Sans Soleil / Güneşsiz /Chris Marker  

 

Still_from_Sans_Soleil__dir._Chris_Marker__1983._Courtesy_of_Only_the_Cinema.jpeg
SUB PRESS’in okuryazarlara armağanıdır.
Genel yayım yönetmeni: Naim Süleymanoğlu
Devlet su işleri müdürü: Akif Özkaldı
Barolar birliği başkanı: Metin Feyzioğlu
201 Almanya – Arjantin Dünya Kupası Final Maçı Hakemi: Nicola Rizzoli

 

Bahsettiği ilk şey, 1965 senesine denk geliyordu, İzlanda’nın izbe bir köşesinde gördüğü üç ufaklıkla ilgiliydi. Olay, kendisi için tam bir mutluluk patlaması yaratmıştı ve hayatındaki diğer köşe taşlarına da buradan aldığı enerjiyi bulaştırma girişimlerine yeltendi, fakat bu hususta çok da başarılı değildi. Çok geçmeden bu konudaki açmazlarını bana aktarmaya başladı: Bir gün, bu olayı, siyah bir giriş parçasıyla birlikte filminin başına- ya da sonuna koyacağını, eğer insanlar orada mutluluğu göremezlerse tek gördükleri şeyin en azından karanlık bir nokta olacağını belirtti.

Ve sözlerine kaldığı yerden devam ediyordu: “Hokkaido’dan şimdi döndüm, burası Kuzey Adası’nın bir diğer ucu. Biraz para savurabilen Japonlar, ülkenin bu kısmında uçağı tercih ederken, geri kalanlar ise deniz yolunu kullanıyordu: ortalık bir köşede tura çıkmayı bekleyen, orasını burasını karıştıran ve bankların üzerinde kestirenlerle dolu. Tüm bunlar, ilginç bir şekilde geçmişte var olmuş ya da gelecekte patlaması muhtemel bir savaş karesinin zihnimde oluşmasına yardım ediyordu: gece trenleri, havadan açılan yaylım ateşi, nükleer kasırga, enkaza dönen binalar, yani anlayacağın gibi gündelik savaş fragmanlarına uyan her şey.” Kendi yarattığı zaman etüdlerinde debelenmeyi seviyordu. Elbette kafasını dağıttığını iddia ettiği bu hatıra biçimleri, sadece başka hatıraların gündeme gelmesinin dışında bir işe yaramıyordu: “Dünyanın bir takım yerlerini defalarca dolaşarak bana uyanın sadece banal bir hayat olduğu sonucuna vardım, bu sorgulama nöbetlerini bir fırsat avcısının bencilliğiyle sürdürdüm, bu sayede şafağın sökmesine yakın Tokyo’ya varmış olacağız.”

Afrika turunda da bu tip kendince temellendirdiği küçük çaplı karmaşalardan bahsetmişti. Orada kullandığı saati –ya da saatleri- Avrupa’ya aynı zamanda da Asya’ya göre de ayarlamıştı. 19. Yüzyıl’dan beri insanlığın bu tip modern saat dilimi hesaplamalarına iyiden iyiye kafayı takarak uzamla hesaplaştığını, ve 20. Yüzyıl’ın en önemli sorununun; farklı zaman dilimlerine nasıl bir arada uyum gösterileceği olduğunu belirtmişti. Bu arada “Île de France[1]’da emu[2]ların yaşadığını biliyor muydun”uz?

Aynı zamanda tüm bu anlattığı şeylerin arasına, Bijagós Adaları’nda takılacakları eşlerini seçen genç kadınlar üzerine de hayal meyal bir şeyler sıkıştırdığını hatırlıyorum.

Tokyo banliyöleri, adeta kedi tapınaklarına dönüştürülmüş vaziyetteydi. Kıskanılası sadelikte ve içtenlikte bir çiftin –sesten oldukça uzak bir yerde- kedileri Tora’nın tahtadan yapılmış korunaklı tabletlerin çevrelemiş olduğu mezarını ziyaret etmeye gelişlerine tanık olmanızı isterdim. Artık çevresindeki güçler tarafından korunacağına, geri kalan hayatını bu sayede huzur içinde sürdürebileceğine inanıyorlardı. O ölmemişti, sadece evinden zıplayıp başka bir boyuta atlamıştı ya da onun gibi bir şeydi işte. Ama kendisi için düzenlenen seramoniyi izleyen kimse, dualara nasıl eşlik edeceğini bilmiyordu, çünkü ölümün onu hangi isimle çağıracağını, yine ölümün kendisi daha iyi bilirdi. Bu yüzden çiftimiz, dostlarının yapacağı yolculuk ağında karşılaşacağı muhtemel problemleri savuşturmak üzere, yağmurun altında iyi temennilerini sunmak dışında başka bir şey yapamazlardı.

Bir gün –sanırım anlattıklarından yola çıkarak- şöyle bir şey demişti: “Bir şeyi hatırlamanın işlevsel olup olmadığına ilişkin oturup ciddi anlamda düşüneceğim; hatırlamanın, unutma fiilinin zıttı olması anlayışı külliyen yanlış, ama yine de bu iki durum birbirine paralel seyreden şeyler. Bizler, genel olarak hatırlamayız, sadece geçmişte yaşananları tıpkı tarih yazarlığında olduğu üzere tekrar kurgulayıp kendimiz için kavramsallaştırırız. Mesela herhangi biri susuzluğunu nasıl hatırlayabilir- hatırlamaz, ihtiyaçları doğrultusunda onu tekrar güncel kılar.”

Sefalet içinde yaşayan insanlardan bahsetmeyi sevmezdi, ama etrafında döndüğü Japonya örgüsü bunun tam tersine işaret ediyordu: Dangalaklardan, lümpenlerden, göçmenlerden ve Korelilerden oluşan bir dünyanın içindeydi. Uyuşturucu bulamayınca muhtemel herhangi bir kafayı yakalamak için birayı bozuk sütle karıştıran insanların ortasına düşmüştü. Namidabashi’de bu sabah, şehir merkezine yaklaşık 20 dakika uzak mesafede, herifin biri trafiğin içine ederek işlerine gitmeye çalışanlardan ve hayattan intikam alıyordu. Burada yaşayanların tek lüksü, eline geçen sake[3] şişelerini dipleyip, geri kalanınını mezarların üzerine boşaltmaktı.

Namidabashi aslına bakarsanız fena bir yer değildi. Burada yaşayanlar birbirlerine cidden saygılıydı ve eşitlik söz konusuydu; herkes yaptığı işin yeterliliği hususunda emindi, ve buna uygun olarak bir farkındalık bağı geliştiriyordu.

Bir keresinde bana Cape Verde Takım Adaları’na ait meşhur Fogo limanından bahsetmişti. Orada düzenlenen tura devam etmek için çakıl taşlarının üzerinde saatlerce tepinmek ve o salak botun gelmesini beklemek dışında başka bir alternatif geliştirememişti. Etrafındaki insanlar; göçebeler, gemi personeli ve aşağı yukarı dünyanın tamamını dolaşmayı hedefleyen bir topluluktan ibaretti. Bir karnaval çeşitliliğinde seyahat ediliyordu ve kayalıkların arasında, geçmişte Portekiz kolonilerinin meydana getirdiği melez tarihi gözden geçirmemek elde değildi. Hiçliğin, amaçsızlığın oluşturduğu sınıflar üstü bir halk vardı burada. Dürüst olalım, akademilerde öğrettikleri gibi, bu insanlardan kameraya bakmamalarını istemekten başka daha aptalca bir şey olabilir mi?

Sahel’den bahsetmeyi de ihmal etmemişti: Gün batımında, her şeyin yavaş yavaş ortadan silindiği ama huzursuzluğun nefesinin ensenizde dolaştığı, kuraklıktan kırılan bir yerdi. Orada görevliler, hayvanları Bissau yakınlarında düzenlenecek bir karnavals hazırlıyorlardı, ve gösterinin ardından tekrar bu çorak yere terk edileceklerdi. Bu bölge emperyalistlerin uzun zamandır unuttuğu ve hayatta kalmanın tek amaç olarak benimsendiği bir yerdi, tek farkı –evet, tam üstüne bastınız- Japonya’nın alttan alta fark ettirmeden buraları kemirmesiydi. Aralıklarla da olsa, buradaki seyahatlere katılmam, iki yer arasındaki farklılıkları göze sokmaktan ziyade, yaşam koşullarının zor olduğu söz konusu bölgelerde kendimi bir nevi kampa tabi tutma amacını taşımaktaydı.

Sei Shonagon,  yani Prenses Sadako’nun nedimesi olan şahsiyet, on birinci yüzyılda yaşamış bir kadındı, bu aralık hanedanın Heian dönemi’ne tekabül ediyordu. Tarihin gerçekten nerede yapıldığını hiç sorguladınız mı? Yönetenler canlarının istediklerini yaparken, aynı zamanda bunları başkalarıyla savaşmak için kompleks metotlar ve yeni stratejilerle birlikte harmanladılar. Gerçek güç kitleleri yöneten hanedanın elinde bulunuyordu, ancak imparatorun sarayı zamanla kendi içerisinde kapalı kalan ve çeşitli entrikaların üretildiği yerlere dönüştüler. Ama bir takım küçük, aylak grup ve fikirlerin bir araya gelmesi, Japon tarihinde politikacılardan daha derin izler bırakacak girişimlerin ortaya çıkmasını sağladı. Shonagon’un bu girişimleri sağlamlaştırmak için oluşturduğu küçük bir listesi vardı: ‘zarif şeyler’ listesi, ‘acıklı şeyler’ listesi, hatta ‘yapılmaya değmez şeyler’in listesi gibi şeyler bile bu sıralamada yerini almıştı. Bir gün kafasına takılan ‘bizleri heyecana boğacak muhtemel şeylerin listesi’ni oluşturmayı da ihmal etmedi. Bunlar, filmografi için hiç de kötü materyaller değil; hatta bu listelerin zamanında makro ekonomik kalkınmaya sağladığı yararlara bile saygı duymadım desem yalan olur, fakat sizlere asıl istediğim şeyler elbette etrafta olup biten kutlamalar.

Chiba’dan dönerken ki izlenimleri şöyleydi: Sahil tarafından ilerlerken Shonagon’un ‘bizleri heyecana boğacak muhtemel şeylerin listesi’ni ve bu listeyi takip eden semboller hakkında düşünüyordum. Bizler için, güneş gözümüzü alana kadar güneş yerine konulmaz ve bulutlar ortadan kaybolmadıkça baharın bahar olması için de çok sevimli şeyler söyleyemeyiz. Burada başvuracağımız sıfatlar, satılacak mallara fiyat etiketi vurmak kadar ayıp olacaktır. Japon şiiri işte bu yüzden hiçbir kelime grubunu bir araya getirip, onları değiştirmez. Gemi, kaya, sis, kurbağa, karga, sağanak, balıkçıl, kasımpatı demenin tek bir yolu vardır ve bu söyleyiş hepsini kapsar. Gazeteler bugünlerde Nagoyalı bir adamın hikayesiyle çalkalanıyordu. Sevdiği kadını önceki sene kaybetmişti ve herif bu durumdan ağır etkilenip sonrasında-her Japon’un yaptığı gibi- kendisini ağır çalışma şartlarına tabi tutmuştu. Hatta elektronik alanında küçük çaplı bir keşfi bile olmuştu bu süre zarfında. Sonrasında daha fazla dayanamayıp, Mayıs ayının başında kendisini boşluğa bırakıvermişti. Onu son görenler ‘bahar’ kelimesini duyduğunda çektiği acıya artık katlanamadığından bahsediyorlardı.

Tokyo’ya yaptığı ikinci seferde, orada karşılaştığı şeylerden bahsetmeye devam ediyordu: tatilden dönen kedinin evde her şey yerli yerinde mi dercesine etrafı koklayıp dolaşması gibi, o da direk koşturup ortalığı kolaçan etmeye gitmişti:  Ginza baykuşu, Shimbashi lokomotifi, Mitsukoshi’nin tepesinde bulunan tilki tapınağı, ki burayı rock müzisyenleri ve genç kızlar tarafından ele geçirilmiş bir vaziyette bulduğunu söylüyordu. Genç kızların yetenekli ya da yeteneksiz starlar olarak ortada dolaşmalarının, yeni trendin kriterlerini belirlediğini söylüyordu, yapımcılar bile onların karşısında esas duruşa geçiyorlarmış. Bir keresinde; suratı deforme ve genel hatlarıyla güzel diyemeyeceğimiz bir kadın meydanda dolaşıp maskesini indirerek, kendisine çirkin diyen her kim olursa olsun, onun suratını paralayacağından ve rezalet çıkaracağından bahsediyormuş.

Tüm bu saçma şeyler onun ilgisini çekiyordu artık. Dodgerslar’ın büyük ödülü götürememesi ya da oynadığı bahisin elinde patlamasına dahi aldırış etmeyen bu adam, Chiyonofuji’nin bu sezonki sumo turnuvasında ne yaptığını millete sorar olmuştu. Şu sıralar hanedandan arta kalan son veliahtla ilgili bir takım şeylere de ufaktan kafayı takmıştı, eskiden hortumcu olan ve şimdilerde çocukları eğitici programların gösterimini sağlayan haydut vari bir herife de. Bu tip küçük şeylerden mutlu olmamaya and içmişti: döneceği bir ülke, bir ev ya da bir aile yoktu. Ama ismini bilmediği 12 milyon oranın yerlisi olan kimse, onu beslemek için hazırdı.

Tokyo hakkında yazmaya devam ediyordu: ortalık tren raylarıyla çevriliydi, elektrik hatları bu ilerleyen yol büklümlerini bazı yerlerde kesiyordu. Takıldığı Japon kadınla birlikte insanların televizyon kültürüyle birlikte nasıl cahilliğe doğru sürüklendiklerini tartışıyorlarmış; işin benlik kısmı ise farklı, bu kadar okuyan kişiyi muhtemelen hiç birarada görmemiştim. Onların tezini göz önüne alırsam da, bunlar sadece sokakta okuyorlar, ya da muhtemelen okurmuş gibi yapıyorlardı-ah şu Asyalılar yok mu! Kinokuniya’daki izlenimlerime devam ediyordum, burası Shinjuku’da bulunan büyük bir kitabevi. Japonların grafiğe yatkınlıkları yüzyıllar önce Sinemaskopu, fimler daha çizgi dizilerin, acımasız hikaye karakterlerinin ve adeta tüm cinsel yönelimleri bir araya toplayıp hadım eden sansürlerin öncesinde icat etmişlerdi. Ülkenin bu kısmını turlayanların her şeyden uzaklaşıp, duvarların dibinde manasızca takıldıklarını görebilirdiniz. Burası koca bir çizgi şehirdi; adeta bir Manga Gezegeni’ydi de denebilir elbette. Başka kimin aklına barok kökenli eserleri ya da Stalin’in sanat gösterişlerini temsil eden heykellerini yan yana koymak gelirdi ki zaten? Elbette diğer çizgi karakterlerin; okuyucularını dükkanların tepesinden süzen dev gözlerini, dört bir yanlarını saran kollarını, ve sürekli onları röntgenleyen tavırlarını anlatmamak da olmaz.

Akşama doğru; kabristanları, istasyonları ve tapınaklarıyla köyler ön plana çıkmaya başlar. Tokyo’nun hemen her bölgesinde kendini diğer yapılardan ayıran düzenli kasabalar bulunur ve gökdelenlerin arasında bunlar kuş yuvaları gibi savunmasız görünürler.

Shinjuku’da bulunan sevimli bir bar ona, sesini yalnızca çalan kişinin duyabildiği Hint flütünü hatırlatmış. Bu bir Godard ya da Shakespeare anlatısında olsaymış “Nerede kaldı bu lanet müzik?” diye haykırabilirmiş.

Ardından Bay Yamada’nın ‘hızlı yemek’ pratikleri üzerine çalıştığı Nishi-nippori’de deneyimlediği bir takım lezzetlerden bahsetti. Herhangi bir kişi; Bay Yamada’nın yeteneklerini ve pişirmeden önce sergilediği gıdaların ahenkli bir şekilde tavaya yerleştirilişlerini izlerse; resim, felsefe ve karate alanlarında da kesinlikle doyuma ulaşabilirdi. Yamada’nın kendinden geçerek yaptığı faaliyetleri; kusursuz bir alçakgönüllülük ve kendine has bir tarzla hazır ettiğini büyük bir ilgiyle gözlemliyordu, ve bu nedenle görünmez fırçasıyla Tokyo’ya geldiği bu ilk günün akşamında, tüm tur boyunca görüp görebileceği en harika şeyin bu olduğunu yazacaktı.

Neredeyse tüm günümü TV – bellek kutusu- karşısında geçirdim. Sonrasında kutsal geyiklerin otladığı Nara’daydım. XV. Yüzyıl’da yaşamış olan Basho’nun sözlerini öğrenip pratiğe geçirmeden, amaçsızca onları fotoğraflamaya başlamıştım: “Söğütler, balıkçılları tersten görür.”

Reklamlar bir süre sonra göze küçük haikular olarak görünmeye başlar, daha çok Batı’dan gelen görsel vahşete de uygun düşen bir uygulamadır bu; anlamak –idrak etmek- tüketmekle eş anlamlıdır ve bu alınan zevki artırır. Japonca konuşmaya çalışırken evham yapacağımı zannettiğim sanrısal bir anın içerisinde debelenirken, o sırada Gérard de Nerval hakkında NHK’nin yaptığı bir programa rastlayıp rahata ermiştim.

8:40, Kamboçya. Jean Jacques Rousseau’dan Kızıl Kmerlere: tesadüf mü, yoksa tarihin bir yanılgısı mı?

Apocalypse Now filminde, Brando kesinliğini koruyan ve öyle her yerde bahsini açamayacağız birkaç kelime sarf etmişti: “Dehşetin bir adı ve sureti vardır… ve onunla cidden iyi geçinmek durumundasın.” Yani özetle korkuyu kendinizden uzaklaştırmak istiyorsanız ona başka suratlar çizmeli ve farklı adlarla hitap etmelisiniz. Japon korku sineması, cidden hünerli ve şeytani estetiğe sahip cesetlerin sergilendiği güzel bir ölçüselliği içerir. Bazen ise kurgu o kadar acımasız gelir ki, ister istemez afallarsınız. Bu iki durum, Asya halklarının oldukça yakın olduğu şatafatlı acı çekme ritüellerinden yola çıkarak açıklanabilmektedir. Sonuca ulaştığınız tam şu noktada ise ödülünüz hazırdır: Yaratıklar yere serilir ve elbette kahramanımız Natsume Masako hemen arkalarından geliverir… tüm bu güzelliğin de emin olun ki bir sureti ve adı vardır.

Fakat emin olmanız gereken bir nokta var; Japon televizyonunu izlerken… bir süre sonra onun sizi izlemeye başladığına tanık oluyorsunuz. Mesela tüm o haber programları çeşitli manipülasyonlarla milleti ekrana kitliyor ve ne olduğunu anlamıyorsunuz bile. Seçim zamanı mesela cidden ilginç seyrediyor: kazanan adaylar Daruma-şans hayaleti-‘nın boş bakan gözünü morartarartacaklar, geride kalanlar ise –hüzünlü fakat kafaları dik biçimde- tek gözü kalan Darumalarını alıp ortadan tüyecekler.

Avrupa’daki imgeler, gerçekten anlaşılması en güç olanlar diye düşünüyorum. Ses kaydı sonradan eklenen bir film izledim, bu süre zarfında sanırım Polonya dolaylarında 6 ay kadar filan takıldım.

Sürekli tekrarlayan lokal sarsıntılarla herhangi bir sıkıntım yoktu. Ancak belirtmeden geçemeyeceğim sanırım, geçen akşam ki büyük sallantı, bir şeyleri açıklığa kavuşturmam da faydalı olmuştu.

Şiir, kesinlikle bir güvensizlik ürünü: başıboş Yahudiler, krize giren Japonlar: dış görünüşlerine göre onları yargılayanların dünyasında yaşamaya alışmışlar sanırım: kırılgan, kısa süreli barınılan, buruk… gezegen gezegen dolaşan trenler…geçmişlerinde kahramanca dövüşen samuraylar. Buna “şeylerin sürekliliğini yitirmesi” diyoruz.

Şimdi bahsedeceğim çoğu şeyi yaşadım, deneyimledim ya da izledim diyebilirim. Gecenin sadece yetişkinler için ayrılan ve erotik şovları içeren kısımları da buna dahildir. Aynı riyakarlık çizgi romanlarda da var ve bu şifreli bir riyakarlık. Sansür ise asla şovu aksatan bir şey değildi, aksine şovun ta kendisiydi! Şifre, mesajın da ta kendisiydi. Sadece biraz daha arkada gizlenip var olana dikkatleri çekerdi. Dinlerin de baştan beri yaptığı şey buydu.

O yıl, Tokyo sokakları cidden fiyakalı bir şeyle karşı karşıyaydı: Papa’nın ziyaretiyle. Vatikan’ı asla terk etmeyen demirbaş hazinelerin bir kısmı Sogo Alışveriş Merkezi’nin yedinci katında bulunan özel bir yerde sergileniyordu.

Bu tip şeylerin ilgi çekiciliğinden dem vurmayı da ihmal etmemişti: yüksek merak ve endüstriyel casusluğun pırıltılarını taşyan gözlerle-bu sergilenen şeylerin iki yıl içerisinde Katolikliğin daha verimli ve daha ucuz bir tüketici formunu inşa edebileceğine inanıyorum- ama kutsal olana da bir ilgi söz konusu burada elbette, bu başkasının kutsalı da olsa.

Macy’s galerisinin üçüncü katı, Hokkaido’daki Josen-kai adası taraflarında olduğu gibi, Japon sergisinde bulunan kutsal işaretleri ne zaman görücüye çıkaracak duruma gelebilirdi acaba? Bu işaretlerin en önemlileri(!) olan müze, şapel ve sex shop’u bir arada görünce insan ister istemez gülümsüyor. Japonya’da her zaman olduğu gibi, bu farklı mekanlar arasındaki duvarlar –dolayısıyla geçişler- çok ince olduğundan, ülkenin bu kısımlarını ziyaret edenler rahatlıkla bir heykeli seyrederken, satın alınan bir şişme bebek için bereket tanrıçasına şükranlarını sunan adamlara denk gelebilirler, o yüzden bu tip şeyler çok uç durumlar olarak değerlendirilmez. Ama bu açık teşhir furyası, seksin bedenle sınırlı kalmadığını belirtmezse, televizyonun küçük kurnazlıklarını anlaşılmaz kılabilir.

Herkes dünyalarının küçük şeylerle sarsılmayacağı bir hayatın hayaliyle yaşar: ulaşılamayan Püriten saçmalıkların Amerikan işgaliyle birlikte getirdiği yalanlardan arınamk önemlidir mesela. İnsanlar bu tip açmazları bir çeşmenin gölgesinde serinlerken, bir kadının kendilerine iyi niyet göstergesi ve masumluğuyla dokunması ve tüm kozmos’un duruluğuyla kendileriyle ilgilenmesi formatıyla geçiştirirler.

Müzenin diğer kısmı-doldurulmuş hayvanlarla kaplı olan taraf- dünyanın cennet dediğimiz diğer bölümüne işaret ediyordu. Buna çok da emin olmayın… Hayvan ölülerinin taşıdığı masumluk insan etiği ve otosansürünün dışında kaldığınızı size söyleyebilir, ancak bu hiçbir şekilde sizi rahatlatacak bir uzlaşı zemini yaratmaz. Ve bu insan ırkına has günahlar, cenneti tam bir zebani kovuğuna çevirebilir. Josen-kai’de turlarken hayvanların görkemliliği ve bunların Japon toplumunda ne tip yansımalarının olduğunu, hatta kadın ve erkeklerde bile bu yansımaların farklı şekilde olduğuna ilişkin bir takım metinler okumuştum. Hayvanlara yapılan herhangi bir eziyet onu zebanilerin katına indirir-tapınak tanrılarının gözünde direk düşme sebebidir- burada iblisin sorgulamalarına ve keskin sözlerine maruz kalır, bu kısım için Samura Koichi’nin güzel bir deyişi de mevcuttur: “Zamanın tüm yaralara merhem olduğunu da kim söyledi? Geçen sürenin, yaralar dışında her şeyi onardığını söylemek sanırım daha yerinde olacaktır. Zaman, acıları geride bırakır. Zaman, vücudunuzun giderek toprakta ayrışmasını ve sonlanan bir şeyin diğeri için hazır olmasını sağlar, ve geride kalan tek şey… bedenden arta kalan yara izleridir.”

Japonların sırrı ile- Lévi-Strauss’nun şeylerin geçişliliği dediği olay- kastedilen, her şeyin ortak bir yerde toplanarak, tekrar onlara döneceğine ilişkin inşa edilen, ve bu inancın yaşatıldığı dakikalardır. Bu “geri dönüş” onların rahatlamalarını sağlar: kolay bozulabilen ancak ölümsüz bir birlikteliğe de işaret eder bu.

Animizmden bahsediyordu: Afrika ile oldukça benzer yanları vardı, Japonya’da sadece biraz daha az kabul görmüştü. Yaygın inanç olarak adlandırdığımız şeyler, yaratılışa ait olan ve aslında görünmeyen fragmanların birer muadili olabilir mi? Bir fabrika ya da gökdelen inşa edildiğinde, tanrı’nın gazabını hafifletmek için direk küçük bir tören organize ediliyor. Fırçalar, abaküsler ve paslı iğneler ortalığa savruuyor. Kırılan oyuncakların ruhları içinse Eylül’ün 25’inde başka bir etkinlik yapılıyor. Kiyomitsu tapınağına yığılan oyuncak bebekler, Kannon-merhamet tanrıçası- tarafından kutsanır ve topluluğun gözü önünde yakılırlar.

Etrafıma baktım. Düşündümde karşımdaki suratlar kamikaze pilotlarıyla aynı ifadeleri taşıyorlardı.

Gine-Bissau hattında çektiği resimlerin Cape Verde adalarında söylenen ezgilerle bir bütünlük taşıdığına inanıyordu. Bu Amilcar Cabral’ın birlik düşüne yaptığı küçük katkılardan yalnızca birini sembolize ediyordu.

Neden bu kadar küçük-ve fakir- bir ülke bu dünyanın bu kadar ilgini çekebiliyor? Yapacaklarını yaptılar, kendilerini kurtartdılar, Portekiz askerlerini oradan sürdüler. Hatta Portekiz askerlerine travma yaşatarak, halkın oluşturduğu gücün, bir diktatörlüğü nasıl devireceğini göstererek, Avrupa’da yaşanabilecek yeni bir devrim için “Acaba?” sorularını peşlerine takarak onları topraklarından gönderdiler.

Tüm bu zırvalığı kim hatırlıyor ki? Tarih boşluğa bir şişe daha fırlatıyor hepsi bu.

Bu sabah Pidjiguity ruhtımında turlarken buldum kendimi, burası 1959 yılında her şeyin başladığı, ve ilk kurbanların verildiği yerdi. İtiraf etmek lazım, bu yıllarda Afrika’nın o sinsi ne çıkacağı belirsiz dumanları arasında dolaşıp durmak kadar burada bir liman işçisi olmak da o dönem için aynı derece riskliydi.

Her üçüncü dünya ülkesinin yaptığı gibi asıl olay kurtuluş dedikleri şeyden sonra başlıyordu: “Şimdi asıl sorunlarımızla yüzleşebiliriz.”

Cabral hiçbir zaman bunu söyleyecek bir fırsat yaratamadı: kendisi bir suikaste kurban gitmişti. Problemler kendiliğinden başlamıştı, iyice boka batmıştı, ve halen devam etmekteydi. Devrim romantizmi için sıkıcı durumlardı bunlar: çalışmak, üretmek, pazarlamak, savaş sonrası yıkımın etkilerini hafifletmek, sürecin getirdiği bazı imtiyazlardan faydalanmaya çalışmak.

Özetle… bütün bu olup bitenin ardından, tarih kendisinden bekleneni vermiyor, aksine işi daha da çıkmaza sürüküyor.

Yaşadığım sorunlar bunlardan daha belirgin hatlar taşıyordu: Mesela Bissaulu kadınları nasıl filme alabilirdim? Sanırım, gözün yanılsama fonksiyonu orada olduğum süre zarfında gayet güzel çalışıyordu. Bissau ve Cape Verde’de kurulan pazarlar üzerinde eşit ölçüde çalışmam gerekiyordu, ve bunda yanılmadığımı kısa süre sonra anlayacaktım: Onu gördüm, o da gözlerini bana doğru dikti, onu incelediğimin farkındaydı, beni ağına düşürmüştü, ama sahip olduğum açıya baktığımda benim kadrajıma girmiyordu, ancak sonunda, tam karşıma alarak, istediğim 24 saniyelik bakışı yakalayarak, filmin ilk karesini yakalamış oldum.

Tüm kadınlar tahılların ortasında ara vermeden çalışıyorlardı. Ve hemen yanlarında dikilen heriflerin tek görevi bir şeyler çok geç olmadan ne yapıp ne yapmamaları gerektiğini söylemekti. Afrikalı erkekler de bu konuda diğerleri kadar iyidirler. Ama oradaki kadınlara yakından bakıldığında onları cidden suçlayamıyorum.

Hachiko adlı köpeğin ilginç hikayesinden bahsediyordu: Bu kuçu, sahibi gelene kadar istasyonda onu bekliyordu. Sahibi bir gün öldü, ancak köpeğin bundan haberi yoku ve tüm hayatı boyunca o lanet istasyonda beklemeye devam etti. İnsanlar ona yiyecek getirdiler ama o kabul etmedi. Öldükten sonra ise anısına bir heykel dikildi ve gelenler kendisine saygı göstergesi olarak suşi ve kek bıraktılar, hiçbir zaman acıkmayacağını bile bile.

Tokyo’da bu tip hayvan efsanelerine dayanarak anlatılan çok hikaye var. Mesela Bay Okada’nın Versailles şatosunu ailesinden itibaren gelen Fransız resim koleksiyonunu kutlamak için kiraladığu zaman orayı bekleyen Mitsukoshi aslanı gibi.

Bilgisayar bölümünde birçok zeki Japon fırlamasıyla karşılaştım, her birinin kafası Palaistralı genç Atinalılar gibi çalışıyordu. Kazanmaları gereken bir savaş vardı. Tarih kitapları büyük ihtimal Salamis ya da Agincourt muharebeleri yerine, devreleri bağlamakla uğraşan bu çocukları yazacaktı, ancak bu sefer hasımlarını öldürerek değil zeka ile devre dışı bırakanlar o sahnede yerlerini alacaklardı: en azından hepsi John Kennedy gibi göz alıcı giyiniyorlardı.

Adak olarak sunulmuş bir kaplumbağa gibi köşesinde debelenen Bay Akao –Milliyetçi Japon Partisi-’yu, her gün komünist komplolara karşı bağıra çağıra vaaz verirken görüyordu. Bir keresinde bu kareden bahsetmişti: Orada dikilip aşırı sağ sembollerin ve bayrakların ortalıkta dalgalanmasını ve megafonlardan Tokyo’nun azımsanmayacak bir kısmına yayın yapması korkutucuydu-ve bunu gayet iyi yapıyordu. Sanırım kendi heykelini de demin sözü geçen köpek dostumuz Hachiko gibi diktirecekti, elbette savaş sırasında bulunduğu kehanetleri ateşli bir halde sıralarken ki haliyle. 60’lar da Narita civarlarındaydı. Ortalık; havalanı inşaatına karşı savaşan köylüler, ve onları kınayan Bay Akao’nun karşılıkları atışmalarına sahne oluyor, olayın arkasında Moskova’nın kesin bir parmağı olduğu düşünülüyordu.

Yurakucho, Tokyo’nun politik merkeziydi. Budist rahipleri Vietnam için orada dua ederken görmüştüm. Günümüzde sağ kanat genç aktivistler Kuzey Adaları’nın Ruslar tarafından ilhak edilme girişimlerinin protestolarına ev sahipliği yapıyorlardı. Japonya’nın ticari ilişkiler hususunda Amerika ve müttefiklerinden daha iyi olduğunu ve onların sadece ekonomik tutarsızlıklar karşısında mızmızlandıklarını düşünüyorlar. Burada hiçbir şey basit değil.

Karşı kaldırım ise Sol’a ait. Kore’nin Katolik muhalefet lideri Kim Dae Jung- 73 yılında Güney Koreli gestapolar tarafından kaçırıldı-‘un gözü ölüm tehditleriyle korkutuluyordu. Bir grup, bunun için açlık grevi başlatmıştı. Daha genç militanlar ise bu durumun kimler tarafından organize edildiğinin anlaşılması için imza topluyorlardı.

Direniş mağdurlarından biri olan Narita’nın doğumgününe gittim. Arkada dönen demo inanılmazdı. Brigadoon’da gibiydim, 10 yıl öncesinin olaylarına aynı aktörlerle birlikte düşmüştüm, polisler yine mavi böcekler gibi ortada dolaşıyorlardı, aralarında yeniyetme kasklılar ağırlıktaydı, havada aynı sloganlar ve çığlıklar dolaşıyordu: “Havaalanına yıkım!”. Sadece bir şey farklıydı: Havaalanı tam taklavat kaldığı yerde duruyordu. Ama bu bağırışın kontrolden çıkmış ve dikenli yollarla kaplı hali,  bir şeyi kazanmış olmanın keyfi ve belirsizliğinden daha çok bir kesinlik barındırıyordu.

Dostum Hayao Yamaneko bu konu hakkında bir çözüm bulmuştu: günümüzde oluşan imajlar değişmiyorsa, geçmişin imajlarıyla oynamaya başlamalıyız.

Synthesizer’ı üzerinden 60’lardaki çatışmaları göstermeye çalıştı: fotoğrafların-tutkulu bir fanatiği olarak- televizyonda gördüklerimizden daha az aldatıcı olduklarını vurguladı. En azından kendilerini olduğu gibi sunmak konusunda üzerlerine tanıyamazdık: imajlar, herhangi bir gerçekliğin taşınan ya da sıkıştırılabilen ürünleri değildirler. Hayao bu durumu bir makine alanı olarak “ara durum” olarak adlandırıyor, elbette Tarkovsky’i unutmayarak.

Narita’nın bana döndürdüğü şey, atomlarına ayrılmış bir holograma benzeyen, 60’ların el değmemiş bir fragmanını andıran bir kesitti. Yanılsamalara bulaşmadan bir şeye kendinizi yakın hissedebiliyorsanız, rahatlıkla söyleyebilirim ki bunu seversiniz. Beni cidden bıkkınlığa sevk eden bir kuşaktı, arada ortaya çıkan sağlıksız ve sefalet içinde ortak direniş çatısı altında kurdukları ütopik malzemeler bana çok iç açıcı gelmiyordu. Ama herkesi şaşırtacak biçimde öyle kitlelere ulaştı ki, kimse artık kimse bunu sorgulamaya cesaret edip bir mutlak yol aramıyordu.

Kendini mücadelelerine adamış bir grup köylüyle karşılaştım. Somut olarak görülüyordu ki bu uğurda teklemişlerdi. Sadece bir şeylerin mücadele ile kazanacakları kısmına biraz daha inanmış biçimde bir takım teorik kazanımlar elde ettikleri dışında bir şey bulunmuyordu.

Öğrenci taleplerine bakılırsa, ki bazıları dağlarda kendi kendileri katıksız devrim’in nasıl yapılacağı hususundaki anlaşmazlıklar sonucu öldürmüşlerdir, bu bazıları dışında kalanlar ise kapitalizmin enstrümanları üzerine çalışarak şu an bir takım süreçleri yönlendirmeyi daha iyi sağladılar. Her yerde olduğu gibi  hareket kendi tavrını ve ön planda tutacağı değerleri kapsar, aynı zamanda, bazı gruplar içinse bu, salt devrim yolunda bir şehitlik dışında herhangi bir şeye işaret etmez. Fakat bu değerlerin hepsini kapsayan bir tavır vardır, tıpkı Che Guevara’da olduğu gibi, ve her zaman “dünyanın neresinde olursa olsun her en ufak bir haksızlığa karşı ayaklanma” anlayışıyla sürekli tetikte beklerler. Politik faaliyeti kendi erdemli tavırlarıyla birlikte harmanlayıp, yine kendi pratiklerinin daha uzun soluklu olmasını sağlarlar. Bu yüzden tüm bu karmaşalara rağmen gençliğin tamamen kendisini harcayan bir kitle olarak görülmesi fikrine tamamen karşıyım.

Shinjuku’da toplanan gençler, hayatın biraz daha gerçek olan kısımlarıyla bağ kurmaktan özenle kaçınıyorlardı, ama kendi yaşamları da ne yazık ki çok da farklı olmayan bir tüketim çemberinin tam merkezi konumundaydı.

Toplumdan ayrı sürdürmeye çalıştıkları her neyse, aslında çok açık veriyorlardı ve bunun nedeni basitti: Yedikleri bokları saklamayı bilmiyorlardı. Önceki kuşaklar ise tam tersine bunu iyi yaparlardı, ve gençliğin çok az bir kısmı şu an bu kapalılığın önemini anlayabiliyor. Takribi 10 yaşlarındaki bir kız, bulunduğu binanın bilmem kaçıncı katından ittirdiği arkadaşının yere çakılmasının ardından yakayı ele veriyor, ziyan bir durum elbette. Ve ancak nezarette aklı başına gelebiliyor: nedeni çok basit, boşboğazlık yapıp her şeyi ötmesi! Üzücü ama kendi yaş grubundaki neredeyse herkes onun gibi davranıyor, ve bunun farkında değiller. Aileler ise çocuklarının intihara yönlenmesi ya da ölümlerindeki artışa sebebiyet veren özel telefon konuşmalarının -veya yazışma kodlarının diyelim buna- asıl problem olduğunu, ve onları bu iletişim furyasından uzak tutmanın durumu çözüme kavuşturabileceğine kendilerini inandırmış durumdalar. Rock ‘n roll, bu özel konuşmaların bir önceki evrensel vurgu biçimiydi. Bunun bir alt şeridi de elbette Tokyo’dan geçiyordu.

Takenoko[4] için, yirmi yaşlarına basmanız yeterliydi. Onlar cidden dünya dışından gelmiş gibiydiler. Her Pazar sabahı onların Yoyogi parkındaki danslarını izlemeye giderdim. İnsanların dikkatini çekmeyi seviyorlardı, ama sadece o kadar, gerçekte onların ne yaptıklarıyla ilgilenmezlerdi. Başka bir kamusal alanda yaşıyorlardı: ince bir akvaryum camı onları tüm kalabalıktan ayırıp onlara başka bir alan sağlıyordu, ve bu durum tüm öğle vaktimi onlarla birlikte harcayarak takenoko kızlarının işi-şüphesiz ilk defa- öğrenmeye çalışmalarını gözlemliyordum.

Bununla birlikte, köpek aksesuarları takıyorlardı, bir şey uğruna dolanıyorlardı, Mafya onlara üç beş bir şey sallardı, bir oğlan tarafından yönetilen ve tek başlarına özgürce dolaşan kızlardan oluşuyordu.

Kendince açıklamalarından biri: bir rüya tabiri. Benim rüyalarımında ötesinde bir Tokyo’da var olan bir kurulum, yeraltı tünelleri bu kurulumu bölüyor ve şehrin paralelinden ilerliyor. Suratlar geliyor, bölünüyor… bir nesne bulunuyor, ve kayboluyor. Rüyalarda geçen tüm folklorik bölgeler sonraki gün uyandığımda aynı merdiven labirentlere doğru yürüyüp, gecenin başına döneceğim gerçeğine beni bırakıyor. Merak ediyorum, eğer bu rüyalar gerçekten bana aitse, ya da bütünün herhangi bir parçası olup, tüm şehri ilgilendiren kolektif bir yapının parçası olarak bunun projeksiyonunu da sağlayabiliyorlardır. Bunlar herhangi bir telefonun çalışını sana duyurabilir ve bu telefonun ucundaki ses gayet tanıdık olabilir, ya da bir kalp atışını sağlayabilir, mesela Sei Shonagon’unkiler gibi.

Tüm galeriler istasyon biçiminde; ortalık şirketlere ait dükkanlar ve demiryolu duraklarına kendi isimlerini dikmiş kuruluşlar halinde sıralanıyordu. Keio, Odakyu gibi- bu isimlerin hepsi birer şirket ağına tekabül ediyordu. Tren uyuyan insanlarla doluydu ve hepsi bir rüyanın fragmanı gibi ortalığa sıralanmıştı, film onlardan oluşuyordu- daha başka bir film. Otomatik aletlerden sallanan biletler de olayı daha iyi bir şova dönüştürüyordu.

Ocak ayındaki ışımaların aydınlattığı istasyon merdivenlerden bahsediyordu. Şehir merkezi büyük bir müzikal forma kavuşmuştu; her kimseniz bu büyük orkestranın tam ortasında kaybolarak ve ayrıntılara kafanızı takıp kendinizi o hortuma kaptırarak kaybedebilirdiniz. Tokyo’nun en kolay bulunabilen görüntüsüydü bu: gürültülü, megalomaniden taşmış, insanlık dışı. Başka döngüler gördüğünü de iddia ediyordu: ritmik şölenler, suratlarda eksik olmayan geçişler- farklılık gösteren ve enstrüman gruplarına göre şekle bürünen suratlar. Bazen müziğin ortaya koyduğu tesadüfen oluşan hatlar gerçekle çakışıyormuşçasına hareket ediyordu; Ginza’daki Sony merdiveni mesela, kendi içerisinde dönüşen, her adımda yeni bir nota çıkaran bir enstrüman. Bütün bunlar, bir füg’e ait ses gruplarının bir araya gelerek uyum içinde işlemesine işaret ediyordu, ama bunların sadece bir kısmına dahil olmak kendinizi kaptırıp savrulmanız için yeterliydi.

Mesela televizyon ekranları, hepsi hafif karmaşıklığa neden olan ve beklenmedik göz yanılmalarına sebebiyet veren sanki ilginçmiş gibi devam eden görüntüleri önünüze serer. Sumo sezonuydu, ve bu oyunu izlemek isteyen takipçiler kendilerine ayrılan bölümlerde Ginza’nın yani Tokyo’nun en fakir kalabalıklarının bulunduğu yerde oturuyorlardı. O kadar fakirlerdi ki hayatları boyunca bir TV setine sahip olamamışlardı. Onları gelirlerken, Namida’nın ölü ruhuyla –sarhoşluktan şafağı edemeyen- görmüştü, sahi kaç sezon önceydi bu sumo tantanası?

Spotçularda sattıkları yedek elektronik parçalar – ki bazı hipsterler bu parçaları artık aksesuar olarak kullanıyorlar- Tokyo’nun kendine has çoğunlukla taşıdığı özelliklerden birisiydi, Avrupa’da ender görülen bu tablo beni şehrin “akustik” kısımlarıyla etkileyen bir kısmıydı. Yani video oyunlarındaki müzikten bahsediyorum. Oturduğunuz yerlerde bile onlara uygun konseptler hazır bulunuyordu. Karnınızı doyurup, içip, sonrasında oyuna devam edebiliyordunuz. Oyunlar açık büfe şeklinde sokaklardaydı. Onları dinleyerek, beyninizin içinde oluşturduğunuz görüntülerle oynayabiliyordunuz.

Tüm bu oyun furyasının Japonya’da oluştuğunu gördüm. Dünyanın geri kalan kısmında da bu olayın takip edildiğine de şahit oldum, ancak küçük bir ayrıntı dikkatimi çekiyordu. Oyunların başları hep tanıdık geliyordu: anti-ekolojik travmalar halinde devam eden öldürmeye odaklı –sonunda sinirden gözlerinin feri kaymış olanlarını rahatlıkla görüyordunuz- yaratıklar ortada dolanıyordu ve bunların köpek mi yoksa yavru fok mu olduğunu bilemiyordunuz, en azından ben emin değildim. Şimdi ise bu oyunun oldukça Japon ve gerçek kısmı var. Kriterlere göre, insanların kafasında oluşan genel geçer bir şirket anlayışı mevcut: tepede olayı yönlendiren ana beyin var, hemen yanında yönetici ve oyun direktörleri, diğer küçük beyin takımları ve kişisel menajerler. Kayıt olarak düştüğüm karakter- şirket içerisindeki hiyerarşik bir dizilime karşı olağanüstü yetenekleriyle mücadele eden- kafamda yarattığı şeylere paralel olarak oyunun tamamen alegori dışı bir tutum olduğunu savunuyordu, süper yeteneklerini elinde tuttuğu müddetçe tabii. Şüphesiz karakter kuklamız, o sistem içerisinde var olduğu için dışarıda çok az vakit harcayan, komisyonun dediklerinin dışına çıkmayan, kişisel menajerini dinlediği müddetçe güçlerini kullanabilen bir yapıya sahipti, bu yüzden bir insan yerinde bebek bir fokun bilgisayar oyununda kullanılması daha cezbediciydi.

Hayao Yamaneko kendi oyun motoruyla üretim yapan birisi. Beni sevindirmek için sevdiğim iki uyumlu hayvanı bir araya getirdi: kedi ve baykuş. Elektronik kodların; yanılgılarımız, hafızamız ve düş gücümüzle kafa tutacak tek şey olduğunu düşünüyordu. Mesela Mizoguchi’nin Arsène Lupin’ini ele alalım, ya da daha az hayalgücünün kullandığı herhangi bir kurgu oyunu. İçerisinde Japonya’nın herhangi bir sınıfına dahil olmayan birilerinin eksikliğinin duyulduğunu kim iddia edebilir ki? Hepsi oradadır; Osaka’da kendilerini günlük kiralayan insanlar, yerin üzerinde yatıyorlar. Orta çağdan beri lanetlenmiş topluluklar ve yaptıkları ayak işleri. Ama Meiji döneminden itibaren, hiçbir şey en azından onları ayıramadı, ve gerçek adları –eta- bir tabu haline geldi, ve onları bu isimlerle ya da herhangi bir şekilde anamazdınız. Onlar insan olarak kabul edilmezlerdi. Bunlar yaratılan bir imaj değilse, neydi?

Video oyunları makinelerin insan ırkı ile dayanışma içerisinde olduğu anlatan ilk aşamadır, geleceğin karma zeka seviyesini de belirtir bu. Bir an için düşünün, günümüzün geçerli felsefi duruşunun Pac-Man ile bağlantıları oldukça belirgindir. Kendimi öyle bir kaybetmişim ki tüm yüzlük yenlerimi sanki o dünyayı midesine indirip fethedecekmiş gibi harcamıştım. Büyük ihtimal insanlığı kapsayan en büyük ve garip metafor olduğu için başından kalkamamıştım. Gördüklerimiz ve doğaya ait olan arasındaki dengenin sağlanmasındaki en büyük farkındalıklardan birisini bize sunuyordu. Ve bir şeye ulaştırmak için çabalanan sayısız atağın ne kadar önemli olduğunu, bu atakların her zaman işler sıkıştığında faydalı olabileceğini göstermekteydi.

Bazı ritüellerin insan ve insan dışı diğer organizmalar için özellikle belirgin olarak cenazelerde ortak uygulandığından bahsediyordu. Ueno Hayvanatbahçesi’nde gerçekleşen bir törenden bahsetmişti, burada ölen her canlı için bir tören düzenleniyordu. Bir pandanın ölümü üzerine iki sene süren bir yas dönemi vardı, daha etkileyici olanı-orada bulunan yerel gazetelerden öğrendiğim kadarıyla- bu durum ölen devlet başkanını bile gölgede bırakmıştı. İnsanlar bu duruma cidden üzülmüşlerdi. Fakat artık duruma alışmış, ölümün her sene, tıpkı ejderhaların genç kızları kaçırdığı gibi bu pandayı da aralarından aldığını düşünmeye başlamışlardı.

Şöyle bir şey duymuştum: “Ölüm ve yaşam arasındaki ayrışma, asla bir Batılının yaşadığı gibi algılanamaz”. İnsanların gözlerinden anladığım kadarıyla ölüm sadece ani bir sürpriz olarak kabul ediliyor. Japon çocuklarında ise bu kafa karıştıran bir durum, anlamaya çalıştıkları –bir hayvanın ölmesinden itibaren sıraladıkları- ne şekilde dahil olacaklarını bilemedikleri bir süreç.

Bir ülkeden, ölümün farklı bir şekilde kabul edildiği –yani katılmaya, anlaşılmaya çalışılan bir şey değil de zaten hali hazırda takip edilen bir şey olduğu- başka bir ülkeye yollandım. Bijagós yerlileri bizler için ölümün geçişliliğinin aslında ne olduğunu ve bu ölüm adaları arasında tinsel protokoller gereği sürgün edilerek en sonunda bir sahile sığındıklarını ve oradan kendilerini diğer tarafa taşımak için gelen gemileri beklediklerinden bahsetmişlerdi. Eğer “yol”da bir kaza onları bekliyorsa, bu onları durdurmak için değil, aksine başka bir yere taşıyacak olan bir duruma işaret edecekti.

Bijagós, Gine’nin bir kısmını oluşturur. Burada Amilcar Cabral’ın sanki hiç dönmeyecekmiş gibi veda etmesinden bahsedilir; ve gerçekten kendisi buraya veda edip, bir daha oraları görememiştir. Luis Cabral’da aynı şekilde 15 sene sonra bu kıyılara hoşça kal diyecek ve bir daha yüzünü göremeyecektir..

Gine günümüzde bir ulusu temsil ediyor ve Luis’de onun onursal başkanı. Savaş esnasında olup biteni hatırlayanlar, onu da akıllarına getirecektir. Kendisi Amilcar’ın sağ koluydu, Gine ve Cape Verdealı kanı taşıyordu, ve aynı zamanda düzen partilerinin dışındaki bir organizasyonun, ki kendileri PAIGC olur, iki koloni ulusun tek bir harekette federe biçimde birleşmesini sağlayan olayın kanaat önderlerindendi.

Gerilla olarak çarpışanlardan dönemin hikayelerini dinledim, Portekiz askerleriyle her ne olursa olsun insanlık dışı koşullarda savaşarak kendilerini motive etmeye çalışıyorlardı. Özetle durum buydu. Ve tonla başka konuşulacak ve gündelik dile sokulacak malzeme sonrasında –gerekli ya da gereksiz- gerilla kelimesi üzerine yoğulaşacaktı, mesela film yapım tekniği gibi. Birçok teorik ve kazanılan pratik formu tasvir edecek bir anlatım da olacaktı aynı zamanda.

Amilcar Cabral zafer yolunda ilerleyen bir gerilla savaşını yöneten tek kişiydi, ve hiçbir şekilde kurduğu pratikleri askerin zayıf noktaları üzerinden kurmamıştı. Yaşadığı halkı tanıyordu, onlar üzerine çalışmıştı, ve kurtarılan her bölgede farklı bir topluluğun olduğunu gayet iyi biliyordu.

Sosyalist blok ülkeleri direnişçilere silah yolluyordu. Halk Marketleri ağzına kadar sosyal demokrasi ülkelerinin gönderdiği gıda takviyesi ile dolduruluyordu. Günümüz radikal sol’u affetsin ama gerillaların bu rahat hareketlerinin bir destekçisi de kapitalist olarak sundukları İsveç’ti.

Amilcar çıkıcak herhangi bir aksilikten korkmazdı- muhtemel tüm tuzakların farkındaydı: Bunu belirtmekten de geri durmuyordu: “Her zaman bilelim ki tayfun ve doğa olaylarının yarattığı engellerden meydana gelen bir nehirde yolculuk ediyoruz, bu hengameyi aşmak isteyen insanlarda bunun içerisinde elbette, ancak onların başka şansları yok, onlar öbür tarafa geçebilen kişiler olmalılar.”

Tam da bu noktada, olaylar Cassaque tarafında patlak verir: 17 Şubat 1980. Ancak bu tarihi özümseyebilmemiz için birisinin tarihte ileriye yönelik bir yolculuk yapması gerekir. Bir sene içerisinde, hapiste olan Başkan Luis Cabral, ve yanında yas tutan destekçisi, vali Nino, gücü ellerine alacaklardır. Bu olayın ardından parti, Gineliler ve Cape Verdeanlılar olarak ayrışarak Amilcar mirası üzerinden bir takım çatışmaların yaşanmasına neden olacaktır. Daha sonra öğreneceğimiz üzere, bu tantananın arkasında kardeşlik ve güven zincirini geliştiren bir yapı gibi görünüp, aslında yaşananları oldukça dikkatli takip eden, pusuda bekleyen ve kazanılan zaferin ardından başka bir zaferi inşa etmeye kalkışacak bir kitle hazırda bekliyordu, ve Nino’nun bu süreçte akıttığı gözyaşları bir savaşçının akıttıklarından çok uzaktı, ama onurlu bir kahraman zaten bunun diğerlerinden daha alçakta olduğunu zaten hemen anlardı.

Ve tüm keder suratlara kazınmıştı. Ve aynı ortamda yaşanan her neyse hafızalarda yer etmişti, insanın ortaya koyduğu binlerce hatıra, kendilerini yerden yere vurmalarını tetikleyecek bir tarihi herkesin önüne serecekti.

Portekiz tarafında-Bissau’nun aşağı kısmında kalan bir yerde bulunan- Miguel Torga, hayatını diktatörlüğe karşı harcayan biri olarak kendisi şu şekilde ifade etmişti: “Tüm protagonistler sadece kendilerini temsil ederler, sosyal bir durum ya da tavır değişikliğinin kendisini devrime bıraktığı yerlerde salt kendi düşünsellikleri üzerinden bir tavır belirlerler.”

Bunlar direniş-kırıcıların ne şekilde davrandıklarını gösterir. Ve kesin olarak amnezyanın türevlerine yakalanan ve gelecek hakkında yaşanacak herhangi bir şeyi hesaplayıp kendince yorumlamaya çalışan ürünler verirler: Amilcar’da partide bulunan kişiler tarafından öldürülmüştür, kurtarılmış bölgelerde sonradan ortaya çıkacak tiranlar tarafından yöntim merkezleri olarak tayin edilmiş ve herkes burada oluşan militer sistemlere para aktarmıştır.

Bu tarihin, bir kulaktan girip diğer kulaktan nasıl çıktığını anlatan önemli bir gelişmedir. Luis Küba’ya sürüldü, Nino her şeyi toplayıp kendi lehine çevirmeyi, böylece tarihi kendisine göre şekillendirmeyi hedefliyordu. Bu durum Luis’in pek de umrunda değildi, onun tek bir arkadaşı vardı, Brando’nun Apocalypse’de yakından tanıttığı bir arkadaştı bu: korku. Ve emin olun ki O’nun bir adı ve yüzü mevcuttu.

Bunların hepsini başka bir dünya, ve o dünyaya ait deneyimlerim üzerinden yazıyorum. İki dünya arasında bir köprü kurma çabası olarak da değerlendirebilirsiniz bunu. Bellek, tarihe bağlanan yollardan birisidir: yani imkansıza bağlanan bir yol.

Efsaneler, tatmin olma hali ve tatminliğin dışında bir aralıkta meydana gelir. Anılar ise sadece kendilerini geçmişte var oldukları yerde sürüklenerek ve kendi kendilerini taşıyarak gerçekleştirirler, tatmin eşiğinin yarı zamanlı da olsa dışındadırlar. Ani bir hareketle koca bir film makarasını durdurmak, her şeridi daha projeksiyona koymadan yakabilir. Delilik bazen bir takım önlemler almanızı sağlar, tıpkı tutkularınız konusunda olduğu gibi.

Hayao’yu kendi ‘ara durum’sahasında takılıp, hatıralarıyla alakalı bir şeyleri sayıklarken buldum. Onları tek tek ele alıp yaşamını dekore ediyor, havada bulunan kanatlıların zamanın dışına doğru dans edercesine ilerlemeleri gibi sıkıldığı zaman oyunun dışında bırakıyordu: ciddiye aldığımız ve elimizde kalan tek şey. Bunu yapabilen makinelere bakıyorum. Ve tek bir belleğin, bir efsaneyi meydana getireceği bir dünyayı düşlüyorum.

Bir gün, hayatında büyük yeri olan bir filmin, hafızasında yer edinen bazı şeyleri, hatta bazı ciddi anlamda önemli şeyleri diyelim, tekrar canlandırmasına yardım ettiğinden bahsetmişti-zıvanadan çıkmış hatıralardı bunlar: Alfred Hitchcock’un Vertigo’suyla ilişkiliydi bu anlattıkları. Aklına gelen başlık sarmallarının hayat akışında kendisini yönlendirmeye başladığını, ve büyük bir çemberin içine sokarak, hiç de boş olmayan bakışlarla kendisini bu karmaşayı çözmeye çalışırken buluyordu.

San Francisco dolaylarını filmin ilerlediği lokasyonları yol haritasına oturtarak tavaf etti: Podesta Baldocchi’nin ortalıkta dolaştığı yerler, James Stewart’ın Kim Novak hakkında yaptığı casuluklar-avcı ve avlananın sığındığı bölgeler vb. Ya da başka takip edebileceği bir yol mevcut muydu? Bir şey kesindi ki, tali yollar hiçbir zaman değişmiyordu.

San Francisco’dan aşağıya doğru; Jimmy Stewart, Scotty, Kim Novak ve Madeline ile devam eden topluluğun bulunduğu yere direksiyonu kırarak sürdü. Bu halen gizemi taze olan bir cinayet üzerine sorulmak istenmeyen bir soru ile alakalıydı, gerçekte ise bu soru melankoli ve savsaklığın taşıdığı güç ve özgürlükle alakalıydı, sonuç olarak özleyeceğiniz tatta bir sarmal olarak kodlanmıştı,ve uzaydaki yükseklik kaygısının zamandaki yükseklik durumuna karşı konumlandırılmış halini içermekteydi.

Tüm yolları takip etti. Hatta Mission Dolores’in mezarına kadar, yani Madeline’in dua etmek için geldiği ve bu hanımefendinin uzun ve sessiz ölümünü yad ettiği yere, bilmemesi gerektiği bir kadının yattığı yere. Madaline’i takip ediyordu –tıpkı Scotty’nin yaptığı gibi- Onur Büstü’nün bulunduğu Müze’ye, asla bilmemesi gereken ölü bir kadının portresinin bulunduğu yere doğru. Portrede de, Madeline’in saçlarında olduğu gibi, bir zaman sarmalı bulunmaktaydı.

Madeline; küçük Viktoryen otelinde meydana gelen olayda, yer değiştirip, kendini Eddy ve Gough’un durduğu yerde buluyor. Diğer yandan kesik sequoia ağacı, Muir Ormanlarının tam ortasında duruyordu. Madeline’in yarı gövde üzerinde gördüğü iki nokta arasındaki çizgi, ağacın yaşı hakkında da kendisini kederlendiren bir şey sunuyordu ve şu şekilde tamamlıyordu sıkıntısını, “Burada doğdum… ve burada ölüyorum.”

Bir başka filmden yapılan bir alıntı aklına geldi. Aynı sequoia ağacının olduğu, Jardin des plantes (Paris) ve bir el bu ağacın ardına işaret ediyordu, zamanın dışında bir yere.

San Juan Baustista’da bulunan boyalı at, gözlerinde Madeline’i taşıyordu: Hitchcock hiçbir şeyi ortaya çıkarmadı, onlar zaten oradalardı. Kendisi biraz eşelemeyle birlikte Madeline’in ölüme giden yollarını araladı. Ya da şöyle diyelim, bu cidden kendi yolu muydu?

Bu yapma kule-Hitchcok’un literatüre kattığı tek şey- ile Scotty’nin saçma aşkına gönderme yaparak, herhangi bir açık bırakmadan hatıralarıyla birlikte yaşamanın imkansızlığına değindi. Madeline için getirdiği arada kalma lüksüyle, Scotty için yaratılan bir alan oluşturdu ve yine Scotty burada kendisine ait bir alan bularak Golden Gate gibi San Francisco kıyılarında Madeline ile dolaştığı, kendisini içine koyabildiği alanlarda yaratılmıştı, kızı kendisine çekerek onu önceki ölümünden kurtarmıştı ancak kızın ölümü aslında orada bekliyordu. Veya şu şekilde de anlatılabilir, ortada başka şeyler mi dönüyordu?

San Francisco’da neredeyse on dokuz kere falan gördüğüm bir filme gittim. İzlanda’da başlayan filmimin ilk taşlarını yerleştiriyordum. O yaz, yol üzerinde yine benzer bir şekilde üç çocukla karşılaştım ve birden her şey oturmaya başladı. Amerikan astronotları Ay’a çıkmadan önce trenle seyahat etmişlerdi, Dünya bundan çok emindi. Bunların hepsini bir bilimkurgu filminin parçası olarak görüyordum: başka gezegende geçen olaylar. Ya da hayır, olayları kendi gezegenimizde canlandıralım, birini düşünelim, nereden geldiği belli değil, ama uzak diyarlardan buralara düştüğü kesin. Yavaşça, ağır ağır, sanki volkanik bir birikintiye ayağını kaptırmışçasına hareket ediyor, sonraki adımıyla arasında neredeyse bir sene var. Alman sınırının yanında deniz kuşlarının kümelendiği bir yerden yürüyor.

Bu sadece başlangıç kısmıydı. Neden zamanda bu tip bir kesintiyi deşmek, ya da yaşananlar arasında bağ kurmak gibi bir çabaya girişmişti? Hepsi buydu, zorlamaya gerek yoktu gerçekten. Sanıldığı gibi bir başka gezegenden ya da gelecekten dünyayı ziyaret etmek için gelmemişti, 4001 yılı: insan beyninin tamamen işe odaklı makineleşmeye uyum sağladığı bir dönem. Herkes mükemmel bir şekilde işini yapıyor, sadece bazı şeyler gündeme getirilebiliyor, buna belleğin taranması da dahil. Mantığa dayalı kurulumlar: tüm belleğin yeniden çağrılarak hafıza birimlerine yönelik anestezi uygulanması. İnsanlık bunca şeyi yaşayıp hafızasını yitirdikten sonra, unutma yetisini kaybeden birinin, ve-doğasını artık buna göre inşa etme yetisini kazanan- bunu kendi gerçekliğiyle karşılaştırabilen ve insanlığı kendi karanlıkta kalan yaşanmışlıklarından arındırabilecek, ilgi çekici ve tamamlayıcı bir yapı kazanıcak kişinin hikayesi. Geldiği düşünülen dünyadan, buraya aktarmaya çalıştığı vizyon ile, yarattığı görsellik, bu görselliğe aktardığı ses, ve bu sesi melodileştirerek sunan ve geçmişten bugüne etkinleştirebilen tek kişi. Anlamaya çalışıyor. Dünyanın bu durumunun adaletsizlik olduğunu düşünüyor, ve tıpkı Che Guevara gibi davranmaya çalışıyor, ya da 60 gençliği gibi diyelim, sabırla. Üçüncü Dünya direnişçisi tadında… Üzüntü, keder gibi şeyler onun gezegeninde eskiye ait şeyler ve bu tip duyguların yitimiyle herkes kendi gücünü geleceğe taşıyabiliyor.

Doğal olarak başarısızlığa uğrayacak. Yoksul bir ülkenin sefaleti bir zengin ülke çocukları için ne kadar hayal edilemezse keşfettiği bu mutsuzluğu kavrayabilmesi de o kadar zor. Ayrıcalıklarından vazgeçmeyi seçiyor…

Ama bunu seçebilme ayrıcalığına sahip olmuş olması konusund yapabileceği bir şey yok. Yardımı dokunabilecek ek şey,  tam da onu bu absürt araştırmaya itmiş olan şey; Mussorgsky’nin bir şarkı serisi. 40. YY’da d, hala söyleniyorlar. Ama artık anlamlarını yitirmişler. Ve işte ilk defa, onu dinlerken yavaş yavaş içine doğru çekilmekte olduğu bu şeyin hüzünle ve anımsamakla ilgisi olan ve daha önce anlayamadığı o şeyin varlığını hissediyor.

Elbette bu filmi hiç yapmayacağım. Ama yine de mekanlar buluyor, kırılma noktaları icat edyor içine sevdiğim yaratıkları koyuyorum. Hatta filmin adını bile buldum. Aslında Mussorgsky’nin o şarkılarından da birinin adı: Güneşsiz. 15 Mayıs 1945 sabah saat 7’de ABD’nin ikinci piyade alayından 380 asker Okinawa’sa ‘Dick Hill’ adını verdikleri tepeye doğru saldırıorlardı. Sanıyorum, Amerikalılar bir Japon toprağı fethettiklerini düşünüyorlardı.

Ve Ryukyu medeniyeti hakkında hiçbir şey bilmiyorlardı, ben de bilmiyordum; Itoman çarşısındaki kadın yüzlerinin bana Utamaro’dan çok, Gaugin’i anımsatışını saymazsak.

Yüzyıllar süren derebeylik döneminde takımadalarda değişen pek bir şey olmadı. Değişim birden geldi. Kadınlarını, hafızasının koruyucusu yapmak adalara ait bir özellik midir? Bijagoslar’da olduğu gibi burada da kutsal bilgiyi aktaran kadınlarmış. Her topluluğun rahibeleri var; ‘noro’ları. Cenazeler dışındaki bütün merasimleri de onlar yönetiyor. Japonlar, konumlarını adım adım savundular. Günün sonunda, L bölüğünden geriye kalanlardan oluşan iki yarım müfreze, tepenin ancak yarısına varabilmişti. Arınma ayini yapmaya giden bu köylülerin peşinden gittiğim bu tepe gibi bir tepede.

Noro’lar denizin, yağmurun, toprağın ve ateşin tanrılarıyla konuşuyorlar. Kutsal kadının önünde herkes eğiliyor. Kadın- erkek ilişkisinde imtiyazlı konumda olan tanrının yansıması olan; kadın. Ölümlerinden sonra bile, rahibeler ruhani üstünlüklerini koruyor. Şafakta Amerikalılar geri çekildi. Savaş; ada, modern dünyaya teslim olana kadar bir aydan fazla sürdü.

27 yıllık Amerikan işgalinden ihtilaflı Japon egemenliğinin yeniden inşasından sonra Bowling salonları ve benzin istasyonlarından iki mil mesafede ‘noro’lar tanrılarla konuşmaya devam ediyor. Onlar gidince diyalog da bitecek. Erkekler, ölmüş kadınlarının onları izlediğini artık bilemeyecek.

Bu ayini filme alırken, burada bir şeylerin sonuna tanık olduğumu biliyorum. Büyü kültürü olan medeniyetler, yok olduktan sonra da varisleri üzerinde iz bırakırlar. Ama bundan bir şey kalmayacak. Tarihin kırılma noktası bu kez çok kesindi.

Tepenin oradaki kırılmaya dokundum, 1945 yılında Amerikalıların eline geçmektense, el bombalarıyla intihar etmeyi yeğleyen 200 Japon kızın yarattığı kırılmaya. İnsanlar ise hediyelik eşya dükkanından buldukları bomba şeklindeki çakmaklarla, orada dikilen büstün önünde fotoğraf çekiliyorlardı.

Hayao’nun makinesinden gördüğüm kadarıyla savaş; dört köşe içerisine sıkışmış ve alev topuna dönüşmüş kağıt parçalarından meydana gelen bir etkinlikti. Pearl Harbour için “Tora, Tora, Tora” ismini kullanıyorlardı, bu Gotokuji’de adına tören düzenlenen kedinin ismiydi. Anlaşılacağı üzere tüm bunlar, bir kedi isminin üç kez tekrarlanmasıyla başlamıştı.

Okinawa semalarından süzülerek Amerikan bölüğünün tepesine çakılan kamikazeler birer efsaneye dönüşebilirlerdi. Sonuçta etin kemikten ne hızla ayrılabildiğini görmek için, Mançurya ayazında beklettikleri esirlerin üzerine sıcak su dökerek yaptıkları çalışmaları da saymazsak, daha iyi birer örnek bulamazlardı.

Kamikaze gönüllülerinin arkalarında bıraktıkları son notları okuyan kişiler göreceklerdir ki, bu uçağı “kullanan” herkes, gerçekten işini pek de severek yapmıyordu, ya da hepsi birer fanatik samuray değildi. Son saké’sini yudumlayan Ryoji Uebara bir yandan da şunları karalıyordu: “Her zaman Japonya’nın hiçbir baskı altında kalmadan yaşaması gerektiğine inandım. Bunu günümüzde söylemek saçmalığın daniskası gibi geliyor artık, hele ki başımızda böyle totaliter bir rejim varken. Kamikaze pilotları olarak duygularını kontrol edemeyen birer makineyiz, söyleyecek herhangi bir şeyimiz yok, sadece Japonya’yı ideallerimiz doğrultusunda savunmak dışında kalan bir yaşam amacımız da yok. Uçağın bir parçası durumunda, bir manyetik metal parçası gibi hedefe doğru kendimi bırakacağım. Ancak çakıldığımda, yani sıfır noktasında, sanırım insan olduğumu keşfedeceğim, çünkü acı çekmeye ve birkaç saniye önce tüm sisteme lanet etmeye başlayacağım. Bu savruk düşüncelerimden dolayı beni bağışlayın. Saçma, melankolik bir resimle sizi başbaşa bırakıyorum, ancak inanın bana, kalbimin geri kalan kısmında büyük bir mutluluk taşımaktayım. Yine de gereğinden fazla açık sözlü olduğum konusunda sizlerle hemfikirim, affedin.”

Afrika’ya geldiğinde hep Sal adasında demirlerdi, bu Atlantik taraflarında kayatuzu parçacıklarından oluşan bir yükseltiydi. Adanın sonuna doğru, Santa Maria köyüne giden yolun üzerinde turlardı ve orada matem renklerine bürülü taşlarıyla mezarlar sıralanmaktaydı, buranın ardı ise çölle kavuşmak için idealdi.

Buradan bana daha önce bahsetmişti: “Zihninde canlanan bir takım görüntüleri anlayabiliyorum” diye yazmıştı, “aniden çöldesin ve çöle ait olmayan hiçbir şey yok, bu görüntünün gerçek olduğuna inanasın gelmiyor.”

Size daha önce İle de France taraflarında emuların bulunduğundan bahsetmiş miydim? Bu isim –yani İle de France, Fransa Adası– Sal Adası taraflarındayken kulağa biraz tuhaf gelebiliyor. Hafızam orada bulunan iki kuleyi aniden gözümün önüne getiriyor: birisi hali hazırda dökülmüş duvarlarıyla daha önce Jeanne d’Arc’a da karargah vazifesi gören Montpilloy kalesi, aynı zamanda da ışığıyla ortalığı aydınlatan Sal’ın güney ucundaki deniz feneri ve de muhtemelen petrol kullanan son deniz feneri.

Sahel’deki bu deniz feneri, kum ve tuz yığınının okyanusla kesiştiği yerde, manzaraya sonradan kondurulmuş izlenimi vererek, etrafı bir kolaj çalışması atmosferine büründürür. Kıtalararası seyahatte görevli olan uçak mürettebatlarının da konaklama noktası yine Sal’dir. Çalıştıkları şirketler onları bu hiçbir şeyin olmadığı denizkıyısındaki sakin yere göndererek bazı şeyleri daha gerçek dışı kılarlar. Konaklayanlar, bazen plajda dolaşan başı boş köpekleri de beslemeyi ihmal etmezler.

Akşam eve geldiğimde köpekler, dışarı çıkmak için oldukça sabırsızlardı; ardından onları deniz kıyısına indirdiğimde daha önce hiç görmediğim bir şekilde suyun içinde zevkle oynadılar. Hong Kong radyosunu dinlerken mevcut durumun gerekçesini anladım: Bu gece ay takvimine göre yılın ilk günüymüş ve 60 yıldır ilk defa su ve köpek burcu bir araya geliyormuş.

Dışarıda bir yerlerde, yaklaşık on bir bin mil ötede, ince bir karaltı ortalıkta dolaşarak Ocak ayının getirdiği parlak ışıkları Tokyo’nun üzerine yayıyordu: bu Asakusa keşişinin gölgesiydi.

Aynı zamanda, demin bahsettiklerimden de anlaşılacağı gibi, Japonya’da köpek yılının başlangıcıydı. Tapınaklar tıklım tıklım doluydu, ziyaretçiler bulundukları yere madeni paralarını atıp dua ediyorlardı-Japonya’da geleneksel bir alışkanlıktır bu- dualar genelde araya sıkıştırılırmışçasına çabucak gerçekleştirilen bir ritüelin temsilleriydi.

Sal’da sürekli hareket halinde yuvarlanan köpeklerimle birlikte otururken Tokyo’da geçirdiğim Ocak ayını, hadi daha yerinde bir ifade kullanayım, orada çektiğim görüntüleri ve kafamda turlayan imajları hatırladım. Belleğimde asıl olan görüntülerin yerlerini almışlardı. Kaçış yok, ikisi taraf da kafamın içini meydana getiren şeyleri oluşturmaktaydı. Bir soru… insanlar filme almadıkları şeyleri nasıl hatırlayabiliyorlar, ya da fotoğraflamadıkları, ya da herhangi bir biçimde kaydetmedikleri?! İnsan, nasıl kendisini bu yollar dışında hatırlamaya teşvik edebiliyor? Bu tip şeylerden, bir İncil’i de tarih sahnesinde ben kaleme aldığım için oldukça eminim. Yeni İncil’se sırf varlığını kanıtlamak için sürekli olarak kendisini okuyan manyetik bir banttan ibaret olacak.

4001 yılını ve bütün o her şeyi hatırlamaya çalışırken, kaydedilen tüm külliyatın biriktirildiği büyük altıgen kutularla karşılaştığımızda, yeni yıl bize bir takım kehanetler sunacak: Jeanne d’Arc’ın yaptığı gibi, oradan oraya aktarılan imgelemler üzerinde kurulan geçici hakimiyet alanları. Hong Kong radyosundaki kısa bir dalga bizi Cape Verde adalarından Tokyo’ya, ve inanılmaz renkli sokaklarıyla ünlü başka bir ülkeye taşıyacak, başka sınırlar, başka müzikler, sonsuz imgelemler…

Tokyo’daki Kanji alfabesinin yanında hiç de azımsanmayacak gizemlerden biri de, İle de France’ın yeni yılın ışığı altında parlayan ideogramlarıdır. Pastırma kışı, Japonların bir önceki yıldan kurtulmasını ve yeni yıla merhaba demesini simgeler; bu geçiş aynı zamanda o yıl boyunca yapılan ayinlerin temizlediği bir “arınmış hava kütlesi” olarak da kabul edilir. Tüm bunların yanında, bir diğer ilginç inanış, Tenjin tapınağında bulunan uso kuşlarıyla ilgilidir, bu kanatlılar yılın belirli aralıklarında, bir sene sonra söylenmesi muhtemel bütün yalanları yer, ve onları gerçeğe dönüştürürler.

Ama Ocak ayı boyunca sokaklara asıl rengini veren şey, elbette ortalığa birden çıkmış olan çeşit çeşit kimonolardır. Caddelerde, dükkanlarda, ofislerde, hatta döviz bürolarının açılış günlerinde, kadınlar farklı renklerdeki kimonolarıyla göz kamaştırırlar. Yılın anlattığımız kısmında bir Japon çatısının tepesine monte edilebilecek portatif bir televizyon seti icat edebilir, testere ile kendisini doğrayabilir ya da iletken madde pazarının üçte ikisini ele geçirebilir. Tabii tüm bunlar olurken, gözünüz etrafta dönüp dolaşan kadınlardan başka hiçbir şeyi de görmeyebilir!

Ocak ayının on beşi önemli bir güne denk geliyor: genç bir Japon kadının reşit olma günüdür bu, zorunlu kutlamalardandır. Tüm şehirlerde görevliler; içleri küçük hediyeler, ajandalar ve almanaklarla dolu küçük çantalar hazırlayarak sokaklara bırakırlar: bunların üzerinde iyi bir yurttaş, anne ve eş’in ne tip fonksiyonlar taşıdığından bahsedilir. Gün boyunca 20 yaşına basan her genç kadın, ailelerini Japonya’nın neresinde olursa olsun ücretsiz olarak arayabilirler. Bayrak, aile, ve ülke: bu yetişkin olmanın abc’sidir. Eğlendikleri ve rock dinledikleri yıllar artık geride kalmıştır. Gün boyunca toplumun kendilerinden ne istedikleri devlet kanallarınca kendilerine anlatılacaktır. Bu kendilerine fısıldanan sırları unutmaları ne kadar sürecek peki?

Ve ortalıkta yapılacak başka bir kutlama kalmadığında, tüm kutlamalardan elimizde kalan nesneleri toplayıp yakacak başka bir kutlamanın sırada yerini alması gerekir.

Bu dondo-yaki’dir, Ueno’daki oyuncak figürlerde olduğu gibi ölümsüz olmaya hak kazanan kutsal nesnelerin toplanıp yakılmasıyla gerçekleştirilen bu etkinlik bir Şinto kutsama ayinidir. Daruma– tek gözlü ruh- tüm ruhsallığın merkezindeki hayat ateşi saltanatının son demlerini yaşamaktadır. Artık onun veda edecek olması, orayı terk etmesi bir şölene dönüşmelidir. Yaralanmak bir şölendir; kırdıklarımız, kaybettiklerimiz ve kullandığımız her şey bir şölendir ve bu geniş çaplı bir ayini hak eder. Eşinden ayrılmak için dahi tören isteyen Fransız yazarın temennisini de görüldüğü üzere sadece Japonya yerine getirebilir.

Bu olayın en şaşırtıcı kısmı, kendilerinin oluşturduğu bir yuvarlağın içerisinde, büyük uzun çubuklarla yere en sert biçimde vurmalarıydı. Bunun için tek, basit bir açıklama var kafamda- belki de kişisel aydınlanmama yardımcı bir pratikti bu, bilmiyorum- sanırım köstebekleri kaçırmaya çalışıyorlardı.

İzlandalı üç veletin gelip, her şeyi başlattığı yer işte tam burasıydı. Tüm görüntüleri tekrar kafamdan geçirdim, fakat orada aniden başlayan ve bizi yükseltiye doğru iten rüzgar her şeyi bulanıklaştırıyordu: Montajda kesip çıkarıp düzenlemesini yaptığım şeyleri bir süre sonra daha net görmeye başlamıştım. Ve neden saniyenin 24 karelik kısmında, olaya geniş açıdan durup yaklaştığımı kafamda oturttum, bu sırada Heimaey tüm ihtişamıyla altımızda duruyordu. Bu olaydan beş yıl sonra arkadaşım Haroun Tazieff’in aynı yerde çektiği filmin enstrümanları da, bu düşüncelerimi haksız çıkartmayacak bir şekilde sıralanmışlardı, bunun daha önce doğanın kendi dondo-yaki’si olduğunu hiç düşünmemiştim; adadaki yanardağ faaliyete geçmek üzereydi. O karelere baktım, ve 1965 yılının tamamen küllerle kaplı etkili bir anlatımını gördüm.

Sonuç olarak, zamanın ortaya çıkardığı ürünü, gezegenin kendisi bizzat sahnelemişti. Haroun’un kayıtlarını izlerken tanıdık çatılar ve balkonlar gördüm, her gün katettiğim yollar önümden geçiyordu, tepenin ardında demin bahsettiğim o çocuklarla göz göze gelişim kafamda tekrar canlanmıştı. Haroun, benim için aynı yerleri kayda alacak kadar düşünceliydi ve hikayemizin başındaki beyaz patili kedinin, artık yolunu bulduğundan emindim. Ve bu olay gösterdi ki, tüm bu yolculuğu kapsayan ve zaman içerisinde edilen onca dua içerisinde en içten olanı, Gotokuji’deki o mezarlıkta bulunan kadına aitti, kedisi için sadece şunu tekrarlıyordu, “Kedi, her neredeysen, huzur içinde ol.”

Bu başka bir “ara durum”a geçişin anlatısına dönüşmüştü, ve Hayao bana kafamda oluşan imajların, zamanın karmaşası tarafından etkilendiğini netleştirirken; spiralin etrafta ne varsa mideye indirmesinin, etrafta dolaşan nesnelerin olduklarından daha uzun bir süre zarfında bana gözükmelerinin nasıl önüne geçtiğini anlatıyordu.

Sonunda bahar geldiğinde, kargalar mevsim değişimini yarım ton artan viyaklamalarıyla müjdelediklerinde, Yamanote’ye giden trene atlamaya karar verdim ve Tokyo’nun posta ofisine yakın bir istasyonunda indim. Sokak boş olmasına rağmen kırmızıda durdum. Hiçbir mektup beklemediğim halde parçalanarak bir köşeye atılmış mektupların ruhlarını şereflendirmek için gişelerin tam ön tarafında durdum. Gönderilmemiş mektupların havada tutunan ruhlarını selamlamayı da ihmal etmedim elbet.

Batı’nın histerik çırpınışlarını; hiçbir zaman kibirden taviz vermeyen yapısını; var olmayana var olandan ve söylenmeyeni söylenenden daha üstün kılan tutumunu daha net anladım. Tekstil atölyelerinin yanından geçtim, Bay Akao’nun rahatsız bir tonda, yüksek sesle hoparlörden yaptığı anonsları dinledim… her anonsta bir yarım ton daha yükselerek.

Sonra merdivenlerden aşağı, arkadaşımın yanına –manyak olanın- doğru indim, kendisi burada elektronik graffiti üzerine kafa patlatmakla meşguldü. Sonunda konuştukları beni bir yerden yakalamayı başarmıştı, çünkü yaşam boyu kurduğumuz hapishane duvarları üzerine bir şeyler karalamaktan bahsediyordu. Bu olmamış ya da henüz olmayan bir şeyin outline’ını çizen bir tebeşirdi belki, bilmiyorum. Kendi ‘bizleri heyecana boğacak muhtemel şeylerimizin listesi’ni yapmak ya da-belki de silmek içindi.  Bu herkesin şiir yazabileceği anlamına geliyordu ve o şiirler yazılarken emular da ortalıkta dolaşacaklar.

Japonya’dan yazarken, Afrika’dan da bir şeyler göndermeyi ihmal etmiyordu. Praia’daki tezgahtar kadının suratı ile oluşturduğu sekansı, artık gözünde canlandırabildiğinden bahsediyordu.

Acaba bir son mektup daha olacak mı?

[1] Fransa’nın ortakuzey kısmında bulunan bölgelerden birisi.

[2] Kökeni Avustralya olan ve uçamayan bir kuş türü.

[3] Sake: Pirinç ve tahıl karmasından yapılan Japon ulusal içkisidir.

[4] Takenoko-zoku: 70’li yılların ortasında figürleri oldukça benimsenen, kızların ağırlıklı olarak yaptığı bir Japon dans türü.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s