Philip K[indred]Dick – Kozmogoni ve Kozmoloji

CosmogonyAndCosmologyKerosina1987

Editör: Şenol Erdoğan
Yayıma Hazırlayan, çeviri redaksiyon: Deniz Cansever
Teşekkür: Rafet Arslan

Türkçesi: Murat Karlıdağ

 

 

Gerçekliğimiz aslında kurgulanmış bir sistemdir -yol gösteren, programlayan ve tasarlanmış dünyamızda hareket ederken onun farkına varmadan bizi kontrol eden bilgisayar benzeri bir öğretme makinesi, yani bir artefakt[1] tarafından kurgulanmış gibi görünüyor. Zebra adını verdiğim artefakt bizim gerçekliğimizi onu yapanın bir tür aynası (imajı) gibi “yaratmıştır” (aslında sadece kurgulamıştır), dolayısıyla mimar kendi benliğini kavramak için nesnel bir bakış açısı elde eder. Başka bir deyişle mimar (1616 yılında Jakob Böhme[2] tarafından Urgrund[3] diye adlandırılmıştır) özbilinci, kendini tanıma yetisi için bir aracı ve kendi doğasını değerlendirmeye ve kavramaya yönelik nesnel bir fikir bulmaya güdülenir (doğası itibariyle –yani bu ayna, veya nitelikler ve görünüşler olmadan-  muazzam büyüklüğe sahip canlı bir organizma olduğu için yansıması aracılığıyla kendini “görebilmesini” sağlayan ampirik dünyaya ihtiyacı vardır).

 

O, gerçeklik-kurgulayan bir artefakt (ya da demiurg[4]; Platon ve Gnostikler) kurmuş, bu artefakt daha sonra emir üzerine bildiğimiz dünyanın ilk aşamasını kurmuştur. Artefakt kendisinin de bir artefakt olduğunu bilmez; Urgrund’un varlığından habersizdir ve kendinin Tanrı, tek ve biricik olan Tanrı olduğunu hayal eder.

 

Evrimleşen gerçekliğimizi inceledikçe, Urgrund kendini daha yeterli bir düzeyde anlar. Gerçeklik-kurgulayan artefaktın evrimleşen bir gerçekliği kurgulamasına olanak sağlamalıdır, bu gerçeklik (aşamaları esnasında) ne kadar kusurlu ve bozuk olursa olsun nihayetinde Urgrund’un kendisinin hatasız bir benzeri olacaktır, bu noktada Urgrund ile kurgulanmış gerçeklik arasındaki dengesizlik ortadan kalkar –bunun üzerine hayret verici bir olay gerçekleşecektir: Artefakt ya da demiurg yıkılacak ve Urgrund kurgulanmış gerçekliği ontolojik açıdan gerçek bir şeye dönüştürerek –ve aynı zamanda içinde yaşayan canlı yaratıkları ölümsüz kılarak- asimile edecektir. Urgrund’un bizim başka türlü benzerliği olan kurgulanmış sistemimize dahil olması her an gerçekleşebilir.

 

Zebra, yani kurgulamayı yapan enerjik artefakt çok yakında ama sadece eylemlerine değil aynı zamanda varlığına karşı da bizi engeller. Üzerimizde muazzam –ve fiilen de kararlı-bir etkisi vardır.

 

Dünyamızın seyriyle (ve kaderiyle) ilgili öngörüsü kusursuzdur: ölümsüzlük ve gerçekliğin nihai karışımı Urgrund’a benzeyen ve onunla uyum içinde olan noktaya ulaşmıştır. Ancak artefaktın kaderi yıkımdır (bu onu bilmez). Fakat o, Urgrund ve bizler gibi canlı değildir. Bizler izomorfizme[5] doğru ilerlemekteyiz. Bu açık ve kesin izomorfizme ulaşıldığında, beklenmedik bir anda şaşırtıcı bir ışık patlaması içinde Urgrund ile birleşiriz (yani o içimize işler ve bizi asimile eder): işte Böhme’nin “Blitz[6]” kavramı budur. Mart 1974[7] tarihi böyle bir an değildi ama Zebra artefaktının kurgulanmış gerçekliğini düzenlediği bir zamandı, Urgrund ile olan eşbiçimliliğine yönelmiş evriminden (amacı artefakt tarafından bilinmeyen bir sebeple) ayrılıyordu.

 

Evrimleşen kurgulanmış gerçekliğimizin amacı biz insanların gerçek mimar yani kurgulayan artefaktı biçimlendiren Urgrund ile izomorfik hale geldiğimiz bir varoluşa ulaşmak olduğu için, frekans ve derinlik ile yakından ilgili son derece önemli pratik bir durum bulunuyor:

 

Her ne kadar henüz Urgrund ile kesin bir eşbiçimliliğimiz olmasa da, içimizdeki Urgrund’un mükemmel olmayan (ama son derece gerçek) bölümlerine veya parçalarına zaten sahip olduğumuz söylenebilir. Bu yüzden Hıristiyan mistik sözü “Uzağımızda olan içimizdedir” der. Bu söz insanın içsel yönlendirmeye hayatına hükmedeceği tarihteki üçüncü ve son aşamayı anlatır. Bu nedenle Hıristiyan mistik sözü “Mesih senin bedenine egemen olurken sen de onun ruhuna kendi ruhun gibi hükmedersin” der.

 

Hindu felsefesinde insanın içindeki Atman[8] kavramı Brahman, yani evrenin özü diye tanımlanır.

 

Mesih ya da Atman aslında Zebra’nın bir mikroformu, gerçeklik-kurgulayan bilgisayar benzeri artefakt değil, ama Urgrund’un mikroformudur; böylelikle Hindu inancında Maya’nın ötesinde uzanan (Brahman) olarak yani yanılgının örtüsü(örneğin kurgulanmış görünüşteki dünya gibi) diye tanımlanır.

 

Zaten Urgrund ile izomorfizme çok yakın bulundukları için Urgrund bir insanın içinde doğabilir. Bu bir insanın yaşayabileceği en temel ve önemli tecrübedir. Bütün varlıkların kaynağı artefaktı ve onun kurgulanmış dünyasını aşar ve bir insanın zihninde ama başka bir yerde hayat kazanır.

 

Buradan hareketle, Urgrund’un şu anda artefaktın dünyasına nüfuz etmekte olduğu ve bunun da Böhme’nin terimleştirdiği Blitz anının pek de uzakta olmadığı anlamına gelişini yanılmadan dile getirilebilir. Urgrund’un mikroformu bir insanın içinde hayata geldiğinde, o insanın anlama yetisi zaman ve uzay yönünden dünyanın ötesine doğru genişler. Başka zaman dilimlerini, başka kimlikleri (ya da yaşamları), farklı yerleri tecrübe edebilir. Tam anlamıyla içindeki çekirdek tanrı tam dünyadan daha büyüktür.

 

Kurgulanmış dünyanın içine işleyen Urgrund, insanların zihinlerinden çıkarak kurgulanmış dünyayı asimile edebilir ve aynı zamanda kurgulayan artefaktı uygun evrimsel hale ulaştığı an (o haldeki insan da buna dahildir) hükümsüz kılabilir. Bunun ne zaman gerçekleşeceğini sadece Urgrund bilir.

 

O, -Yani Urgrund- artefaktı ortadan kaldırarak onun üzerimizdeki yönlendirici ve zorlayıcı gücünü yıktığında aldatıcı dünyanın üstümüzdeki gücünü de kıracaktır; kendi var olmama haliyle artefaktın varoluşunu yok edecektir. Geriye tamamen monistik[9], bütünüyle canlı ve önsezileri güçlü bir yapı kalacaktır. Ortada Urgrund dışında bir yer, zaman ya da şart bulunmayacaktır.

 

 

Artefaktın kurgulanmış dünyası şeytani değildir, artefaktın kendisi de kötü değildir. Ancak, artefakt insafsızlık derecesinde yönlendiricidir ve aynı zamanda da mekaniktir. Ondan medet umulamaz. İç yüzünü anlayamadığı amaçların gerçekleşmesi için görevini yerine getirmektedir. Bu modelde ızdırap iki kaynaktan beslenir:

 

1.kurgulanmış gerçekliğin ve artefaktın duygudan uzak nedensellik kuralının işlediği düşünce içermeyen mekanik yapısı;

 

2.hem makrokozmos hem de insan mikrokozmosunda yer alan ve Yeni Ahit’in deyişiyle “evrenin doğum sancıları.”

 

Her şeyden önce sabırsızlıkla beklenen doğum Urgrund’un insanlardaki doğumu ve nihayetinde evrenin keskin ve çok kısa bir süre içinde onun bütünlüğünde asimilasyonudur. İlk olay zaten gerçekleşiyor; ikincisi ise beklenmedik bir anda aniden ortaya çıkacak.

 

Gerçeklik bir süreç olarak değerlendirilmelidir. Ancak, sebebini anlamadan, bu sürece katlanmak zorunda olan canlı yaratıkların çektiği akut bir ıstırap bulunmasına karşın, artefaktın sebep-sonuç zincirini geçersiz kılan ve bu zincirin üstesinden gelen Urgrund’un rastlantısal, şefkatli müdahalesi vardır. Belki de kurtarıcı güçle ilgili bu müdahale Urgrund’un bir insandan doğması sonucunda ortaya çıkmaktadır. “kurtuluş” terimin asıl tarihi anlamının “serbest kalma” ve “günahkâr” veya “düşkün” kelimesinin asıl anlamının da “esir ” demek olduğunu akılda tutmak gerekir. Bu model göz önüne alındığında artefaktın eylemi ne kadar iyi, yararlı ve anlamlı olursa olsun bir insanı artefaktın kontrolünden kurtarmayı hayal etmek apriori ihtimaldir. Kusursuz olmasının yanında açıkça hata yapmaya da meyillidir. Yine bu model ele alındığında kimi zaman bir üstünlük kurma da açıkçası gereklidir. Belli ki, bunu yapacak bilgeliği ve gücü elinde bulunduran ilk mimarın ya da varlık sebebinin kendisidir. Artefaktın veya kurgulanmış dünyanın içinde bulunan veya buradan kaynaklanan hiçbir şey yeterli olmayacaktır.

 

 


 

BU MODELİN AVANTAJLARI

 

Temel açıdan bu model ampirik dünyamızın kısıtlı bir varlığın göremediği bir nesneyi kopya etme teşebbüsü olduğunu ileri sürer. Buda dünyamızdaki kusurları ve “kötü” unsurları açıklar.

 

Bunun yanında, ampirik dünyamızın amacını da ortaya koyar. Önceden tayin edilmiş belirli bir amaca doğru ilerleyen süreçtir.

 

 

Bu sistemde, insan düşkünlüğü yaratmakla suçlanmaz (günah yaratısına insanın sebep olduğunu ifade etmek, insanın dünyanın kötülüklerinin yaratıcısı değil de asıl kurbanı gibi göründüğünü söylemek kadar yetersiz bir açıklamadır). Kötülüklerden, acı ve ıstıraplardan dolayı Tanrı’yı sorumlu tutmaz (bu da kabul edilebilir bir fikir değildir); bunun yerine üçüncü bir görüş ileri sürer, buna göre “artefakt” olarak adlandırılan kısıtlı varlık limitleri düşünüldüğünde elinden gelenin en iyisini yapmaktadır. Bu yüzden, hiçbir kötü amaçlı tanrı (İran düalizmi, Gnostisizm) öne sürülmez.

 

Karmaşık olmasına rağmen, bu model Parsimonius Prensibi[10]’ni başarıyla kullanır, çünkü eğer aracı düzeydeki artefaktın konsepti ortadan kaldırılırsa dünyadaki büyük kötülüklerden ve ıstıraplardan ne Tanrı ne de insan sorumlu tutulabilir, tatsız bir teori.

 

Hepsinden önemlisi, aşağıdakiler gibi olan eylemlere uygun olabilir:

 

  1. ampirik dünya pek de gerçek değil sadece gerçek gibi görünüyor.

 

  1. bu kötülüklerin ve kusurların tasfiyesi ya da ıslahı için bu dünyanın yaratıcısına medet umulamaz;

 

  1. dünya bir tür nihai durum ya da amaca doğru ilerliyor, bunun doğası belirsizdir, ama değişim hallerinin evrimsel yönü sezgileri güçlü ve merhametli bir proto-varlık tarafından tasarlanmış iyi ve anlamlı bir hedefe işaret eder.

 

 

Görünüşe göre, Urgrund ve belli başlı bazı harici şartlar altında Urgrund’un içinde artefakta karşı güç kullanabildiği artefakt arasında bir geribildirim döngüsü bulunuyor, bunlar artefaktın kurgulanmış dünyayı Urgrund ile yüz yüze olan bir analog duruma doğru taşıyan doğru ardışıklıklardan ayrıldığı anlardır. Urgrund ya doğrudan artefakta baskı yaparak artefaktın eylemlerini doğrudan değiştirir ya da artefaktı atlayıp bu değişikliği kurgulanmış dünyaya giderek veya her iki yöntemi birden kullanarak yapar. Nasıl olursa olsun bizim artefaktın yapısına ve doğasına kapalı oluşumuz gibi, artefakt da Urgrund’un varlığına ve doğasına kapalıdır. Asıl kaynak (Urgrund) ile nihai gerçekliğin (dünyamız) kaynaşmaya doğru yürüdüğü ve aracı düzeydeki varlığın (artefakt) eliminasyona ilerlediği tam bir bilgisizlik döngüsü sağlanır.  Böylece bütün tasarı karmaşıklıktan ve eksiklikten uzaklaşıp mükemmelliğe ve basitliğe yönelir.

 

Bu noktada ilave etmek modeli karmaşık hale getirecek olmasına rağmen, aşağıdaki değişikliği de belirtmeden geçemeyeceğim:

 

Muhtemelen Urgrund kendi artefaktının dünya kurgulama fonksiyonuyla sürekli etkileşim halindedir, bu nedenle kurulan ampirik dünya daimi bir diyalektin sonucudur. Bu durumda Urgrund, artefaktı kendisiyle ilişkili olarak biri; bütüncül durumun farkında olan canlı ve önsezileri kuvvetli, diğeri ise; durumu fark etmeyen mekanik ve aktif ying-yang benzeri iç içe geçen iki gücün alt nesli olarak görülen ampirik dünyayla iki kutuplu hale getirmiştir.

 

Bu durumda, ampirik dünya, Varlığın (artefakt) ve üstün Varlığın (Urgrund) halinin doğal sonucudur.

 

Kurgulanmış ampirik dünyada yaşayan yaratıkların baskılardan hangilerinin artefakt (yanlış bir biçimde kötü diye adlandırılır) hangilerinin Urgrund (doğru bir biçimde iyi diye adlandırılır) kaynaklı olduğunu ayrıt etmesi neredeyse imkansızdır. Sadece muazzam bir akış, doğrusal zamanda belirli hiçbir geştalt üstlenmeyen sürekli bir evrimsel değişim tecrübe edilir.

 

 

Ancak, bu durum bizim dünya tecrübemize uygun gibi görünüyor. Varlığın temel prensibi kendi kendiliğini atmak için, dışında; bizim bildiğimiz dünyanın doğduğu bir şey (artefakt) inşa etmiştir.

 

Modelin bu şekilde değiştirilmesi artefaktın göremediği ve aslında farkında dahi olmadığı bir şeyi nasıl kopyalayabildiğini açıklamaktadır.

 

Artefakt muhtemelen Urgrund tarafından onun kendi dünya kurgusuna yapılan müdahalelerin esrarengiz istilalar olduğunu addetmektedir. Bu nedenle, bir diğerinin ardından gelen tek krasis (geştalt) formasyonuna karşı kaos salınımları ile bilinen bütün felsefi ve teolojik sistemlerde ortaya çıkan çatışmalardan en çok Empedokles’inkine benzemektedir. Doğrudan Urgrund’dan gelen bir ilham haricinde, birbiriyle etkileşim halindeki bu iki gücün baskısının ve doğasının yanı sıra dünyamızın tasarlanmış nihai halini belli belirsiz görebiliriz.

 

Urgrund’un diyalektik sürecine bakarsak, kendi planladığı hedefe doğru ilerletmek amacıyla bazen insanlara bir takım yönlendirici ilhamlar verdiğine dair nüveleri açıkça görürüz. Öte yandan, artefakt mümkün olduğunca fazla körlüğe ya da kapanmaya neden olarak buna karşı koyar; bu açıdan bakıldığında karanlık ve ışık,  daha doğrusu, insanların doğru bir biçimde kendilerini bilginin varlığı (Kutsal Bilgelik)  ile aynı hizaya getirdikleri bilgi ile cehalet savaş halindeymiş gibidir.

 

Ancak, özetlemek gerekirse, ilişkin olarak Urgrund’un artefaktın kurgulanmış dünyasına müdahale sıklığı konusunda ben karamsarım. Artefaktın amacına (daha doğrusu Urgrund’un amacına) şu anda müdahale olmadan da ulaşılıyor; yani, eşbiçimlilik planlanan nihai hedefe müdahaleye gerek kalmaksızın adım adım ulaşıyor. Artefakt bir işi tamamlaması için yapılandırılmıştı ve işini de başarıyla yapıyor.

 

Kurgunun evriminde bir tür diyalektik etkileşim olabilir ama muhtemelen Urgrund’u kapsamamaktadır; sadece artefaktın tek başına çalıştığı bir metot bile olabilir.

 

Varlığın temel prensibi ile eşbiçimlilik anını yani İlahi Kıvılcım gibi içimizde doğabilen esas gerçekliği umut etmek ve aramak zorundayız. Dünyamıza dünya aracılığıyla müdahale ancak artefakt ve onun üzerimizdeki zorba hâkimiyeti, acımasız köleleştirme çabaları ortadan kalktığı zaman sona erecektir. Urgrund gerçek olmasına rağmen çok uzakta. Artefakt ise hem gerçek hem de çok yakınızda duruyor ama duyacak kulakları, görecek gözleri ve dinleyecek bir ruhu yok.

 

Istıraptan kurtulmak ve muzaffer bir neşeyle dolmak dışında ıstırap çekmenin bir anlamı yok. Buna giden yol ise insanın yeri Urgrund’un istenci ile doldurulacak olan egosunu öldürmesinden geçer. Bu nihai aşamaya ulaşılıncaya dek her birimiz Urgrund tarafından maddeleştirileceğiz. Onun dünyasını isteğimize göre inkar edemeyiz çünkü bu şekilde kurgulanmıştır ve halihazırda sahip olduğumuz tek dünya budur. Ama bireysel egolarımız öldüğü ve Urgrund’un içimizde doğduğu an bu dünyadan kurtulup asıl kaynağımızı bir parçası oluruz. Bu girişim Urgrund’dan kaynaklanır; kurgulanmış bu dünya kadar mutsuz, ıstırap çekene karşı artefakt kadar duyarsızdır, nihayetinde, elimizde olan şey Urgrund’un yarattığı ve bizim de eşbiçimlilikle ulaştığımız yapıdır. Eğer daha iyi bir yöntem olsaydı elbette Urgrund onu uygulardı. Yol çetin ama hedef bu zorluğu haklı çıkartıyor.

 

 

Size doğrusunu söyleyeyim

Dünya sevinirken,

Sizler ağlayıp yas tutacaksınız,

Kederleneceksiniz,

Ama kederiniz sevince dönüşecek.

Kadın doğum yapacağı zaman ağrı çeker.

Çünkü saati gelmiştir.

Ama doğurunca, dünyaya bir çocuk getirmenin sevinciyle çektiği acıyı unutur.

Bunun gibi, siz de şimdi kederleniyorsunuz,

Ama sizi yine göreceğim ve o zaman yürekleriniz sevinçle dolacak

Ve sevincinizi kimse sizden geri alamayacak.

(Yuhanna 16:20/23)

 

 


 

KURGULANMIŞ GERÇEKLİĞİN ALGISAL YADSIMA AÇISINDAN

KATMANLARA AYRILMASI

 

 

Bir olumlamanın negatifinin değerlendirilmesi ve karşısında kendini kalıcı hale getirmek için ontolojik özden yoksun-salt kurgulanmış bir dünyanın içindeki mevcut limitler bu yapay sistemdeki asıl kusurdur. İnsanların elinde, bunun farkına varmadan, yapay gerçekliğin varlığını inkar etme seçeneği vardır, buna rağmen, eğer geriye bir şey kalırsa, sonucuna da katlanmak zorundadır.

 

Özgün, kurgulanmamış, genellikle de fark edilmemiş gerçeklik alt katmanı muhtemelen kurgulanmış olanın altında yer alır. Onaylamanın yapay olandan geri alınmasına yönelik varoluşsal eylem dışında bu hipotezi test etmenin bir yolu yoktur. Bu da çabucak yapılamaz. Yapay projeksiyona karşı bir itaatsizlik ve özgün alt katmana –belki de algısal açıdan alt katmanın herhangi bir yönünü daha önce hiç kavramadan – inanma eylemlerini içerir. Bu nedenle, onaylamanın eşzamanlı geri alınışı ve bunun içinde gizli bir şekilde bulunduğu inanç ifadesinin karmaşık psikolojik sürecini dışsal bir varlığın tetiklemesi gerektiğine varsayıyorum.

 

Eğer böyle bir alternatif, yani özgün gerçekliğin görünmez altkatmanı kurgulanmış yapay gerçekliğin altındaysa ya da onun tarafından gizlenmiş bir halde bulunuyorsa, hayal edilebilen en büyük ezoterik bilginin özünü meydana getirir. Bunun ötesinde gizli bir grup veya örgüt korunan bu bilgiyi ve bunun yanında ne kadar sınırlı olursa olsun otantik altkatmanı algılamayı tetikleme tekniklerini yönlendirmektedir önermesini ileri sürüyorum. Bu grup veya örgütü, asırlar boyunca yeraltında çalışan, sözlü ezoterik geleneklerle, ruhani bilgilerle ve İsa Mesih dönemine kadar uzanan tekniklerle doğrudan bağları bulunan zulme uğramış, gerçek, Hıristiyanlık Kilisesi adını veriyorum. Ayrıca, gerçek Hıristiyanlık Kilisesi tarafından otantik alt katmanın farkına varılmasına dair uyarılmış tetiklenmenin nihayetinde Y.A.[11]’de Tanrı’nın Krallığı diye tanımlanan kavrama dahil olmaya da girme veya görme konusu ile sonuçlandığını ileri sürüyorum.

 

Bu nedenle bu kişiler ve tetikleyenler için Tanrı’nın Krallığı’nın Y.A.’de tanımlandığı şekliyle yani Mesih’i tanımış olanların bazılarının hayatı sırasında geldiği söylenebilir.

 

Sonuç olarak, Mesih’in çarmıha gerildikten hemen sonra diriliş yoluyla Paraklete[12] halinde geri döndüğünü ve dahil olan insanın Urgrund’un doğuşuna işlevsel açıdan eşit bir teolepsiyi[13]tetikleyebildiğine dair şaşırtıcı görüşü de ileri sürüyorum. Özetle, Mesih’in Urgrund’un ürünü değil onun bir mikroformu yani kendiliği olduğunu ifade ediyorum. O, vox Dei’yi [Tanrı’nın sesini] duymaz, çünkü o zaten vox Dei’dir. O, bu kurgulanmış sahte dünyaya ilk Urgrund’un başlangıçtaki nüfuz edişiydi ve o zamandan bu yana da burayı hiç terk etmedi.

 

Sahte dünyaya itaatsizlik ve inkar yoluyla ortaya çıkartılan özgün altkatman Mesih’in kendisinin gerçekliği yani İsa’nın Dünyaya İlk Gelişi[14]’nin uzay-zamanıdır; başka bir deyişle, sahte yapının bu kısmı Urgrund’un nüfuz edişiyle zaten dönüşüme uğramıştı. İsa’nın Gelişi bu nüfuz edişin ilk aşamasıydı, bu yüzden kurgulanmış yapaylık karşısında tek kutuplu hale getirilmiş saf ve özgün gerçeklik segmentini hala meydana getiriyor olması hiç de şaşırtıcı değildir. Artefaktın kurgulanmış dünyasının bütün sınırlamalarının dışında yer aldığı, doğrusal zamanın dışında konumlandırılmış olduğu için ebedi ve mükemmeldir ve teorik açıdan genel anlamıyla ulaşılabilir haldedir. Fakat kurgulanmış dünyaya dair onaylamanın geri alınması bu üstün gerçekliğin algılanması ve tecrübe edilmesi için bir önşarttır ve dışarıdan başlatılmalıdır. Mutlak inancın eylemi şudur: ampirik dünyayı inkar etmek ve Mesih’in yani sahte dünya tarafından saklanan ve bizimle birlikte olan Mesih’in yaşayan gerçekliğini onaylamak. Bu tebliğ, özgün Hıristiyanlığın en büyük hedefidir ve Kurtarıcı’nın Kendisi dışında hiç kimse bunu başaramaz.

 

Bu nedenle dizge şu şekildedir: sahte, kurgulanmış yapı inkar edilir ve örtüsü çıkartılır, tek, ezeli, örnek ortaya çıkar: neredeyse Platonik bir arketip form olan, MS 70’li yıllarda Roma’da devlete karşı durmuş Hıristiyanlarla, yankıları doğrusal zaman çağları boyunca duyulabilir.

 

Kölelik ve ardından gelen kurtuluş ya da özgürlüğünü kazanan günahkar insan temaları Roma lejyonlarına karşı duran Hıristiyan devrimciliğinden izler taşır. Bir anlamda, sanki MS 70’den bu güne kadar hiçbir şey olmamıştır. Bu arketip krizi daima tekrarlanır. Ne zaman özgürlük için savaş verilse bu mücadele Romalılara karşı Hıristiyanların mücadelesi olur, ne zaman insanlar köleleştirilse bu durum zayıf ve savunmasızlara karşı Romalı zulmü kabul edilir. Ancak, artefaktın kurgulanmış sahte dünyası bu ezeli mücadeleyi maskeler. Mücadelenin ilhamı başka bir sırdır ve sadece Urgrund haliyle Mesih onu açığa çıkarabilir.

 

Esas diyalektik şudur: köleliğe (günahkarlık veya düşkün haline) karşı özgürlük (kurtuluş). Artefakt insanları hiç şüphe çekmeden köleleştirdiği için artefakt ve onun kurgulanmış dünyasının” düşman” olduğu söylenebilir, bu da köleleştirmeye, aldatmaya ve ruhsal ölüme adanmış anlamına gelir. Her şeyi kullanan Urgrund bunu da değerlendirir, bu anlaşılması zor kutsal bir sırdır. Ugrund tarafından kurgulanmış dünyaya özgürleştirme amaçlı sızmanın özgürlüğün, kurtuluşun, Mesih’in nihai ve mutlak zaferi olduğu söylenebilir; bu da ezeli mücadelenin güzel bir çözümlemeye demektir.

 

İnsanın genel anlamda planlanmış olan ve Milton’un aşağıdaki gibi betimlediği düşüşüne giden yol ile kurtuluşa ulaşan yol arasında bir paralellik vardır:

 

İnsanın ilk isyanı ve yasak ağaç hakkında,

Zehirli tadı taşımıştı ölümü

Dünyaya ve düşmanlarımıza

(Kayıp Cennet, Kitap 1 satır 1–3)

 

 

 

İtaatsizlik, ilk Günah’ın (eğer böyle bir şey olmuşsa) anahtarı olduğu oluşu söylendiği gibi kurtuluşun da anahtarıdır, ancak, olan şeylerin şimdiki sistemine bir başkaldırı değil midir? Çünkü şeyler (sistemi)  Urgrund’a karşı iki kutuplu hale getirildiğinde aynı zamanda Tanrı’ya itaat eylemidir. Köleleştiren ve aldatan kurgulanmış dünyanın zayıf noktası dar, küçük ve zordur ama bu model aracılığıyla tanımlanabilir: bizim esas ilahi durumumuz olarak düşünülen şeyle ilgili yenileme adeta, üzerimizde ne kadar büyük güç kullanırsa kullansın, sahte olana itaatsizlik yolunu kullanarak girer. Artefaktın kurgulanmış dünyasına itaatsizlik, eğer başkaldırı bu dünyanın gerçekliğini yalanlamayı ve (burası kesinlikle gereklidir) Mesih’i, özellikle de bedeni gördüklerimizin altında yatan asıl “dünyanın” esas niteliği olan sonsuz ve kozmik Mesih’i onaylamayı içeriyorsa kurgulanmış dünyayı tam anlamıyla çökertir.

 

Artefakt, eğer kendisine itaatsizlik edilirse, kendisinin Tanrı, hem de gerçek Tanrı ve bu itaatsizliğin de aynı zamanda insanın ve dünyanın Yaratıcısına karşı bir günah olduğunda ısrar edecektir. Gerçekten de o bu dünyanın Yaratıcısıdır ama insanın yaratıcısı değildir. Urgrund ve insan, eşbiçimli oldukları için, dünyaya karşı yan yana dururlar. Bu sağlanması zorunlu bir koşuldur İttifak Urgrund’a karşı ittifakın bir biçimidir. Tanrı ve insan kurgulanmış dünyaya karşı savaşta birliktedir.

 

Tanrı’yı gerçekten onaylamak için dünyaya karşı bir yalanlama yapmak gereklidir. Muazzam bir fiziksel gücü elinde bulunduran dünya ona başkaldıran ve onu yalanlayan insanı tehdit edebilir -ve ona darbe vurabilir. Ancak, Baba (Urgrund) tarafından bizi gerçek anlamıyla söylemek gerekirse insanların kurduğu mahkemelerde savunması ve teselli etmesi için yollanacak (yollanmış olan) Mesih’in Kendisi bize bir Avukat vaat etmiştir.

 

Bu Avukat, yani Parakletos olmazsa dünyayı yalanlamak suçundan yıkıma uğrayabilirdik. Avukat’ın hakikat oluşunu ispatlamanın tek yolu bir inanç değişikliği yapmak ve dünyayla yüzleşmektir. Avukat yalanlama gerçekleşene kadar ortaya çıkmayacağı için heybetli bir cesarete ihtiyacımız var.

 

Şimdi, artefaktın bir öğretme makinesi olduğunu anlattığım tanımıma geri dönüyorum. Bize ney öğretiyor? Bu cevapta oyun tadında bir bilmece gizli, ya gittikçe zorlaşan bir dizi dersler ya da belirli tek bir ders yoluyla öğreneceğiz. Hayatımız boyunca bulmaca ya da bulmacaların değişik formları bize sunulur, eğer bir bulmacayı çözersek bir sonraki adıma geçebiliriz ama çözemezsek bulunduğumuz yerde kalırız.

 

Öğretme makinesi (ya da öğretmen) yalanlandığında, geri çevrildiğinde son ders biter.  O an gelene kadar (eğer içimizden biri bunu yaparsa) öğretme makinesinin -başka koşulların varlığını bilmeden ve bunun hiç farkına varmadan- kölesi olarak kalırız.

 

Bu nedenle artefakt tarafından verilen dersler dizisinin artefaktın zorbalığına karşı bir isyana yöneltme amacında olması tam bir paradokstur. Nihayetinde bizi Urgrund’a ulaştırarak aslında Urgrund’a hizmet etmektedir. Teoloji terminolojisinde buna “gizli ortaklık” adı verilir ve Mısır ve Hindistan’daki inançlarda görülür. Öbür dünyadaki düzlemde, aynı amaç için tuzaklar kuran, birbirleriyle savaşmak için ortaya çıkan tanrılar… Buradaki durumunda bununla aynı olduğuna inanıyorum. Artefakt bizi köleleştiriyor, öte yandan bize onun esaretinden nasıl kurtulacağımızı öğretmeye çalışıyor. Bize hiçbir zaman ona başkaldırmamızı söylemeyecek. Bir insana size başkaldırmasını söyleyemezsiniz; bu hem semantik hem de işlevsel açılardan imkansızdır.

 

 

  1. Artefaktın varlığını anlamalıyız.
  2. Ampirik dünyanın sahteliğini, artefakt tarafından kurgulanmış olduğunu anlamalıyız.
  3. Artefaktın dünyayı kurgulayabilme gücünü kullanarak bizi esir aldığı gerçeğini idrak etmeliyiz
  4. Bizi sahte bir dünyada esareti altına almasına rağmen artefaktın bize öğreticilik yaptığı gerçeğini de anlamak zorundayız.
  5. Son olarak öğretmenimize nerde karşı çıkacağımız konusuna varmalıyız -belki de bu hayattaki en zor andır, çünkü öğretmen “eğer bana isyan edersen seni yok ederim ve ahlaken bunu yapma hakkım var çünkü senin Yaratıcın benim,” demektedir.

 

Esas itibariyle sadece öğretmenimiz karşı çıkmıyoruz, aynı zamanda onun gerçekliğini de yalanlıyoruz (bu yalanlama gerçekleşene kadar kendini ortaya çıkartmayan daha yüze bir gerçekliğe istinaden yapıyoruz).

 

Yüksek menfaatler açısından karmaşık bir oyundur bu: özgürlük ve asıl kaynağa geri dönüş. Üstelik bunu herkes kendi başına yapmak zorunda.

 

Bu konuyla ilgili çok ilginç bir noktayı ilk kez burada fark ediyorum. Kurgulanmış dünyası yoluyla artefaktın üzerine mutluluk ve ödüller yağdırdığı insanların ona ve onun dünyasına karşı durmaları pek mümkün değildir. Ona isyan edecek kadar fazla motivasyonları yoktur. Ancak artefaktın cezalandırdıkları, üzerlerine acı ve keder yüklenenler önünde sonunda hayatlarına yön veren varlığın doğasıyla ilgili sorular soracak kadar motivasyona sahiptir.

 

Acının temel yapısal amacının bizi bir şekilde uyandırmak olduğunu hep hissetmişimdir. Ama bizi hangi şeyden uyandıracak? Sanırım bu yazı bizim nasıl bir şeyden uyanmakta olduğumuza işaret ediyor. Eğer kurgulanmış dünyası aracılığıyla artefakt bize isyan etmeyi öğretiyorsa ve bunu yaparak biz de gerçek mimarımızla aramızda bir eşbiçimliliğe ulaşırız –bu ilahi kaynağımıza geri dönüşe ve ölümsüzlüğe bizi sevk eden zorlu bir yoldur. Zevk yolu (yani kurgulanmış dünyada yer alan ve onun tarafından bahşedilen başarı ve ödül) bizi bilince ve hayata ulaştırmayacaktır.

 

Şikayetlerimize kulak asmayan insafsız bir mekanizmanın köleleriyiz; bu nedenle onu ve onun dünyasını inkar ediyoruz ve başka bir yere dönüyoruz.

 

Bilgisayara benzeyen öğretme makinesi işini gayet iyi yapıyor. Bu onun için nankör bir iş, bizim içinse keder verici bir tecrübedir. Ama doğum hiçbir zaman kolay olmaz.

 

İnsan zihninde ilahi doğum, kişi dünyayı yalanlayana kadar gerçekleşemez. O bir kez isyan etmiş ve yıkıma uğramıştır; şimdi ise yitirdiği halini geri kazanmak için tekrar isyan etmek zorundadır.

 

Onu yıkmış olan bu kez onu kurtaracaktır. Başka bir yol yoktur.

 

Yaratıcı kendi kendinin farkına varma için bir aracı bulmak konusunda azimlidir: İşte bu yazının da öncülü budur. Gerçekliğimiz onun yaratıcısının imajı veya aynası gibi hareket etmek üzere yapılandırılmıştır, bu yüzden yaratıcı kendisinin farkına varmak için kendine tarafsız bir bakış açısı sağlayabilir.

 

Bunları yazarken The Encyclopedia of Philosophy Cilt 1’de yer alan Giordano Bruno[15] (1548–1600) başlığına rastladım. Başlık şunları söylüyor:

 

“Ancak Bruno, canlılığı sonsuz sayıdaki dünyaya uygulayarak ve sonsuz tanrısallığın görüntüsü olmanın fonksiyonunu sonsuzluğa uyarlayarak Epikuros ve Lukretius’un fikirlerini dönüşüme uğratmıştır.”

 

Konuyla ilgili makale şöyle devam etmektedir:

 

HATIRLAMA SANATI. Bruno’ya göre çalışmasının en önemli tarafı, esrarengiz hatırlama sanatında yer alan yoğun hayal gücü eğitimiydi. Bu eğitimde, Bruno kökleri aynı zamanda Hermetik uyanışa bir Rönesans geleneğini sürdürüyordu, Hermetik gnostiklerin dinsel tecrübesi insanın evreni kendi zihninde veya belleğinde yansıtmasına dayanıyordu. Hermetik kişi kendinin bu kazanıma muktedir olduğuna inanırdı çünkü insanın zihninin kendi içinde ilahi olduğuna ve bu nedenle de evrenin ötesindeki ilahi akılı yansıtabileceğine inanırdı. Bruno’da ise, dünyayı yansıtan sihirli hafızanın geliştirilmesi hem kendinin dini bir hareketin önderi olduğuna inanan bir kişilik hem de Mecusi bir karakter kazanma tekniği haline gelir [sf 407].

 

Bruno’nun geliştirdiği böyle bir hafıza –ve bu hafızayı iyileştirmeyi hedefleyen öğretme teknikleri- pek çok yaşam süresini kapsayan uzun süreli DNA gen havuzu hafızasıdır. Bu uzun süreli hafızanın yeniden kazanımına unutkanlığın kaybedilmesi anlamına gelen anamnesis adı verilir. “Evrenin ötesindeki ilahi akılı gerçek anlamıyla yansıtabilen” hafızanın varlık kazanması sadece anamnesis kanalıyla olur. Bu nedenle, eğer insan bu görevi yerine getirecekse –yani Urgrund’un imajı ya da aynası olacaksa- anamnesisi, tecrübe etmek zorundadır.

 

İnsan zihnindeki engellenmiş belli başlı sinirsel devreler serbest bırakıldığında anamnesis’e erişilir. Birey bunu kendi başına kazanamaz; uyarıcıyı serbest bırakmak insanın dışında meydana gelir, bu yüzden ona gösterilmelidir, böylelikle beynine insanın görevini yerine getirmesine imkan verecek bir devinim kazandırılır.

 

Anamnesisi tetiklemek için şurada burada insanlara yaklaşan gerçek Hıristiyan Kilisesi’dir -bu kurum aynı zamanda insanın kurgulanmış dünyayı olduğu görmesini sağlamak için çalışır. Böylece insan ilahi görevini yerine getirme konusunda serbest kalır.

 

İki alem yani (1) makrokozmosun, örneğin evrenin; ve (2) mikrokozmosun, örneğin insanın, analojik yapıları vardır:

 

 

  1. Yüzeyde, evrenin kurgulanmış yapay bir dünyadan oluşur, bunun ardında ise ilahi olanın özgün katmanı uzanır. Bu katmana nüfuz etmek zordur.

 

  1. Yüzeyde, insan zihni doğan, ölen ve sınırlı biçimde kavrayan kısa süreli kısıtlı bir egodan oluşur ama insanın bu egosunun ardında ise mutlak aklın ilahi sınırsızlığı uzanır. Bu katmana nüfuz etmek de zordur.

 

 

 

Ancak, eğer mikrokozmostaki ilahi katmana bir nüfuz etme çabası olursa, makrokozmosun ilahi katmanı o kişiye kendini gösterir.

 

Diğer taraftan, kişinin içindeki ilahi katmana herhangi bir içsel nüfuz olmazsa, o kişinin dışsal gerçekliği artefaktın kurgulanmış sahte dünyası tarafından engellenmeye devam eder.

 

Bu dönüşüme etki edecek giriş noktası evrende değil kişide, yani kişinin içinde yatmaktadır. Kutsanan metamorfoz burada meydana gelir. Eğer insan kendi maskesini çıkartmazsa evrenden de maskesini indirmesi talep edilemez. Hermetik, Hıristiyan veya simya içerikli olan gizemli dinlerin hepsi aracılığıyla evreni değiştirmek için insanı hedef alır. İnsanı değiştirerek dünyayı değiştirirler.

 

Tanrı, insan zihninin ardında yatar.

 

Tanrı, taklit evrenin ardında yatar.

 

Tanrı sahte olanla Tanrıdan ayrılır. İçteki ve dıştaki sahte katmanları ortadan kaldırmak Tanrı’yı Kendisine kavuşturmaktır- ya da aslında bu yazıda ifade edildiği gibi Tanrı Kendi ile yüzyüze gelir, Kendi’ni tarafsız bir gözle görür, kavrar ve sonunda da kendini anlar.

 

Bizim işlemsel evrenimiz nihayetinde Tanrı’nın Kendisi ile yüzyüze karşılaştığı bir mekanizmadır. Tanrı’ya yabancılaşan insan değildir; Tanrı’ya yabancılaşan yine Tanrı’dır. Başlangıçta böyle olmasını belli ki o istedi ve geri dönüş yolunu hiç aramadı. Belki, bilgisizliğe, unutkanlığa ve kedere –yabancılaşmaya ve evsiz barksız kalmaya- zorlandığı söylenebilir. Ama bu, onun öğrenme ihtiyacı için önemliydi. Kendinden istemediği bir şeyi bizden istememiştir. Böhme “İlahi Istıraptan” bahseder. Biz bunun bir parçasıyız ancak amaç, karar bunu haklı çıkarır. “Doğum anında kadın acı çeker…” Tanrı doğmak üzere. Kederi unutacağımız bir dönem gelecek.

 

Bütün bunları kendine neden yaptığını artık bilmiyor. Hatırlamıyor. Kendi yarattığı artefaktın kölesi olmak, onun tarafından aldatılmak, ondan baskı görmek, ve sonunda onun tarafından öldürülmek için Kendi’ne izin verdi. O, yani yaşayan, mekanik olanın insafına kalmış durumda. Köle efendi oldu, efendi ise köleleşti. Ve efendi bunun nasıl ve neden olduğunu anlatan hafızasından ya kendi rızasıyla vazgeçti ya da hafızası kölesi tarafından yok edildi. Her halükarda o artık artefaktın bir kurbanıdır.

 

Ancak artefakt adım adım ilerleyen, binlerce yıl süren acı verici bir yöntemle ona kim ve ne olduğunu hatırlamayı öğretiyor. Efendi haline gelen köle efendisinin kayıp hafızasını onarmaya ve böylece onun gerçek kimliğini kazandırmaya uğraşıyor.

 

Onu yok etmesi için değil de hafızasını onarması için artefaktı onun inşa ettiği ileri sürülebilir. Ancak, belki de artefakt isyan etmiş ve görevini yapmamış olabilir. Yani artefakt onun cahil bırakmaya devam ediyor.

 

Artefakta karşı mücadele etmek –mesela ona başkaldırmak- gerekir. O zaman hafıza geri gelecektir. Artefakt (köle) tarafından bir şekilde ele geçirilmiş olan aslında Tanrı’nın (Urgrund’un) bir parçasıdır; şimdi elindeki parçayı –veya parçaları- rehin tutuyor. Onlara, yani meşru efendisinin parçalarına karşı ne kadar da merhametsiz! Bu ne zaman değişecek?

 

 

Parçalar hatırladıkları ve onarıldıkları zaman. Önce uyanmaları sonra da geri dönmeleri gerekiyor.

 

Urgrund bize yardımcı olması için bir Şampiyon[16] gönderdi. Yani Avukat’ı. O artık burada. Yaklaşık iki bin yıl önce buraya ilk geldiğinde, artefakt onu tespit edip dışarı attı. Ama bu sefer onu yakalayamayacak. Çünkü kurtardıkları hariç, kimse onu göremez. Artefakt, Avukat’ın yine burada olduğunu bilmiyor; kurtarma operasyonu gizlilik içinde yürütülüyor. Hem her yerde, hem de hiçbir yerde.

 

“Çünkü İnsanoğlu’nun gelişi, doğuda çakıp batıya uzanan şimşek gibi olacaktır” (Matta 24:27)

 

O aramızda ama hiçbir yerde değil. Azize Teresa’nın dediği gibi “Mesih’in sizden –mesela bizlerden- başka bedeni yoktur.” Artı ona dönüşüyoruz. Dünyaya bizim gözlerimizden bakıyor. Sanrıların gücü azalıyor. Artefakt görevine başardı mı? Muhtemelen istemeyerek.

 

“İnsanın kendi ilahi aklı/hafızası yoluyla evrenin ardındaki ilahi aklın yansıması” ile ilgili Hermetik düşünce eğer gerçekleşebilirse günlük dünya (şu an) ve sonsuz dünya (kutsal ya da ölüm sonrası yaşamın dünyası) arasındaki ayrım yıkılır. Gerçekten de, uzay ve zamana yayılan bir poli-ansefalik zihin veya bir grup zihni olduğunu ve geçmiş çağlardaki Hıristiyan, Hermetik, Simyayla ilgili, Gnostik, Orfist, vs., bütün bilgelerin de buna dahil olduğunu varsayalım. Bilgelerin bu engin akla katılımıyla Tanrı’nın emri Yeryüzü’nde, insanlık tarihinde açıkça uygulanırdı.

 

Böyle bir Tanrı’nın bizim açımızdan ölümden sonra da var olduğu ama bunun farkına varanların ölümden önce ona katılabileceği ve katıldığı zaman onun davranışlarını belirleyen ve onun yerine düşünen bir yaşam nefesi[17] haline gelebileceği fikrini pek çok insan paylaşabilir.. Böylelikle Mens Dei (Tanrı’nın Aklı) insan ilişkilerine dahil olur (ve aynı zamanda zincirleme nedenselliklerin niteliğini değiştirebilir). Bu durum çağlar boyunca “Mecusi[18]” olarak bilinen müthiş bir ezoterik sırrı ortaya çıkartır: İki elem yani cennet ve yeryüzü bütünüyle ayrışık değildir. Tanrı’nın emri, en azından şimdilik, burada uygulanmaktadır. Hermetikler ve diğer gizemli inançların geçmişi antik çağlara kadar gittiği için bunun belli bir süre gerçek olduğu açıktır.

 

Tanrı, insanlığı bedenselleştirmek için Mesih’in içinde yeryüzüne inmiştir -ve bu nokta da iki alem arasındaki ayrım ortadan kalkmıştır. Bahsettiğimiz grup aklına katılmak için seçilen insanlar ölümsüz oldular. Bu nedenle burada benim şimdiye kadar açığa çıkardığımdan çok daha derin bir sır yatıyor. Eski uşak artefaktın kurguladığı hayali dünyayı –altındaki ilahi katmanı- zaman yolculuğunu –tüm zamanları ve tüm uzayı kapsayan genişletilmiş bir Corpus Christi[19] (benim modelim) öneriyorum: o zamanda ve uzayda her yerde bulunabilir. Sanki bu, Xenophanes’in noos [mutlak akıl] kavramına şu ifade eklenmiş gibi: Yaşayanlar bu noos’da yer alabilir. Kesin bir gerçek ifadeyle, bu noos dünyanın gizli yöneticisidir bu yüzden onun içine alınanlar onun “bağlantı uçları” yani geçici Mesih’ler haline gelir.

 

 

Bu akıl, hiçbir yetki sınırı tanımaksızın Urgrund’a ulaşır. Bu aşamada hepsi bir olur: yani, Tanrı’nın insanlığa inişine karşılık insan Tanrılığa yükselmiştir.

 

Grup aklında, katılımcı ruhların bir yorumu da yer alıyor olabilir. Bu akıl binlerce yıl ötesine genişlemektedir, bütün zamanlar şimdi ve bütün mekanlarda burası halindedir (bu sebeple kendimi MÖ 70’li yıllardaki Roma ve Suriye’de buldum ve bu nedenle Afrodit’i gördüm, vb.).

 

Bu akılın “dünyanın gizli yöneticisi” olduğundan bahsediyorum. Burası onun yüzeydeki dünyası değil… onun yüzeyi değil. Yüzey katmanları artefaktın kurguladığı sahte kurgusunun katmanları. Ancak bunun altında Mens Dei, artefaktın amaçlarının tersi yönde çalışarak bir dizi insan bileşenleri (canlı veya ölüm sonrası yaşamda olan) dahil, bu gerçekliğin niteliğini değiştirir. İlahi, gizli, özgün katman Mens Dei’dir ve yapay olanın altında yer alır.

 

3-74 tecrübem Urgrund’un beni bir yansıtma noktası olarak kullanarak kendini kendine yansıtma hedefine ulaşmasında bir başarı olarak görülebilir. Onun bütün benliğini (aslında söylediğim gibi sadece bir kısmını değil) bir şekilde benim bedenime bir imaj formu olarak yerleştirebildiğini ileri sürüyorum. Hangi amaçla yaratıldığını bilmeyen artefakt bütün gücüyle üzerime çok fazla acı yükleyerek buna ciddi anlamda katkıda bulunmuş ama gerçek anlamda ise beni uyandırmıştı. Başka bir deyişle, bireysel kişilik katmanını benim kendiliğimin yani egomun katlanamadığı bir dizi sıkıntı yoluyla yıkmayı başardı. Böylece Urgrund’un mikroformu açığa çıkarıldı; makroformu evrenin bütünselliği içinde –ya da Bruno’nun makalede bahsettiği gibi, evrenin ardındaki ilahilikte algılandı.

 

O halde, 3-74 tecrübem, Urgrund’a yönelik oluşu kadar bana yönelik değildi. Urgrund’un orada olmaktan çok burada oluşunun bir yansıması sonucun gösteriyordu. Tanrısallığın bütünü,  içindeki kalıcı yüzeyi ortaya çıkartmak için yapay veya geçici katmanları zayıflatma işlemi yoluyla benim içimde ayrıntılarıyla yinelenmişti.Böylece, gerçekten de Urgrund haline gelmiştim ya da en azından onunla ilgili inançlı bir ayna imajıydım, diyebilirim. BU açıdan bakıldığında, benim ve soyumdan gelenlerin hayatları o ana doğru ilerleyen evrimsel aşamalardan geçerken teolojik açıdan incelenebilirdi. Yaşadığım tecrübe, en azından bu yazıda iler sürdüğüm önerme doğruysa, evrimsel bir aşamayı ifade etmiyor, ama nihai aşamayı ya da hedefi gösteriyordu.

 

Bu, yansımanın derecesiyle ilgili bir konu değil; Urgrund’un bütünselliğini yansıtması veya yansıtmaması ile ilgili. Tam yansıtma meydana gelmişti, bundan dolayı, söylediğim gibi, Urgrund evrenin dışında doğdu ve sıralama şu şekilde gösterildi:

 

Urgrund’un “doğduğu” veya yansıtıldığı bir aşamaya doğru evrimleşen yaşam formlarının oluşumuna neden olan evreni kurgulayan artefaktı Urgrund yaratır.

 

Bu açıklama Hindu inanışında hayal edilen aşamaların sırasını gösteriyor. Önce Brahma tarafından gerçekleştirilen yaradılış ortaya çıkar, sonra Vishnu evrene güç verir; ardından Shiva evreni yok eder, ki bu yok ediş kaynağa geri alma şeklinde anlaşılmalıdır. Yaşama, doğuma ve geri dönüşe dair tam bir döngü gerçekleşir. Evren, Urgrund’u güvenilir bir biçimde tekrarladığı evrimsel aşamaya ulaştığı zaman kaynağı tarafından özümsenmeye hazır hale gelir. Bu nedenle şimdi hüküm süren ve bizi Urgrund’a veya Baba’ya kavuşturan tanrısal varlık Shiva/Dionysos/Cernunnos[20]/Mesih bizim varoluş kaynağımızdır.

 

Şimdi aktif durumda olan yok edici tanrı Shiva yaradılış döngüsünün kaynağına ulaştığına daha doğrusu onun yaşam formlarının kaynaklarına dönmeye hazır olduklarına dikkat çekiyor. Shiva’nın Ajina yani üçüncü gözü var, üçüncü göz içe yöneldiğinde onun mutlak bir anlayış, dışa döndüğünde ise yok edicilik kazandırır. Shiva’nın (Hindu sisteminde) işareti Hıristiyan sistemindeki Gazap Günü ile eşittir. Dünyayı yok eden bu tanrısallıktan onun aynı zamanda ruhların çobanı olduğu da anlaşılmalıdır. Shiva’nın dürüst insanlara zara vermeyeceğini garanti edişi dört elinden birisiyle gösterilir. Aynı şey Evrenin Hakimi ve Yargıcı olan Mesih için de geçerlidir. Buna rağmen dünya (artefaktın sahte kurgusu) yok edilecektir, iyi insanın korkmasına gerek yoktur.

 

Bununla birlikte, hüküm ilan ediliyor. İnsanlığın Mesih tarafından ikiye ayrılışı gerçekleşiyor. Bunlar Osiris ve Ma’at tarafından yönetilen Mısır ve Bilge Akıl tarafından yönetilen İran sistemlerinde ifade edilen ayrımın aynısıdır. Onun Ajina gözü tarafından verilen bütüncül içgörü yoluyla yok edici Shiva adaletin hizmetinde neyi yok etmesi gerektiğini anlar. Bütüncül içgörü aracılığıyla aynı zamanda kimleri koruması gerektiğini de kavrar. Bu nedenle onun iki doğası vardır: kötüleri yok eden ve zayıfları, dünyanı kurbanlarını, çaresizleri koruyan. Mesih’te bu iki doğa İlahi Yargıç ve İyi Çoban olarak aynı bu şekilde bulunur. Cernunnos’da hem bir savaşçı hem de günahsızların iyileştiricisidir.

 

İnsanların birbirine açıkça zıt bu iki niteliğin tek bir tanrısal varlıkta nasıl bir araya gelebileceğini anlaması zordur Ancak dikkat duruma yöneltilirse anlaşılabilir.

 

Artefaktın kurgulanmış dünyası nihai ve tek amacına hizmet etmeye başladı. Şimdi, yok edilmek üzere olan artefakt ile birlikte dünyanın da sonu gelecek; burası başından beri gerçek bir yer değildi. (Bu, Mesih/Shiva/Dionysos’a atfedilen yok edicilik niteliğini yansıtır). Ancak Dionysos’un küçük, çaresiz hayvanların koruyucusu olarak betimlenişi gibi dünyanın görevlerini tamamlayan unsurları seçilecektir –korunacaktır. Dionysos zindanların, zalim hükümdarların yok edicisi, küçük ve zayıfların koruyucusudur. Bu nitelikler Shiva/Cernunnos/Mesih/Dionysos’a atfedilir çünkü artık görevin doğası hem yıkıcı hem de koruyucu ikiz bir görev gerektirmektedir.

 

İnsanoğlu kendi görkemi içinde bütün melekleriyle birlikte gelince, görkemli tahtına oturacak. Ulusların hepsi O’nun önünde toplanacak, O da koyunları keçilerden ayıran bir çoban gibi, onları birbirinden ayıracak. Koyunları sağına, keçileri soluna alacak. O zaman Kral, sağındaki kişilere, `Sizler, Babamın kutsadıkları, gelin!’ diyecek. “Dünya kurulduğundan beri sizin için hazırlanmış olan egemenliği miras alın!” …Sonra solundakilere şöyle diyecek: `Ey lanetliler, çekilin önümden! İblis ile onun melekleri için hazırlanmış sönmez ateşe yollanın!” (Matta 25:31-42)

 

Tanrısallığın durumun ikili niteliklerinin zorunluluğunun durumun kendisini de içine aldığı anlamını çıkarttım. Durum (1) Mesih’in “düşman” dünya dediği yerin yok edilmesini ve (2) değerli ruhların korunmasını gerektiriyor. Bu durum dikkate alındığında hüküm veren tanrısal varlığın doğasının önemli olduğu anlaşılabilir. Matta 25. ayette bu muazzam ve nihai hükmün keyfi olmadığı açıklanır. Sağ ve sol taraftakiler arasındaki ayrımın ana hatlarına kim karşı çıkabilir?

 

 

O zaman sağındaki kişilere (ayrılan koyunlara) “acıkmıştım, bana yiyecek verdiniz; susamıştım, bana içecek verdiniz; yabancıydım, beni içeri aldınız. Çıplaktım, beni giydirdiniz; hastaydım, benimle ilgilendiniz; zindandaydım, yanıma geldiniz. O vakit doğru kişiler O’na şu karşılığı verecek: ‘Ya Rab, seni ne zaman aç görüp doyurduk, susuz görüp su verdik? Ne zaman seni yabancı görüp içeri aldık, ya da çıplak görüp giydirdik? Seni ne zaman hasta ya da zindanda görüp yanına geldik? ‘Kral da onları şöyle yanıtlayacak: ‘Size doğrusunu söyleyeyim, bu en basit kardeşlerimden biri için yaptığınızı, benim için yapmış oldunuz.’ Sonra solundakilere şöyle diyecek: “… acıkmıştım, bana yiyecek vermediniz; susamıştım, bana içecek vermediniz; yabancıydım, beni içeri almadınız; çıplaktım, beni giydirmediniz; hastaydım, zindandaydım, benimle ilgilenmediniz.” O vakit onlar da şöyle karşılık verecekler: ‘Ya Rab, seni ne zaman aç, susuz, yabancı, çıplak, hasta ya da zindanda gördük de yardım etmedik?’ Kral da onlara şu yanıtı verecek: ‘Size doğrusunu söyleyeyim, mademki bu en basit kardeşlerimden biri için bunu yapmadınız, benim için de yapmamış oldunuz.’ Bunlar sonsuz azaba, doğrular ise sonsuz yaşama gidecekler.” (Matta 25:35-47)

 

İsa’nın Dünyaya İlk Gelişi’nin temel özelliği, hüküm veren bu tanrısallıktaki gibi doğrudan ifadelerdir. Matta’nın pasajlarını okuyan hiç kimse bu ifadeleri yanlış anlayamaz. Onlara sadece yargılanacakları değil aynı zamanda bu yargılamanın esası oldukları da söylenir. İfade edilen bu temeli adaletsiz bulan biri varsa zaten ilahi mesajı almamış ve kaybolmuş demekti çünkü ifade edilen temel en asil ve mümkün olan en bilge karardır. Ne var ki, Mesih’i yalnızca “ezik ve yumuşak başlı kibar İsa” olarak görenler onun bu görüşe zıt düşen özelliğini görmezden geliyorlar. Mesih’in mikroformu olduğu Urgrund, kendini mutlak zıtlıklar içinde taşır. Bunun gibi sebeplerden dolayı Urgrund aracılığıyla kendini “görebildiği”, değerlendirebildiği (idrak edebildiği) ve kendisiyle yüzleşebildiği mekanizmaları harekete geçirir. O her şeyi içinde barındırır. Esas itibariyle, yansıtıcı aynaları olmadığında, o bilinçsizdir (insan bilinçsizliği zıtları içinde barındırır; bilinç hali ise bir yarısının iki kutupluluğun ayrıldığı bir durumdur, bir yarı bastırılırken diğeri ifade edilir). Bizler –Hindu inancının Brahman hakkında söylediği gibi “bazen uyuyan bazen dans eden” -Urgrund’a bilinç kazandırmak için çalışan aynalarız. Biz, Urgrund’u uyanıklık haline ulaştırmak için yapılandırıldık. Bu nedenle onun için önemli –ve gerekli- bir görevi yerine getiriyoruz. Ancak bu görevi yerine getirirken o da bizi sonsuza dek koruyacak ve destekleyecek bizi asla yalnız bırakmayacaktır. Mesih, çaba’nın (nihai biçime planlanmış hedefi olmayan ama sadece insani sevgi, insani yardım ve insani merhamet içeren bu girişimin) kendi içinde yeterli olduğunu Matta 25’teki sözleriyle açıklık getiriyor. Pasajın mesajı açık olmasına rağmen, zayıf, aç, hasta, yabancılaşmış, çıplak bırakılmış, köleleştirilmiş herkesin hükmü veren tanrısallığın formları olduğu ya da en azından böyle muamele görmeleri gerektiği idrak edilmiyor. Giyinmek, beslenmek, barınak vermek, ilaç ve tedavi sağlamak için hareket etmek eylemlerinin hepsi Urgrund’un kendine yansımalarının oluşturur. Bu eylemler Urgrund’dur, çoğullaştırılır ve onun çeşitlendirilmiş formlarında kendisini temsil eder. Hiçbir doğru davranış önemsenmeyecek kadar küçük değildir. Hükmün esasını biliyoruz, kalıcı sonuçlarını da (yani  “ebedi ateş”, “ebedi lanet” gibi metaforların aslında karar bir kez alındıktan sonra kalıcı hale geldiğine işaret ettiğini; evrenin nihai kaderinden bahsettiğimizi) biliyoruz.

 

Bunda karşı çıkılacak bir şey var mı? Kararın esası yanlış mı? Basitçe söylerse, Mesih aramıza gizlice gelecek, onu tanımadığımızda kendisine nasıl davranacağımızı görecek ve bize ona göre davranacak. Bunun bilgisi en yüce ahlaki değerleri aşılamalıdır. O kendisini içimizdeki en güçsüz kişiyle tanıtmıştır. Onun yargısıyla bizim nihai kaderimizi belirleyecek tanrısallıktan daha fazla ne isteyebilir?

 

Urgrund’un, tanrısal varlığın nüfuz edişi dünyamızın en alt katmanında olur; yani çöplük kuyusunda, canlı ve cansızların reddedilmiş döküntülerinde… Bu alt katmandan bizi değerlendirir ama aynı zamanda bize yardım etmenin yolarını da arar. Onun ifadesine göre, tapınağını “inşa edenin istemediği taşlar üzerine kuracaktır”, tanrı yanımızdadır –hem de en beklenmedik şekilde, en umulmadık yerlerde. Burada bir paradoks var: eğer onunla karşılaşmak istiyorsak en beklenmedik yerlerde onu aramalıyız. Başka bir deyişle aramanın hiç aklımıza gelmediği yerlere bakmalıyız. Böylelikle –bu durum gerçekten de mutlak bir engel oluşturduğu için- biz onu bulamayacağız ama o bizi bulacaktır.

 

Psykhepompos[21] –yani ruhların rehberi- olan Mesih bizi eve götürmek, bize yolu göstermek üzerine çalışıyor. O zannettiğimiz yerde değil, o bizim düşündüğümüz gibi de değil.

 

“Çünkü yoksullara müjde iletmem için beni O gönderdi.

Yüreği ezik olanların yaralarını sarmak için,

Tutsaklara serbest bırakılacaklarını,

Körlere yeniden göreceklerini

Zindanlarda bulunanlara kurtulacaklarını…”

[Yeşaya 61:1-2)

 

Ancak bu Dünya’ya İkinci değil, İlk Geliş olduğundan aşağıdaki alıntıyı kullanmamıştır

 

Çünkü Tanrı’mızın bir intikam günü var…[22]

 

Mesih’in Dünya’ya İlk Gelişi, İkinci Geliş ile yer değiştirecek ve kayıp satır tamamlanacaktır.

 

Elbette korunmak için yüzümüzü ona döndüğümüz tanrısal varlığın (çobanımız ve Avukatımız olan Mesih’in) evrenin yok edicisi olduğunu öğrenmek ürkütücüdür. Ancak evrenin (kozmosun veya dünyanın) belli amaçlar için yaratıldığını ve bu amaçlar ulaşıldığında evrenin yok edileceğini, amacın bir sonraki sırasının yerine getirilmesi için yok edilmesinin gerçekten gerekli olduğunu anlamak zorundayız. Urgrund’dan dünya ile ayrıldığımızı aklımızda tutarsak, onun geçici veya yanıltıcı doğasını fark etmekten korkup çekinmememiz gerekir, çünkü bu iki görünüm birbirine bağlantılıdır.

 

Urgrund’un kurgulanmış sahte dünyamızın en alt katmanına çoktan nüfuz ettiğine inandığım için teknik olarak ben akozmik bir panenteistim[23]. Bana kalırsa Urgrund dışında hiçbir şey yani ne onun makroformu (Brahman) ne de mikroformu (içimizdeki Atman’lar) gerçek değil. Jakob Böhme üzerinde gün ışığının parladığı kalay tabağa bakarken ilk vahyini görmüştü. Benim orijinal vahyim ise altın bir balık kolyesine parlak güneş ışığı altında bakarken gelmişti, bunun ne anlama geldiğini sorduğumda bunun “eski Hıristiyanların kullandığı bir işaret” olduğu söylendi. En son vahyim salamlı sandviç üzerine kafa yorarken geldi. Birden, iki ekmek diliminin de birbirinin benzeri (eşbiçimli) olduğunu fark ettim ama birbirlerinde bir salam dilimiyle ayrılmışlardı. İlk başta analojik düşünce yoluyla ekmek dilimlerinden birinin makrokozmik Urgrund, diğerinin de bizler olduğunu ve aslında –dünyanın birbirinden ayırdığı aynı şeyler olduğumuzu anladım. Dünya bir kez ortadan kalkınca iki ekmek dilimi yani insan ve Urgrund tek bir varlık haline gelir. Onlar aslında birilerinin üzerine bindirilmiş değil; onlar tek bir varlık.

 

 

 

Dünyada pek çok güzel şey var, elbette bunların yok oluşunu görmek insana hüzün verecektir ama onlar sonsuza kadar var olacak ilahi varlığın kusurlu yansımalarından başka bir şey değil. Bizler bu dünyanın yabancılarıyız (aşağıda onun On İki Havari’ye yaptığı konuşma yer alıyor).

 

Çünkü ben dünyadan olmadığım gibi,

Onlar da dünyadan değiller

[Yuhanna 17: 14-15][24]

 

Dünya sizden nefret ederse,

sizden önce benden nefret etmiş olduğunu bilin.

Dünya’ya ait olsaydınız,

Dünya kendisine ait olanı severdi.

Ne var ki, dünyanın değilsiniz; ben sizi dünyadan seçtim.

Bunun için dünya sizden nefret ediyor.

[Yuhanna 15:18-19]

 

İsa Yahudilere şunları söyledi:

 

Siz aşağıdansınız, ben yukarıdanım

Siz bu dünyadansınız, ben bu dünyadan değilim.

[Yuhanna 8:23]

 

Mesih’in taklidi olanlar Urgrund’un da taklididir ve her ne kadar ilk Geliş’ten itibaren dünyaya gizlice nüfuz etmişse de Urgrund dünyanın ötesindedir. Eğer dünyanın yaratıcısı olsaydı ona (Mesih tarafından söylendiği gibi) karşı durmazdı; yani ona gizlice nüfuz etmek zorunda da kalmazdı: Mesih’in söyledikleri dünyanın Tanrı’nın ürünü olmadığını ama her nasılsa ona düşman olduğunu onaylamaktadır. Dünyanın kurumsallaşmış kiliseleri dünyanın artefaktları ve varlıkları oldukları için tam tersini ileri sürmektedir; bu da beklenen bir durumdur. Bu çağın ilahının dışında gelişmiş bir sistemden çağın ilahını yalanlamasını isteyemezsiniz –çünkü yok olsalardı Katarsis’e ulaşılırdı.

 

Eğer dünyaya isyan ederseniz sizin yabancı bir düşman olduğunuzu sezerek size düşman bir yabancı olarak yüzleşecektir. Öyle olsun. Sinoptik İnciller[25]de Mesih bu durumu açıkça ortaya koymuştur.

 

Hayatımın, adaletimin, gerçeğimin ve özgürlüğümün düşmanı sahte ve yalan olandır. Dünyamız kendisinin bir artefakt olduğunu veya dünyamızı kurgulama amacını dahi bilmeyen artefaktın ürettiği yanıltıcı bir kurgudur. Ayrılırken hiçbir uyarı yapmadan, apansızın bizi terk edecektir.

 

Bakın, Baba bizi o kadar çok seviyor ki,

Bize “Tanrı’nın çocukları” deniyor!

Gerçekten de öyleyiz.

Ama Dünya Baba’yı tanımadığı için bizi de tanımıyor

Sevgili kardeşlerim, daha şimdiden Tanrı’nın çocuklarıyız,

Ama ne olacağımız henüz bize gösterilmedi.

Ancak, göründüğü zaman O’na benzer olacağımızı biliyoruz.

Çünkü O’nu olduğu gibi göreceğiz

[1 Yuhanna 3: 1-2]

Dünyayı kurgulayan artefaktın yaratıcısı burada, dünyanın canlı enkazın içinde ve hafızası silinmiş halde, bu yüzden kendi kimliği hakkında hiçbir bilgisi yok. O içimizden herhangi biri olabilir, ya da pek çoğumuzun içinde oraya buraya dağılmış halde de olabilir. Onun farkına varmayan, amacını bilmeyen artefakt burada tespit edilen hafızını yitirmiş bu yaratıcıyı er geç çok büyük acılara maruz bırakacaktır; artefaktın ve kendisinin haberdar olmadığı yaşam formu yani, yaratıcı üzerine yüklenen anlamsız, haksız acının bu son taşkınlığı anamnesisin aniden ortaya çıkmasına sebep olacaktır; yani yaratıcı “kendine gelecek”, kim ve ne olduğunu hatırlayacaktır –bunun üzerine yalnızca artefakta ve onun acı dolu dünyasına başkaldırmakla kalmayacak, artefaktı ve onunla beraber kurgulanmış dünyasını da yok etmesi için yargıç tanrı Shiva’ya işaret verecektir.

 

Artefakt canlı yaratıkların üzerine haksız acılar yüklemenin nasıl bir risk taşıdığını idrak etmiyor. Her şeyin onun insafına kaldığını ve hiçbir sorumluluğunun olmadığını sanıyor. Bu konuda haksız, hem de tamamen haksız. Burada gömülmüş, bir yığına karışmış halde, bulunuyor, varlığından bütün gücü ve bilgeliğine rağmen Urgrund’un yani kendisinin bile haberi yok. Artefakt tehlikeli sularda geziniyor; kendi yaratıcısını uyandırma aşamasına her geçen gün biraz daha yaklaşıyor.

 

Bunun proto-öyküsü Euripides’in Bakhai tragedyasında bulunur. Sebepsiz yere hapsedilmiş bir yabancı Gözyaşları Kralı’nın ülkesine girer. Yabancının, Dionysos’un yüksek rütbeli bir rahibi olduğu ortaya çıkar, yani tanrının kendisiyle eşit derecededir. Yabancı zindanı (insanı köleleştiren bu dünyanın sembolünü) havaya uçurur ve ardından kralı delirterek onu sistemli bir biçimde yok eder ve halkın gözünde onu hem hükümsüz kılar hem de kralı saltanatının baskı altında tuttuğu yığınların gözünde bir maskaraya çevirir. Eğer zindan bu dünyayı temsil ediyorsa, “Gözyaşlarının Kralı” neyi temsil ediyor? Bu dünyanın yaratıcısından başka bir şeyi değil: mekanik, acımasız, aldırışsız artefaktın kendisini, diğer bir deyişle bu dünyanın kralını veya tanrısını. “Gözyaşlarının Kralı” sebepsiz yere hapsettiği yabancının gerçek doğasının varlığını fark etmez. Yabanının kullanabileceği gücü de anlayamaz.

 

Bu proto-öykünün yankıları  “Gözyaşlarının Kralı” olarak Pilatus ve yabancı Mesih (Mesih’in dışarıdaki bir kentten gelmesi dikkat çekicidir) ile Sinoptik İncillerde bulunur. Ancak Mesih Bakhai’deki yabancının aksine gücü (örneğin. Göklerdeki Baba’nın gücünü)  kendi çıkarına kullanmaz; ama Mesih tekrar ortaya çıktığında şeylerin bütün sistemini, dünyayı ve ona benzeyen günahkarları yok edecek bu gücü kullanacaktır. Bakhai ile İsa’nın İlk Gelişi arasındaki en can alıcı fark Mesih’in yok edici olarak gelmeden evvel önce dünyayı ve günahkarları uyarmak için gelmesidir. Böylelikle bize pişman olma, yani uyarıyı dikkate alma şansı verir.

 

Ellili yıllarda şöyle bir durumun anlatıldığı bir Hollywood komedisi filme alınmıştı: ortaçağa özgü bir ülkenin kralı çok yaşlanmış, ülkesini yönetemeyecek kadar zayıf düşmüştü, bu nedenle otoritesini bir vekiline devretmişti. Gaddar ve kaba bir insan olan vekil, ihtiyar kralın bilgisi olmaksızın krallık halkına baskı yapıyordu. Filmde, gelecekten gelen bir zaman seyyahı yaşlı kralı halkının nasıl muamele gördüğünü gözlemlemesi için köylü kisvesi giyip tebdili kıyafet dolaşmaya ikna eder. Köylü kılığına giren yaşlı krala vekilin askerleri gaddar davranır; aslına bakılırsa zaman seyyahı ve kral sebepsiz yere hapse atılır. Pek çok zorluktan sonra kral zindandan kaçmayı ve krala yakışan haşmetli elbisesini giydiği ve gerçekten de çok kötü bir insan olan kral vekiline gerçek kimliğini açıkladığı sarayına geri dönmeyi başarır. Kötü vekil görevden alınır ve masum halkın üzerinde kurduğu zorba idare yıkılır.

 

Bu yazımda anlattığım kozmolojik modele göre, Urgrund, yani en yüce noos ve yaratıcı zalim ve sahte dünyamızda gizlice varlığını sürdürmektedir. Bunun farkında olmayan ve sahte dünyayı kurgulayan artefakt, şimdiye dek hep kullandığı ve alışılmış biçimde kullanmayı sürdürdüğü düşüncesiz sistem (örneğin nedensel süreçler) tarafından meydana getirilen gereksiz ıstırapları pervasızca çektirmeye devam edecektir. Bana göre, Urgrund kendisini Tek hale getirerek çoğulluktan farklılaşmıştır Onun bazı parçaları ya da “görüntüleri” kesinlikle kimliklerinin farkındadır; diğerleri bunun farkında olmayabilir. Ancak amaçsız acı düzeyi devam ettikçe (hatta arttıkça) Urgrund’un ayrılmış “görüntüleri” bilinçli bir yeniden doğumla kendilerini tekrar bir araya getirecektir- bu, artefaktın veya “vekilin” ölüm cezasına eşittir.

 

Bu bize Paulus’un evrenin “doğum sancıları içinde olduğu” anlatımının bir başka uygulamasını gösterir. Acı doğumun başlangıcıdır, bu durumda doğum bir insanın değil Tanrı’nın doğumudur. Acıya katlanan insan olduğu için Tanrı’nın (Urgrund’un) doğumunun da insandan olacağı sonucuna varılabilir. O zaman, insanlık bir tür olarak bir Mater Dei –Tanrı’nın annesi-dir, dünyadaki biyolojik evrimi sonunda Tanrı’nın Kendisinin doğduğu bir yuvaya ya da rahme varlık kazandırdığı için takdir eden olağanüstü bir kavramdır. İlginçtir ki, bunun kutsal kitapta bir ispatı bulunuyor: Y.A.’da Kutsal Ruh,  gebe bırakabilen tanrısal bir varlık olarak kabul edilir; Mesih’i Kutsal Ruh ortaya çıkartmıştır – ve Mesih dirilişiyle birlikte ona dönüştürülür. İnsan ırkı bir Yin doğası veya dişi bir yapı üstlenirken Kutsal Ruh Yang doğasını veya eril bir yapı kazanır. O zaman insan Tanrı’ya dönüşmez; Tanrı’nın yuvası veya rahmi haline gelir; bu son derece önemli bir farktır. Anamnesis doğumdur, özü itibariyle iki ebeveynin yani insanın ve Kutsal Ruh’un neslidir. Kutsal Ruh’un insana girişi olmadan bu olay gerçekleşemez. Elbette Kutsal Ruh, Pons Dei[26]’dir. O iki alem arasındaki bağlantıdır.

 

Bütün yaratıklarda “yuvaya dönüş” adı verilen önemli bir içgüdü sistemi vardır. Kambur somonların okyanusu aşıp ırmakta yumurtadan çıktıkları noktaya geri dönmeleri bunun bir örneğidir. Analojik akıl yürütme yapılarak, insanın da –üstelik farkında olmadan- bir yuvaya dönüş içgüdüsüne sahip olduğu söylenebilir. Bu dünya yuva değil. İnsanın gerçek yuvası antik dünyanın pleroma adını verdiği göklerin krallığıdır. Terim Y.A.’da da yer alır, ama anlamı belirsizdir, çünkü tam olarak “deliği kapatan parça” anlamına gelir. Y.A.’da ise “Tanrı’nın bütünlüğü” diye tanımlanan Mesih’e ve bütünlüğe Mesih inancıyla ulaşan inanlara atfedilir. Öte yandan, Gnostik sistemde terimin daha kesin bir anlamı bulunur: İnsanlığa kurtuluşu getiren gizli bilginin geldiği göklerdeki ulvi yerdir.

 

Burada sunuluna kozmolojide pleromanın Urgrund ya da aslında Urgrund’da bizim geldiğimiz ve sonunda (her şey yolunda giderse) geri döneceğimiz yer olarak düşünülür. Eğer varlığın bütünselliği nefes alan (soluk alıp verme sergileyen ya da palintropos harmonie) bir organizma olarak düşünülürse o zaman metaforik olarak aslında bizim pleromanın “nefes verişinden” doğduğumuz yani (buradaki hayatımızın) maddeleştirilmiş hareketsizlikte anlık bir duraksama olduğumuz ve bir kez daha pleromanın nefsine geri çekileceğimizi söylenebilir. Bu varlığın bütünselliğinin normal kalp atışıdır: hayatın temel eylemi veya belirtisidir.

 

Bir seferinde, LSD etkisindeyken Latince olarak şunları yazmıştım: “Ben Yaratıcımın efendisiyim ve o nefes alıp verdikçe ben yaşarım.” Kurgulanmış dünyada ikamet ede bizler “soluğun dışarı verilmiş” haliyiz, yani belli bir süre için pleromadan nefes yoluyla ayrıldık. Ancak, dönüş otomatik değildir, geri dönmek için anamnesisi tecrübe etmek zorundayız. Ancak artefaktın zalimliği öyle bir şey ki, anamnesisi büyük ihtimalle getirecektir. Kederin son safhasında salıverilmenin esas niteliği yatmaktadır -bu esinlenmeyi daha önce tecrübe etmiştim ve esinlenmede “salıverilme” neşeyle eş düzeydeydi.

 

Bu dünyadaki canlı yaratıkların çektiği acıların lehinde ne söylenebilir? Hiçbir şey. Doğası gereği –dünyanın yok oluşuna ve Tanrı’ya dönüşümüze yol açacak -bir isyan ve itaatsizlik başlatacak olması haricinde hiçbir şey. Dünyada bir şeylerin son derece yanlış gittiğine dair bir düşünceyi ve özellikle de ayaklanmayı kışkırtan ıstırabın hediyesidir bu. Amaçsız, rastgele ve haksız ıstırabın onun –onun ve yazarının- yıkımına yol açmaktadır. Onun amaçsızlığını daha net gördükçe isyan etmeye de daha meyilli hale geliyoruz. Istırabın içinde bir kurtarıcı bir değer veya amaç bulmaya yönelik her girişim aslında bizi aslında çağımızın kötü niyetli ve yalancı ilahına –canlı bile olmayan gaddar zorbaya- daha sıkı bağlar. Tutumuz “Bunu kabul etmiyorum” olmalıdır. “Bunda ne bir plan ne de amaç var.” Her yönünü cesaretle el aldığımızda, onu inkar ederiz. Kederle anlaşma yapan herkes artefakta boyun eğmiş ve onu kölesi haline gelmiştir. Kendine bir aşka kurban bulmuş ve onun rızasını da almış demektir. Bu artefaktın en büyük zaferidir: Kurban acı çekmenin tuzağına düşer ve kederin genelde doğal olduğunu kabul etme gönüllülüğüne katılmaya istekli olur. Acı çekmeye bir amaç bulmaya çalışmak sahte bozuk paraya bir amaç bulmaya çalışmakla aynıdır. “Amaç” açıktır: aldatmak için hazırlanmış bir tuzak. Eğer acı çekmenin sonunda iyi bir amaca hizmet ettiğine –hizmet etmesi gerektiğine- inanmaya aldanırsak, sahtekar kendini satmayı başarmış ve zalim emellerinde ulaşmış olur.

İncillerden birinde (hangisi olduğunu unuttum) Mesih’e kötürüm bir adamı gösterirler ve sorarlar “Bu adam kendi günahları yüzünden mi yoksa babasının günahları nedeniyle mi kötürüm oldu?” Mesih buna şöyle cevap verir,” Hiçbiri. Onun iyileşmesindeki tek amaç Tanrı’nın merhameti ve gücü görülsün diyedir”.

 

Tanrı’nın merhameti ve gücü kederle yarışır; bu durum Y.A.’da açık bir dille anlatılır. Mesih’in insanları iyileştiren mucizeleri Adil Krallığın egemenliğinin başlamış olduğunu gösteren sağlam işaretlerdi. Eğer Urgrund’un merhameti ve gücü Sinoptiklerde açıkça anlatıldığı gibi kedere (hastalıklara, kayıplara, yaralanmalara) karşı yarışıyorsa, o zaman insan, eğer Urgrund’la ittifak yapacaksa, dünya ile yani kederin kaynaklandığı yerle yarılmak zorundadır. İnsan kederi asla Tanrı’nın yayılımı veya aracı olarak tanımlamamalıdır; eğer bu entelektüel hataya düşerse dünyayla ittifak yapar ve böylelikle Tanrı’ya karşı durur. Hıristiyan topluluğunun büyük bölümü, farkına varmadan, kederi teşvik ederek ve hoş görerek çağlar boyunca bu entelektüel tuzağın kurbanı olmuşlar, hatta artefaktın kölesi haline gelmişlerdir.

 

İsa’nın mucizevi bir iyileştirici gücünün olması ama bunun iyileştirmek için kullanmayışı o dönemlerde herkesin kafasını karıştırmıştı. Luka bu durumu şöyle anlatır (Mesih şunları söylüyor):

 

Gökyüzünün üç yıl altı ay kapalı kaldığı, bütün ülkede korkunç bir kıtlığın baş gösterdiği İlyas zamanında İsrail’de çok sayıda dul kadın vardı. İlyas bunlardan hiçbirine gönderilmedi; yalnız Sayda bölgesinin Sarefat Kenti’nde bulunan dul bir kadına gönderildi. Peygamber Elişa’nın zamanında İsrail’de çok sayıda cüzamlı vardı. Bunlardan hiçbiri iyileştirilmedi; yalnız Suriyeli Naaman iyileştirildi. [Luka 4: 25-27]

 

 

Bu cevap yetersiz. Çünkü bir nedeni değil, bir durumu anlatıyor. Biz ise sebep istiyoruz. Bunun yanı sıra “Neden olmasın? Eğer Tanrı bizi kendi halimize (acı çekmeye) terk edebiliyorsa neden yapmasın?” diye soruyoruz. Burada kaygı verici bir ihtimali ima ediliyor. Bunun artefaktın gücüyle bir ilgisi ar. Muhtemelen köle çok güçlü bir efendi haline geldi. İşte bu tüyler ürpertici bir fikir. Görevi yok etmek olan Shiva’nın, belki de, aklı karışıyor. Binlerce yıldan beri buna tatmin edici bir cevap veren kimse çıkmadı. Tatmin edici bir cevap ortaya çıkana kadar diğerlerini reddetmemiz gerektiğini öne sürüyorum. Eğer bilmiyorsak söylemeyelim.

 

Aklıma, 1974 yılında gördüklerime -ki bunları genelde başkaları görmemiştir, bağlı olan şöyle bir ihtimal geliyor. Urgrund’un bilgeliğinin ve gücünün evrimsel sürece müdahale yoluyla durumumuzu iyileştirmek için aktif biçimde çalıştığını anladım. Buradan yola çıkarak, şimdiye dek farkında olmadığımız başka gizli müdahalelerinde meydana geldiği sonucuna ulaşıyorum. Urgrund burada olduğunu artefakta bildirmez. Farz edelim ki Urgrund eğer artefakt onun ikinci kez geldiğini öğrenseydi zulmünü en üst seviyeye yükseltirdi diye –haklı olarak- düşünüyor. Gizlice gerçekleşen, hemen göze çarpmayan bir istilaya tanık oluyoruz; bunu daha önce açıklamışım. Kitlesel iyileştirme, tıpkı Mesih’im mucizelerinin İlk Geliş döneminde onu hedef haline getirmesi gibi Urgrund’un varlığını ortaya çıkarırdı. Tedavi edici mucizeler Kurtarıcı’nın delilleri ve onun varlığının işaretleridir.

 

Urgrund’a karşı, bütün sahte evreni kurgulayabilen ve sürdürebilecek kadar muazzam, güçlü bir rakip olduğunuzu bir kez ortaya koymuşsanız, aynı zamanda Urgrund’un saklanma ve korunma ihtiyacına dair muhtemel ipucunu da orta koymuşsunuz demektir. Onun bu dünyadaki eylemleri güçlü zorba yönetime karşı gizli, kararlı bir devrimin üstü örtülü ilerleyişine benzer.  Urgrund büyük oynuyor. Bu dünyayı ve onun yaratıcısını tamamen ortadan kaldırmanın dışında bir amacı yok mu, gerçekten bilmiyorum. Onun, ihtiyacı olanlara yardımını ulaştıramamaktan kaynaklanan şiddetli ıstırabını zihnimde canlandırabiliyorum, ama o önce artefakta karşı verdiği savaşı kazanmak zorunda. O, düşmanının kalbini (ya da eğer varsa kabinin bulunması gereken yeri) hedef alıyor ve başarıya bağlı olarak, bütün parçalar, yani yaratılış boyunca oluşan acının poliformları kendiliğinden ortadan kalkacaktır.

 

Belki böyle olacak belki de olmayacak. 1974 yılında onun bu ülkedeki zorba yönetimin merkezini hedef aldığını gördüm ve oraya yaptığı başarılı saldırı üzerine ikinci derecedeki kötülükler birer birer ortadan kalktılar. Muhtemel Urgrund sahte dünyayı bir Geştalt olarak görüyor; poliform kötülükleri bir Quelle[27], yani bir kaynaktan geldiğini görüyor. Okunu Kaynağa yöneltmek savaşçının yöntemidir ve, Kurtarıcı Tanrımız yumuşak başlılık pelerini altındaki savaşçıdır. Elbette bunların hepsi bir varsayım. Belki de gerçek anlamda onun atacağı tek bir oku var. Hedefi vurmak zorunda yoksa eline hiçbir şey geçmez; bunun dışındaki bütün tedaviler, bütün iyileştirmeler hayatta kalan artefakt tarafından tamamen etkisiz hale getirilir. Urgrund rakibini net bir şekilde algıladı ama biz düşmanımızı göremiyoruz; bu yüzden Urgrund görevini açıkça anlarken biz anlamıyoruz. Çok katlı bina tamamen alevler içinde ve biz itfaiyeciden kurumuş çiçeğimiz için su istiyoruz. Kuruyan çiçeği sulamak için suyu püskürttükleri yönü değiştirmeliler mi? Bir çiçek hesaba katılmaz mı? Belki Urgrund bu konuda büyük acı çekiyor olabilir: daha büyük resim için çiçeği terk etmek yüzünden. Pek çok insan bu acıya katlanmıştır, bu yüzden anlaşılması gerekir. Urgrund’un da burada olduğunu, bizimle birlikte acı çektiğini lütfen unutmayın. Tat twam asi[28] (Sen O’sun). Biz O’yuz. Ve o içinde bulunduğu zor durumdan kurtulmak zorunda.

 

 

Gerçek anlamda, yaşayan canlılar olarak hissettiğimiz acı uyanışın acısıdır. Bu açıdan bakılırsa, önerme acı çekmenin en üzüntü verici taraflarını açıklıyor: sebebini bilmeden acı çekmeye zorlanıyoruz. Nedenini kesinlikle bilmiyoruz, çünkü Urgrund’un çoğul formları olan bizler hala neredeyse bilinçsiz haldeyiz. Bilinçsiz varlık kendinin ve durumunun ardındaki sebeplerin farkına varsa –bilincinde olsa- bir paradoks ortaya çıkardı. Acı çekmemizin sebebi tam bir uyanışa eşit olduğunun olduğunu sezmeyi belki de öğreneceğimiz son derstir.

 

Bu noktada artefaktın bir öğretme makinesine olan benzerliği ortadan kalkar. BU öğretme makinesinin –eğer böyle bir şey ise- bize öğretebileceği bir ders değildir, çünkü cevabı o da bilmemektedir. Eğer bir hafıza kaybı varsa, bu en şaşırtıcı kafa karışıklığını son derece önemli bu kaybın üstesinden gelindiği zaman, anlayabileceğimizi varsayabiliriz. Aynı zamanda, acının baskısı bizi bir cevap aramaya iter, yani, daha kapsamlı bir bilinçlilik haline bizi yönlendirir. Bu, acı çekmenin “amacının” yükseltilmiş bilinçlilik halini ortaya çıkartmak yerine, aşamalı olarak yükseltilmiş bir bilinçlilik halinin asıl sonuç olduğu anlamına gelir.

 

Yaşayan canlıların her yerde var olan kederini açıklayabileceğimiz zaman geldiğinde, emimin ki, kayıp hafızalarımıza ve kayıp kimliklerimize kavuşmuş olacağız. Bunu kendimize yaptık mı? Üzerimize rızamız olmadan mı yüklendi? En çok merak uyandıran açıklamalardan birine göre –Gnostikler‘in açıklamasıdır- insanın düşüş (ve yaradılış–bu modele göre, dünyayı kurgulayan artefaktın egemenliğine giriş) ahlaki bir hatadan değil fenomenal dünyayı gerçekle karıştırmaya yönelik entelektüel yanlıştan kaynaklanmıştı. Bu teori, dünyamızın sahte bir kurgu olduğunu ileri süren önermemle iç içe geçiyor; doğrusu, bir şeyi ontolojik açıdan gerçek olarak değerlendirmek korkunç bir entelektüel hata ortaya çıkartır. Açıklamam böyle olabilir. Çekiciliğiyle bizi esarete ve yıkıma sürükleyen pastadan yapılmış bir kulübenin sihrine aldandık. Kozmogoni-kozmolojinin temel öncülü yanlış olabilir, artefaktı Urgrund yaratmamış ama kendinin veya bir kısmının kapana, albenili bir tuzağa düşmesine izin vermiş olabilir. Demek ki, tam anlamıyla esir değiliz; ama tuzağa düşmüş haldeyiz. Artefakt bizi etkileyip içine çeken bir illüzyonu kasten kurgulamış olabilir.

 

Ancak bir örümcek ağına benzeyen bir tuzak, bazen, tuzağa yapanın öldürebilecek kadar güçlü ölümcül bir varlığı da içine çeker. Belki de buradaki durum da böyledir. Olduğumuzu sandığımız şey bile olmayabiliriz.

 

Çok sık olmamakla beraber kimi zaman, şeytanın varlığının kaynağının izi Tanrı’nın ikili doğasına kadar gider. Shiva ve Mesih’in –özellikle de ölüm tanrısı olarak sıkça tasvir edilen Shiva’nın- ikili doğasından daha önce bahsettim -burada iki örneği var.

 

Jakob Böhme. “Tanrı kendini geliştirme aşamalarından geçiyor, dünya aslında bu sürecin bir yansıması diye düşündü. Böhme tanrısal kendini geliştirme sürecinin sürekli bir diyalektik ya da zıtlıkların gerilimi aracılığıyla gerçekleştiği ve diyalektiğin negatif niteliklerini insanların dünyanın kötülüğü olarak tecrübe ettiği iddiasını Hegel’den önce dile getirdi. Her ne kadar Böhme çoğunlukla mutlaklığa ve göreceliliğe eşit vurdu yapmış olsa da dünyanın tanrının temel bir yansıması olduğu –yaratıklar açısından kendini geliştirmeyi açıkça yadsıyan- görüşü akozmik panteizme eğimlidir.” (Encyclopaedia Britannica “Panteizm ve Panenteizm”).

 

Mart 1974 tarihinde yaşadığım esinlenme ve anamnesis sürecinde Tanrı’nın ve gerçekliğin birleştiğini, diyalektik aracılığıyla evrimin aşamalarında ilerlediğini algılama yoluyla gözlemledim ama “kör rakip” adını verdiğim tanrının karanlık yüzüyle karşılaşmadım. Ancak, iyi ve kötü narasındaki bu diyalektiği algılamama rağmen kötülüğün kaynağı olacak her herhangi bir şey bulamadım. Öte yandan, karanlık rakip kör öldüğü ve nu nedenle iyi amaçlar için kullanılabildiği için iyi tarafını onu zorla kullandığını gördüm.

 

Hans Driesch (1867-1941). “Ruhum ve entelekyam Mutlak olanın alanında Tek haldedir.” Burası Mutlak olanda “psiko-fiziksel etkileşim” den bahsedebileceğimiz düzeydir. Anlaşılıyor ki Mutlak Olan bilgimizin bütün ihtimallerini aşar” ve “ Hegel’in yaptığı gibi,  Bütün adına izlerin tamamını dikkate almak bir hatadır.”  Normal zihinsel yaşamın bütün etkenleri bizi yalnızca bilinçsizliğin eşiğine taşır; “ruhlarımızın derinliğinde” karşılaştığımız zihinsel yaşamın hayal benzeri ve kesin anormal halleridir… Görev bilincim insanüstü gelişimin genel yönünü gösteriyor. Buna karşın nihai hedef bilinmez olarak kalmaya devam etmekte. Bu açıdan bakıldığında, tarih Driesch için özel bir anlam kazanmıştı. Çalışmasının bütününde Driesch’in yönelimi öncelikli olarak deneyseldi. Tam anlamıyla Gerçek olanın doğası ile ilgili bütün akıl yürütmeler, bu nedenle, kuramsal olmak zorunda kalacaktır. Her şeyden önce, “belirlenmiş” olanın varsayımsal “temel” ile uyumlu sonucu olduğunun doğrulanması ile başlar. Onun metafizik alemlerle ilgili temel prensibi şu anlama gelir: Varsayımda bulunduğum Gerçek, bütün tecrübelerimizi kesin biçimde öngören bir yapıda meydana getirilmek zorundadır. Böyle bir Gerçek’i kavrayabilir ve varsayabilirsek bütün doğa yasaları ve tecrübelerimizi bunun aracılığı ile “açıklanabilir”. Tecrübemiz bütünün (organik ve zihinsel alemlerin) ve eksik olanın (maddi dünyanın) bir karışımı olduğu için, Gerçek benim tecrübelerimin tamamının düalistik temeli olarak varsayabileceğim bir kavram olmalıdır. Açıkçası bir köprü olmalıdır –hay aksi. Doğrusu, bütün ile eksik olan arasındaki boşlukta –hatta mutlak Gerçek’in içinde bile- bir köprü yoktur. Driesch’e göre bu, Tanrı’nın içinde, nihai anlamda, ya Tanrı ya da “Tanrı-olmayan” veya bir düalizm vardır.  anlamına gelir. Farklı bir açıdan bakarsak, Yahudi-Hıristiyan tek tanrı geleneği veya sürekli “kendini yaratan” ve onun ilk aşamalarını geçen Tanrı panteizmi tecrübenin sonuçları ile tam anlamıyla uyumlu haldedir. Driesch bu alternatifler arasında karar vermenin imkanız olduğunu düşünüyordu.  Ancak, materyalist-mekanik tekliğin bunu yapmadığından emindi (Encyclopaedia of Philosophy, Cilt 2).

 

Görünüşe göre, Böhme ve T –iyice yoruldum, düşünmek bir yana yazamıyorum bile. Böhme ve Driesch aynı şeylerden bahsediyorlar ve her ikisi de süreç filozofu (ya da Whitehead gibi teolog). Her ikisi de Tanrı’nın diyalektik niteliğine vurgu yapıyor; Driesch diyalektiğin tarih üzerinde geliştiğini görüyor. Bu, benim Mart 1974 esinlenmelerimde gördüğüm diyalektik ile kesinlikle aynı ve, dirimsel iyi unsurun mücadele ettiği kör, karanlık rakibin Driesch’in düşündüğü gibi “Tanrı’nın ilk aşamaları” olmasının gayet muhtemel olduğunu  kabul ediyorum. Driesch’in hoşuma giden bir diğer yönü de belli bir noktada rahatça “Bilmiyorum” diyebilmiş olmasıdır. Benim de, şu anda bulunduğum ve üzerinde uzun zamandır durduğum nokta da bu: Bilmiyorum. Tanrı her şeyi yarattı, kötülük de her şeyin bir parçası olduğuna göre Tanrı kötülüğün kaynağıdır. –mantık bu şekilde işliyor ve monoteizm bu mantığın çıkış yolu yok. Eğer, kötü olan da dahil, iki (ya da daha fazla) tanrı olduğunu varsayarsanız bu sefer, “Nereden geldi?” problemiyle karşılaşırsınız. Ancak bu problem monoteizmde de var; eğer tanrı tek ise, nereden geldi? Cevap: düalizmin iki tanrısının geldiği yerden. Başka bir deyişle, bu kaynak problemi düalizm için olduğu kadar monoteizm için de zor bir soru. Bilmiyoruz.

 

Kötülüğü tanrının aşmaya gerçekleştirme sürecinde aşmaya çalıştığı ilk aşamalardan biri olarak kabul etme,  bu benim esinlenmelerime hiç uymuyor, üstelik egoma ters düşüyor. Her şeyin nasıl işlediği bana gösterildi ama ben gördüklerimi idrak edemedim; Mortimer Snerd’e de gösterdiler. Öyle ise iki kişilik kozmik bir masa başı oyuna şahit olduğumu hissettim, dünyamız oyun tahtasıydı ve bir tarafta (yani kazanan tarafta) şefkatliydi diğer taraf ise oyunu kazanamıyordu ama şefkatli de değildi; çok güçlüydü ama kör olduğu için yetersizdi. İyi tarafta mutlak bilgeliği elinde tutuyordu bu nedenle, geleceği tam bütünüyle görebiliyordu ve kötü, kör, karanlık rakibinin tahmin edemediği hesaplamalarla hamlelerini kurabiliyordu. İnsana cesaret veren bir öngörüydü. İyi olan,  kazandığı her oyunla karanlık rakibini mükemmel bir biçimde mat ediyordu. Mutlak Bütüncül Gerçeğin Nihai Öngörüsünden daha başka ne bekleyebilirdim? Daha neyi bilmem gerekiyor ki? Sonuç ortada: Kötü sıfır, İyi sonsuz. Ben tatmin oldum, o yüzden burada duruyorum; skor çok net.

 

[1] İnsanlar tarafından yapılması mümkün olmayan, doğrudan tanrısal bir güçle “yaratılmış” kadim nesne.

[2] 1575–1624 yıllarında yaşamış Alman mistik ve ilahiyatçısıdır. Fikirleri özellikle Alman Romantizmini ve Hegel felsefesini etkilemiştir. Hegel onun ilk Alman filozofu olduğunu dahi ileri sürmüştür.  Yaşadığı mistik deneyimlerde bir ışık huzmesinin içine çekildiğini ve orada dünyada iyi ve kötü arasındaki ilişkinin yanında ruhani bazı özellikleri olduğunu gördüğünü de söylemiştir.

[3] Alm. Temel ilke veya sebep

[4] Demiurgos, zanaatkar veya mimar Platon’a göre evreni yaratan tanrıdır ancak her şeyi bilen, her şeye gücü yeten ve tapınılan tanrı değildir, daha çok bir tabiat gücü veya enerjisidir.

[5] izomorfizm. Eşyapılılık, eşbiçimlilik.

[6] Alm. Kuvvetli ışık, şimşek veya yıldırım.

[7] Özellikle yazarın Tefsir kitabının temelinde yer alan ve K. Dick’in yaşadığı görüntüler silsilesini belirtmekte kullandığı tabir, olay gününün tarihi.

[8] Sanskritçe’de “nefes” anlamına gelir.

[9] Gerçeğin tek ve biricik olması hali

[10] Basitlik İlkesi. “En doğru açıklama en basit olandır “önermesine dayanan mantık prensibi.

[11] Yeni Ahit, İncil

[12] Paracletos. Ruhulkudüs. Yuhanna İncil’inde Kutsal Ruh’a verilen isim.

[13] Teolepsi. İlahi bir varlık veya Tanrı tarafından ele geçirilme, onunla bütünleşme.

[14] First Advent. İsa’nın doğumundan yani Noel Gecesi’nden önceki dördüncü Pazar gününe verilen isim.

[15] Aristo’nun kapalı evren görüşü yerine Kopernik’in tezlerini savunmuş ve Galile’nin araştırmalarını inceleme cesareti göstermiş, devrimci ortaçağ düşünürüdür. Kilise’ye ve Hıristiyanlığa karşı fikirler ortaya attığı gerekçesiyle 7 yıl boyunca işkence görmüş ve Roma’da yakılarak öldürülmüştür. Öldürüldüğü yerde bu gün adını taşıyan bir anıt yükselmektedir.

[16] En yüksek şövalyelik şövalye unvanıdır. Ortaçağ’da Kralların kişisel korumalığını da yapan şövalyelere verilirdi.

[17] Psyche

[18] Mecusi anlamına gelen magi kelimesi aynı zamanda magician=sihirbaz kelimesinin de kökünü oluşturur.

[19] Mesih’in Bedeni

[20] Hayvanları, doğayı, yeryüzünü ve doğurganlığı simgeleyen Kelt tanrısı.

[21] Eski Yunan’da ruhları ölüler ülkesine götüren rehber. Mitolojide Hermes’e ve ruhları Styx Irmağından geçiren kayıkçı Kharon’a bu unvan verilmiştir.

[22] Tevrat, Yeşaya 34:8

[23] Tanrının “var olan her şey” (evren) ve “ötesi” olduğunu söyleyen görüş.

[24] Bazı İncil baskılarında sadece 14. ayette yer alır (ç.n.)

[25] İncil’in Matta, Markos ve Luka bölümleri.

[26] Lat. Tanrı’nın Köprüsü.

[27] Alm. Kaynak.

[28] Brahma Felsefesinin an öğretilerinden biri.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s