Android ve İnsan / Philip K. Dick, 1972

 

458855_1302975972_large.jpg

 

 

Çevresine canlılık kazandırmak ilkel insanın eğilimidir. Modern derinlik psikolojisi, yıllardır bizden bu antropomorfik bağdaştırmaları hareketsiz gerçeklikten çekip çıkarmamızı ve bizi çevreleyen durağan nesnelerin üzerine tüm cahilliğimizle yönelerek kendimizden uzaklaştırdığımız yaşam kalitesini içe yansıtmamızı –bir karara varmamızı– ister. Böyle bir içe yansıtmanın bireyin gerçek olgunluğa eriştiğinin göstergesi olduğu söylenir ve bu aynı zamanda sosyal kültürün aksine ancak bir kabilede görülebilecek uygarlığın özgün bir işaretidir. Afrika yerlisinin çevresindekileri bir amaçla, yani aslında kendi içinde varolan hayatla, dolu olarak gördüğü söylenir; fakat bu çocukça bağdaştırma ortadan kaldırıldığında aslında dünyanın ölü olduğunu ve hayatın da yalnızca kendi içinde sürüp gittiğini görür. Bu karmaşık düşünce noktasına ulaştığında yerlinin olgunlaştığı veya akıllandığı veyahut bilimsel bir düzlemde düşündüğü söylenir. Ancak insan şunu merak ediyor: Bu süreç esnasında yerli, diğer insanları da maddeleştirmemiş midir? Yani, onları bir şeye dönüştürmemiş midir? Taşlar, kayalar, ağaçlar artık onun için cansız nesneler olabilir, peki ya arkadaşları? Onları da mı taşa dönüştürmüş olur?

 

Bu, gerçekten de psikolojik bir sorundur. Çözümü sanılandan daha az önemli olabilir; çünkü geçtiğimiz on yılda sorunu olduğundan küçük gösteren ve psikologlarımızın –hatta hiç kimsenin– tahmin dahi etmediği bir eğilime tanık olduk. Psikologların ilkel insanın çevresinde görmekten ürktüğü ve aslında günbegün çevremizi biraz daha fazla ele geçiren şey –insan yapımı makineler, yapay düzenlemeler, bilgisayarlar, elektronik sistemler ve birbiriyle bağlantılı homeostatik bileşenlerden oluşan dünya– canlılık kavramıdır. Çevremiz hem özel hem de en temel düzeyde bizi andıran yöntemlerle gerçek manada canlanıyor ya da en azından yarı canlı bir hale geliyor. Norbert Wiener tarafından dile getirilen ve önemli bir bilim dalı haline gelen Sibernetik, makineler üzerinde yapılan bir çalışmanın insan davranışlarının doğası hakkında önemli bilgiler sunduğuna dair ortaya attığı bakış açısıyla makine ve insan davranışları arasında geçerli kabul edilen benzerlikler bulmuştur. Örneğin Grey Walter’ın sentetik kaplumbağalarından birinde iki ayrışık yönelim[1] eşzamanlı olarak oluştuğunda sersemletilmiş kaplumbağalardaki anlaşılması güç davranışı şaşırtıcı bir şekilde göstermektedir. Böylelikle makinelerde karşılaşılan sorunların neler olabileceğini inceleyerek insanlarda geçmişte “nevrotik” olarak tanımlanan davranışın iç yüzüyle ilgili yeni ve daha verimli bilgiler elde edebiliriz. Ancak bu örneksemenin bir de tam tersini düşünelim. Mesela –Wiener’in bunu öngördüğüne inanmıyorum– kendimizle, yani doğamızla, ilgili bir çalışma mekanik ve elektronik yapıların olağanüstü karmaşık işleyişleri ve arızlarının içyüzüne dair yeni bilgiler edinmemize olanak sağlar mı? Başka bir deyişle –burada söyleyeceklerimi özellikle vurgulamak isterim– kendimizle ilgili öğrendiklerimizden yola çıkarak yaptığımız kıyaslamalarla bizi saran yapay dış çevre hakkında bilgi edinebilmemiz, nasıl ve ne amaçla davrandığını ve nelere bağlı olduğunu anlamamız artık mümkündür.

 

Makineler gitgide insana daha benzer bir hal alıyorlar, nedir, Wiener’in gösterdiği gibi insan davranışı ve mekanik davranış arasında bazı anlamlı benzerliklerin olduğu son derece aşikârdır. Fakat en önemlisi de tüm bunlar olurken aslında kendimizi öğrenmiyor muyuz? Kendi yapılarımızı inceleyerek kendimizle ilgili bilgiler edinmek yerine, belki de kendimizin nelerden oluştuğunun içyüzüne bakarak yapılarımızın da neler olduğunun bilincine varmak için çaba harcamalıyız.

 

Belki de gördüğümüz şey genel insan faaliyetinin ve hareketinin biz insanların inşa ettiği ve çevresini saran şeylerin faaliyet ve hareketiyle kademeli biçimde kaynaşmasıdır. Yüz yıl önce böyle bir fikrin antropomorfik değil, fakat saçma olduğu düşünülürdü. 1750 yılında yaşayan bir insan, bir eşeğin ya da buhar makinesinin hareketlerini gözlemleyerek kendisiyle ilgili ne öğrenebilirdi ki? Buhar makinesinin oflayıp puflamasını gözleyip her defasında belirli bir tipteki genç ve güzel kızlara âşık olmasının ardında yatan nedeni makinenin işleyişinden yola çıkarak anlayabilir miydi? Bu, onun açısından bakıldığında ilkel değil, patolojik bir düşünce tarzı olurdu. Ancak bugün kendimizi girift ve esrarengiz olarak inşa ettiğimiz bir dünyaya dalmış vaziyette buluyoruz. Polonyalı ünlü bilimkurgu yazarı Stanislaw Lem’in kuramlaştırdığı gibi, öyle bir zaman gelecek ki, belki de bir insanı dikiş makinesine tecavüz etmeye kalktığı için hapsetmek zorunda kalacağız. Olur da böyle bir zaman gelirse, bu adamın gözünü diktiği dikiş makinesinin dişi olmasını umalım. Ve yine umalım ki, on yedi yaşını geçmiş, hatta üzücü de olsa, menopozu atlatmış ve fahişelikle geçinen çok yaşlı Singer marka bir dikiş makinesi olsun.

 

Bazı öykü ve romanlarımda androidlerden, robotlardan veya simulakralardan (isim önemli değil) bahsetmişimdir; burada söylenmek istenen yapay yapıların insan kılığına girmiş olmalarıdır. Genellikle de kötücül düşüncelerle. Sanırım böyle bir yapının, mesela bir robotun, saf ve iyi bir amacı olsaydı kendini gizleme ihtiyacı da olmazdı. Şimdiyse bu durum benim için muğlâk bir hal alıyor. Bu tür yapılar insan hareketlerini taklit etmezler; çünkü aslında birçok yönden insan haline gelmişlerdir. Herhangi bir amaç uğruna bizi kandırmaya çalışmıyorlar, belki de hayati parçalarının bozulması, güç kaynaklarının kapanması gibi genel sorunların, fırtınalar, kısa devreler gibi düşman saldırılarının üstesinden gelebilmek amacıyla esasında bizim takip ettiğimiz yolları izliyorlar. Hepimizin gün içerisinde, özellikle güç kaynağında oluşan bir kısa devrenin bütün günümüzü mahvederek günlük işlerimizi nasıl da tamamen aksatabildiğine ve bizi masamızın üstünde duran işi yapmaktan alıkoyduğuna tanıklık ettiğinden eminim.

 

İnsan görünüşlü robot denildiğinde, tele-tarayıcılı lensleri ve helyum pil kutusu olan ve itip kakıldığında kan kaybeden parıltılı bir robot aklıma geliyor. Metal gövdenin altında bizdeki gibi bir kalp var. Belki bu konuda ileride bir şeyler yazarım. Ya da zaten basılı öykülerde olduğu gibi, kendine “Su neden var?” gibi bir soru sorulduğunda cevap olarak 1. Korintliler’in çıktısını bize veren bir bilgisayar da olabilir. Korkarım yeterince ciddiye almadığım öykülerimin biri, kendisine sorulan soruya cevap verebildiğinde soruyu soran kişiyi yiyen bir bilgisayarla ilgiliydi. Büyük ihtimalle –bu öyküyü geliştirmeyi ihmal ettim– bilgisayar soruya cevap veremeseydi, bu sefer de soruyu soran insan onu yiyecekti. Her neyse, kasıtsız olarak, insan ve yapıyı harmanladım ve böyle bir harmanlamanın zaman içinde esas itibariyle gerçekliğimizin bir parçası olmaya başladığını fark etmedim. Lem gibi ben de bunun her geçen gün artarak devam edeceği düşünüyorum. Yine de Lem’in düşüncesini bir inceleyelim: Bir adamın bir dikiş makinesine tecavüz etmeye yeltendiğinde dikiş makinesinin adamı tutuklatıp, hatta biraz da isterik bir halde mahkemede aleyhinde şahitlik yapacağı bir zaman belki de gelecektir. Bu durum bütün uyarlama fikirlerin başını çekmektedir: haksız yere masum bir adamı suçlayan aklı çelinmiş dikiş makinelerinin yalancı şahitliği, babalık testleri ve elbette istemeden gebe kalan dikiş makineleri için kürtaj hakkı. Acaba dikiş makineleri için de doğum kontrol hapı olacak mıdır? Muhtemelen, önceki fikirlerimizden birinde olduğu gibi, bazı dikiş makineleri hapların aşırı kilo aldırdığından ya da kullanıldıklarında düzensiz dikiş atmalarına sebep olduklarından dolayı şikâyet edecektir. Elbette haplarını almayı unutan güvenilmez dikiş makineleri de baş gösterecektir. Ve son olarak da, montaj hattının sonundaki dikiş makinelerinin rastgele cinsel ilişkinin tehlikeleri hakkında bilgilendirildiği ve öfkeli bir Tanrı –kendisi tıpkı bizler gibi ilahi mucizeler karşısında el pençe divan duran safdil, basit metal ve plastik dikiş makinelerinin gözlerini kamaştıracak düğme delikleri ve süslü iğne işleri yapabilen biridir– tarafından bazı ahlaksız makinelere saçılan zührevi hastalıklarla ilgili ciddi uyarıların yapıldığı Planlı Ebeveynlik Klinikleri de olmak zorundadır.

 

Sanırım bu konuda biraz patavatsız bir insan oluyorum, fakat konu hiç de alaya alınacak bir konu değil. Elektronik yapılarımız öylesine karmaşık bir hal alıyorlar ki, ne olduklarını kavramak için sibernetik kıyaslamamızı tersine çevirmek ve kendi zihinsel aktivitemiz ve onlara sergilediğimiz davranışlardan yola çıkarak akıl yürütmek zorundayız. Ancak onlara bir amaç ya da dürtü vermek sanırım paranoya âlemine girmek anlamına gelecektir; makinelerin yaptıkları bizim yaptıklarımıza benzeyebilir, fakat kesinlikle bizim gibi amaçları yoktur. Makinelerin yönelimleri vardır, onları belirli sonuçları elde etmek ve belirli uyaranlara tepki vermeleri amacıyla inşa etiğimiz için ancak bu bağlamda bir amaçları vardır. Örneğin bir tabanca bir insana zarar vermek, onu hareketsiz kılmak veya öldürmek için metal bir parçayı ateşlemek amacıyla yapılmıştır, fakat bu, tabancanın bu amacı gerçekleştirmek istediği anlamına gelmez. Burada bir kez daha Spinoza’nın, bence gerçekten de engin bir kavrayışla, eğer yere düşmekte olan bir taş akıl yürütebilseydi, “Saniyede on metre hızla düşmek istiyorum,” diye düşünebileceğini anladığı felsefi dünyasına giriyoruz. Özgür irade –yani arzuyu hissettiğimiz ve ne istediğimizin bilincinde olduğumuz zamanlar– belki de yalnızca bir yanılsamadan ibarettir ve derinlik psikolojisi sanki bunu doğrulamaktadır: Yaşamdaki pek çok dürtümüz kontrol edemediğimiz bir bilinçdışından kaynaklanmaktadır. Her ne kadar “içgüdü” terimi bize uygun olmasa da, bizler de tıpkı böcekler gibi yönlendiriliyoruz. Terim ne olursa olsun, kendi irademizin sonucu olduğunu düşündüğümüz davranışlarımız belki de bizi kontrol ediyor ve bizler bir kristali yaratan güç kadar sabit ve tahmin edilebilir doğanın belirlediği bir hızla yere düşmeye mahkûm olan taşlarız. Her birimiz evrende daha önce görülmemiş içsel yazgısıyla kendini eşsiz hissedebilir. Yine de Tanrı’nın, yani Kozmik Bilim İnsanı’nın, gözünde milyonlarca kristalden ibaret olabiliriz.

 

Bir de pek hoş olmayan bir düşünce daha var: Dış dünya daha canlı hale geldikçe bizler, yani sözde insanlar, belki de daha önce büyük ölçüde olduğumuz gibi, daha da cansızlaşıyor, yön vermek yerine bir bakıma yapısal yönelimler tarafından idare ediyor ve yönlendiriliyoruz. Biz ve inceden inceye gelişen bilgisayarlarımız belki yarı yolda karşılaşabilirler. Bir gün bir insan, mesela Fred White adında biri General Electric fabrikalarında üretilen ve şaşırtıcı bir şekilde hem ağlayıp hem de kan kaybedebilen Pete Bilmemne isimli bir robota ateş açabilir. Ölmekte olan robot ise ona ateş ederek karşılık verebilir ve Bay White’ın kalbi olan elektronik pompadan yükselen gri duman kümesi onu şaşırtabilir. Bu olay ikisi için de gerçekten önemli bir gerçeklik anı olurdu.

 

Bu durumda sormak istiyorum: Davranışlarımızda insana özgü diye tanımlayabileceğimiz şey nedir? Yaşayan türler olarak bize özgü olan nedir? En azından şimdiye dek, mekanik davranış ya da daha da genişletirsek böcek davranışı ya da refleksif davranışlar olarak belirleyebildiğimiz şey tam olarak nedir? Buna bir de geçmişte insanlar tarafından sergilenen insan benzeri davranış sonuçlarından ziyade araçlar, aletler haline gelmiş olan ve böylelikle bana kötü anlamda makinelerin benzerleri gibi görünen yaratıkları da dâhil ediyorum, ki bu da daha sonra çeşitli şekillerde üzerinde durmak istediğim bir konu. Nedir, bir anlamda biyolojik yaşam ve metabolizma varlığını sürdürüyor, fakat ruh –daha bir iyi terim olmadığı için bunu kullanıyorum– artık yok olmuştur veya aktif değildir. Bu bizim dünyamızda da var, her zaman vardı, fakat böylesine özgün olmayan bir insan hareketi üretimi bugün hükümetlerin ve benzer kurumların teknik bilgisi haline geldi. İnsanların basit kullanımlara indirgenmesi –insanların makine haline gelmesi veya her ne kadar soyut anlamda “iyi” amaçlara hizmet ediyor görünse de– benim hayal edilebilecek en büyük kötülük dediğim durumu oluşturmaktadır: Bu, hayallerine ve düşüncülerine rağmen gülen, ağlayan, hatalar yapan, yoldan sapıp aptallıklara kapılan, kendisini kısıtlayan sınırlarda gezinen özgür insanın kendi kişisel yazgısına ters düşen bir amacı yerine getirmek için –ne kadar küçük olursa olsun– bir yere bağlandığı anlamına gelir.  Tarih ve insanoğlu manipülatif teknikler kullanmış ve kendini bu konuda eğitmiş, araç gereçlerle donatmış ve kendini ideolojik olarak bir yöne yöneltmiştir. Öyle ki, bu araçların kullanımı insanlara geçerli bir hedefi ortaya koymanın gerekli, en azından gerekli metodu gibi gelmektedir.

 

Bu noktada, kendi döneminin Avrupa’sındaki bir partiyle ilgili Tom Paine’in yorumları aklıma geliyor: “Ölen kuşu unutup tüylerine övgüler yağdırıyorlar.” İşte, ben de bu “ölen kuş”la ilgileniyorum. Hal böyleyken, sanırım ölüm olgunluğuna adım atan yeni nesil çocukların kalplerinde tekrar dirilmeye başlayan bu ölüm aslında özgün insanlığın ölümüdür.

 

 

Bugün burada bahsetmek istediğim konu işte budur. Bugünün çocuklarına onların dünyaları, değer yargıları hakkındaki umudumu ve inancımı açıkça anlatmak istiyorum. Aynı şekilde, yanlış değer yargılarına, yanlış idollere karşı sergiledikleri vurdumduymazlıklarını ve geçmiş kuşaklara karşı hissettikleri yanlış öfke hakkındaki düşüncelerimi anlatmak istiyorum. Gerçek şu ki –daha önceki metaforuma dönersek– hayatımız boyunca biz ihtiyarları saniyede on metre hızla çeken ve onu hak ettiğimize inandığımız “yerçekimi” bu iyi ve güzel çocuklara ulaşamıyor, onları yerinden oynatamıyor, hatta onlara dokunamıyor bile…

 

Sanki bu çocuklar, en azından çocukların çoğu ya da bazıları, ya farklı bir hızda düşüyor ya da gerçekten hiç düşmüyor. Walt Whitman’ın, “Başka davulcuların ritmine göre yürüyorlar,” ifadesi [Bu ifade yanlış alıntılanmıştır, aslında Henry David Thoreau’ya aittir.] belki de kontrolsüz, tartışmasız, sözümona “hakikatlere” karşılık değil, fakat yeni ve içsel, aynı zamanda da gerçekten otantik insani ihtiraslara karşılık düşüyorlar, diye değiştirilebilir.

 

Gençlik elbette her zaman bu yönde hareket etmiştir: Gerçek şu ki, bu aslında gençliğin de bir tanımlamasıdır. Ancak sanıyorum ki bugün bu son derece acil bir durum, yani ürettiğimiz mekanik yapılarla her geçen ay gitgide, adım adım, daha da kaynaşıyoruz ve bu kaynaşma bir yazar elektrikli daktilosunun fişi çekildiği için yazmayı bırakana dek sürecek; çünkü birileri yazarın da fişini çekmiş olacak. Oysa günümüzde fişlerini çekmenin imkânsız olduğu çocuklar da var; çünkü onlar harici güç kaynaklarına elektrik kablolarıyla bağlı değiller. Kalpleri özel, içsel bir anlamla çarpıyor. Enerjileri kalp pillerinden değil, “kabuklarının soyulmasına” karşı neredeyse absürt denebilecek biçimde huysuz, inatçı karşı çıkışlarından kaynaklanıyor. Nedir, sloganlarda anlatıldığı gibi, bu ideoloji ne kadar “iyi” olursa, onları soyut sebeplerin unsurları haline getiriyor ve aslında bütün ideolojiler de böyledir. Geldiğim yer olan Kaliforniya’da böyle çocuklarla bir aradayım ve yapabildiğim ölçüde onların yeni özellikler ortaya çıkaran bu dünyasına katılıyorum. Bu çocukların dünyasını size anlatmak istiyorum; çünkü –eğer şansımız varsa– o dünyadaki bir şeyler, yani değer yargıları ve yaşam tarzı, gelecekteki toplumumuza, ütopyamıza ya da geleceğin karşı ütopyasına tümüyle şekil verecektir. Bir bilimkurgu yazarı olarak elbette sürekli ileriye, yani her zaman geleceğe bakmak zorundayım. Politik ve sosyolojik açıdan hiçbir gücü olmayan hatta Kaliforniya yasalarına göre dahi bir şişe bira ya da bir paket sigara alma, oy verme imkânı olmayan, kendilerini ve toplumumuzu yöneten yasaların ortaya konmasında hiçbir şekilde söz sahibi olamayan veya bu konuda kendilerine danışılmayan oldukça genç bu çocukların kafalarında hatta kalplerinde bir embriyo halinde dahi olsa ortak yarınımızın mevcut olmasını umut ediyorum ve son derece güçlü ve ısrarcı bir şekilde hissettiğim bu muazzam iyimserlik duygusuyla bu umudu size de aktarmak istiyorum. Açıkçası şunu söylüyorum: Eğer yarının dünyasıyla ilgileniyorsanız, hakkında bir şeyler öğrenebilirsiniz ya da en azından Analog, F&SF ve Amazing sayfalarında buna yön veren ihtimalleri okuyabilirsiniz. Aslında bunun orijinal versiyonunu, on altı veya on yedi yaşındaki bir gencin sıradan vakitlerindeki doğal gezinimlerini gözlemlerken de keşfedebilirsiniz. Ya da San Francisco Bay Area’da dediğimiz gibi, onu gözlerken “ne olup bittiğini kontrol etmek için kenti dolaşmaya çıkarsınız.” İşte, benim bulduğum da budur. Kaliforniya’da tanıştığım, birlikte yaşadığım, hâlen tanıdığım bu çocuklar, bir yazar ve insan olarak hayatımın bu noktasında benim gelecekteki bilimkurgu romanlarım ve özetlerimdir; geleceğe baktığımda gördüğüm, geleceğe hâkim olduğunu görmeyi büyük bir hevesle istediğim şey budur. Buna karşılaştığım her şeyden daha fazla inanıyorum ve bunun için hayatımı ortaya koyarım. Fedakârlığımın ölçüsü, mücadelesini verdiğimiz bu savaşta, içimizde insana ait olan, köklerimizi oluşturan ve kaderimizin kaynağı olan şeyi muhafaza etmek ve artırmaktır. Yolculuğumuz sadece yıldızlara değil, aynı zamanda varlığımızın doğasına da yönelmelidir. İster Alpha Centauri, isterse Betelgeuse olsun, önemli olan yalnızca nereye gittiğimiz değil, fakat bu kutsal yolculuğa çıkarken kim olduğumuzdur. Çünkü doğamız da bizimle birlikte olacaktır. Ad astra; ama per hominem (Latince “Yıldızlara doğru, ama insanoğlu olarak,” anlamına gelir). Bunu asla unutmamalıyız.

 

Bununla birlikte, eğer Terran uzay gemisiyle Mars’a ayak basan ilk iki ayaklı canlı, “Buraya beni sağ salim getirdiği için Tanrı’ya şükürler olsun, klik… getirdiği için, klik… getirdiği için, klik-klik… Bu bir bant kaydıdır,” dedikten sonra plastik göğüs kafesindeki kablolar karıştığı için alev alıp havaya uçsa gerçekten ürkütücü olurdu. Bu makineden daha ürkütücü olanı ise, Dünya’ya döndüğünde bu makinenin “çocuklarının” Coca-Cola şişeleri ve alüminyum bira kutularıyla birlikte kentsel kirlilik problemini çözmek için geri dönüşüme yollandığını görmesi olurdu. Plastikten, kablolardan ve rölelerden oluşan bu astronotumuz şikâyet amacıyla Belediye Meclisi’ne gittiğinde üç yıllık garanti süresinin dolduğunu ve parçaları artık işlevini yitirdiği için doğum sertifikasının da iptal edilmiş olduğunu sonunda öğrenecektir.

 

Elbette gerçek anlamıyla bunu ciddiye almamalıyız. Ancak metafor olarak, biraz da geniş anlamda, belki uzaya göndermeyi ve yörüngesinde dönen istasyona yerleştirmeyi planladığımız bu iki ayaklı varlıkları daha yakından ve dikkatle incelememiz gerekebilir. Bu sözde insan mürettebatın uzay istasyonunun parçalarıyla evlendiğini ve aile saadeti içinde sonsuza dek mutlu mesut yaşayacaklarını bundan üç yıl sonra öğrenmek istemeyiz. Tıpkı Ray Bradbury’nin, korkunun pençesine düşmüş Los Angelesli bir vatandaşın kendisini takip eden polis arabasının bir sürücüsünün olmadığını, aracın onu kendi kendine takip ettiğini öğrendiği harikulade öyküsündeki gibi, içimizden birinin o sürücü koltuğunda oturduğundan emin olmalıyız. Bay Bradbury’nin öyküsündeki gerçek korku unsuru, en azından bana göre, kahramanımızı kovalarken kendi yönelimi olan bu polis arabası değil, arabanın içinde bulunan ve her şeyi yutan boşluktur. Burası doldurulmamış bir yerdir. Ortada hayati bir şeyin yokluğu söz konusudur. İşte, ürkütücü olan da kâbuslarla dolu geleceğin kıyamet gününü anlatan bu kehanetin ta kendisidir. Ancak ben daha iyimser bir öngörüde bulunuyorum: Eğer bu öyküyü ben yazmış olsaydım, polis arabasının direksiyonunun başında oturan bir delikanlı kurgulardım; arabayı, polis memuru kafede öğlen yemeğini yerken çalmıştır ve bu delikanlı arabayı parçalarına ayırıp satacaktır. Kendi açımdan kulağa biraz alaycı ve kötü niyetli geliyor, fakat bu haliyle öykü daha iyi değil mi? Yaşamımı sürdürdüğüm Kaliforniya’da polis evinizdeki hırsızlık olayını incelemek için gelip sonra da oradan ayrılırken devriye arabasının lastiklerinin, motorunun ve telsizinin çalındığını görüp karakola otostop çekerek dönmek zorunda kalır, derler. Bu fikir mevcut düzenin bireyleri arasında korku yaratabilir ama açıkçası beni çok eğlendiriyor. İnsanların en bayağı fesatlıkları bile makinelerin en görkemli yönelimlerinden daha üstündür. Sanırım bu, yeni nesil gençliğin bir kısmının da sahip olduğu anlayıştan biri: Arabalar, hatta polis arabaları bile gözden çıkarılabilir ve yerine yenileri konulabilir. Hepsi de gerçekten birbirine benziyor. Yok olduğunda, hiçbir bedele karşın bir eşini yapmanın mümkün olmadığı şey ise aracın içindeki insandır. Hatta ondan hoşlanmasak dahi onsuz yapamayız. Ve eğer bir kez yok edilirse, bir daha geri gelmeyecektir.

 

Tabii bu insan bir androide dönüştürülürse, yine geri gelmeyecek ve tekrar bir insana dönüşmeyecektir. Yani büyük ihtimalle tekrar insan olmayacaktır.

 

Dünyamızın çocukları yeni kimliklerini geliştirmek için mücadele ederken bizim taptığımız hakikatlere öfke dolu bir saygısızlık gösteriyorlar, bizim için –“biz” derken mevcut düzeni kastediyorum– tehdit haline geliyorlar. Bununla sadece afişler ve sloganlarla bağımsız topluklarda örgütlenen siyasi açıdan aktif gençliği anlatmıyorum; bana göre ne kadar devrimci olurlarsa olsunlar, tüm bunlar geçmişe indirgemeden başka bir şey değildir. Her çocuğun kendi içinde bulunan ve bizim “onun şeyi” diye tanımladığımız işi yapan içsel özlere işaret ediyorum. Örneğin askeri birliğin önünde yere oturarak yasaları çiğnemeyebilir; onun yasaya saygısızlığı para ödememek için dört genci arabasının bagajında açık hava sinemasına sokmak olabilir. Yine de burada bir kanun çiğnenmektedir. Birinci suçun ardında politik, teorik bir anlam vardır; ikincisi ise insanın kendisine emredileni her zaman yapmak zorunda olmasına açık bir karşı çıkıştır – özellikle de bu emir ilan edilmiş ve yazılı bir sembol haline getirilmişse. Her iki durumda da bir itaatsizlik söz konusudur. Birincisini anlamlı bularak alkışlayabiliriz. İkincisi ise açıkça sorumsuzluktur. Yine de ben ikincide daha mutlu bir gelecek görüyorum. Ne de olsa tarihte yönetici güçlere karşı organize olmuş pek çok halk hareketi vardır. Bu, temelde bir grubun başka bir gruba karşı güç kullanması, yani dışlanmışların iktidardakilere karşı verdiği bir mücadeledir. Güne değin de bir ütopya oluşturmayı başaramamıştır. Ve sanrım hep de böyle olacaktır.

 

Daha iyi bir terim olmadığı için android diye adlandırmaya başladığım kavram, daha önce de söylediğim gibi, insanın kendisinin bir araç haline getirilmesine, sindirilmeye, aldatılmaya, ses çıkarmaması anlamına geliyor ki, bunun insanın bilgisi veya rızası olmadan bir araç haline getirilmesiyle aynı sonuçları vardır. Ancak bulduğu her fırsatta kuralları çiğneyen bir insanı androide dönüştürmek imkânsızdır. Androidleştirme ilk önce itaat ister. Ama her şeyden önce öngörülebilirlik gerekir. Androidleşme, belirli bir durumda belirli bir insanın tepkisinin android yaşam formunun toptan üretimi için kapıların açık olduğunu gösteren bilimsel bir kesinlikle tahmin edilebildiği zaman ortaya çıkar. Eğer düğmesine bastığınızda lambası arada sırada yanıyorsa el feneri neye yarar? Bütün makineler güvenilir olmak için her zaman çalışır durumda olmalıdır. Android de tıpkı diğer makineler gibi programlandığı şekilde çalışmalıdır. Ancak bu konuda gençlere güvenilemez; çünkü güven telkin etmiyorlar. Gerek tembellik ve yetersiz dikkat süresi, gerekse inatçılık ve suç eğilimleri marifetiyle de olsa (güvenilmezliğini göstermek için çocuğun üzerine yapıştırmak istediğiniz yafta ne olursa olsun) iyidir. Her biri temelde şu anlama gelir: Ona ne yapması gerektiğini söyleyebiliriz ama iş onu bu emri yerine getirmesine gelince bütün bilinçaltı komutlar, ideolojik bilgilendirmeler, sakinleştiriciler, psikoterapiler anlamsız hale gelir. O, kamçı şaklatıldı diye zıplamayacaktır. Bu yüzden bizim, yani kireç tutmuş egemen iktidarların işine yaramaz. Bizlerin bu iktidarlara eşlik eden güç ve ödülleri kendimize saklamamız ve çoğaltmamız onu ilgilenmez.

 

Şimdiye dek çok fazla kandırmaca olagelmiştir. Televizyon, gazeteler –yani bütün o sözümona kitle iletişim araçları– işin dozunu kaçırmıştır. Kelimeler bu çocuklar için artık pek fazla anlam ifade etmiyor, onlar bugüne kadar çok laf duydular. Onlara bir şey öğretemeyiz; çünkü öğrenmelerini sağlayacak merak aşırı büyük, isteklendirme ise gereğinden fazla dikkat çekicidir. Benim de içlerinden biri olduğum, on beş yıl öncesinin anti ütopya[2] bilimkurgu yazarları herkesi baskıyla sıradanlığa ve tektipliliğe ittiğini sezdiler. Ancak bu böyle ortaya çıkmıyor. Arabanın radyosunda Vietnam savaşıyla ilgili resmî görüşü tekrar tekrar yayımlanırken delikanlı yerine bir yüksek frekans (tweeter) ve bir alçak frekans (woofer) takabilmek için hoparlörü söküyor; resmî söylevin tam ortasında hoparlörün bağlantısı kesiliyor. Delikanlı arabasına ustaca bir hareketle daha iyi bir ses sistemi monte ettiği sırada radyodaki sesin ona bir şeyler anlatmaya çalıştığını fark edemiyor. Delikanlının maharetli sanatkârlığı yalnızca seste bozulma, radyo paraziti ya da tamamen düzeltilmemiş bir frekans eğrisi olup olmadığını görmeye yarar. Zihni, anlık gerçekliklere –mesela hoparlörlere– yönelir ama hoparlörlerdeki flatuus voci[3] ilgisini çekmez.

 

George Orwell’ın 1984 romanında kurguladığı baskıcı toplumun şimdiye kadar iktidar olması gerekirdi. Elimizde bu iş için kullanılabilecek elektronik cihazlar var. Orwell’ın beklentilerini gerçekleştirmeye hazır bir hükümet de var. Güç, motivasyon, elektronik donanım da hazır. Ancak bunların bir anlamı yok; çünkü dinleyen hiç kimse yok ve dinlemeyenlerin sayısı gün geçtikçe artıyor. Benim gördüğüm genç nesil kitap okumayacak kadar aptal, izlemeyecek kadar sabırsız ve bıkkın ve de hatırlamayacak kadar meşgul. Otoritelerin ortak sesi delikanlının üzerinde boşa harcanıyor; çünkü o isyan ediyor. Ancak isyanı teorik, ideolojik kaygılardan değil, sanrım katıksız bencillik diye adlandırabileceğimiz bir duygudan kaynaklanıyor. Ayrıca, eğer itaat etmezse başına geleceği otoriteler tarafından söylenen korkunç sonuçlarla ilgili kayıtsız bir düşüncesizlik durumu da söz konusu. Onu rüşvetle kandırmak da mümkün değil; çünkü istediği şeyi inşa ederek, çalarak ya da başka gizli saklı, dolambaçlı yollarla elde edebiliyor. Onun gözünü korkutamazsınız; çünkü sokaklarda ve evinde o kadar çok şiddete tanık oluyor ve maruz kalıyor ki, artık ondan korkmuyor. Şiddet onu tehdit ettiğinde hemen önünden çekiliveriyor ya da eğer kaçamıyorsa kavgaya giriyor. Polis minibüsü onu toplama kampına götürmek üzere geldiğinde, polisler onu araca tıkıştırırken en az onun kadar umutsuz bir diğer gencin minibüsün lastiklerini bıçakla doğramış olduğunu fark edemiyor. Minibüs hizmet dışı kalıyor. Bu arada lastikler değiştirilirken bir başka delikanlı minibüsün deposundaki bütün yakıtı modifiye Chevrolet’sine yüklemek için hortumlamış ve çoktan gaza basıp uzaklaşmıştır bile.

 

Bu son derece ürkütücü teknoloji toplumu bizim rüyamızdı, hatta gelecek hayalimizdi. Bu dehşet verici, kâbus dolu toplumun ortaya çıkışını engellemek için yeterli enerjiyle, kurnazlıkla veya başka bir yapıyla donanmış hiçbir şey öngöremedik. Suç işleyen çocukların bunu o küçük ruhlarının katıksız, inatçı bir kötülük etme isteğinden dolayı yarıda keseceği hiç aklımıza gelmedi, Tanrı onları affetsin tabii. Burada durum vakası olarak sunabileceğim, basından alınan iki örnek alıntı var: Birincisi, iç bulandırıcı somut bir örnektir, bu yüzden lütfen bana yardımcı olun, ve Time’da yer almıştır. Time dergisi AT&T’nin eski başmühendisi Harold S. Osborne’un açıkladığı telefon hizmetine “en büyük düş” adını veriyor:

 

“Bir bebek dünyaya geldiğinde doğumunda ona bir telefon numarası verilir. Bebek konuşmaya başlar başlamaz kendisine, bir tarafında on küçük düğmenin diğer tarafında ise bir ekranın bulunduğu saat benzeri bir alet verilir. Dünyanın herhangi bir yerindeki biriyle konuşmak istediğinde aletin üzerindeki düğmeler aracılığıyla numarayı tuşlayacaktır. Sonra aletin ekranını çevirip hem arkadaşının sesini duyabilecek hem de onunla renkli ve üç boyutlu bir görüntülü konuşma yapabilecektir. Eğer arkadaşının sesini duymaz ve görüntüsüne ulaşamazsa da onun öldüğünü anlayacaktır.”

 

 

Bilemiyorum ama, ben bunun hiç de eğlenceli bir şey olduğunu sanmıyorum. Hatta bence çok üzücü, yürek burkan bir düşünce. Her neyse, zaten bu hayal gerçeğe dönüşmeyecek. Delikanlılar bunu çoktan gördüler. Bu tür çocuklara “telefon manyakları” diyorlar. Bu yılın başlarında L.A. Times gazetesinde çıkan bir yazı bakın ne diyor:

 

“Bu kişilerin (yani telefon manyaklarının) hepsi bedava arama[4] kavramına telefon manyaklarının verdiği isimle siparişe göre hazırlanmış MF alıcıları –çok frekanslı ton sinyalleri yakalayan cihazlar– taşıyarak vardılar. El yapımı MF alıcıları ebat ve tasarım itibariyle değişebiliyor. Örneğin bir tanesi mühendislik dalında doktora dereceli birinin elinden çıkma gelişmiş bir cep transistörüydü, bir diğeriyse bir sigara paketi büyüklüğündeydi ve telefon alıcısına iliştirilmiş akustik bir bağdaştırıcısı vardı. Telefon manyakları kredi kartı kullanmadan ücretsiz görüşme yapmanın yirmi iki farklı yolunu buldular. Telefon manyakları dil sürçmesi yapıp yakalanma ihtimaline karşı “denetimi” nasıl tespit edeceklerini de biliyorlar. Bu, arama ücretini kayıt altına almak için telefona biri cevap vermeden önce hatta gelen neredeyse duyulamayacak kadar düşük ton için kullanılan bir telefon firması denetimidir. Telefon manyağı ürkütücü “denetimi” tespit eder etmez telefonu çabucak kapatır.”

 

“Captain Crunch hâlâ telefon kulübesindeydi, bilgisayara uyarlanmış sevimli kutusundaki kırmızı düğmeleri çekiştiriyordu. İsmini Cap’n Crunch kahvaltılık gevreğinin kutusundan çıkan düdükten almış. Crunch, bu düdüğün frekansının saniyedeki devir sayısının 2600 olduğunu, yani telefon şirketinin bir hattın boşta olduğunu belirtmek için kullandığı frekansla aynı seviyede olduğunu keşfetmiş. Elbette bir telefon manyağının bilmesi gereken ilk frekans “bağlantıyı kesmek” için nasıl ıslık çalınacağını bilmektir; çünkü bu onların bir hattan bir diğerine geçmelerine imkân tanır. Crunch, ülkelerin uluslararası telefon kodlarını okumak için kutusuna eğildi. Telefon şirketi çalışanı taklidi yaparak uluslararası aramalar operatörüne kesin teknik bilgiler verdi ve İtalya’yı aradı. Bir dakikadan daha kısa bir sürede Floransa Üniversitesi’nde Grekçe yazım dersleri veren bir profesöre ulaştı.”

 

Gelecek işte böyle ortaya çıktı. Biz bilimkurgu yazarları arasından telefon manyaklarını öngören biri çıkmadı. Şanslıyız ki, telefon şirketi de bunu öngöremedi, aksi takdirde şimdiye kadar bu konu çoktan ortadan kalkmış olurdu. Ama uğursuz söylence ve savaş, yani neşeli gerçeklik arasındaki fark budur. Bu farkı yaratanlarsa geleneksel ahlak ilkeleriyle önlerine set çekilmeyen, eşsiz, büyüleyici çocuklardır.

 

Bilimkurgu terimleriyle konuşacak olursam, ben gelecekte anarşist, baskıcı bir devlet olacağını görüyorum. On yıl sonra bir televizyon muhabiri sokaktaki bir gence Birleşik Devletler Başkanı’nın kim olduğunu soracak ve delikanlı kim olduğunu bilmediğini itiraf edecek. Muhabir, “Ama Başkan seni idam ettirebilir, dövdürebilir ya da hapse attırıp bütün haklarının ve malvarlığının kısacası her şeyinin elinden alınmasını sağlayabilir,” diye karşı çıkacaktır. Bunun üzerine delikanlı, “Ah, öyle mi? Geçen yıl kalp damarları tıkanıp ölene kadar babam da bana aynı şeyi yapabiliyordu. O da hep aynı şeyi söylerdi,” diye cevap verecektir. Ve görüşme de böyle sonlanacaktır. Bu arada muhabirimiz eşyalarını toplarken renkli, üç boyutlu stereo mikrofonlu, geniş açılı kamerasının kaybolduğunu fark edecektir; meğer muhabirimiz gevezelik ederken delikanlı kamerayı çoktan aşırmıştır.

 

Eğer devlet organlarının mutlak gücü elinde tuttuğu, gerçeğin hayatta kalması için törelerin en önemli unsur olduğu baskıcı bir toplum haline gelme sürecinde olsaydık, insanlar da aldatır, yalan söyler, sorumluluk almaz, kaçar, üçkâğıtçılık ve evrakta sahtecilik yapar, otoriteler tarafından kullanılan cihazları atlatan gelişmiş elektronik cihazları evinin garajında imal eder hale gelirdi. Eğer televizyon ekranı sizi takip edecekse kapatmanıza izin verildiğinde gece vakti ekranın kablolarını değiştirin – yan kabloları öyle bir değiştirin ki, dalkavuk polis sizin oturma odanızdaki aynalardan kendi evine yansıyan yayını izlesin. Baskı altında bir itirafname imzalarken üye olduğunuz model uçak kulübüne sızan siyasi casuslardan birinin adını ve imzasını taklit edin. Ceza ödemelerinizi sahte parayla, karşılıksız çeklerle ya da çalıntı kartlarla yapın. Yanlış adres verin. Mahkemeye çalıntı arabayla gidin. Yargıca eğer sizi mahkûm ederse kızının doğum kontrol haplarını aspirinle değiştireceğinizi ya da Sayın Yargıç’ın adresini bir porno dergisinin abone listesine ekleyeceğinizi söyleyin. Eğer bunların hiçbiri işe yaramazsa onun telefon kredi kartı numarasını kullanarak uzak gezegenlerdeki kentlerle görüşme yapacağınıza dair kendisini tehdit edin. Bundan böyle adliye saraylarını havaya uçurmaya da gerek kalmayacaktır. Sadece yargıcın adını lekeleyecek bir yöntem kullanın yeter; mesela bir gece, aracını farları kapalı olarak ters yönde sürdüğünü gördünüz ve bir şişe Seagram’s VO viskisi de direksiyona dayalı duruyordu. Üstelik o gece tamponundaki çıkartmada BİZ EŞCİNSELLERE TÜM HAKLARIMIZI VERİN yazıyordu. Elbette şimdiye kadar çıkartmayı çoktan sökmüştür ama sizinle birlikte on arkadaşınız buna tanıklık etti ve şu anda hepsi bir telefon kulübesinin başında haberleri yerel gazetelere duyurmak için hazır vaziyette bekliyor. Eğer yargıç size ceza verecek kadar aptalsa ondan en azından yatak odasında yanlışlıkla unuttuğunuz teybinizin geri verilmesini isteyebilirsiniz. Üzerindeki kapatma düğmesi kırık olduğu için muhtemelen kayıt makarası on gün boyunca her şeyi kaydetmiştir. Sonuçları muhakkak ilgi çekicidir. Eğer yargıç teybi parçalamaya çalışırsa, bu sefer de onu yarının baskıcı devletindeki en büyük suç kabul edilecek olan şiddete başvurma suçundan tutuklatırsınız. Mylar marka 3 dolarlık bir teybe karşılık onun gözünde hayatınızın değeri nedir? Her şey gibi belki teyp de devlet malıdır, bu yüzden teybi parçalamak devlete karşı suç işlemek anlamına gelebilir. İşte, iyi hesaplanmış sinsi bir isyanın ilk adımı!

 

Penfield tarafından genlerde geliştirilen “beyin haritalaması” kavramını hatırlar mısınız bilemiyorum; Penfield, beyinde her algının, duygunun ve tepkinin kaynaklandığı ana merkezlerin yerini tespit etmeyi başarmıştı. Bir elektrot aracılığıyla bir dakika uyarılan bir laboratuvar faresi ebedi bir mutluluk haline girmiştir. Kötümser bir dostum bununla ilgili olarak, “Çok yakında bize de aynısını yapacaklar. Elektrotlar bir kez vücuda bağlandı mı, onların istediği gibi hissetmemizi, düşünmemizi ve hareket etmemizi sağlayacaklardır,” demişti. Tabii, bunu gerçekleştirmek için hükümet milyarlarca elektrot seti üretimi için bir ihale duyurusu hazırlamak zorunda kalır ve adet olduğu üzere, en düşük fiyatı teklif edip kullanılmış parçalardan standartlara uymayan elektrotlar üretecek firmalara ihaleyi bırakırdı. Milyonlarca insanın beynine elektrotları bağlayan teknisyenler bir süre sonra sıkılır ve dikkatsiz davranmaya başlardı, bir hükümet yetkilisinin –mesela köle işçilerin gönderildiği rehabilitasyon kamplarından sorumlu içişleri bakanının– ölümü üzerine bütün nüfusun derin bir yasa boğulması için düğmeye basıldığında her şey karışır ve halk tıpkı laboratuvar faresi gibi kolektif bir mutluluk nöbetine kapılırdı. Ya da bütün nüfusun beynini Washington D.C.’deki düşünce kontrol merkezine bağlayan standardı düşük kablolara aşırı yük biner ve bir elektrik akımı hatlarda geriye doğru yönelir ve Beyaz Saray’ı alevler içinde bırakırdı.

 

Yoksa ben mi böyle olmasını hayal ediyorum? Gelecekteki toplum hakkında böyle küçük bir fantezi dahi endişelenmemizi gerektirir mi acaba?

 

Biz bilimkurgu yazarlarının yarının dünyasında –yani “anti ütopya” toplumla ilgili bütün endişemiz– gerçekleşebileceğini hayal ettiğimiz devlet zorbalığının detaylı hale getirilmesi, devletin bireyin mahremiyetine yönelik saldırısının artışı, devletin birey hakkında çok şey öğrenmesi, bireyin kişisel bilgilerini veya hoşuna gitmeyen bilgileri öğrendiğinde ya da öğrendiğini düşündüğünde gücünü ve yetkisini bireyi ezmek için kullanması demektir. Ve bildiğimiz gibi bu kötü niyetli sistem, teknolojiyi bir araç olarak kullanmaktadır. Uygulamalı bilimin icatları, mesela olağanüstü karmaşık algılama cihazları Vietnam’da savaş amaçlı kullanımlarından sonra bugün burada sivil kullanıma uygun hale gelmektedir. Pasif kızılötesi tarayıcılar, keskin nişancı tüfeği dürbünleri, düğmeleri, kalibreleri olan, tuğla ve betonun içine nüfuz edebilen krom kutular kullanıcıya biraz ötede sıkıca kapatılmış bir bina içindeki konuşmaları aktarabilir; ister beton sığınak, isterse apartman olsun önceki silahlar gibi bu aletler de yetkililerin “yanlış eller” dediği kişilerin, yani bizzat izlenen kişilerin, eline düşüyor. Bütün makineler gibi, bu evrensel radyo vericileri, kayıt cihazları, ısı detektörleri, kimler tarafından neye karşı kullanıldıklarını önemsemezler. Birtakım gençlerin su dolu bir balonu zengin vergi mükellefinin spor arabasının içine attığı sokak kavgasının olduğu yere hızla giren yağmacı kanun ve düzen aracı –bu araç her ne kadar hızlı ve erdemli bir öç alma duygusuyla dolup taşsa da– üstlerinin ilk etapta karışıklığı tespit etmelerini sağlayan lenslerin aynısı tarafından tespit edilebilir. Aracın olay yerine varışının an meselesi olduğu alarmını vermek için siyahlar haklarını aramak için toplandıkları zaman kalabalıkların kontrolünü sağlamakta kullanılan ordu ihtiyacı fazlası telsiz cihazının aynısı kullanılabilir. Yarının mutlak devletinin mutlak gücü, zafere ulaşmadan önce şöyle bir şey bulabilir: Hoş karşılanmayan fikirleri aklınıza getirdiğinizden polis sizi tutuklamak için kapınıza geldiğinde, geçenlerde satın aldığınız ve davetsiz misafirleri dostlarınızdan ayırmanızı sağlayan bir yüz tarama cihazı ortadan kaybolmanız için size alarm verir.

 

Size bir örnek vereyim. Yaşadığım kentte bulunan, Buck Rogers’ın fantastik tarzında, plastik ve krom karışımından oluşan, kötü bir bilimkurgu filmi için yapılmış gibi duran devasa hükümet binasına girmek için her vatandaş üzerinde eğer çok fazla metal varsa alarm zilleri çalan elektronik bir alandan geçmek zorundadır. Bu metal malzeme anahtar, saat, makas, bomba veya 308 kalibrelik bir Winchester tüfeği de olabilir. Alarm çaldığında –ben her girdiğimde alarm çalar– üniformalı bir polis ziyaretçiyi hemen didik didik arar. Ziyaretçiye eğer üzerinde bir silah tespit edilirse onun için her şeyin biteceğini yazan bir tabela vardır – aynı tabela bu silah araması sırasında ziyaretçinin üzerinde uyuşturucu bulunursa işinin yine biteceğini söyler. Elbette siz Kanada’dakiler bile Marin County Hükümet Binası’ndaki bu metodik silah araması işinin arkasında yatan mantığı biliyordur – bunun birkaç yıl önce meydana gelen silahlı bir çatışmayla ilgisi var. Ancak bu duyuruyu resmî olarak yaptılar, ziyaretçiler uyuşturucu madde aramasından da geçirilecek deniyordu, ne var ki, bunun silahlı çatışmayla ya da binanın kendisine veya içindekilere yönelik tehditlerle hiçbir ilgisi yok. Patlayıcı maddelerin veya silahların Hükümet Binası’na sokulmasını önlemek için elektronik düzenekli bir kontrol noktası yasalara uygun biçimde kuruldu, sadece Ceza Yasası’nın genel bir ihlali halinde yürürlüğe girmesi gereken bir de polisiye uygulama getirildi. Aynı binada bulunan halk kütüphanesine girmek için adli himaye altında olmadan eşyalarınızla birlikte üst aramasından geçmek zorundasınız –üstelik bu uygulamaya kayıtsız şartsız, tamamen uymak durumundasınız– oysa üzeriniz aranmadan önce narkotik malzemeler taşıyor olabileceğinize dair bazı bariz işaretlerin olması gerektiği Amerikan sivil haklar sisteminin temelini oluşturur. Hatta üzeriniz aranırken girişteki üniformalı memur, yanımda getirdiğim kitap ve evrakları inceleyip uygunsuz bir şeyler olup olmadığına bile baktı. Önümüzdeki aylarda uygulanacak olan bir sonraki adım ise, buna benzer zorunlu kontrol noktalarının bütün kalabalık kavşaklarda ve kamu binalarında –banka gibi– kurulması olabilir. Otoritelerin kitap iadesi için kütüphaneye geri dönmenizden dolayı üzerinizde yasadışı uyuşturucular olup olmadığını arayabilme izni bir kez kabul edilip yerleştiğinde, sanırım devlet zorbalığın nereye varabileceğini hepiniz anlayabilirsiniz. Devlet, üzerimizde taşıdığımız anahtar, tırnak makası, bozuk para gibi nesnelerin varlığını kayıt altına alan elektronik bir çemberle kendini donatmıştır. Kulağa hoş gelen küçük bir ses yerine sizin sebep olduğunuz bip sesi halk kütüphanesine değil de, olası bir hapis cezasına giden yolun kapısını aralar. Bundan sonra başınıza gelecek her şeye öncülük eden işte bu bip sesidir. Acaba hakkında hiçbir şey bilmediğimiz başka hangi durumlarda bu bip sesinin çıkmasına sebep oluyoruz ve acaba gelecekte çocuklarımız bu sesin çıkmasına kim bilir kaç kez neden olacaklar? Ama ben yine de iyimser bir gözle bakıyorum: Bugünün çocukları, her şeye nüfuz eden bu toplumda doğdukları için bu tür aletlerin nasıl çalıştığının tamamen farkındalar ve bu duruma da artık alışkınlar. Bir gün öğleden sonra arabamı manavın önündeki park yerine bıraktığımda, arka koltuktaki paketler çalınmasın diye her zamanki gibi arabamın kapılarını kilitlemeye koyuldum. Yanımdaki kız, “Arabanı kilitlemene gerek yok, park yeri kapalı devre kamera sistemiyle sürekli izleniyor. Buradaki her araba ve herkes sürekli takip edilir, hiçbir şey olmaz, merak etme,” dedi. Bunun üzerine arabayı kilitlemeden dükkâna girdik. Elbette kız haklıydı, bu toplumda doğduğu için böyle şeylerin farkında olmayı da öğrenmişti. Bugün benim de Santa Venetia’daki evimde “dijital frekans iletim kutusu”na bağlı pasif bir kızılötesi tarama sistemim var, bu kutu tarayıcı tarafından tetiklendiğinde doğrudan bağlı bir hat aracılığıyla en yakın emniyet birimine şifreli bir sinyal gönderip birilerinin gizlice evime girdiğinden onları haberdar ediyor. Evde olsam da, olmasam da kendi kendine çalışan bu elektronik tespit sistemi sürekli açık. Ayrıca insan ve hayvan arasındaki farkı da algılayabiliyor. Üstelik kendi güç kaynağı bile var. Eğer cihazdan çıkan kablo kesilir, yere sabitlenir, kabloya dokunulur ya da o anda çalışan sistemin üzerindeki parçalarla oynanırsa hemen sinyal gönderiyor. Olur da taşınırsam, Westinghouse Güvenlik Şirketi bu cihazı yeni evime tekrar kuracak: Parçalarını ömür boyu kullanacağım. Sonuçta, Westinghouse bütün ev ve iş yerlerinin bu şekilde korunabileceğini umuyor. Şirket bu ülkedeki hemen her kasabanın yakınına bir iletişim merkezi kurmuş ve bu merkezleri de işletmeye devam ediyor. Eğer sinyal almayı kabul etmeyen ya da sinyal alamayan bir karakol bulunursa şirketin kurduğu bu iletişim merkezleri yanıt veriyor ve dört dakika içinde güvenlik polisinin gönderileceğini garanti ediyor, ki bu da silahlı iyi adamların tam zamanında kapınızda olması demek oluyor. Evinize girmeye çalışan kişinin maymuncuk kullanması veya paldır küldür içeri dalması ya da bana söylediklerine göre bugünlerde olduğu gibi çatıyı delip girmesi hiç önemli değil, yani nasıl girerse girsin ve amacı ne olursa olsun, cihazın mekanizması her halükarda sinyal gönderiyor. Sistemi yalnızca ben kapatabiliyorum. Sanıyorum ki, oldu da sistemi kapalı unuttum, işte o zaman benim için her şey biter.

 

Bu arada biri bana evimin içini izleyen bu pasif kızılötesi tarayıcının, “Beni de izleyip yetkililere yatak odamda o esnada neler yaptığımı bildirmesinin muhtemel olduğunu,” söylemişti. Ben de, “Doğrusunu istersen, yaptığım şey elimde kalem, masamın üstünde kâğıt, Westinghouse firmasına satın aldığım bu sistemden dolayı borçlandığım 840 doları ödemenin bir yolunu bulmaya çalışmak,” dedim. Şimdi işin içinden çıkmayı başardım, sanırım ev de dâhil sahip olduğum her şeyi satarsam borcumu ödeyebilirim. Bir konu daha var. Eğer eve –yani evime– girersem ve sistem üzerimde yasadışı uyuşturucu taşıdığımı tespit eder de bip sesi vermezse bu hem benim, hem evin, hem de içindeki her şeyin kendini yok etmesine sebep olur.

 

Yeri gelmişken, sokaklarda uyuşturucu satmak yaşadığım yerde ciddi bir problem, yani bu yasadışı uyuşturucular çoğu zaman içine başka maddelerin karıştırılmış, içeriği azaltılmış maddeler veya en açık tabirle sizin olduğunu düşündüğünüz maddeden daha farklı ilaçlardır. İşin sonunda zehirlenirsiniz, ölürsünüz ya da “vücudunuz alev alev yanar”. Bunun anlamı “kurtulamazsınız” demektir. Nedir, bir gram laktoza 10 dolar ödediğiniz anlamına gelir. Bu yüzden özellikle sokaklarda satılan uyuşturucuları analiz etmek için bazı serbest laboratuvarlar kurulmuştur; aldığınız uyuşturucunun küçük bir miktarını bu laboratuvarlara postaladığınızda size içinde ne olduğunu söylerler; buradaki amaç elbette maddeyi kullanmadan önce içinde striknin veya kaynak tozu olup olmadığını bilmeniz gerektiğidir. Elbette polis bu laboratuvarların “gerçek” amacını bir bakışta anlar. Bu yerler uyuşturucu imalatçılarının kalite kontrol istasyonları gibi çalışmaktadır. Diyelim ki banyonuzun küvetinde methedrine yapıyorsunuz –karmaşık ama uygulanabilir bir işlemdir–, her seferinde yeni bir parti mal üretir ve bir numuneyi analiz için bu laboratuvarlardan birine gönderirsiniz… Onlar da size, “Hayır, tam olmamış ama belki beş dakika daha ısıtabilirsiniz,” diye bir cevap gönderirler. İşte, polislerin korktuğu da tam olarak budur. Çünkü polis zihniyeti böyle çalışır. İşin ilginç tarafı, uyuşturucu satıcısının da aynı zihniyette olmasıdır; satıcılar zaten tam da bunu yapıyorlar. Uyuşturucu satıcılarının ne sattıklarıyla ilgileniyorlar mı bilmiyorum ama bana göre bu oldukça iyi bir fikir. Eskiden en azından satın aldığın malın parasını ödeyebilecek kadar uzun yaşamanı isterlerdi. Ondan sonra da kendi başının çaresine bakardın.

 

Evet, sorumluluğunun bilincinde olan her anne baba sokaklarda satılan uyuşturucuların bir sorun olduğunu, çocukları için bir tehdit haline geldiğini bilir. Tamamen ve kesinlikle aynı fikirdeyim. Öykü ve romanlarıma eşlik eden biyografik içerikte daha önceden bunu okumuş olabilirsiniz – o zamanlar halüsinasyona yol açan uyuşturucuları denemeyle ilgileniyordum. Ama artık benim için bitti. Uyuşturucu kültürünün merkezi sayılan Kaliforniya’da paramparça olmuş çok hayat gördüm. Çok fazla intihar ve psikoz tecrübesi yaşadım ve tüm bunlar hem kalbimde hem de beynimde telafisi olmayan organik hasarlar bıraktı. Ancak yasadışı olmayan, sokaklarda satılmayan, laktoz veya kaynak tozuyla sulandırılmamış ve yanlış etiketlendirilmemiş başka uyuşturucular beni daha fazla endişelendiriyor. Bunlar özellikle psikiyatri hastanelerinde, saygın doktorlar tarafından reçeteye yazılan veya hastalara verilen egemen çevrelerce üretilen, bilindik ilaçlar. Bunlar insanı kontrol altına almaya yarayan ilaçlar. Bunu daha önce burada bahsettiğim insan, androide karşı ve insanın nasıl android haline gelebildiğini –daha doğrusu getirilebildiği– konusundaki endişeme dönmek amacıyla anlatıyorum. Özel amaçlar için kullanılan sakinleştirici ilaçların hesaplanmış, yaygın ve onaylanmış kullanımı kalıcı beyin hasarına yol açmaktadır ve bunun yanında bir de –korkarım “ruh” hasarı diye adlandırmak zorunda kaldığım– rahatsızlığa da neden olabiliyorlar. Hatta neden olmaktalar. Bunu detaylı bir şekilde açıklayayım.

 

Kısa bir süre önce yapılan bir keşfe göre, akıl hastalığı veya zihinsel rahatsızlık diye adlandırdığımız durumun –yani şizofreninin ve manik depresyonun salınımlı fenomenlerden oluşan sendromların– kusurlu beyin metabolizmasıyla –serotonin, noradrenalin gibi maddelerin düzgün işlemeyeşiyle– bir ilişkisi olabilmektedir. Bir başka teori ise, stres altındayken vücudumuzun çok fazla amino asit salgıladığını ve bunun da halüsinasyonlara, yönelim bozukluğuna ve genel anlamda zihinsel bozukluğa yol açtığını desteklemektedir. Bir anda ortaya çıkan ve kedere neden olan ani şok hali, yani sevilen birinin ya da bir şeyin kaybında ya da hayati olduğu düşünülen ve ciddiye alınan bir şeyin yitirilmesi anında az kullanılan sinirsel yollar aşırı miktarda noradrenalin akışını başlatır. Bu akış da beyin devrelerine aşırı yükleme yapar ve psikotik diye adlandırdığımız davranışı ortaya çıkarır. Bu sebeple akıl hastalığı biyokimyasal bir fenomendir. Fenotiyazinler gibi belli başlı ilaçlar kullanıldığında beyin metabolizması normal dengesine kavuşmaktadır, eğer katalizör serotonin usulüne uygun biçimde kullanılırsa da hasta iyileşir. Eğer MAOI[5] –monoamin oksidaz inhibitör– ilaçlar kullanılırsa strese karşı direnç gösterme yetisi gözle görülür hale gelir ve kişi normal davranmayı başarır. Ya da günümüzde tıp mesleğinin beyaz atlı prensi haline gelen lityum karbonat, sorunlu hasta tarafından kullanılırsa özellikle akıldışı düşüncelerin oluşmasına ve toplumsal olarak kabul edilemez davranışların ortaya çıkmasına neden olan aşırı miktarda noradrenalin hormonu üretimini sınırlamaktadır. Duyguların bütün halleri –aşırı keder, korku gibi yoğun duyguların hepsi– beyin dokusunda lityum karbonatın ortaya çıkmasıyla birlikte normal miktara iner. Kişi istikrarlı ve davranışları da öngörülebilir bir hale gelir, başkaları için tehdit olmaktan çıkar. Bütün gün, hatta günlerce aynı şeyi hissedecek ve düşünecektir. Artık yetkililer ondan kaynaklanan ani sürprizlerle karşılamayacaktır.

 

Anormal psikoloji alanında şizoid kişilik yapısı tam manasıyla tanımlanmaktadır; bu kişilik yapısında süreklilik gösteren duygu yetersizliği vardır. Kişi, yaşamında hissettiğinden daha çok düşünür. İsviçreli ünlü psikiyatrist Carl Jung’un gösterdiği gibi bu durum başarıyla sürdürülemeyebilir, insan acımasız gerçeklerin büyük kısmına duygusal bir tepki vermek zorundadır. Her nasılsa, benim “android” olarak adlandırdığım kişilik yapısı ile şizoid kişilik arasında belli bir paralellik vardır. İkisi de mekanik, refleks bir özellik gösteriyor.

 

Bir seferinde şizofren birinin kendini –bütün ciddiyetiyle– şöyle ifade ettiğini duymuştum: “Başka insanlardan sinyaller alıyorum. Ama kendimi tekrar şarj etmeden kendi sinyallerimi gönderemiyorum. Bunun için de iğne olmam gerekiyor.” Gerçekten duyduklarımı size kelimesi kelimesine aktarıyorum. Kendinizi ve diğerlerini böyle algıladığınızı bir düşünün. Sinyaller. Sanki başka gezegenden gelmişiz gibi… Bu kişi kendisiyle birlikte çevresindeki bütün insanları böyle somutlaştırıyordu. Ne feci! Burada açıkça görünen bir şey varsa, o da ruhun ya ölmüş ya da hiç yaşamamış olduğudur.

 

Android zihnin bir diğer özelliği ayrıcalık yaratmayı becerememesidir. Belki de onun özniteliği şudur: sonuç elde edemediğinde cevap verememek, fakat sürekli tekrar etmek. Düşük yaşam formları flaş lambaları gibi aynı yanıtı sürekli göndermekte yeteneklidirler. Bir ara bir güvercinin montaj hattında kalite kontrol teknisyeni olarak kullanılması denenmişti. Binlerce parça birbiri ardına saatlerce güvercinin önünden geçmiş ve güvercinin keskin gözleri makul bir oynama payıyla hatalı parçaları gözlemlemiştir. Güvercin aynı kalite kontrolünü yapan bir insana göre daha küçük hataları fark edebilmiştir. Güvercin yanlış üretilmiş bir parça gördüğünde parçayı dışarı atıp ödül olarak bir mısır tanesi düşüren bir düğmeyi gagalıyordu. Güvercin bu işi hiç yorulmadan tam on sekiz saat sürdürmüş ve çok da sevmiştir. Hatta mısır tanesinin –sanırım malzeme bitince– düşmediğinde bile güvercin şevkle standart olmayan parçaları reddetmeye devam etmiştir. Sonunda da güvercini tünediği yerden güç kullanarak almak zorunda kalmışlar.

 

Eğer güvercinin yerinde olsaydım hile yapardım. Acıktığımda, mısır tanemi almak için düğmeyi gagalayıp hattın önüme getirdiği parçayı reddederdim. Bunu aslında uzunca bir süre hiç hatalı parça ayırmadığımda yapardım. Çünkü, Tanrı korusun, eğer hiç hatalı parça olmazsa güvercin ne yapardı? Açlıktan kıvranırdı. Böyle durumlarda ahlak yaşamsal önem taşır. Geçek şu ki, güvercin hatalı parçalar bulma işinde bir ölüm kalım mücadelesi içindeydi. Mesela dört gün sonra bir deri bir kemik kalmaya başladığınızı ve montaj hattından hiç hatalı parça gelmediğini görseydiniz siz ne yapardınız? Ahlaki değerler mi galip gelirdi, yoksa hayatta kalma ihtiyacı mı? Bana göre güvercinin yaşamı kalite kontrolün kusursuzluğundan daha önemlidir. Eğer güvercin –ama android zihniyetli– olsaydım, android tarafım, “Açlıktan ölebilirim ama kusursuz bir parçayı atarsam da lanetlenirim,” derdi. Bana kalırsa, insan beyni kendine özgü bir şekilde sıkılır ve sırf can sıkıntısını gidermek için gelişigüzel aralıklarla bazı parçaları reddederdi. Güvenilirliğini sağlamak için uygulanacak hiçbir akım testi de işe yaramazdı.

 

Gerçek insanı ortaya çıkaran temel bir özellik olduğunu düşündüğüm bir başka unsuru daha açıklayayım: Bu sadece organizmanın içgüdüsel bir niteliği değil, aynı zamanda kendini bulduğu bir durumdur da. Onun başına gelir, onunla yüzleşir, içine işler ve onunla hemen orada mücadele etmek zorunda kalır bazı acı verici durumlar. İncil’de yazdığı gibi, bir dakika önce bir kil parçası olandan bir insan yaratır. Bu türden bir durum ortaçağdaki Pietá[6] heykellerinin çoğunun yüzünden okunabilir. Ölü İsa’yı annesi kucaklamıştır. Asıl olan iki suret vardır: erkeğin ve kadınınki. Gariptir, Pietá’ların çoğunda İsa’nın yüzü annesine kıyasla daha yaşlıdır. Sanki ihtiyar bir adam genç bir kadın tarafından kucaklanmıştır; kadın erkekten daha uzun yaşamış olmasına rağmen ondan daha genç görünmektedir. Erkek yaşam döngüsünden geçerken yaşlanmıştır; kadın ise belki de her zaman olduğu gibi görünür, yani klasik anlamda ölümsüz değildir, ama olan bitenlerin üstesinden gelmeyi başarabilecek kadar da güçlüdür. Erkek yaşam mücadelesini kaybetmiştir, yüzündeki ifade de bunu anlatır. Kadın hayatta kalmıştır. Bir şekilde hayat mücadelesini birlikte tecrübe etmişler, ama bu tecrübeden farklı şekillerde çıkmışlardır. Hayat erkeğe ağır gelmiş ve onu yıkmıştır. Belki de bundan öğrenilmesi gereken bilgi, bir kadının kedere karşı ne kadar büyük bir dayanma kapasitesinin olduğunu anlamaktır. Nedir, kadın erkekten daha fazla acı çekmekte ama erkeğin aksine buna tahammül edebilmektedir. Türlerin doğal seçilimi kadının tahammül edebilme yetisinde yatmaktadır, erkeğinkinde değil. İsa çarmıhta ölebilir ve insanoğlu yaşamına devam eder, ama Meryem ölürse hayat biter.

 

Sadece bana değil, neredeyse her erkeğe çok ağır gelebilecek sıkıntılar çeken ve bunlarla baş edebilen on sekiz ya da on dokuz yaşlarında genç bir kızla tanıştım. İnsani yapıları bu çilelerden geçerken, onlarla konumları arasında bir denge oluşturuyor. Izdırap çekmenin insanı her nasılsa yücelttiği, iyi bir şey olduğu gibi acıklı bir doktrin ileri sürmek istemiyorum, insan zaten dehalar hakkında, “Bu kadar açı çekmeselerdi deha olmazlardı,” dendiğini hep duyuyor. Aslında, benim “android” zihniyet diye adlandırdığım yapıyla insan arasındaki muhtemel fark, ikincisinin birincinin yaşamadığı zorlukla göğüs gerdiği ve buna farklı bir tepki gösterdiği, yaptıklarını değiştirdiği ve eski halini değiştirdiği, yani başka bir şey haline geldiğidir. Sanırım android tıpkı kanatları tehditkâr bir biçimde tekrar tekrar sallar ya da kötü bir koku gibi sınırlı bir refleks ifadeyle sürekli aynı şeyleri tekrar eder. Savunma veya tepki mekanizması çalışır veya çalışmaz. Ancak, beklenmedik bir problemle karşılaştığında daha insani bir yapıda olan organizma o anda tam bir insan haline gelir, verdiği tepki yetersiz kaldığında bir başkasını bulmak için kendi içinde ve dışında derin bir mücadele verir. Ölü İsa’nın yüzünde bir tükenmişlik ifadesi vardır, mağlup olmuştur, sanki ölmemek için bütün yoları denemiş ama susuzluktan can vermiş gibidir. Asla vazgeçmemiştir. Gerçekten de hayatını kaybetmesine rağmen bir insan gibi ölmüştür. Yüzündeki ifade işte tam olarak bunu anlatır.

 

Spinoza, “Kendi varlığı içinde mücadeleye ısrar etmek bireysel bir şeyin özüdür,” der. Toprak Ana gibi dünyevi tanrılar –güneş merkezli erkek tanrıların tarihte boy göstermesinden önce– dinsel tesellilerin ve aynı zamanda erkeğin de orijinal kaynağıydı; erkek toprak anadan doğar ve ona geri döner. Arkaik uygarlıklar erkeğin birey hayatına bir kadından doğarak geldiğine ve sonunda ona dönüp huzura ereceğine inanırdı. Chaucer’ın Canterbury Öyküleri’ndeki erkeklerden biri hayatının sonuna doğru bir yandan, “Anne, anne beni içine al…” deyip, bir yandan da bastonunu yere vurarak sabahtan akşama kadar yollarda dolanır, durur. Aynı şekilde, Ibsen’in Hayaletler’indeki orta yaşlı adam da frenginin neden olduğu felç yüzünden ölürken çocukluğuna geri dönüp annesine, “Anne, bana güneşi ver,” der. Spinoza’nın açıkça işaret ettiği gibi her ölümlü şey, her erkek nihayetinde can verir. Ölürken de kendisinin tek gerçek tesellisi, tıpkı her toplumun ölümündeki gibi, annesine, kadınına, yani Yeryüzü’ne geri dönüşüdür.

 

Peki, kadın erkeğin tesellisi ise kadının tesellisi nedir? Onun teselli kaynağı nedir?

 

Şiddetli ıstıraplara katlanan genç bir kızı izlemiştim –on sekiz yaşındaydı– onu seyretmek bile benim için çok ama çok sıkıntı vericiydi. Sanırım benim yapabileceğimden daha iyi bir şekilde hayatta kalmayı başardı. Onu teselli etmek, ona yardım etmek istedim ama yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Onun yanında olmak dışında. Toprak Ana acı çektiğinde ölümlü insanın elinden en ufak bir şey gelmez. Bu genç kızın erkek arkadaşı onunla evlenmiyordu çünkü kız başka bir çocuktan hamile kalmıştı; kız bir yer bulup kürtaj olana kadar dahi onunla kalmak ve birlikte yaşamak istemiyordu, kürtaj konusunda da bir şey yapmıyordu ve bitene kadar kızla konuşmayacaktı. Sonra da söz verdiği gibi onunla evlenecekti. Elbette genç kız kürtaj oldu, sonrasında onu dinlenip iyileşmesi için benim evime getirdik ama şerefsiz erkek arkadaş sözünü tutmadı. Kürtajdan sonraki günlerde genç kızın yanındaydım, gerçekten de çok sıkıntılı bir dönemden geçiyordu, bir başka kentteki kocaman, bomboş bir hastane koğuşunda yatıyordu, ben ve birkaç arkadaşı dışında hiç ziyaretçisi yoktu, ailesi ya da erkek arkadaşı telefon dahi etmemişti. Daha sonraları benim evimdeyken, bel bağladı, söz aldığı erkek arkadaşının onunla birlikte oturmayacağını, arkadaşlarının –ve erkek arkadaşının arkadaşlarının– onu hor gördüklerini anlamıştı. Günden güne zayıf düştüğünü, boynunun büküldüğünü, umutsuzluğa kapıldığını görünce içime korkuyla karışık bir moral bozukluğu çökmüştü: Nereye gidecekti, kim bilir başına neler gelecekti? Arkadaşı, ailesi yoktu. Hatta üzerine giyebileceği bir elbisesi dahi yoktu. İyileştikten sonra benimle kalamazdı. Otoparktan aldığımız oyuncak köpek yavrusuyla acı içinde kıvranarak uzun zamandır yatakta yatıyordu; hayatta sahip olduğu tek şey bu yavru köpekti. Bir gün evden ayrıldı ve gittiği yeri bulamadım. Beni bir daha aramadı. Beni, hastaneyi, kanamalarını, iyileşirken geçirdiği o zor günleri, haliyle tüm bunlarla ilgili gerçekleri öğrenişini unutmak istemişti. Oyuncak köpeği de yanına almamıştı. Hâlen evimde duruyor. Kürtajdan sonra benimle kaldığı iki hafta boyunca göğüslerinden süt geldiğini özellikle hatırlıyorum; bedenin, en azından bedeninin bir bölümü bebeğin öldüğünü, onun artık var olmadığını hâlâ bilmiyordu. Onun deyimiyle “kavanozdaydı”. Ansızın, anneliğini yıkıma ve hayal kırıklığına uğratmış olmasına rağmen, gözüme bir kadın gibi göründüğünü fark ettim, bebek olsun veya olmasın, zihni ona tam tersini söylese de o bir kadındı. Sanırım hâlâ evde yaşarken ve yüksek okula gittiğinde giydiği aynı geceliği giyiyordur – muhtemelen beş altı yaşından beri giydiği kolay yıkanan gecelikle aynıydı. Hâlâ marketten resimli romanlar ve çikolatalı süt almayı seviyordu. Kaliforniya yasalarına göre sigara satın alması veya içmesi yasaktır. Yasalarımız tarafından bazı filmleri –daha doğrusu pek çok filmi– izlemesi engellenmektedir. Görünüşe göre bunlar hayatla ilgili filmlerdi. Kürtaj yaptırmak için San Francisco’daki doktoru görmeye giderken –beş buçuk aylık hamileydi, yani Kaliforniya yasalarının hayati sınır dediği döneme yakındı– 89 sente mor renkli oyuncak bir hayvan aldı. Parasını ben ödedim, kızcağızın cebinde sadece 25 sent vardı. Evimden ayrılırken onu yanına almış. Bu kız hayatımda tanıdığım en cesur, en akıllı, en esprili, en tatlı insandı. Elimden geleni yapmama rağmen, yaşadığı trajedi belini bükmüş ve kalbini tam anlamıyla kırmıştı. Ama sanırım –inanıyorum ki– ona özgü bir gücü var; zihinsel ve ruhsal açıdan tam anlamıyla yıkıldığı o dönemde bile göğüslerinin yetişkinliğin belirtisi olarak şişmesi, bedeninin geleceğini arayışı. Bu güç, umuyorum ki, onun içinde varlığını sürdürecektir. Eğer yok olursa korkarım ki geriye hiçbir şey kalmaz. Böyle bir durumda, benim anladığım gelecek asla gerçekleşmeyecektir. Çünkü geleceği ancak bu kız gibi dikkat çekmeyen, alçakgönüllü insanların yaşadığı bir zaman dilimi olarak hayal edebiliyorum. Ben bile böyle bir geleceğin bir parçası olamayacağım veya onu şekillendiremeyeceğim. Tüm yapabildiğim şimdi gördüğüm içeriklere yani beni hatırlamayan, ama yaşamlarını kendi ellerine alıp hayatlarına bir yerlerde devam ettiklerini umduğum nazik, küçük, mutsuz, cesur, yalnız, sevgi dolu insanlara bakarak resmetmektir. Unutmak – bize, “Geçmişi hatırlayamayanlar onu tekrar etmeye mahkûmdur,” denir, ama belki de bu daha iyidir. Belki de iyi olan tek şey budur; unutmayı başarmak. Umarım o kız başına gelenleri unutmuştur, tıpkı bedeninin bebeğini, ölü bebeğinin yokluğunu unutmuş olması ya da ölümünü hiç öğrenmemesi gibi. Belki bu da bir tür körlük, bir reddediş, gerçekle yüzleşememe olarak kabul edilebilir.

 

Ancak genel anlamda “gerçeklik” diye adlandırılan kavrama hiçbir zaman gereğinden fazla değer vermedim. Bana göre gerçeklik algıladığınız değil, daha çok yarattığınız bir şeydir. Gerçeğin sizi yarattığından daha büyük bir hızla siz onu yaratırsınız. İnsan Tanrı’nın topraktan yarattığı bir gerçekliktir, Tanrı ise insanın kendi hırslarından ve saplantılarından durmaksızın yarattığı bir başka gerçekliktir. Örneğin, “iyi” bu dünyada veya öbür dünyada bir nitelik, hatta bir güç bile değildir ama gerçekten bir anlamının olduğu başka bir dünyadan ayrılmış, atılmış gibi görünen ve dört bir yanımızda bulunan anlamsız, kafa karıştırıcı, umut kırıcı hatta zalim ve yıkıcı kırıntılarla yarattığımız bir kavramdır.

 

Bana göre geleceğin dünyası bir yer değil, bir olaydır. Bir yazarın öykü veya roman yazmak için bir araya getirdiği, başkalarının da karşısında oturup okuduğu kelimelerden oluşan bir yapı değildir ama içinde bir konu arayışındaki pek çok büyük karakterin yer aldığı, yazarı ve okuyucuları olmayan bir yapıdır. Aslında bir konusu da yoktur. Sadece karakterlerin kendileri, yaptıkları ve birbirilerine söyledikleri vardır, bireysel veya ortaklaşa hepsine güç versin diye kurulan bir yapıdır ve aynı anda hem ışığı içeri alan hem de karanlığı yok eden büyük bir şemsiyeye benzer. Karakterleri öldüğünde de roman biter. Kitap boşluğa düşüp toprağa karışır. O da işte bu topraktan çıkmıştır. Ya da tıpkı ölü İsa gibi, yaşayan annesinin sıcak, müşfik, anlayışlı kollarına döndü. Şimdi yeni bir yaşama geçiyor. Kadından erkek tekrar doğuyor ve belki de daha farklı ve daha iyi bir öykü şimdi başlıyor. Karakterlerinin birbirlerine anlattıkları bir öykü. “Öfkenin öyküsü” anlamını oldukça belirginleştiriyor. Elimizdekinin en iyisi. Dünümüz, yarınımız, bizden sonra da hayatına devam edip bizden daha uzun yaşayacak olan kadın ve varlığı sayesinde bizden önce gelen çocuk, düşündüklerimiz ve yaptıklarımız.

 

Katıksız kötülük üzerine bir çalışma olan The Three Stigmata of Palmer Eldritch isimli romanımdaki esas kahraman, Eldritch’le karşılaştıktan sonra Dünya’ya geri döner ve bir bildiri yazar. Bu kısa bölüm romanın başında yer almaktadır. Aslında bu paragraf romanın kendisidir; geri kalan bölümler bir tür otopsi, hatta bir paragraflık kitabın temsil ettiği her şeyin ortaya çıktığı ani bir geçmişe dönüş. Üzerinde aylarca emek harcadığım yetmiş beş bin kelime temelde kitabın konusunu oluşturan kısa bir ifadeyi anlatmaktadır. (Bu arada Almanca baskıda bu bölüm yer almıyor). Bu ifade benim inancımın temel ilkesidir – iyi veya kötü bir Tanrı ya da her iki özelliği de içinde barındıran bir Tanrı’ya değil, kendimize olan inancımızın ifadesidir. Aşağıda yer verdiğim bu sözler söylemek zorunda olduğum ve söylemek istediğim her şeyi içeriyor:

“Söylemek istediğim, her şeye rağmen, sadece topraktan yaratıldığımız üzerine düşünmeniz gerektiğidir. Kabul etmek gerekir ki, bel bağlanacak pek bir şeyimiz yoktur. Kötü bir başlangıç olduğunu söyleyebilirim ama üzerinde düşündüğümüzde çok da kötü durumda olmadığımızı görüyorum. Bu nedenle, içinde bulunduğumuz berbat durumda bile bunu başarabileceğimiz gerçeğiyle yüzleşebildiğimize inanıyorum. Beni anlıyor musunuz?”

 

Bu, aklımda çok tuhaf bir düşünceyle yazı tura atıyor: Belki de bir gün devasa, otomatik bir makine tangır tungur sesler çıkartıp, “Demir pasından geldik,” diye kükreyecek, artık canına tak eden bir başka makine de iç çekerek, “Yine pasa döneceğiz,” diye cevap verecektir. Sonra endişenin vurduğu bereketsiz araziye huzur gelecektir.

 

Çalışma alanımız olan bilimkurgu bizim bulunduğumuz yerden daha ileri düzeye ulaşan türümüzün yaşam döngüsünün bu kısmıyla ilgilenir. Ancak, eğer bu doğru bir yaşam döngüsü ise gelecek kısmı bir anlamda gerçekleşmiştir. Ya da en azından, neredeyse matematiksel bir kesinlik temelinde, gelecekteki kayıp tam sayıları bizim geçmişi oluşturduğumuz bir sıra dâhilinde detaylarıyla gösterebiliriz. İlk tam sayı: Toprak Ana kültürü. Ardından, Sparta’dan Roma’ya, Faşist İtalya’dan Almanya ve SSCB’ye uzanan sert ve otoriter toplumlarıyla eril dünyevi tanrılar. Ortaçağdaki Pietá heykellerinin özlemle beklediği şey şu olabilir: Hâlâ yaşayan Toprak Ana’nın kollarında bir kez daha doğduğu rahme sessiz bir dönüş için uzanan ölü dünyevi tanrı. Sanırım tarihimizin üçüncü, belki de son aşamasına girdik ve bizim çalışma alanımızın öngördüğü bu toplum geçmişten tanıdığımız iki uygarlıktan çok farklı olacaktır. Bu, iki bölümlü bir döngü değildir: Memeleri sütle ne kadar dolu olursa olsun, ebedi Tanrı Ana kültüne dönmek için eril dünyevi tanrı toplum çağının sonuna henüz gelmedik; önümüzde yeni bir dönem uzanıyor. Muhtemelen bunun ötesinde de daha fazlası, yani şu andaki bakışımıza göre eşsiz ve belirsiz bir şeyler bulunuyor. Ben şahsen bu kadar uzağı öngöremiyorum. Benim bütün görebildiğim, anlama, tamamlama ya da yaşayan bir gerçeklik olan ortaçağ Pietá heykeli, bugünkü çevremizin tamamı, bizi harekete geçiren canlı bir dış çevre. En azından şimdilik. Ben bu durumdan memnunum; onun kollarında böyle pinekleyerek uzandığım ve hâlâ hayatta olduğum için mutluyum – Henry Vaughan’ın [on yedinci yüzyılda yaşayan metafizik şair] dediği gibi: “Görünmez, ama hafif aydınlık.”

 

Binlerce yıl öncesinden, psionik diyebileceğimiz bir ortaçağ sanatçısının ellerinden çıkan bir Pietá heykelinin, günümüz esin kaynağının bir benzeşisi, fakat geleceğin öngörüsel bir sanat eseri olduğunu söyleyebilir miyiz? Bugün bizimle olanın, yani 20. yüzyıl dünyasında bize âşina ve tanıdık gelenin, 13. yüzyılda yaşayan Hıristiyan dünyası mensuplarının her gün gördüğü Pietá heykellerinin uzak geleceğin küçük insanları olduğu söylenebilir. İsterseniz işe, rustik Pietá heykellerine bakarak bu heykeller üzerine biz bilimkurgu yazarlarının 21. yüzyıl toplumunda kafa yorduğunu öngören 13. yüzyıl Fransa’sının dindar bir köyünü hayal ederek başlayalım. Şimdi, tıpkı bir Bergman filminde olduğu gibi, günümüze geçiş yapalım. İçimizden biri… pardon, neye bakıyordu?

 

Döngü ve geri dönüşüm. Modern dünyamızda Pietá çirkin, sıradan ve alelade. Kederli, ebedi annesinin kollarındaki ölü İsa yok, ama alüminyumdan yapılmış binlerce Budweiser bira kutusunun oluşturduğu yirmi beş metre yüksekliğindeki tepeleri, kepçelerin gürültüyle boşalttığı, tangır tungur sesler çıkaran, parçalanan, ezilen, yukarıdan aşağı yağmur gibi dökülen bilgisayar kontrollü, otomatik çalışan, homeostatik devasa bir Budweiser fabrikası atık kutuları yeni bir hayata, içini yeni canlı malzemelerle doldurup geri dönüştürmek için göğsünde topluyor – bir öyküde [“Autofac” (1955)] buna otomatik fabrika adını vermiştim. Üstelik bir önceki malzemenin aynısını dolduruyor. Ya da Budweiser laboratuvarının kimyagerleri Tanrı’nın planını ebedi ilerleme adına tamamlıyor olmalı ki bu malzemeler her seferinde bir öncekinden daha kaliteli oluyor.

 

Aziz Pavlus, Korintliler 1 mektubunda, “Şimdi her şeyi aynada silik bir görüntü gibi görüyoruz,” der. Bir gün gelecek ve Korintliler 1, “Şimdi her şeyi pasif kızılötesi ışınların ardındaki silik görüntüler gibi görüyoruz,” diye yazılacak. Acaba Orwell’ın 1984 romanındaki gibi bir tarayıcı kamera sürekli takip ediyor mudur? Peki, programları izlediğimiz gibi televizyonumuzun tüpü de bizi izliyor mudur ya da bizim yaptığımız gibi şaşırıyor veya sıkılıyor mudur ya da onun amansız yüzünde gördüklerimizle bizim eğlendiğimiz gibi o da bizim yaptıklarımızla eğleniyor mudur?

 

Bu, bana kalırsa fazlasıyla kötümser ve paranoyak bir düşünce. Korintliler 1’in şu şekilde yazılacağına inanıyorum: “Pasif kızılötesi ışın bizi karanlıkta izliyor.” Elbette kim olduğumuzu anlamak için bu yetersiz kalır. Çünkü sadece birbirimizi değil, kendimizi bile anlamıyoruz. Belki bu da iyi bir şeydir, çünkü bu hâlâ sürprizler yapmaya hazır olduğumuz anlamına geliyor ve böyle şeylerden hoşlanmayan otoritelerin aksine bizim adımıza hareket eden bu şans olayları hoşumuza gider.

 

Bu arada sürprizler, –bu düşünce sizde de sürpriz etkisi yapabilir– paranoyaklar için bir tür panzehirdir. Ya da daha kesin söylemek gerekirse, sürprizlerle çok sık, hatta arada sırada karşılaşılan bir şekilde yaşamak sizin paranoyak olmadığınızın işaretidir; çünkü paranoyak açısından hiçbir şey sürpriz değildir, her şey onun beklediği gibi olur hatta bazen daha fazlası meydana gelir. Her şey onun sistemine uygundur. Oysa bize göre ortada bir sistem yoktur, belki de bütün sistemler –yani evrenle ilgili her şeyi kapsayan, her şeyi açıklayan hipotezler gibi hareket eden teorik, sözlü, sembolik, semantik vb. açık ve kesin ifadeler– paranoyanın klinik tablosudur. Esrarengiz, anlamsız, zıt, düşmanca davranan ve hepsinden önemlisi açıklanamaz bir şekilde samimi ve bağışlayıcı, başka bir deyişle, karmaşık, kurnaz, üstü biraz kapalı, derin, anlaşılması zor ve çok sevilen bir insanın diğerine davranışına, kısacası insana çok benzeyen sözde cansız çevreden memnuniyet duymalıyız. Bazen birazcık da korkmalıyız tabii. Çünkü bu sürekli yanlış anlaşılıyor. Bilemediğimiz veya emin olamadığımız bir şeye inanmak ve tahmin yürütmek zorundayız. Düşündüğünüz, sizin yaptığınız ya da öylesine varolan bir şey değil, fakat anlık, geçici bir hevesle insanı cesaretlendiriyor ve sonra da yüzüstü bırakıyor ya da en azından öyle yapıyormuş gibi görünüyor. Gerçekte ne olduğunu hiç bilemeyebiliriz. Ama en azından böylesi paranoyakların, kendi kendini aldatan, hayatı mağlup eden sahte kuşkusuzluğundan daha iyi değil mi? Bu durumu bir dostum esprili bir dille sanırım şöyle dile getirmişti: “Doktor, birileri yemeğime bir şeyler katıp beni paranoyak yapıyor [sic: muhtemelen “paranoyak yapmak için” şeklindedir].” Doktorun sorması gereken şey, yemeğine o şeyleri ücretsiz mi kattıkları, yoksa ondan bunun için para mı aldıkları sorusu olmalıydı.

 

Hepimizin bildiği tarihi bir bilimkurgu çalışmasına son kez geri dönelim: İncil. Çalışma alanımla ilgili öykülerin bazılarında bilgisayarlar bu görkemli kitabın bölümlerinin çıktısını verirler. Bununla ilgili olarak ben de gelecekteki topluma dair şöyle bir fikir ileri sürüyorum: Bir bilgisayar, bir insan çıktısını verir.

 

Ya da, eğer bundan bir şey çıkmazsa, ikinci bir seçim yapıp mukayesede çok zayıf kalsa da, İncil’in küçük yazılı halinin çıktısını verebilir: “Başlangıçta son vardı.” Yoksa tersi mi olmalı? “Sonda başlangıç vardı.” Her neyse. Zamanda rastlantısallık hangisinin gerçekleşeceğini belirleyecektir. Bu seçimi yapmak zorunda kalmadığım için şanslıyım.

 

Belki de, bir bilgisayara bu cümlelerden birini verdiğinde gerekli kararı bilgisayarı kullanan android verecektir. Buna rağmen, eğer android zihniyetle ilgili düşüncelerimde haklıysam, android bir karara varamayacak ve iki cümlenin de çıktısını alıp, hatta başlangıçtan beri varolan bir kaosa bile sebep olmayan, kendi kendini geçersiz kılan bir hiçlik yaratacaktır. Ancak bir android muhtemelen bunun üstesinden gelebilir; bir tür karar verme yetisi olduğu için bir cümleyi “doğru” diye alıntılayarak seçmesi muhtemeldir. Ama hiçbir android –bu terimle insan olmayan bir şeyi değerlendirdiğimi hatırlayacak ve fark edeceksiniz– benim tanıdığım ışıltılı gözlü genç kızın yaptığını yapmayı aklından bile geçiremez; çünkü bu genç kızın yaptığı biraz tuhaf, etik açıdan ya da en azından geleneksel anlamda bazı açılardan sorgulanabilir bir şey de olsa, bana göre tamamen insani bir özelliği yansıtmaktadır ve yine bana göre, bu insani özellik neşeli bir isyan ruhu ve her ne kadar ruhani olmasa da enerji dolu cesaret ve eşsizlik örneğidir:

 

Genç kız bir gün arabasını kullanırken kasalar dolusu Coca-Cola taşıyan bir kamyonu takip ettiğini fark etti, kamyonun arkası kasalarla tıka basa doluydu. Kamyon park ettiğinde, o da kendi arabasını hemen kamyonun arkasına park etti ve arabasının bagajını toplayabildiği tüm Coca-Cola şişesi kasalarıyla doldurdu. Haftalar sonra bile, onun ve arkadaşlarının bir sürü bedava Coca-Cola’sı olmuştu. Şişeler boşaldığı zaman genç kız boşları markete götürüyor ve depozito parası alıyordu.

 

Bu duruma şunu söyleyebilirim: Tanrı onu korusun. Umarım sonsuza dek yaşar ve Coca-Cola şirketi, telefon şirketi ve kızılötesi tarayıcıları ve keskin nişancı dürbünleriyle diğer bütün firmalar yok olur gider. Metaller, taşlar, kablolar ve ağlar hiçbir zaman hayat bulmadılar. Ama o ve arkadaşları –yani bizim insan temelli geleceğimiz, bizim küçük şarkılarımız– gerçekten yaşadılar. İncil, “İnsan ruhunun göğe yükseldiğini ve canavarların nefesinin Yeryüzü’nün derinliklerine çekildiğini kim bilir?” diye sorar. Bir gün, İncil’in gelecekteki bir baskısında, “İnsan ruhunun göğe yükseldiğini ve androidlerin nefesinin yeraltına indiğini kim bilir?” diye yazacaktır. Öldüklerinde androidlerin ruhları nereye gider? Ama eğer yaşayamazlarsa ölemezler de. Ölmezlerse her zaman bizimle birlikte olacaklar demektir. Acaba gerçekten ruhları var mıdır? Peki ya bizim ruhumuz var mıdır?

 

Düşünüyorum da, İncil’in bize söylediği şey hepimizin aynı yere gideceği. Ama bu yer bir mezarlık değil, bilakis bundan öte bir yaşam. Yani gelecekteki dünya.

 

Teşekkür ederim.

[1] Tropizm. (ç. n.)

[2] Distopya. (ç. n.)

[3] (Fr.) Ağızdan çıkan ses. (ç. n.)

[4] Blue Box: Bedava telefon hatlarına verilen isimdir. 1990’lı yıllardan önce 2600-2400 hz. frekanslarında sinyal gönderip hat almayı ve bedava görüşme yapmayı mümkün kılan sistem.

[5] (İng.) Monoamine Oxidase Inhibitor. Antidepresan ilaçlarda bulunan, serotonin ve dopamin salgılanmasını artırmaya yardımcı olan madde. (ç. n.)

[6] Ölü İsa’yı kucağında taşıyan Meryem heykeli. (ç. n.)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s