LACAN – Dinin Zaferi

Lacan1

Türkçesi: Deniz Kurt

Editör: Şenol Erdoğan

 

 

  1. Yöneticilik, Eğitimcilik ve Analistlik

Neden psikanalistliğin savunulacak tarafı olmayan bir iş olduğunu söylüyorsunuz?

Bunu söyleyen ilk kişi olmadığımı belirtmiştim. Analistlik konusunda sözüne güvenebileceğimiz biri olan Freud demişti aynısını.

Freud başka işleri de bu başlık altına toplamıştı. Bunlardan biri de yöneticilikti. Bu da zaten herkesin rağbet ettiği işlerin savunulacak yanı olmadığını gösterir, zira yöneticilik için aday sıkıntısı yaşandığı görülmemiştir. Aynısı psikanaliz için de geçerlidir. Talipten bol bir şey yoktur.

Freud analistlik ve yöneticiliğe eğitimciliği de eklemiştir.

Eğitimcilik alanında aday sayısı iyice fazladır. Avantajlı bir iş olarak nam salmıştır. Demek istediğim, aday sayısının çokluğundan başka, bu adayların arasında onay mührü basılıp eğitme yetkisi verilenlerin sayısı da azımsanmayacak kadar yüksektir. Bu demek değildir ki yetki verilenlerin eğitimcilik hakkında en ufak bir fikri var. İnsanlar birini eğitirken tam olarak ne yapmaya çalıştıklarını kavramazlar. Ufak bir fikir kırıntısı edinmeye çalışsalar da hakkında pek kafa yormazlar.

Her şeye rağmen en azından zaman zaman onların da tedirgin olduğunu gösteren tek işaret analistlerin son derece aşina oldukları endişe duygusudur. Eğitimin ne olduğunu düşünmeye başladıklarında kıskıvrak endişenin pençesine düşerler. Bu endişeyi gidermek için insan doğasına dair belli başlı “insanlık kavramları” gibi sayısız çare vardır. İnsan doğasına dair kavramlar kişiden kişiye büyük farklılıklar göstermesine rağmen kimse bunun farkındaymış gibi davranmaz.

Son zamanlarda Alain’s’in öğrencilerinden Jean Château’nun editörlüğünü yaptığı eğitimle ilgili çok hoş bir kitap serisi ilgimi çekti. Henüz tamamını okumadım. Tek kelimeyle çarpıcı. Plato’dan başlayıp birtakım pedagogları inceleyerek devam ediyor. Okurken eğitimin kökünde insan yaratmaya dair belli bir fikrin yattığını görüyorsunuz; sanki insanı yaratan eğitimmiş gibi.

Halbuki, işin doğrusu insanı eğitmek gereksizdir. Tüm eğitimini kendisi edinir. Öyle ya da böyle eğitir kendisini. Elbet bir şey öğrenmek zorunda kalacak ve bunun için dirsek çürütecektir. Eğitimciler, bu konuda yardımcı olabileceklerine inanan kişilerdir. Hatta insanın insan sayılabilmesi için belli minimum bir donanıma sahip olmasının şart olduğunu düşünür ve bunun eğitimle sağlanabileceğine inanırlar. Tamamen hatalı sayılmazlar. Gerçekten de insanların birbirine tahammül edebilmesi için belli bir eğitim şart.

Buna karşılık elimizde analistimiz var.

Yönetmek ve eğitmek artık hatırlanamayacak kadar eski zamanlardan bu yana var oldukları için analiz etmekten farklıdır. İkisi her yerdedir ve asla bitmez. Öte yandan analistin bir geleneği yoktur. Daha yeni gelmiştir. Böylece en olmayacak işler arasından yeni bir tane yükselmiştir. Arkamızda kerteriz alacağımız yalnızca bir yüzyıl olduğu için bu işi yapmaktan dolayı pek memnun analist sayısı çok azdır. Yeni olması mesleğin zorlu karakterini iyice perçinler.

İlkinden bu yana analistler bu işi sıfırdan keşfetmek durumunda kaldılar ve zorlu karakterinin açıkça farkına vardılar. Mesleği yönetim ve eğitim alanlarına doğru genişlettiler. Analiz sayesinde daha emekleme safhasındayken bile yönetici ve eğitimcilerin son tahlilde ne yaptıkları konusunda pek fikri sahibi olmadıklarını gördüler. Bunun onları durdurmadığını, hatta yarım işlerini yamalak yaptıklarını gördüler. Sonuçta yöneticiler gereklidir ve yöneticiler yönetir. Bu bir gerçek. Dahası, herkes birileri yönettiği için memnundur da.

O zaman Plato’ya geri geliyoruz.

Evet Plato’ya dönüyoruz. Plato’ya dönmek ne kolay. Plato’nun sayısız basmakalıp sözü var ve doğal olarak onlara geri geliyoruz.

Analistin uygun işlevini kazanması diğer işlevlerine ışık tutmamızı mümkün kılar. Tamamen yeni olan analitik işlevin varlığından doğan ilişkiyi ve diğerlerini nasıl aydınlattığını açıklamaya seminerimin bir senesini adadım [Seminer XVII, The Other Side of Psychoanalysis]. Bu beni bu işlevlerin ortak olmayan bağlantılarını göstermeye itti. Eğer bunlar ortak olsaydı birbirlerinden farkları olmazdı. Yer değiştiren ve dönüp duran dört ufak unsur sayesinde ne kadar kolay ele alınabileceklerini gösterdim. Bu ortaya çok ilginç şeyler çıkardı.

  1. Bilim Adamlarının Endişesi

Freud için tabu olan ve hakkında hiç konuşmadığı bir şey bilim adamının işidir. O da çok zorlu bir meslektir, ancak şansına henüz böyle olduğundan haberi yoktur. Bilim adamları için endişe nöbetleri daha yeni yeni başlıyor.

Onlarınki diğer benzer endişe nöbetlerinden daha mühim değildir. Endişe bütünüyle beyhude [futile] ve işe yaramaz [foireuse] bir şeydir. Yine de son zamanlarda laboratuarlarında ciddi ciddi çalışırken bir anda alarma geçip etekleri tutuşarak “Ya bir gün muhteşem işler başardığımız o minik bakterilerle gerçekten fevkalade tahrip edici bir icat yaparsak ve biri laboratuardan alıp götürürse” diye sayıklayan bilimadamlarını görmek çok komik.

Henüz böyle bir şey olmadı. O kadar ileri gidilmedi. Ancak her şeye dayanıklı, durdurulamaz bir bakteri fikri ufaktan kafalarında oluşmaya başladı. Bu, dünyada yaşayan özellikle insan gibi tüm boktan şeyleri silip süpürürdü. Böylece bir anda sorumluluk sancılarına boğuldular. Birtakım deneyleri bütünüyle yasakladılar.

Belki de çok kötü bir fikir değildir bu. Belki gerçekten de yaptıkları çok tehlikeli sonuçlar doğurabilir. Ben böyle düşünmüyorum. Hayvanlar alemi yok edilemez. Bakteriler bizim için hepsinden kurtulamaz. Fakat bilim adamı tipik bir endişe nöbeti geçirdi ve geçici de olsa bir yasak ilan edildi. Kendilerine bakterilerle ilgili bazı deneylere kalkışmadan önce tekrar düşünmeleri gerektiğini tembihlediler. Her şeye rağmen biyologların eseri gerçek bir musibetle karşı karşıya kalsak ne de rahatlardık. Ne büyük zafer olurdu. İnsan sonunda herhangi bir başarı elde etmiş olurdu böylece; kendi yıkımını. Diğer her şeyden üstün olduğunun gerçek bir işareti olurdu. Üstelik sadece kendi değil dünya üzerindeki tüm yaşamı yok ederdi. İşte bu insanın gerçekten bir şeyler yapabileceğini gösterirdi. Gelgelelim bu fikir şimdilik üç buçuk attırıyor. Henüz oraya gelmedik.

Bilimin ufak endişe nöbetleri haricinde ne yaptığı konusunda fikri olmadığı için, bu bir süre daha böyle devam edecek. Büyük ihtimalle Freud yüzünden hiç kimse sonuç veren bir bilimin yöneten veya eğiten bir bilim kadar olasılık dışı olduğunu söylemeyi aklından bile geçirmedi. Yine de artık bu konuda en ufak bir şüphemiz bile varsa, bunu analize borçluyuz.

Analiz diğerlerinden bile daha zorlu bir meslektir. Farkında mısınız bilmiyorum ama, psikanaliz esas olarak bozuk olan, ters gidenle uğraşır. Bu nedenle uğraştığı şeyi kendi adı olan “gerçek” sözcüğüyle çağırmalıyız. Bu sözcüğü kullanan tek kişi olduğumu söylemeliyim.

Gerçek, işleyen ve bozuk olan arasındaki farktır. İşleyen dünyadır. Gerçek ise bozuk olandır. Dünya devam eder, dünya döner; vazifesi budur. Dünya diye bir şey olmadığını, yani dünyada yalnızca embesillerin inanacağı şeyler olduğunu algılayabilmek için tabiri caizse dünyanın [monde] tiksindirici [immonde] olduğunu fark etmek yeterlidir. Bu, zannedilenin aksine gerçekle bilim adamlarından daha çok yüzleşen analistlerin ele aldığı konudur. Tüm işleri güçleri budur. Teslim olmaya zorlanırlar, sürekli hazırlıklı olmaya mecburdurlar. Bunu başarmak için endişeye karşı harikulade zırhlara ihtiyaçları vardır. Endişe hakkında konuşabiliyor olmaları bile büyük bir başarıdır.

Bir süre önce, 1962-1963’te psikanalizde Fransız ekolü dediğimiz şeyde ikinci kırılma gerçekleştiği sırada endişe hakkında söylediklerimin etkisi büyük oldu ve dev bir girdap yarattı. Endişe konusundaki bir senelik seminerimin [Seminer X] tamamına katılmış bir öğrencim büyük bir heyecanla beni görmeye geldi, o derece ki beni bir çuvala koyup boğması gerektiğini söyledi. Beni öyle çok seviyordu ki tek makul sonuç bu gibi gözükmüştü. Ona hakaretler yağdırdım ve dışarı attım. Bu onun azmetmekten ve eninde sonunda enstitüme [École Freudienne de Paris] katılmaktan alıkoymadı.

İşler nasıl görüyorsunuz. Komik olaylar [drôleries] olabiliyor. Komik şeylere odaklanmakla yetinmek belki de psikanalizin gelecek için tek umudu olabilir.

III. Dinin Zaferi

Daha önce “Dinin zaferi psikanalizin yenilmesi anlamına gelir” demiştiniz. Sizce insanlar eskiden günah çıkarmaya gittikleri gibi artık psikanalize mi gidiyorlar?

Bu sorunun sorulması kaçınılmazdı sanırım. Bu günah çıkarma işi akıl almaz. Neden insanlar günah çıkarır sizce?

Psikanalize gidince de günah çıkarıyorsunuz.

Kesinlikle hayır. Birbirleriyle alakaları bile yok. Analize insanlara günah çıkarmaya gelmediklerini açıklayarak başlarız. İşin ilk adımı budur. Oraya konuşmak için gelirler; herhangi bir şey hakkında konuşmak için.

Dinin psikanaliz karşısındaki zaferini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Din günah çıkarma aracılığıyla kazanmaz. Eğer psikanaliz yenilecekse, bu dinin yenilmez olmasındandır. Psikanaliz zafer kazanamaz. En fazla hayatta kalacak, ya da kalmayacak.

Zaferi dinin kazanacağından emin misiniz?

Evet. Sadece psikanalize değil daha başka birçok şeye karşı kazanacak. Dinin ne kadar güçlü olduğunu hayal dahi edemiyoruz.

Biraz önce gerçekten bahsettim. Eğer bilim bu konuda çalışıyorsa, gerçek gitgide yayılacak ve dinin insanların kalplerindeki kaygıyı dindirmek için daha da fazla gerekçesi olacak. Bilim hala genç ve her bir insanın hayatına yeni tedirginlikler sokacak. Dinler, hepsinden öte gerçek din, bizim anlamaya dahi başlayamayacağımız ölçüde beceriklidir. Şu an için dünyanın dinlerle dolu olması bile bunu görmek için yeterli. Muhteşem bir şey bu.

Biraz vakit aldı ama Hristiyanlar sonunda bilimin başlarına nasıl bir devlet kuşu kondurduğunu idrak ettiler. Bilimin getireceği tedirginlik veren onca şeye anlam yükleyecek birine ihtiyaç var. Onlar da anlam konusunda oldukça bilgi sahibi. Aklınıza gelebilecek her şeye anlam yükleyebiliyorlar. Örneğin insan hayatına bile. Bunu yapmak üzere eğitildiler. Başlangıcından beri dinin uğraşı önceden doğal olan şeylere anlam yüklemek olmuştur. İnsanların anlam salgılamayı kesmesinin nedeni gerçek sayesinde şeylerin doğallıklarını kaybetmeleri değildir. Din bilim adamlarının bile endişe duymaya başladığı tuhafın da ötesi deneylere anlam yükleyecektir. Onlara rengarenk [trulucent] anlamlar bulacaktır. Şu anda nasıl işlediğine, diğer şeylerle nasıl yan yana gelmeye başladığına bakmamız gerek.

Psikanaliz bir dine dönüşecek mi?

Psikanaliz mi? Hayır. En azından umarım dönüşmez.

Belki de gerçekten dönüşür. Kim bilir, neden olmasın? Ama bunu tercih edeceğimi zannetmiyorum. Psikanaliz tarihteki herhangi bir anda ortaya çıkmadı. Bilimsel düşüncenin ileri doğru attığı büyük bir adıma bağlı olarak doğdu.

Size bu toplantı için planladığım kısa makalemde bu konuda yazacağım şeyi söyleyeyim: Psikanaliz bir semptomdur. Ancak neyin semptomu olduğunu anlamamız gerekir. Kuşkusuz Freud’un bahsetmiş olduğu uygarlığın hoşnutsuzluklarının bir parçası. Çok yüksek ihtimalle insanlar kendilerini semptomun meselenin en gerçek kısmı olduğu düşüncesiyle kısıtlamayacaklar. İnsanlar umduğumuzdan da fazla anlam salgılayacak ve bu salgılar yalnızca gerçek dini değil, daha birçok sahte dini de besleyecek.

“Gerçek din” derken kastettiğiniz nedir?

Gerçek din Roma’nın dinidir. Tüm dinleri aynı sepete koyup “dinler tarihi” diye bir şey yapmak gerçekten rezalet. Sadece tek gerçek din vardır ve bu da Hristiyanlıktır. Tek soru bu gerçeğin ayakta kalıp kalmayacağı. Yani, cidden içinde boğulacağımız kadar anlam salgılamayı başarabilecek mi? Bunu başarmasına kesin gözüyle bakıyorum, çünkü becerikli. Bunun için şimdiden hazırlanmış birçok şey var. Yuhanna’nın Esinleme’sini yorumlayacağım. Buna daha önce kalkışan birkaç kişi oldu. Her şey ve diğer her şey arasındaki benzer tarafları gösterecek, gerçek işlevini yerine getirecek.

Analist bambaşka bir şey ve şu anda deri değiştirme aşamasında. İnsanlar gerçeğin işgaline kısa bir süre için tanık olabildiler. Analist ise hala orada. Orada bir semptom olarak bulunuyor ve yalnızca bir semptom olarak varoluşunu sürdülebilir. Ancak insanlığın psikanalizi de tedavi edeceğini göreceksiniz. Semptomu anlama boğarak dine göre doğal yolla insanlar onu bastırmayı başaracak.

Dediklerimi takip edebiliyor musunuz? Kafanızda küçük bir ampul yanmaya başladı mı? Söylediklerim üzerinde çok kafa yorulmuş gibi gelmiyor mu?

Sizi dinliyorum.

Evet, dinliyorsunuz. Peki gerçeği andıran ufak tefek bir şey yakalayabiliyor musunuz?

Dinliyorum. Not alıyorum. Bana sonradan dinlediklerimi sentezlemek kalıyor.

Sentezlemek mi? Vay, amma da şanslısınız. Aynen, ne çıkarabiliyorsanız onu çıkarın. Psikanalizle gerçek kısacık bir an için görülür, kalıcı olması şart değil.

  1. Semptoma Yaklaşmak

Ècrits’leriniz son derece anlaşılmaz ve zor. Okuyarak kendi sorunlarını çözmek isteyen birini derin bir huzursuzluk içinde bırakıyor. Freud’a geri dönüşün sorunsal olduğu izlenimini edindim. Çünkü sizin bakışınız Freud’un okumasını iyice karmaşıklaştırıyor.

Bunun sebebi Freud’un uzun süre çağdaşlarının kafasına sokmaya çalıştığı şeylere dikkat çekmem olabilir. Düşlerin Yorumu ilk basıldığında pek iyi satmamıştı, 15 yılda taş çatlasa 300. Freud çağdaşlarını bilinçdışı gibi spesifik ve bir o kadar da felsefe dışı bir kavramla tanıştırmak için büyük uğraş verdi. Unbewusste sözcüğünü kimbilir kimden [Johann Friedrich] ödünç almış olması, bu ifadenin felsefecilerin “bilinçdışı” dediği şeyi karşıladığı anlamına gelmez. İkisi arasında bir bağlantı yoktur.

Freud’un bilinçdışını net bir şekilde belirtmek için çabaladım. Akademisyenler yavaş yavaş Freud’un son derece maharetli bir şekilde yenir yutulabilir hale getirmeye çalıştığı bu kavramı sindirmeye başladılar. Freud’un kendisi yanlış anlaşılmalara çanak tuttu, çünkü insanları ikna etmek istiyordu. Freud’a dönmekteki amacım keşfettiği şeyin ne denli isabetli olduğunu ve bunu oyuna ne kadar beklenmedik bir şekilde soktuğunu göstermek. Çünkü insanlar ilk defa şimdiye kadar duyduklarıyla hiçbir ilgisi olmayan bir şeyle karşı karşıya geliyorlardı. Freudyen bilinçdışı bütünüyle yeni bir şeyin sonucuydu.

Ècrits’le ilgili bir şey söylemek istiyorum şimdi.

Onları insanların anlaması değil, okuması için yazdım. İkisi birbirinden çok ayrı şeyler. Freud’dan farklı olarak benim Ècrits’mi birçok kişi okudu. Freud’un 15 yılda sahip olduğundan daha çok okuyucuları var. Sonunda Freud da kitap satışlarında büyük başarı elde etti ama bu uzun zaman aldı. Benim o kadar beklememe gerek kalmadı. Ècrits’nin satması benim için büyük sürpriz oldu. Bu nasıl oldu hiç anlamadım.

Fakat fark ettim ki Ècrits insanlara anlamasalar da bir şey yaptı. Bunu sık sık gözlemledim. İnsanlar hiçbir şey anlamadılar, orası öyle, fakat okudukları onlara bir şey yaptı. Bu nedenle dışardan bakan birinin aksine insanların onları gerçekten okuduğunu düşünüyorum. Alıp kapağını bile açmadıklarını düşünürsün. Bu doğru değil. Açmakla kalmayıp üzerinde uğraştılar da. Hatta canla başla uğraştılar. Açıkçası biri Ècrits’i okumaya başladığında yapacağı ilk iş onu anlamaya çalışmaktır ve kimse anlamadığına göre denemeye devam edecektir. Özellikle anlaşılmaz yazmaya çalışmadım, şartlar öyle gerektirdi. Yaptığım konuşmalar ve verdiğim dersler gayet tutarlı ve anlaşılırdı, ancak onları yıllık makalelere dönüştürdüğümde söylediklerime nazaran çok daha konsantre ve açılmaları için Japon çiçekleri gibi suya konmaları gereken çiçeklere benzeyen yazılara dönüştüler. Artık bu karşılaştırma ne kadar doğruysa.

Ècrits’deki makalelerimin bir tanesinin aradan on yıl geçtikten sonra anlaşılacağını uzun zaman önce yazmıştım. Siz bile sayın beyefendi, anlayabilecektiniz. On yıl içinde Ècrits’nin İtalyanca çevirisi bile size patates soğan kadar alelade gelecek. Çünkü tuhaftır, en ciddi yazılar bile zaman içinde aleladeleşir. Kısa bir süre sonra Lacan’ı her köşede göreceksiniz. Tıpkı Freud gibi! Herkes Freud okuduğunu düşünür, çünkü Freud her yerde karşımıza çıkar, gazetelerde, dergilerde vesaire, ve göreceksiniz insanlar ilgi gösterdiği, semptom adı verdiğim ters giden o belli noktaya yaklaşmaya devam ettiği sürece herkese olduğu gibi bana da aynısı olacak. Bir zamanlar ters giden noktaları spesifik olarak tespit edip daha oluşma aşamasındayken “şu ters gidiyor” diye formüle etmeye yetecek kadar yanıtlanmamış soruların cevabını arayan insan vardı. Daha öce de belirttiğim gibi, hepsi başa dönecek, hepsi yüzyıllardır gördüğümüz o iğrenç şeylerin içinde boğulacak ve doğal olarak yeniden yolunu bulacak.

Din de bunun için tasarlanmıştır; insanı iyileştirmek için, başka bir deyişle neyin ters gittiğini görememeleri için. Geçmişte kalan dünyayla gelecekte yeniden yaratılacak mükemmel dünyanın arasında adeta bir an için görünüp kaybolmuştur. Psikanalizin geleceğe dair herhangi bir önem taşıdığını düşünmüyorum. Ancak çalışmalarımdaki isimlendirdiğim şekliyle konuşan varlıktan [parlêtre] yeterince nasibini almış özel bir an olmuş olacak.

Konuşan varlık bilinçdışı için kullandığım bir kavram. Bir sonraki konferanstaki konuşmamda ışık tutmaya çalışacağım konular beklenmedik ve açıklanamaz bir durum olan insanın konuşan bir hayvan olduğu gerçeği, bunun ne olduğu ve konuşma eyleminin nasıl üretildiği. Bu konular Freud’un cinselliğe bağlı olarak ele aldığı bazı şeylerle çok yakından ilişkili. Birbirleriyle ilgileri var, fakat cinsellikle aralarında çok spesifik bir bağ var.

İşte bu kadar. Göreceksiniz. Bu küçük kitabı cebinizde taşıyın ve dört beş sene sonra yeniden okuyun. Görürsünüz tam ağzınıza layık olacak.

  1. Söz Haz Getirir

Anladığım kadarıyla Lacanyen teoriye göre insanın temelinde biyoloji veya psikoloji değil dil yatıyor. Yuhanna da zaten “Başlangıçta söz vardı.” demişti. Siz yeni bir şey katmış olmadınız.

Birazcık kattım.

“Başlangıçta Söz vardı.” [Yuhanna I:I] Tamamen aynı fikirdeyim. Peki, başlangıçtan önce Söz neredeydi? Esas akıl ermez olan bu. Bir Yuhanna İncili var, ama Tekvin diye Söz’e çok da uzak olmayan bir zamazingo da var. İnsanlar Söz Tanrı Babamızın işidir ve dünyayı da Söz aracılığıyla yarattığına göre Tekvin de İncil kadar doğrudur diyerek ikisini aynı yere tıkıştırdılar. Komik bir nane.

Yahudilerin kutsal kitabına göre Söz’ün başlangıçta değil, başlangıçtan önce var olmasının amacı yeterince açık. Başlangıçtan önce var olduğu için, Tanrı’ya göre “gel bili bili” diye tavuklara yem atar gibi armağan verdiği insanları istediği gibi paylama hakkı var. Adem’e etrafındakileri adlandırmayı öğretti. Ona Söz’ü vermedi, bu kadarı fazla olurdu. Ona ad vermeyi öğretti. Ad vermek büyük bir iş değildir, tamamen insan kapasitesinin sınırları içindedir. İnsanların tek isteği ışıkların biraz kısılmasıdır. Işık tek başına katlanılmaz bir şeydir. Dahası Aydınlanma Çağı’nda kimse ışıktan bahsetmedi, Aufklärung’dan bahsettiler. “Bana ufak bir lamba getir, yalvarırım.” Bu kadarı bile dayanabileceğimizden fazlaydı zaten.

Bu konuda Yuhanna’nın tarafındayım, “Başlangıçta Söz vardı,” ama bu esrarengiz bir başlangıçtı. Bu şu demek: Sokaktaki adam için, şu et parçası, şu çirkin şahsiyet için dram dinin de söylediği gibi Söz’ün vücut bulmasıyla başlar. Söz vücut bulunca işler ciddi manada kötüleşir. İnsan artık mutlu değildir. Kuyruğunu sallayan minik bir köpeğe veya mastürbasyon yapan tatlı bir maymuna benzemez artık. Hiçbir şeye benzemez. Söz’le mahvedilmiştir.

Ben de bunun başlangıç olduğunu düşünüyorum. Bana yeni bir şey keşfetmedin diyorsunuz. Doğrudur. Öyle bir iddiam hiçbir zaman olmadı. Elimdekiler oradan buradan toparlayıp birleştirdiğim şeyler.

Şimdi her şeyden önce analistlik dediğimiz bu aşağılık meslekte belli bir tecrübem olduğunu kabul edersiniz. Çok şey öğrendim bundan ve “Başlangıçta Söz vardı” ifadesinin benim için önemi büyük. Size bir şey söyleyeyim. Eğer beni buradaki onca insana haz veren Söz olmasa insanlar bir daha beni görmeye gelir miydi? Söz’den bir dilim tatıp kendilerini şımartmak için değilse neden gelsinler? Ben bu açıdan bakıyorum. Onlara zevk veriyor, keyif alıyorlar. Bu olmasa yıllarca bana gelen hastalarım olur muydu? Bir düşünsenize!

En azından analistler için başlangıçta Söz olduğu doğrudur. Eğer olmasa bir araya gelip ne halt ederdik bilmiyorum.

  1. Gerçeğe Alışmak[1]

Eğer gerçeğin istilası, saldırganlığı ve rahatsız ediciliği yüzünden insan ilişkileri sorunsala dönüştüyse, o zaman bizim . . .

Şu anda elimizdeki gerçek hayal gücümüzün ötesinde yer alanlarla karşılaştırıldığında sıfır kalır. Çünkü gerçeğin ayırt edici özelliği hayal edilemez olmasıdır.

Tam tersi insanı gerçekten [réel] korumamız gerekmez mi? Böylece psikanalizin var olma sebebi kalmazdı.

Eğer gerçeklik [réel] yeterince saldırganlaşırsa . . .

Bu denli tahrip edici hale gelmiş bir gerçekliğin [réel] karşısında insanlığın tek kurtuluşu ondan uzaklaşmaktır.

Gerçekliği [réel] tamamen itmek mi?

Bir anlamda toplu şizofreni. Böylece bu da psikanalizin oynadığı rolün sonu.

Bu benim daha basit bir şekilde dinin zaferi olarak gördüğüm duruma kötümser bir yaklaşım. Gerçek dine toplu şizofreni etiketi yapıştırmak da oldukça garip bir bakış açısı. Savunulabilir yanları var kabul ediyorum, ama çok psikiyatrik.

Benim bakış açım bu değil. Din hakkında bir şey demedim.

Hayır demediniz, fakat söyledikleriniz başta bahsettiğim şeye hayret verici derecede uyuyor. Yani dinin son tahlilde hepsini gayet güzel düzeltebileceğine. Gelgelelim aşırı dramatize etmemek lazım. Gerçeğe alışabilmemiz lazım.

Semptom henüz gerçeğin kendisi değil, kendisini biz canlılar seviyesinde nasıl ortaya koyduğu. Canlılar olarak semptom bizi yavaş yavaş yiyor, bizi ısırıyor [mordus]. Hastayız, hepsi bu. Konuşan varlık hasta bir hayvandır. “Başlangıçta Söz vardı.” cümlesi de aynı şeyi söyler.

Ama gerçek gerçeğe, yani hakiki gerçeğe yalnızca ve yalnızca bir yolla ulaşılabilir, o da bilimsel yoldur. Küçük denklemlerin yoludur. Gerçek, denklemde eksik olan şeydir. Biz hepimiz ondan ayrıyızdır. Niçin? Asla kökenine inemeyeceğimiz bir sebepten dolayı. Hiç kesin olarak kanıtlayamamış olsam da en azından ben böyle düşünüyorum. Hiçbir zaman cinsel olarak kadın ve erkek diye konumlandırdığımız konuşan varlıklar arasındaki ilişkinin kökenine inemeyeceğiz.[2] Burada derin bir çamura batıyoruz. Hatta insan tanımımızı bile belirleyen bu. Bu açıdan bakarsak başarı ihtimali, başka bir deyişle bilimsel olarak kağıda dökülebilir bir şeye, bir formüle sahip olma şansımız sıfır. Bu yüzden de semptomlar iyiden iyiye yaygınlaşıyor, çünkü diğer her şey de buna bağlı. Bundan dolayı Freud cinsellik dediği şeyden bahsetmekte yerden göğe haklıydı. Şöyle söyleyeyim, konuşan varlık için cinsellik umutsuz vakadır.

Ancak küçük formüllerle ulaşabildiğimiz asıl gerçek için durmum bambaşka. Bugüne kadar ondan elde edebildiğimiz tek şey cihazlar. Aya roket gönderdik, televizyonumuz var falan filan. Bizi içimizde kışkırttığı bazı şeyler aracılığıyla yiyip bitiriyor. Televizyonun bizi yutması tesadüf değil. Çünkü hepimizin eşit derecede ilgisini çekiyor. Teker teker sayılabilecek, listelenebilecek birtakım basit şeylerle ilgimizi çekiyor. Sorun bizi yutmasına izin veriyor olmamız. Bu nedenle etrafı ayağa kaldıran endişeliler arasında değilim. Bunlardan alabileceğimiz her şeyi aldıktan sonra durup dikkatimizi gerçek şeylere yönlendireceğiz. Yani dine.

[. . .]Gerçek aşkınsaldır [. . .]Cihazlarımız hakikaten bizi yutuyor.

Evet ama kendi adıma ben pek kötümser değilim. Cihazlar azalarak bitecek. Gerçek ve aşkınsalı birleştiren değerlendirmeniz bana bir inanç göstergesi gibi geliyor.

İnanç [foi] göstergesi olmayan ne var ki?

Korkunç olan da bu, her zaman şamatadır [foire].[3]

Ben “foi” dedim “foire” değil.

Ben böyle tercüme ediyorum. Foi bir foire’dır. Dünyada, köşe bucakta kalmış o kadar fazla inanç var ki, hepsi her şeye rağmen bir araya gelse forum olur; veya diğer bir deyişle fuar.

“İnanç,” “forum,” “fuar,” bunlar bir avuç kelime oyunundan başka bir şey değil.

Evet kelime oyunu bunlar, doğru. Ama bilirsiniz ben kelime oyunlarına büyük önem veririm. Psikanalizin anahtarı olduklarını düşünürüm.

VII. Felsefe Yapmıyorum

Felsefenize göre . . .

Ben filozof değilim, hem de hiç.

[İtalyanca] Ontolojik, metafizik bir gerçek kavramı . . .

Hiç de ontolojik değil.

Kant’ın gerçek kavramını ödünç alıyorsunuz.

Kesinlikle Kant’la alakası yok. Bunu açıkça belirteyim. Eğer gerçek diye bir kavram varsa, son derece komplekstir ve bir bütün oluşturacak şekilde kavranması imkansızdır. Gerçeğin bir bütün oluşturduğunu düşünmek fazla iyimser bir beklenti. Bence doğruluğunu kanıtlamadığımız sürece gerçeğin herhangi bir şekilde bir bütün oluşturduğu gibi yargılardan kaçınsak iyi ederiz.

Henri Poincaré’nin yasaların evrimiyle ilgili yazdığı kısa bir makaleye denk geldim. Baskısı tükenmiş olduğu için yüksek ihtimalle okumamışsınızdır. Sadece kitap hastaları bulabilir. Filozof Émile Boutroux yasaların kendiliğinden evrimleşmesinin mümkün olup olmadığı sorusunu ortaya atmıştır. Bir matematikçi olan Poincaré de bu soruya ateş püskürmüştür. Çünkü bir bilim adamının işi evrilmeyen bir yasa aramaktır. Bir filozofun bir matematikçiden daha zeki olması son derece nadir görülen bir durum olmasına rağmen bu örnekte filozof çok önemli bir soru sormuştur. Gerçekten, madem dünyanın evrildiğini düşünüyoruz, niye yasalar da evrilmesin? Poincaré ise inatla bir yasanın ayırt edici özelliğinin, mesela bugün Pazar ise yalnızca Pazartesi ve Salı ne olacağını değil, Cumartesi ve Cuma da ne olduğunu bilebilmemiz olduğunu savunmuştur. Fakat gerçeğin neden değişen bir yasaya izin vermediğini tam olarak anlayamıyorum.

Burada kendimizi çıkmaz sokakta bulduğumuz görülüyor. Zamanda belli bir noktada bulunduğumuza göre nasıl olur da Poincaré’ye göre artık bir yasa olmayan bir yasa hakkında bir şey söyleyebiliriz ki? Ancak neden bir gün gerçek konusunda hesaplamalar sayesinde daha fazla şey bileceğimizi düşünmeyelim? Auguste Comte yıldızların kimyası hakkında asla bir şey bilemeyeceğimizi söylemişti, ama bakın şimdi tayfölçer diye bir zamazingomuz var ve bize yıldızların kimyasal yapısı hakkında neler neler öğretiyor. Bu yüzden tedbirli olmalıyız. Teknoloji ilerliyor, önceden hayal dahi edemediğimiz, öngöremediğimiz akıl almaz yeni yollar açılıyor. Belki bir gün yasaların evrimi diye bir kavramımız olacak.

Her halükarda, bu gerçeği nasıl aşkınsal yapıyor anlamadım. Ele alması büyük özen gerektiren çok güç bir kavram bu.

Bu felsefi bir sorun.

Felsefi bir sorun, bu doğru. Zaten felsefenin hala söyleyecek sözünün olduğu çok az bölge var. Maalesef felsefe birçok yaşlanma belirtisi gösteriyor. Tamam, Heidegger üç beş mantıklı laf etti. Yine de felsefe herkesin ilgisini çekme ihtimali olan bir şey söylemeyeli çok uzun zaman oldu. Dahası, hiç herkesin ilgisini çekecek bir şey söylemiyor da. Bir şey söylediğinde, iki ya da üç kişinin ilgileneceği bir şey oluyor bu. Ondan sonra üniversitelere kayıyor ve susuyor. Düşünülecek bir felsefe kırıntısı bile kalmadı artık.

Az önce aranızdan biri bana yok yere Kantçı dedi. Kant hakkında yalnızca bir yazı yazdım, “Kant with Sade” adlı kısa makalem. Açık olmam gerekirse Kant’ı bir sadizm çiçeğine çevirdim [fleur sadique]. O makale kimsenin umrunda olmadı. İkinci sınıf bir arkadaş bir yerlerde yorumladı, ama o yorum yayımlandı mı onu bile bilmiyorum. Ayrıca hiç kimse o makaleyle ilgili görüşünü yollamadı. Anlaşılmaz olduğum doğru.

Gerçeğin aşkınlığını konuşurken “kendinde şey” alıntısını yapmıştım ama Kantçı olduğunuzu söylemeye çalışmadım.

Analiz tecrübeme uyacak şeyler söylemeye çabalıyorum. Bu tecrübe de biraz az. Bir analistin hiçbir zaman genelleme yapmasına izin verecek sayıda insan tecrübesi olmaz. Analistin ders alabileceği şeyleri tespit etmeye, disiplinli bir aygıt olarak işlevini belirlemeye ve bir analistin sınırlarını aşmaması için tutunması gereken tırabzanı göstermeye çalışıyorum. Bir analistin aklı sürekli poposunun üzerinde merdivenlerden kaymanın cazibesine gider, ki bu da analistin işlevi düşünüldüğünde pek saygıdeğer bir durum değil. Analistin bilinçli ve tercihen etkili bir şekilde müdahale edebilmek için nasıl disiplinli kalacağını bilmesi gerekir. Analizin ciddi ve etkili olması için gereken şartları tane tane sıralamaya çalışıyorum. Bu sanki felsefenin alanına geçiyormuşum gibi gözükebilir ama aslında hiç alakası yok.

Burada herhangi bir felsefe üretmiyorum. Hatta felsefe yapmaktan veba gibi kaçınırım. Eğer gerçekten bahsediyorsam bu analizde bir şeyleri birbirine bağlamak [nouer] için radikal bir kavram olduğunu düşündüğüm içindir. Ancak tek kavram o değil. Aynı zamanda simgesel ve imgesel dediğim kavramlar da var. Bu üçüne sanki beni suyun yüzeyinde tutacak üç ipe tutunur gibi tutunurum. Aynı zamanda bunları tabii ki beni takip etmeye istekli diğer insanlara da teklif ederim, ama benim yerime takip edebilecekleri onlardan yardımlarını esirgemeyecek tonla insan var.

Esas şaşırdığım şey hala yanımda olan bunca insanın olması. Yanımda kalmaları için pek bir şey yaptığımı söyleyemem. Ancak kesinlikle yakalarından zorla tutmuyorum. İnsanların gitmesinden yana korkum yok. Aksine, gittiklerinde rahatlıyorum. Yine de zaman zaman benimle tartışmak için etrafımda kalanlara minnettarım. Böylece öğrettiklerimin tamamen lüzumsuz olmadığını, onlara faydalı bir şeyler verebildiğimi hissedebiliyorum.

Bana bu kadar çok soru sorarak inanılmaz nezaket gösterdiniz.

[1] Fransızcada réel’in hem gerçek hem de gerçeklik anlamına gelmesi nedeniyle burada ne zaman hangisinin kastedildiği ve röportajı gerçekleştiren gazetecilerin Lacan’ın le réel kavramını anlayıp anlamadıkları belirsizdir.

[2] Lacan iki cins arasındaki ayrımı yapmak anlamındaki sexuer sözcüğünü kullanır.

[3] Foire hem kargaşa, şamata hem de fuar anlamına gelir. Eski bir anlamı da ishaldir.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s