hibridlere şahitlik etmeye başlayacağız. Sonu ya daha iyi, ya da daha kötü olacak. Görünüşe göre daha kötü olacak.

Fakat iyi şeyler de olmayacak mı, görkem mesela?
Dinamik görkem. Kant görkem kavramını detaylandırmıştır ve matematiksel görkemi dinamik görkemin karşısına konumlandırır. Matematiksel görkem, gökyüzünün mükemmelliği ve sairedir. Ve gerçek görkem bir fırtınanın veya çığın öfkeyle kudurmasını uzaktan izlemektir. Tamamen salak olmayan biri fırtınanın kıyısında durur ve izler, anlamayan biriyse batmaktadır. Kaybolur. Ne Nietzsche ne de Kant’ı adam gibi okumuştur, olayı yanlış anlamıştır.

O halde bu derin düşünce sürecinden sonra, müziğe geri dönüşünü nasıl açıklıyorsun?
Bir dolu kişisel “tetikleyicilerim” oldu. Müzikal seviyede bu Nirvana’yla 1992 yılına kadar gidiyor. Favorim değillerdi, ama en azından tekrar nihayet müzik yapan birileri vardı, ve önemli olan da buydu. Ama geri dönüşüm genel olarak Amerikalıların kayıtlarımın tekrar yayınlanmasını istemeleri yüzünden oldu. Sonra kademeli olarak, ufak ufak tekrar gitar çalmaya başladım. Her şey yeniden böyle başladı.

Çağdaş müzikle ilgili tartışmaların başlıca bakış açılarından biri de telif meselesi. Sen telifin kaldırılmasından yanasın sanırım?

İnsanlar istediklerini çalma hakkına sahiptirler. Git ve yağmala! Bu zaten ezelden beri böyle devam ediyor, satılan her bir albüm ile 10 albüm kopyalanıyor. Zaten artık bir seçenek yok. Albümler anormal ticari olanlar hariç artık neredeyse hiç satmıyor. Albüm işi öldü, eğer biz ona sanatsal bir biçim vermeyi ya da militan ağlar vasıtasıyla dağıtımını yapmayı beceremezsek, var olması için herhangi bir sebep de yok. Aslında her şeyi MP3’e çevirmeliyiz. Tüm Sanat eserleri bedava olmalı, bedava şeyleri kutlamalıyız! Paniklemeyin, artık hayatta kalmanın yeni yollarını yaratıcı bir şekilde düşünmek zorunda olsak da, yaşamayı başaracağız.

Her şeye bedava ulaşılabildiğinde, belki de sadece hak eden hayatta kalacak?

Kesinlikle, çünkü şimdilerde olmayan varlıkların akışı tarafından bozguna uğratılmış haldeyiz. Bu müzik değil, varoluşunun tek sebebi ticaret olan seslerin kaotik üretimi.

Müziği güçlü kılan nedir?
O yoğun, aydınlık titreşimli ilhama ihtiyacın vardır. Benim bir teorim var; ki bu teoriye göre üç farklı dünya olabilir – zaman dünyası, sessizlik dünyası ve ışık dünyası. İnsanlar, varlıklar, özneler antenlerdir, verici-alıcılardır. Titreşim alanları üreten bizler, salıngaçlarızdır. Eğer özneleri, salıngaçlar gibi bilinçli varlıklar olarak düşünürsek, müzik kesinlikle en güçlü şeydir, eğlencenin doruk noktasıdır.

 

Bize yeni albümün Event & Repetitions’dan bahsedebilir misin?

Bu bir solo albüm, Le Pli ve De l’Un et du Multiple arası bir miks, fakat ses ve ritim yok, sadece enstrümantal. EFRIM adında,  Godspeed You! Black Emperor’a ithaf ettiğim bir şarkı var! Beni fazlasıyla duygulandırıyorlar! Onlar son 15 yılda beni en çok etkileyen grup. Bana 30 yıl önce King Crimson, Pink Floyd ya da Magma ile var olan o ruhu anımsatıyorlar.

 

İşlerini nasıl tanımlarsın?

Tüm hayatımı parça parça vahşilikler yayarak bu sikik sisteme karşı yapabileceğim her şeyi yapmakla geçirdim (gülüyor). Genellikle işitebilir olmayan şeyleri işitilebilir hale getirmeye çalışıyorum. Kainatı duyulabilir yapıyorum. İç yoğunluğu içinde mümkün olan en güçlü müziği yapmak ideal anahtar olurdu. Böyle Buyurdu Zerdüşt’ün 400 kopyası yayınlandığında, Nietzsche hayattayken sadece 40 tanesi satılmıştı. Bu durum bu kitabın muazzam bir kadere sahip olmasını engellemedi.

Ayrıca Les Larmes de Nietzsche (Nietzsche’nin gözyaşları) adında bir kitap da yazdın değil mi?
Bu kitabı yazma niyetinde değildim, fakat benden yazmam istendi ve paraya ihtiyacım vardı. Bu yazdığımın samimi olmadığı anlamına gelmez. Sadece kitap yazma misyonum yoktu çünkü müzik yapmanın daha iyi olduğuna, müziğin anlatacak daha fazla şeyi olduğuna inanıyordum.

Fakat uzun bir süredir Nietzsche’ye ithaf edilmiş bir kitap üzerinde çalışıyorsun, bu aynı kitap değil mi?
Doğru. 20 yıldır bir kitap üzerinde çalışıyorum ama bahsettiğimiz kitap bu değil. Hala gelişme aşamasında olan başka bir kitap var. Elimde ayrıca sessizlik ve ışık hakkında bir kitap ve Maurice Dantec’le birlikte yazmakta olduğum Métatron: La Naissance de l’Electricité (Metatron: elektriğin doğuşu) isminde bir başka kitap var.

Les Larmes de Nietzsche ile yaptığın Deleuze’e adanmış bir nevi saygı duruşu değil mi?
Evet, kesinlikle. Eğer başka bir kitap yazsaydı, o kitap bence müzik hakkında olurdu. Ve – A Thousand Plateaus: Capitalism and Schizophrenia’daki ritornellonun sonu, ya da Deleuze’un fikir kavramını ima ettiği – The Logic of Sense’deki synthesizer gibi birlikte kavramlar üzerinde çalışıyorduk. Benden dijital örneksemelerle, ses-synthesizerları ve fikir synthesizerları ile ilgili bilgi istemişti. Sonra, tüm o dehasıyla, ne yaptıysa onu yaptı.

 

Deleuze’ün müzik dinleyecek bir ekipmanı olmadığı söylenirdi?
Bu doğru değil, çok fazla ekipmanı olmamasına rağmen müzik dinlerdi, çoğunlukla favorileri olan Piaf veya Ravel’i dinlerdi.

Onunla gerçekleştirdiğin Le Voyageur şarkısının kaydı nasıl gitti?
Ona ilgilenip ilgilenmediğini sordum, o da en azından bir deneyeceğini söyledi. Sonra onun kesip biçtiği bir takım Nietzsche metinleri önerdim ve kendimizi Paris’e 30 kilometre uzaklıkta, içinde Jean-François Lyotard, Gilles’in karısı, Fanny ve Vincennes, Cyril Ryjik’de bir felsefeci olan başka bir arkadaşımızın olduğu bir stüdyoda bulduk. Şarkının beş bin kopyası grubumuz Schizo ile  Ouais Marchais, Mieux qu’en 68 adı altında yayınlandı ve ücretsiz olarak dağıtıldı ve ilk albümde Heldon tarafından yapılan ikinci bir versiyon da vardı. İlk versiyon bir tür klasiğe dönüştü, bu biraz tuhaf bir kader çünkü bu şarkı 3 saat içinde sadece eğlenme amacıyla yapılmıştı. Ve hikayeye bir nokta koymak gerekirse Le Voyageur 25 yıl sonra Le Prli albümünde Dantec’le birlikte yeniden yorumlandı.

Maurice Dantec’le nasıl tanıştınız?
Aramızda ani bir kıvılcım oldu. Bir aşk hikayesi gibi diyelim, evet şahane bir hikaye. Onun Les Racines du Mal (kötülüğün kökleri) romanını okumuştum. Bu kitabı oldukça dahice bulmuştum ve onu aradım. Ondan etkilenmeyi bekliyordum ama etkilenen o oldu. Sonunda tanıştık ve birbirimize anlatacağımız o kadar çok şey vardı ki 6 ayı aşkın bir süre birlikte kaldık.

Uzay fethinde mesela?
Hepimiz uzay fethinin fanatikleriyiz. Ben “marslıların” var olduklarına inanıyorum. Eğer bir dünya yaratılmışsa, başka bir yerlerde başkaları da var olmalıdır. Maurice İsa Kral kavramını destekliyor. Ben radikal olarak tam ters cephede duruyorum, tüm hiyerarşilere, tüm insani köleliklere karşıyım. Fakat o dünyanın “marslılar” tarafından yaratılmış olduğu ek inançlarına sahip kökten bir Katolik. Ayrıca insanlığın 10 milyar nüfusu aştığında, başka gezegenlere yerleşmek üzere dünyayı terk edeceğini ve sonra başka uygarlıklara tanışacağını öngören bir teorisi daha var. Ayrıca “marslılar” ile ordu arasında bir tür gizli anlaşma olduğu fikrini öne sürüyor. Ve ordunun bilgi anlamında bizden iki kuşak önde olduğunu bildiğini…

Anti-madde silahları, hipersonik uçaklar?
Onlara sahipler, bu kesin. Mesela atomik patlamalara dayanıklı tek yaşayan türün akrepler olduğunu fark ettiler. O yüzden sentetik akrep kabuğundan yapılmış giysiler ürettiler! NASA ve ordunun bilim kurgu yazarı olan danışmanları var. Her saha subayı bilim kurgu kitapları okumak mecburiyetinde çünkü bilim kurgu yazarları tarafından betimlenen dünyanın 20 yıl ilerideki dünya olduğunu anladılar.

Nietzsche bir “Büyük Siyaset” kuruluşunun özlemini çekmekteydi. Onun bu yeni siyaseti neye benzerdi ve ardından gelecek değerler neler olurdu?
Gerçeklere dayalı bir siyasetin tesis edilmesi gerekiyor. Sorun insanların güdü veya arzularıyla savaşamamamız ve insanlığın arzusu da “tüketmek”. Deleuze’ün “evet kesinlikle insanlara ihtiyacımız var ama önümüzdeki insanlara” şeklinde müthiş bir lafı vardı. Bugün neler öne sürmemize izin veriliyor? Sistemi güçlendirmeyi bırakmalı ve böylece mümkün olan en azını tüketmek için çalışmalı ve en önemlisi zihinlerimizi ilerletmeliyiz. Şu an için Burroughs’un ima ettiği ‘elektronik gerilla’nın kurulması ile birlikte moleküler ağların yaratılması dışında bir alternatif göremiyorum.

Ayrıca bedenin önemsiz bir şeye dönüşmesi gerektiğinden bahsetmişsin?
Maurice’le biraz bu konuda, daha doğrusu metatronik gelecek üzerinde birleşiyoruz. “Metatron” ışığın; hem Kabala, hem de estetik objelerin üretiminde rastladığımız antenlerin teorisidir. Birbiriyle yakından bağlantılı ve çok yönlü gerçeklerden oluşan yeni bir ihtimaller ağı üreten bir beden ve fikir oluşumu var. Proust hayatlarımızın birer sanat başyapıtı olması gerektiğini söylerdi. Sanat, uyuşturucu ve düşünce ile ilgili her deney bu süreci desteklemelidir. Teknoloji de buna dahil edilmelidir çünkü insan ve makine eşit varlıklardır. İnsan/Makine rekabeti diye bir şey yoktur, insanın makineye ya da makinenin insana bir nevi organik bir şekilde neredeyse bir örgüt gibi dönüşümü vardır. Karbon ve silikon döneminden sonra foton bir öze, ışığa doğru ilerliyoruz. Whitehead ve hatta Deleuze gibi filozoflar elektronik ya da asit felsefesini yaratan ilk büyük filozoflardı. Onlar elektron’un dünyasını, foton’un dünyasını; dünyanın arkasına gizlenmiş o dünyayı görmemizde yardımcı olurlar. Deleuze’ün “sanalla gerçeğin birleşmesi”nden bahseden çok ünlü bir deyişi vardır. Aslında gerçek dünya, bu sanal olandır, ancak biraz daha fazla ışık ve biraz daha yüksek bir şuurla algılayacağımız bu dünya, arkadaki dünyadır.  Bazı matematiksel teorilerde “titreşimli, ışık saçan filiz” adını taşıyan bir başlangıç noktası bulunmaktadır. Bu çok güzel bir başlangıç prensibidir, bir nebze de Husserl’in “dahili aşkınlıklar” olarak tanımladığıdır. Bizim işimiz Whitehead’den, Deleuze’den, uyuşturuculardan, müzikten ve romanlardan oluşan bir dünya icat etmektir. Bunlar “Büyük Siyaset”in bileşenleri olacak ve takip eden değerler bizleri deneyimlemenin ve sürecin içine konumlandırarak bilinmez, devrimsel olacaklardır.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s