İnsan, Android ve Makine / Philip K. Dick, 1976

 

human-android.jpg

Evrende benim daha önceleri “makineler” adını verdiğim acımasız, soğuk şeyler var. Davranışları beni ürkütüyor, özellikle de insan davranışlarını kusursuz biçimde taklit ettikleri zaman bu şeylerin insan olmadıkları halde kendilerine insan süsü vermeye çalıştıklarına dair rahatsız edici bir duyguya kapılıyorum. Onları artık “androidler” diye adlandırıyorum ve bu kelimeyi de kendime özgü bir biçimde kullanıyorum. Laboratuvar ortamında bir insan yaratmaya yönelik (The Questor Tapes isimli mükemmel TV filmindeki gibi) samimi bir çabayı kastetmiyorum. Her nasılsa bizi tuzağa düşürmek, onun bizden biri olduğu yanılgısına düşmemiz amacıyla geliştirilmiş bir şeyden bahsediyorum. Bu şey laboratuvarda üretilmiştir –açıkçası bu bakış açısı bana pek anlamlı gelmiyor; çünkü bütün evren aslında kocaman bir laboratuvardır ve el sıkışmak için ellerini uzatırken gülümseyen sinsi ve acımasız varlıklar da oradan çıkar. Fakat el sıkışmaları ölümün kucaklayışı, gülümsemeleri de mezarın soğukluğudur.

 

Bu yaratıklar aramızdalar, ancak morfolojik olarak bizden farklı değiller. Bunun bir öznitelik farklılığı değil, bir davranış faklılığı olduğunu göz önüne almalıyız. Bilimkurgu yazılarımda sürekli bu konuya değiniyorum. Bazen androidler bile kendilerinin android olduğunu bilmez. Tıpkı Rachel Rosen gibi, onlar da güzel olmalarına rağmen içlerinde eksik bir şeyler olabilir ya da We Can Build You’daki Pris gibi bir insan rahminde dünyaya gelebilirler. Hatta androidleri tasarlayabilirler –adı geçen kitaptaki Abraham Lincoln gibi– ve kendileri sıcakkanlılıktan yoksun olabilirler. “Şizoid” adı verilen ve gerçek duyguların eksikliği anlamına gelen klinik hastalar grubuna girerler. Burada “şey” kelimesine vurgu yaparak aynı şeyi kastettiğimizden eminim. Gerçek empati ve duygudan yoksun bir insan, tasarım veya hata sonucu böyle bir yoksunluğu olsun diye üretilmiş bir androidden farksızdır. Esas itibariyle kendi cinsinden diğer insanların kurbanı olduğu kaderi önemsemeyen insanı kastediyoruz, böyle bir insan diğer insanlardan ayrı durur; bir seyircidir, John Donne’nin, “Hiç kimse kendinden bağımsız değildir,” teoremine umursamazlığını davranışlarıyla ortaya koyar ama bu teoreme bir değişiklik kazandırır: Zihinsel ve ahlaki açıdan kendinden bağımsız kişi insan değildir.

 

Bu günlerde dünyamızda gerçekleşen en büyük değişim muhtemelen canlıların yaşamlarını maddeleşmeye doğru yönlendirme ve aynı zamanda mekanik yapılara maddeye karşılıklı hareketlilik kazandırma hızıdır. Canlılar ve cansızlar arasında artık kesin, kategorik bir ayrım yapmıyoruz; işte bizim gelecekteki paradigmamıza da bu olacak: Dr. Bloodmoney öykümdeki karakterim Hoppy, bir servo-asist[1] labirenti içindeki bir tür insan futbol topudur. Varlığının yalnızca bir kısmı organiktir, ama bütün bedeni canlıdır; yani bir kısmı aynı evrende, insan rahminde doğmuştur ve tamamen canlıdır. Bilimkurgu âleminden değil, gerçek dünyadan bahsediyorum: Bir gün gelecek her iki dünyada da ayağı olan milyonlarca hibrit varlık olacak. Bunları “insana” karşı “makine” diye tanımlamak bize oynayacak sözel bir bulmaca sağlayacaktır. Bugünkü ve gelecekteki asıl endişe şudur: Bu karmaşık varlık, (Palmer Eldritch yarattığım karakterler arasında bunun iyi bir örneğidir) insan gibi davranır mı? Öykülerimin çoğunda nazik davranışlar gösteren tamamen mekanik sistemlerden ibaret karakterler vardır. Taksiler ya da Now Wait For The Last Year romanının sonunda bahsedilen ve zavallı defolu insanın inşa ettiği tekerlekli arabalar gibi. “Adam” ya da “insan” bizim doğru şekilde anlamak ve kullanmak zorunda olduğumuz terimlerdir, ama bu iki terim kökene ya da ontolojiye değil, yeryüzündeki varoluş biçimine işaret etmektedir. Eğer mekanik bir yapı size yardım etmek için her zamanki çalışmasına ara veriyorsa onun transistorlarının ve röle sistemlerinin analizinin açıklayamayacağı insani bir yapısı olduğunu varsayardınız. İçindeki insani yapının kaynağını tespit etmek için kablo devrelerini izleyen bir bilim insanı ise tıpkı ruhumuzun bedenimizdeki yerini bulmak için umutsuz bir çaba harcayan ve belirli bir noktada belirli bir yapı bulamadığı için bir ruhumuzun olduğunu kabul etmeye yanaşmayan önemli bilim insanına benzerdi. Ruh insan için neyse, makine için de insan odur: Fonksiyonel hiyerarşi açısından bu bir ek boyuttur. İçimizden biri Tanrı gibi davrandığında (pelerinini bir yabancıya verdiğinde) makine de insan gibi davranır yani programlanmış döngüsünü bir karara bağlı olarak ertelemek için duraklar.

 

Ancak bütünlüğü içerisinde bize şefkatli davranmasına rağmen (bizi kabul edip seviyor olmalı, çünkü Abraham Maslow’un dediği gibi, “Aksi olsaydı bizi çoktan idam ederdi.”) evrenin hâlâ kafa karışıklığı sisinden bize sırıtan bir karaltı gibi karşımıza çıkan şeytani maskeler taktığını ve belki bizi kendi çıkarı uğruna kurban edebileceğini anlamak zorundayız.

 

Yine de bir maskeyi altında yatan gerçekle karıştırmamak için dikkatli olmak zorundayız. Perikles’in yüzüne taktığı savaş maskesini düşünün: Savaşın gaddarlığını taşıyan, merhametten uzak, buz gibi bir bakış görürsünüz; göze hoş gelecek hiçbir özgün insan yüzüne veya kişiye benzemez. Elbette amaç buydu. Perikles sabahın alacakaranlığında sislerin içinden size yaklaştığında bunun bir maske olduğunu fark etmediğinizi, bu ifadenin Perikles’in gerçek çehresi olduğuna inandığınızı varsayalım. İşte, romanımda Palmer Eldritch’i tam da böyle tasvir ettim: Attikalı Yunanların savaş maskeleriyle arasındaki bu benzerlik tesadüfî olamaz. Kötülüğün ürkütücü peygamber mühürleri olan içi boş göz çukurları, mekanik metal kol ve eller, paslanmaz çelik dişler –bunları ilk kez 1963 yılında bir öğle vakti gökyüzünde gördüm– bir savaş maskesinin ve metal zırhın, yani bir savaş tanrısının tasviri bir görünüşü değil midir? Öfke Tanrısı bana kızgındı. Ama bu kızgınlığın, bu metal başlığın altında Perikles’inki gibi bir insan yüzü vardı. Nazik ve sevgi dolu bir insan.

 

Yıllar boyunca yazılarımın ana konusu, “Şeytan metal bir maske takar,” idi. Belki şimdilerde bunu değiştirmek gereklidir. Bir an için gözüme ilişen ve hakkında yazdığım bir yüz değildi: Yüze giydirilmiş bir maskeydi. Gerçek yüz ise bu maskenin tam tersidir. Elbette böyle olacaktır. Sert soğuk metal, sert soğuk metal üzerine yerleştirilmez. Tıpkı çevresine yapay gözleriyle korku salmak için zararsız güvenin kendini yapay gözlerle donatması gibi metal de yumuşak doku üzerine yerleştirilir. Bu, bir savunma önlemidir ve işe yararsa yırtıcı hayvan, “Gökyüzündeki en korkunç yaratığı gördüm; vahşi bir yüz ifadesi, korkunç şekilde çırpan kanatları, iğneleri ve zehri vardı,” diye homurdanarak sığınağına geri döner. Yırtıcının akrabaları bundan etkilenir. Büyü işe yarar.

 

Oysa ben yalnızca kötü insanların maske taktığını sanmıştım ama benim maskenin büyüsüne, onun korkunç, dehşet dolu büyüsüne, yani aldatıcı görüntüsüne kandığımı artık anlayabiliyorsunuz. Bu hileye kanmış ve oradan kaçmıştım. Şimdi, bu hilenin özgün bir şey olduğu konusunda size ukalaca vaaz verdiğim için özür dilemek istiyorum: Hepinizi kamp ateşinin başına gözleriniz heyecandan kocaman açılmış bir şekilde toplamış ve karşılaştığım korkunç canavarların hikâyelerini, güvenli yuvama geri dönerken sorumluluk duygusuyla yanımda getirdiğim ürkütücü hayallerle sonlanan keşif gezimi anlatmıştım. Neye karşı güvenli? Gizlilik ihtiyacı ortadan kalktığında gülümseyip zararsızlığını ortaya koymuş olan bir şeye karşı.

 

Artık “insan” ve “android” diye adlandırdıklarım arasındaki ihtilafımı terk etmek niyetinde değilim, çünkü ikincisi birincisinin açısından bakıldığında temel uçların acımasız ve ucuz bir taklidi. Ama daha çok beceri gerektiren kategorileri ayırt etmek için yüzeysel görünüşler üzerinde ilerliyordum. Eğer narin, zararsız bir yaşam kendini ürkütücü bir savaş maskesinin ardına saklıyorsa, narin ve sevgi dolu maskelerin ardında da insan ruhuna dair habis bir katil gizlenebilir. Hiçbir durumda yüzeysel görünüş üzerinde devam edemeyiz, her birinin kalbine nüfuz etmek, her bir öznenin can alıcı noktasına inmek zorundayız.

 

Belki de evrendeki her şey iyi bir sona hizmet ediyordu – yani evrenin amaçlarına hizmet ediyordu demek istiyorum. Ancak içsel kişilikler ya da alt sistemler hayat toplayıcı olabilir. Aslında genel yapıdaki rollerine bakmadan onlarla uğraşmalıyız.

 

Yaklaşık iki bin yıllık bir Kabala metni olan Sefer Yetsirah[2] yani Yaradılış Kitabı bize şunları söyler: “Tanrı birini diğerinin karşısına koyar; yani iyiliğe karşı kötülük, kötülüğe karşı iyilik vardır; iyi iyinin içinden doğar ve kötü de kötünün içinden gelir. İyi kötüyü saflaştırır ve kötü de iyiyi saf hale getirir; iyi, iyiler için, kötü de kötüler için saklanır.”

 

İki oyuncunun temelinde her ikisi de olmayan Tanrı bulunur. Oyunun etkisi iki oyuncunun da saf hale gelmesi anlamına gelir. Bu nedenle arkaik İbrani tektanrıcılığı bizim görüşümüzden daha üstün bir haldedir. Bizler bir oyundaki benzerlik ve zıtlıkları önceden belirlenmiş yaratıklarız. Bu belirleme de tesadüf eseri değil, bizim belli belirsiz görebildiğimiz ileri görüşlü bellek yazımı sistemlerinin sabırlı çalışmasının bir eseridir. Açıkçası bu kimsenin çıkarına hizmet etmez. Bu tür yönelimlere güvenmek zorundayız ve güvenmekten başka da şansımız yok – elbette bu yönelimler ortadan kalkana kadar. Hâlihazırda belli şartlar altında ortadan kalkabilirler ve kalkmaktadırlar da. İşte o noktada kasıtlı olarak görmemizin engellendiği şeyler bize görünür hale gelir.

 

Bunun, sanki bir örtünün –Maya’nın örtüsü[3] diye adlandırılmıştır– altındaymış gibi duran bu anlaşılması güç şeylerin bir aldatmaca olduğunu anlamak zorundayız. Çünkü bu kendi içinde bir son değildir, sanki evren bir şekilde aksi doğruymuş ve bizim öyle olduğunu görmemizi engellemekten hoşlanıyormuş gibidir; biz ve gerçeklik arasında bir örtünün (Yunanlar buna dokos adını verir) uzandığını anlattıktan sonra bu örtünün iyi bir amaca hizmet ettiğini kabul etmemiz gerekir. Sokrates öncesi dönem filozoflarından Parmenides, tarihsel açıdan Batı’da dünyanın bizim gördüğümüz gibi olamayacağı, dokos’un, yani bir örtünün var olduğu konusundaki ispatı geliştirmek için sistematik çalışan ilk kişi olarak kabul edilir. Aynı fikir, Aziz Paulus tarafından görme biçimimizden, “Cilalı metal bir tavanın dibindeki yansıma gibidir,” diye bahsederken de dile getirilir. Aziz Paulus burada Platon’un sadece gerçekliğin görüntüsünde gördüğümüz ve bu görüntülerin güvenilemeyecek kadar yanlış ve kusurlu olduğu yönündeki tanıdık düşüncesine de işaret etmektedir. Aziz Paulus’un, Platon’un ünlü mağara metaforundakinden daha geniş kapsamlı bir şey söylediğini eklemek isterim: Paulus bize evreni geriye doğru bakarak gayet iyi görebileceğimizi söylüyordu.

 

Bu düşüncenin olağanüstü hamlesini entelektüel olarak kavrasak dahi kolayca sindiremeyiz. “Evreni geriye doru akarak görmek mi?” Bu da ne demektir? Size bir ihtimalden bahsedeyim: Zamanı geriye doru tecrübe ettiğimiz ihtimalini ya da daha kesin bir dille söylemek gerekirse, zaman tecrübesine dair içsel, öznel kategorimiz (bir anlamda Kant’ın bahsettiği gibi tecrübeyi düzenleme şeklimiz), zaman tecrübemiz, zamanın akışına –tam da dik açı yapacak şekilde– dikey özelliktedir. İki tür zaman vardır: ontolojik matrisimizin yapısını algılama yeteneği veya tecrübesi olan zaman ve bütün mekân boyunca başka bir alanın içine doğru ayrılmaz bir bütünlükle yönelen bir kapsamlılık olan zaman. Bu doğrudur, ancak evrenin dışsal zaman akışı farklı bir yönde ilerler. Bunların her ikisi de doğrudur, ancak zamanı onun asıl yönüne dik biçimde tecrübe etme şeklimizle, olayların ardışıklığı, nedensellik, geçmiş, gelecek, evrenin gidiş yönü konularında tamamen yanlış fikirlere kapılıyoruz.

 

Sanırım bunun önemini anlıyorsunuz. Hem Kant’ın düşünce sistemi, hem de Sovyet Doktor Nikolai Kozyrev’in zaman bir enerjidir, evreni birbirine bağlayan temel enerji zamandır, bütün yaşam buna bağlıdır, bütün fenomenlerin kaynağı zamandan doğar, diye ifade ettiği haliyle zaman gerçektir ve her ikisi de şunu anlatır: Zaman hem her bir entelekyanın, hem de evreninin bütün entelekyasının enerjisidir.

 

Ancak zaman kendi içinde geçmişimizden geleceğimize doğru hareket etmez. Zamanın dik açılı ekseni onu bir devir daim çemberine yöneltir, deyim yerindeyse bizim doğrusal zaman ölçümüze göre neredeyse iki bin yıldır varolan türümüzün engin kış mevsiminde âdeta “patinaj yapıyoruz”. Açıkçası, dik açılı zaman veya doğru zaman basit döngüsel zaman gibi bir şeyi döndürür, bunun için de her bir yıl aynı yıl gibi, her yeni mahsul aynı mahsul gibi dikkate alınırdı, gerçek şu ki her bahar mevsimi de yine aynı bahar mevsimiydi. İnsanın zamanı bu son derece basit şekilde algılama yetisini yıkan şey birey olarak söz konusu yılları fazlaca uzatmış olması ve kendisinin de yıprandığını, mısır mahsulü, çiçek soğanları, kökler ve ağaçlar gibi her yıl yenilenmediğini anlayabilmesidir. Bu basit döngüsel zamandan daha kesin bir zaman fikri olmalıydı, bu yüzden istemeden de olsa, Bergson’un anlattığı gibi biriken bir zaman olan doğrusal zamanı geliştirdi; bu zaman yalnızca bir yöne doğru ilerler ve ilerleyişi sırasında her şeye eklenir ya da her şeyi kendine ekler.

 

Gerçek dikey açılı zaman döngüseldir, ama bu döngü daha geniş bir ölçektedir, daha çok arkaik dönemlerin Büyük Yılı’na, hatta Dante’nin İlahi Komedya’da ifade edilen sonsuz zaman oranı fikrine de çok benzer. Ortaçağda, Erigena[4] gibi düşünürler gerçek sonsuzluğu veya ebediliği fark etmeye başlamış ancak diğerleri sonsuzluğun zamanı içerdiğini fark etmeye başlamışlardı (ebedilik durağan bir durumdu), buna rağmen zaman bizim algılamamızdan daha farklıydı. Bir ipucu, Aziz Paulus’un dünyanın Son Günleri’nin Her Şeyin Yeniden Yapılanması olacağına dair ettiği sürekli tekrarda yatmaktadır. Aziz Paulus bu dik açılı zamanın daha önce olan her şeyi eşzamanlı bir düzlem veya kapsam gibi içinde barındırdığını anlayacak kadar tecrübe etmişti, bu tıpkı bir plağın üzerinde daha önceden çalınan parçalarının üzerindeki çizgiler gibidir, plak kayıt iğnesi parçaları yazdıktan sonra bu çentikler kaybolmazlar. Bir fonograf kaydı aslında uzun, helezonlu bir spiraldir ve düzlemsel geometriyle gösterilebilir: İlerledikçe müziği biriktiren kayıt iğnesinden her ne kadar bahsedebilsek de, bunlar boşlukta da görülebilirler. Geri veya ileri atlama gibi işlev bozuklukları fikri burada muhtemeldir ama bunlar herhangi bir teolojik amaca hizmet etmezler: Bunlar Mars’ta Zaman Kayması romanımdaki gibi zaman kaymalarıdır. Buna karşın eğer meydana gelmeleri gerekliyse bize, gözlemcinin veya dinleyicinin amaçlarına, hizmet etmeleri gerekirdi. Evrenimiz hakkında birdenbire pek çok şey öğrenirdik. Ben zamanda bu tür dik açılı işlev bozukluklarının meydana geldiğini düşünüyorum ama beyinlerimiz bu bozuklukları belirsiz hale getirmek için otomatik olarak yanlış hafıza sistemleri geliştiriyor. Bunu bizi yine daha önce de açıkladığım önermeme götürür: Örtü ya da dokos bizi makul bir sebebe dayanarak kandırmak için ortaya çıkar ve zaman işlev bozukluklarını yaptığı bu türden açığa çıkarmalar bu iyi amaca hizmet etmek için geçersiz kılınmalıdır.

 

Muazzam miktarda örtüleme yapmak zorunda olan bir sistemde ne olduğu hakkında eleştiri getirmek mağrurluk olurdu, önermemin her ne sebeple olursa olsun onun içine nüfuz etmemiz gerektiğini söylediğinde bu tuhaf, örtü benzeri düş kendini eskiyi de içine alarak, algılamalarımız ve anılarımız açısından kendini eski haline getirmektedir. Bu karşılıklı düş görme kaldığı yerden devam ediyor, çünkü galiba, bizler Ubik romanımdaki karakterlere benziyoruz; yarı ölü bir haldeyiz. Ne hayattayız ne de ölüyüz, ama bir derin dondurucunun içinde buzlarımızın çözülmesini bekliyoruz. Mevsimlerin geçit törenine dair muhtemelen ürkütücü terimlerle ifade edilmiş olan bahsettiğim bu kış mevsimi ırkımızın kış mevsimidir ve aynı zamanda Ubik’teki yarı ölülerin kışıdır. Buz ve kar zerrelerini kaplar; buz ve kar dokos veya Maya adını verdiğimiz tortularla dünyamızın üzerini örtüyor. Her yıl dünyamızın üzerindeki donmuş buz katmanlarını veya kabuğunu eriten şey ise elbette güneşin tekrar ortaya çıkışıdır. Ubik’teki karakterlerin üzerini örten, hayatlarını ve hissettikleri entropiyi donduran buz ve karı eriten şey ise eski patronları Bay Runciter’in kendilerini çağıran sesidir. Bay Runciter’in sesi bizim kışımızda kendi dünyamızdaki her kökün, tohumun, çiçek soğanının duyduğu sesten başka bir şey değildir. “Uyanın! Ey uyuyanlar, kalkın!” dediği duyulur. İşte size Bay Runciter’in kim olduğunu anlattım ve size içinde bulunduğumuz durumu ve Ubik’in gerçekte neden bahsettiğini de anlattım. Ayrıca zamanın Sovyetler Birliği vatandaşı Dr. Kozyrev’in ileri sürdüğü gibi aktığını ve Ubik’te zamanın hükümsüz kaldığını ve bizim tecrübe ettiğimiz gibi düzlemsel bir hatta ilerlemediğini de söyledim. Ubik’te zaman bu şekilde gerçekleştiği için karakterlerin ölümüne bağlı olarak biz okuyucular ve romandaki kişiliklerin dış dünyayla bağlantılı bölümleri dünyayı Maya örtüsü ve doğrusal zamanın her şeyi belirsizleştiren bulutları olmadan görürler. Dr. Kozyrev tarafından bütün yaşamın devamlılığını sağladığı ve bütün fenomenleri bir arada tuttuğu ve akışının altındaki ontolojik gerçekliği etkinliğiyle gizlediği önerme olarak ileri sürülen bu enerji Zaman’dır.

 

Dik açılı zaman eksenini, Ubik romanımda neyi tasvir etiğimi anlamadan dile getirmiştim: örneğin objelerin yatay zamanda inşa edilmiş oldukları farklı hattan tamamen farklı yapısal gerilemeleri gibi. İlkel hale böyle bir dönüş Platon’un İdea’larının ya da arketiplerinin bir benzeridir: Bir roket önce bir Boeing 747 haline döner, sonra da Birinci Dünya Savaşı’nda kullanılan çift kanatlı Jenny haline gelir. Doğrusu dik açılı zamanın dramatik bir tasvirini yaptığımda bunun aynı zamanda geriye doğru hareket eden, yani doğal olmayan bir gerilemeye maruz kalan dik açılı zaman olduğu da çok net görülmeyebilir. Belki de Ubik’teki karakterlerin gördüğü şey normal ekseninde ilerleyen dik açılı bir zamandır. Eğer biz, bir şekilde, evreni tersine dönmüş halde görsek Ubik’teki objelerin maruz kaldığı “gerilemeler” mükemmelliğe doğru ilerleyen devinim haline gelebilirler. Bu durum, zamanda geniş bir alana yayılan (uzayda geniş bir alana yayılmanın aksine) dünyamızın neredeyse sonsuz sayıda ardışık katmanlardan oluşan bir soğana benzediği anlamına gelir. Eğer doğrusal zaman katmanlar oluşturuyorsa belki de dik açılı zaman, derece derece yükselen daha büyük bir varlığın katmanlarını ortaya çıkartmak için bu katmanları soyuyor olabilir. Burada Plotinus’un[5] her biri bir sonrakinden daha fazla varlık –ya da gerçeklik– taşıyan eş merkezleri yayılma halkalarından oluşmuş bir evren görüşünü hatırlamakta fayda var.

 

Bu ontoloji içinde, varlık diyarı, karakterler, tıpkı bizler gibi onları uyandıracak bir sesi bekleyerek düşler içinde uyuklamaktadır. Onların ve bizim baharın gelişini beklediklerini söylerken bir metafor kullanmıyorum. Bahar bir sıcaklık değişimi, entropi sürecinin ortadan kalkışı anlamına gelir; yani onların yaşamları ısı birimleriyle ifade edilebilir ve bu birimler terk edilmiştir. Hayatı yeniden kuran işte bu bahar mevsimidir; hayatı tamamen yeniler ve bazı durumlarda, bizim türümüzde olduğu gibi, yeni hayat bir metamorfoz haline gelir. Uyuklama dönemi daha önceden tanıdığımız yaşam formundan tamamen farklı olan ve türdeşlerimizi de içine alan bir gebelik sürecidir. Pek çok tür için bu böyledir; hepsi de döngülerden geçer. Bu nedenle, kışımızı sadece göründüğü gibi “patinaj yaptığımız” anlamına gelmez. Bir yıl önce tomurcuklandırdığımız aynı çiçekleri her yıl tekrar tekrar üretmeyiz.  Eski çağlarda yaşayanların bizim de tıpkı bitkiler dünyası gibi her yıl geri döndüğümüze inanmış olmasındaki yanlışlığın nedeni de budur; bizim için daima bir birikim söz konusudur, her birimiz için geçerli olan entelekya henüz mükemmel ya da tam değildir ve hiçbir zaman da tekrar edilebilir olmamıştır. Beethoven’in bir senfonisi gibi, her birimiz eşsiz bireyleriz, uzun kış mevsimi sona erdiğinde yeni tomurcuklar haline gelerek hem kendimizi hem de çevremizdeki dünyayı şaşırtacağız. Pek çoğumuzun yapacağı şey takmış olduğumuz basit maskeleri –gerçek sanılsın diye kullanılan maskeleri– çıkarıp atmaktır. Bu maskeler amaçlarına uygun olarak herkesi çok güzel kandırdı. Kış mevsiminin alacakaranlığında, soğuk sislerin ve pusların içinde ilerleyen pek çok Palmer Eldritch’le karşılaştık ama pek yakında yeniden doğacak ve ardındaki yüzü ortaya çıkartmak için bu demirden savaş maskesini yırtacağız.

 

O yüzü bizler, maske takanlar, daha önce hiç görmedik. Bu yüzden bizim için de sürpriz olacak.

 

Katıksız gerçek için kendini ifşa etmek, uzay-zaman tecrübelerimizin kategorileri, sayesinde evrenle karşılaştığımız temel matrisimiz parçalanmalı ve bütünüyle çökmelidir. Söz konusu parçalanmayı Mars’ta Zaman Kayması romanımda zaman açısından el aldım: Ölüm Labirenti’nde özellikle düzenlenmiş sonsuz sayıda paralel gerçeklik vardır. Flow My Tears, The Policeman Said romanımda karakterlerden birinin dünyası genel dünyayı istila eder ve “dünya”yla aşağı yukarı Akıl’ın –dünyamızı düşünen, daha doğrusu düşlerinde canlandıran içkin Aklın– kastedildiğini gösterir. Joyce’un Finnegan’s Wake romanındaki düş gören kişi gibi düş gören bu birey de canlanmak ve bilinç kazanmak üzeredir. Bizler bu düşün içindeyiz; bu kopya düşler de düş olarak kaybolmak, düşleri görenin gerçekliğinin gerçek manzarasıyla yer değiştirmek için kendi içlerine kapanmak üzereler. O düşü gördüğünde ve bir rüya gördüğünü anladığında biz de tekrar ona katılacağız. Brahmanizm’e mensup olsaydık büyük döngünün sona erdiğini, Brahma’nın tekrar canlandığını ve uyandığını ya da uyanık haldeyken uykuya daldığını söyleyecektik; her halükarda onun Aklı’ndaki uzay ve zamanın bir kapsamı olarak tecrübe ettiğimiz evren, bir döngünün sonunda yer alan tipik işlev bozukluklarını tecrübe ediyor. İsterseniz, “Gerçeklik çöküyor, her şey bir kaosa dönüşüyor,” da diyebilirsiniz ya da benimle beraber, “Düşün, yani dokos’un ortadan kalktığını hissediyorum; Maya’nın kaybolduğunu hissediyorum. Uyanıyorum, o da uyanıyor. Ben Düş Gören’im, Bizler Düş Görenler’iz,” demek isteyebilirsiniz. İnsanın aklına Arthur Clarke’ın Büyük Beyin karakteri geliyor.

 

Hepimiz gerçekliğin ontolojik kategorilerimiz çöktüğü zaman ortaya çıktığını onaylamak veya yalanlamak zorunda kalacağız. Eğer kaosun her yeri kuşatmakta olduğunu, bu rüyanın sona erdiğini hissederseniz, geriye hiçbir şey kalmayacak ve daha da kötüsü, dehşet verici bir şey yolunuza çıkacaktır. Tabii, Gazap Günü konseptinin sürüp gitmesinin sebebi de budur; pek çok insan dokos aniden çözüldüğünde sıkıntılı zamanlarla yüz yüze geleceklerine dair derin bir önsezi taşır. Belki de haklılar. Ama ben, güleç bir simanın karşımıza çıkacağını düşünüyorum, çünkü bahar mevsimi canlıları kurutucu bir sıcakla kavurmaz, genellikle gülümseyen ışık damlalarıyla üzerlerine dökülür. Evrende, örtünün kaldırılmasıyla birlikte ortaya çıkacak kötücül güçler de olabilir ama Amerika Birleşik Devletleri’nde 1974 yılında yıkılan zorba hükümeti düşündüğümde, bu habis kanserin gün ışığına maruz kalışı ve hemen ardından da ortadan kalkması, gün ışığının ortaya çıkardığı yüksek değerin doğası gereği olabilir. Nacht und Nebel, gece ve sis vakitleri sırasında özgürlüğümüzün, haklarımızın, sahip olduklarımızın ve hatta yaşamlarımızın San Clemente’nin (yani Nixon’ın malikânesinin bulunduğu yerin) aşağısındaki sahte tapınaklarında, Florida’daki ve diğer yerlerdeki villalarında midelerini tıka basa yiyecekle dolduran adi yaratıklar tarafından tahrip edilmiş, biçimsizleştirilmiş, çalınmış ve yok edilmiş olduğunu öğrenmek gibi şoklar yüzünden ızdırap çekmek zorunda kalabiliriz ama bizimkine kıyasla, teşhir edilmenin şoku onların planları açısından çok daha kötüydü. Bizim planlarımız adalet, doğruluk ve özgürlük içinde bir arada yaşama çağrısıydı; bu ülkedeki eski hükümet zalim iktidar tipinin en kaba haliyle yaşayacak bir düzen kurmuş, aynı zamanda da bütün iletişim araçlarını kullanarak bize sürekli yalan söylemişti. İşte bu durum gün ışığının iyileştirici gücüne iyi bir örnektir; bu güç önce iyi insanların kalbinin derinliklerine kök salmış hoyrat zorbalık ağacını gün yüzüne çıkaracak, sonra da onu kurutacaktır.

 

Herkesin kabul ettiği gibi, bir girdabın içine kötü bir şekilde çekilmiş olmasına rağmen, bu kalp şimdi eskisinden daha kuvvetli bir biçimde atmaya devam ediyor; bir zamanlar içinde kaynayan kanser yok oldu. Aydınlıktan, gerçekten kaçan ve doğruyu söyleyen herkesi yok eden kara bitki, insan ırkının uzun kış mevsimi boyunca nelerin tomurcuklanabileceğini göstermektedir. Bahsettiğim kış mevsimi de 1974 yılının bahar ekinoksunda sona ermeye başlamıştı.

 

Bazen, Düş Gören’in bizi uyandırırken ve Birleşik Devletler’de içinde bulunduğumuz durumu, karşı karşıya olduğumuz dehşet verici tehlikeyi fark etmemizi sağlarken zorbalığa da baskı yapmaya başladığını düşünüyorum.

 

En iyi romanlardan ve dünyamızın doğasını anlama konusundaki en önemli yapıtlardan bir olan Ursula Le Guin’in The Lathe of Heaven romanıdır; romanda düşsel evren öylesine çarpıcı ve ilgi çekici bir dille betimlenmektedir ki, bunun üzerine herhangi bir ek açıklama yapmaktan çekiniyorum; çünkü buna gerek yok. Romanlarımızı yazarken, Charles Tart’ın[6] rüyalarla ilgili çalışmasını okuduğumuzu sanmıyorum, ama şimdilerde ben hem onun hem de Robert E. Ornstein’ın çalışmalarını okuyorum. Kendisi, yaşadığım yerin kuzeyinde yer alan Stanford Üniversitesi’nin “beyin devrimi” üyesi olarak tanınır. Ornstein’ın çalışmasından anladığıma göre, birbirine eşit iki ayrı yarım küreye bölünmüş bir beyin değil de, birbirinden farklı iki beynimiz ve muhtemelen bir bedenimiz ve iki zihnimiz olabilir (bu konuda Ornstein’ın The Nature of Human Consciousness derlemesinde yer alan Joseph E. Bogen’in “The Other Side of the Brain: An Appositional Mind” makalesini kaynak gösteriyorum). Bogan, daha önce bir araştırmacının iki beynimiz, iki zihnimiz olması ihtimalini sezmeye başladığını ancak sadece modern beyin haritalama teknikleri ve ilgili çalışmaların bunu ispatlamayı mümkün hale getirebildiğini göstermektedir. Örneğin 1736 yılında Jerome Gaub[7] “…Cicero’ya göre antik düşünürlerin en bilgililerinden olan Pisagor ve Platon’un aklı iki bölüme ayırdığını ve bir yarının akıldan faydalanırken diğer yarının bundan mahrum kaldığını anlattığına inanacağınızı umuyorum,” diye yazmıştır. Borgen’in makalesi o kadar etkileyici fikirler içeriyor ki, “bilinçsizlik” halimizin aslında bilinç kaybı olmadığını, çok daha narin bir ilişkide bulunduğumuz başka türlü bir bilinç hali olduğunu daha önce neden hiç fark etmediğimizi merak etmeme neden oluyor. Geceleri bizi rüyasında gören de işte bu diğer bilinçtir ya da zihindir. Bizi öyküsüyle bağladığı için onun dinleyicileri konumundayız; yani büyünün etkisindeki küçük çocuklarız… Belki de bu yüzden Lathe of Heaven uygarlığımızın belli başlı büyük kitaplarından biridir; çünkü Ursula Le Guin eminim ki, Ornstein’ın çalışması ve Bogen’in olağanüstü teorisi hakkında hiçbir şey bilmeden bu formülasyona ulaşmıştı. Bir beyin, çeşitli duyu kanalları aracılığıyla, tıpkı diğeri gibi aynı bilgiyi almakta ama bilgi işlem süreci farklı işlemektedir; yani her beyin kendine özgü bir yöntemle çalışmaktadır (sol beyin dijital bilgisayarlar gibidir, sağ beyin ise kalıpları birbirleriyle mukayese ederek çalışan Analog bilgisayarlara benzer). Aynı bilgiyi işlerken her biri bu aşamadan sonra farklı bir sonuca varabilir, kişiliğimiz sol beynimiz üzerinde yapılandığı için, eğer sağ beyin bizim için yaşamsal önem taşıyan ama sol beynin fark etmediği bir şey bulursa bizimle uyku esnasında ve rüya gördüğümüz sırada iletişime geçmek zorunda kalır, böylelikle gece bizimle acil bir iletişim kurmakta olan Düş Gören belli ki, nörolojik açıdan beynimizin sağ yarısında yer almaktadır, kaldı ki orası da Ben’in bir parçası değildir. Ancak bundan fazlasını (mesela, acaba Bergson’un düşündüğü gibi sağ beyin, sol beynin kapsama alanı dışında kalan ultra duyuşsal bilginin bir tür güç çeviricisi ya da transformatörü olabilir mi?) henüz bilemiyoruz. Bununla birlikte, sanırım, dokos büyüsü sağ beynimizin çoğulu tarafından hazırlanıyor; türler olarak bizler sadece bir yarım kürede yaşamaya ve diğerini dünyayı korumak için yapması gerekenler konusunda tek başına bırakmaya meyilliyiz. Bu korumacılığın iki yönlü olduğunu ve her birimizle dünya arasında karşılıklı bir değişim olduğunu hatırda tutmak gerekir: Her birimiz üzerinde titrenmesi ve korunması gereken bir hazineyiz, ama bu dünyada böyledir ve o da içinde uykuya yatmış gizli bir tohum taşıyor. Bunlar öbür gizli tohumlar. Bu nedenle, Kali’nin örtüyü kaldırmasıyla ve beynimizi sağ yarım küresi sayesinde bugün farkında olmamak zorunda olduğumuz şeyleri fark etmemeye devam ediyoruz. Ama zaman sona eriyor, kış mevsimi bütün korkuları, zorbalıkları ve karlarıyla birlikte şimdi eriyor.

 

Science Fiction Studies dergisinin Mart 1975 sayısında yer alan ve Frederick Jameson tarafından yazılmış olan ve anlaşılması güç romanlarımdan sayılan “After Armageddon: Character Systems in Dr. Bloodmoney[8] başlıklı makale dokos örtüsü yapısı hakkında şimdiye kadar okuduğum en iyi açıklamadır, ayrıca zaten Dr. Bloodmoney benim karanlık romanlarımdan biridir. Alıntı yapıyorum: “Psişik dünyanın sanki delirmiş gibi olduğu ve dış dünyanın fotografik kurnazlıklarla dolu bir reprodüksiyon ya da bir simulakra halinde tekrar belirdiği, bazen uyuşturucularla*, bazen şizofreniyle ve kimi zaman da yeni BK güçleriyle açıklanan, bu kâbus dolu belirsizliği, gerçeklikteki bu tür dalgalanmaları Dick’in kuyucuları iyi bilirler (sf. 32).”

 

Burada, hem Maya’ya hem de bir holograma çok benzeyen bir şeyden bahsettiğimi, Jameson açıklamasından da anlayabilirisiniz. Carl Jung’un, bilinçsizlik hallerimizin tek bir varlık oluşturduğunu ya da onun deyimiyle “ortak bilinç” teşkil ettiğini ileri süren düşüncelerinde haklılık payı olduğuna dair kuvvetli bir his taşıyorum. Böyle bir durumda, bilgi ileten ve alan, muazzam büyüklükte bir iletişim ve bilgi ağı oluşturan milyarlarca “istasyondan” oluşan bu ortak beyin varlığı daha çok Teilhard’ın[9] noosfer[10] fikrine benzemektedir. Noosfer, tıpkı iyonosfer ve biyosfer gibi gerçektir; dünyamızın birleşik ve sürekli işleme tabi tutulan bir Geştalt bütünü içindeki holografik ve enformasyonel projeksiyonlardan oluşan atmosferindeki katmanlardan biridir ve kaynakları da çok katmanlı sağ beynimizdir. Özümüzde varolan, engin bir Zihin’den oluşur, gücü ve bilgeliği bize onun Yaratan’a eşit olduğunu düşündürür. Hem Bergson’un Tanrı düşüncesi de böyledir.

 

Tanrıların işleri yüzünden zeki Grek filozofların kafasının iyiden iyiye karışması ilginçtir; onlar bu işleri ve tanrıları görebiliyorlardı (ya da öyle sanıyorlardı) ama Xenophanes’in[11] söylediği gibi: “İnsan en mükemmel gerçekle konuşma şansı bulsa bile bunun eksiksiz bir gerçek olduğunu bilmez; bütün şeyler görünüşlerle sarıp sarmalanmış haldedir [vurgu Dick’e aittir].”

 

Sokrat öncesi düşünürler bu fikre sadece görme erdemleriyle değil, Tek olan zaten var olduğu için gördüklerinin gerçek olamayabileceğine dair a priori bilgileriyle ulaşmışlardır.

 

“Eğer Tanrı her şey ise, o zaman görünüşler kesinlikle aldatıcıdır ve kozmosun gözlenmesi Tanrı’nın planlarıyla ilgili genellemelere ve spekülasyonlara belki yol açabilir, buna rağmen bunlara dair doğru bilgiyi sadece Tanrı’nın aklıyla doğrudan temas kurarak elde etmek mümkündür.” (Edward Hussey’in The Pre-Soctratics isimli harikulade kitabının 35. sayfasından alıntı yapıyorum). Hussey, Herakleitos’a ait iki fragmanla devam eder: “Şeylerin doğasında kendini gizleme alışkanlığı vardır.” (Fragman 123). “Örtülü yapı âşikar yapının ustasıdır.” (Fragman 54).

 

Antik Çağ’da Grek ve İbranilerin Tanrı’yı ya da Tanrı’nın Aklı’nı evrenin üstünde değil, onun içinde tasavvur ettiklerini hatırlatmak isterim: İçkin Akıl ya da içkin Tanrı, gözle görülebilen evren ile Tanrı’nın bedenin bir aradır, bu nedenle ruh beden için ne demekse Tanrı da evren için oydu. Bununla beraber Tanrı’nın belki de büyük ruh olmadığı ama farklı bir akıl türü olan noos[12] olabileceği; böyle bir durumda da evrenin Tanrı’nın bedeni değil, bizzat kendisi olduğu şeklinde bir varsayımda bulunmuşlardı. Uzay-zaman evreni Tanrı’ya ev sahipliği yapmakla beraber onun bir parçası değildir, Tanrı sonsuz genişlikte bir ağ veya enerji alanıdır.

 

Zihinlerimizin bir tür enerji alanları olduğunu varsayar  (ki böyle bir varsayımda bulunmak doğrudur) ve bizim de aslında ayrık parçacıklarla değil, alanlarla karşılıklı etkileşim halinde bulunduğumuzu düşünürsek, noosfer’in yapılarına yayılan, onlara biçim veren ve yeniden şekillendiren milyarlarca beyinsel iz arasındaki karşılıklı etkileşimi kavramayla ilgili ortada teorik bir sorun kalmaz. Öte yandan, insanı, tıpkı bir makine gibi parçalardan oluşmuş kırılgan bir organizma olarak gören on dokuzuncu yüzyıl düşünce biçimine bağlı kalırsanız noosfer’le nasıl kaynaşabilirsiniz? Siz eşsiz, somut bir şeysiniz. Kendimizi düşündüğümüzde ve hayatımızı göz önüne aldığımızda şey olma halini üzerimizden atmak zorundayız. Daha modern düşünce biçimleri sayesinde hepimizin, hayvanların ve bitkilerin de dâhil olduğu alanları örtüştürüyoruz. Bu ekosferde hep birlikte yaşıyoruz. Milyarlarca ayrık ve tam anlamıyla ego merkezli sol yarım küreli beyinlerin dünyanın nihai düzeni hakkında kolektif noosferik beyinlerden çok daha az söyleyecek şeyleri olduğunun ise farkında değiliz. Noosfer’in bütün beyin sağ yarım kürelerini kapsadığını ve her birimizin de içinde payı olduğunu akılda tutmamız gerekir. Kararı o verecektir, bütün gezegenimizi bir örtü veya katmanla kapladığı göz önüne alındığında, bu engin, plazmik noosfer’in solar enerji alanlarının içine ve oradan da kozmik alanlara doğru dışsal bir etkileşim kurmasının imkânsız olduğunu sanmıyorum. Böylece eğer rüyalarını dinlemeye istekliyse, hepimiz kozmosun içine işleriz. Onu basit bir makineden özgün bir insana dönüştürecek olan şey onun düşleridir. Bundan sonra, heybetli demir zırhını şangırdatarak çalımla gezmeyecektir; çünkü onun küçük kurallığının burada bir hükmü yoktur; tıpkı negatif iyonların alanı gibi uçarak daha yukarılara süzülecektir, tıpkı Ubik romanımda, kitapla aynı ismi taşıyan varlık gibi yaşamın kendisi olacak ve yaşam verecek ama ona belirli bir isim verilemediği için kendini hiçbir zaman tanımlayamayacaktır.

 

Örtüyü kaldırdığımızda –örneğin, doğrusal zamanda ilerlediğimizde ya da bir şekilde sabit kalırken doğrusal zaman ileri doğru hareket ettiğinde, artık hangi model daha doğru ise– çok çeşitli entelekyaları[13] olan bizlere sürekli işaretler gönderilir, bilgi verilir ve en önemlisi etrafımızı saran evrendeki duvarlarla daha az kısıtlanırız; bu bağlamda evrenin bütün kısımlarıyla uyum sağlarız. Bundan daha görkemli bir düzen yoktur: Entelekyanın bir temsilcisi olarak bu önceden belirlenmiş işaretleri, sadece bana ulaştığı zaman açıklamam gerektiğinin farkındayım ve her bir işaretin geleceği zamana –zamandaki yörüngeye– dair kontrolün tamamen evrenin ellerinde olduğunu da biliyorum… Bu, benimle çevrem arasındaki kopması imkânsız bağı fark etmemi sağlayan nefes kesici bir kavrayış.

 

İçimizde, bellek izlerinin işlendiği sistemler arasındaki tepkide ve her şeyden önce entelekyayı belirlemiş, hafızaya almış ve ardından da sistemin önünü kesmiş olan Ajans bu işaretin zaman çizgisinin neresinde kısıtlamadan kurtulacağını tam bir kesinlikle bildiğini ima etmeye ilişkin sistemleri sırayla ateşleyen, biriken işaretlerde de böyle bir düzen vardır. Şans işin içine hiç girmez – tesadüflerin en sevimlisi evrenin büyük bir kurnazlıkla tasarlanmış olmasıdır.

 

Böceklerin açıkça daha değersiz türler olduğunu düşünerek kendi türümüzün onlardan ayrıldığını nasıl hayal edebildik, bunu bazen merak ediyorum. Ancak bizim de farklı bir yanımız var: Örneğin karıncalar aynı işaretle kısıtlamadan kurtulurlar, böylelikle aynı davranış ortaya çıkar; sanki sonsuza dek işin içine hep tek bir karınca giriyormuş gibidir. Ama biz, yani her birimiz eşsiz bir entelekya olduğumuz için, birbirine hiç benzemeyen dizilişlerdeki işaretleri alır ve bunlara birbirine hiç benzemeyen yollarla tepkiler veririz. Yine de karıncanın duyduğu ve bizi de ortak bir neşeyle canlandıran şey evrenin lisanıdır.

 

Romanlarımdaki malzemelerin çoğunu rüyalarımdan derlerim. Örneğin Flow My Tears’da romanın sonlarına doğru Felix Buchman’ın gördüğü güçlü rüya, at sırtındaki ihtiyar bilgeyle ilgilidir. Bu rüyayı romanı yazdığım sıralarda gerçekten görmüştüm. Mars’ta Zaman Kayması romanında o kadar çok rüya tecrübesine yer verdim ki, bugün okuduğumda bile onları ayırt edemiyorum.

 

 

Ubik de aslında bir rüyaydı, daha doğrusu rüyalar dizisiydi. Bana kalırsa, dünya hakkında Sokrat öncesi felsefi düşüncelere dair güçlü motifler (bir isim vermek gerekirse, Empedokles’in fikirlerini söyleyebilirim) barındıran bir roman ve elbette yazdığım sırada bunlara âşina değildim. Radyo yayını geliştirilene dek, noosfer’in düşünce unsurlarını çok zayıf enerji formları halinde taşımış olması mümkün; bu nedenle noosfer’in enerji düzeyi sınırlarının dışına çıkıp kendine ait bir yaşam kurgulamıştır. Artık insanın bilgisinin pasif bir deposu olarak çalışmıyordu (yani Sümerlerin inandığı gibi bir “Bilgi Okyanusu” değildi) ama elektronik sinyallerimizdeki olağanüstü akım dalgalanmalarından ve bunların içindeki bilgi zengini materyallerden dolayı, muazzam genişlikteki bir eşiği geçmesi için ona güç verdik. Deyim yerindeyse, Philo[14] ve diğer antik çağ düşünürlerinin Logos[15] adını verdiği şeyi yeniden canlandırdık. Eğer varsayım doğru ise bundan sonra bilgi, beyinlerimizden bağımsız kolektif bir akılla birlikte hayat kazanmıştır. Yalnızca bizim bildiklerimizi bilmekle ve bir zamanlar bilinenleri hatırlamakla kalmaz, aynı zamanda kendine has çözümler de üretmeyi başarır: Muazzam kapasiteli bir Yapay Zekâ sistemidir. Aradaki fark, “duyduğu” bir Beethoven senfonisi “hatırlayabilen” bir kasetçalarla sürekli yeni senfoniler yaratabilen bir başka kasetçalar arasındaki farklılık gibidir; yeryüzünde şimdi ve şimdiye kadar varolan bütün kitapları okumuş olan ve şimdi de kendi kitabını yazan gökteki kütüphanedir, geceleri onun hikâyeleri bize okunur. Yapılmakta Olan Büyük İşler’den oluşan büyüleyici öykü anlatılır.

 

Le Guin’in Lathe of Heaven romanıyla ilgili olarak Ian Watson’un Science Fiction Studies dergisine yazdığı makaleden bahsetmem gerektiğini düşünüyorum: Watson bu mükemmel yazısında BK yazınında şimdiye dek üretilmiş en dikkat çekici öyküye işaret etmektedir: Frederic Brown’ın Astounding’de yayımlanan öyküsü “The Waveries.”[16] Bu öyküyü mutlaka okumalısınız. Okumazsanız çevrenizde var olmaya başlayan evreni anlayamadan ölüp gidersiniz. The Waveries, yaydığımız radyo dalgaları sayesinde Dünya’nın çekiciliğine kapılır ve faks mesajı haline dönüşmüştür; bizim radyo sinyallerimize benzedikleri için ne olduğunu ilk başta pek idrak edemedik. Lathe hakkında Watson şunları söylemektedir:

 

Muhtemelen George (Orr) düşünde barışsever bir toplumun düşman bir topluluk tarafından istilasını görmüştü; yine de baskın ihtimal uzaylıların, savundukları gibi, “rüya zamanının parçası” olmaları, bütün kültürlerinin “kendini varlığın içinde düşleyen gerçeklik” şekli etrafında dönüp dolaşması, Frederic Brown’ın öyküsündeki Waveries gibi radyo dalgaları yerine yalnızca rüya dalgaları aracılığıyla Dünya’nın çekiciliğine kapılmış olmalarıdır [sf. 71-72].

 

Le Guin’in çalışmasındaki bu konu ve benim konum korkutucu şeyler gibi görülebilir. Peki ya rüyalar nedir? Başka yıldızlardan (mesela Bayan Le Guin’in romanındaki Aldebaran gibi gezegenlerden) dünyamıza gelen düş-evren varlıklar var mıdır? İnsanların gördüğü UFO’lar bu düş-evrendeki tuhaf yaratıkların transformatörleri veya dönüştürücüleri gibi hareket eden bilinçdışı zihinlerinin kurguladığı hologramlar mı?

 

Geçen yıl boyunca kafamda bir yerlerde telepatik iletişimin devam ettiğine işaret ediyormuş gibi görünen –“gibi görünen” kelimesini özellikle vurgulamak isterim– pek çok düş gördüm, ama Ornstein’ın arkadaşı Henry Korman’la konuştuktan sonra bunun aslında Martin Buber’ın  I-and-Thou[17] kitabındaki gibi bir diyaloğa danışan sağ ve sol beyin yarım kürelerim olduğunu düşündüm. Buna rağmen, rüya materyallerinin çoğu benim yaratma yeteneğimin çok daha ötesindeymiş gibi görünüyordu.  Bir noktada Taoizm’deki yin ve yang gibi zıt çiftlerin birbirinin yerine geçtiği (ve daha çok da sevgiye karşı çekişme gibi Empedokles’in dünyanın diyalektik etkileşimine benzeyen), farklı yönlere dönen ikiz rotor halinde bana gösterilen karmaşık bir mühendislik prensibini kâğıda dökmem için bir deneme yapıldı. Ancak onların rüyamda bana gösterdikleri bu şey gerçek bir mühendislik ürünüydü; bana bir kalem gösterdiler ve, “Bu senin çağında bilinen bir prensipti,” dediler. Ben bir kalem bulmak için koştururken, “Biliniyordu ama bir bodrum katına gömüldü ve orada da unutuldu,” diye eklediler. İki rotor arasında kam yönünde hareket eden yüksek torklu zincir tahrikli karmaşık bir mekanizmaydı ama uyandığımda sistemin esasını bir türlü anlayamadım. Daha sonraki rüyalar deniz suyuna uyguladığımız ozmos işleminin bize sadece saf su değil, aynı zamanda bir enerji kaynağı da kazandırabileceğini daha anlaşılır hale getirdi. Ne yazık ki, bu türden bir malzemeyi sunmaya başladıklarında karşılarında yanlış bir adam duruyordu; bu konularda hiç eğitimim yoktu. Buna rağmen kaynak kitaplara 1000 dolar harcayıp bana gösterilen mekanizmanın ne olduğunu anlamaya çalıştım. Sonuçta şunu öğrendim: Bir tür yüksek ardıl izlem faktörüyle[18] ilgisi var, bu faktör bana gösterilen ikiz rotor sisteminde bir kusurdan bir avantaja dönüşüyor. Fren sistemine gerek yok, iki rotor da sürekli aynı hız vektöründe hareket ediyor, tork ise tahrikli bir kam zinciri tarafından aktarılmaktadır.

 

Bu açıklamayı sadece bilinçsizlik halimin hafızamdan, bilinçli dikkatimin ve ilgimin anlamadığı mühendislikle ilgili makaleleri okuduğunu veya Aldebaran gibi başka bir gezegenden gelen düş-evren varlıklar olduğunu göstermek için yapıyorum. Belki de kendi noosfer’lerini bizimkiyle birleştiriyorlardır, kim bilir? Belki de kötürüm, iç çürüten bir hastalığa yakalanmış, iki bin yıldan daha uzun bir zamandan beri hüküm süren kara kışın ortasında, sanç döngüsü içindeki fare misali çıkmaza girmiş bir gezegene yardım getiriyorlardır? Eğer yanlarında bahar mevsimini getiriyorlarsa, gelen kim olursa olsun onları ayakta karşılarım; Ubik’teki Joe Chip gibi soğuktan ve usançtan korkarım, yukarı doğru yükselen sonsuz merdivenleri aşındırırken, zalim birinin ya da yüzüne zalim bir maske takmış birinin yardım etmeden beni öylece izlediği sırada ölmekten ürkerim – pasif bir seyirci gibi her şeyi seyreden empati yoksunu bir makine Harlan Ellison’ın[19] aklından hiç çıkmayan korkunun aynısıdır. Katilin kendisi (Ubik’te bu kişi Jory’dir) daha da korkunç olabilir, bu karakter görür ama yardım eli uzatmaz. Bana göre android kişilik, Harlan’a göre ise şeytani yarı-tanrı budur; onun varlığıyla ilgili bir düşünce ikimizin de tüylerini ürpertiyor. Düş-evren hakkında eğer gerçekten böyle bir toplum var ise, kim olurlarsa olsunlar, itici androidler değil her bakımdan insan olduklarını size söyleyebilirim. Gezegenimize, kirlenmiş ekosferimize, hatta belki de Birleşik Devletler’i, Portekiz’i, Yunanistan’ı pençesine alan zorba yönetimlere karşı bir yardım eli uzattılar ve bir gün Sovyet bloğundaki zorba iktidarı da devirecekler. Bahar mevsimi fikrinin esasını kavrarken hapishanenin demir kapsının açılışını, zavallı mahkûmların Beethoven’in Fidelio’sundaki gibi gün ışığına çıkışını düşünüyorum. Operadaki o an, güneşi görüyor ve sıcaklığını hissediyorlar. Nihayetine, özgürlük borusu çalarak yaşadıkları zulüm dolu hapishane yaşamının kalıcı olarak sona erdiğini duyuruyor; dışarıdan gelen yardım sonunda onlara ulaşmıştır.

 

Arada sırada birisi bilimkurgu yazarının yanına yaklaşır, bir sırrı biliyormuşçasına, deli bir gülüşle, “Yazdıklarınızın doğru olduğunu biliyorum, hepsi şifreli. Bütün BK yazarları onların şifre çözücüleri,” diyerek sırıtır. Haliyle, “onların” kim olduğunu sorarım. Cevap hep aynıdır: “Bilirsiniz işte. Yukarıdakiler. Uzaylılar. Çoktandır yeryüzündeler ve sizin yazdıklarınızı kullanıyorlar. Bunu biliyorsunuz.”

 

Belli belirsiz gülümserim ama bu tür olaylar hep keyfimi kaçırır. Yine de başıma sürekli gelir. Açıklamak hoşuma gitmiyor ama muhtemelen (1) telepati diye bir şey var; (2) CETI[20] projesinde yer alan dünyadışı varlıklarla telepati yoluyla iletişim gayet mantıklı bir fikir olabilir – elbette telepati ve ETI’lar[21] diye bir şey varsa. Aksi takdirde çalışmayan bir sistemle, gerçekte var olmayan birileriyle temas kurmaya çalışıyoruz demektir. En azından bu bizi uzunca bir süre meşgul edecektir. Ancak daha önce de ifade ettiğim bir enerji türü olarak zaman teorisini geliştiren Dr. Nikolai Kozyrev’in başkanlığını yaptığı bir Sovyet astronomi grubunun güneş sistemimiz dâhilindeki bir ETI’dan sinyaller aldığını şimdi anlıyorum. Eğer bu doğruysa –bu arada bizim halkımız da Sovyetlerin işi bitmiş uydularımızdan ve diğer uzay araçlarımızdan gelen içi boşalmış, bozuk ve işe yaramaz sinyalleri aldığını söylüyor– bu ETI varlıkların ya da ortak aklın Dünya’yı çevreliyormuş gibi görünen büyük plazmanın içinde bulunduğu ve güneş patlamaları ve benzeri olaylarla ilgisinin olduğu ileri sürülebilir; elbette ben yine noosfer’le ilişkilendiriyorum. ETI ve TI[22] Bayan Le Guin’in Lathe hakkında yazdıklarıyla ciddi benzerlikler taşımaktadır. Her BK meraklısı bilir ki, benim çalışmalarım da benzer konularla ilgilidir… Böylelikle bıkıp usanmadan her BK yazarının önüne çıkıp, “Yazdıklarınız şifreli mesajlar…” vb. şeyler söyleyen çatlaklara makul olmaları için birkaç sinir bozucu işaret veriyorum. Doğrusu, özellikle düş halindeyken, bağımsız bir düşünme yetisine sahip ve kendi sonucumuz olan ve ETI’larla, bunların üçünün karışımıyla ve Tanrı bilir başka nelerle ilişkisi olan bir noosfer’in etkisi altında kalıyor olabiliriz. Bu Yaratıcı olmayabilir, ama Sonsuz Akıl’a olabildiğince yaklaştığımız bir şeydir. Merhametli olduğu açıktır, Maslow’un eğer doğa bizden hoşlanmasaydı bizi çoktan idam ederdi sözünü hatırlarsak, buradan doğadaki Sonsuz Noosfer fikrini ortaya çıkarırız.

 

Sıcakkanlı, nazik ve düşünceli olan insanoğlu belki de gerçekten bir makinedir. Bu nesnel yapılar, etrafımızdaki doğal nesneler ve özellikle de inşa ettiğimiz elektronik donanımlar, sinyal vericiler, mikrodalga aktarım istasyonları, uydular, otantik bir yaşamın üzerindeki bir perde olabilir; çünkü belki de bunlar mutlak Akıl’a daha bütünlüklü ve bizce anlaşılması güç bir şekilde bütünleşiyor olabilirler. Muhtemelen sadece biçimsizleştiren bir örtüyü değil, ardını da görüyoruz. Belki de gerçeğe en yakın tahmin şunu söylemektir: “Her şey aynı derecede hayat doludur, aynı derecede özgürdür, aynı ölçüde duyarlıdır; çünkü sadece canlı veya yarı ölü değildir, aksine her şeye rağmen hayatta kalmaktadır.” Radyo sinyallerini bir verici yayınlar; sinyaller çok çeşitli bileşenlerin içinden geçer, değiştirilir ve gücü artırılır, dış hatları değişime uğrar, sesi azalır ve geri çevrilir… Biz ise, tıpkı bilim insanlarının radyoaktif nesneleri topladığı şu metal kollar gibi bir uzantıyız. Bizler Tanrı’nın şeyleri oradan oraya taşımak istediği zaman giydiği eldivenleriz. Bir sebepten dolayı, o, bu gerçeği böyle ele almayı tercih ediyor (bu kelime oyununu devam ettireceğim).

 

 

Bizler O’nun yarattığı, üzerine giydiği ve kullandığı sonunda da gözden çıkardığı giysileriz. Aynı zamanda da üzerlerine belli bazı zırhları kuşanan belli bazı kelebekler üzerinde yanlış bir izlenim bırakmaya yarayan zırhlarız. Zırhın içinde kelebek ve kelebeğin içinde de başka bir gezegenden gelen bir sinyal duruyor. Hâlen yazmayı sürdürdüğüm romanda (belki de Düş Gören’in benim aracılığımla anlattığı ifadede) bu yıldızın adı Albemuth. Bu fikir aklıma geldiğinde Bayan Le Guin’in Lathe romanını henüz okumamıştım ama o romanın okuyucuları engin bir ağ içindeki istasyonlar olduğumuzu ve bunun farkında olmadığımızı söylediğimde neyi kastettiğimi hemen anlayacaklardır.

 

Modern Sufilerin önde gelenlerinden olan İdris Şah’ın söylediği [tercüme ettiği] Rumi deyişini bir düşünelim: “İşçi atölyede gizlidir.”

 

Pisagor ve Platon’un döneminden bu yana var olduğu bilinmeyen iki taraflı bir beyin eşitliğini kapsayan bir dünya görüşü keşfetmeye yönelik yeni bir yönteme herkesten önce Dr. Ornstein’ın öncülük ettiği gayet açık olduğundan geçenlerde bütün cesaretimi toplayıp kendisine yazdım. Hayranlarım arada sırada bana mektup yazarlar ve bu sırada elleri heyecandan titrer; ben Dr. Ornstein’a yazarken daktilom bile titriyordu. Mektubumun metnini buraya da alıyorum, bu metin, gerçeklik karşısında yanılsama kategorilerini Dr. Ornstein’ın yardımıyla nasıl açığa kavuşturduğumu anlatan ve yirmi yıllık çalışma ve çabalarıma net bir anlam kazandıran son açıklamadır:

 

 

Sayın Dr. Ornstein,

 

Kısa bir süre önce Bay Henry Korman ve Bay Tony Hiss’le tanıştım (Tony The New Yorker dergisi adına benimle söyleşi yapmak için gelmişti). Henry’yle Sufizm hakkında olağanüstü bir sohbet yaptım ve sizin iki taraflı beyin yarımküresinin denge eşitliğiyle ilgili öncü çalışmalarınıza karşı fanatik bir coşkunun sınırında duran hayranlığımdan söz ettim. Bu nedenle, onların sizi tanıdıklarını öğrenerek cesaretimi toplayıp size yazıyor ve soruyorum: Beynimin sağ yarım küresinin geliştiğini tecrübe ettiğimden bu yana bende ne gibi değişiklikler oldu? (Bu gelişimi esas itibariyle ortomoleküler vitaminler[23] ve yoğun meditasyon aracılığıyla gerçekleştirdim.)

 

Dr. Ornstein, size şunu anlatmak istiyorum; bu olay on ay önce meydana geldi ve o zamandan beri daha farklı bir insanım. Ancak bana daha olağanüstü gelen şeyin (ki bu konu hakkında da yazıyorum, ama roman şeklinde, adı To Scare The Dead) romanda yer verdiğim haliyle öncüllerinden bahsetmek istiyorum:

 

Modern dünya değer ve itkileri (para, güç ve prestij) sahibi sıradan bir Amerikan vatandaşı olan Nicholas Brady iki bin yıldır içinde uyuklayan bir varlığın yaşamına bir göz kırpmıştır. Bu varlığın adı Essene’dir, kendisine vaat edilen dirilişin gerçekleşeceğini bilerek ölmüştür; bunu biliyordu çünkü onun ve Qumran halkının diğer bireylerinin elinde bunun gerçekleşmesini kesin hale getiren bilimsel pratikler, ilaçlar ve gizli formüller vardı. Derken, başkahramanımız Nicholas Brady bir anda kendisinin bir eşinin daha var olduğunu anlar: Artık dünyevi mesleği ve hedefleriyle eski kendisi ve M.S. 45 dolaylarındaki Qumran Vadisi’nden gelen, kutsal değerleriyle kutsal bir adam olan ve “Demir Kent” gibi gördüğü dünyevi fiziksel dünyaya karşı mutlak bir muhalefet taşıyan Essene vardır. Qumran zihni Brady üzerinde egemenlik kurar ve bu Qumran insanı gibi başka kişilerin de dünyanın çeşitli yerlerinde hayata döndüğü açıkça belli olana kadar, Brady’yi bir dizi karmaşık olayın içine çeker.

 

Qumranlı kişiyle birlikte Kitab-ı Mukaddes üzerinde çalışan Brady, Yeniş Ahit’in şifreli bir metin olduğunu anlar. Qumranlı kişi bu şifreyi okuyabilmektedir. “İsa” aslında Zagreus-Zeus’tur, müritlerinin ihtiyaç halinde yararlandığı biri uysal, diğeri bütünüyle güçlü iki biçimi vardır.

 

Roman yapısına uygun olması için Thomas adını verdiğim Qumranlı kişi, zaman geçtikçe, bunların Parousia[24] yani Mahşer Günü olduğunu Brady’ye anlatır. Hazırlıklı olmak gerekir: Thomas ona kendisinin kutsallığını hatırlatarak kendini hazırlayacaktır. Thomas buna anamnesis adını verir. Thomas, Brady’yle arasında özel bir değer eşitliği geliştirir ama akıl almaz düzeyde cahil Brady, yani Erasmus adıyla bilinen varlık, için bir öğreti kaynağı olarak evrimleşir, o aslında dünyanın etrafını tam anlamıyla dolduran noosfer’deki bir istasyondur, öyle ki eğer noosfer’in farkına varırsanız, bilinçsizce değil bilinçli bir şekilde ondan faydalanabilirsiniz; bunlar ilk çağlarda da bilinen ve Delphi tapınağındaki Sibyl’lerin[25] faydalandığı “Bilgi Okyanusları”dır. Ancak, bu bir kılıftır çünkü Brady aslında Qumran insanlarının tanrısının efsanevi İsa değil, gerçekten de Zagreus olduğunu anlar ve bir araştırma yaparak Zagreus’un aslında Dionysos’un bir formu olduğunu öğrenir. Hıristiyanlık Dionysos’a tapınmanın son halidir, garip ve sevimli Orpheus figürü arıtılarak geliştirilmiştir. Tıpkı İsa gibi, Orpheus da sadece Dionysos toplumsallaştırıldığında gerçek hale gelir; burada başka bir ırkın, insan ırkının değil, ziyaretçi bir türün çocuğu olarak doğmuştur, Zagreus halihazırda durgunluk döneminde olan “deliliğinin” üzerinde kademeli değişiklikler yapmayı öğrenmek zorunda kalmaktadır. Esas itibariyle, o, onun bir ifade aracı olarak bizi yeniden düzenlemek için bizimle birliktedir ve bunun MO’su[26] onun egemen olduğu varlığımızdır – ilk Hıristiyanların bulmaya çalıştığı ve düşmanları Romalılardan sakladıkları şey. Dionysos-Zagreus-Orpheus-İsa adı Roma ya da Washington D.C.’de olsa hep Demir Kent’e karşı savaştırıldılar; o bahar mevsiminin, yeni bir hayatın, küçük ve biçare yaratıkların tanrısıdır, o sevginin ve coşkunun tanrısıdır, aynı zamanda günlerce oturup bu roman üzerinde çalışan tanrıdır.

 

Ancak romanda Thomas şöyle der: “Kıyamet Günü, Yuhanna’nın Esinleme kitabında heyecanlı bir dille anlattığı zorbalığın yıkılış anı geldi. İsa-Zagreus birbiri ardına kendisini zapt ediyor; o tekrar hayata döndü.

 

Kış mevsimi sırasında, şarabın, üzüm bağlarının ve bağ bozumunun tanrısı Dionysos’un uyuduğuna inanılırdı. Bilinirdi ki, ölüye ne kadar benzerse benzesin aslında hâlâ hayattadır (James Joyce’un Finnegans Wake romanında üzerine bira dökülen ölünün canlanması bunun en güzel anlatımıdır), fakat canlı olduğu hiç anlaşılmazdı. Sonra –ona inanların ve onu anlayanların beklediği gibi– tekrar doğardı. Müritleri bunun olacağını bilirdi; onlar bu sırrı öğrenmişti (“İşte! Sana bir sır vereceğim!”). Burada, Hıristiyanlığın da dâhil olduğu mistik inançlardan söz ediyoruz. İnsan kültürünün uzun kış mevsimi sırasında tanrımız uyuyordu (bu süre mevsimlerin yıllık döngüsüne eşit değildir, M.S. 45’ten başlayıp bugüne dek süren zihinsel kış mevsimine kadar sürmüştür); kışın ümitsizlik ve mağlubiyet karı (bizim durumumuzu ele alındığında siyasi karmaşa, moral bozukluğu, ekonomik çöküntü; gezegenimizin, dünyamızın ve kültürümüzün kış mevsimi) her şeyi sarıp sarmaladığında eğri büğrü, ihtiyar ve görünürde ölmüş gibi duran asma filizi yeni bir hayata adım atar ve tanrımız –sanılanın aksine dışarıda değil, içimizde– yeniden doğar. Kar örtüsü altında değil, beyinlerimizin sağ yarım kürelerinde uyuklamaktadır. Bekliyorduk ama neyi beklediğimizi bilmiyorduk. İşte, o an geldi. Bu gezegenimizin bahar mevsimi, bu mevsim daha derin ve daha önemli. Demirin soğuk zincirleri kırılıyor ama bunu sağlayan bir mucize. Karakterim Nicholas Brady gibi, beynimin sağ yarım küresinde dirilen Zagreus’u taşıyorum ve onun tanrısal bilgeliğini, kişiliğini, hayat enerjisini, yenilenmiş yaşamın tufanını hissettim; çevresinde gördüğü adaletsizliklerden, yalanlardan hiç hoşlanmadı ve, “Sevilen insanların huzursuz etmediği gölgeli yeşilliklerin ortasında durur / Ormanın en küçükleri gözden uzakta yaşar,” (Euripides) sözlerini hatırladı. Dr. Ornstein, size kış mevsimini sona erdirdiğiniz ve içimizde hâlâ uyuyan bahar mevsimine tekrar hayat verdiğiniz için de ayrıca teşekkür ederim.

 

Galiba halüsinasyon ve gerçeklik arasındaki kesin çizgi de bir tür halüsinasyon haline geldi ve belki de ben rüya tecrübelerimi gereğinden fazla ciddiye alıyorum. Ama şimdilerde daha fazla, örneğin Malay Yarımadası’ndaki Senoi Kabilesi[27] gibi, ilginç durumlar da karşımıza çıkıyor. (Bkz. Charles T. Tart’ın Altered States of Consciousness çalışmasında yer alan Kilton Stewart’ın “Dream Theory in Malaya” adlı makalesi.) Rüyalarımdan birinde bana “İsa” kelimesinin gerçek bir isim değil, bir neolojizm[28], bir şifre, olduğu söylendi; eski günlerde metni okuyanlar yani ezoterikler[29] (muhtemelen Qumran halkı) “Zeus” ve “Zagreus” kelimelerinin “Jesus” (Lat. İsa anlamına gelir) kelimesinin işaret ettiği tam sayıda birleştiğini görmüşlerdi. Sanırım buna yer değiştirme şifresi adını veriyorlar. Normalde insan böyle rüyalara hatta rüya olduğu kadar gerçek de sayılabilecek, mesela başka bir şekilde elde edemeyeceğiniz kesin bilgileri size sunan bir Yapay Zekâ sistemi olabilecek düşlere pek itibar etmez. Ancak önceki gün bir kelimeyle ilgili imla kontrolü yapmak için dilbilgisi kitaplarımdan birini açtığımda dikkat çekecek kadar benzer şu yazılı metinlere rastladım: Birincisi, içinde kutsal metinlerimiz bulunduğu için hepimizin bildiği Yeni Ahit: …” Davut’un kökü ve soyu Ben’im, parlak sabah yıldızı Ben’im.” (Esinleme 22:16, İsa’nın kendini tasvir edişi.)

 

Ve diğeri ise,

 

Onundur,

Sürüsünü toplayıp kökleriyle beslediği bütün ağaçlar,

Sevinç Tanrısı Dionysos, kötülükten uzak yıldız,

Toplanmış meyvelerin ortasında parlayan yıldız

 

(Pindaros, Plutarch’ın en sevdiği dörtlüklerden biri, M.Ö. 430 civarı.)

 

İsimler nedir? Bu sarhoşluk tanrısıdır, kutsal mantarı (John Allegro) ya da şarabı içine alır veya o kadar komik bir espri bulur ki, tıpkı şu fiziksel espriler üzerine kurulu sessiz komedi filmlerini seyrettiğiniz andaki gibi gülmek ve ağlamak için hiç sebebiniz kalmaz. Pindaros’un kısacık bir dörtlüğüne göre, bizim sürümüz ve ağaçlarımız var, bunların yanı sıra İsa’ya ait iki büyük sembole de sahibiz, bütün Batınilerin (gizli anlamları sadece seçilmiş kişilere öğreten mezheplere verilen isim) onu bu isimlerle tanısa da onun gizli iki terimi daha var: kök ve yıldız.

 

“Kök ve yıldız” referansı ilke ve son anlamına gelen “Ben Alfa ve Omega’yım,” zaman kapsamının uzay kapsamına eşdeğer görülebilir. Bu nedenle “kök ve yıldız” şuna işaret eder: Ben yukarıdaki dünyevi âlemden ve aşağıdaki yıldızlı cennetten geliyorum. Ama bu parlak sabahyıldızında başka bir şey görüyorum. Sanırım, “İnsanlığın baharının geldiğini anlatan işaret başka bir yıldızdan geliyor,” diyordu. Dostlarımız var ve bu dostlarımız ETI’lar ve O’nun bize dediği gibi bu parlak sabahyıldızı aslında sevginin yıldızıdır.

 

 

[1] Yapılan etkiye otomatik tepki verebilen cihazlar için kullanılan terim. (ç. n.)

[2] Sefer Yetsirah. Yaradılış Kitabı. Büyü ve kozmik inanç öğeleri barındırır. Yahudi inancının en eski metni olarak kabul edilir. (ç. n.)

[3] Ralph Waldo Emerson’ın “The Veil of Maya” isimli şiirinden esinlenmiştir. (ç. n.)

[4] Johannes Scotus Erigena. İrlandalı Ortaçağ düşünürü. Hıristiyanlık ile Antik Yunan ve Platon Felsefesi arasında ilişki kuran çalışmaları vardır. (ç. n.)

[5] İsa’dan sonra 205-270 yılları arasında yaşayan filozof. Felsefe tarihinin en önemli mistik düşünürlerindendir. Tek olan ile akıl arasında ayrım yaparken her ikisini de tanrısal olarak tanımlamıştır. Felsefede yeni bir çağın öncülerindendir. Arap yarımadasında “Şeyh-i Yunanî” adıyla da bilinir. (ç. n.)

[6] Dr. Charles T. Tart (1937-). Bilincin doğası ve özellikle de bilincin değişikliğe uğramış halleri konusunda çalışmalar yapan Amerikalı psikolog. Altered States of Consciousness (1969) ve Transpersonal Psychologies (1975) konulu çalışmaları modern psikolojinin temel metinleri olarak kabul edilmektedir. (ç. n.)

[7] 1705-1780 yıllarında yaşamış olan tıp profesörü. Özellikle zihin ve beden ilişkisi üzerine çalışmalar yapmıştır. (ç. n.)

[8] Kıyametten Sonra. Dr. Bloodmoney’deki Karakter Sistemleri. (ç. n.)

* Jameson’ın uyuşturucuları ve şizofreniyi yazıdaki haliyle kastedip benimle ilişkilendirmediğini umarım.

[9] Pierre Teilhard de Chardin (1881-1955). Paleontoloji ve jeoloji alanında çalışmalar yapan Fransız Cizvit Rahibi. Pekin Adamı’nın keşif çalışmalarında da yer almıştır. Evrenin evrimleşmeye başlamak için ulaştığı maksimum karmaşıklık ve bilinçlilik düzeyi olan Omega Noktası kavramını ve Vladimir Vernadsky’yle birlikte çalışarak noosphere düşüncesini ortaya atmıştır. Fikirleri özellikle Katolik Kilisesi tarafından tepkiyle karşılanmış ve çalışmalarının basılması engellenmeye çalışılmıştır. (ç. n.)

[10] Noosphere. Evrim ve bilinç kayıtlarının tutulduğu düşünülen muhtemel katman. İnsan Düşüncesi Katmanı anlamına gelir. Vladimir Vernadsky ve Pierre Teilhard de Chardin tarafından geliştirilmiştir. Yeryüzünün gelişiminde maddenin oluşumu (geosfer) ve biyolojik yaşam (biyosfer) sonrasındaki üçüncü aşamadır. Vernadsky’ye göre insanlar bu aşamada nükleer çalışmalar sayesinde maddeleri değişime uğratarak kendilerine kaynak yaratmayı başarabilmektedir. (ç. n.)

[11] Tek Tanrı fikrini ilk kez dile getiren Antik Çağ düşünürü. (ç. n.)

[12] (Yun.) Mutlak akıl. Bilgece konuşma ve söylenenleri kavrama yetisi. (ç. n.)

[13] Enthelechy, entelekya. Aristoteles’e göre her bireyin ulaşacağı kendine özgü olgunluk derecesi. Modern felsefi sistemlerin çoğunda bireyi kendisini gerçekleştirmeye iten ve bu konuda onu destekleyen yaşamsal öneme sahip bir güç olarak tanımlamaktadır. (ç. n.)

[14] Philo (M.Ö. 50-M.S. 20). İskenderiyeli Philo adıyla da bilinen Musevi Helenistik Çağ düşünürüdür. Yahudi inancı ile Platon felsefesini alegoriler kullanarak bütünleştirmeye çalışmıştır. (ç. n.)

[15] Dünyayı yöneten akıl, anlam ve kavrama yeteneklerinin hepsi. Herakleitos’a göre değişmeden kalan tek şey. (ç. n.)

[16](İng.) Titreşimler, titreşenler, dalgalar. (ç. n.)

[17] Martin Buber. Teolog, filozof ve anarşist Yahudi düşünür. Sosyalist etkiler taşıyan diyalog felsefesi varoluşçu psikoterapinin gelişimine önemli katkılarda bulunmuştur. Düşünürün “Ich und Du” (Ben ve Sen: Tanrı Nedir? adıyla Türkçeye çevrilmiştir) isimli 1923 tarihli kitabı insanlarla, tanrıyla ve doğayla kurduğumuz diyaloglarımızın tecrübe ettiğimiz gerçeklikleri nasıl etkilediğini anlatır. (ç. n.)

[18] Hysteresis, Histerezis. Bir sisteminin durumunun, etken parametrelerde meydana gelen ani değişikliklere birdenbire tepki vermemesi, sistemin yakın geçmişteki durumuna duyarlı olmasıdır. Bazen istenen bazen de istenmeyen bir etkidir; mesela trafolarda enerji kaybına neden olurlarken sabit disklere, kasetlere bilgi depolayabilmemizi sağlar. (ç. n.)

 

[19] ABDli bilimkurgu yazarı. Öykülerinde makinelerin egemen olduğu dünyadaki yaşamı anlatır. (ç. n.)

[20] Communication with Extra-Terrestrial Intelligence. Dünya Dışında Yaşayan Akıllı Canlılarla İletişim Projesi. Sonraları daha bilimsel bir temele oturtulması için SETI (Search for Extra Terrestrial Intelligence) yani Dünya Dışı Zeki Varlıkları Araştırma Projesi adını almıştır. İlk çalışmalar 1960 yılında ABD’de Cornell Üniversitesi’nde başlamış daha sonra hükümet desteği yerine özel fonlarla yürütülmeye çalışılmıştır. Özellikle Carl Sagan’ın öncülüğündeki çalışmaları kamuoyunda bilinmektedir. (ç. n.)

[21] Extra-Terrestrial Intelligence. Dünya Dışında Yaşayan Akıllı Canlılar. (ç. n.)

[22] Terrestrial Intelligence. Dünya’da Yaşayan Zeki Canlılar. (ç. n.)

[23] Koruyucu hekimlikte doğru miktarda ve doğru beslenme alışkanlıkları kullanıldığı zaman bağışıklık sistemini güçlendirdiği sanılan vitamin diyetidir. (ç. n.)

[24] Hazreti İsa’nın dünyaya tekrar gelişini anlatan Yunanca kökenli kelimedir. (ç. n.)

[25] Yunan Mitolojisi’ndeki kâhin kadınlar. (ç. n.)

[26] Modus Operandi. Yöntem. (ç. n.)

[27]Malay Yarımadası’nda ve modern dünyanın ilkel (!) diye adlandırdığı yerde toplum. Tüm bireylerinin huzur içinde yaşadığı, yiyecek ve toprağın paylaşıldığı bu topluluğun mutluluğu kültürlerini lüsid rüyalar üzerinde temellendirmelerinden kaynaklandığı ortaya konmuştur. Araştırmacılar Senoi halkının sergilediği psikolojik olgunluk ve dengeyi lüsid rüyalar konusundaki beceri ve tecrübelerine bağlamaktadır. (ç. n.)

[28] Kelime uydurma. (ç. n.)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s