Karlheinz Stockhausen – Julia Spinola

KS bestesel gelişimi, müzikal varlıkların dna kodu, kafa-sesi, kalp-sesleri, ve bu gezegene duyduğu yanan ilgi hakkında konuşuyor.

11 Eylül 2001’de Musikhaus for the Faz’da yapılan sohbet, 17 Eylül 2001’de basıldı. 

Sub Press

 

Müzikteki bizler fizikçiler gibiyiz

 

 Spinola: Yeni müziğin bir geleceği var mı, yoksa giderek birkaç eksperin elindeki bir nesne haline mi geliyor?

Stockhausen: Yalnızca kitleyle alakalı pozitif bir gelişim görüyorum. Aralık ayına kadar vereceğimiz bütün konserlerde -Hamburg Musikfest, Londra ve Amsterdam- biletlere rağbet çok. Ve Stuttgart’daki konserde seyirci harikaydı. Oldukça çeşitli bir topluluktu, normalde büyük ihtimalle yalnızca geleneksel konserlere giden yaşlı insanlar da vardı. Perde arasında yaptığımız işle ilgilenen insanlar gelip notalara bakmak istedi, bu nadiren olur. Genç insanlardan da gelen çoktu. 1998’de 70. yaş günümde Zürih’te momentelerimi çaldım. Aynı zamanda büyük bir tekno festivali düzenleniyordu. Üzerinde resmim olan kartlar bastılar, tepesinde de “papa tekno” yazıyordu. Geçen sene Barselona’daki Sonar Festival’de de benzer bir şey başıma geldi. Tekno müzisyenler sanki ben onların spiritüel babalarıymışım gibi davranıyorlardı, çünkü artık garip sesler üretmek için hepsi elektronik ekipmanlar kullanmaya meyilliler. Ve şimdi, yaklaşık 50 sene sonra ilk dönem eserlerime göndermeler yapıyorlar. Tabii müziğin nasıl yapılandırıldığı onları ilgilendirmiyor, formül kullanılmış mı kullanılmamış mı umurlarında değil. İlgilerini çeken şey mekânsal deneyim. Örneğin Stuttgart’ta dinleyicinin etrafını çevreleyen ve üzerlerinde duran toplam 24 hoparlör vardı. Ortaya çıkan işitsel deneyim o kadar taze ki geleneksel müzik algısıyla karşılaştırılamaz.

Spinola: Bu salondaki bütün koltuklardan duyulabiliyor mu? Yoksa orta tarafa mümkün olduğunca yakın olmak mı gerekiyor?

Stockhausen: Hoparlörleri yerleştirmem ve salondaki farklı yerlerden nasıl duyulduklarını birkaç güvenilir insanla birlikte test etmem bir buçuk günümü alıyor. Her hoparlör grubu bir çiftten oluşuyor: bir hoparlör diğer taraftaki insanlara ulaşsın diye duvara yönlendiriliyor. Diğer grup diyagonal olarak odaya dönük şekilde yerleştiriliyor. Her bir hoparlörün dikey olarak en az 90 derecelik bir saçılımı var. Yani bütün grupların duyulabilmesi için ideal bir çözüm bulunabiliyor. Hepsi aynı derecede ses vermiyor, ama hepsi duyulabiliyor; Örneğin Freitag from Licht’de 12 kanal da oldukça netti, ve benim istediğim şey de bu. Konser salonlarının neden hala Yunan amfiteatrları gibi öne doğru mono-işitsel bir yönelime sahip olarak inşa edildiğini anlamıyorum. Bu odalar sesin her yönden gelmesine izin vermiyor, ve benim eserlerim 1956’dan beri bunu yapıyor. Benim için sesin yönü ve hızı da perdesi ve ne kadar sürdükleri kadar önem taşıyor. Bir orkestra sahne aldığında ister Verdi ister Webern çalsın, her zaman bir Batı orkestrası gibi çalıyor: monofonik. Bunun modası geçti. Modern insanın uzay insanı haline geldiğine inanıyorum. Tıpkı uzaya gitmek istediği gibi, olayları doğada onu çevreledikleri şekilde algılamak istiyor, ve bu yüzden seslerin yönleri ve hızları da müzikal yapı olarak önem taşıyor.

Spinola: Yani sanatsal form unsurları olarak giderek daha fazla parametre –sesin uzaydaki hareketi gibi- entegre ediliyor diyebilir miyiz?

Stockhausen: Evet, bu çok önemli, çünkü müzik yalnızca farklı sosyal tabakalara göre sınıflandırılmış, insanları eğlendiren bir sanat dalı değil. Müzik hakiki bir ses titreşimi sanatı. Ve bu anlamda müziğin 1950lerde başlayan gelişimi, bu zamandan önce var olmuş her şeyden radikal bir biçimde farklı. Müzisyenler eğilir, tellere vururlar, aletlere üflerler ya da davullara vururlar; insanlar görsel olarak tonların nasıl üretildiğini algılamak zorunda değiller, ve serbest bir hayal gücü ile dinleyebilirler. Birdenbire kişi özgürleşti ve ses çıkaran şeyin ne olduğunu hayal edebilir konuma geldi. Konserlerden önce dinleyicilere gözlerini kapamalarını öğütler ve “sesler sizi görsel bir mekana götürecek, şaşkına döneceksiniz,” derim.”

 

Materyal –mümkün olduğunca- her eserin içinde kendi dünyasını yaratmalı, benim gereksinimim her zaman bu olmuştur: her zaman sample’ların kullanıldığı pop müzikteki gibi olan şeylerden seçmek değil, her eser için eşsiz bir şey yaratmak. Ses renkleri de artık dekorasyon, belirli armonik, melodik, ya da ritmik faktörlerin orkestrasyonu değil, kendi yapısal değeri olan şeylerdir. 1950lerden bu yana bestelediğimiz eserlerde biz müziktekiler fizikçiler gibiyiz. Akustikte ve akustik titreşim şekillendirme sanatında tamamen yeni bir dünya keşfediyoruz: yalnızca icat etmiyoruz, aynı zamanda kaşifleriz. Yani yüksek bir bağlamda müzikolojiye aitiz, tanrıya şükürler olsun: kendi materyalimizi bireysel titreşimlere kadar şekillendiriyoruz. 50 yıldır aynı zamanda akustik bir araştırmacı olduğum söylenebilir.

Spinola: Peki şu anda neyi araştırıyorsunuz?

Stockhausen: Hayatımda ilk defa beş synthesizer için bir parça yazıyorum. Şimdi on parçalık bir eser yapmak istiyorum, her bir tabakanın da on farklı zamanı olacak, bu fikir benim başımı döndürüyor.

Spinola: Ve bu sonra Sonntag from Licht’in bir parçası mı olacak?

Stockhausen: Evet, aynen öyle. Mittwoch’u bitireli uzun zaman oldu ve Berne’de dünya premieri yapılacak. Mittwoch’un bazı kısımları şimdiden seyirciye dinletildi. Bu da çok önemli çünkü duymalı, nasıl tınladığını denemeliyim, ve sayısız prova sonrasında bütün eser bütünlük içeren bir şekilde dinletilmeye hazır hale gelene kadar düzeltmeler yapabileceğim.

Spinola: Halihazırda yedi parçalık müzik-tiyatro seriniz Licht üzerinde 24 yıldır çalışıyorsunuz. Besteleme metodunuz bu süreçte hiç değişti mi?

Stockhausen: Evet, elbette değişti zira Licht’in her kısmı için daha önce denemediğim bir şey oluşturmayı planlıyorum. Yalnızca her biri üç ve bir buçuk ve beş saat süren haftanın yedi günü için değil, bireysel “gün”lerin içinde de. Gerçekten de kaşifim. Bu değişimin de temeli, çözümlerinin nasıl olacağını bilmeden kendime görevler veriyorum. Örneğin yaylı bir kuartetin dört üyesinin enstrümanlarını dört uçan helikopterde çaldığı helikopter-streichquartett gibi çılgın hayaller. Bütün her şey işitsel-görsel bir şekilde aktarılıyor, pervane sesleri tellerin titreşmesine karışıyor. Ya da henüz var olmayan bir dünya parlamentosunun bir araya geldiğini düşlediğim Weltparlament’deki gibi.

 

Son birkaç senedir özellikle modern uzay seyahat araştırması ve astronomiyle ilgileniyorum. Carl Sagan’ın kitabı “Blauer Punkt im All. Unsere Heimat Universum”u (Soluk Mavi Nokta. İnsanın Uzaydaki Gelecek Vizyonu) duydunuz mu bilmiyorum, ama gerçekten harika bir kitap –okumalısınız. Sagan bir vizyoner ve aşırı derecede zeki bir kişi. İnsanların galaksimizdeki gezegenlere ne zaman ulaşacağını ve hangi ayların ilk olarak ziyaret edileceğini tam olarak belirtiyor. Böyle bir şey okuyup Hubble teleskobundan fotoğraflar görünce müziğin de buna ayak uydurması gerektiğini düşünüyorum; bu gelecek mekansallığını ve müzikteki ilişki çeşitliliğini yaşadığım sürece gerçeğe çevirmek istiyorum. Bu yüzden bestelerim ve zanaatkarlığım Licht’in her bir notasıyla bir adım öteye gidiyor.

Mesele sadece yeni materyal aramak değil, aynı zamanda materyalin de beraberinde ödevlerle gelmesi. Örneğin şu anda Sonntag from Licht’in son sahnesi üzerine çalışıyorum, birinci ve ikinci bitti, üçüncü ve dördüncü daha bitmedi; lichter – wasser ve engel-prozessionen. Engel-prozessionen yedi dilde kapella bir eser, dinleyicinin arasına serpiştirilmiş yedi grup halinde bir kapella korosu var, ama kafile olarak koridorlardan yürüyorlar ve hepsi bir spiral çizerek ortada buluşuyorlar. Bu sırada hepsi ortaya çiçekler getiriyor, ve en sonda çiçekten bir dağ oluşuyor. Yedi dili dünyada en çok nüfusa sahip yedi ulusu gözeterek seçtim.


 Spinola: Peki bu yedi farklı melek grubu aynı anda farklı dillerde mi şarkı söylüyorlar?

Stockhausen: Yürürken aynı anda şarkı söylüyorlar, örneğin önce Arapça, sonra Savahili, sonra Çince vs. Şu anda hoch-zeiten adındaki son sahne üzerine çalışıyorum. Sonntag from Licht’in sonunda beş farklı düğün (Almanca: hochzeiten) beş farklı dilde kutlanacak, yani Hindu, Çince, Arapça, İngilizce, Savahili. Bu sebeple bu dillerden aşk şiirleri topladım, ve şu anda kelimeleri çalışıyorum, zira kelimelerin tam olarak nasıl telaffuz edildiğini bilmem gerekiyor. En zor kısım ise bütün grubun kendi temposunda şarkı söylemek zorunda olması. Yarım saatlik performans süresince bu tempolar dönüyor ve bu süreç içinde dillerin küçük kısımlarını kendi içlerinde değiştiriyorum.

Spinola: Bu bana Telemusik ya da Hymnen gibi ilk dönem eserlerinizi hatırlatıyor. Siz bir bağlantı görüyor musunuz?

Stockhausen: Telemusik’de daha fazlası var, çok farklı tarihsel dönemler ve tarzlardan alınma 28 farklı, sanat sayılmayan nesne ya da ürün var. Bunun sebebi de şu: Japonya’ya yeni bir eser bestelemek için davet edilmiştim ve o zamana kadar başka bir yerde bulunan bir şeyi kullanmama prensibime sıkı bir şekilde sadık kalmıştım: müziğimin hiçbir kısmı başka herhangi bir şeye benzemeyecekti. Japonya’da daha önce hiç dinlemediğim müzikler dinledim. Bu beni bir çocukken Noel arifesinin büyülediği gibi büyülemişti, kapı açılmadan önce birdenbire odada bir zil yankılanırdı. Büyüleyiciydi: Gagaku müziğine aşık oldum. Kayıtlar sipariş ettim, gagaku müziğinin bir kısmını aldım ve onu elektronik müzikle başkalaştırdım. Bir tür çift daire modülasyon devresi kullandım. Sonra Japonya günlüğü olarak tek bir parçayı kullanamayacağımı fark ettim ve yüklü miktarda folk müzik sipariş ettim. Kendi tabumu yıktım. Harici bir Avrupalı bestekar olmaya devam edemeyeceğimi fark ettim. Bu yüzden de bu unsurları kullandım.

Ama bir kolaj olsun istemedim, var olan bir müziğin özelliklerini, karakteristiğinin bir parçasını, başka bir müziğin özelliklerini kullanarak etkileyip etkileyemeyeceğimi öğrenmeye çalıştım. Sonra örneğin elektronik tınılarla şarkı söyleyen bir rahibin melodi eğimini modüle edebileceğim yeni bir modülasyon tekniği buldum. Her durumda soyut ses materyali üstün gelmeli, aksi takdirde ortaya karmakarışık bir şey çıkıyor, ve müzik gayri ihtiyari hale geliyor. Bu benim hoşuma gitmiyor. Modülasyon teknolojisi yeterli değil. Yeni olan şey bestede daha önemli olmalı.

Anılar gerçekten çok güçlü, sanki bir pencere açıyorsun ve belirli bir zaman için dünyanın girmesine izin veriyorsun. Bu kişinin kendini ortodoks bir şekilde tarz bakımından izole etmesinden daha başka. Hymnen ve Telemusik’ten sonra bazı meslektaşlarım her tarz müziği, hatta benim müziğimi bile kendi müziklerine entegre etmeye çalıştılar. Aynı zamanda Schubert’in müziğini kullanmak, ya da Mahler ya da Montreverdi’nin müziğini mikslemek çok normal bir hal aldı. İnanılmaz derecede fazla klişe, bestekarların kendi müziğiymiş gibi kabul gördü. Barok parodi tekniği güya esas alınıyor. Ama ben buna eyvallah çekmiyorum; bence kişi geçmişi dinlerse, çok daha güçlü bir şimdiki zamanın rüyası gibi olmalı.

Spinola: Sanatsal adaptasyon bağlamında bu materyale yalnızca gönderme yapılmadığı, sonunda yeni bir şey oluşturacak şekilde hayal gücü tarafından işlendiği söylenebilir mi?

Stockhausen: Evet, ama bu aynı zamanda niceliksel de bir soru: Yeni olan şey egemen olmalı. Temel bir prensip olarak kolajı olmak çok dekadan bir şey. Beni giderek daha fazla rahatsız ediyor. Londra’daki Barbican Centre’da genç insanlara bugünlerde yeni müziği nasıl dinleyip öğrenecekleri öğretiliyor, ve geçtiğimiz hafta orada bir tavsiye vermem istendi. Gesang der Jünglinge, Kontakte ve Hymnen eserlerimin parçaları, kendi karışımlarını yapsınlar diye sample’lanıp gençlere verilecekti. İşte o anda patladım: Gesang de Jünglinge’yi bestelemek iki buçuk senemi aldı, seslerimi birleştirmek için inanılmaz derecede çaba harcadım ve sonra içinden sample alıp yeni mixlere katıyorlar.

Spinola: “Açık pencere,” meselesine dönersek… Kolaj yapmadan bu “dünya dolu” havayı sıkı müzikal yapılarınıza nasıl katıyorsunuz? 1970’de mantrada “formüller” ile besteleme keşfedildikten sonra bir şey değişti mi?

Stockhausen: Öyle işte. Bestekarlığımın ilk yedi senesinde yarattığım eserlerde mesafeler arasında bir dizi oran, yani belli aralık dizileri bulmak mümkün. Bu oranlar bir mimar gibi tamamen farklı parametrelere, yani ses perdeleri, süreler, ritimler, dinamikler, tınılara vs. uyarlanabilir. Yedi sene sonra Kontakte’de oran dizileri değil, değişim dereceleri kullanmaya başladım. Bu şekilde hangi parametrenin hangi zamanda en canlı olduğunu belirleyebilecek görece bir parametre yarattım. Sonra orkestra için bileşim oluştururken Marseillaise tersten çalınıyor: Garip bir şey. Ya da Hymnen’de gece radyo dinlediğimde duyduğum pek çok kısa-dalga olay yer alıyor. Eskiden, gerçek bir birinci-dünya vatandaşıyken kısa-dalga radyom vardı ve özellikle gece yarıları pek çok farklı istasyonu dinliyordum, örneğin farklı ülkelerin milli marşlarını çalanları. Birdenbire bu gezegen beni karakter, ulus, sembol ve müzik farklılığıyla büyülemişti. Sonra büyük, iki saatlik milli marş eserini besteledim. Tabii ki elektronik olarak üretilmiş seslere entegre etmeye çalıştığım yabancı unsurlardı bunlar. Bu gezegenin büyülü farklılığına ilgi duyduğum için bu boyut, tamamen soyut olarak yapılandırılmış, değişim sıraları ya da dereceleri olan müzik formu fikrime çok erken zamanlarda katıldı. Ve bu da 1970’deki formülün konseptine yol açtı.

 

Ondan önce bir buçuk yıl boyunca hiç nota kullanmadan, yalnızca soyut iskeletler kullanarak müzik besteledim. Eseri sahneye koyan kişi, bir anlamda, bir dna kodu kullanarak kendi başına müzikal bir cisim oluşturabiliyordu; genetik materyalden canlı bir varlık yaratmak. Plus-minus, Spiral, Pole ya da Expo gibi eserlerde icracılar formasyon için kendi hayal güçlerini kullanıyorlar. Yapısal olarak Stockhausen’i izliyorlar, ama sonra ses dünyalarını oldukça bireysel bir şekilde yorumluyorlar. Osaka dünya sergisi sırasında her gün Japonya’da oturdum ve bazen saatlerce özgürce doğaçlanmış, ya da benim deyimimle Stockhausen’in sezgisel müziğini dinledim. Sonra şunu fark ettim: bu bana yetmiyor. Çok daha ayrıntılı bir şekilde şekillendirilmiş, icracıların belirli alışkanlıklardan dolayı okumaları veya keşifleri dolayısıyla esere katamayacakları kadar zengin ilişkiler içeren bir müzik yazmak istiyorum. Formüller böyle yaratıldı, ve ilki mantra formülüydü. Ritmi olan bir melodi formülüdür, ama aynı zamanda belirli nota formları vardır, tonların farklı karakter özellikleri gibi bir şey. Örneğin ilk tonun başında tekrar vardır, ikincisinin sonunda bir vurgu, sonra normal ton gelir, dördüncünün başında bir süs vardır, başka birinde bir glissando vs. Bu şekilde 12 ton-formu elde ettim. Bu materyalden her tona bağlı karakter dolayısıyla koca koca pasajlar geliştirebilirdim. Bu, formülün içinde zaten mevcut. Her notanın yalnızca bir süresi değil, aynı zamanda bir başı, kuyruğu, kalbi vardır. Kafa tonlarından, kuyruk tonlarından, kalp tonlarından da bahsediyorum. Tonları artık nötr şeyler olarak görmüyorum; bir bestede her ton bir bireydir.

Bu esnada bu aşırı derecede gelişti, ve Licht’de üç formül üst üste geliyor. Daha komplikeden daha az komplike akorlara çoklu bir geçiş var. Her bir formülün tipik bir yönü var: Michael formülü çoğunlukla düşüyor. Eve formülü yükseliyor ve düşüyor, orta noktada bir bükülme var ve sonra tekrar yükseliyor. Lucifer formülü başlangıçta bir panter gibi majör yediliye atlıyor ve sonra düşüyor, bir yerde kırılıyor, tekrar yükselmeyi deniyor ve daha da düşüyor. Bu tür özellikler bütün halinde yaklaşık 28 saat sürecek bir eser için zorunludur. Bu üç formülün her birinde önceki notaların özgür kombinasyonunu içeren bir doğaçlama kısmı da var. Yani formüle önceki eserlerimde ihtiyacım olmuş olabilecek ekler yerine o unsurları ekliyorum –yine de ekler bugün de varlar. Bir şey geliştirirsem ve nerede bir şeyin eksik olduğunu fark edersem bazen bir fermata-anı yazıyorum, kişi hayal ediyor ve yapının bütün gelişimi bir an için duruyor. Bu tekrar tekrar oluyor.

Spinola: Formül bestekarlığının bir eserdeki hayal gücü ve yapı sentezlenmesi bakımından size oldukça yararlı olduğu söylenebilir mi?

Stockhausen: Yıllar boyunca –bu ne zaman değişti bilmiyorum- müziğimi kendim yazdığıma inandım; yani benim aklıma gelen şeyler, kendimi disipline ettiğim şekilde, sıkı bir yönelimle, yabancı bir şey dahil etmeden her zaman için yeni bir şeye şekil vermek, ama her zaman benim müziğim olarak kalması. Hemen şunu da eklemeliyim ki öğrenciyken Stravinsky’nin eserlerinin, hangi döneme ait olduğuna bakılmaksızın derhal ayırt edilebileceğini fark etmek dehşete kapılmama yol açmıştı. Diploma tezim Bartok’un iki piyano ve perküsyon için sonatası üzerineydi. O zaman bile farkına varmıştım: bu bestecilerin ideal, kişisel tarz olarak gördükleri şey gibi bir şey istemiyordum. Bu anlamda kendini arayan ve dünyada kendi dünyasını yaratmak isteyen, ve giderek daha çok dünya müzisyeni haline gelen, kendine sadık bestekar fikrinden soğuduğum söylenebilir. İlk olarak ben 1964’de “weltmusik” (dünya-müziği) terimini kullandım, ve 1973’den sonra bu başlıkla metinlerde yer aldı.

Spinola: Çağdaşlarınız arasında kendinizi yakın hissettiğiniz, bestelerini dinlediğiniz, ve hatta belki de aynı şey üzerinde iki farklı taraftan çalıştığını düşündüğünüz kimse var mı?

Stockhausen: Maalesef yok. Çok müzik dinliyorum, insanlar da bayağı gönderiyorlar: bir süre önce BBC altı tekno müzisyen hakkında ne düşündüğümü sordu. Sonunda altı radyo yayını yapıldı, hepsi Stockhausen’in farklı eserleri ve tekno müzisyenlerin parçaları, ya da Schnebel, Kagel, Pousseur bana CDlerini gönderdiler, Boulez ve Berio’nun (kendini nasıl olup da bu kadar senedir geleneksel müzik aranjesine verdiğini anlayamıyorum) son parçalarını dinledim. Zender 19. yüzyıl müziğinin bazı düzenlemelerini bastı, Henze, Birtwistle ve diğerleri de benzer şekilde… Sessiz kaldım. Geçmişe yapılan bu müzikal referans trendini anlayamıyorum. Müzik alanında var olan büyük işler üzerine çalışarak işin devam ettirilmemesi gerçekten üzücü: göçmeyecek ve çökmeyecek uzun dönem kirişleri inşa etmek; müzikte karakteristik, yeni ve yabancı olarak deneyimlenebilecek, eşsiz bir araç seçimi olan büyülü ses dünyaları yaratmak; besteyi ve uzay, dinamik ve tınının notasyonunu daha da geliştirmek.

Diğer bestekarların eserlerinden, özellikle yabancı ses olayları sayesinde kişinin daha iyi dinlemeyi öğrenebileceği, bir şey keşfedebileceği, kendini geliştirebileceği bir bilinç gelişimi bekliyorum. Esasen aradığımız şey konusunda, özellikle müzikte, yani en zarif ve incelikli sanat dalında yabancı olan çok önemli. Havadaki titreşimlerden oluşuyor, ve titreşim oluşturmak inanılmaz derecede göksel, ruhani bir şey. Dinlemek çok temel bir şey olduğundan ötürü gözlerimizi kapatabildiğimiz gibi kulaklarımızı kapatamıyoruz. Her zaman dinlemek, anlamaya çalışmak zorundayız. Bence bugün olduğu haliyle insana değinmek doğru değil. Aklımızda ideal insan olmalı, henüz var olmayan insan. İnanılmaz derecede iyi duyabilen ve ondan önceki hiç kimsenin karşılayamadığı estetik ve yapısal talepleri karşılayabilen bir insan. Şu an olduğu haliyle insan için müzik yaratamayız.

Spinola: Yani dinleyici için de güçlü bir şekilde yeni deneyimleri mümkün kılmak istiyorsunuz diyebilir miyiz?

Stockhausen: Evet, ve stüdyoda müzik yaratırken deneyimlediğim şeyi. Aklımı karıştıran ve beni kendine hayran bırakan şeyi. Kendimin bile yerine getiremeyeceği taleplerde bulunuyorum kendimden, çünkü sınırlarımın dışına taşma iradem var. Kendimi olduğum gibi kabul etmek istemiyorum. Diğerlerinin de bunu istediğini düşünüyorum.

Spinola: Bu, dinleyicinin daha önce hiç duymadığı bir şeyi duyma ve deneyimleme belirsizliğini, “riski”ni almayı kabul etmesi anlamına geliyor. Bu onun büyük derecede keyfini kaçırabilir.

Stockhausen: Doğal olarak. Bu yüzden önümüzdeki dört konserden önce dinleyiciye hep şunu söylüyorum: karanlıkta yalnız olmaktan korkanlar için ay gibi küçük bir spot ekledim. Ama yine de gözlerinizi kapamanızı ve kendi, iç dünyanızın açıldığını hatırlamanızı istiyorum. Müzikte gözlerle seçmek önemli değildir. Müzik iç dünyanın açılımıdır. Ve bizler ruhuz, ellerimizi üzerine koymamıza veya gözlerimizi açıp onu kontrol etmemize gerek yok. 1953 yılında öyle radikal bir yenilenme oldu ki o zamandan bu yana mümkün kılınan sesleri tarif etmek için sözcüklerimiz yok.

Spinola: Licht serinizin 2015’de bitmesi planlanıyor. Sonrası için ne gibi planlarınız var?

Stockhausen: Licht haftanın yedi günü olacak. Ondan önce Sirius’u, on iki ayı ve senenin dört mevsimini besteledim. Ve Hymnen gezegen etrafındaki turdu. Haftanın yedi gününden sonra günün yirmi dört saatini bestelemek istiyorum. Bu benim aşırı derecede ilgimi çekiyor. Dikkatli bir şekilde dinleyerek gece ve gündüzün her saatinde yeni bir şey keşfetmek istiyorum. Zaman döngülerini daha kesin bir şekilde anlamak ve onları çalışmak ve müzikal olarak şekillendirmek harika bir deneyim.

stockhausen baskı için.jpg

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s