LACAN – KATOLİKLERE SÖYLEV

 

Lacan1.jpg

Türkçesi: Deniz Kurt
Editör: Şenol Erdoğan
Konferans Duyurusu

Freud’un geliştirdiği insan davranışının bilinçdışı tarafından belirlendiği görüşü kültürün her alanını etkiledi. Peki analitik uygulama için yaygınlaşmalarıyla ilginç manzaralar oluşturan normalleştirme ideallerine mi indirgenecek? Dr. Jacques Lacan’ın psikanaliz camiasını çalışma prensipleri bakımından oldukça zorlayıcı bir öğretiyle test ettiği herkesçe bilinen bir gerçek. Lacan hayatını adadığı işi tarafsız bir biçimde sunmak için kusurlu bir objektivizmin himayesinden dışarı adım atmanın gerekliliğine inanarak Prof. Jean Delay’in [St. Anne Hospital’daki] departmanında yedi sene boyunca son derece seçkin bir pratisyen hekim ekibini yetiştirdiği Seminer’inde bu sene Freudyenizm’in ahlaki sonuçlarını ele almaya başladı.

Böyle bir sunumun, psikanalizin özellikle mahrem düzlemde değerlendirilmesi sebebiyle halkın ilgisini uyandıracağını düşündü. Böylelikle bugün bu konuda eğitimi olmayan bir kitleyi psikanalizin özüne inme gayesiyle tanıştırma riskini göze aldı. Dr. Jacques Lacan sevginin üstünlüğü, komşu yardımlaşması gibi Hristiyan ahlak ilkelerinin temelini oluşturan dogmaların yalnızca dindar insanlara terk edilemeyeceğini söyler. Bununla birlikte Freud’un eleştirilerinde sıklıkla küstahlık sınırını aşan bir fenomenoloji tarafından itham edildiği önyargılardan sıyrılarak bu meseleyi hak ettiği ulvi ölçeğinde ifade etmiş olması belki de bizi şaşırtabilir. Dolayısıyla, Dr. Lacan’ın bu iki konuşma için bize verdiği ve dilediği şekilde değişiklik yapma hakkını saklı tuttuğu alt başlıklar şöyle:

  1. Ahlak Konusunda Freud Ne Dediğini Biliyor
  2. Psikanaliz Günümüzün Gerektirdiği Türden bir Etik Oluşturabilir Mi?

Felsefeciler bugün burada bir ihtimal hedonizmin geleneksel konumunu aklamayı öğrenecekler; duygusallar mutluluk araştırmalarını sınırlandırmayı, görev odaklılar özgeciliğin yanılsamalarını gözden geçirmeyi, hovardalar -evet onlar bile- ölümünün el sürmediği buyruklarında Tanrı’nın sesini duymayı, ve spiritüel kişiler de arzunun nostaljisinin merkezindeki Şey’i yeniden konumlandırmayı.

  1. Ahlak Konusunda Freud Ne Dediğini Biliyor

Bayanlar ve Baylar,

Canon Van Camp her zamanki incelikli nezaketiyle Faculté Universitaire Saint-Louis’de alanımla ilgili bir konuşma yapmamı rica ettiğinde -ta Ekim’de oluyor bu- başlamak üzere olan okul yılı için belirlediğim konuyu seçmek çok kolay oldu. Bu konu psikanalizde etik oluyor.

Burada özellikle bazı yanlış anlaşılmaların önüne geçmek için tercihimi etkileyen bazı koşul ve durumları anlatacağım. Bir psikanalistin konuşmasına gelen kimse genellikle çok tartışmalı bir alan olan psikanalizin bir başka savunmasını veya herkesin bildiği gibi teoride sağaltıcı bir yapısı olan meziyetleriyle ilgili görüşleri işitmeyi bekler. Bu tam olarak bu akşam yapmayacağım şey.

Böylece sizi aslında bu dönem bu araştırma için sizden çok daha uygun bir eğitim almış olması gereken bir izleyici topluluğuyla tartışmayı planladığım konunun tam ortasına doğru rehberlik etmek gibi zor bir işe soyunmuş bulundum. Konuya olan ilginiz ve her birinizin yüzünde gördüğüm dikkat bir şey fark ettirmiyor, çünkü seminerime katılanlar bu konuda yedi ya da sekiz yıldır eğitim alıyorlar.

Bu yıl verdiğim ders açıkçası çoğunlukla kaçınılan bir tema üzerine; psikanalizin, psikanalizin ortaya koyabileceği, gerektirebileceği veya içerebileceği ahlaki değerlerin ve psikanalizin ahlaki düzlemde bir ihtimal atmamızı sağlayacağı gözüpek adımın etik tesiri.

  1. Açık sözlü olmak gerekirse, karşınızda durmakta olan adamın eğitim görmüş herkes gibi benim de kefil olduğum üzere, psikanalize adım atmadan önce etik açısından konumunu saptamaya çalışacak kadar vakti olmuştur. Burada bahsettiğim kendini teoride konumlandırmak, ya da bir ihtimal gençlikte yaşanan birtakım deneyimler sonucu Tanrı aracılığıyla.

Hal böyleyken, çok yakında ömrünün yarısını kendisine anlatılan ve itiraf edilen [s’avouent] hayatları dinleyerek geçirdiğini söyleyebilecek kadar uzun zamandır psikanalizin içindedir. Dinler. Dinlerim. Neredeyse 28 yıldır dinlediğim bu hayatların değerini ölçebilecek yeterliliğe sahip değilim. Dinleyiciliğimin kurallarını oluşturan sessizliğin amaçlarından birisi de tam olarak sevgiyi baskılamak. Bu yüzden minik ve eşsiz sırlarına ihanet etmeyeceğim. Ancak burada beyan etmek istediğim bir şey var.

Kalan günlerimi geçirmeyi umduğum şu anki pozisyonumu geride bıraktığım zaman bu mevkide bir yan ürün olarak heyecan yaratıcı bir şey kalacağını düşünüyorum. Şu şekilde ifade edilebilecek, tabiri caizse masum bir sorgu ya da belki bir skandal:

Her biri belli bir bilgiyi destekleyen veya belli bir bilgiyle desteklenen bu iyi ve yardımsever adamlar nasıl oluyor da geleneğin şu sıralar felsefedeki son gelişme olmak üzere türlü isimler verdiği bu işe, (en kusurlu olanların en kökleşmiş kısımları olduğunu söyleyebileceğim) bu varoluş işine atılıp illüzyonların cazip ağına düşecek kadar kendilerini koyveriyor, fırsatları ellerinden kaçırıyor, ve en iyi ihtimalle bile şimdiye dek hayal kırıklığı dışında bir şey getirmeyen yetersiz bir gerçekliğe erişmekten öteye geçemeyip tutkularını şekillendiren tözlerinin yitip gitmesine izin verebiliyorlar?

Deneyimlerim bana böyle gösterdi. Bir psikanalist olarak bana göre tutkumu şekillendiren etik konusunda miras bıraktığım soru bu.

Evet, Hegel’e göre gerçek olan her şeyin rasyonel olduğunu biliyorum. Ancak ben bunun tam tersinin, rasyonel her şeyin gerçek olduğu fikrinin de küçümsenmemesi gerektiğini düşünenlerdenim. Bununla ilgili yalnızca ufak bir sorun var; rasyonel ve gerçek arasında bocalayanların çoğunun bu ikilinin rahatlatıcı bağdaşırlığının farkına varmamaları. Mantık yürütenleri suçlayacak kadar ileri gider miyim? Bu üzerinde fazlasıyla konuşulmuş karşıtlığın en kaygı verici uygulamalarından biri profesörlerin öğrettiklerinin gerçek olması ve öğretilenin hatalı olması halinde bile her türlü diğer gerçekle aynı şekilde, sonsuz ve öngörülemez etkiyi göstermesi. Bu beni durup düşünmeye itiyor.

Bir hastaya gerçeklik [reél] kırıntısına doğru hevesli sıçrayışında eşlik ederken onunla birlikte çağdaş psikolojinin model mi yoksa bir karikatür mü oluşturduğunu kestiremediğim aptallık mezhebi olarak adlandıracağım bir alanda savruluyorum. Şöyle ki, ego hem sentez hem de bütünleşmeye bağlı bir denklem olarak kabul edilir. Bilinç evrendeki yaşamın doruk noktası, evrim ise bilinçli evrenin var olma yolu olarak düşünülür. İnsan hayatındaki dramatik gerilimleri gülünçlük derecesine indirgeme amacıyla bu önerme bireyin psikolojik gelişimine ve davranışlar bütününe kayıtsız şartsız uygulanır. Bunların hepsi şu gerçeği maskeler: Bir bireyin somut dünyasında, hayatını yönlendirecek ve doğal gelişiminin de beslediği progresif bir öz farkındalığın karışık patikalarında ona yol göstererek hem kendi içindeki huzuru hem de dünyanın geri kalanının onayını elde ettiği bir mutluluğa ulaştıracak bir kesinliğine işaret eden hiç ama hiçbir şey yoktur.

Nihayetinde düzeltildiğini gördüğümüz deneylerin kolektif mirası sayesinde modern psikoloji adı altında somutlaşan bulamacın etkinliğini gözardı edecek değilim. İçinde etkisi yok denemeyecek, tektipleşme ve hatta toplumsal istismar konusunda ilginç uygulamalara yol açabilecek naçizane öneriler bulmak olası. Ancak sorun şu ki, bu anlayış elimizde bahsi geçen etkileri yaratmak için git gide daha çok vaka biriktirecek acizlik konusunda çaresiz. İnsan kendi arzusuna ayak uydurmada giderek acizleşir. Hatta bu acizliği cinsel tetiklenmeyi kaybettirecek raddeye bile ulaşabilir. Bunu kaybetmese bile kişi arzu nesnesini nasıl bulacağını bilemez hale gelir, arayışında hüsran dışında hiçbir şey bulamaz ve kendini keşfetme şansını kademe kademe yok eden bir eziyet içinde yaşar.

Nevroz düzeyinde gölgeler arasında olup bitenlere Freud ani bir şekilde ışık tuttu. Bodrum katına yaptığı keşfin yarattığı patlama gerçeğin müjdecisiydi. Bu gerçek ise arzu hakkında.

  1. Arzu basit bir şey değildir. Ne ilkeldir, ne de hayvanca, hele bayağı hiç değildir. Belirleyici karakterini eğitimcilik hayatımın ikinci sömestirinden bu yana ispatlamaya çalıştığım komple bir ifadenin neticesi, bileşimi veya bütünüdür. Bu konuda susmak bilmem, belki de bir noktada size nedenini açıklamalıyım.

Arzunun belirleyiciliği anlam yüklü ya da arketipik olmasından kaynaklanmaz. Kısa bir giriş yapmam gerekirse, arzu anlayış psikolojisi denen şeyin bir uzantısının, mikro/makrokozmik natüralizme ya da İyonya’daki bilgi kavramına bir dönüşün, veya genetik psikanalizin bugünlerde dediği gibi temel somut deneyimlerin simgesel reprodüksiyonunun temsili değildir. Bu sonuncusu, bir semptomu ortaya çıkaran ilerlemeyle sağaltıcı yoldaki gerilemeyi ayırt edemeyen basit bir sonuca varır, çocuğun annesine duyduğu bağımlılık ilişkisindeki stereotipik hüsranın etrafında çok katmanlı bir bağlantı kurar.

Bu sadece benzerlikten ibarettir ve hatanın kaynağı burada yatar. Arzu, Freud’un çalışmalarında etik düşüncenin yeni nesnesi olarak  kullanıldığına göre Freud’un maksadına uygun olarak yeniden konumlandırılmalıdır.

Freudyen bilinçdışının en temel özelliği en olmayacak noktada bile tercüme edilebilir olmasıdır. Başka bir deyişle, bir semptomun, diyelim histerik bir semptomun en uç noktası bile doğası gereği deşifre edilmemiştir, bu demektir ki deşifre edilebilir. Semptom bilinçdışına yalnızca geçici olarak tercüme edilebilir olana katılarak yansısa da böyledir.

Tercüme edilebilene teknik olarak gösteren denir. Bu iki boyutu olan bir öğedir. Eş zamanlı olarak yerini alabilecek bir dizi başka öğeye bağlıdır ve art zamanlı kullanıma yani anlamlı bir  zincir oluşturmaya uygundur.

Hakikaten de bilinçdışında öznenin farkında olmadığı ve sürekli tekrarlayan gösterenler bulunur. Bu, bugün bu odaya gelmeden önce gördüğüm binaların önlerindeki billboardlarda akan ışıklı reklamlara benziyor. Klinik tedavi uzmanları için o gösterenleri ilginç kılan ise doğru koşullar altında esasında kendileriyle aynı doğaya sahip olan bilinçli dilimize, hakim olduğumuz tüm retoriğe eklenebiliyor olmaları. Bu da tahmin ettiğimizden çok daha geniş kapsamlı. Şimdi işin diyalektik boyutundan uzaklaşacağım.

Şimdi bana bu gösteren öğelerin ne olduklarını soracaksınız. Gösterenleri en basit haliyle, tipografik harfler aracılığıyla anlatacağım.

Harflerin bir anlam ifade etmediğini söyleyebilirisiniz. Ancak bu tamamen doğru değil. Çin harflerini düşünün. Sözlüğe bakarsanız o harfler için bizim sözcüklerimiz gibi azımsanmayacak genişlikte anlamlar bulacaksınız. Bu ne anlama geliyor? Size bu cevabı verirken ne demeye çalışıyorum? Sandığınız gibi değil, çünkü bu demektir ki Çin harflerinin anlamlarının tıpkı bizim sözcüklerimiz gibi toplu kullanım boyutu var.

Açıkçası, anlam kendisini karşı tarafın önceden almış bulunduğu bir kullanımın modifikasyonu olan bir harf veya sözcük dizisinden doğar. Bu her şeyden önce, bu dizinin edindiği her [yeni] anlam, yeni tekrarlardaki gerçeklikler birbirlerine ne kadar yabancı olursa olsun önceden bağlantılı olduğu bir anlamdan geliyor demektir. Bu boyuta tüm gerçekliği şiire dönüştüren metonomi adını veriyorum. Öte yandan bu aynı zamanda her yeni anlamın bir gösterenin diğeriyle değiştirilmesiyle türetildiği anlamına gelir. Bu da gerçekliği şiirle dolduran metaforun boyutudur. Bilinçdışı düzleminde olup biten budur. Yani, eğer belli dilbilimsel yapıların kullanımının dil tanımı için yeterli olduğunu düşünürsek bilinçdışı yapısı gereği bir dildir.

Şiir zaten bu düzlemde işlemez mi? Her şey bizi bu yönde düşünmeye itiyor. Hadi gördüğümüzü sınırlandırmaya çalışalım. Klinik çalışmalar somut dile ve davranışımıza dair gösteren damgası vurabileceğimiz her şeye sızan etkileri göstererek bunu doğruluyor. Bu aranızda az buçuk bilgili olanları psikanalizin çıkış noktasına -rüyaların yorumlanması, dil sürçmeleri ve hatta şakalar- geri götürecek ve daha ileri seviyedekileri de bilgi birikimimizi artırmaya yönelik çabalara doğru itecektir.

Nasıl yani, arzumuzu hiyeroglif gibi okumamız mı lazım? Hayır. Az önce bahsettiğim rüyalar, dil sürçmeleri, şakalar gibi konularda Freud’un yazmış olduklarına bakın, arzunun hiçbir zaman açıkça telaffuz edilmediğini göreceksiniz. Bilinçdışı arzu bilinçdışı dili öneren kişi veya şeydir.  Bu yüzden konuşan ikincisidir. Bu da demektir ki ne kadar bilinçsiz de olsa doğruyu söylemek mecburiyeti yoktur. Hatta, yalan söyleme imkanının olması esas konuşabilmesi yüzündendir.

Arzu bu dilin asıl niyetine tekabül eder. Fakat konuştuğu müddetçe bilinçten dışlanmış olan özneye sahip bir dilin niyeti ne olabilir? Burada günümüz yorumcularının henüz irdelemeye karar vermediği iyi niyetin ahlaki felsefesi hususunda tamamen yeni birkaç problem ortaya çıkıyor.

En azından Katoliklerin mümtaz ilgisini konuya çekebilmek için uzun zamandır Freud’un doktrinini Pavlov’un çalışmalarının özüyle karşılaştırmaktan daha iyi bir şey bulamamış bir Thomist [Saint Thomas Aquinas (1225-1274) takipçisi] olan benim için durum bu. İlginçtir ki bu sayede geçmişten bugüne hem yorumladığı kişilerin, yani üniversitede onu doktor unvanına layık gören profesörlerin hem de ihanet ettiği söylenebilecek psikanalist meslektaşlarının övgüsüne mazhar oldu. Şu anda buradaki dinleyicilerimin edebi ve psikanalitik yetkinliğine olan hürmetim nedeniyle kendisine karşı duyduğunuz memnuniyetin psikanalizin etik konusunda masaya çıkardığı zorluklara karşı halden anlar bir sessizlikten başka bir şey olduğunu düşünmüyorum. Dil ne kadar niyetten arınmışsa, gerçek ve akıl ermez haliyle hakikatin ta kendisiyle karıştırılmaya o kadar müsait olur diyerek başlayabiliriz bu konuda düşünmeye.

Bundan deşifre edilene dek kimsenin hakikati değildir şeklinde bir sonuç çıkarılabilir mi? “Kendinde şey” olarak bilinemezliğinin bilinirliği dışında usla bir alakası olmayan ama yine de bir söz zinciri kadar “kendi içinde” mükemmel bir yapı oluşturan arzu hakkında ne düşünmemiz gerekir? Aynı zamanda dışlanmış içsellik olan mahremiyetin sınırında rehber olarak Freud felsefi geleneğimizden daha yerinde görünmüyor mu?

Belki burada, mistik mezheplerin ve sapkınlıkların rüzgarında savrulmuş Belçika’da mahremiyet dışlanmamıştır. Bu mahremiyet sorunu politik tercihten çok dini sapkınlık olarak görülmüş olabilir ve idam cezaları insanlar için hayatlarından daha değerli olduğunu kanıtlamadan önce sapkınlığın gizliliği insanların hayatlarında din değiştirme etkisi yaratmıştır.

Şu anda konuştuğum üniversite için bu konunun uygunsuz kaçtığını düşünmediğimi de not düşeyim.

Bu üniversitede -biri mezhepsel, diğeri değil- iki ayrı öğreti akımının beraber yaşayabilmesi şüphesiz gelişmişlik ve hoşgörü göstergesi. Biz de Fransa’da yakın zamanda aynı yolu benimsedik diye yarışmaya çalışırsam ayıp etmiş olurum. Fakat yine de bu ayrılık temsil edilen güçlerin bir tür taklidine yol açıyor. Bunun neticesini acayip bir tarafsızlık olarak nitelendiriyorum. Bu tarafsızlıktan hangi gücün nemalandığını düşünmektense bu güçlerin etkisi altında olan kimsenin zarar görmemesini sağlamak bana daha önemli geliyor.

Hakikat konusunda bu tuhaf bölünme böylece yayıldı. En azından hiçbir mezheple bağlantısı olmadığını söyleyebilen biri olarak etik konusunda Aziz Paul’ün bir vecizesinin Seneca’nınkiler kadar alıntılamaya değer olduğunu düşünüyorum. Eğer birlikte kullanılmazlarsa ikisinin de verdiği mesajın özünden bir şeyler kaybedeceğine inanıyorum.

Başka bir deyişle, bir bölgeyi haklı bir şekilde de olsa inanç mıntıkası olarak görmenin onu bilgiye gönül verenlerin incelemesinden muaf tutmak için yeterli olduğunu düşünmüyorum. Dahası, inananlar için içinde muhakkak bir bilgi [un savoir] vardır.

St. Paul şöyle diyor:

Öyleyse ne söylemeliyiz? Kanun günah mıdır? Tabii ki hayır! Tam tersi, kanun olmasa günahı bilmezdim. Çünkü kanun “Tamah etmeyeceksin.” demese tamahkarlığı bilmezdim. Fakat günah Tanrı’nın buyruğunu fırsat bilip içimde her türlü şeytani arzuyu uyandırdı. Çünkü günah kanun olmadan yaşayamaz. Bir zamanlar kanun yoktu ve ben hayattaydım, ama sonra buyruk gelince günah dirildi ve ben öldüm. Ve gördüm ki hayat getirmesi gereken buyruk, ölüm getirdi. Çünkü buyruktan fırsat bulan günah beni kandırdı, ve böylece beni öldürdü.

[Romans, 7:7-11]

Hala mevcut ve geçerli olmasının yanı sıra bir psikanalist için son derece anlaşılır ve somut olan bu mekanizma hakkında yazılmış bu mesajın söylediklerine inançlı veya inançsız herkes cevap verme ihtiyacı hissedecektir. Doğruyu söylemek gerekirse derslerimin birinde [Seminer VII’de] kendi notlarımı okurken alıntı yaptığımı belirtmeden bu pasaja geçtiğimde öğrencilerim kendi ağzımdan konuşanın artık ben olmadığımı fark ettiler, çünkü sözcüklerin müziği algılanabilir başka bir forma dönüştüren bir ritmi vardı. Öyle de olsa, bu hikayenin müziğinin onlarda yarattığı etki bana şunu kanıtladı; alt yapıları ne olursa olsun daha önce hiç bu metnin anlamını eğitimlerine eklediğim bu derinlikte duymamışlardı.

Bilimin yükünü hafifleteceğinden emin olmadığı alanları göz ardı etmekte belli bir umursamazlığı vardır. Benzer şekilde dinin de sorular sıkıştırmaya başlayınca, iş biraz zorlaşınca problemi bilime havale etmekte çok aceleci davrandığını düşünüyorum..

Din adamlarının cemaatlerini psikanalistlere yönlendirmesinden şikayet ediyor değilim. Kesinlikle doğru şeyi yapıyorlar. Ancak bana batan ufak bir şey var. Böyle yaptıklarında gönderdiklerinin hasta olduğunu vurguluyor ve analizden menşei kötü bile olsa fayda sağlayabileceğini vurguluyorlar gibi geliyor.

İyi niyetli bazı insanları yaraladığımın farkındayım. Umarım ahirette buna rağmen affedilirim, çünkü aynı zamanda bu iyi niyetin kendi içine belli bir niyetsizlik prensibiyle çekilmesini de teşvik etmiş olacağım.

  1. Herkesin bildiği gibi Freud su katılmamış bir materyalistti. Öyleyse böylesine kolay ahlaki sorumluluk problemini neden her zamanki gibi faydacılığa başvurarak çözemedi?

Bu yöntem nihayetinde grubun iyiliği için tavsiye edilen davranış alışkanlığına bağlanır. Oldukça basit olmasının ötesinde doğrudur da. Faydanın cazibesi karşı konulmazdır. Öyle ki, insanlar kendilerini diğerlerinin yaşamak için onların yardımına ihtiyaç duyduğuna inandırır ve ellerindekileri onlara vermenin zevki için kendilerini harap ederler.

İnsan sosyalliğindeki en ilginç fenomenlerden biri şüphesiz budur. Fakat en önemli kısım şudur, faydalı [utile] nesne şaşırtıcı şekilde en fazla sayıda kişiyle paylaşma fikrine götürür, çünkü daha en başında insanlara bu fikri veren fazla sayıda kişiye duydukları ihtiyaçtır.

Buradaki en büyük zorluk sağlanan fayda veya etki alanının ahlakla bir ilgisinin olmamasıdır. Freud’a göre ahlak temelini durmak bilmez bir yasağın yerini aldığı hazzın [jouissance] bastırılmasından alır. Freud tavrını birçok klasik ahlak kuramcısının, gelenekçinin ve hatta soyalistin aksine hiçbir zaman değiştirmemiştir.

Freud bu iptidai kanunun kökenini algılanabilir düzeyde kalan kritik olayların izlerini takip etmek gibi Goethevari bir yöntemle keşfettiğini iddia eder. Ancak tuzağa düşmeyin; filogenezi tekrar yaratan ontogenez burada herkesi ikna etmek amacıyla kullanılan bir anahtar sözcüktür. Buradaki onto gözlerdeki perdedir, çünkü konu bir varlık olarak birey değil, bu ilişkinin dil üzerinden olduğunu varsayarak öznenin varoluşla ilişkisidir. İnsan soyunun somut dilinin geçmişi burada yeniden keşfedilebilir, zira tarihi boyunca insanın başından geçenler öznenin varoluşla ilişkisini değiştirmiştir. Freud’un yer yer kabul eder gözüktüğü edinilmiş özelliklerin kalıtımı alternatifi dışında özneyi belli bir şekilde dilde temellendiren gelenek budur.

Burada hiçbir yorumcunun gündeme getirmemiş olmasından dolayı şaşkınlık duyduğum bir durumun altını çizmek istiyorum; Freud’un çalışmalarının derinlemesine bağlı olduğu özel Yahudi-Hristiyan geleneğini merkezli etik ve Babanın-Adı’nın işlevi, rolü ve figürü.

Freud’un ölümünden kısa bir süre önce tamamlamasına karşın uzun yıllar boyunca aklını meşgul etmiş derin düşüncelerini yazdığı ‘Hz. Musa ve Tektanrıcılık’ adlı kısa kitabı okuyun. Bu kitap adeta Ödipus kompleksinin yaratımıyla başlayan ve yeterince anlaşılamayıp kötü eleştiriler alan ‘Totem ve Tabu’yla devam eden sürecin bitiş noktası ve tamamlanışı. İçinde sevgi ve nefreti üzerinde yoğunlaştıran baba figürünü bulacaksınız. Etken ve edilgen zulmüyle göze çarpan, muazzam ve fevkalade bir figür bu.

Freud’u bu imajı yaratmaya iten ailesi, çocukluğu, küçük ailenin dayanıklı bir ırkın mensubu üretken ve çalışkan babası yaşlı Jacob Freud gibi kişisel sebepleri uzun uzadıya tartışabiliriz. Ancak burada önem teşkil eden Freud’un psikolojini incelemek değil.

Bu konuda söylenecek çok şey var. Bana göre psikolojisi olabildiğince feminendi. Bunun ipuçlarını biyografisinin yazarı öğrencisi Ernest Jones’un “hanımköylü” olarak tanımladığı karısına karşı bağımlılık raddesine varan olağanüstü bir tek eşlilik isteğinde görebiliyorum. Günlük hayatında Freud’u bir baba olarak düşünemiyorum. Ödipus dramasını gerçek anlamıyla deneyimlediğini düşünmüyorum. Yalnızca Dante’nin de bir yerlerde yazdığı tabiri kullanırsak fikir annesiydi.[1]

Yarın akşamki konum, benim Freudyen Şey adını verdiğim olgu ise en başta Freud’un Şey’idir, yani niyet-arzunun taban tabana zıttıdır. Bizim için esas önemli olan Freud’un bu Şey’i nasıl keşfettiğini ve hastalarına doğru izini takip etmeye nereden başladığını tespit etmek.

Totem ve Tabu fobik nesne ve fobik nesnenin Freud’u Baba’nın işlevine yönlendiren işlevi hakkındadır. Bu işlev arzunun tümgüçlülüğüyle korunumu ve bu arzunun bir kenara bırakılmasına yol açan bir yasağın bağıntılı prensipi arasında bir kırılma noktası tesis eder. Burada arzunun gücü dediğimiz şeyi belli analitik geleneğe mensup kişilerin yazdığı düşünce gücüyle [majik düşünce de diyebiliriz] karıştırmayalım. Bu iki prensip etkileri farklı olsa da beraberce güçlenir ve zayıflar. Arzunun tümgüçlülüğü özneyi takip eden bir koruma korkusu oluşturur ve yasak, bir Öteki’ye, kendi bildirdiğinin neyi desteklediği hakkında hiçbir fikri olmayan bilinçdışına transfer etmek için arzunun ifadesini özneden uzaklaştırır.

Totem ve Tabu’nun bize öğrettiğine göre babanın arzuyu etkili bir şekilde yasaklayabilmesinin tek nedeni ölü ve dahası ölü olduğu gerçeğinden bihaber olmasıdır. Modern insanı Tanrı’nın ölü olduğunu bildiğine inanan insan olarak görürsek Freud’un modern insana sunduğu mit budur.

Freud neden böyle çelişkili bir tutum takınıyor? İnsan arzusunun gittikçe tehditkar bir hale geldiğini ve bununla birlikte yasağın da gerekliliği ve sertliğinin arttığını göstermek için. Tanrı öldüğüne göre, artık hiçbir şeye izin yok. Ödipus kompleksinin çöküşü babanın ardından tutulan yastır, ancak bu da bizi kalıcı bir sonuca götürür; yani süperego dediğimiz kimliğe. Sevilmemiş baba kişinin kendini suçlamasının yığıldığı kimlik haline gelir. Freud böylece bizi kendi kanıt silsilesini antik bir mitle dokuduğu bir noktaya getirir. Bu mit mahvolmuş dünyanın yaralı, kayıp veya hadım edilmiş esrarengiz Kral’daki bir şeye tabi olduğudur.[2]

Babanın işlevinin neyi temsil ettiğini en ince detayına kadar incelemeli ve en hassas ayrımları göz önünde bulundurmaya özen göstermeliyiz; özellikle de sembolik olgu olarak nitelendirdiğim, nevroz yapısının merkezini belirleyen sapma veya eksikliklerin yan ürünlerine ev sahipliği yapan yasakları koyan ve kuralları uygulayan yetkili merci baba ile Freud için daima göz önünde ve canlı olmasına rağmen çağdaş analizlerin devamlı gözardı ettiği gerçek babanın tesiri arasındaki ayrımları. Bu tesir iyi ve faydalı olduğunda bile işlevsel olarak tahrip edici ve hatta kötücül sonuçlara yol açabilir.

Zamanımızın azlığından dolayı konuyla ilgili klinik olarak kanıtlanmış detaylara giremiyor ve sizi aydınlatamıyorum. Her ne kadar kişisel bir dini eğilime veya inanca sahip olduğuna dair iddiaları yalanlamış olsa da eğer Freud’un etikle ilgili ön plana koyduğu bir şey varsa bu muhakkak göz önünde bulundurmamız gereken belli bir sahnede oynanan bir dramdır demekle yetinelim. Freud bu şekilde ifade edilen herhangi bir deneyimi dini olarak nitelendirmeye tenezzül etmez, çünkü bunu evrensel olarak değerlendirir. Ama yine de bu konuda kullandığı ifadelerde Yahudi-Hristiyan dini geleneğinin tarih içinde geliştirip kullandığı terimlerden faydalanır.

Freud için tektanrıcılığın önemi nedir? Freud tüm öğrencileri gibi tanrıların sayısız ve arzu nesneleri gibi değişken, adeta yaşayan metaforlar olduğunu bilir. Fakat tek Tanrı için bu geçerli değildir. Freud eğer tek Tanrı prototipini Akhenaton’un gerçekleştirdiği Mısır din devrimindeki tarihi Güneş modelinde arıyorsa, bu kendi geleneğinin On Emir’i veren ruhani Tanrı modeliyle bir bağlantı kurmak içindir.

Şey’in psikolojisi fenomeninin ırksal kökenini reddetmek amacıyla Musa’yı Mısırlı sayması Freud’un ilk modeli benimsediğini gösterir. İkinci modelle de Freud görünmez olanın üstünlüğünü ifade eder. İnanç ve yasa üzerine kurulu baba-çocuk ilişkisinin gözle görülür bedensellik üzerine kurulu anne-çocuk ilişkisinden öncelikli bulunması Freud’un karakteristik özelliğidir. Bunlar Freud’un kendi tabirleri.

Baba’nın işlevinin yüceltilebilir değeri, sonuçlarının su yüzüne çıkardığı sözel, hatta şiirsel formuyla aynı anda vurgulanır. Çünkü Freud daha formalist bir papazlık geleneği tarafından bastırılmış olan tektanrıcılığın yıllar geçtikçe İsrail tarihinde yeniden belirmesini peygamber geleneğine dayandırır. Kutsal Kitap’a uygun bir imgeyle bu dönüş temelde kurtuluş dramındaki ilkel Baba figürüne saldırının tekrarlanmasını mümkün kılan yolu açmıştır ve bu saldırı enikonu cüretkarlaşmıştır. Hala Freud’un söylediklerini özetliyorum.

Freudyen teorinin cesaret, ilgi ve gerçek soruyla yüzleşmeyle ilgili söylediklerinin yanında Freud’u Tanrı’nın varlığına inanmama veya yokluğuna inanma konusunda suçlamanın pek önemi kalmadığını düşünüyorum. Teorinin bu temel özelliklerinin altını çizmemin nedeni budur. Söz konusu dram evrensel insan ölçeğinde sahneye konmuştur. Bu bağlamda Freud iddialı bir şekilde tüm etik çerçevenin, en azından İsa’nın Taklidi yolunda ilerleme amacı gütmeyen tüm sistemlerin ötesine geçer.

Freud’un yolu insan düzeyindedir diyebilir miyiz? Böyle bir şey söylemeyi pek istemem. Yarın Freud’u hümanist geleneğe göre konumlandırmaya çalıştığımı göreceksiniz diye düşünüyorum.

Bu bağlamda bana göre insanın yazgısı ananke’sinin, yani zorunluluğunun olduğu her yerdeki bir logos tarafından belirlenir. Bu logos bir üstyapı değildir. Daha çok bir altyapıdır; çünkü niyeti besler, insan olmanın eksikliklerini ortaya koyar ve hayatı çile ve fedakarlıkla yontar.

Hayır, Freud’un görüşü hümanist değildir. Bu tabiri kullanmamıza izin veren hiçbir şey yok. Ancak hoşgörülü ve ılımlıdır. Sözcüğün günümüzde edindiği nahoş anlamlara rağmen insancıldır diyelim. Ancak ilginçtir ki, ilerici değildir. Ne içkin bir özgürlüğe, ne bilinçliliğe ne de kitlelere inancı vardır. Bu bakımdan Freud şaşırtıcı bir şekilde burjuva katmanının etik anlayışından ayrılır. Ancak nasıl tıpkı diğerleri gibi ahlaki düzen ve devlete hizmeti öngören Doğu’da hüküm süren etik gibi günümüzde var olan her sisteme karşı isyan edemeyecekse, burjuvanın etiğine da isyan edememiştir.

Freud’un görüşü bundan tamamen farklıdır. Acı ona göre kendi başına işe yaramazdır. Uygarlığın hoşnutsuzluğu ona göre şuna varmıştır: Gittikçe kötüye varmak uğruna çekilmiş onca acı. En iyi insanlar kendilerinden en çok şey bekleyenlerdir. Bu noktada kitlelere olduğu kadar elit tabakaya da birkaç dakika rahat verelim.

Bu amansız diyalektiğin ortasındayken bu gülünç bir inkar değil mi? Yarın böyle olmadığını göstermeyi umuyorum.

Antik Yunan geleneğinin öğretisine göre ahlak üç katmanlıdır; en yüksek iyi [Summum Bonum], namus ve fayda.

Freud’un bakış açısına göre zevk en yüksek iyi değildir. Ancak ahlak zevki reddetmez. Freud iyi diye bir şeyin olmadığını ve en yüksek iyinin gösterilemeyeceğini belirtir.

Freud’un niyeti psikanalizi günümüz için bir namus el kitabına dönüştürmek değildir. Jung’dan ve Jung’un şaşırtıcı bir şekilde Katolik ve hatta Protestan çevrelerde sanki pagan bilgeliği veya kocakarı büyücülüğü Tanrı’ya giden yolları yeniden açabilecekmiş gibi rağbet gören dindarlığından olabildiğince uzaktır.

Suçluluk duygusunun köklerini hiçbir bireyin ne hesabını verebileceği ne de hesabını vermek mecburiyetinde olduğu asal bir suçla bağlantılı olduğu bilinçdışı düzeyden aldığını bize Freud’un öğrettiğini unutmayalım. Arzu söze dökülemezken bile artık dilin ölçeği olduğuna göre, suçluluk insanın içinde en derininde yatar.

Eminim burada beni durduracaksınız. Bir düşün, ne diyorsun sen? Olumsuzun olmadığı yerde mantık mı olur? Kesinlikle, Freud bilinçdışında olumsuzun olmadığını söyledi ve gösterdi; ancak konuyu titizlikle incelersek olumsuzun esasında bilinçdışından geldiğini görürüz. Fransızcada cümlenin anlamı için illa gerekmeyen kulak tırmalayıcı “ne” ifadesi bunu güzel bir örneğidir. “Je crains qu’il ne vienne” cümlesi gelmesinden korkuyorum anlamına gelir, ancak aynı zamanda gelmesini ne denli istediğimi de ifade eder. Freud bize arzu ve arzunun hükmünün el ele dolaştığı gerçeğin düğümünün kalbinden seslenir. [Fransızcada düğüm (neoud) ve değil (ne) sözcüklerinin telaffuzu aynıdır.] Bu sayede arzunun doğasının insanın varoluşundaki [l’etant] payı insanın olmak istediği şeyden daha azdır.

Freud, insan ve esrarengiz bir şekilde kendisiyle de zıt düşen doğa arasında bir uzlaşmayı ve insanın içinde bulunduğu ızdıraba aklın kısıtlı vaktiyle ara verebileceğini belirtir. Umarım bunu size gösterişe veya reform ateşine kapılmadan ve Erasmus’un da değindiği gibi artık kendini bile aşmış bir akılsızlık veya çılgınlığa düşmeden gösterebilirim.

  1. Psikanaliz Günümüzün Gerektirdiği Türden bir Etik Oluşturabilir Mi?

Monsenyör, Bayanlar ve Baylar,

Dün gece sizi Freud, etik konusundaki tavrı ve amacının samimiyeti ile ilgili birkaç üstünkörü değerlendirmeyle bıraktım.

Freud’un Hristiyanlığın “Komşunu kendin gibi seveceksin” emrine zannettiğinden çok daha yakın olduğunu düşünüyorum. Bunu, aşırı ve buyurucu bulduğu için ya da kendine Hristiyan diyen bir toplumda bile bariz sonuçları yüzünden dalga geçilen bir öğreti olması nedeniyle asla kabul etmemiştir. Ancak hakkında çalışmalar yaptığı da bir gerçek.

Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları adlı hayret uyandıran eserinde bu konu üzerinde durur. Metnin tümü ifadedeki “kendin gibi” kısmını irdeler. Maske düşürenlerin sahip olduğu türden şüpheci yaklaşımı Freud’un “kendin gibi” demeden önce duraklamasına neden olur. Burada söz konusu olan sevginin önemidir. Freud öz-sevginin ne kadar olumlu etkileri olduğunun farkındadır, hem de sanrıların içten kaynaklandığını bilen biri olarak herkesten fazla. Yazdığı şudur, “Sie lieben also den Wahn wie sich selbst”, sanrılarını da kendileri gibi severler. Bu güce “narsizm” teşhisi koymuştur ve bu gücün psikanalistleri bocalatan gizli bir diyalektiği vardır. Bunu kavramsallaştırabilmek için psikanalitik teoriye simgesel, imgesel ve gerçek arasındaki tamamen metodolojik ayrımı soktum. Şöyle anlatayım:

Şüphesiz kendimi yaşamın doyumsuzluk ve kararsızlığıyla çalkalanan, kabarıp alçalan daimi bir tutkuyla seviyor, bir yandan da bu tutkunun dibinde, bütünlüğünü tuzla buz edip etrafa saçarak devamlı yenileyen yaranın pansumanını yapıyorum. Başka bir deyişle, bedenime Freud’un fiziksel enerjinin merkezine oturttuğu karakteristik enerjiyle bağlıyım, yani Freud’un libido adını verdiği, bedenleri üreme amacıyla birbirine iten Eros’la.

Ancak zihinsel bir şehvetle bağlanmış olduğum bir ego olduğu müddetçe sevdiğim şey nabzı ve çarpıntıları bariz bir şekilde kontrolümün dışında olan bedenimin kendisi değil, bana bedenimi Gestalt’ıyla, formuyla gösteren yanıltıcı bir imge. Ben ne denli çirkin, ufak ve acınasıysam o da o denli güzel, büyük, güçlü. Kendimi yanlış tanıdığım ölçüde sevebiliyorum. Aslında küçük harfle başlayan bir ötekiyi [autre] seviyorum. Bu yüzden öğrencilerim bu terime “küçük öteki” adını veriyorlar.

Benzerimde sevdiğim tek şeyin onda gördüğüm kendim olması gayet doğaldır. Psikanalizin bize öğrettikleri hakkında belirttiklerim yalnızca nevrotik bağlanımda değil, özgeciliğin ister eğitici veya ailevi, ister hayırsever, ister totaliter veya liberal her türlü yaygın, genel çeşidi için geçerlidir. İnsanın aslında istediği, zavallı yaratığın geniş sağrısında özgeciliğe tepki olarak bir titreşim görmektir ve öz-sevgisi [amour-propre] dışında aktardığı hiçbir şey yoktur. Bu sevgi, varsayılan meziyetlerini araştıran ahlak kuramcıları tarafından aşırı ve hatta debdebeli örneklerinde kuşkusuz uzun zaman önce fark edilmiştir. Ancak psikanalitik inceleme sayesinde egoyu deri bir tulumla [autre], avken avcı olan karanlığın korkunçluğuyla, ve görsel formunun boşluğuyla [vanité] özdeşleştirebiliyoruz. Bu “ayna evresi” tabiriyle ifade ettiğim şeyin etik çehresidir.

Freud’dan öğrendiğimiz üzere ego üst üste kabuklar gibi yığılmış kimliklerden meydana gelir. Bu kabuklar hazır giyim etiketi de taşısalar tuhaf kombinasyonlar oluşturan bir tür gardrop gibidirler. İnsan hayali formlarıyla özdeşleşebilmesi nedeniyle yanıltıcı olsun olmasın özyeterlilik kılığına kaçınılmaz bir şekilde aldanır ve varlığının özünü ayırt edebildiğini sanısına kapılır, ne var ki bu imge katiyen kişinin kendisini içermez. Eğer sabit bir imgeyse, ancak yüz buruşturmaları, esnekliği, parçalanması ve koparılan parçalarının rüzgara savrulmasıyla dünyadaki yerini anlamaya başlayabiliriz. Yine de dünyanın kendi suretinde yaratıldığına inanmaktan vazgeçmesi ve harıl harıl bütün dünyaya yaydığı gösterenler formunda bu suret vasıtasıyla yeniden keşfettiği şeyin bu dünyanın tözü olduğunun farkına varması uzun zaman almıştır.

Burada doğal bilimsel düşüncenin ve bugün gibi bir zamanla boy ölçüşebilecek düzeyde bir etiği sorgulamanın kritik öneme sahip olduğunu görebiliyoruz.

Bilimsel düşünce, sezgilerimiz ve dünya bir zamanlar uyum içinde olmuşsa bile, bu uyumu yeniden sağlayabilecek aşkınsal bir estetikten geriye hiçbir şey kalmadığını ortaya çıkarmıştır. Bundan böyle somut gerçeklikle evrensel insan arasında bir analoji kurulamaz. Somut gerçeklik tümüyle ve her anlamda insandışıdır. Artık elimizdeki bir co-naissance [“bilgi” anlamına gelen connaissance ve “doğma” anlamına gelen naissance ile yapılmış bir kelime oyunu] veya bizi görünüşlerin benzerliğine götüren bir ortak-doğallık problemi değildir. Yerde ve gökte neyin ne olduğunu biliyoruz -ki Tanrı ikisinde de değil- ve problem teknolojimizin [techniques] yarattığı ayrışımlardan doğmaktadır.

Belki beni düzeltmek isteyeceksiniz ama teknoloji derken kastettiğim, “İnsanlığa hizmet eden insan teknolojisi.” Tabii ki merkezinde bir bakıma özgür bırakılmış bilim yatsa da teknoloji mükemmelliğiyle sonsuzluğunu işaret eden kürelerin ve insan eyleminin kalbinde hissedilen o gücün zarif Gestalt’ının antropomorfizmini bir kenara bırakarak bir yararlılık boyutu da edinmiştir.[3]

Bilimimiz küçük işaretlerin ve denklemlerin bilimidir. Newton’ı haklı Descartes’ı haksız buldukça kavranamaz olanı ele alır. Bu tür bir bilimin atomsal bir hal alması tesadüf değildir, çünkü gösterene atomcu bir yaklaşımın ürünü olarak yapılandırılmıştır. İnsanlar psikolojiyi de bu atomculuk çerçevesinde yeniden inşa etmek istediler, ancak iş kendimizi anlamaya gelince karşı çıktık. Aynı atomculuğun bizim içimizde de yaşadığının ayırdına varamadık. Bu nedenle Freud tamamen katılıp katılmadığını söyleyemesek de, konuya psikolojik atomculuk kuramlarıyla giriş yapar. Freud için çağrışım öğeleri deneyimle arındırılması gereken düşünceler değildir. Onları her şeyden önce yapının gizli, radikal kısmıyla ilişkili gösterenler olarak görür. Bu kısım, bir şeyin başka bir şeyin yerini almak kaydıyla onu temsil ettiği değiştirim sürecinin en önemli noktasıdır.

Burada “temsil” sözcüğünün anlamı resimdekinden tamamen farklıdır. Anschauung’da gerçek [réel] bize bir tür striptiz yapmaktadır.[4] Dahası, Freud bilinçdışının dokusundaki temsil edeni vurgulayan Vorstellung sözcüğünü kullanmaktan kaçınıp bastırılanın altını çizen Vorstellungsrepräsentanz sözcüğünü tercih ederek bu ayrımı açıkça ifade eder.

Burada daha fazla detaya girmeyeceğim. Amacım felsefi bir yapıya kaymak değil, tecrübemin en yakınımdaki örnekleri arasında yolumu bulmak. Tecrübeme tanık göstermek için, ağızlarından “anlamak” lafını düşürmeyenlerin kaçınılmaz akıbeti olan anlayış kıtlığından olumsuz değerlendirmeler yapmış ehemmiyetsiz eleştirmenlere rağmen Freud’a başvuruyorsam, çalışmalarında Freud’un dediğiyle [dire] bizim için keşfettiği Şey arasında düşünce tarihinde ender rastlanan bir bağlaşım, bir uyuşum bulduğum içindir. Çalışmalarının berraklığına söylenecek söz zaten yok, ama bizim için keşfettiklerine bakarak orada burada yaptığı bilinçlilik vurgusunun ikinci planda yer aldığını söyleyecek kadar ileri gideceğim.

Freud’da temsiller artık Apollo’daki temsiller değildir. Artık temel bir hedef noktaları vardır. Nörolojik aygıtımız içimizde ihtiyaçlarımıza cevap bulacak halüsinasyonlar görmemizi sağlayacak şekilde çalışır. Bir kayaya yapışmış bir istiridyenin reaksiyon tipini düşündüğümüzde büyük bir ilerleme kaydetmiş olduğumuz söylenebilir belki, ancak bizi beğeniye bağlı bir deneme yanılma yönteminin merhametine bırakması açısından tehlikelidir. Son tahlilde rüya görmediğimizden emin olmak için kendimizi çimdiklememiz gerekir. Freud’un ruhu yöneten çift yönlü ilke hakkında ifade ettikleri için şöyle bir şema sunabiliriz; haz ilkesi ve gerçeklik ilkesi, zira insanın dünyayla sözümona doğal ilişkisinin fizyolojisi bu iki ilkede ifade edilmektedir.

Böyle bir davranışsal adaptasyon teorisinin bakış açısının yarattığı çelişkinin üzerinde çok durmayacağım, çünkü bu teori yeniden belli bir davranış bilimi mefhumu oluşturma amacı güder. Freud içindeki bütünüyle bilinçdışı etkileri keşfettiğine göre, bu [fiziksel] aygıtın şemasında etkin işleyişinin bize ne sunduğunu görmeliyiz.

İnsanlar bilinçdışının çift yönlü ilke düzeyinde yanında getirdiği evirtimi olduğu haliyle algılamadılar. Bune evirtim yerine bu ilkelerin normal şartlar altında ilişkili olduğu öğelere bir itiraz da diyebiliriz.

Gerçeklik ilkesinin işlevi ihtiyacın giderilmesiyle ve özellikle kendisine episodik olarak bilinç vasıtasıyla bağlanmış olanla ilgilenmektir. Bağlı olduğu öğeler ilkel narsist imgeyi ilgilendirdiğinden bilinç en önemli duyu olan görmeye bağlıdır. Buna karşılık, muhakeme yeteneği de dahil olmak üzere düşünme süreçlerinin tümü zevk ilkesinin hükmündedir. Bulundukları bilinçdışından yalnızca dilim kuramlaştırmasıyla çıkarılır ve düşünülür hale getirilirler. Düşünülebilir olmalarının yegane gereksinimi dün de söylediğim gibi halihazırda dilin yapısına uygun olarak düzenlenmiş olmalarıdır.

Bilinçdışının var olmasının asıl nedeni insanın varlığını bir cahillik halinde sürdürdüğünün içten içe farkında olmasıdır. Bu demektir ki iştah, sempati veya zevk gibi insanda uyanan her türlü duygu zihnindeki bir bölmeyi pas geçer ve insanın maruz kaldığı her deneyimin önceden olumlanmış bir gösterenin rehberliğinde yöneldiği Şey’den kaçınır.

Bunların hepsini Freud’un Fliess’le mektuplaşmalarını oluşturan Entwurf’undan [Bilimsel bir Psikoloji Projesi] eşeleyip çıkarmadım. Orada yeterince açık, fakat değeri ancak çürütülemez bir uygulamaya giden yol açan fikrin ana hatlarının göstererek anlaşılabilir. Freud’un Wissbegierde dediği dilimize “bilme aşkı” olarak çevrilebilecek cupido sciendi ile libidonun nihai yönelimi arasında gösterdiği yakın ilinti, etkisini bütün çocukların gelişimindeki sayısız belirleyici özellikte gösteren  geniş çaplı bir olgudur.

Yine de bu Şey bir nesne değildir ve asla olamaz. Çünkü sonu [terme] ancak varsayımsal bir özne anlamlı yapının ardında gözden kaybolduğu (sona erdiği değil) takdirde bu öznenin bir bağıntısıdır. Gerçekten de, niyet bu yapının daha özne konuşmaya başlamadan önce de var olduğunu gösterir ve herhangi bir onaylanma talebinde bulunmadan önce kendisini taşıyıcıya söz aracılığıyla gerçek kılar. Buradan hareketle Şey, dili kullanan ve kendini sözle ifade eden her canlının dilin dünyada kendini dışa vurmasından çektiği acıyı işaretler. Böylelikle varlık yaşama Eros’unun bütünleştirici itkisinin [tendance] sınırlandırmasıyla karşılaştığı her yerde görülür.

Freud’un çalışmalarındaki bütünlüğe yönelik bu itki organizmasal veya biyolojik seviyededir. Ancak, doğal bilimlerin en genci biyoloji dendiğinde anladığımız şeyle alakası yoktur. Bedenin başlıca deliklerinin erotikleştirilmiş bir yansımasıdır. Freud’un insanların oral, anal veya genital sözümona “nesne ilişkileri kuramı” çıkarımı yapmak istediği cinsellik tanımı budur. Bu nesne ilişkileri kavramı tam olarak karışıklık diyemesek de derin bir muğlaklık içerir. Çünkü doğal bir bağıntıya gelişimsel normlar kisvesi altında kamufle edilmiş karakteristik bir değer atfeder.

Bu tip karışıklıklar yüzünden, İsa’nın “ağır yükler bağlayıp insanların sırtına yükleyenlere” [Matta 23:4] ettiği beddua insanın tatminsizliğinin kökeninde kişisel bir eksikliğin [tare] yattığı ön kabulüne sıcak bakanlara bir darbedir.

Freud, sevgi bağlamında değer yitiminin sebeplerini kaç asırlık ontolojik safsatalardan çok daha başarılı bir şekilde tespit etmekle birlikte, bunları önce Ödipal drama bağlamıştır; başka bir deyişle, öznedeki daha derinde bir bölünmeyi ortaya koyan dramatik bir çatışmaya, bir Urverdrangung’a, yani arkaik bir bastırmaya. Böylece, şefkat adını verdiği akışın ve arzunun yollarını ayıran ikincil bir bastırmaya yer bıraksa da Freud’un hiçbir zaman doğası gereği yapısal bu çatışmaya radikal bir çare sunacak cesareti olmamıştır. Şimdiye kadarki ilkel veya modern tüm karakter tipolojilerinden ayrılan libidinal tipler olarak nitelendirdiği sınıflandırmasının amacı insan cinselliğinde katiyen onulmaz derecede çarpık bir şeyler olduğunu kanıtlama noktasına geldiğini açıkça ortaya koymaktır.

Freud’un azılı din karşıtı bir Aufklärung [aydınlanma] yandaşı olduğunun bilinmesine rağmen Ernest Jones’un büyük hayranlık duyduğu ustasını yazmış olduğu ölüm ilanında ister istemez kilise düşünürlerinin himayesine yerleştirmesinin nedeni kuşkusuz Freud’un kader anlayışıdır.

Devam edelim. Modern uygar insanın yaşamının her yanına nüfuz eden tedirginliğin sorumlusunu cinsel ahlak olarak görse de, Freud hiçbir zaman bu ahlak anlayışını daha düzgün yapılandırmaya dair sunabileceği genel bir çözümü olduğu iddiasında bulunmaz.

Psikanalistlerin kişinin [gerçeklikle] libidinal iletişimini ölçmek için icat ettikleri nesne, standartıyla tüm gerçekliğin öznenin dünyayla ilişkisinin bir cinsi olduğu bilgisini verdi. Bu ilişki doymak bilmez ve zapt edicidir; veya insanlar ahlakileştirme niyeti taşıyan bir terim kullandıkları için Fransa’daki psikanaliz savunucularının en başından beri süsleme ihtiyacı hissettikleri, genital ilişkinin huzurlu gelişini haber veren özgeci veya özverili bir “adanmışlık” [oblative] tabiriyle de nitelendirilebilir. Yazık, insan arzusunun temel sapıklığını duygusal gerileme anlamına geliyor diye genital öncesi evrenin karanlığına bastırmak psikanalistin görevi midir? Kadim gizemlerden öğrendiğimiz “Eros kara bir Tanrı’dır” gerçeğini unutturmak mıdır görevi?

Söz konusu nesne ancak hüsranın analizin yumuşatma işini üstlendiği etkileri için kabataslak bir suçlama yolu çizer. Yaptığı bir tek analizin ortopedik kullanımının zenginlik ve eşsizliğine gölge düşürdüğü çok daha komplike sekansları gizlemektir.

Fonksiyonunun temel eşitsizliğindeki fallusun eşsiz, iktidarlı rolü Öteki’nin hadımının üstesinden gelmenin iki yolunda yer alır. Erkeklik diyalektiği, “o yoksa erkek de yoktur” cümlesiyle formüle edilebilir; halbuki dişilik erken yaşta bir eksiklik hissi yaşar ve sonuç olarak yaptığı doğumun meyvesinin biyolojik cinsiyeti ne olursa olsun onda fallusun sembolik varlığını arzular.

Daha önce değindiğim Osiris’in parçalanmasında ayrılan üçüncü obje fallus arzunun fantezilerine müdahale etmesi veya içine yedirilmesine bağlı olarak en gizli metonomik işlevi gösterir.[5] Bununla bu fantezinin, bilinçli dilde ego olarak konuşan öznenin kimliğine tekabül eden bilinçdışı zincirin düzeyinde olduğunu söylemek istiyorum. Fantezide özne kendisini Öteki düzeyinde nasıl istiyorsa öyle hisseder. Bu sefer büyük harfli Öteki’dir; başka bir deyişle sığınacağı liman ve bilinç olmadan gerçek olduğu yerdedir. Burada, arzu denen katı yoklukta kendisini yaratır.

Arzunun nesnesi yoktur. Olduğunda da garipliklerinin gösterdiği üzere normal ya da değil, anlık ya da kalıcı bir şekilde Şey’in sınırlarını göstermeyi becermiş tesadüfi ve geçici bir nesnedir. Başka bir deyişle Şey insanın tutkusunun daha kısa veya daha uzun geçişlerle ve periyodik dönüşlerle etrafındaki kasılmasını sıkılaştırdığı hiçliktir.

Hiçlik tutkusuyla dolu ağız saplantısı anoreksiyada kişi sevgiyi yansıtan bir tür eksiklik arzular. Pintinin tutkusu sevgili sandığının içindekilerin indirgendiği hiçliğedir. Eksik olmayı bu hiçlikle buluşturan cinsel ilişki olmasa insanın tutkusu nasıl tatmin olurdu?

Bu nedenle bir kadın hem ihtiyacını hem de eksikliğini gideren kişiden içten içe hoşnut olabilir. Fakat ihtiyaçlarının giderilmesi bir kadınınkinden daha garanti olsa da erkek onun ötesinde olmak-isteğini arar ve bu nedenle değişkenliğe ya da daha kesin olmak gerekirse arzu nesnesini çoğaltmaya meyillidir. Eşcinsellikte fetişizmle bu çoğaltmanın ilişkisi psikanalitik teoriye her zaman isabetli ve düzgün bir şekilde aktarılmamışsa da analitik uygulamada merakla incelenmiştir.

Ancak yine de iş hazza gelince kadınların kayırıldığını düşünmüyorum. Yaşadıkları zorluklar arz yetersizliğinden kaynaklanıyor değil, büyük ihtimalle daha derin. Ekibimiz Dutch Society of Psychoanalyis’le yakın bir zamanda bu konuyla ilgili ortak bir çalışmaya başlayacak olsa da, burada daha fazla ayrıntıya girme niyetim yok.

En azından hiçliğin bizi cinselliğimiz ve varoluşumuz konusunda sorguya çektiği içimizdeki boşluktaki topolojik zincirleri size aktarmayı başarabildim mi? Burası komşumuzu kendimiz gibi sevdiğimiz yer, çünkü aynısı onun içinde de var.

Elbette başka hiçbir şey bize bu yer kadar yakın değil. Dini vurgularına rağmen Sürrealistlerin babaları arasında saydıkları bir şairin sözlerini ödünç alacağım. Bahsettiğim şair Humilis adını kullanan Germain Nouveau.

Frère, ô doux mendiant qui chantes en plein vent,
Aime-toi, comme l’air du ciel aime le vent.

Frère, poussant les bœufs dans les mottes de terre,
Aime-toi, comme aux champs la glèbe aime la terre.

Frère, qui fais le vin du sang des raisins d’or,
Aime-toi, comme un cep aime ses grappes d’or.

Frère, qui fais le pain, croûte dorée et mie.
Aime-toi, comme au four la croûte aime la mie.

Frère, qui fais l’habit, joyeux tisseur de drap,
Aime-toi, comme en lui la laine aime le drap.

Frère, dont le bateau fend l’azur vert des vagues,
Aime-toi, comme en mer les flots aiment les vagues.

Frère, joueur de luth, gai marieur de sons,
Aime-toi, comme on sent la corde aimer les sons.

Mais en Dieu, Frère, sache aimer comme toi-même
Ton frère, et, quel qu’il soit, qu’il soit comme toi-même.

 

 

[Kardeşim, ah tatlı dilenci rüzgarda şarkı söylersin,

Kendini sev, gökteki havanın rüzgarı sevdiği gibi.

 

Kardeşim, arasında toprağın öküzlerini sürersin,

Kendini sev, tarlalarda toprağın dünyayı sevdiği gibi.

 

Kardeşim, kan kırmızı üzümlerden şarap yaparsın,

Kendini sev, asmanın altın salkımlarını sevdiği gibi.

 

Kardeşim, dışı altın içi ak ekmekler yaparsın,

Kendini sev, fırında dışın içi sevdiği gibi

 

Kardeşim, kumaş dokur, neşeyle örgü örersin,

Kendini sev, yünün kumaşı sevdiği gibi.

 

Kardeşim, kayığınla mavi yeşil suları yararsın,

Kendini sev, derin denizin dalgaları sevdiği gibi.

 

Kardeşim, flüt çalar, şen şakrak müzik yaparsın,

Kendini sev, yayın sese duyduğu sevgi gibi.

 

Ama Tanrı için, Kardeşim, kardeşini sevebil,

Kendin gibi, her ne olursa, kendin gibi bil.]

 

Komşunu sevme emri işte böyledir.

Freud’un burada bu duanın üstüne küçük dilini yutmuş bir şekilde kalmaya hakkı var. Çünkü psikanalitik uygulamanın gösterdiği ve analizlerin kesin bir keşif olarak ifade ettiği üzere nefretin komşuya duyulan sevgiyi bir gölge gibi takip etmesine yol açan duygusal bir ikilem var, çünkü komşu aynı zamanda bize en yabancı olan.

O halde nasıl olur da, başına bela olup onu tanımamızı sağlayacak tek feryadı ağzından alma amaçlı sınavlara tabi tutmayız? Kant tamamen burjuva pratik zekasının evrensel bir kural olarak farz edilmesi halinde neye tosladığını nasıl görmüyor? Bunun için verdiği kanıtların insanın güçsüzlüğü dışında desteği yok. İnsanın güçsüzlüğü de Sade’nin sunduğu çıplak bedeni kabul ediyor; herkes için sınırsız haz. Bunun için sadizmden fazlasına, mutlak ya da başka bir deyişle imkansız bir sevgiye ihtiyaç var.

Şu anda Seminer’ime katılanları üzerinde durmaya yönelttiğim yüceltme işlevinin anahtar noktası bu değil mi? İnsan Şey’le çeşitli şekillerde uzlaşmaya çalışır. Temel sanatlarda onu eskiden beri süregelen ittifaklarının temellendiği vazonun boşluğunda resmeder; din içinde Şey’e karşı korku uyandırır ve ondan belli bir uzaklıkta durmasını sağlar; ve bilim, Şey’e inanmadığı halde şu anda gördüğümüz üzere onun asli habisliğiyle yüz yüze gelmiştir.

Trieb [dürtü], Freud’un teorisinde birincil ve son derece anlaşılmaz bir kavramdır ve ölüm içgüdüsünün formu ve formülasyonunu altüst etmiş, müritlerini cin çarpmışa çevirmiştir. Ölüm içgüdüsü, hakkında bir şey bilmek istemediğimizde Şey’in cevabıdır. O da bizim hakkımızda hiçbir şey bilmez.

Fakat bu da insanın varoluşunu kendi dayanaklarının aleyhine döndüren bir tür yüceltme değil mi? Freud’un dediğine göre yüceltilmeye insanın içindeki diğer tüm güçlerden daha meyilli olan libido, modern insanın yalnızlığına yanıt olarak verdiği yüceltmenin son meyvesi değil mi?

Bu kadar hızlı ilerleme konusunda daha ihtiyatlı olmalıyım!

Şey’in yeni yollarını bulmak için tek aracımız olan kuralları iyi koruyalım. Bunlar Şey’in etrafını saran dilin kurallarıdır.

Size daha önce Freud’un uygulamasının kalbinde yatan bir soru yöneltmiştim. Belki de bunu yapmam saçmaydı, çünkü psikolojide uzmanlıktaki tuzaklardan en yetkin görünenler bile kolay kolay kaçamaz.

İsa’nın psikolojisini tartıştığımız dersler oldu bile diyebilirim. Bu ne demek oluyor? Arzusunu nasıl kavrayabileceğimizi anlamak için mi gerekti?

Ben sonucu müphem bir şey öğretiyorum. Özür dilemem gerek. Bu işe beni karşı konulmaz bir zorunluluk yönlendirdi ve beni bugün karşınıza çıkaran da bunun umuyorum ki anlamanıza yardımcı olacak küçük bir parçası.

Ancak burada olmaktan [être ] dolayı mutlu değilim. Benim yerim burada değil, benimle konuşan bir hastanın başucunda.

Bu nedenle felsefeci ayağa kalkıp İbn Arabi’ye olduğu gibi saygı ve muhabbetle dolup taşarak beni selamlamasın, sonunda bana sarılıp “Evet” demesin.[6]

Tabii ki İbn Arabi gibi ben de “Evet” diyerek cevap veririm. Onu anladığımı görünce sevinci iyice artar.

Ancak, bu sevinci uyandıranın ne olduğunu fark edince de, “Hayır” diye eklemek zorunda kalırım.

[1]Mère Intelligence” aslında Paul Valéry’nin Poésie’sinden alınmıştır.

 

 

 

[2] Kronos ve Uranüs

[3] Kopernik (daha doğrusu Kepler) devrimine bir gönderme. Gökteki cisimlerin mükemmel yuvarlak yörüngeleri olduğu inancını terk etme. Benzer olarak bilinci insan eyleminin merkezinden eden Freud devrimi.

[4] Anschauung Almancadaki anschauen fiilinden gelir. Bir sanat eseri bağlamında bakmak, seyretmek anlamına gelir.

[5] Set tarafından parçalara ayrıldıktan sonra karısı İsis Osiris’in penis dışında bütün parçalarını bulup onu hayata döndürür.

[6] İbn Arabi İbn Rüşd’le karşılaştığında ona yalnızca “evet” “hayır” cevapları vermiştir.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s