FALLUS’UN ANLAMI – LACAN

 

penis-bhutan-imago--4-.jpg

Bu yazıda Profesör Paul Matussek’in davetiyle gittiğimiz Münich Max- Plank Enstitüsü’nde

9 Mayıs 1958’de Almanca verdiğimiz konferansın metnini hiç değiştirmeden sunuyoruz.

 

Burada, hiç değilse çağa duyarsız olmayan çevrelerde egemen olan zihniyet tarzları hakkında birkaç hareket noktasına sahip olunduğunda, Freud’dan ilk kez bizim çekip çıkardığımız terimlerin, örneğin bir “öteki sahne”nin orada ne tür bir yankı bulabilmiş olduğu değerlendirilecektir. Şimdilerde açık fikirli çevrelerde gezinen bu terimlerden bir başkasını, “iş işten geçtikten sonra”yı (Nachtrag) kaydedersek, “iş işten geçmesi” bu çabayı yerine getirilmez kılıyor ise, anlaşılmalı ki bu terimler orada işitilmeden kalmıştı.[1]

 

Bilinçdışı kastrasyon karmaşasının şu noktalarda bir düğüm işlevine sahip olduğunu biliyoruz:

1- Terimin analitik anlamında semptomların dinamik yapılanmasında, yani nevrozlarda, sapıklıklarda ve psikozlarda analiz edilebilir olan şeyde,

2- Bu birinci role mantıki açıklamasını veren gelişimin düzenlenmesinde; yani öznenin o olmaksızın kendi cinsinin ideali ile özdeşleşemeyeceği, cinsel ilişkide ağır riskler almadan partnerinin gereksinimlerine cevap veremeyeceği, hatta bu ilişkiden doğacak çocuğunkileri bile uygun biçimde karşılayamayacağı bilinçdışı bir konumun yerleşmesinde.

 

Burada insanoğlunun (Mensch) kendi cinsine yükselmesine içsel olan bir antinomi ile karşılaşıyoruz. İnsan, cinsinin ayırt edici niteliklerini niçin yalnızca bir tehdit sayesinde, hatta bir yoksunluk görünümü altında üstlenmek zorundadır?[2] Freud’un Kültürün Rahatsızlığı adlı kitabında işi, insan cinselliğinin hiç de olumsal olmayan, özsel bir düzensizliği olduğunu telkin etmeye kadar vardırdığını, son makalelerinden birinde de erkek bilinçdışında kastrasyon karmaşasından, kadınınkinde Penisneid’den (penis haseti) kaynaklanan sekellerin hiçbir sonlu (endliche) analize indirgenemezliği konusunu işlediğini biliyoruz.

 

Bu açmaz (aporie), Freud’cu deneyimin ve bunun sonucu olan metapsikolojınin insan üzerine deneyimimize sokmuş olduğu tek olmamakla birlikte ilk açmazdır. Biyolojik verilere indirgenmeye elverişli değildir; Oidipus karmaşasının yapı kazanmasında gizli mitin tam da zorunlu olması bunu yeterince sergiler.

 

Bu vesileyle kalıtım yoluyla geçen kazanılmış bir amnezik özelliğe başvurmak da, sadece tartışmalı olduğundan değil, ama sorunu çözümsüz bıraktığından da yapmacık çözümden başka bir şey değildir: Eğer kastrasyonun ensestin cezası olması da yasada içerilmiş ise, babanın katlini ilksel yasarım sözleşmesine bağlayan nedir?[3]

 

Yalnızca klinik olgular temelinde yürütülecek bir tartışma verimli olabilir. Bu olgular, cinslerin anatomik farklılıklarına bakmaksızın yerleşen ve bu olgudan dolayı kadında ve kadına ilişkin olarak özellikle dikenli bir yorum kazanan bir ilişkiyi, öznenin fallus ile belli bir ilişkisini gösterirler; bunlar aşağıda dört başlık olarak sıralanmıştır:

 

1- Küçük kız çocuğu bir an için bile olsa kendini kastre, yani bu terimin kastettiği anlamda fallustan yoksun olarak değerlendirir; birinin, öncelikle annesinin (ki bu önemli bir nokta), sonra da babasının operasyonuyla; bu anneden babaya geçişde sözcüğün analitik anlamıyla bir transferi ayırt etmeyi tanımayı gerektirecek tarzda gerçekleşir.

2- Dalıa ilksel düzeyde her iki cinste de anne fallusla donatılmış, yani fallik anne olarak değerlendirilir.

3- Karşılıklı bağlantılı olarak, semptomların oluşumu söz konusu olduğunda, kastrasyonun anlamı aslında (klinik olarak ortaya çıkan) etkili ağırlığını, ancak annenin kastrasyonu olarak bulgulanmasından itibaren alabilir.

4- Bu üç sorun, fallik evrenin gelişimdeki mantığı sorusunda doruğa ulaşır. Freud’un bu terimle ilk genital olgunlaşmayı belirginleştirdiğini biliyoruz; bu olgunlaşma bir yandan fallik niteliğin imgesel egemenliği ve mastürbasyondan elde edilen zevkle (jouissance) ayırt edici özelliğine kavuşurken, öte yandan da Freud bu zevki kadında böylece fallus işlevine yükseltilen klitorise yerleştirir; dolayısıyla da her iki cinste de bu evrenin sonuna yani Oiedipus evresinin inişe geçmesine kadar, vaginanm bir genital duhul yeri olarak her türlü içgüdüsel haritalanması dışta bırakılmış gibi görülür.

 

Bu görmezden gelmenin, özellikle de yakıştırmadan ibaret olduğu ölçüde, kelimenin teknik anlamıyla bilgisizlik (meconnaissance) olduğu şüphe götürür. Bu görmezden gelme durumu olsa olsa Longus’un bize Daphnis ve Chloe’nin yaşlı bir kadının aydınlatmalarına bağlı geçiş ayinlerini gösterdiği masal ile uyuşmaz mıydı? Böylece bazı yazarlar fallik evreyi bir bastırmanın sonucu olarak, fallik nesnenin burada aldığı işlevi de bir semptom olarak değerlendirmeye yöneldi. Güçlük hangi semptomun söz konusu olduğunda başlıyor. Biri fobi diyor, öbürü sapıklık, bazen her ikisinin de de aynı şey olduğu söylenir. Bu son durumda artık hiçbir şeyin işlemediği görülüyor; bir fobi nesnesinin bir fetişe ilginç dönüşümü söz konusu olmadığından değil, bir ilginçlik söz konusu ise, bunun tam da fetiş ve fobinin yapıdaki yerlerinin farkından kaynaklanıyor olmasından. Yazarlardan bu farkı günümüzde saygın bir konumu olan nesne ilişkisi başlığı altında formüle etmelerini talep etmek boşuna bir iddia olurdu. Bu konuda, ilk kez Kari Abraham tarafından sunulduğundan beri asla eleştirilmemiş ve günümüzde ne yazık ki belli bir rehavet veren “kısmi nesne” gibi yaklaşık bir tasarımdan başka bir şey elde olmadığına göre, başka ne beklenebilirdi ki.

 

1928-32 yıllarından günümüze kalan metinleri yeniden okursak, fallik evre hakkındaki, şimdilerde başıboş bırakılmış tartışmadan geriye, doktrinal bir tutkunun örneği olduğu için bizi ferahlatmasından başka bir şey kalmadığını görürüz; üstelik buna bir de, psikanalizin Amerika’ya yamanmasına bağlı çöküşün kattığı nostaljik bir değer de ekleniyor.

 

Tartışmayı özetlemek bile, kendimizi en seçkin adlarla sınırlarsak, mesela bir Helene Deutsche, bir Karen Horney, bir Ernest Jones tarafından alman konumların sahici çeşitliliğini bozmak pahasına gerçekleştirilebilirdi.

 

Jones’un bu konuya ayırdığı birbirini izleyen üç makale, yalnızca kendi geliştirdiği apharıisis[4]  kavramının gelişimi açısından bile özellikle fikir vericidir: çünkü, kastrasyonun arzusuyla ilişkisi problemini doğru bir şekilde ortaya koyarken, Jones elinde sımsıkı tuttuğu şeyi görmekteki yeteneksizliğini belgeledi; bize birazdan çözümün anahtarını verecek olan terim de bizzat kendi eksikliğinin ürünü gibi gözüküyor.

 

Bizzat Freud’un bir mektubundan yola çıkarak Freud’a tamamen karşıt bir konumu yakıştırmadaki başarısı özellikle eğlencelidir: Zor bir türde gerçek bir örnek!

 

Jones’un doğal hakların eşitliğim yerleştirmeye yönelik savunmasını küçümseyeceğiz diye sorunu bu noktada bırakamayız. (Zaten savunması. Kitabı Mukkades’teki “Ve Tanrı onları erkek ve kadın olarak yarattı” noktasına gelip dayanmıyor mu?) Dolayısıyla eğer fallusun varlığını annenin bedeninde içsel nesne olarak ileri sürecek idiyse, fallusun işlevini kısmi nesne olarak normalleştirmekten ne kazanabilir? Hele kısmi nesne terimi Melanie Klein’a malum olmuş fantezilerin bir işleviyse, üstelik Jones, Klein’m bu fantezileri Oidipal oluşumdan ilk çocukluğa kadar geriye götürmeye dayanan doktrininden kendini alamıyorsa.

 

Sorun, Freud’a konumunun apaçık aykırılığını neyin dayattığını sorgulamak suretiyle ele alınırsa yanılgıya düşülmeyecektir. Çünkü kabul edilecektir ki, Freud bulguladığı bilinçdışı fenomenlerin düzeninin tanınmasında, taklitçilerinin, bu fenomenlerin doğasının yeterli bir eklemlenmesinden yoksun olmalarından ötürü az çok yollarını kaybetmeye mahkum oldukları bir durumdan daha iyi bir konumda idi.

 

Yedi yıldır sürdüğümüz Freud metinleri açıklamasının ilkesi olarak koyduğumuz bu meydan okumadan yola çıkarak belli sonuçlara yöneldik; birinci planda, çağdaş dilbilim analizinde imlenene (sigrıifie) karşıtlığı bağlamında imleyen (signifiant) kavramını analitik fenomenin her türlü eklemlenmesinde zorunlu koşul olarak başa alma sonucuna vardık. Kendisinden sonra gelişen bu bilime Freud elbette başvuramazdı, yine de Freud’un bulgusunun çarpıcı bölümünün tam da bu bilimin formüllerini, onun egemenliğinin tanınmasının beklenemeyeceği bir alandan yol çıkarak önceden görmek zorunda kalmış olmasından kaynaklandığını iddia ediyoruz. Hatta tersine, belki de imleyen-imlenen karşıtlığına etkin anlamını veren Freud’un bulgusudur. Böylece imleyenin kendi etkilerinin belirlenmesinde etkin işlev kazanmasıyla; imlenebilir olan onun işaretine boyun eğer, imleyenin tutkusuyla

imlenen olur gibi gözükmektedir.

 

Böylece imleyenin bu tutkusu insanlık koşulunun yeni bir boyutu haline gelir; öyle ki, konuşan artık yalnızca insan değildir; insanda ve insan sayesinde bu konuşur (çaparle)[5]; insanın doğası hammaddesi haline geldiği dilin etkileriyle dokunur ve böylece onda, fikirler psikolojisinin kavrayabileceği her şeyin ötesinde, sözün ilişkisi yankısını bulur.

 

Böylece denebilir ki, bilinçdışının bulgusunun sonuçları, meydana getirdikleri sarsıntı yalnızca bir geri tepme şeklinde olsa da, pratikte henüz değerlendirilebileceğinden çok ötede kendini duyurmakla birlikte, kuramda daha kendini göstermedi.

 

Şunu da açıklayalım: İnsanın imleyenle ilişkisinin bu şekilde ön plana çıkarılmasının, bu haliyle, örneğin bir Karen Horney’in fallus tartışmasında Freud tarafından feminist olarak nitelenen konumuyla öncülüğünü yaptığı, sıradan anlamıyla “kültüralist” bir konumla hiç bir ilgisi yoktur. Söz konusu olan insanın toplumsal bir fenomen olarak dil ile ilişkisi olmadığı gibi, alay edercesine kendisine duygu denilen somuta başvurma tarzındaki ilke savsaklamasıyla tanınan, ayrıca her türlü metafizik kavrama zamanaşımına uğramış bir müracaat ile aşılamayan şu ideolojik psikogeneze benzer bir şey hiç değildir.

 

Söz konusu olan Freud’un düşler konusunda bilinçdışının sahnesi olarak tanımladığı bu öteki sahneyi (ein anderer Schauplatz) düzenleyen yasalarda, dili oluşturan maddi açıdan oynak öğeler zinciri düzeyinde ortaya çıkan etkileri yeniden bulmaktır. Öznenin kuruluşu açısından belirleyici olan bu etkiler, metonimi ve metafor tarafından oluşturulan ünlenenin bu iki türetiri eğilimine göre imleyende “bir araya getirme” ve “yerine koyma” çifte işleviyle belirlenirler. Bu sınamada sözcüğün matematik anlamıyla öyle bir topoloji ortaya çıkar ki, bu olmaksızın sözcüğün analitik anlamıyla bir semptomun yapısını sadece kaydetmenin bile olanaksız olduğu derhal kavranır.

 

Öteki’nde bu konuşur (ça parle) diyoruz; burada Öteki ile, tam da Ötekinin müdahale ettiği her türlü ilişkide söze başvurmanın çağrıştırdığı yeri kastederek. Eğer Ötekinde bu konuşuyor ise, kulağıyla duymuş olsun ya da olmasın, öznenin imlenenin her türlü uyanışına mantıki önce İliği dolayısıyla, öznenin orada kendi imleyen yerini bulmasından dolayıdır. Bu yerde, yani bilinç dışında eklemlediği şeyin bulgusu bize öznenin nasıl bir yarılma (Spaltung) pahasına böylece kurulduğunu kavrama olanağım verir.

 

İşte burada fallus, işlevi bakımından aydınlanır. Freud’cu doktrinde fallus eğer fantezi sözcüğüyle imgesel bir etkiyi anlamak gerekiyor ise, bir fantezi değildir. Nesne sözcüğünden bir ilişkide ilginin yöneldiği gerçekliği anlamak gibi bir eğilim olduğu ölçüde, fallus bu doktrindeki haliyle bir nesne, (kısmi, içsel, iyi, kötü vs. bir nesne) hiç değildir. Simgelediği organla; penis ya da kiltoris ile ilişkisi ise çok daha azdır. Ve Freud fallus ile ilgili olarak, Antik Çağda’kiler gibi bir surete (simulacre) gönderme yaptıysa, bunun belli bir nedeni vardır.

 

Çünkü fallus bir imleyendir; analizin özne içi ekonomisinde işlevi belki de gizem içinde tuttuğu şeyin peçesini kaldırmak olan bir imleyen. Çünkü o, imleyen ağırlığıyla imlenen etkilerini koşullandırmasından dolayı bu etkileri bütünlükleri içinde adlandırmaya adanmış imleyendir.

 

O halde şimdi bu ağırlığın etkilerini araştıralım. Öncelikle bu etkiler, insan konuştuğu için, gereksinimlerinin kendisinden sapması olgusundan, insanın gereksinimlerinin talebe tabii oldukları oranda ona yabancılaşmış olarak geri dönmelerinden kaynaklanır. Bu, insanın gerçek bağımlılığının sonucu değil (burada nevroz kuramındaki bağımlılık kavramından ibaret olan bir parazit anlayışın bulunduğu sanılmasın), kendi olarak imleyen biçimi almasından ve mesajın Öteki’nin yerinden yayımlanmış olmasındandır.

 

Böylece gereksinimlerde yabancılaşmış olarak bulunan şey, hipotez gereği, talepte eklemlenememekten dolayı bir Urverdrângung (kökensel bastırma) oluşturur; ama gereksinimlerde yabancılaşmış ve ancak bir uzantıda görülebilir olan bu şey, insanda arzu (das Begehren) olarak mevcut olan şeydir. Analitik deneyimden kaynaklanan fenomonoloji kuşkusuz arzunun onu gereksinimden ayıran aykırı, sapkın, yersiz yurtsuz, serseri, hatta rezilane karakterini gösterecek doğadadır. Burada adına layık ahlakçılar her zaman kabul etmesin diye fazlaca doğrulanmış bir olguyla karşılaşıyoruz. Geçmişte Freud’culuğun bu olguya statüsünü vermesi gerekecek gibi gözüküyordu. Halbuki aykırı bir biçimde, psikanaliz, kendini, şu tükenmek bilmeyen, pratik olarak arzuyu gereksinime indirgeme idealinin ardında olguyu yadsırken giderek daha da sıkıcı bir hale gelen bir aydınlanma düşmanlığının başında buldu.

 

İşte bu nedenle burada özgün nitelikleri (Freud’un asla kullanmadığı) früstrasyon kavramında ustaca gözardı edilen talepten yola çıkarak bu statüyü dile getirmemiz gerekiyor.

 

Kendinde talep, çağırdığı tatminden başka bir şeye dayanır. O, bir bulunma (presence) ya da bir bulunmamanın da (absence) talebidir. Anneyle ilksel ilişkinin ortaya koyduğu şey, doyurabileceği gereksinimlerin gerisine yerleştirmek üzere bu Ötekine gebedir. Talep, Öteki’ni, gereksinimleri tatmin etme ayrıcalığına zaten sahip olan, yani yalnız sayesinde tatmin olacakları şeyden gereksinimleri mahrum edebilme erkine sahip olan olarak kurar.

Ötekinin bu ayrıcalığı böylece sahip olmadığı şeyi armağan etmesinin en kökten biçimini sergiler, örneğin onun aşkı denen şeyi.

 

Bu nedenledir ki, talep arz edilebilecek her şeyin özgünlüğünü bir aşk kanıtına dönüştürerek ortadan kaldırır (aufhebt), hatta talebin gereksinim için elde ettiği tatminler bile aşk talebinin çiğnenmesinden başka bir şey olmayacak kadar aşağılaşır (sich erniedrigt) (bütün bunlar, analist-dadılarımızın bağlı olduğu çocuk bakımı psikolojisinde eksiksiz bir biçimde hissedilir).

 

O halde böylece geçersiz kılman tikelliğin talebin ötesinde yeniden ortaya çıkması zorunludur. Bu tikellik gerçekten de orada, ama aşk talebinin koşulsuzluğunun gizlediği yapıyı koruyarak yeniden görünür. Düpedüz bir olumsuzlamanın olumsuzlamasından ibaret olmayan bir tersine çevirmeyle, saf kaybın gücü bir silinmenin tortusundan doğar. Arzu, talebin koşulsuzluğuna “mutlak” koşulu ikame eder: Bu koşul gerçekten de aşk kanıtında bir gereksinim tatminine başkaldıran şeyin düğümünü çözer. Öyleyse arzu ne tatmin iştahı, ne de sevgi talebidir ama ilkinin ikincisinden çıkartılmasından doğan ayrım, hatta bu ikisinin yarılması (Spaltung) fenomenidir.

 

Cinsel ilişkinin arzunun bu kapalı alanını nasıl kapladığı ve orada kendi yazgısını nasıl belirleyeceği kavranabilir. Arzu cinsel ilişkinin öznede -yani cinsel ilişkiyle arzunun karşılıklı olarak birbirlerini gösterdikleri yerde- ortaya çıkardığı bilmecenin tam alanıdır da ondan. İlişkinin uyandırdığı talebin, talepte gereksinimin öznesine geri dönüşü; talep edilen aşk kanıtında söz konusu Öteki’ne sunulmuş çokanlamlılık. Bu bilmecedeki örtüşmezlik, onu belgeleyecek en yakın denklemde kendisini belirleyen şeyi ortaya çıkarır: yani Öteki ve özne, ilişkinin yanlarından her biri, ne gereksinim özneleri olmaya ne de aşkın nesneleri olmaya yeterlidir, ama arzunun nedeninin yerini tutmaları gerekir.

 

Cinsel yaşamda, psikanalizin alanını oluşturan her türlü bozukluğun kökeninde bu doğru vardır. Ama öznenin mutluluğunun koşulunu da bu oluşturur ve şefkatin olgunlaşmasıyla (yani yalnızca bir gerçeklik olarak Öteki’ne başvuru sayesinde) çözmek üzere “genital’ in erdemine yaslanıp örtüşmezliğini gözden saklamak, amacı ne kadar saygın olursa olsun bir dolandırıcılıktan başka bir şey değildir. Burada şunu kaydetmemiz gerekiyor: Fransız analistler, ikiyüzlü genital adanmışlık kavramlarıyla ahlakçı anlayışın yolunu açtılar; öyle ki selametçi ilahi sesleri artık her yerde yankılanıyor.

 

Ne olursa olsun, mademki işlevlerinin yerine getirilmesinde mahkum olduğu yer değiştirme ve yoğunlaştırma oyunu öznenin imleyenle ilişkisini damgalıyor, insan bütün olmayı (“bütünsel kişilik” modern psikoterapinin saptığı öncüllerden bir başkası) hedefleyemez.

 

Fallus, Iogos’un rolünün, arzunun yükselişine katıldığı bu damganın ayrıcalıklı imleyenidir.

 

Bu imleyenin, cinsel çiftleşme gerçeğinde yakalanabilecek en göze batan şey olduğu kadar, (mantıki) bağlaca denk düştüğünden sözcüğün sözlük (tipografik) anlamıyla en simgesel şey olduğu için de seçildiği söylenebilir. Ayrıca denebilir ki, şişebilirliği sayesinde öteki kuşağa aktardığı yaşamsal akışın imgesidir.

 

Bütün bu laflar, fallusun rolünü ancak üstü örtülü olarak, yani imleyen işlevine kaldırıldıktan (aufgehoben) itibaren tüm imlenebilir olanın damgalandığı gizilliğin imi olarak oynayabileceği olgusunun üstünü örtmekten başka bir işe yaramaz.

 

Fallus, gözden kaybolması ile başlattığı bu Aufhebunglun[6] imleyenidir. İşte bunun için Antik Çağın gizeminde Aidos (Scham) şeytanı,[7] tam da fallusun peçesi düştüğünde ortaya çıkar (Villa de Pompei’deki ünlü tabloya bakınız).

 

O zaman fallus, bu şeytanın eliyle imleyene vurulan, imleyeni imleyici birleşmenin piçi olarak damgalayan sopa[8] haline gelir.

 

Böylece öznenin imleyenle kurulmasında bir tamamlayıcılık koşulu ortaya çıkar, ki bu koşul öznenin Spaltung’unu ve bu yarığın tamamlandığı müdahale hareketini açıklar.

 

Yani;

 

1- Özne varlığını ancak imlediği her şeyin üstünü çizmek (barrer) suretiyle işaretleyebilir; kendisi için sevilmek istemesinde görüldüğü gibi, bu da (söylemi ortadan kaldırdığı için) dilbilgisel geçersizliğinin gösterilmesine izin vermeyecek bir hayaldir.

 

İmleyen olarak fallus (terimin müzikteki armonik bölünmenin “ortalama ve uç mantığı” olarak kullanıldığı anlamda) arzunun mantığını verir.

 

Bu konuşmamı birazdan kullanacağım algoritma[9] konusunda, bu kullanımı size anlatabilmek için, bizi birleştiren analitik deneyimin yankısına güvenmekten başka ne yapabilirim.

 

Fallusun bir imleyen olması, öznenin ona ancak Öteki’nin yerinde ulaşabileceğini ortaya koyar. Ama bu imleyen orada yalnızca üstü örtülü ve Öteki’nin arzusunun nedeni olarak bulunduğundan, kendi olarak Öteki’nin, yani bizzat kendi de imleyici Spaltung’un öznesi olan Öteki’nin arzusu olması haliyle özneye tanıması için dayatılmıştır.

 

Psikolojik gelişimde su yüzüne çıkan şeyler, fallusun bu imleyen işlevini doğrular.

 

Böylece, öncelikle, başından itibaren çocuğun, annenin fallusu “içinde taşıdığı” şeklindeki kuruntusuna dayanan Klein’cı olgu daha doğru bir şekilde formüle olur. Ama gelişimi, aşk talebi ile arzusuna sınanması diyalektiğinde düzenlenir.

 

Aşk talebi sadece, imleyeni ona yabancı olan bir arzudan zarar görebilir. Annenin arzusu fallus olduğu içindir ki, çocuk onu tatmin etmek için fallus olmak ister.

 

Böylece arzuya içkin bölünme daha Öteki’nin arzusunda yaşanmasında kendini belli eder. Şu bakımdan: bu bölünme, öznenin fallusa denk düşen gerçek olarak sahip olabileceği şeyi Ötekine sunmasından dolayı tatmin olmasına zaten karşıttır, çünkü onun fallus olmasını isteyen aşk talebi için, sahip olduğu şey sahip olmadığından daha değerli değildir.

 

Klinik pratik bize gösteriyor ki, Öteki’nin arzusunun bu sınanması, öznenin kendisinin gerçek bir fallusa sahip olup olmadığım değil, annenin fallusa sahip olmadığını öğrenmesi dolayısıyla belirleyicidir. Bu, o olmaksızın, kastrasyon karmaşasına bağlanan hiçbir semptomatik (fobi) ya da yapısal (Fenisneid) sonucun ortaya çıkamayacağı deneyim aşamasıdır. Fallik imleyenin, damgası olduğu arzunun “sahip olmak” taki eksiğinin tehdidi ya da özlemiyle bağlantısı işte burada belirginleşir.

 

Elbette, geleceğinin bağımlı olduğu şey, bu izlencede (sequence) babanın devreye

soktuğu yasadır.

 

Ama, yalnızca fallusun işlevini göz önüne alarak da cinsler arasındaki ilişkilerin uyacağı yapıları belirginleştirebiliriz.

 

Söyleyelim ki; bu ilişkiler bir imleyen ile, fallus ile bağlantılı olarak, bir yandan bu imleyende özneye gerçeklik vermek, öte yandan da imlenecek ilişkileri gerçeksizleştirmek gibi karşıt etkileri olan bir “olmak” ve bir “sahip olmak” çevresinde dönecektir.

 

Bu, bir yandan korumak, öte yandan eksikliğini maskelemek için “sahip olma” nın yerine geçen ve çiftleşme ediminin sınırına kadar cinslerden her birinin davranışının tipik ya da ideal dışavurumlarının bütününü bir komediye dönüştürecek etkileri olan bir “mış gibi görünmek” sayesinde gerçekleşir.

 

Bu idealler, tatmin etmek gücünde oldukları, daima aşk talebi olan talepten güç alırlar, bunu arzunun talebe indirgenmesiyle tamamlayarak. Bu formülleştirme ne kadar aykırı görünürse görünsün, diyeceğiz ki; kadın fallus olmak, yani Öteki’nin arzusunun imleyeni olmak için, kadınlığın özsel bir bölümünden, yani bu maskeli balodaki niteliklerinden vazgeçecektir. Çünkü kadın, olmadığı şey için sevilmeyi ve arzulanmayı bekler. Ama arzusuna gelince, arzusunun imleyenini aşk talebinin yöneldiği kişinin bedeninde bulur. Şüphesiz bu imleyici işlevde, onu takman organın fetiş değeri aldığını unutmamak gerekir. Ama kadın için sonuç, bu haliyle (yukarı bakınız) onu ideal olarak nesnenin verdiği şeyden yoksun bırakan bir aşk deneyiminin ve imleyenini burada bulan bir arzunun aynı nesne üzerinde toplanmasına dayanır. Bu nedenle kadında arzuya ilişkin Verdrângung (bastırma) erkekte olduğundan daha az olmasına karşın, cinsel gereksinime özgü tatmindeki yetersizlik, yani frijidite daha az zedeleyicidir.

 

Erkekte ise tersine, talep ile arzunun diyalektiği öyle sonuçlar doğurur ki, Freud’un bunları aşk yaşamının özgün bir değerden düşmesi (Erniedrigung) başlığı altında ait oldukları yere nasıl bir netlikte yerleştirmiş olduğuna bir kez daha hayran kalmamak olanaksız.

 

Fallus imleyeni kadını aşkta sahip olmadığını veren olarak yapılaştırdığı ölçüde, her ne kadar gerçekte erkek aşk talebi tatminini kadınla ilişkide buluyor ise de, kendi öz fallus arzusu tersine imleyenini arzunun sürekli olarak “bir başka kadına”, ya bir bakire ya da bir fahişe olarak çeşitli şekillerde bu fallusu imleyebilen bir başka kadına doğru ısrarla dağılmasında ortaya çıkartacaktır. Bunun sonucu olarak aşk yaşamında erkekte arzuya ilişkin Verdrangung çok daha önemli iken iktidarsızlığı çok daha zor katlanabilir kılan genital itkinin bir merkezkaç eğilimi ortaya çıkar.

 

Gene de burada, erkek işlevinin kurucu belirlenimi gibi görünen bir tür sadakatsizliğin erkeğe özgü olduğunu düşünmemek gerekir. Çünkü daha yakından bakıldığında, aynı bölünme eğiliminin kadında da bulunduğu görülür. Tek ayrımla: kendi olarak Aşk’m  Öteki’si, yani verdiği  şeyden mahrum olan Öteki niteliklerine hayran olduğu adamın varlığına ikamenin gerçekleştiği geri gitme içinde kendini yetersiz görür.

 

Burada, erkek eşcinselliği arzusu, arzuyu oluşturan fallik damgaya uygun bir şekilde kendi eğilimi üzerinde kurulurken, kadın eşcinselliğinin gözlemin de gösterdiği gibi aşk talebinin eğilimini güçlendiren bir düş kırıklığına yöneldiği eklenebilirdi. Ama bu nokta, maske işlevi arzunun reddinin çözümüne ulaştığı özdeşleşmelere egemen olduğu ölçüde, bu işleve geri dönecek daha ayrıntılı bir incelemeyi gerektirirdi.

 

[1] Çeviri sırasında Lacan’ın simgesel labirentlerinde kaybolduğumda yardımını esirgemeyen Hür Yumer’e, metni İngilizce çevirisiyle karşılaştırmamda yardımcı olan Nurdan Gürbilek’e burada teşekkül etmek isterim. (Ç.n.)

[2] Fransızcası” .. pourquoi doit – il n’en assumer les attribules qu’â travers une menace, voire sous l’aspect d’une privation” şeklinde olan bu cümle İngilizceye “. . why must he assume the attribules of that sex only through a threat – thethreai, indeed, of their privation” şeklinde yani “niçin bu cinsin ayırt edici özelliklerini yalnızca bir tehdit -gerçekte onlardan yoksunluk tehdidi – sayesinde üstlenmek zorundadır” olarak çevrilmiş (Ecrits: A Selection. Çeviren Alan Sheridan, Tavistock/Routledge. 1989). Kanımca İngilizce çeviride basitleştirmek amacıyla yapılan bu yorum, Lacan’ın söylemek istediğine uymuyor. Önsözde de belirttiğim gibi, Lacan’a göre kastrasyon sadece bir tehdit, bir cezalandırılma tehdidi değil, simgesel düzeyde bir yoksunluktur da. Bu notu, Lacan’ın özgünlüğünü vurgulayan bir ayrıntıya dikkat çekmek için yazmak gereğini duydum. (Ç.n.)

[3] Tartışmayı değerlendirmek üzere Freud’un Totem ve. Tabu adlı eserine bakılabilir. (Ç.n.)

 

[4] apharıisis: Cinsel arzunun kaybolması. Eski Yunanca kökenli bu terim Ernest Jones tarafından Early Development of Female Sexuality (1927) adlı çalışmasında psikanaliz literatürüne sokuldu. Jones’a göre aphanisis korkusu gerek kız gerekse erkek çocukta kastrasyon karmaşasından daha derin bir düzeyde yer alır. (Ç.n.)

 

[5] Burada Lacan “çe” kelimesinin çift anlamlılığından yararlanıyor. “Bu” demekle dili kastederken, aynı zamanda “ça”nın artikelle birlikte isim olarak kullanıldığında Fransızca’da kazandığı “id”e anlamına da gönderme yapıyor. (Ç.n.)

[6] Lacan’ın bu yazıda kullandığı Aufhebung kavramı Hegel tarafından geliştirildiği biçimiyle “karşıtını içererek olumsuzlama, saklama, yükseltme” anlamına geliyor Bütün bu anlamları içerecek biçimde Türkçede “kaldırma” diyoruz. (Ç.n.)

[7] Utanç’ın şeytanı.

[8] La barre: sopa, ayın zamanda imleyenle imleneni ayıran çizgi: imleyen/ ünlenen. (Ç.n.)

[9] algoritma: matematikte problem çözmede sistematik bir vöntem (Ç.n.)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s