Levent Yılmaz ile Yüksel Arslan’ın Retrospektif Sergisi Üzerine

60.jpg
http://santralistanbul.org/press/show/levent-yilmaz-ile-yuksel-arslanin-retrospektif-sergisi-uzerine/tr/

Yüksel Arslan, 1933 yılında Eyüp’ün Bahariye semtinde dünya gelmiştir. Çevresinde bulunan kiremit, çiçek, ot vs. gibi materyalleri kullanarak ilk resimlerini daha küçük yaşlarda oluşturmaya başlayan Arslan, 1955’de İstanbul Maya Galerisi’nde “İlişki, Davranış, Sıkıntılara Övgü” adlı ilk sergisini düzenledi.

 

Anadolu’ya yaptığı gezilerde kök boya yapım tekniklerini öğrenen Sanatçı; bal, toprak, yağ, kemik iliği, yumurta akı, kan, sidik gibi doğal malzemeleri kullanmaya başladı. Resimlerini biçimlendiren temel ilke resmin bir amaç değil, düşüncenin hizmetinde bir araç olduğu ve düşüncenin somutlaşması inancıydı. Askerlik görevini tamamlamasının ardından 1959 yılında, yine İstanbul’da erotik temalara yer verdiği Phallisme Dizisi’ni içeren ikinci sergisini açtı.

 

Aynı yıl Raymond Cordier ve Andre Breton tarafından Paris’e davet edildi ve 1961 ‘de de bu şehre yerleşti. 1962’de üçüncü kişisel sergisini düzenledi. Eserlerine “Arture” adını verdi. Bu sözcük Art ve Fransızca’daki peinture ve architecture sözcüklerinde yer alan -ure ekinin birleştirilmesinden oluşan, kendi icadı olan bir tanımlamaydı.

 

Arslan, 1965 yılında Arture Dizisi’ni oluşturan Kopenhag ve Berlin sergilerini düzenledi. Sonralarda Paris’e dönerek Arture çalışmalarına yoğunlaştı ve bir sergi daha açtı. 1967’de biri İstanbul’da diğeri de Ankara’da olmak üzere iki sergi açan sanatçı aynı yıllarda Karl Marx’ın Das Kapital’ini resimlemeye başladı ve çalışmaları 1975’te kitap haline getirildi. 1981 ‘de Paris, Galerie Jean Briance’deki sergisi nedeniyle Sedat Simavi Vakfı Görsel Sanatlar Ödülü’ne layık görüldü. 2002 yılında ise Arslan uzun bir aradan sonra İstanbul Dirimart Sanat Galerisi’nde izleyici ile buluştu. Sanatçı çalışmalarını halen Paris’de sürdürmektedir.

 

Yudum Sayın » Öncelikle sizi biraz tanıyabilir miyiz? Daha önce herhangi bir sergide küratör olarak yer aldınız mı? Bu retrospektif sergiyi düzenleme fikri nasıl ortaya çıktı?

Levent Yılmaz » Bu sergi için küratörlük yaptım ama aslında küratörlük yapmıyorum. Yüksel Arslan’ın arkadaşıyım. Bilgi Üniversitesi Tarih Bölümü’nde Doçentlik görevimi sürdürüyorum. Ama bütün bunlar olmadan önce Ankara’da 1989’da Ali Artur’la beraber, Sanart adında bir proje gerçekleştirdik. Aslında, ben de orada Ali’yle beraber birçok sergi hazırlamıştım. Daha sonra yurtdışına gittim. Orada resim ve sanat alanında işlerim oldu ancak küratöryal anlamda bilgim yoktu. Paris’te bir iki Abidin Dino Sergisi’nde yer aldım ama onun dışında açıkçası bu işlerle pek bir ilgim olmadı. Arkadaşlarımız santralistanbul‘da Yüksel Arslan Sergisi yapmak istediklerini söyleyince, ilk başta korktum. Bunun üzerine birkaç kişiyle konuştuktan sonra “Peki yapalım” dedim, zaten Yüksel Bey’i ve işlerini çok seviyorum. Dolayısı ile iyi bir şey yapabileceğimiz kanaatine vardık ve bir sene önce çalışmaya başladık. Yüksel Bey sergi konusunda son derece titizdir. Bilgi Üniversitesi’nin kurucusu Oğuz Özerden, Yüksel Bey’i çok seviyor. Bir gün bana “Yüksel Arslan retrospektifi yapalım” düşüncesiyle geldi. Fakat Yüksel Bey’i nasıl ikna edeceğiz diye düşünürken, işin içinde benim de olduğumu dile getirerek Yüksel Bey’e kabul ettirttik.

 

Y.S. »Yüksel Bey bu kadar kapsamlı bir retrospektif serginin 2009 yılında düzenlenmesini tercih etti. Bunun bir nedeni var mı acaba?

L.Y. » Belirli bir nedeni yok. Yüksel Bey’in işlerinin sert olmasından ötürü daha önce böyle büyük bir kuruluş, kendisi ile ilgili bir sergi açmaya yanaşmadı. Ne büyük kurumlar tarafından Yüksel Bey’e bu yönde bir teklif gitmiştir, ne de Yüksel Bey bunun arayışı içinde olmuştur. Öyle bir derdi yok zaten. Dolayısı ile böyle bir fikir çıkınca, o da bu düşünceyi kabul etti.

 

Y.S. » Sergi Yüksel Bey’in işlerini dönem dönem ayırarak izleyici ile buluşturuyor. Bu eserleri seçme kriteriniz neydi?

L.Y. » Dünyada birçok retrospektif sergi yapılır özellikle de Guggenheim, Louvre gibi müzelerde. Bir retrospektifin esas meselesi sanatçının bulabildiğiniz her işini sergilemektir. Tabi bazı sanatçılarda çok sayıda iş bulamazsınız. Çünkü sigorta ücretleri çok yüksektir ayrıca, bazı koleksiyonerler de adları bu çalışmalarla ortaya çıksın istemezler. Ayrıca sanatçı da çok az iş yapmış olabilir. Da Vinci retrospektifi yapsanız herhalde 700 eser bulamazsınız. Ama Yüksel Bey ile ilgili şöyle bir şansımız vardı ki, kendisinin işlerinin nerelerde olduğuna dair elimizde bir data bulunuyordu. Bu bilgiden yola çıkarak açıkçası bulabildiğimiz her işi aldık.

 

Y.S.» Koleksiyonerlere ulaşmanız zor oldu mu?

L.Y. »Türkiye’den ve Fransa’dan yaklaşık yüzer koleksiyoner ile irtibata geçildi. Ayrıca Almanya, İtalya gibi ülkelerdeki koleksiyonerlere ulaşmaya çalıştık. Tabi ulaşamadığımız eserler de oldu, koleksiyonerler son dakikaya kadar arayıp taradılar çünkü büyük koleksiyonları vardı. Eğer birini örnek vermek gerekirse; Paris’teki Georges Pompidou Merkezi’nde müzeye ismini veren Cumhurbaşkanı Pompidou’nun koleksiyonunda bir tane Arslan eseri var. Cumhurbaşkanı ölmüş olduğu için oğluyla iletişim kurduk. Oğlu da bütün özel koleksiyonlarının taşrada olduğunu söyledi. Ben o dönemde Bilimler Akademisi’nin başındayım, Paris’ten ayrılamıyordum. Resim bulunmuştu ama son dakika nasıl getirteceğiz oradan. Yani bulduğumuz ama getirtemediğimiz işler de oldu.

 

Y.S. » Siz sanatçının en çok hangi dönemini seviyorsunuz?

L.Y. » Herkes Yüksel Bey’e sürrealist der. Andre Breton un daveti üzerine Yüksel Bey’in bu kişilere bir dönem ilgi göstermesi dışında kendisinin Sürrealizm ile hiç ilişkisi yok mesela. Yüksel Bey’in esas derdi Klee’nin söylediği gibi bir düşünce ressamı olmak. Yüksel Bey’in kendi yolunu çizen, kendi boyalarını, kağıdını hazırlayan ve herhangi bir akımın içinde değerlendirilemeyecek bir tarzı var. Nietzsche severdi. Kendisi de “Bayağı bir Nietzsche okumuşluğum var, Nietzsche’ciydim bir dönem.”diyor. Bol bol psikiyatri okuyor. Ama 1967-68 yıllarında Türkiye’ye geldikten sonra yavaş yavaş, sanırım Marx’a doğru gitmeye başlıyor. Das Kapital’i resme / artureye çevirme düşüncesi doğuyor. 1969’da da başlıyor. 1969-75 arası -bakın altı yılda- toplam 30 tane iş çıkıyor. Her biri yedi, sekiz ay süren bir çalışma dizisi. Kapital sonrasında Kapital’i Güncelleştirme Serileri 11 yıl sürüyor. Bence esas bilinmeyen, ya da az bilinen ve Yüksel Bey’in üzerinde çokça vakit harcadığı 1986 ile 2000 yılları arası üzerinde çalıştığı İnsan Dizisi de mutlaka görülmesi gereken işlerden. Yeryüzündeki hayatın başlangıcından insanın sinir sistemine, sinir sisteminden sinir sistemi hastalıklarına giden inanılmaz bir çalışma. Konuyla ilgili muazzam sayıda kitap okuyarak yola çıkan bu dizi devasa ve inanılmaz. Ayrıca ben Kapital’den sonra yaptığı Kapitali Güncelleştirme Denemesi diye adlandırdığı dönemi de hakikaten çok seviyorum. Bu dönemde Brugel’e eş derecede bir ustalığa ulaşıyor Yüksel Bey.

 

Y.S. » Bildiğimiz kadarıyla Yüksel Arslan 40 yıl kadar önce İstanbul’dan ayrıldı. Şöhretini yurtdışında kazandı. Yüksel Bey’in hayatını bize anlatabilir misiniz? Onu biraz daha yakından tanıyabilir miyiz?

L.Y. » Kendisi Türkiye’den 1961 ‘de ayrılıp Paris’e gidiyor. 1965 yılında Berlin’de altı-yedi ay civarında kalıyor. 1967 yılında ise Türkiye’de yedi-sekiz ay kadar kalıyor. Sonra 1970’in başlarında Türkiye’den yine ayrılıyor ve bir daha da hiç gelmiyor. Yüksel Bey sabah sekiz buçuk- dokuz gibi kalkıyor, masasına oturuyor. Kitap okumaya başlıyor. Okuduğu kitaplarda sevdiği yerler varsa onları defterlerine not olarak tekrar kopyalıyor. Kopyalarken aklına gelen bir takım resimleri de çizgiler halinde o deftere not alıyor. Devam ediyor, her gün bunu yapıyor, akşam yediye, sekize kadar. Arada yakınlardaki korulara gidip kuşlara yem veriyor. Cumartesi günleri mutlaka kitap satın almak üzere Paris’e iniyor, kitapçıları geziyor. Akşamüstü arkadaşlarıyla mutlaka eskiden Palette olan şimdiki Atlas Kahvesi’nde buluşuyor.
Bütün bir hayatı böyle çalışarak geçiyor. Çok titiz, çok ciddidir Yüksel Bey ama bir yandan da çok hoşsohbettir, dünyanın en eğlenceli adamıdır. Biliyorsunuz zaten ona 1981 yılında Karamizah Ödülü verildi. Yüksel Arslan’la bir saat geçirdiğiniz zaman, gözlerinizden yaş gelene kadar gülersiniz. 1991-92 yılları itibariyle Ali Artun ile birlikte Sanart’da, Arslan’ın işte o defterlerinden bir seçme yayınlamak istedik. Çevirilerin bir kısmını da ben yaptım. 1993 yılında Fransa’ya doktora yapmaya gitmiştim. 13 sene orada kaldım. Bu defterler vasıtasıyla Yüksel Bey’le tanıştık ve çok iyi dost olduk. Fransa’da bulunduğum süre içerisinde her hafta iki, üç kez yemekte buluşuyorduk.

 

Y. S. » Resim ve yazı arasında kurulan ilişkiyi siz nasıl açıklıyorsunuz?

L.Y. » Yüksel Arslan’ın esas derdi kitap okumak… Aslında kendisine sanatçı denmesinden pek hoşlanmıyor, çizer- yazar, yazar-çizer, çizer-okur, hatta şu aralar şairçizer denmesini daha çok tercih ediyor.

 

Y.S. » Peki kendisi günümüz İstanbul sanat ortamını nasıl değerlendiriyor? 1967 yılında Ankara Sergisi müstehcenlik kovuşturmasına uğramış. Acaba bu nedenle mi hayatını Fransa’da devam ettiriyor?

L.Y. » Zannetmiyorum. Fransa’da evliydi, bir de çocuğu vardı. Onlarla birlikte olmak ve hayatını orada kurmak istediği için Fransa’da kaldı. Şu an İstanbul’un sanat ortamı bir fikri yok. Bilmiyor ki… Takip ettiği, sevdiği Ömer Uluç, Kornet, Selçuk Demir gibi arkadaşları var. Ancak onlarla konuştuğu kadarıyla bilgi sahibi. Bunun dışında galericiler, koleksiyonerlerle de haberleşiyor. Paris’te yıllardan beri Roland Topor, Jacques Valle gibi dostları var.

 

Y.S. » Peki kendine özgü, sıra dışı bir tarzı olan Yüksel Arslan kimleri takip ediyor ?

L.Y. » Pentürden hoşlanmıyor. Sadece kendi ilgilendiği ressamları takip ediyor Yüksel Bey. Onlar da; Da Vinci’nin not defterleri ve Brugel. Ayrıca Courbet, Goya, Daumier gibi ressamları sevdiğini de biliyorum.

 

Y.S. » Arslan’ın 2009 yılında hem 11. Uluslar arası İstanbul Bienali’nde işlerinin bulunmasını hem de retrospektif sergisinin gerçekleştirilmesi bir tesadüf mü? Yüksel Bey’in Bienal’de kaç eseri bulunmaktadır?

L.Y. »Tamamen rastlantısal. Çalışmaya başladığımız zaman Bienalin içinde Yüksel Arslan olduğunu bilmiyorduk. Sonra bienalde görevli arkadaşlar böyle bir niyetleri olduğunu söylediler. Biz de tarihleri birbirine denk getirdik. Onlara belge desteği verdik, ellerindeki bir tane işi de biz aldık. Bienal’de 5 Kapital var. 30 küsur tane de defterlerden Kapital desenleri verdik. Onları da kullanacaklar herhalde.

 

Y.S. » Bu sergiyi hazırlarken siz neler hissettiniz? Yakın dostsunuz…

L.Y.» Açıkçası korktum. Yüksel Bey’in “artureleri”ne layık olacak bir sergi hazırlamak pek kolay değil. İyi bir iş çıkartalım istedim. Biraz da titizlenip, pimpiriklenince baya kaygılı geceler geçti. Neyse ki bitti ve sonucundan memnunuz.

 

Y.S. » Küratörlük için ne düşünüyorsunuz?

L.Y. » Ben bu işin profesyonelleşmiş halinden yani bunun bir işe dönüşmesinden hiç hoşlaşmıyorum… Çünkü her ressama aynı şekilde yaklaşamazsınız. Böyle bir iş yapmanız için sanatçı ile gönül bağınız olması lazım… O bağ da her ressamla kurulamaz. Ama bir müzede küratörseniz örneğin, yılda en az iki tane iş yapacaksınız demektir, bu. Günümüzde küratörlük profesyonelleşiyor ama bana kalırsa yapılamaz bir iş. Mesela iyi bir Picasso sergisini Jean Clair -yani Picasso konusunda uzman bir kişi- yapardı. Zaten o da 50 yıl boyunca bir retrospektif örneği olarak kalırdı. Ya da Caravaggio sergisi olursa Deniş Mahon akla gelirdi. Bir daha 50-60 yıl boyunca benzer bir sergi yapılamazdı. Ancak şimdi her yıl sürekli sergi yapılıyor. Kimin yaptığı da çok da önemli değil artık.

 

Y.S. » Siz İstanbul’un sanat piyasasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bundan sonra nasıl bir yol izlenmeli?

L.Y.» İstanbul çok canlandı. Çok heyecan verici bir halde bence. Çok iyi, genç arkadaşlar var. Çok iyi işler çıkıyor gerçekten. Fakat Türkiye’de tematik sergi çok az yapıldı. Bütün dünyadan toplanacak eserlerle iyi bir tematik sergi düzenlenmesi bence güzel olurdu.

 

Y.S. » Yoğun olduğunuz bu süreçte bize de vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.

Reklamlar

Yahudi Sorunu Üzerine – Karl Marx

on-jewish-question-karl-marx-paperback-cover-art.jpg

Editör, yayıma hazırlayan: Şenol Erdoğan
Türkçesi: Burcu Denizci

Yazılma tarihi: Sonbahar 1843;
İlk Yayınlanma: Şubat, 1844, Deutsch-Französische Jahrbücher;
Düzelti: Andy Blunden, Matthew Grant ve Matthew Carmody, 2008/9.

I
Bruno Bauer,
Yahudi Sorunu
Braunschweig, 1843

Alman Yahudileri özgürlük arzusu içindeler. Peki ne tür bir özgürlük istiyorlar? Sivil, siyasi özgürlük.

Bruno Bauer, onlara şöyle cevap veriyor: Almanya’da hiç kimse siyasi olarak özgür değil. Biz, kendimiz, özgür değiliz. Sizi nasıl özgürleştireceğiz? Siz Yahudiler, sadece kendiniz için özgürlük talep ediyorsanız,  egoistsiniz. Almanlar olarak, Almanya’nın siyasi özgürlüğü için, insan olarak ise insanlığın özgürlüğü için çalışmalısınız, ve belirli bir baskı ve aşağılanma altında oluşunuzu, kuralın bir istisnası olarak değil, kuralın pekiştirilmesi olarak görmelisiniz.

Yoksa Yahudiler Hristiyanlar ile eşit statüde olmayı mı talep ediyorlar? Bu durumda Hristiyan devletin meşruluğunu ve genel baskı rejimini de tanıyorlar. Genel boyunduruğu onaylıyorlarsa neden kendi özel boyunduruklarını onaylamıyorlar? Yahudiler, Alman’ın özgürlüğü ile ilgilenmiyorsa neden Alman Yahudi’nin özgürlüğü ile ilgilensin ki?

Hristiyan devlet yalnızca ayrıcalıkları tanır. Burada Yahudi, Yahudi olma ayrıcalığına sahiptir. Yahudi olarak, Hristiyanların sahip olmadığı haklara sahiptir. Fakat neden Hristiyanların yararlandığı ancak kendisinin sahip olmadığı hakları istiyor?

Hristiyan devletle bağlarını koparmak isteyen Yahudi, Hristiyan devletin din ile ilgili önyargısından vazgeçmesini talep ediyor. Peki kendi dinsel önyargısını bir kenara koyacak mı? Öyleyse bir başkasının dininden feragat etmesini isteme hakkına sahip midir?

Doğası gereği, Hristiyan devlet Yahudileri özgürleştirme yetisine sahip değildir. Ama, diye ekliyor Bauer, doğası gereği Yahudi özgürleştirilemez.

Devlet Hristiyan, Yahudi de Yahudi olarak kaldığı müddetçe, biri özgürleştiremez diğeri de bu özgürlüğü elde edemez.

Hristiyan devlet, Yahudi’ye yalnızca Hristiyan tutumuyla davranabilir; yani ayrıcalıklar bahşeder, Yahudi’nin öteki uyruklardan ayrılmasına izin verir, ancak toplumun diğer kesimlerinin baskısını hissettirir, ve Yahudi bu hissi, egemen din ile dinsel karşıtlık yaşadığı için, yoğun bir şekilde hisseder. Buna karşılık olarak Yahudi de devlete karşı, ancak Yahudi tutumuyla davranabilir; yani onu kendisine yabancı gelen bir şeymiş gibi görür, farazi milliyetini gerçek milliyetin karşısına ve yanılsamalı hukukunu gerçek hukukun karşısına koyar, kendisini insanlıktan ayırmakla haklı görür, tarihsel harekette yer alma prensibinden kaçınır, insanlığın geleceği ile ortak noktası olmayan bir gelecek umar, kendisini Yahudi halkının bir üyesi, halkını da seçilmiş halk görür.

O zaman, siz Yahudiler neye dayanarak özgürlük istiyorsunuz? Dininize dayaranarak mı? Ancak dininiz devlet dininin baş düşmanı. Yurttaş olarak mı? Almanya’da yurttaş yok. İnsan olarak mı? Ama başvurduklarınız kadar insansınız, daha fazlası değil.

Bauer, Yahudi özgürlüğü sorununun önceki formülasyonlarının ve çözümlerinin eleştirel analizini yaptıktan sonra, soruyu yeni bir biçimde sunuyor. Özgürleşmek isteyen Yahudi’nin ve onu özgürleştirecek Hristiyan devletinin doğası nedir? diye soruyor Bauer ve bunu Yahudi dininin eleştirisiyle yanıtlıyor, Yahudilik ve Hristiyanlık arasındaki dini karşıtlığı analiz ediyor, Hristiyan devletin özünü açıklıyor- ve tüm bunları cesurca, keskin, zeki ve derinlikli bir biçimde, özenli olduğu kadar da güçlü ve enerjik bir yazım tarzıyla yapıyor.

Peki Bauer Yahudi sorununu nasıl çözüyor? Sonuç ne? Bir sorunun formülasyonu, sorunun çözümüdür. Yahudi sorununun eleştirisi, Yahudi sorununa yanıttır. Yani özet şöyledir:

Başkalarını özgürleştirebilmek için önce kendimizi özgürleştirmeliyiz.

Yahudi ile Hristiyan arasındaki karşıtlığın en sert biçimi, dini karşıtlıktır. Bir karşıtlık nasıl çözülür? Onu imkansız hale getirerek. Dini karşıtlık nasıl imkansız hale getirilir? Dini ortadan kaldırarak. Yahudi ve Hristiyan, dinlerinin insan aklının gelişimindeki farklı aşamalar olduğunu, tarih tarafından çıkarılıp atılan farklı yılan derileri ve insanın da deriyi yüzen yılan olduğunu fark eder etmez, aralarındaki ilişki dini değil aksine eleştirel, bilimsel ve insani olur. Ve bu birliği kuran bilimdir. Bilimin içindeki karşıtlıklar, bilimin kendisi tarafından çözülür.

Bilhassa Alman Yahudisi, politik özgürleşmenin yokluğu ve devletin kuvvetle vurgulanan Hristiyan karakteri ile karşı karşıyadır. Ancak Bauer’e göre, Yahudi sorununun, Almanya şartlarından bağımsız, evrensel bir önemi vardır. Sorun dinin devletle olan ilişkisi, dini baskı ve politik özgürleşme arasındaki karşıtlıktır.

Hem politik özgürleşme isteyen Yahudiler için hem de onu özgürleştirecek ve kendisi de özgürleşecek olan devlet için dinden özgürleşme bir koşul olarak sunuluyor.

“Pekala,” diyor Yahudi, “Yahudi, bir Yahudi olduğu için, böyle kusursuz, evrensel olarak insani bir ahlak ilkesine sahip olduğu için özgürleştirilmeyecektir. Aksine, Yahudi olmasına ve Yahudi olarak kalacak olmasına rağmen, vatandaşlığın arkasına sığınacak ve vatandaş olacaktır. Yani vatandaş olmasına ve evrensel olarak insani şartlarda yaşamasına rağmen bir Yahudi olarak kalır: Yahudi ve sınırlı doğası, her zaman insani ve politik zorunluluklarının üstesinden gelir. Genel ilkeler tarafından yenilse de, önyargı sürer.  Ve sürmeye devam ederse o zaman bu kez diğer her şeyi yener.”

“Yahudi devlet yaşamı içinde yalnızca görünürde ve temelsiz bir biçimde Yahudi olarak kalabilirdi. Bu nedenle, Yahudi olarak kalmak isteseydi, çıplak görünüm esas olacak ve galip gelecekti. Yani Yahudi’nin devlet içindeki yaşamı yalnızca bir görünüm ya da yalnızca esas ve kural olana karşı geçici bir istisna olacaktı.”  (“Günümüz Yahudilerinin ve Hristiyanlarının Özgür Olma Kapasitesi,” Einundzwanzig Bogen, s. 57)

Bauer’in devletin görevini nasıl sunduğuna bakalım;

“Fransa,” diyor Bauer, “bize (26 Aralık 1840’ta gerçekleşen meclis oturumlarında) Yahudi sorunu ile bağlantılı olarak- diğer bütün politik sorunlarda olduğu gibi-  özgür fakat özgürlüğünü yasayla kaybetmiş bir yaşam temsili sundu. Bunun bir görünüş olduğu, diğer yandan da özgür yasalarının eylemi ile çeliştiği açıklandı.” (Yahudi Sorunu, s. 64)

“Fransa’da, evrensel özgürlük henüz yasalaştırılmamış, Yahudi sorunu da çözülmemiştir. Çünkü yasal özgürlük- tüm vatandaşların eşit olması- hala dini ayrıcalıkların egemen olduğu ve parçalara ayırdığı gerçek yaşamda sınırlandırılmıştır, ve gerçek yaşamdaki özgürlük eksikliği yasayı etkilemekte ve özgür olan vatandaşları, baskılanan ve baskılayan olarak bölünmeye zorlamaktadır.”(s. 65)

Peki, Fransa’nın Yahudi sorunu ne zaman çözülür?

“Mesela bir Yahudi, devlete ve vatandaşlarına karşı görevini yerine getirmesi engellendiğinde buna karşı çıksaydı, örneğin sebt günü meclise gidip resmi oturumlara katılsaydı, artık bir Yahudi olmazdı. Bütün dini ayrıcalıkların ve ayrıcalıklı kilise tekelinin kaldırılması gerekir. Eğer insanların bir kısmı, hatta büyük çoğunluğu, dinsel yükümlülüklerini yerine getirmeyi düşünüyorsa bu icra, salt özel bir mevzu olarak kendilerine bırakılmalıdır.” (s. 65)

“Ortada ayrıcalıklı bir din yoksa, din de yok demektir. Dinin gücünü çekip alırsanız, din diye bir şey kalmaz.” (s. 66)

“Tıpkı M. Martin du Nord, kanunda Pazar gününden söz edilmemesi önerisinde Hristiyanlığın son bulduğunu görüyorsa, aynı gerekçe ile (ki bu sebep oldukça makuldür) sebt gününün artık Yahudileri bağlamadığı yönündeki yasa, Yahudiliğin sonunun ilanı olur.” (s. 71)

Böylece, Bauer, bir taraftan Yahudi’nin Yahudiliği bırakması, sivil özgürleşmeye ulaşmak için genel olarak insanlığın dinden vazgeçmesi gerektiğini söylerken, diğer taraftan, oldukça tutarlı bir şekilde, dinin politik olarak kaldırılışını, dinin tümden kaldırılışı saymaktadır. Dinin koşul olarak gerektiğini savunan devlet, henüz gerçek ve doğru bir devlet değildir.

“Tabii ki din fikri, devlete güvence sağlıyor. Ama hangi devlete? Ne tür bir devlete?” (s. 97)

Bu noktada, Yahudi sorununun tek-taraflı formülasyonu açığa çıkıyor.

Kim özgürleştirecek? Kim özgürleştirilecek? Bu sorular araştırma yapmak için yeterli değil. Eleştiri üçüncü bir noktadan araştırma yapmak zorundaydı: Ne tür bir özgürleşme sözkonusu? İstenen özgürleşmenin özünden hangi koşullar takip eder? Yalnızca politik özgürleşme eleştirisi, Yahudi sorununun ve “zamanın genel sorunu” içindeki gerçek çözülüşün kati eleştirisiydi.

Bauer soruyu bu seviyeye yükseltemediği için çelişkiye düşüyor. Politik özgürleşmenin doğasına dayanmayan şartlar öne sürüyor. Sorununun parçası olmayan sorular soruyor, bu sorunun cevabı olmayan problemleri çözüyor. Bauer Yahudi özgürleşmesi karşıtlarına: “Onların hatası Hristiyan devleti tek doğru devlet olarak almaları ve Yahudiliğe yönelttikleri eleştirinin aynısını ona yöneltmemeleridir,” dediğinde hata yaptığını görüyoruz. “Devlet”i değil, yalnızca “Hristiyan devlet”i eleştiriyor, politik özgürleşme ile insani özgürleşme ilişkisini araştırmıyor,  ve yalnızca genel insani özgürlük ve politik özgürlük kargaşası ile açıklanabilecek şartlar öne sürüyor. Bauer Yahudilere: Size göre politik özgürlük istemeye hakkınız var mı? diye sorarsa, biz de buna karşılık ona şunu sorarız: Politik özgürlüğün, Yahudi’den Yahudiliğin, insandan dinin çekilip alınmasını istemeye hakkı var mı?

Yahudi sorunu, Yahudilerin yaşadığı devlete bağlı olarak farklı bir şekil alır. Politik devletin devlet olarak var olmadığı Almanya’da Yahudi sorunu tamamen teolojik bir sorundur. Yahudi, Hristiyanlığı temel alan bir devletle, dinsel bir karşıtlık içinde bulunmaktadır. Bu devlet ex professo[1] bir teologdur. Burada eleştiri teoloji eleştirisidir; Hristiyan teolojisi ve Yahudi teolojisi olarak çift taraflı bir eleştiridir. Yani bu durumda, ne kadar eleştirel olursak olalım, teoloji alanında kalmaya devam ediyoruz demektir.

Hukuk devleti olan Fransa’da ise Yahudi sorunu anayasal bir sorundur, politik özgürleşmenin tamamlanmamışlığı sorunudur. Anlamsız ve kendisiyle çelişen bir biçimde olsa da, burada da devlet dini, çoğunluğun dini olarak korunduğundan, Yahudi’nin devlet ile olan ilişkisi, dini, teolojik bir karşıtlık olarak devam etmektedir.

Yahudi sorunu ilk kez Kuzey Amerika’nın bazı eyaletlerinde teolojik önemini kaybederek gerçekten seküler bir sorun oldu. Politik devletin eksiksiz bir şekilde geliştiği yerde, Yahudi’nin ve genel olarak inançlı insanın politik devletle ilişkisi var olabilir ve böylece dinin devletle olan ilişkisi kendine özgülük ve saflık içinde ortaya çıkabilir. Bu ilişkinin eleştirisi, devlet dine teolojik olarak değil de mesela politik olarak yaklaştığında teolojik eleştiri olmaktan çıkar. Eleştiri böylece politik devletin eleştirisi haline gelir. Sorunun teolojik olmayı bıraktığı bu noktada Bauer’in eleştirisi eleştiri olmaktan çıkar.

“Birleşik Devletler’de ne devlet dini ne de çoğunluğun dini olarak ilan edilmiş bir din ya da bir kültün diğerleri üzerinde üstünlüğü vardır. Devlet tüm kültlerden ayrı durur. (Marie ou l’esclavage aux Etats-Unis, etc., G. de Beaumont, Paris, 1835, s. 214)

Kuzey Amerika’daki bazı eyaletlerde “anayasa herhangi bir dinsel inanç ya da belli bir kültün uygulanmasını politik ayrıcalıklar için koşul koymaz.” (adı geçen eserde, s. 225)

Ancak “Birleşik Devletler’de insanlar, dinsiz bir insanın dürüst bir insan olabileceğine inanmazlar.” (adı geçen eserde s. 224)

Buna karşın, Beaumont, Tocqueville ve İngiliz Hamilton’ın söylediği gibi, Kuzey Amerika en üst seviyede dindar bir ülkedir. Kuzey Amerika eyaletleri bizim için yalnızca örnek teşkil etmektedirler. Soru şu: tamamlanmış politik özgürleşmenin dinle ilişkisi nedir? Eksiksiz politik özgürleşmenin olduğu bir ülkede din var olmakla kalmayıp, aynı zamanda yaşam dolu bir canlılık sergilerse, bu, dinin varlığının devletin mükemmeliyeti ile çatışma içinde olmadığının kanıtıdır. Ancak, dinin varlığı bir eksikliğin varlığı olduğundan, bu eksikliğin kaynağı sadece devletin doğasında aranabilir. Artık dini, sebep olarak değil yalnızca seküler kısıtlılığın dışavurumu olarak görüyoruz. Bu yüzden, özgür vatandaşın dinsel kısıtlamalarını, onların seküler kısıtlamaları ile açıklıyoruz. Seküler kısıtlamalarından kurtulmak için dinsel kısıtlamalarının üstesinden gelmeleri gerektiğini ileri sürmüyoruz. İddiamız, seküler kısıtlamalarından kurtuldukları an dinsel kısıtlılıklarını yenecekleridir. Seküler soruları, teolojik sorulara dönüştürmüyoruz. Tarih uzun zamandır hurafe içinde, biz artık hurafeyi tarihin içine karıştırıyoruz. Politik özgürlüğün din ile ilişkisi sorusu,  bizim için politik özgürleşmenin insani özgürleşme ile ilişkisi sorusu haline gelir. Politik devletin dini zayıflığını, dini zayıflığından ayrı bir şekilde, seküler form içinde politik devleti tenkit ederek eleştiriyoruz. Devletin belirli bir dinle mesela Yahudilik ile olan çatışmasına insani bir biçim veriyoruz. Bunu, devlet ve belirli seküler öğeler arasındaki, devletin bir bütün olarak din ile arasındaki çatışmayı devletin genel olarak kendi önvarsayımlarıyla çatışmasına dönüştürerek yapıyoruz.

Yahudi’nin, Hristiyan’ın, genel olarak dindar insanın politik özgürlüğü, devletin Yahudilikten, Hristiyanlıktan, ve genel olarak dinden kurtulup özgürleşmesi demektir. Devlet, kendi şeklinde, doğasına uygun bir tavır içinde,  devlet dininden kurtularak, özgürleşir. Bu, devletin devlet olarak hiçbir dini tanımaması ama her şeyden önce kendini devlet olarak tanıması anlamına gelmektedir. Dinden politik olarak kurtulma, sonuna kadar gidilen, çelişkisiz bir dini özgürleşme değildir. Çünkü, politik özgürlük, sonuna kadar getirilmiş, çelişkisiz bir insani özgürlük biçimi değildir.

Politik özgürleşmenin sınırları; insan bu kısıtlamadan gerçekten kurtulmamışken, devletin o kısıtlamadan kurtulması, insan özgür olamadan devletin özgür [Freistaat (free state=özgür devlet), aynı zamanda cumhuriyet anlamına geliyor] bir devlet olabilmesi noktasında ortaya çıkıyor. Bauer’in kendisi de, politik özgürleşme için aşağıdaki şartı öne sürerek, üstü kapalı bir biçimde bunu onaylıyor:

“Her türlü dinsel ayrıcalık, dolayısıyla ayrıcalıklı kilise tekeli, ortadan kaldırılmalıdır. İnsanlar, hatta ezici çoğunluk, hala dinsel yükümlülüklerini yerine getirmeleri gerektiğine inanıyorlarsa, bu ifa salt özel bir mesele olarak kendilerine bırakılmalıdır.” [Yahudi Sorunu, s. 65]

Bu yüzden, ezici çoğunluk hala dindar olsa da devletin dinden kurtulması mümkündür. Ve ezici çoğunluk dinini özel bir biçimde yaşarken de dindar olmaya devam edebilir.

Ancak devletin, özellikle de özgür devletin, dine karşı tutumu, devleti oluşturan insanların dine karşı olan tutumudur. İnsan devlet vasıtasıyla kendini özgürleştirir. Kendisini soyut, sınırlı, kısmi bir şekilde bu sınırlamanın üzerine çıkardığında, kendi içinde çelişerek, politik olarak bir kısıtlamadan kurtulur. Bunu, dolaylı yoldan politik olarak özgürleşen insanın, zorunlu da olsa, bir araç sayesinde özgürleşmesi izler. Son olarak, insan kendisini devlet aracılığıyla ateist ilan etse ve devletin ateist olduğunu öne sürse bile, hala dinin pençesindedir. Çünkü kendisini dolambaçlı bir rotada, bir vasıta ile tanımlamıştır. Din kesinlikle insanın kendisini dolambaçlı bir yolla tanımasıdır. Devlet insan ile insanın özgürlüğü arasında bir aracıdır. Nasıl ki İsa, insanın tüm kutsallığının ve tüm dini baskısının yükünü yüklediği bir araçsa, devlet de insanın kutsal olmayışını ve insani serbestliğini yüklediği bir araçtır.

İnsanın din üzerinde politik yükselişi, genel politik yükselişin tüm eksiklik ve avantajlarını paylaşır. Devlet, devlet olarak, mesela özel mülkiyeti fesheder. İnsan, seçme ve seçilme hakkı için mülkiyet vasfı kaldırılır kaldırılmaz, politik anlamda özel mülkiyetin kaldırılacağını iddia eder. Kuzey Amerika’da bunun örneğine pek çok kez rastlanmıştır. Hamilton, bu gerçeği politik bir perspektiften oldukça doğru bir şekilde yorumluyor:

“büyük kitleler mülk sahiplerine ve servete karşı zafer kazanmışlardır.” [Thomas Hamilton, Amerika’da İnsanlar ve Tavırlar, 2 cilt, Edinburgh, 1833, s. 146]

Mülk sahibi olmayanlar, mülk sahiplerinin yasa koyucusu haline gelmişse, özel mülkiyet teorik olarak kaldırılmış olmaz mı? Oy hakkı için mülkiyet vasfı, özel mülkiyetin tanınmasının son politik biçimidir.

Bununla beraber, özel mülkiyetin politik olarak feshedilişi, hem özel mülkiyeti kaldırmakta başarısız olur hem de bunu bir koşul olarak gerektirir. Devlet; soyu, zümreyi, eğitimi, mesleği, politik olmayan farklılıklar saydığında, ulusun her üyesini bu farklılıklar ile herhangi bir ayrım gözetmeksizin ulusal egemenliğin eşit pay sahibi ilan ettiğinde,  ulusun gerçek yaşamının bütün öğelerine devletin bakış açısından muamele ettiğinde, soy, zümre, eğitim ve meslek farklılıklarını kendi yöntemi ile ortadan kaldırır. Hal böyleyken, devlet; özel mülkiyet, eğitim ve mesleğe kendi yöntemleri ile hareket etme ve özgün doğalarının etkisini ortaya koyma izni verir. Bu gerçek farklılıkların kaldırılması şöyle dursun, devlet yalnızca onların varlığının ön koşulunda var olur;  politik bir devlet gibi hisseder ve evrenselliğini, yalnızca varlığının bu öğelerine karşı ortaya koyar. Bu nedenle Hegel, politik devletin din ile olan ilişkisini oldukça doğru bir şekilde şu sözlerle ifade eder:

“[…] devlet kendini bilen, zihnin ahlaki gerçekliği olarak var olmalıdır, otorite ve inanç formundan ayrılması zaruridir. Ancak bu farklılık yalnızca dini boyut kendi içinde ayrıldığında ortaya çıkar. Devlet, belirli kiliselerin üzerinde,  yalnızca bu yolla başarıya ulaşır ve biçiminin prensibi olan düşüncenin evrenselliğini var eder.”  (Hegel’in Hak Felsefesi, 1.edisyon, s. 346).

Ona ne şüphe! Yalnızca bu yolla, belirli öğelerin üzerinde, devlet evrenselliğini kurar.

Kusursuz bir politik devlet, doğası gereği, insanın maddesel yaşamının karşısındaki türsel yaşamıdır. Bu egzotik hayatın tüm ön koşulları devletin alanının dışında, ancak sivil toplumun özellikleri olarak, sivil toplum içinde var olmaya devam eder. Politik devletin doğru gelişimine eriştiği yerde, insan- yalnızca düşüncede, bilinçte değil, gerçeklikte, yaşamda da- ilahi ve dünyevi ikili bir yaşam sürer: kendisini komünün bir parçası olarak gördüğü politik yaşamda, ve özel bir birey olarak davrandığı, diğer insanları bir araç olarak gördüğü, kendisini bir araç durumuna düşürdüğü, yabancı güçlerin oyuncağı olduğu sivil toplumda. Politik devletin sivil toplumla ilişkisi, yerle göğün ilişkisi kadar manevidir. Politik devlet, sivil toplumla aynı karşıtlıkta durur, ve dinin seküler dünyanın kısıtlılığına üstün gelişi gibi o da sivil topluma üstün gelir- mesela, daima tanır, yeniden kurar, domine edilmesine müsaade eder. En dolaysız gerçeklikte, sivil toplum içinde, insan seküler yani dünyevi bir varlıktır. Burada, kendisini gerçek bir birey olarak görüp, başkaları tarafından da öyle görülürken, hayali bir olgudur. Diğer yandan, türsel varlık olarak görüldüğü devlet içinde, hayali bir egemenliğin hayali üyesidir, gerçek bireysel yaşamından yoksun, gerçek olmayan bir evrensellikle donatılmıştır.

Belirli bir dine mensup olan insan, kendisini, vatandaşlığı ve toplumun üyeleri olan diğer insanlar ile çatışma içinde bulur. Bu çatışma, politik devlet ve sivil toplum arasındaki seküler bölünmeye indirgenir. Burjuva olarak insan için, “devlet içindeki yaşam” yalnızca “öze ve kurala benzerlik ya da geçici bir istisnadır.” Şüphesiz ki, Yahudi gibi, burjuva da politik yaşamda bir yanıltmaca olarak kalır. Tıpkı citoyen’in [Fransızca ‘citizen=vatandaş’, politik hayatta katılımcı olan kişi] yanıltıcı bir biçimde bir Yahudi ya da burjuva olarak kalması gibi. Ancak bu yanıltmaca, kişisel değildir.

Bu, politik devletin yanıltmasıdır. Vatandaş ve tüccar arasındaki, gündelikçi ve vatandaş, toprak sahibi ve vatandaş, yaşayan birey ve vatandaş arasındaki farktır. Dindar insan ile politik insan arasındaki aykırılık, burjuva ve vatandaş arasındaki aykırılık ile aynıdır. Ha keza sivil toplum üyesi ile politik aslanın postu.

Yahudi sorununun, sonunda kendini indirgediği bu seküler aykırılık, politik devlet ve politik devletin ön koşulları arasındaki ilişki, özel mülkiyet gibi maddi öğeler mi yoksa kültür ve din gibi tinsel öğeler mi oldukları, genel çıkar ile özel çıkar arasındaki aykırılık, politik devlet ile sivil toplum arasındaki hizip- Bauer bir yandan dinsel dışavurumlarına karşı fikir savaşı sürdürürken, bu seküler antitezlerin devam etmesine izin vermektedir.

“Sivil toplumun varlığını güvence altına alan ve gerekliliğini garanti eden ihtiyaç, kesinlikle sivil toplumun temelidir. Bu, varlığını devam eden tehlikelere sokar, içinde belirsizlik öğesi sürdürür, yoksullukla zenginliğin, sefaletle refahın devamlı değişen karışımını, genel anlamda da değişimi getirir.” (s. 8)

Hegel’in hukuk felsefesinin temel hatlarını çizen “Sivil Toplum” (s. 8-9) bölümünü kıyaslayın. Politik devlete karşıtlığı ile sivil toplum gerekli görülür, çünkü politik devlet gerekli görülmektedir.

Politik özgürleşme, ileriye atılan büyük bir adımdır. Genel olarak insan özgürleşmesinin son şekli olmadığı doğrudur, ama bugüne kadarki dünya düzeni içinde insani özgürleşmenin son biçimidir. Anlaşılacağı gibi biz burada gerçek, pratik özgürleşmeden söz ediyoruz.

Dini kamu hukukundan özel hukuka süren insan kendi kendini politik olarak özgürleştirir. Din, insanın- her ne kadar sınırlı bir şekilde, belirli bir biçim ve belirli bir alanda olsa da- içinde toplumun diğer bireyleriyle türsel bir varlık olarak davrandığı devletin, ruhu olmaktan çıkar. Din sivil toplumun ruhu, egoizm alanı ve bellum omnium contra omnes[2]  haline gelmiştir. Artık toplumun değil farklılığın özüdür. İnsanın toplumundan, kendisinden ve diğer insanlardan ayrılığının ifadesi olmuştur- tıpkı başlangıcındaki gibi. O artık yalnızca, yoldan çıkmanın, garip hevesin ve nedensizliğin soyut ifadesidir. Örneğin Kuzey Amerika’da sayısız parçaya bölünen din, dışarıdan saf ve katıksız bireysel bir hadise haline gelmiştir. Çok sayıda özel çıkarın arasına itilmiş, ve toplumdan çıkarılmıştır. Fakat politik özgürleşmenin sınırları konusunda yanılgıya düşmemek gerekir. İnsanın kamu ve birey olarak bölünmesi, dinin devletten sivil topluma kayışı, politik özgürleşme evresi değil, tamamlanmasıdır. Bu yüzden, bu özgürleşme, insanın gerçek dindarlığını ne ortadan kaldırır ne de kaldırma girişiminde bulunur.

İnsanın; Yahudi ve vatandaş, Protestan ve vatandaş, dindar ve vatandaş olarak ayrışması, vatandaşlığa karşı yöneltilen bir aldatmaca ya da politik özgürleşmenin hilesi değil, politik özgürleşmenin ta kendisi, kişinin kendisini dinden kurtarmasının politik bir yöntemidir.

Şüphesiz, politik devletin sivil toplumun içinden şiddetle doğduğu, politik özgürlüğün insanların özgürlüklerine kavuşmak için çabalama biçimi olduğu zamanlarda, devlet, dini kaldırana ve yok edene kadar gidebilir ve gitmelidir. Ancak bunu yalnızca, özel mülkiyetin kaldırılmasına, zorla el koymaya, ileri düzeyde vergiye ilerlediği şekilde yapabilir. Tıpkı giyotine, yaşamın sonlandırılmasına kadar gitmek gibi. Belirli özgüven dönemlerinde, politik yaşam, ön koşullu sivil toplumu ve bu toplumu oluşturan öğeleri baskı altına almaya çalışır, kendisini çelişkilerden arınmış, insanın gerçek türsel yaşamı olarak atamanın yollarını arar. Ama bunu yalnızca, yaşamının şartları ile şiddetli ikilemler yaşayarak, devrimi kalıcı ilan ederek, ve başarabilir, ve böylelikle, politik drama ister istemez, dinin, özel mülkiyetin, sivil toplumun bütün öğelerinin yeniden kurulması ile son bulur. Tıpkı savaşın barışla son bulması gibi.

Aslında kusursuz bir Hristiyan devlet, Hristiyanlığı temel alan, devletin dini olarak kabul eden, ve diğer dinlere karşı dışlayıcı bir tutum sergileyen, sözde Hristiyan devlet değildir. Tersine, kusursuz bir Hristiyan devlet; ateisttir, demokratiktir. Dini, sivil toplumun diğer öğeleri arasına süren devlettir. Hala teolojik olan, hala Hristiyanlığı resmi bir şekilde öğretisi olarak ikrar eden, kendisini bir devlet olarak ilan etmeye hala cesaret edemeyen, devlet olarak gerçekliğinde, insan temelini – Hristiyanlığın en şatafatlı izahında-  seküler, insani bir biçimde, ifade etmeyi henüz başaramamıştır. Sözde Hristiyan devlet, devlet-dışıdır, daha fazla değildir, çünkü Hristiyanlık bir din değil, yalnızca Hristiyan dininin, ifadesini gerçek insan aleminde bulabilen, insani arka planıdır.

Sözde Hristiyan devlet, devletin Hristiyan inkarıdır, ama kesinlikle Hristiyanlığın politik idrakı değildir. Hristiyanlığı hala din biçiminde ilan eden devlet, henüz devlete uygun biçimde ilan etmemektedir. Zira hala dine karşı dini bir tavır içindedir. Bir başka deyişle, dinin insan temelinin gerçek tatbiki değildir. Çünkü hala, insan özünün gerçek olmayan, hayali biçimine bel bağlamaktadır. Sözde Hristiyan devlet kusurlu devlettir ve Hristiyan dini, kusurunun tamamlayıcısı ve kutsanması olarak görülür. Bu yüzden Hristiyan devlet için din ister istemez bir araç olur, yani, iki yüzlü bir devlettir. Kusursuz devlet, dini, ön koşulları arasına alsa da, (devletin genel doğasındaki kusurdan dolayı) ya da kusurlu devlet, dini, temeli olarak ilan etse de (kusurlu bir devlet olarak, özel varlığındaki kusurdan dolayı) muhteşem bir fark meydana gelir. İlk durumda mükemmel politikanın kusuru kendisini dinde gösterir. Sözde Hristiyan devlet, tam olarak bir devlet olabilmek için Hristiyan dinine ihtiyaç duyar. Demokratik devlet, gerçek devlet, politik bütünlüğü için dine ihtiyaç duymaz. Tam tersine, dini kaale almayabilir, çünkü dinin insani temeli seküler bir tavır içinde gerçekleştirilir. Diğer yandan sözde Hristiyan devlet dine karşı politik, politikaya karşı dini bir tutum içindedir. Devlet biçimlerini salt görünüşe indirgeyerek aynı ölçüde dini de salt görünüşe indirger.

Bu çelişkiyi anlaşılır kılmak için Bauer’in Hristiyan-Alman devlet gözlemine dayalı Hristiyan devlet tasarısını ele alalım.

“Son zamanlarda,” diyor Bauer, “Hristiyan bir devletin imkansızlığını ya da var olmamasını kanıtlamak için, İncil’e sıklıkla gönderme yapılmaktadır.

Devlet, bir devlet olmaktan tamamen feragat etmek istemiyorsa, [bugünkü] devlet buna uyum sağlamadığı gibi, uyum sağlaması da mümkün değildir.” “Ancak sorun bu kadar kolay bir şekilde halledilemez. İncildeki bu sözler, ne talep ediliyor? Özden doğaüstü feragat, vahiy otoritesine boyun eğme, devlete sırt çevirme, seküler şartların kaldırılması. Evet, Hristiyan devlet bütün bunları talep eder ve başarır. Devlet İncil’in ruhunu özümsemiştir ve eğer bu ruhu incil ile aynı şartlarda yeniden üretmiyorsa, bu ruhu yalnızca politik biçimlerde ifade ettiği içindir.

Bu biçimlerin, örneğin, bu dünyadaki politik sistemden alındığı, ancak maruz kalmak zorunda oldukları dinsel canlanma içinde, salt görünüşe indirgendikleri doğrudur. Bu, politik biçimleri devletin gerçekleşmesi için kullanırken devletten vazgeçmektir.” (s. 55)

Daha sonra, Bauer, Hristiyan bir devletin halkının artık halk sayılmadığını, kendi iradesine sahip olmadığını açıklar. Ancak, her ne kadar bağlı olduğu lider, özü ve doğası gereği buna yabancı olsa da, doğru varlığının bu liderde yattığını ifade eder. Örneğin tanrı tarafından verilmiştir ve kendi açısından iş birliği içinde olmasa da halka empoze edilmiştir. Bauer, böyle bir halkın kanunlarının kendi yaratımı olmadığını, ama gerçek ifşalar olduğunu söyler; yüce liderin, mutlak manada halk ile, kitleler ile, ayrıcalıklı aracılara gereksinim duyduğunu, bu kitlelerin çok sayıda belirli gruba bölündüğünü ifade eder. Bu belirli grupların şans eseri oluşturulup belirlendiğini, çıkarlarıyla, özel tutkularıyla ve önyargılarıyla çeşitlendiğini, ve kendilerini diğerlerinden izole etmek için bir ayrıcalık olarak izin elde ettiklerini açıklar. (s. 56)

Öte yandan, Bauer şöyle der:

“Tencere temizlemek, dini bir konu sayılırsa, bir ev ekonomisi konusu olmamalıdır, tıpkı politikanın, dinden başka bir şey olmadığında, politika sayılmaması gerektiği gibi.” (s. 108)

Ancak, Hristiyan-Alman devletinde, din “ekonomik bir konu”dur, “ekonomik konular” da din alanına aittir. Hristiyan- Alman devletinde dinin egemenliği, egemenliğin dinidir.

“İncil’in ruhunun” “İncil’in sözü”nden ayrılması dinsiz bir harekettir. İncili, kutsal ruhun dilinde değil de politika dilinde konuşturan bir devlet, insanın gözünde olmasa da dininin gözünde kutsallığa karşı saygısızlık etmiş olur. Hristiyanlığı yüce ölçütü, İncili Bildirgesi olarak kabul eden devlet, Kutsal Kitap’ın kelimeleri ile yüzleşmelidir, zira her kelimesi kutsaldır. Bu devlet, dayandığı insan çöplüğü gibi, dini perspektiften bakıldığında, çözümsüz olan sancılı bir ikileme düşer. Referans alınan incilin sözlerine “eğer devlet olarak tümüyle fesh olmak istemiyorsa, yalnızca uymamakla kalmayıp uymasının olanaklı da olmadığı sözlerdir.” Peki neden kendi kendini feshetmek istemiyor? Devlet, ne kendine ne de başkalarına cevap verebilir. Kendi bilinci içinde, resmi Hristiyan devlet kabulü olanaksız bir yükümlülüktür, devlet var oluşunun gerçekliğini yalnızca kendisine yalan söyleyerek iddia edebilir, ve bu yüzden kendi gözünde daima, güvenilmeyen, problemli bir şüphe nesnesi olarak kalır.  Dolayısıyla eleştiri, İncil’e bel bağlayan devleti, zihinsel bir karışıklığa itmekte tamamen haklı çıkmış olur.

Hayal mi gerçek mi ayırt edemediği bu zihinsel karışıklıkta, dinin paravan olarak hizmet ettiği seküler amaçlarının rezilliği, dinin dünyanın amacı gibi arz-ı endam ettiği dini bilincinin samimiyeti ile çözümsüz bir çatışmaya düşer. Bu devlet, ancak Katolik Kilisesi’nin emniyet ajanı olursa kendisini iç sıkıntısından kurtarabilir. Seküler gücü uşağı ilan eden kilise karşısında, devlet de, dini ruhun hükümdarı olduğunu iddia eden seküler güç de, güçsüzdür.

Aslında, sözde Hristiyan devlette önemli olan insan değil yabancılaşmadır. Önemli olan tek insan, diğer insanlardan farklı olan kraldır, ve dahası, doğrudan tanrı ve cennetle bağlantısı olan dini bir varlıktır. Burada baskın olan ilişkiler hala inanca bağlıdır. Yani, dini ruh hala gerçekten laikleştirilmiş sayılmaz.

Ancak, dini ruhun gerçekten laikleştirilmesi mümkün değildir. Zira, kendisi insan zihninin gelişimindeki seküler olmayan bir evre değil de nedir? Dini ruh, yalnızca, insan zihninin gelişim evresi, dini ifadenin ortaya çıktığı ve seküler biçimde oluştuğu noktada laikleştirilebilir. Bu durum, demokratik devlette gerçekleşir. Hristiyanlık değil, ama Hristiyanlık’ın insani temeli bu devletin temelidir. Din, üyelerinin ideal, seküler olmayan bilinci olarak kalır çünkü din, bu devlette insani gelişim evresinin ideal biçimidir.

Politik devletin üyeleri, bireysel yaşam ve türsel yaşam, sivil toplum yaşamı ve politik yaşam arasındaki ikicilik nedeniyle dindardır. Dindar olmalarının sebebi, insanların devletin politik yaşamına gerçek bireyselliklerinin ötesinde bir alan, gerçek hayatlarıymış gibi davranmalarıdır. Burada din insanın insandan ayrılığını ve uzaklığını ifade ederek sivil toplumun ruhu olduğu kadar, dindarlardır. Politik demokrasinin Hristiyan olması, içindeki bir insanın değil her insanın egemen, en yüce varlık sayılmasıdır. Ancak bu insan, medeni ve sosyal olmayan bir  formdadır, varoluşu rastlantısaldır, toplumumuzun bütün organizasyonu tarafından çürütülmüş, kendini kaybetmiş, dışlanmış, insani olmayan şartların ve elementlerin kanununa devredilmiş- kısaca henüz gerçek bir türsel yaşam olamamış insandır. Bu bir fantazinin, hayalin, Hristiyanlık varsayımının yaratılışıdır, mesela, insanın egemenliği- ama gerçek insandan farklı, yabancı bir insan olarak- demoraside elle tutulabilir bir gerçeklik, mevcut varoluş, ve seküler prensip haline gelir.

Kusursuz demokraside, dini ve teolojik bilinç kendi gözlerinde daha dindar ve daha teolojiktir çünkü görünürde politik önem ve dünyasal amaçlar olmadan, dünyayı dışlayan bir eğilim endişesi, entellektüel bağnazlık ifadesi, fantazi ve keyfilik ürünüdür ve gerçekten diğer dünyanın yaşamıdır. Bu durumda Hristiyanlık, evrensel-dini öneminin pratik ifadesine ulaşır, burada en farklı dünya görüşleri, Hristiyanlık formunda bir diğerinin yanı sıra gruplara ayrılmıştır çünkü diğer insanların Hristiyanlığı icra etmesini gerektirmez. Ama genel olarak dini, her türlü dini gerektirir (Beaumont’un yukarıda alıntılanan yazısıyla karşılaştırınız). Dinsel bilinç, dinsel çelişkinin ve dinsel farklılığın zenginliğinden zevk alır.

Dinden ayrılarak özgürleşen politikanın geride, ayrıcalıklı bir din olmasa da, var olmuş bir din bıraktığını göstermiş olduk. Belirli bir dinin müridinin kendisini vatandaşlığı ile alakalı olarak içinde bulduğu çelişki politik devlet ve sivil toplum arasındaki evrensel seküler çelişkinin yalnızca bir yönüdür. Hristiyan devletinin mükemmelliği, kendisini bir devlet olarak gören ve üyelerinin dinini fesh eden devlettir. Devletin dinden, özgürleşmesi gerçek insanın dinden özgürleşmesi değildir.

Bu yüzden, Yahudilere Bauer gibi seslenmiyoruz: Yahudilikten radikal olarak  özgürleşemezseniz, politik olarak özgürleşemezsiniz.  Tam tersine şöyle diyoruz: Yahudilikten tamamen ve çelişkisiz bir biçimde feragat etmeden politik olarak özgürleşebileceğiniz için, politik özgürleşmenin kendisi insani özgürleşme değildir. Eğer siz Yahudiler insani olarak kendinizi özgürleştirmeden, politik olarak özgürleşmek istiyorsanız, gönülsüz yaklaşım ve çelişki, tek başına sizde değildir, politik özgürlüğün doğasında ve kategorisinde var olmaktadır. Eğer kendinizi bu kategorinin sınırları içinde bulursanız, genel bir sınırlamada pay sahibi olursunuz. Tıpkı devletin, devlet olduğu halde, Yahudilere karlı Hristiyan bir tavır takındığında incilin mesajlarını yayması gibi, Yahudi olduğu halde, Yahudi sivil haklar talep ettiğinde, politik olarak hareket eder.

Ancak Yahudi olmasına rağmen bir insan politik olarak özgürleştirilebilir ve sivil haklara sahip olabilirse, sözde insan haklarını talep edip bu haklara sahip olabilir mi? Bauer bunu reddediyor.

“Soru şudur: gerçek doğası tarafından diğer insanlardan ayrı yaşamaya zorlandığını kabul eden Yahudi, evrensel insan haklarına sahip olma ve diğerlerine bahşetme yetisine sahip midir değil midir?”

“Hristiyan dünyası için insan hakları fikri ilk olarak son yüzyılda keşfedilmiştir. Bu insanların içinde doğuştan olan bir şey değildir, tersine, insanın şimdiye kadar içinde büyüdüğü tarihi geleneklere karşı bir mücadelede kazanılmıştır. Bu yüzden, insan hakları doğanın bir hediyesi, geçmişten gelen bir miras değil, tarihin bugüne dek nesilden nesile aktarılan ayrıcalıklara ve rastlantısal doğuma karşı mücadelenin ödülüdür. Bu haklar kültürün sonucudur ve yalnızca kazanan ve hakedenler tarafından sahip olunurlar.”

“Yahudiler gerçekten sivil haklara sahip olabilirler mi? Yahudi olduğu müddetçe, onu Yahudi yapan sınırlı doğa, onu diğer insanlarla bağlaması gereken insani doğayı mağlup etmeye mecburdur ve onu Yahudi olmayanlardan ayıracaktır. Bu ayrılıkla onu Yahudi yapan belirli doğa, insani doğanın önünde boyun eğmek zorunda olduğu en yüce ve doğru doğasıdır.”

“Benzer şekilde, Hristiyan olarak Hristiyanlar insan haklarını hibe edemezler.” (s. 19-20)

Bauer’e göre, insan, evrensel insan haklarına ulaşabilmek için “inanç ayrıcalığını” feda etmek zorundadır. Şimdi, Kuzey Amerikalıların ve Fransızların keşfettiği hakiki biçimindeki sözde insan haklarına bir göz atalım. Bu insan hakları kısmen politik haklardır, bu haklar yalnızca toplum içinde diğer insanlarla birlikte uygulanabilir. İçerikleri, topluma özellikle de devlet hayatı içindeki politik topluma iştiraktır. Politik özgürlük kategorisinde, sivil haklar kategorisi içinde gelirler.

Sivil haklar gördüğümüz gibi dini ve dolayısıyla Yahudiliği yadsınamaz ve pozitif feshetmeyi hiçbir şekilde gerektirmez. Geriye insan haklarının diğer kısmını– droits d’citoyen’den[3] farklı olduğu ölçüde droits d’homme’u[4] incelemek kalıyor.

Bunların arasında vicdani özgürlük, insanın istediği dini icra etme hakkı var. İnanç ayrıcalığı ya insan hakkı ya da insan hakkının sonucu, özgürlük olarak açıkça tanınır.

İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi, 1791, Madde 10: “Hiçkimse dinsel inançlar da dahil, inançlarından dolayı rahatsız edilemez.” “Herkes bağlı olduğu dinin gereklerini yerine getirmekte özgürdür.”

İnsan Hakları bildirgesi, 1793, Madde 7: “Dinsel ibadet özgürlüğü” insan haklarının arasında sayılıyor. İnsanın düşünce ve fikirlerini ifade etme, toplanma, dinini uygulama hakkı ile ilgili olarak, şöyle deniyor: “Bu hakları bildirme ihtiyacı despotizmin ya varlığını ya da hafızalarda var olduğunu varsayar.” 1795 Anayasası, Bölüm XIV, Madde 354 ile kıyaslayınız.

Pensilvanya Anayasası, Madde 9, § 3: “Bütün insanlar, vicdanlarının emirlerine göre Tanrı’ya tapmak için doğuştan gelen süresiz bir hakka sahiptir ve kimse isteği dışında herhangi bir dini ya da dini kurumu takip etme, kurma ya da desteklemeye yasal olarak zorlanamaz. Hiçbir insani otorite hiçbir şart altında vicdani bir meseleye müdahale edemez ya da ruhun güçlerini kontrol edemez.”

New Hampshire Anayasası, Madde 5 ve 6: “Doğal hakların içinden bazıları doğaları gereği vazgeçilmezdirler, çünkü yerleri doldurulamaz. Vicdani haklar da bunların arasındadır.” (Beaumont, adı geçen eserde, s. 213,214)

Din ve insan hakları arasındaki uyuşmazlık insan hakları kavramından o kadar uzaktır ki, insanın dininin gereklerini yerine getirmek için istediği şekilde seçtiği dindar olma hakkı, insan hakları arasına açık seçik bir şekilde dahil edilmiştir. İnanç ayrıcalığı insanın evrensel hakkıdır.

Droits de l’homme yani insan hakları, droits du citoyen yani vatandaş haklarından işte böyle ayrılır. Citoyen’den farklı olan homme kimdir? Sivil toplum üyesinden başka biri değil. Neden sivil toplumun üyeleri “insan”a basitçe insan diyor; neden haklarına insan hakları deniyor? Bu gerçek nasıl açıklanmalı? Politik devlet ve sivil toplum arasındaki ilişki ile, politik özgürleşmenin doğası ile.

Bilhassa, sözde insan haklarının, droits de l’homme, droits du citoyen’den farklı olarak, sivil toplum üyesinin haklarından- mesela egoist insanın, diğer insanlardan ve toplumdan ayırılmış insanın haklarından- başka bir şey olmadığı gerçeğini bir köşeye yazıyoruz. En radikal Anayasa, 1793 Anayasası’nın sözlerine kulak verelim:

İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi. Madde 2. “Bu haklar vb. (doğal ve kaldırılamaz haklar): eşitlik, özgürlük, güvenlik, mülkiyettir.”

Özgürlüğü oluşturan nedir?

Madde 6. “Özgürlük insanın diğer insanların haklarına zarar vermeden her şeyi yapma gücüdür,” ya da, 1791 İnsan Hakları Beyannamesi’ne göre: “Özgürlük diğerlerine zarar vermeyen her şeyi yapabilme yetisine bağlıdır.”

Öyleyse özgürlük kimseye zarar vermeden her şeyi yapabilme hakkıdır. Kimseye zarar vermeden davranabilmenin sınırları, tıpkı iki tarla arasındaki sınırın bir çit yardımıyla belirlenmesi gibi, kanun tarafından belirlenmiştir. Sorun izole bir organizma olarak, içine kapanmış insanın özgürlüğüdür. Neden Yahudi, Bauer’e göre, insan haklarını elde etme yetisinden yoksundur?

“Yahudi olduğu müddetçe, onu Yahudi yapan sınırlı doğa, onu diğer insanlarla bağlaması gereken insani doğayı mağlup etmeye mecburdur ve onu Yahudi olmayanlardan ayıracaktır.”

Ancak insanın özgürlük hakkı insanın insan ile olan bağına değil, insanın insandan ayrılığına dayanır. Ayrılığın hakkı, sınırlanmış, içine kapanmış bireyin hakkı budur.

İnsanın özgürlük hakkının pratik uygulanımı, insanın özel mülkiyet hakkıdır.

İnsanın özel mülkiyet hakkını oluşturan nedir?

Madde 16. (1793 Anayasası): “Mülkiyet hakı, her yurttaşın menkulleri, gelirleri, çalışmanın ürünleri ve çabasından dilediği gibi yararlanma ve onları tasarruf hakkıdır.”

Yani insanın özel mülkiyet hakkı, diğer insanlardan ve toplumdan bağımsız olarak, dilediği gibi servetinden yararlanma ve onu tasarruf hakkı, özel çıkar hakkıdır. Bu bireysel özgürlük ve uygulanışı sivil toplumun temelini şekillendirir. Bu, her insanın diğer insanlarda kendi özgürlüğünün sınırını görür, farkındalığını değil. Ancak hepsinden öte, insanın “menkulleri, gelirleri, çalışmasının ürünleri ve çabasından dilediği gibi yararlanma ve onları tasarruf” hakkını beyan eder.

Geriye diğer insan hakları kalır: égalité, yani eşitlik ve sûreté, yani güvenlik kalır.

Burada politik olmayan manada kullanılan eşitlik, yukarıda tanımlanan liberté eşitliğinden başka bir şey değildir: her insan aynı derecede kendine yeterli olarak görülür. 1795 Anayasası bu eşitlik kavramını, bu öneme göre, şu şekilde tanımlar:

Madde 3 (1795 Anayasası): “Eşitlik, korusa da cezalandırsa da, herkes için aynı yasaya dayanmaktadır.”

Peki ya güvenlik?

Madde 8 (1793 Anayasası): “Güvenlik, toplumun, kişiliklerini, haklarını ve mülkiyetlerini korumak için üyelerinin her birine sağladığı korumaya dayanmaktadır.”

Güvenlik, sivil toplumun en üst sosyal kavramıdır. Bütün toplumun; üyelerinin kişiliklerini, haklarını ve mülkiyetlerini korumayı garanti altına almak için mevcut olduğu gerçeğini ifade eden, polis kavramıdır. Hegel, bu bağlamda, sivil topluma “aklın ve ihtiyacın devleti” demektedir.

Güvenlik kavramı, sivil toplumu egoizminin üzerine yükseltmez. Tersine, güvenlik egoizmin sigortasıdır.

Öyleyse, sözde insan haklarının hiçbiri, egoist insanın, sivil toplumun üyesi olan insanın- yani kendi içine kapamış, özel ilgilerinin ve özel kaprislerinin sınırlarına çekilmiş, toplumundan ayrılmış insanın ötesine geçmez. İnsan haklarının içinde insan türsel varlık olarak görülmekten çok uzaktır; aksine, türsel yaşamın kendisi, toplum, bireylere harici bir yapı ve asıl bağımsızlıklarının bir sınırlaması olarak görünür. Onları birarada tutan tek bağlantı, doğal gereklilik, ihtiyaç ve özel ilgi, mülkiyetlerinin ve egoist özlerinin korunmasıdır.

Kendisini özgürleştirmeye henüz başlamış bir halkın farklı kesimlerle arasındaki bariyerleri yıkması, politik bir toplum kurması, böyle bir halkın insanlardan ve toplumdan ayrılmış egoist adamın haklarını resmi bir şekilde duyurması (1791 Bildirgesi) ve bu uyarıyı en kahraman bağlılığın ulusu kurtarabileceği bir anda tekrar etmesi, ve feda edilen sivil toplum menfaatinin gündem olması gerektiği ve egoizmin bir suç olarak cezalandırılması gerektiği bir anda mecburiyetten istemesi yeterince şaşırtıcıdır (1793 İnsan Hakları Beyannamesi). Politik özgürleştiricilerin, vatandaşlığı ve politik toplumu, bu sözde insan haklarını devam ettirmek adına salt vasıtalara indirgediklerini gördüğümüzde gerçeki daha şaşırtıcı bir hal alıyor. Böylece citoyen’in, egoist homme’nin uşağı olduğu, insanın toplumsal bir varlık olarak davrandığı alanın taraflı bir varlık olarak davrandığı alanın aşağısında bir seviyeye indirildiği, ve son olarak, gerekli ve hakiki insan olarak düşünülenin citoyen değil de özel şahıs [burjuva] olduğu ilan edilir.

“Tüm politik birliğin amacı doğal ve sürekli insan haklarının korunmasıdır.” (Haklar Bildirgesi 1791, Madde 2)

“Hükümet, insanın doğal ve sürekli haklarından yararlanmasını garanti altına almak için kurulmuştur.” (Bildirge, 1793, Madde 1)

Yani, coşkusunun hala taze olduğu ve şartların gücü tarafından olağanüstü bir dereceye eriştiği anlarda bile politik yaşam, kendisinin, amacı sivil toplum yaşamı olan salt araç olduğunu iddia ediyor. Devrimci pratiğinin, teorisi ile açık bir çatışma içinde olduğu doğrudur.

Örneğin, güvenliğin insan haklarından biri olduğu söylenirken, haberleşme gizliliğinin ihlalinin açık bir şekilde günün gereklerinden olduğu iddia edilir.  “Basının sınırsız özgürlüğü” (1793 Anayasası, Madde 122) insanın bireysel özgürlük hakkının bir sonucu olarak garanti altına alınırken, basın özgürlüğü tümüyle yok ediliyor, çünkü “halk özgürlüğünü tehlikeye soktuğunda basın özgürlüğüne izin verilmemelidir.” (“Genç Robespierre,” Historie parlementaire de la Révolution française,  Buchez ve Roux, cilt 28, s. 159) Bir başka ifadeyle: İnsanın özgürlük hakkı politik yaşamla çelişkiye düşer düşmez bir hak olmaktan çıkar, -oysa teoride politik yaşam yalnızca insan haklarının, bireyin haklarının garantisidir- yani amacı ile, insanın bu hakları ile çelişkiye düşer düşmez terk edilmelidir. Ancak pratik yalnızca istisnadır, teori ise kural. Ama devrimci pratik, ilişkinin doğru sunumu olarak görüldüğünde bile, ilişkinin politik özgürleştiricilerin akıllarında alt-üst olma sebebi ile amaç araç iken aracın amaç olarak görünme sebebi, gizemini korumaya devam eder. Her ne kadar şu an psikolojik, teorik olsa da bilinçlerinin görsel yanılsaması bir bilmece olarak kalır.

Ama bilmece kolayca çözülür.

Politik özgürleşme, aynı zamanda, halka yabancılaşmış egemen gücün dayandığı eski toplumun çözülmesidir. Eski toplumun karakteri neydi? Tek bir kelime ile tarif edilebilir- feodalizm. Eski sivil toplumun karakteri doğrudan politiktir– yani sivil hayatın unsurları; mesela, mülkiyet, ya da aile, ya da çalışma tarzı, politik yaşam unsurlarının lordun yetki gücü, mal varlıkları, müesseseler şeklindeki seviyesine çıkarılırdı. Bu şekilde, bireyin bir bütün olarak devletle ilişkisi- örneğin politik ilişkisi, yani toplumun diğer bileşenlerinden ayrılma ve dışlanma ilişkisi, belirlenirdi. Ulusal yaşam örgütü, mülkiyeti ya da emeği sosyal unsurların seviyesine çıkartmaz, tersine bir bütün olarak devletten ayrılıklarını tamamlar ve onları toplumun içindeki ayrık toplumlar olarak tayin ederdi. Böylece, sivil toplumun hayati fonksiyonları ve şartları, feodal anlamda olsa da, politik olarak kalmaya devam etti – yani bireyi bir bütün olarak devletten ayırdılar ve bir bütün olarak devletle olan iş birliğinin özel ilişkisini ulus yaşamının genel ilişkisine çevirdiler. Tıpkı özel sivil aktivitesi ve durumunu genel aktivite ve durumuna çevirdikleri gibi. Bu örgütlenmenin sonucu olarak, devletin birliği, ve ayrıca bu birliğin bilinci, istenci ve etkinliği, devletin genel gücü, insanlardan izole bir egemenin ve hizmetkarlarının özel ilişkisi gibi görünmeye mecburdur.

 

Bu egemen gücü deviren ve devlet ilişkilerini halkın ilişkileri düzeyine çıkaran, politik devleti genel bir kaygı konusu yani gerçek bir devlet olarak yürürlüğe koyan politik devrim, mecburen, tüm mülkleri, kurumları, loncaları ve ayrıcalıkları ezer, zira hepsi halkın toplumdan ayrıldığının göstergesidir. Böylece politik devrim, sivil toplumun politik karakterini ortadan kaldırır. Sivil toplumu basit bileşenlerine ayırır; bir yandan bireylere; diğer yandan bu insanların sosyal pozisyon ve yaşamının içeriğini oluşturan maddi ve manevi unsurlarına ayırmıştır. Feodal toplumun farklı açmazlarında bölünmüş, ayrılmış, dağıtılmış politik ruhu, özgür bırakmıştır. Politik ruhun dağınık parçalarını toplayıp sivil hayat ile karışımından muaf bırakmış ve sivil hayatın bu belirli unsurlarının ideal bir şekilde bağımsızlığı, toplum alanı, ulusun genel kaygısı olarak kurmuştur. Kişinin yaşamdaki bariz etkinliği ve bariz durumu, salt bireysel öneme indirgenmiştir. Artık bireyin bir bütün olarak devletle genel ilişkisini oluşturmazlar. Diğer yandan kamu işleri yani kamuyu ilgilendiren sorunlar, bireyin genel sorunu olur, ve politik işlev bireyin genel işlevi olmuştur.

Fakat, devletin idealizminin tamamlanması aynı zamanda sivil toplumun materyalizminin tamamlanması idi. Politik boyunduruğun sökülüp atılması aynı zamanda sivil toplumun egoist ruhunu engelleyen bağların sökülüp atılmasıydı. Politik özgürleşme, aynı zamanda, sivil toplumun politikadan, ve hatta evrensel içeriğin dış görünüşten ayrılıp özgürleşmesiydi.

Feodal toplum temel öğesine- insana, ama temelini gerçekten oluşturan- egoist insana ayrıştı.

Sivil toplumun üyesi olan bu insan, politik devletin temeli, ön koşuludur. Ve insan, devlet tarafından insan haklarında tanınmaktadır.

Ancak egoist adamın özgürlüğü ve bu özgürlüğün tanınması, yaşamının içeriğini şekillendiren maddi ve manevi öğelerinin zaptedilmeyen hareketinin tanınmasıdır.

Bu yüzden insan dinden kurtulmaz, dinsel özgürlüğünü kazanır. Mülkiyetten kurtulmaz, mülkiyet sahibi olma özgürlüğünü kazanır. İşin egoizminden kurtulmaz, iş ile uğraşma özgürlüğünü kazanır.

Politik devletin kuruluşu, tıpkı kurum ve lonca sistemindeki insanın ilişkilerinin ayrıcalığa dayanması gibi, ilişkileri hukuka dayanan sivil toplumun bağımsız bireylere çözülmesi, tek ve aynı hareket ile başarılır. Sivil toplumun üyesi olarak politik olmayan insan kaçınılmaz bir şekilde doğal insan olarak görünür. “İnsanın hakları”, “doğal haklar” olarak ortaya çıkar, çünkü bilinçli aktivite politik harekete odaklanır. Egoist insan, çözülmüş toplumun pasif sonucudur, bu sonuç varoluşta, dolaysız belirlilikte ve dolayısıyla doğal nesnede bulunur. Politik devrim sivil toplumu bileşenlerine ayırır, bileşenlerin kendisinde devrim yapmaz ya da eleştiriye tabii tutmaz. Sivil toplumu, ihtiyaçlar, emek, özel çıkarlar, sivil kanun dünyasını, varoluşunun temeli olarak, daha fazla ispat gerektirmeyen ön koşul, yani doğal temeli olarak görür.

Sonuç olarak, sivil toplumun üyesi olarak insan, duygusal, bireysel, doğrudan varlığı içindeki insan olmaya bağlı kalmaktadır, diğer yandan politik insan yalnızca soyut, yapay, alegorik, hukuki insandır. Gerçek insan yalnızca egoist birey şeklinde, doğru insan ise yalnızca soyut vatandaş şeklinde tanınır.

Politik insanın soyut fikri Rousseau tarafından doğru bir biçimde şöyle tarif edilir:

“Bir halkın kurumlarını kurma sorumluluğunu üstlenme cesaretine her kim sahipse, insan doğasını değiştirme, kendi kendine tamamlanmış ve yalnız bir bütün olan her bir bireyi, bireyin bir manada, yaşamını ve varlığını aldığı daha geniş bir bütünün parçasına dönüştürme, sınırlı ve zihinsel varlığın yerine fiziksel ve bağımsız bir varlık getirme yetisini kendisinde görmelidir. İnsandan kendi güçlerini almalı ve karşılığında diğer insanların yardımı olmadan elde edemeyeceği yabancı güçler vermelidir.”

Tüm özgürlük, insan dünyasının ve ilişkilerinin insanın kendisine indirgenmesidir.

Politik özgürlük, insanın bir yandan, bir sivil toplum üyesine, egoist, bağımsız bir bireye, diğer yandan, bir vatandaşa, hukuki insana indirgenmesidir.

Gerçek ve bireysel insan, kendisi içinde soyut vatandaşı yeniden özümser ve bireysel bir insan olarak günlük hayatının ve belirli işinin ve durumunun içinde türsel bir varlık olur. Bu yalnızca insan sosyal güçler olarak “kendi güçlerini” fark ettiğinde ve organize ettiğinde olur ve sonuç olarak politik gücünün şeklinde sosyal gücünü artık kendisinden ayırmaz, ancak o zaman insan özgürleşmesi başarılabilecektir.

 


 

II
Bruno Bauer,
“Günümüz Yahudi ve Hristiyanları’nın Özgürleşme Yetisi,”
Einundzwanzig Bogen aus der Schweiz, s. 56-71

 

Bauer, Yahudi ve Hristiyan dinlerinin arasındaki ilişki ile ilgilenir, ve ayrıca eleştiriyle olan ilişkilerini inceler. Bu dinlerin eleştiri ile olan ilişkileri “özgür olma yetileri” ile ilgili ilişkidir.

Ortaya şu sonuç çıkıyor:

“Hristiyanın, dinden tümüyle vazgeçmesi” ve böylece özgür olması için “aşması gereken yalnızca bir aşama var, dini.”

“Diğer yandan Yahudi yalnızca Yahudi doğasından değil aynı zamanda dinini kusursuzlaştırmaya yönelik, ona yabancı olan, gelişimden de kurtulması gerekmektedir.” (s. 71)

Böylece Bauer, Yahudi özgürlüğü sorununu salt dini bir soruna dönüştürüyor. Teolojik bir soru olarak Yahudi mi yoksa Hristiyan mı daha iyi bir kurtuluş ihtimaline sahip sorusu, burada, aydınlatılmış biçimde yineleniyor: hangisi özgürleşmeye daha yetilidir? Artık şu soru sorulmuyor: Yahudilik mi yoksa Hristiyanlık mı insanı özgürleştirir? Aksine şu an sorulan soru: hangisi insanı daha özgür kılar, Yahudiliğin reddi mi yoksa Hristiyanlığın reddi mi?

“Eğer Yahudiler özgür olmak istiyorlarsa, Hristiyanlığa değil Hristiyanlığın ve genel olarak dinin reddine inanmalılar; aydınlanmaya, eleştiriye ve eleştirinin sonuçlarına, özgür insanlığa inanmalılar.” (s. 70)

Yahudi’ye göre durum, hala, inanç beyanı meselesidir. Fakat bu Hristiyanlığa olan inancın beyanı değil de, çözülme içindeki Hristiyanlığa inanma sorunudur.

Bauer, Yahudilerden Hristiyan dininin özünden ayrılmalarını talep ediyor. Bu talep, kendine söylediği gibi, Yahudiliğin gelişiminden doğmuyor.

Bauer, Yahudi sorunu hakkındaki eserinin sonunda, Yahudiliği Hristiyanlığın ham dini eleştirisi olarak tasavvur ediyor, ve böylece içinde “salt” dini bir önem görüyor, Yahudilerin özgürlüğünün de felsefik-teolojik bir harekete dönüşeceği öngörülebilirdi.

Bauer, Yahudi’nin ideal, soyut doğasının, dininin, onun tüm doğası olduğu kanaatindedir. Bu yüzden şu sonuca varır:

“Yahudi, dar hukukunu çiğneyip geçerse,” tüm Yahudiliğini geçersiz kılarsa, “insanlığa hiçbir katkısı olmaz.” (s. 65)

Buna göre, Yahudiler ve Hristiyanlar arasındaki ilişki şöyledir: Hristiyan’ın Yahudi’nin özgürleşmesindeki tek çıkarı; teorik, genel, insani bir çıkardır. Yahudilik, Hristiyan’ın dini gözüne batan bir gerçektir. Ve Yahudi’nin özgürlüğü, kendi içinde, Hristiyan’a göre bir görev değildir.

Diğer taraftan, Yahudi kendisini özgürleştirmek için yalnızca kendi işini değil Hristiyan’ın işini de yerine getirmek zorundadır.

“Bu meseleyle uğraşmak onlara kalmış: kaderlerini kendileri çizecekler ama tarih hafife alınmaz.” (s. 71)

Biz sorunun teolojik formülasyonunu kırmaya çalışıyoruz. Bizim için, Yahudi’nin özgürlük için kapasitesi sorunu, sorunun kendisi haline geliyor: Yahudiliği fesh etmek için hangi belirli sosyal öğenin üstesinden gelinmeli? Özgürlük için bugünün Yahudisinin yetisi, Yahudiliğin modern dünyanın özgürlüğü ile ilişkisidir. Bu ilişki, zorunlu olarak, Yahudiliğin günümüzün köleleştirilmiş dünyasındaki özel pozisyonundan kaynaklanır.

Bauer’in yaptığı gibi Sebt günü Yahudisi’ni değil de, gerçek, günlük hayatın içindeki Yahudiyi ele alalım.

Yahudi’nin sırrını dininde değil, dininin sırrını gerçek Yahudi’de arayalım.

Yahudililiğin seküler temeli nedir? Pratik ihtiyaç, kişisel çıkar. Yahudi’nin dünyevi dini nedir? İşportacılık. Dünyevi tanrısı nedir? Para.

Peki o zaman! İşportacılık ve paradan özgürleşme, sonuç olarak pratik, gerçek Yahudilikten özgürleşme, zamanımızın kendi kendine özgürleşmesi olabilirdi.

İşportacılığın önkoşullarını ortadan kaldıran bir toplum, işportacılık olasılığını da ortadan kaldırarak, Yahudi’yi imkansız hale getirebilirdi. Dini bilinci toplumun gerçek, hayati atmosferinde ince bir sis gibi çözülüp gidebilirdi. Öte yandan, Yahudi, pratik doğasının nafile olduğunu fark ederse ve ortadan kaldırmak için çalışırsa, kendisini bugüne kadarki gelişiminden kurtarır ve insani özgürleşme için çalışır ve insani öz-yabancılaşmanın yüce pratik ifadesine düşman olur.

Yani Yahudilikte günümüzün genel anti-sosyal bir öğesini tanıyoruz. Bu öğe, tarihi gelişim içinde- bu gelişime Yahudiler hevesle katkıda bulunmuşlardır- parçalarına ayrılması gereken şu anki yüksek seviyesine taşınmıştır.

Son tahlilde, Yahudilerin özgürleşmesi, insanlığın Yahudilikten özgürleşmesidir.

Yahudi çoktan kendini Yahudi tarzında özgürleştirdi.

“Mesela Viyana’da hoşgörülen Yahudi finansal gücü ile tüm krallığın kaderini belirler. En küçük Alman şehrinde hakka sahip olmayabilir ama Avrupa’nın kaderini tayin eder. Kurumlar ve localar Yahudileri kabul etmeyi reddederken ya da onlara karşı iyi bir tutum sergilemezken, sanayinin cüretkarlığı, maddi kurumların inadı ile dalga geçer.” (Bruno Bauer, Yahudi Sorunu,   s. 114)

Bu istisnai bir durum değildir. Yahudi kendisini Yahudi bir tavırla özgürleştirir. Bunun tek sebebi finansal gücünün olması değil, aynı zamanda, onunla ve ondan ayrı olarak, paranın bir dünya gücü olması ve pratik Yahudi ruhunun Hristiyan uluslarının pratik ruhu haline gelmesidir. Yahudiler, Hristiyanlar Yahudi olduğu kadar, kendilerini özgürleştirdiler.

Örneğin, Albay Hamilton, raporunda şöyle diyor:

“New England’ın dindar ve politik bakımdan özgür sakini, kendisini sıkıştıran yılanlardan kurtulmak için en ufak bir çaba dahi harcamayan bir tür Laocoön’dur[5].

Mammon[6] ise yalnızca dudaklarıyla değil, bedeninin ve aklının tüm gücüyle tapındığı idolüdür.  Onun gözünde dünya borsadan başka bir şey değildir, ve komşusundan daha zengin olmaktan başka kaderi olmadığına ikna olmuştur. Ticaret tüm düşüncelerini ele geçirmiş, objeleri değiş tokuş etmek tek eğlencesi haline gelmiştir. Seyahat ederken eşyalarını yanına alır, tezgahını sırtına vurur, ve tek konuştuğu kar ve çıkardır. İşini bir an için gözden mi kaçırdı, bilin ki bu rakiplerinin işine burnuna sokmak içindir.”

Gerçekten de Kuzey Amerika’da, Yahudiliğin Hristiyan dünyası üzerindeki pratik hakimiyeti, İncilin öğretileri ve Hristiyan vaizliği ticaret malına dönüştüğünde, açık ve net ifadesine ulaşmıştır. Zengin olan vaiz gibi incildeki batmış tüccar da iş anlaşmalarına katılır.

“Saygıdeğer bir cemaatin başında gördüğünüz adam tüccar olarak başlamış, işinde tutunamayınca rahip olmuştur. Rahip olarak başlayan bir diğeri parayı bulur bulmaz tüccar olmak için kilise kürsüsünü terk etmiştir. Pek çok insanın gözünde dini hizmet adeta bir iş kariyeridir.” (Beaumont, bahsi geçen kitap, s. 185,186)

Bauer’e göre;

“Yahudi, pratikte müthiş bir güce sahipken ve ayrıntıda engellense de, politik etkisi bütünüyle işlerken, teoride politik haklardan mahrum olduğunda bunun gerçekle alakası olamaz.” (Die Judenfrage, s. 114)

Yahudi’nin pratik politik gücü ile politik hakları arasındaki çelişki genel olarak politika ve paranın gücü arasındaki çelişkidir. Her ne kadar teorik olarak politika paradan üstün olsa da aslında politika finansal gücün kölesi haline gelmiştir.

Yahudilik, yalnızca Hristiyanlığın dini eleştirisi ya da Hristiyanlığın dini kökenindeki şüphenin simgesi olarak değil aynı zamanda pratik Yahudi ruhu, yani Yahudilik, kendisini sürdürdüğü ve hatta Hristiyan toplumu içinde en yüksek gelişimine ulaştığı için Hristiyanlığın yanındaki yerini, korumuştur. Sivil toplumun farklı bir üyesi olarak var olan Yahudi sivil toplumun Yahudiliğinin yalnızca belirli bir manifestosudur.

Yahudilik tarihe rağmen değil tarih sayesinde var olmaya devam etmektedir.

Yahudi sivil toplum tarafından, sürekli olarak, sivil toplumun içinden yaratılır.

Yahudi dininin temeli nedir? Pratik ihtiyaç, egoizm.

Bu yüzden, Yahudi’nin tek tanrıcılığı, gerçekte pek çok ihtiyacın çok tanrıcılığıdır. Bu çok tanrıcılık tuvaleti bile kutsal kanunun objesi haline getirir.

Pratik ihtiyaç, egoizm, sivil toplumun prensibidir ve böylece sivil toplum politik devleti doğurur doğururmaz saf bi biçimde görünür. Pratik ihtiyacın ve kişisel çıkarın tanrısı paradır.

Para İsrail’in kıskanç tanrısıdır, karşısında hiçbir tanrı varlığını sürdüremez. Para insanın tüm tanrılarını aşağılar ve onları metalara çevirir. Para her şeyin evrensel, kendi kendine kurulmuş değeridir. Bu yüzden bütün dünyanın- hem insanın hem de doğanın dünyasının- özel değerinden mahrum eder. Para insanın işinin ve varlığının yabancılaşmış özüdür, ve bu yabancı öz insanı egemenliği altına alır, insan da ona tapar.

Yahudilerin tanrısı dünyevileşmiş ve dünyanın tanrısı haline gelmiştir. Poliçe, çek, senet, Yahudi’nin gerçek tanrısıdır, bu kağıt parçaları yanılsamadan ibarettir.

Özel mülkiyet ve paranın egemenliği altında ulaşılan doğa görüşü, doğanın gerçek horgörülüşü, pratik aşağılanışıdır. Yahudi dininde doğa vardır, doğru, ancak yalnızca hayalde mevcuttur.

Thomas Münzer, “tüm yaratıklar mülkiyete dönüştürülmüş, sudaki balık, havadaki kuş, toğpraktaki bitki; yaratıklar da özgürleşmelidir,” diyerek, bunun hoşgörülemez olduğunu söylüyor.

Teorinin, sanatın, tarihin ve kendi içinde bir son olarak insanın aşağılanması – ki Yahudi dininde soyut bir biçimde içerilir- “para adamı”nın erdemi, gerçeği, bilinçli bakış açısıdır. Türsel ilişkinin kendisi, kadın ve erkek arasındaki ilişki, ticaret objesi olur! Kadın alınır satılır.

Yahudi’nin hayali milliyeti, tüccarın, para adamının milliyetidir.

Yahudi’nin temeli olmayan kanunu, temeli olmayan ahlakın, kişisel çıkar dünyasının kendisini sardığı salt resmi törenlerin dini karikatüründen başka bir şey değildir.

Burada da, insanın yüce ilişkisi, yasal olan ilişkisidir; bu ilişkinin geçerli olmasının nedeni, kendi istek ve doğasının yasaları olduğu için değil, egemen yasalar olmaları ve onlardan koparsa öcünün alınacak olmasıdır.

Yahudi “İsacılık”ı, Bauer’in Talmud’da keşfettiği aynı İsacılık, kişisel çıkarlar dünyasının yine bu dünyayı yöneten yasalarla olan ilişkisidir. Bu dünyanın başlıca sanatı, dünyayı yöneten bu yasaları, kurnazca atlatıp kurtulmaktan oluşur.

Aslında yasaların çerçevesi içindeki bu dünyanın hareketi, yasanın devamlı olarak askıya alınmasına bağlıdır.

Yahudilik, bir din olarak ve teorik olarak daha ileriye gidemezdi, çünkü pratik ihtiyacın dünya görüşü, özünde sınırlıdır ve birkaç darbede tamamlanır.

Doğası gereği, pratik ihtiyacın dini, tamamlanışını, teoride değil yalnızca pratikte bulabilir, çünkü kesin olan bir şey varsa, onun hakikati pratiktir.

Yahudilik yeni bir dünya yaratamaz; yalnızca yeni oluşumları ve dünyanın şartlarını, hareket alanına çekebilir, çünkü sebebi kişisel ihtiyaç olan pratik ihtiyaç pasiftir ve gönüllü bir şekilde büyümez ancak kendisini sosyal şartların devam eden gelişiminin sonucu olarak genişlemiş halde bulur.

Yahudilik sivil toplumun kusursuzluğu ile en yüksek noktasına ulaşır. Ancak sivil toplum ancak Hristiyan dünyasında kusursuzluğuna ulaşır. Sivil toplum, yalnızca, tüm ulusal, ahlaki ve teorik şartları insana dışsal kılan Hristiyanlığın egemenliği altında, kendisini devlet hayatından tamamiyle ayırabilir, insanın tüm türsel bağlarını koparır, egoizm ve bencil ihtiyacı bu türsel bağların yerine koyar ve insani dünyayı, birbirine karşı olan atomistik bireylerin dünyasına dağıtır.

Hristiyanlık, Yahudilikten doğmuştur. Tekrar Yahudiliğe karışır.

Başlangıçtan beri, Hristiyan Yahudi’yi teorize ediyordu, yani Yahudi pratik Hristiyandır, ve pratik Hristiyan tekrar Yahudi olmuştur.

Hristiyanlık gerçek Yahudiliği yalnızca görünürde yenmiştir. Pratik ihtiyacın yavanlığını, onu göklere çıkarmanın dışında bir yolla yok edemeyecek kadar asil ve tinselcidir.

Hristiyanlık Yahudiliğin yüce fikri, Yahudilik Hristiyanlığın alelade pratik uygulamasıdır, ama bu uygulama, yalnızca, gelişmiş bir din olarak Hristiyanlık teorik bir şekilde insanın kendisinden ve doğadan yabancılaşmasını tamamladıktan sonra, genel olabilmiştir.

Ancak ondan sonra Yahudilik evrensel egemenliğe ulaşabilir ve yabancılaşmış insanı ve yabancılaşmış doğayı; devredilebilen, satılabilen, egoistik ihtiyacın köleliğine ve ticarete maruz kalan objelere dönüştürebilir.

Elden çıkarma, dışarıda tutmanın pratik yönüdür. Tıpkı insanın, dinin avucunda olduğu müddetçe, esas doğasını, onu yabancı bir şeye, fantastik bir şeye dönüştürerek, somutlaştırabilmesi gibi. Böylece, insan, yabancı bir egoist ihtiyacın egemenliği altında pratik olarak aktif olabilir ve pratikte nesneler üretebilir. Bunu, yabancı bir varlığın egemenliği altında ürünlerini ve aktivitesini koyarak ve yabancı bir varlığın yani paranın önemini onlara bahşederek yapar.

Kusursuz pratiği içinde, kutsal mutluluğun Hristiyan egoizmi, ister istemez Yahudi’nin bedensel egoizmine dönüştürülmüştür. Kutsal ihtiyaç dünya ihtiyacına, öznelcilik kişisel çıkara dönmüştür. Yahudi’nin azmini dini ile değil, aksine, dininin insani temeli- pratik ihtiyaç, egoizm ile açıkladık.

Sivil toplum içinde Yahudi’nin gerçek doğası evrensel olarak gerçekleştirilip sekülerize edildiğinden, sivil toplum Yahudi’yi pratik ihtiyacının ideal boyutu olan dini doğasının gerçek dışı oluşuna ikna edemez. Sonuç olarak, modern Yahudi’nin soyut olmayan, son derece deneysel doğasını, yalnızca Tevrat’ta ve Talmud’da değil günümüz toplumunda, yalnızca Yahudi’nin değil toplumun Yahudi dar görüşlülüğü olarak buluyoruz.

Toplum Yahudi’nin deneysel özünü –işportacılık ve ön koşullarını- ortadan kaldırmayı başarır başarmaz, Yahudi imkansız bir hale gelecek. Zira bilinci artık bir nesneye sahip değildir, Yahudiliğin öznel temeli, pratik ihtiyaç, insanileştirilmiştir, ve insanın bireysel-duygusal varoluşu ile türsel-varoluşu arasındaki çatışma ortadan kaldırılmıştır.

Yahudi’nin sosyal özgürlüğü toplumun Yahudilikten özgürleştirilmesidir.

 

 

 

[1] Latince; açık bir biçimde, iddia edildiğine göre.

 

[2] Latince, (war of all against all) herkesin herkese karşı savaşı (Thomas Hobbes, Leviathan)

 

[3] Latince, yurttaş hakları

 

[4] Latince, insan hakları

 

[5] Yunan mitolojisine göre Laokoon, Apollon’un mabedinde rahipken yasak olmasına rağmen evlenmiş ve öfkelenen Apollon yılanları üzerine salıp Laokoon’u öldürmüştür.

 

[6] İncil’de kötü olarak kabul edilen ve zenginliği ya da açgözlülüğü simgeleyen tanrıdır.

 

Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu – Frederick Engels

220px-Ludwig_Feuerbach_und_der_Ausgang_der_klassischen_deutschen_Philosophie

Editör, yayıma hazırlayan: Şenol Erdoğan

Türkçesi: Deniz Kurt

Ön Söz

1859’da Berlin’de yayımlanan “Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı”nın girişinde Karl Marx, esasında sabık felsefi bilincimizle hesaplaşma niyetiyle 1845 senesinde Brüksel’de “Alman felsefesinin ideolojik anlayışı ile bizim görüşümüz, yani büyük ölçüde Marx’ın geliştirdiği materyalist tarih anlayışı arasındaki uzlaşmaz karşıtlığı ortaya koymaya” koyulduğumuzu anlatır. Ortaya netice olarak Hegel sonrası felsefenin bir kritiği çıktı. Biz şartların değiştiğini ve basılamayacağını duyduğumuzda, iki koca octavo’dan oluşan metin çoktan Vestfalya’daki basımevine ulaşmıştı.[1] Bize esas gayemiz olan kendimizi açıklama fırsatı verdiği için metni sıçanların didikleyen eleştirilerine terk etmekte gayet istekliydik.

Aradan kırk seneden fazla zaman geçti ve Marx herhangi birimiz konuya geri dönme fırsatı bulamadan öldü. Çeşitli yerlerde kendimizi Hegel’le ilişkimize göre ifade ettik, fakat bunu asla anlaşılır ve bütünlüklü bir anlatıda yapmadık. Birçok açıdan Hegelci felsefe ve bizim görüşümüz arasındaki direkt bağlantıyı teşkil etmesine rağmen Feuerbach’a hiç geri dönmedik.

Bu süre zarfında Marksist dünya görüşü Almanya ve Avrupa’nın sınırlarının ötesine geçerek tüm dünya dillerinin edebiyatlarında kendisine temsilciler buldu. Öte yandan, klasik Alman felsefesi yurt dışında, özellikle İngiltere ve İskandinavya’da yeniden doğmaya başladı. Almanya’da bile insanlar üniversitelerde tabaklarına felsefe adı altında kepçe kepçe doldurulan eklektizmin temcit pilavından usanmışa benziyorlardı.

Bu şartlar altında Hegel felsefesiyle ilişkimiz, buradan nasıl devam ettiğimiz ve ondan ayrıldığımız noktalar hakkında kısa ve tutarlı bir açıklama yapmak git gide daha elzem gelmeye başladı. Aynı şekilde, fırtına ve stres dönemimizde bizi diğer tüm post-Hegelci felsefeciden daha çok etkilemiş olan Feuerbach’ın hakkını vermek de bana ödemediğim bir şeref borcu gibi geldi. Böylece Neue Zeit editörleri Starcke’nin Feuerbach üzerine yazdığı kitap hakkında bir eleştiri yazmamı isteyince fırsatı kaçırmadım. Yazım önce 1886’nın dört ve beşinci sayılarında yayımlandı ve revize edilmiş ayrı bir baskısını da elinizde tutuyorsunuz.

Bu satırları matbaaya göndermeden önce bir kez daha 1845-46’daki eski metnin satırlarını taradım.[2]

Feuerbach’la ilgili kısım henüz tamamlanmamıştı. Yazıldığı kadarı, o zamanlar iktisat tarihi hakkındaki bilgimizin ne kadar kısıtlı olduğunu göstermekten başka bir işe yaramayan bir materyalist tarih anlayışı yorumundan oluşuyordu. Feuerbach’ın doktrini hakkında bir eleştiri içermediği için de şu anki amacımıza uygun değildi. Ancak Marx’ın eski defterlerinin birinde bulduğum Feuerbach Üzerine 11 Tez’i ek olarak koydum.

Bu notlar sonradan geliştirilmek üzere aceleyle karalanmış, kesinlikle yayımlanması planlanmamış yazılar olsalar da yeni dünya görüşünün tohumlarını atan ilk belgeler olmaları açısından paha biçilmezler.

Frederick Engels

 

Londra

21 Şubat 1888

 

Bölüm 1: Hegel

Önümüzdeki kitap bizi yalnızca bir kuşak önce olmasına rağmen Almanya’nın şimdiki nesline yüz yıl önceymişçesine yabancı gelen bir döneme geri götürüyor.[3] Halbuki bu dönem Almanya’nın 1848 devrimine hazırlanma evresiydi ve o zamandan bu yana olan her şey 1848’in bir devamından ve devrimin vasiyetinin yerine getirilmesinden ibarettir.

Tıpkı 18. yüzyılda Fransa’da olduğu gibi Almanya’da da 19. yüzyılın politik çöküşü felsefi bir devrime ön ayak oldu. Fakat birbirlerinden ne kadar farklı görünüyorlardı! Fransızlar resmi bilime, kiliseye ve sıklıkla devlete karşı açık bir savaş veriyorlardı. Kendileri çoğunlukla Bastille’e hapsedilme tehlikesiyle yaşarken yazıları sınırın öte yanında, Hollanda ve İngiltere’de yayımlanıyordu. Buna karşılık Almanlar gençliği eğitmek üzere devlet tarafından atanmış profesörlerdi. Yazdıkları saygın kitaplarda yer buluyordu ve hatta tüm gelişmenin sonucu olan Hegelci sistem adeta Prusya kraliyet felsefesi gibi bir makama yükseltilmişti. Bu profesörlerin, karmaşık, çok bilmiş laflarının ve tumturaklı, bezdirici cümlelerinin arkasında bir devrim saklanıyor olabilir miydi? Bu kafa karıştırıcı felsefenin en şiddetli muhalifleri tam da o dönemde devrimin temsilcisi olarak kabul edilen liberaller değil miydi? Fakat ne devletin ne de liberallerin göremediğini bir adam ta 1833’te görmüştü. Bu adam Heinrich Heine’den başkası değildi.

Şimdi bir örneği ele alalım. Başka hiçbir felsefi önerme, dar görüşlü devletlerin memnuniyetini ve bir o kadar dar görüşlü liberallerin öfkesini Hegel’in şu ünlü cümlesi kadar kazanmamıştır: “Gerçek olan rasyonel, rasyonel olan gerçektir.” Bu cümle somut bir şekilde baştakilerin kutsanması ve despotizmin, polis devletinin, Star Chamber mahkemeleri ve sansürün felsefi olarak takdis edilmesidir. En azından III. Friedrich Wilhelm ve tebaasının anladığı budur. Hegel’in söylediği katiyen var olmak dışında bir vasfı olmayan her şeyin gerçek olduğu değildir. Hegel’e göre gerçeklik niteliği yalnızca aynı zamanda gerekli olan şeylere aittir: “Görülür ki gerçeklik gerekliliktir.” Dolayısıyla Hegel’in verdiği “bir vergi düzenlemesi” örneği gibi belli bir idari karar kesinlikle o haliyle gerçek değildir. Ancak, gerekli olan kaçınılmaz olarak gerçektir ve Hegelci önermeyi o dönemki Prusya devletine uyguladığımızda şu sonuç çıkar: Bu devlet gerekli olduğu müddetçe rasyoneldir, akla uygundur. Her şeye rağmen bize kötü gözüküyorsa ve bu kötücüllüğüne rağmen var olmaya devam ediyorsa o halde devletin kötülüğü aklanmakta ve tebaasının kötülüğüyle açıklanmaktadır. Prusyalılar hak ettikleri şekilde yönetilmektedir.

Hegel’e göre gerçeklik herhangi bir sosyal veya politik durumda her koşul ve zaman için önceden kestirilebilir değildir. Tam aksine. Roma Cumhuriyeti gerçekti; fakat onun yerini alan Roma İmparatorluğu da. Bu demek oluyor ki, 1789’da Fransa’daki monarşi o kadar gerçekdışı, irrasyonel bir hale gelmiş, gerekliliğini o denli yitirmişti ki Hegel’in daima tutkuyla bahsettiği büyük İhtilal tarafından yıkılması şart olmuştu. O halde bu durumda monarşi gerçekdışıyken devrim gerçekti. Demek ki süreç içinde önceden gerçek olan gerçekliğini, gerekliliğini, var olma hakkını ve rasyonelliğini yitirir. Ve ölüm döşeğindeki gerçekliğin yerine yeni ve geçerli bir gerçeklik gelir; eğer eski gerçeklik direnmeden ölümü kabullenecek kadar akıllıysa barış içinde, bu gerekliliğe karşı koyarsa zorla. İşte bu şekilde Hegelci önerme Hegelci diyalektik aracılığıyla kendinin zıttına dönüşür: İnsanlık tarihindeki her şey zamanla irrasyonelleşir, demek ki varacağı nokta vasıtasıyla irrasyoneldir. Baştan irrasyonellikle lekelenmiştir ve insan zihninde rasyonel olan her şey halihazırdaki görünür gerçekliğe ne kadar ters düşerse düşsün kaçınılmaz olarak gerçekleşecektir. Hegelci düşünce metodunun kuralları uyarınca, gerçek olan her şeyin rasyonel olduğu önermesi diğer önermeye dönüşür: Var olan her şey yok olmaya mahkûmdur.

Fakat Hegelci felsefenin (Kant’tan sonra bu akımın son sözünü yazmış olduğu için şimdilik konumuzu onunla sınırlı tutalım) gerçek önemi ve devrimselliği de işte tam burada yatar; insan düşünce ve eylemlerinin ürününün kesinliğine son ve öldürücü darbeyi vurmuştur. Felsefenin işi olan hakikat kavramı, Hegel’in ellerinde bir zamanlar sadece öğrenilmeyi beklediği düşünülen tamamlanmış dogmatik ifadeler yığını olmaktan çıkmıştır. Hakikat artık kavrama sürecinde, yani sözüm ona mutlak hakikati keşfedip çıkmaza girince ellerini kavuşturup eriştiği o mutlak hakikate hayretle bakmaktan başka bir şey yapamadığı için tepesine asla tam olarak erişemediği git gide yükselen bir bilgi dağına tırmanan bilimsel ilerlemenin uzun tarihinde yatmaktadır. Felsefi bilgi alanında geçerli olan her şey, diğer her türlü alanda ve pratikte de geçerlidir. Nasıl bilgi mükemmel, ideal bir insanlık durumunda nihai bir sonuca ulaşamazsa, tarih de bunu yapamaz. Mükemmel toplum, mükemmel devlet yalnızca hayal gücünde var olabilir. Tam aksine, tüm ardışık tarihi sistemler insan toplumunun aşağıdan yukarıya doğru sonsuz ilerlemesindeki geçiş aşamalarıdır. Her aşama gerekli olduğu için her biri kendisini doğuran zaman ve şartlar sayesinde doğrulanmaktadır. Ancak aynı rahimde yavaşça filizlenen yeni, daha yüksek koşullar yüzünden canlılığını ve haklılığını kaybeder. Sırası gelince kendisi gibi çürüme ve yok oluşa teslim olacak daha gelişmiş bir aşamaya yol vermek zorundadır. Burjuvazinin büyük ölçekli endüstri, rekabet ve dünya piyasası aracılığıyla sağlam, köklü kurumları pratikte yerle bir etmesi gibi, diyalektik felsefe de nihai, mutlak bir hakikat kavramı ve tekabül ettiği tüm beşeri vaziyetleri silecektir. Çünkü diyalektik felsefeye göre hiçbir şey nihai, mutlak veya kutsal değildir. Her şeyin kalımsızlığını ortaya koyar. Diyalektik felsefenin huzurunda kesintisiz dönüşüm ve yok oluş ile alçaktan yükseğe çıkış süreçleri dışında hiçbir şey dayanamaz. Kendisi zaten düşünen zihindeki bu süreçlerin dışa vurumundan ibarettir. Elbette muhafazakar bir tarafı da vardır. Bilgi ve toplumun belli aşamalarının dönemin şartlarına göre doğru olabileceğini kabul eder, ancak hepsi bu kadar. Bu bakış açısının muhafazakarlığı göreceli, devrimciliği ise mutlaktır. Diyalektik felsefenin tek mutlağı da budur.

Günümüzde barınabilirliğinin kaçınılmaz sonu itibariyle dünya için bile olası bir son öngörebilen ve dolayısıyla insanlık tarihini yalnızca bir yükseliş değil, çöküş süreci olarak da ele alan doğal bilimler ile bu bakış açısının uyumlu olup olmadığını tartışmayı şu an için gereksiz buluyorum. Her halükarda tarihteki toplumsal ilerleyişin çöküş halini alacağı o dönüm noktasından bir hayli uzağız ve Hegelci felsefenin zamanında bir gündem oluşturmayan doğal bilimlerle uğraşmasını beklemek hata olur.

Burada söylenmesi gereken tek şey şu: Hegel’de yukarıda bahsettiğimiz görüşler çok kesin çizgilerle belirtilmemiştir. Onun yönteminden çıkarılmış sonuçlardır, fakat kendisi hiçbir zaman bu denli açık bir şekilde dile getirmemiştir. Sadece bir sistem oluşturmak zorunda kalmasından ve geleneksel mecburiyetler uyarınca felsefi bir sistemin bir tür mutlak hakikatle sonuçlanma gerekliliğinden dolayıdır. Dolayısıyla Hegel her ne kadar özellikle “Mantık Bilimi”nde ebedi hakikatin mantıksal, veyahut tarihsel bir süreç olması gerektiğini öne sürdüyse de bu süreci sonlu addetmeden edememiştir, çünkü öyle ya da böyle sistemine bir nihayet vermek zorunda kalmıştır. “Mantık Bilimi” bu nihayeti aynı zamanda bir başlangıca çevirir, zira vardığı sonuç, mutlak düşünceye -ki mutlaklığı mutlak bir yargıda bulunmadığı müddetçe geçerlidir- doğal olana “yabancılaşır”, dönüşür ve bir kez daha zihinde, yani düşünce ve tarihte kendini bulur. Tüm bu felsefi sürecin sonunda başlangıca böyle bir dönüş yalnızca bir yolla mümkündür. Yani, tarihin sonucunu şu şekilde algılamakla: İnsanoğlu mutlak düşüncenin ta kendisine ulaşır ve bu mutlak düşünce kavramını Hegel felsefesiyle elde ettiğini belirtir. Fakat bu sayede Hegelci sistemin dogmatik yapısı mutlak hakikat olarak ilan edilir; bu da onun tüm dogmatizmi fesheden diyalektik metoduna ters düşer. Dolayısıyla devrimsel yönü, muhafazakar yönünün ağır basması nedeniyle ezilme tehlikesine girer. Üstelik felsefi anlayış için geçerli olan her şey tarihsel pratikte de geçerlidir. İnsanoğlu, Hegel kişisinde, mutlak düşünceyi ele alacak raddeye geldiğine göre pratikte de bu düşünceyi gerçekleştirebilmelidir. Bu nedenle mutlak düşüncenin çağdaşlarından pratik ve politik talepleri çok ileri gidemez. “Hukuk Felsefesinin Presipleri”nin son kısmında mutlak düşüncenin o monarşide III. Friedrich Wilhelm’in kullarına durmadan sunduğu boş sosyal hak vaatleriyle gerçekleştirilmesi gerektiğini okuruz; yani dönemin Alman küçük-burjuvazi şartlarına uygun bir şekilde kısıtlı, ılımlı ve dolaylı bir hakim sınıf yönetimi ile. Dahası bu şekilde soylu sınıfın gerekliliği spekülatif bir şekilde kanıtlanmış olmaktadır.

Dolayısıyla sistemin iç dinamikleri, kökten devrimci bir düşünme metodunun nasıl bu denli uysal bir politik sonuç verdiğini göstermek için yeterlidir. Aslına bakarsak bu spesifik sonuç Hegel’in Alman olmasından ve çağdaşı Goethe gibi paçasını filistinizmden tamamen kurtaramamasından dolayı çıkar. Her ikisi de kendi çaplarında birer Olimpos Zeus’u olsalar bile tam olarak Alman filistinizmini aşmayı başaramamışlardır.

Fakat bu, Hegelci sistemin ne kendisinden önceki sistemlerden çok daha geniş bir alanı kapsamasına ne de bu alanda bugün bile hayret uyandıracak fikirler üretmesine engel olur. Zihin fenomenolojisi (buna bireysel bilinç gelişiminin farklı safhalarını insan bilincinin tarih boyunca geçtiği aşamaların sadeleştirilmiş kopyaları olarak ele alan, zihin embriyoloji ve paleontolojisinin bir paraleli de diyebiliriz), mantık, doğal felsefe, zihin felsefesi; ve bu sonuncunun tarih, hukuk, din felsefesi, felsefe tarihi, estetik tarihi gibi tarihsel alt başlıkları gibi bunca farklı alanda Hegel ilerlemenin her yeri kuşatan sicimini bulmaya ve göstermeye çalışmıştır. Sadece yaratıcı bir deha değil, aynı zamanda ansiklopedik bilgiye vakıf bir adamdır ve her alanda çığır açmıştır. “Sistemin” gereklilikleri yüzünden, bugün bile zavallı rakiplerinin yaygara yaptığı birtakım empoze edilmiş yapılara başvurmak zorunda kalmıştır. Fakat bu yapılar yalnızca inşa ettiği binanın dışındaki tahta iskelettir. Eğer lüzumsuz yere oyalanılmazsa ve binanın kendisine bakılırsa bugün dahi değerini yitirmemiş sayısız hazine bulunabilir. Tüm filozoflar için kolaycacık yıkılan şey “sistem”dir, ve sırf bu basit neden yüzünden insan zihninin en dayanıklı arzusu olan tüm karşıtlıkları yenme arzusu doğar. Oysa tüm karşıtlıklardan sonsuza dek kurtulunca mutlak hakikat dediğimiz şeye ulaşmış olacağız ve tarih sona erecek. Ama tarih hiçbir rolü kalmasa bile devam etmek mecburiyetinde olduğu için elimizde yeni, çözülemez bir karşıtlık daha olacak. Felsefenin görevinin tüm insan ırkının gelişimi boyunca başardığı şeyleri tek bir felsefecinin başarmasını sağlamaktan ibaret olduğunu uzun vadede bize en çok Hegel’in gösterdiğini fark ettiğimizde kullandığımız anlamıyla felsefenin de bir nihayeti olduğunu anlayacağız. Bu yol boyunca bireyin ulaşmasının imkansız olduğu “mutlak hakikat” kavramını rahat bırakıp pozitif bilimlerin yolunda yer alan ulaşılabilir ve rölatif hakikatlerin peşine düşeceğiz ve bunları diyalektik düşünce yardımıyla birbirine ekleyeceğiz. Her halükarda Hegel’in felsefesi bir sonuca ulaşır, çünkü bir yandan sisteminde tüm ilerlemeyi muhteşem bir şekilde özetlemiş, öte yandan farkına varmadan bile olsa, bize sistemler labirentinde dünyadaki gerçek, pozitif bilgiye ulaşan yolu göstermiştir.

Hegelci sistemin Almanya’nın buram buram felsefe kokan atmosferinde nasıl büyük bir yankı uyandırdığını ancak tahmin edebiliriz. On yıllarca süren bir zafer yürüyüşüydü ve Hegel’in ölümüyle bile duraksamadı. Tam aksine 1830 ve 1840 yılları arası Hegelciliğin altın yılları ve tüm rakiplerine bile az ya da çok etki ettiği bir dönem oldu. Tam bu dönemde Hegelci görüşler bilinçli veya bilinçsiz olarak çeşitli bilim dallarında geniş yer buldu, hatta ortalama eğitimli zihinlerin gıdası olan popüler edebiyatı ve günlük gazeteleri bile etkiledi. Ancak cephedeki bu zafer bir iç savaşın uvertürüydü.

Gördüğümüz gibi Hegel’in doktrini bütün olarak ele alındığında pratikte çok geniş bir parti skalasına kucak açıyordu. O dönemin teorik Almanya’sında her şeyden öte pratik olan iki şey vardı: Din ve politika. Hegelci sistemi vurgulayanların bu iki alanda muhafazakar olduğu söylenebilirdi. Diyalektik metodun altını çizenler ise politikada da dinde de en radikal muhaliflerden sayılabilirdi. Çalışmalarında oldukça sıklıkla görülen devrimci öfke patlamalarına rağmen Hegel’in genellikle muhafazakar kanada daha yakın olduğu görülür. Doğrusunu söylemek gerekirse sistemi Hegel’e “ağır zihinsel iş yükü”nden daha fazlasına mal oldu. Otuzlu yılların sonuna doğru okuldaki çatlak iyiden iyiye ayyuka çıktı. Kendilerine Genç Hegelciler diyen sol kanat, tutucu dindarlar ve feodal gericilerle olan kavgalarında felsefi nezaket ve ihtiyatlarını o zamana dek devletin tolerans gösterdiği ve hatta koruma altına aldığı öğretilerinin hararetli soruları uğruna azar azar terk ettiler. 1840’ta tutucu softalık ve feodal irticacılık IV. Friedrich Wilhelm adı ile tahta çıktığında aleni partizanlık kaçınılmaz bir hale geldi. Kavga felsefi silahlarla devam etse de artık soyut felsefi amaçlar gütmüyordu. Doğrudan geleneksel dinin ve mevcut devletin yıkılmasına yönelikti. Deutsche Jahrbücher’de pratik hedefler çoğunlukla felsefi maskeler altında sunulurken Genç Hegelciler okulu 1842’de Rheinische Zeitung’da kendini açıkça hırslı radikal burjuvazinin felsefesi olarak ilan etti ve felsefenin keçe pelerinine sırf sansürü atlatmak amacıyla büründü.

O yıllarda politika oldukça taşlı bir tarlaydı, bu nedenle esas saldırı dine yönlendirildi. Bu savaş özellikle 1840’tan itibaren dolaylı olarak politikti de. Strauss’un 1835’te yayımlanan “Hz. İsa’nın Hayatı” kitabıyla ilk kıvılcım ateşlendi. İçindeki gospel mitlerinin oluşumundan türetilen teoriye sonradan Bruno Bauer, bir dizi İncil hikayesini yazarların kendilerinin uydurduğunu kanıtlayarak karşı çıktı. Bu ikisinin arasındaki çatışma “öz-bilinçlilik” ile “varlık” arasındaki felsefi savaş kisvesi altında sürdü. Gospellerdeki mucize hikayelerinin toplumun bağrında bilinçdışı-geleneksel mit yaratımı aracılığıyla mı yoksa İncil’i yazanların üretmesiyle mi meydana çıkmış olduğu sorusu dünya tarihinde belirleyici ve geçerli güç “varlık” mıdır, yoksa “öz-bilinçlilik” mi, sorusu olarak yer buldu. En sonunda çağdaş anarşizmin peygamberi Stirner -ki Bakunin kendisinden çok şey öğrenmiştir- geldi ve hükümran “öz-bilinçliliğin” tepesine hükümran “ego”yu oturttu.

Hegel ekolünün dağılışının bu yönüne daha fazla girmeyeceğiz. Daha önemli olan kısım şu: En ateşli Genç Hegelciler’in büyük kısmı pozitif dine olan savaşın gerektirdiği üzere Anglo-Fransız materyalizmine sığındı. Bu da onların kendi okullarının sistemiyle çatışmasına yol açtı. Materyalizm doğayı yegane gerçeklik olarak görürken Hegelci sisteme göre doğa yalnızca mutlak düşünceye bir “yabancılaşmadan” veya düşüncenin yozlaşmasından ibaretti. Her durumda, düşünme ve ürünü düşünce asal olan ise doğa sadece onun türevidir, düşünce tenezzül ederse var olabilir. Bu çelişki içinde ellerinden geldiğince bata çıka ilerlediler.

Sonra Feuerbach “Hristiyanlığın Özü”nü yayımladı. Tek bir darbeyle bu çelişkiyi tuzla buz etti ve lafı hiç dolandırmadan materyalizmi baş tacı etti. Doğa, her tür felsefeden bağımsız olarak vardır. Doğanın mamülleri olarak biz insanların içinde büyüdüğü tarladır. Doğa ve insan dışında hiçbir şey yoktur ve dini fantezilerimizdeki yüce varlıklar sadece kendi özümüzün doğaüstü yansımalarıdır. Böylece büyü bozulmuştur artık; “sistem” parçalara ayrılıp bir kenara fırlatılmış ve çelişki yalnızca hayal ürünü olduğu gösterilip yok edilmiştir. Bunu anlayabilmek için kitabın özgürleştirici etkisini birinci elden deneyimlemek gerek. Coşkuyu herkes hissetmişti; hepimiz bir anda Feuerbachçı olmuştuk. Marx’ın bu yeni anlayışı ne kadar coşkuyla karşıladığı ve ondan ne kadar etkilendiğini görmek isteyenler “Kutsal Aile”yi okuyabilir.

Kitaptaki hatalar bile ani etkisini artırmaya yaramıştı. Edebi, hatta yer yer tumturaklı anlatımı okuyucu kitlesini genişletmiş ve yılların soyut ve anlaşılmaz Hegelcileştirmesinden sonra çok hoş gelmişti. Aynı şekilde, sevgiyi aşırı yüceltmesi de “saf aklın” artık çekilmez hal alan egemenliğinden sonra haklı, ya da en azından mazur görülebilir gelmişti. Fakat unutmamalıyız ki 1844’ten itibaren eğitimli Almanlar arasında veba gibi yayılan “gerçek Sosyalizm’in” başlangıç noktası olarak aldığı tam olarak Feuerbach’ın bu iki zaafı olmuştu: Bilimsel bilgi yerine edebi cümleleri ve üretimin ekonomik dönüşümü aracılığıyla proletaryanın özgürleşmesinin yerine “sevgi” aracılığıyla insanın kurtuluşunu koymak. Kısaca Bay Karl Grün’ün tipik bir örneği olduğu mide bulandırıcı tatlılıkta yazılar ve sevgi esrikliği arasında kendini kaybetmek de denebilir.

Unutmamamız gereken bir nokta daha var: Hegel okulu dağılmış olabilir, ancak Hegelci felsefe eleştiri aracılığıyla yenilgiye uğratılmadı. Strauss ve Bauer polemikle iki ucundan çekiştirip tarafları diğerinin karşısına koydular. Feuerbach ise sistemi yere çalıp basitçe ıskartaya çıkardı. Fakat bir felsefeden sırf yanlış olduğunu iddia ederek kurtulmak mümkün değildir. Kaldı ki, Hegelci felsefe gibi güçlü, bir ulusun entelektüel gelişiminde bu denli bir etkisi olmuş bir çalışma görmezden gelinip çöpe atılamaz. Kendisi uyarınca asimile olması gerekti; yani eleştirilerek formu değiştirilse bile bu sırada kazanılan yeni içerik korunarak. Bunun beraberinde getirdiklerini aşağıda inceleyeceğiz.

Bu sırada ise 1848 devrimi tüm felsefeyi Feuerbach’ın Hegel’e yaptığı gibi teklifsizce bir kenara fırlatıyordu. Bu süreçte Feuerbach’ın kendisi de arka plana itilecekti.

 


 

Bölüm 2: Materyalizm

Özellikle yakın tarihli olmak üzere tüm felsefenin en büyük temel sorularından biri düşünce ve varlık arasındaki bağlantıyla ilgilidir. Kendi vücudunun yapısı hakkında tamamen cahil olduğu eski zamanlardan bu yana insan, rüyalarda gördüklerinin tesiriyle düşünme ve hissetme aktivitelerinin vücudu tarafından değil, içinde bulunan ve ölüm esnasında bedeni terk eden başka bir ruh tarafından gerçekleştirildiğine inanagelmiştir.  O günden beri inatla, ruhu ve dış dünya arasındaki ilişki hakkında derin derin düşünmüştür. Eğer ruh ölümle birlikte vücudu terk ediyor ve var olmaya devam ediyorsa ruh için ayrı bir ölüm icat etmeye lüzum yoktur. Böylelikle ölümsüzlük kavramı ortaya çıkmıştır. Oluşum safhasındayken henüz bir teselli olarak değil, mücadelenin beyhude olduğu bir akıbet, veya Yunanlarda görüldüğü gibi kati bir felaket olarak görülmüştür. Varlığı bir kere kabul edilince, ruha ölümden sonra ne olduğuna dair insanlığın evrensel cehaleti ve din dışı teselli bulma arzusu arasındaki ikilem genel anlamda bezdirici bir kişisel ölümsüzlük fikrini doğurmuştur. Aynı şekilde ilk tanrılar doğadaki güçlerin kişileştirmeleri olarak ortaya çıkmıştır. Dinlerin gelişim sürecinde bu tanrılar git gide daha da dünya dışı varlıklara dönüşmüş ve insanın entelektüel gelişiminin doğal bir sonucu olarak neredeyse saflaştırma diyebileceğimiz bir soyutlama süreci sonunda insan zihninde az çok sınırlı ve birbirini sınırlayan çok sayıda tanrıdan tek tanrılı dinlerin tam yetkili Tanrı’sı doğmuştur.

Bu nedenle düşünme ve varlık, ruh ve doğa arasındaki ilişki tüm felsefenin başlıca sorunu haline gelir. Aynı dinler gibi bu sorun da kökenini ilkelliğin dar fikirli ve cahil kanılarından alır. Fakat bu sorunun olanca ciddiyetiyle ortaya konuşu, gerçek önemini kazanışı ancak insanlık Avrupa’da Hristiyan Orta Çağ karanlığının uykusundan uyandıktan sonra mümkün olabilmiştir. Düşünmeyi varlığa göre konumlandırmayı amaçlayan ve Orta Çağ’ın skolastik felsefesinde de büyük rol oynayan, düşüncenin varlıkla ilişkisine dair büyük soru şuydu: Hangisi asaldır? Ruh mu doğa mı? Bu soru kilise için şuna evrildi: Dünyayı Tanrı mı yarattı yoksa dünya daima var mıydı?

Filozofların bu soruya verdiği cevaplar onları iki büyük kampa ayırdı. Ruhun doğaya üstünlüğünü iddia eden ve son tahlilde bir yaratılışı kabul eden, aralarında Hristiyanlıktan çok daha komplike ve teferruatlı bir yaratılış mevhumu öngören Hegel’i de sayabileceğimiz felsefeciler idealizm kampını oluşturdular. Doğayı esas kabul edenler de materyalizmin farklı okullarını oluşturdular.

Bu idealizm ve materyalizm ifadeleri temelde salt bu anlama gelir, burada da bu anlamlarından farklı bir şekilde kullanılmayacaktır. Farklı anlamlar yüklendiğinde ortaya çıkabilecek karışıklıkları aşağıda göreceğiz.

Ancak düşünce ve varlık arasındaki ilişkinin bir yönü daha vardır: Dış dünya hakkındaki düşüncelerimizin dış dünyanın kendisiyle bağıntısı nedir? Düşünme kapasitemiz gerçek dünyayı kavramak için yeterli midir? Felsefi dilde bu soru düşünce ve varlığın özdeşlik sorunudur ve felsefecilerin ezici çoğunluğu bu soruya olumlu yanıt verir. Örneğin Hegel’de cevabın olumlu olduğu aşikardır, çünkü gerçek dünyada kavradığımız şey onun düşünce içeriğinin ta kendisidir; yani dünyayı, dünyadan ve dünyanın evvelinden bağımsız mutlak bir fikrin aşamalı idraki haline getiren şeydir. Düşüncenin, düşünce-içeriğinin en başından gelen bir içeriği bilebileceği açıktır. Burada kanıtlanması gerekenin öncüllerde üstü kapalı olarak zaten verildiği de görülür. Fakat bu, Hegel’in düşünce ve varlığın özdeşliğine dair ispatından daha ileri sonuçlar çıkarmasına engel olmamıştır. Çünkü ispat düşünce için geçerli olduğuna göre, tek doğru olan da odur. O halde insanlık düşünce ve varlığın özdeş olduğunu kanıtlamalı, derhal felsefesini teoriden pratiğe dönüştürmeli ve tüm dünyayı Hegel’in prensiplerine göre değiştirmelidir. Bu takriben tüm felsefecilerin düştüğü bir yanılsamadır.

Buna ek olarak başka bir tür felsefeci daha vardır; dünyayı etraflıca kavramanın mümkün olup olmadığını sorgulayanlar. Bunların nispeten çağdaşları arasında ikisi de felsefenin gelişiminde büyük rol oynayan Hume ve Kant’ı örnek olarak verebiliriz. İdealist bakış açısına göre bu mümkün olduğundan ötürü bu görüş Hegel tarafından kesin olarak çürütüldü. Feuerbach çok derinlemesine olmayan ufak ince materyalist eklemeler yaptı. Tüm felsefi zırvalarda olduğu gibi bunun da çürütüldüğünün en çarpıcı emaresi pratikte gözlemlenir; deney ve endüstride. Doğal bir süreci algılayışımızın doğru olduğunu o süreci kendimiz tekrarlayarak kanıtlayabiliyorsak, o sürecin gerekli koşullarını oluşturuyor ve bu esnada kendi işimizi görecek şekilde kullanıyorsak Kant’ın akıl ermez “kendinde şey”inin sonu gelmiş demektir. Bitki ve hayvanların hücrelerinde oluşan kimyasallar “kendinde şey”lerdi, ta ki organik kimya sırayla bu maddeleri üretmeye başlayana kadar. Bunun üzerine “kendinde şey” bizim için şeye dönüştü; örneğin artık alizarin boyasını elde etmek için tarlalarda kökboya yetiştirmekle uğraşmıyor, çok daha kolay ve ucuz bir şekilde katrandan üretebiliyoruz. Üç yüz yıl boyunca Kopernik’in güneş sistemi son derece kuvvetli kanıtları olmasına rağmen yine de yalnızca bir hipotezdi. Sonra Leverrier bu sistem yardımıyla topladığı data sayesinde yalnızca bilinmeyen bir gezegenin varlığını ortaya koymakla, aynı zamanda o gezegenin gök yüzünde hangi pozisyonda olması gerektiğini de gösterdi. Johann Galle bu gezegeni bulduğunda ise [Neptün, 1846, Berlin Gözlemevi] Kopernik sistemi kanıtlanmış oldu. Uzun zaman önce teoride ve pratikte çürütülmüş olduklarını göz önünde bulundurduğumuzda eğer her şeye rağmen Neo-Kantçılar Almanya’da Kant anlayışını, agnostikler İngiltere’de (zaten tam olarak hiç ölmemiş olan) Hume’unkini diriltmeye çalışıyorlarsa bu bilimsel bir gerileme ve bir yandan materyalizmi dünyaya avaz avaz inkar ederken aslında mahçup ve gizli kapaklı bir şekilde kabul ettiklerinin göstergesidir.

Descartes’tan Hegel’e, Hobbes’dan Feuerbach’a olan bu uzun periyotta bu felsefeciler sandıklarının aksine sırf saf aklın gücüyle harekete geçmediler. Tam tersine, onları ileriye iten esas şey doğal bilimler ve endüstrideki ivmeli ve önü alınmaz ilerlemelerdi. Materyalistler için bu zaten gayet normaldi, ama idealist sistemlerin de git gide materyalist içerikle dolması ve panteizm aracılığıyla zihin ve madde zıtlığını uzlaştırmaya çalışması gerekti. Böylelikle sonunda Hegelci sistem metot ve içerik olarak idealist bir şekilde ters yüz edilmiş bir materyalizmden ibaret kaldı.

Dolayısıyla Starcke’nin Feuerbach tanımlamasına onun düşünce ve varlık arasındaki temel ilişkiye dair tutumuyla başlaması anlaşılır bir durum. Özellikle Kant’tan sonraki felsefecilerin lüzumsuz tumturaklı bir dille anlatıldığı ve Hegel’in eserlerindeki belli pasajlara şekilci bir bağlılık dışında hakkının verilmediği kısa bir girişi Feuerbach’ın metafiziğinin gelişim rotasının detaylı bir incelemesi izler, zira bu rota bu etkili felsefecinin yazınına sırasıyla yansımıştır. Tanım, çalışkan ve açık seçik bir şekilde yazılmıştır, ancak tıpkı kitabın geri kalanında olduğu gibi çok da zaruri olmayan ağır felsefi bir anlatım biçimi kullanılmıştır. Yazar tek ve aynı okulun, hatta Feuerbach’ın kendisinin söyleminin dışına çıktıkça ve farklı eğilimlerin, özellikle artık zıvanadan çıkmış ve sadece sözde felsefi olan eğilimlerin ifadelerini aralara sokuşturdukça iyice rahatsız edici bir etki yaratmaktadır.

Tamı tamına olmasa da Feuerbach’taki evrim süreci materyaliste giden Hegelci bir süreçtir. Bir aşamada selefinin idealist sisteminden kesin bir kopuşu öngörür. Karşı konulmaz bir güç Feuerbach’ı şu sonuca götürmüştür: Hegel’in dünya dışı “mutlak düşünce”, “mantıksal kategorilerin öncelliği”, kavramı dünya üstü bir yaratıcının varlığına dair doğaüstü bir inancın kalıcılığından başka bir şey değildir; duyu organlarımızla algılanabilen maddesel dünyamız tek gerçekliktir; bilincimiz ve zihnimiz her ne kadar duyular-üstü gözükse bile aslında maddesel, bedensel bir organ olan beynimizin ürünleridir. Madde, zihnin bir ürünü değildir ancak zihin maddenin en üst düzey ürünüdür. Bu saf materyalizmin ta kendisidir.

Feuerbach bu kadar ilerlese de, sonunu getiremez. Kavramın kendisine değil, fakat ismine, materyalizm ismine olan alışılagelmiş felsefi ön yargıya takılır: Şöyle der:

“Bana göre materyalizm insanın özü ve bilgisinin temelini oluşturur. Fakat onu bir fizyolojist, ya da daha spesifik manasıyla bir doğal bilimci gibi görmem. Örneğin Moleschott için ve onun bakış açısı ve mesleği uyarınca materyalizm temel değil binanın kendisidir. Materyalizme geriye dönük olarak tamamıyla katılıyorum, ancak ileriye dönük değil.”

Burada Feuerbach madde ve zihin arasındaki ilişkiye dair kesin bir tanıma dayanan genel dünya görüşü olan materyalizmle o tarihte, yani 18. yüzyılda dünya görüşünün dışa vurum şeklini bir tutar. Dahası, ellili yıllarda Buchner, Vogt ve Moleschott’un gezilerinde öğrettiği, materyalizmin bugün dahi doğabilimci ve hekimlerin kafasında yer almaya devam eden sığ, bayağı formuyla da aynı kefeye koyar. Oysa nasıl idealizm bir dizi değişikliğe uğradıysa materyalizm de uğramıştır. Doğal bilimler alanında çığır açan her yenilikle o da şekil değiştirmek zorunda kalmıştır. Tarihin de materyalist incelemeye tabi tutulmasının ardından orada da ilerlenecek yeni bir yol açılmıştır.

Geçtimiz asrın materyalizmi çoğunlukla mekaniktir, çünkü o zamanlar tüm doğal bilimler arasında yalnızca mekanik, yerdeki ve gökteki somut maddelerin mekaniği kesin bir sonuca varmak üzereydi. Kimya o dönemde daha emekleme safhasındaydı. Biyoloji henüz kundaktan çıkmamıştı. Bitki ve hayvanlar yalnızca genel hatlarıyla inceleniyor ve salt mekanik açıdan tanımlanıyordu. Hayvan, Descartes için neyse insan da 18. yüzyılın materyalistleri için oydu; bir makine. Mekanik standartların geçerli olmalarına rağmen daha üst kanunlar tarafından geri plana itildiği kimyasal ve organik süreçlere tamı tamına uygulanması klasik Fransız materyalizminin ilk spesifik, fakat zamanına göre kaçınılmaz eksikliğiydi.

Bu materyalizmin ikinci spesifik eksikliği evreni bir süreç olarak görmesi ve maddeyi kesintisiz bir tarihsel gelişime maruz kabul etmesiydi. Bu, o zamanki doğal bilimler ve beraberindeki anti-diyalektik felsefeyle metafizikle çelişmiyordu. Bilindiği kadarıyla doğa sonsuz bir devinimdeydi. Ancak o zamanın fikirlerine göre bu devinim sonsuzlukta bir yuvarlak çiziyor, dolayısıyla baştaki noktadan hiç ayrılmıyor ve tekrar tekrar aynı sonuçları veriyordu. O dönemde bu anlayış kesin kabul görmüştü. Güneş sisteminin orijinine Kantçı yaklaşım [Güneş ve gezegenlerin dönen bulutsu ve akkor kütlelerden meydana geldiği görüşü] daha yeni öne sürülmüştü ve henüz bir acayiplik olarak görülüyordu. Dünya gezegeninin tarihsel geçmişi, yani jeoloji, henüz ortaya çıkmamıştı ve canlı varlıkların basitten komplikeye doğru çok uzun bir süreç sonucu ortaya çıktığı konsepti daha bilimsel olarak ortaya konmaktan çok uzaktı. Bu nedenle doğayı tarihdışı olarak değerlendirmek kaçınılmazdı. 18. yüzyıl felsefecilerini bu açıdan hor görmek lüzumsuz, çünkü aynısını Hegel’de de görüyoruz. Ona göre sırf düşüncenin “yabancılaşmasından” ibaret olan doğa zaman içinde gelişme yetisine sahip değildi; yalnızca mekansal olarak ilerleyebilirdi. Böylece tüm gelişim safhalarını aynı anda ve yan yana içinde barındırırdı ve aynı süreci sonsuza dek tekrarlamaya mahkûmdu. Hegel tüm ilerlemenin kaçınılmaz unsuru olan zamandan muaf, yalnızca mekansal bu absürt gelişmeyi doğaya jeoloji, embriyoloji, bitki ve hayvanların fizyolojisi ve organik kimyanın meydana çıkmaya başladığı ve bu yeni bilimler sayesinde yeni bir evrim teorisinin ayak seslerinin (örneğin Goethe ve Lamarck’ta) duyulduğu bir dönemde yakıştırdı. Fakat sistemin gereksinimi buydu, bu nedenle sistem uğruna metodun kendini yanlışlaması gerekti.

Aynı tarihdışı anlayış tarih alanında da hüküm sürdü. Burada Orta Çağ’dan kalma molozlara verilen savaş suyu bulandırdı. Bu dönem evrensel bir barbarlığın tarihe bin senelik sekte vurduğu bir dönem olarak görülüyordu. Avrupa kültürünün yayılması, birbirinden canlı tuplumların yan yana gelmesi ve 14. ve 15. yüzyılların teknolojik ilerlemeleri gibi Orta Çağ’da kaydedilen gelişmeler dikkate alınmıyordu. Bu yüzden tarihi bağlantılılık kavramını rasyonel bir şekilde incelemek mümkün olmadı ve tarih, felsefecilerin kullandığı örnek ve olay koleksiyonu olmakla kaldı.

Ellili yıllarda materyalizm içinde debelenen uyduruk madrabazları da öğretmenlerinin bu eksiğini kapatamadılar. Geçen süre zarfında doğal bilimlerde gerçekleşen her atılım, bir yaratıcının varlığına dair kanıt olmaktan öteye gidememişti ve onlar da kendileri bir teori üretme zahmetine katlanmadılar. İdealizm ne kadar can çekişse ve 1848 devrimiyle öldürücü darbeyi alsa da en azından o an için materyalizmin daha da diplerde olduğunu görme tatminini yaşıyordu. Feuerbach o materyalizmin sorumluluğunu kabul etmemekte yerden göre haklı, ancak yine de genel anlamıyla materyalizmi bu seyyar vaizlerin öğretileriyle karıştırmamalıydı.

Fakat burada iki noktanın altını çizmeliyiz. İlk olarak, Feuerbach hayattayken bile doğal bilimler ta ki 15 yıl öncesine kadar nispeten berrak denebilecek bir ürün vermeyen fokur fokur bir kazandı. O güne kadar benzeri görülmemiş kapsamda yeni bilimsel data elde ediliyordu edilmesine, ama bunların arasındaki bağıntıyı kurmak ve birbirini kovalayan keşiflerin oluşturduğu kaosa bir nevi düzen getirmek ancak yakın zamanda mümkün oldu. Feuerbach’ın hücre, enerjinin dönüşümü ve adını Darwin’den alan evrim teorisini görecek kadar yaşadığı doğru. Ama taşrada bir başına yaşayan yapayalnız bir filozof, bilim adamlarının bile itiraz ettiği veya ne işe yaradığından emin olamadığı bilimsel gelişmeleri gerçek önemlerini takdir edecek kadar yakinen takip edebilir miydi? Burada tüm kabahat o dönemki Almanya’nın berbat koşullarındaydı. Örümcek kafalı, şakakları yosun tutmuş kütükler felsefe bölümlerinde profesörlük yaparken, hepsinden üstün Feuerbach küçük bir köyde paslanmaya ve bayatlamaya terk edilmişti. Dolayısıyla doğanın o zaman ulaşılabilir hale gelen ve Fransız materyalizminin tek taraflılığını bitiren tarihsel anlayışının Feuerbach’a ulaşamamış olması onun suçu değildi.

İkincisi, Feuerbach doğabilimsel materyalizmin “insan bilgisinin kendisi değil temeli” olduğunu söylerken son derece haklıydı. Çünkü yalnızca doğada değil aynı zamanda bir insan topluluğu içinde yaşamaktayız ve bu toplumun da doğa kadar bir gelişim süreci ve bilimi var. Bu nedenle bu aynı zamanda toplumun bilimini, yani sözde tarih ve felsefe bilimlerini de materyalist temelle bağdaştırma ve üzerine inşa etme problemiydi. Bu da Feuerbach’ın alanı değildi. Temele rağmen geleneksel idealizm prangalarına bağlı kaldı ve bunun farkında olduğunu şu sözlerle ifade etti: “Materyalizme geriye dönük katılıyorum, ancak ileriye dönük değil!”

Fakat ileriye gitmeyen burada Feuerbach’ın ta kendisiydi. Sosyal alanda bulunduğu noktadan 1840’ta da 1844’te de kıpırdamadı. Elbette yine bu büyük ölçüde inzivasının bir sonucuydu, ki kendisi tüm felsefeciler arasında sosyal etkileşime en yatkın, kendi kalibresindeki insanlarla dostane ve düşmanca ilişkiler yerine münferit kafasından düşünce üretmeye en meyilli olandı. Sonradan bu alanda ne denli idealist kaldığını ele alacağız.

Burada bir tek şey eklemek gerekirse o da Starcke’nin Feuerbach’ın idealizmini yanlış yerde aradığıdır. “Feuerbach bir idealistti; insanoğlunun ilerlemesine inanıyordu.” (s. 19)

“Temel, bütünün iskeleti her şeye rağmen idealizmdir. Realizm bizim için kendi ideal yönelimlerimizi takip ederken sapkınlıklara karşı korunmanın bir yolundan başka bir şey değildir. Merhamet, sevgi, gerçeğe duyulan özlem ve adalet ideal güçler değil midir? (s. VIII)

Her şeyden önce burada idealizm ideal amaçlar gütmekten başka bir anlam taşımaz. Fakat bu idealler illa ki Kant’ın idealizmi ve “kategorik zorunluluğu” ile alakalı olmak zorunda değildir; ancak Starcke’nin de hatırlayacağı üzere Kant kendi felsefesini etik idealleri ele aldığı için değil, başka nedenler yüzünden “aşkınsal idealizm” olarak adlandırmıştır. Felsefi idealizmin etik -ya da sosyal- idealler üzerine kurulu olduğu hurafesi felsefenin uzağında, Alman nadanlarının ihtiyaç duydukları iki lokma kültürü Schiller’in şiirlerinden öğrenmeleri yüzünden uydurulmuştur. Hiç kimse tam anlamıyla bir idealist olan Hegel kadar Kant’ın imkansızı talep eden ve bu nedenle asla bir gerçekliğe ulaşamayacak olduğu için iktidarsız “kategorik zorunluluğunu” eleştirmemiş, hiç kimse Schiller’in döktürdüğü olanaksız ideallere duyulan nadan ve duygulu özlemle onun kadar acımasızca alay etmemiştir. (Örnek için, bkz: Fenomenoloji)

İkinci olarak insanı harekete geçiren her şeyin önce beyinde gerçekleşmesi gerektiğini unutmamalıyız. Yemek ve içmek bile beyin tarafından verilen açlık ve susuzluk uyartılarının yine beyinden gelen doygunluk hissine dönüşmesidir. Dış dünya insanı beyni aracılığıyla etkiler, orada duygu, dürtü ve istekler olarak tezahür eder. Bunlara kısaca ideal yönelimler denir ve bu formlarıyla ideal güçlere dönüşürler. Bir insan ideal yönelimlerini izlediğinde ve ideal güçlerin etkisi altında olduğunu kabul ettiğinde idealist kabul ediliyorsa o halde normal gelişim gösteren her insan doğuştan idealist olmalıydı. Materyalist kalır mıydı dünyada?

Üçüncü olarak, insanlığın en azından şu an için genel manada progresif bir şekilde yol aldığı kanaatinin materyalizm ve idealizm arasındaki karşıtlıkla hiçbir ilgisi yoktur. Bu kanıyı Fransız materyalistleri kadar, deist Voltaire ve Rousseau da fanatiklik derecesinde savunmuş ve sıklıkla bu hususta büyük kişisel fedakarlıklarda bulunmuşlardır. Mesela tüm hayatını iyi anlamda “hakikat ve adalete duyulan özlem”e adamış birini arıyorsak bu Diderot’dur. Eğer Starcke’ye göre bütün bunlar idealizmse materyalizm sözcüğü ve bu iki akım arasındaki tüm karşıtlık onun için anlamını yitirmiş demektir.

Durum şu ki, Starcke, belki de farkında olmadan, rahiplerin epeydir süregelen karalamalarına maruz kalmış materyalizm sözcüğüne karşı geleneksel nadan ön yargısına affedilmez bir biçimde teslim olmuştur. Materyalizm denince bir nadan oburluk, sarhoşluk, açgözlülük, şehvet, kibir, hırs, haset, çıkarcılık ve sahtekarlık anlar; kısacası gizli gizli kendine izin verdiği her pis davranışı. İdealizm denince de erdeme inanç, evrensel hayırseverlik ve genel anlamda daha iyi bir dünya anlar; insanların önünde böbürlenerek bahsettiği, fakat yalnızca kederlendiğinde ya da alıştığı “materyalist” aşırılıklarından dolayı iflasın eşiğindeyken içtenlikle inandığı bir dünya. Ancak o zaman en sevdiği şarkıyı söyler: “İnsan nedir? Yarı hayvan, yarı melek.”

Geri kalan kısımda Starcke kahramanvari bir şekilde Feuerbach’ı bugün Almanya’da felsefeci geçinen çığırtkan yardımcı doçentlerin saldırı ve öğretilerine karşı savunuyor. Klasik Alman felsefesinin sonuyla ilgilenenler için elbette burası önemli. Starcke’ye ise gerekli görünmüş olabilir. Yine de biz okuyucuyu bundan kurtaracağız.

 


 

Bölüm 3: Feuerbach

Feuerbach’ın gerçek idealizmi, din ve ahlak felsefesine geldiğimizde belirginleşir. İstediği katiyen dini kaldırmak değildir, onu mükemmelleştirmek ister. Felsefe ise dinin bir parçası olmalıdır.

“İnsanlığın çağları birbirinden dini değişimlerle ayrılır. Tarihi bir akım ancak insanların kalbinden kök alıyorsa önemlidir. Kalp, dinin formu değildir ki din kalpte de yer bulmak zorunda olsun. Kalp dinin özüdür.” (Starcke tarafından alıntılanmıştır, s. 168)

Feuerbach’a göre din insanların arasındaki sevgiye dayanan ilişkidir. Bu ilişki temelini bugüne dek aradığı gerçeğin doğaüstü bir yansımasından, yani insan özelliklerinin doğaüstü yansıması olan bir veya birçok tanrıdan değil kalpten alır. Bu temeli doğrudan ve hiç düşünmeden “ben” ve “sen” arasında bulur. Böylelikle Feuerbach için seksüel sevgi yeni dininin en yücesi olmasa da, en yüce uygulamalarından biri haline gelir.

İnsanlar, özellikle karşı cinsler arasında arasında sevgiye dayanan ilişkiler insanlığın kendi tarihi kadar eskiye dayanır. Seksüel sevgi ise bir gelişim süreci geçirmiş ve son 800 yıllık dönemin tüm şiirlerinin odak noktasını oluşturan bir pozisyon kazanmıştır. Halihazırda var olan dinler, evlilik yasaları aracılığıyla devlet kontrolünde seksüel sevgiyi kutsamakla kalmıştır ve yarın hepsi dünya üzerinden kaybolsa sevgi ve dostluğu yaşayışımızla ilgili hiçbir şey değişmez. Fransa’da Hristiyanlık 1793-1795 arasında öyle iz bırakmadan kaybolmuştur ki Napolyon bile direnç ve zorlukla karşılaşmadan geri getirememiştir. Bu arada Feuerbach’ın deyimiyle, yerini dolduracak bir yedeğe gerek olmamıştır.

Buradaki Feuerbach’ın idealizmi şöyledir: İnsanlar arasındaki seksüel sevgi, arkadaşlık, merhamet, özveri gibi karşılıklı temayüllere dayanan ilişkileri olduğu gibi kabul etmez. Onları geçmişe ait olduğuna inandığı bir dinle bağdaştırır ve ancak bir dinin adıyla kutsandıklarında gerçek değerlerine kavuşacaklarını öne sürer. Onun için esas nokta safi insan ilişkilerinin varlığı değil, onların yeni, gerçek bir din olarak algılanmasıdır. Dinin damgasıyla ancak gerçek değerlerine ulaşırlar. Religion [Alm. Din] sözcüğü religare’den [bağlamak] türemiştir ve bir bağı temsil eder. Bu nedenle iki insan arasındaki her bağ bir dindir. Böyle etimolojik numaralar idealist felsefenin son başvurduğu oyunlardır. Sözcüğün tarih boyunca gerçek kullanımına değil, nasıl türetildiğine bakarak ne anlama gelmesi gerektiğine önem verirler. Seksüel sevgi de, yani iki cins arasındaki cinsel ilişki, bir din olarak tanrılaştırılır ki idealist beyinlerin sevgilisi “din” sözcüğü dilden kaybolmasın. Louis Blanc ekolünün Parisli reformcuları da kırklı yıllarda aynı bu şekilde konuşmayı denedi. Onlar da dini olmayan bir adamı canavar olarak görürlerdi ve bize şöyle derlerdi: “Donc, l’atheisme c’est votre religion!” [Öyleyse ateizm de sizin dininiz.] Eğer Feuerbach özünde materyalist bir doğa anlayışının üzerine gerçek bir din inşa etmek istiyorsa bu modern kimyayı gerçek simya gibi görmek olur. Eğer din, tanrısı olmadan var olabiliyorsa simya da felsefe taşı olmadan var olabilmelidir. Bu arada, simya ve din arasında çok yakın bir ilişki vardır. Felsefe taşının birçok tanrısal özelliği vardır ve Kopp ile Bertholet’in sunduğu kanıtlara göre çağımızın ilk iki yüzyılında yaşamış Mısırlı-Yunan simyacıların Hristiyan öğretilerin geliştirilmesinde parmağı vardır.

Feuerbach’ın “İnsanlığın çağları birbirinden dini değişimlerle ayrılır” iddiası ise kati surette yanlıştır. Tarihteki dönüm noktalarına dini değişiklikler yalnızca üç dünya dini olan Budizm, Hristiyanlık ve İslam söz konusuysa eşlik etmiştir. Eski kabile dinleri, yerel dinler spontane bir şekilde ortaya çıkar, yayılma amacı gütmez ve o kabile veya topluluğun bağımsızlığını kaybetmesiyle birlikte yok olur. Almanlar için çürümekte olan Roma İmparatorluğu’yla basit bir bağ sahibi olmak yeterli olmuştur ve yeni benimsediği Hristiyanlık dini, ekonomik, politik ve ideolojik koşullarına uymuştur. Hristiyanlık için bile ciddi evrensel öneme sahip devrimlerin dini karakteri burjuvazinin 13. ve 17. yüzyıl arasındaki ilk özgürleşme adımlarıyla sınırlı kalmıştır. Üstelik bunun Feuerbach’ın düşündüğü gibi insanların kalpleri ve dini gereksinimlerinden değil, Orta Çağ tarihi boyunca var olan tek ideolojinin din ve teoloji olmasından dolayı olduğunu da dikkate almalıyız. Ancak 18. yüzyıl burjuvazisi kendi bakış açısına uygun bir ideolojiye sahip olacak kadar güçlendiğinde geniş kapsamda hukuki ve politik fikirlere itiraz eden büyük ve kesin bir Fransız İhtilali’ni gerçekleştirmiş ve dinle yoluna çıkmadığı müddetçe uğraşmamıştır. Eskisinin yerine yeni bir din koymayı aklından geçirmemiştir. Herkes Robespierre’in nasıl başarısız olduğunu bilir. [“en yüce varlığın” dinini yaymada.]

Günümüzde diğer insanlarla olan ilişkilerimizde pür insani duygularla hareket etme olanağımız, içinde yaşamak zorunda olduğumuz sınıf çatışması ve sınıfsal kurallara dayanan toplum yüzünden büyük ölçüde elimizden alınmış durumdadır. Duyguları din düzeyine yücelterek bunu daha da  olanaksızlaştırmış oluruz. Benzer şekilde tarihimizdeki büyük sınıfsal mücadeleleri anlamak özellikle Almanya’da hüküm süren çağdaş tarih yazımı ile zaten zorlaşmışken bir de bu mücadeleleri din tarihinin dip notu haline getirip iyice imkansızlaştırmaya lüzum yoktur. Şimdiden Feuerbach’ı çoktan aştığımız açıktır. Yeni dinini övdüğü en hoş pasajlar bile bugün okunabilirliğini kaybetmiştir.

Feuerbach’ın ciddiyetle incelediği din, batı dünyasının tek tanrılı dini olan Hristiyanlıktır. Hristiyan tanrısının yalnızca insanın doğaüstü bir yansıması olduğunu gösterir. Oysaki bu tanrı bıktırıcı bir soyutlama sürecinin bir ürünü ve kendisinden önceki sayısız kabile tanrılarının ve yerel tanrıların konsantre özüdür. Yansıması bu tanrı olan insan ise dolayısıyla gerçek insan değil, sayısız gerçek insanın özütü, soyutlanmış insandır ve kendisi de fikri bir imgedir. Her sayfasında duygusallığı, somut ve fiili olana aidiyeti ululayan Feuerbach insanlar arasındaki seksüel ilişkilerden ötesinden bahsetmeye başladığı anda son derece soyut konuşmaya başlar.

Bu ilişkiler arasında ona hitap eden yalnızca ahlaktır. Burada yine Feuerbach’ın Hegel’le karşılaştırınca ne denli yavan olduğu göze çarpar. Hegel’in etiği, ya da etik davranış doktrini hukuk felsefesidir ve 1- soyut doğruyu 2- ahlakı ve 3- sosyal ahlakı içerir. Bu üçlü; aileyi, sivil toplumu ve devleti kapsar. Burada form ne kadar idealistse içerik de o kadar realisttir. Ahlak dışında hukuk, ekonomi ve siyaset de dahil edilmiştir. Feuerbach’ta ise tam tersidir. Form bakımından realisttir, çünkü başlangıç noktası olarak insanı kabul eder; fakat insanın içinde yaşadığı dünyaya dair tek kelime etmez. Dolayısıyla bu insan daima din felsefesinde kapladığı yerde, soyut insan olarak olarak kalır. Çünkü Feuerbach’a göre bu insan bir anneden doğarcasına bir kozadan, tek tanrılı dinlerin ilahından doğmamıştır. Bu nedenle tarihsel olarak vücuda gelmiş ve tarih tarafından belirlenmiş gerçek bir dünyada yaşamamaktadır. Elbette başka insanlarla ilişki kurar, ama bu diğer insanlar da bir onun kadar soyutlamadır. Din felsefesinde kadın ve erkek kavramı hala mevcut olsa da etiğe geldiğimizde bu ayrım bile ortadan kalkar. Feuerbach bunun altını aralıklı olarak yaptığı şu gibi açıklamalarla çizer: “İnsan saraydayken ve kulübedeyken farklı düşünür.” “Eğer açlık veya sefalet yüzünden vücudun bomboşsa kafanda, aklında ve kalbinde de ahlak olmaz.” “Politika dinimiz olmalıdır.”

Fakat Feuerbach bu vecizelerle bir yere varamaz. Salt cümleler olarak kalır ve Starcke bile Feuerbach için politikanın aşılmaz bir set ve “toplum bilimi olan sosyolojinin bir terra incognita” olduğunu kabullenir.

İyi ve kötünün karşıtlığını ele alma konusunda Hegel’le karşılaştırınca da bir o kadar sığ kalır.

“Biri ‘insan doğuştan iyidir’ cümlesini söylediğinde,” der Hegel, “çok büyük bir laf ettiğini düşünür. Halbuki ‘insan doğuştan kötüdür’ çok daha büyük bir laftır.”

Hegel’e göre kötülük tarihsel ilerlemenin itici gücünün kendine gösterme şeklidir. Bunun iki anlamı vardır. Bir taraftan her yeni gelişme kutsal addedilen şeylere hürmetsizlik, ne kadar eski ve köhnemiş olsalar da alışılmış koşullara karşı isyan olarak görülür. Öte yandan, sınıf çatışmalarının ortaya çıktığı günden itibaren hırs ve güç aşkı gibi insanın kötücül arzuları tarihsel ilerlemenin kaldıraç gücü olagelmiştir. Bunun tek ve kesintisiz bir örneği olarak feodalizm ve burjuvazi tarihini gösterebiliriz. Fakat Feuerbach’ın aklına ahlaki kötülüğün tarihteki rolünü araştırmak gelmemiştir. Ona göre tarih kendisini huzursuz hissettiği tamamıyla tekinsiz bir bölgedir. Şu ifadesi bile son derece kısırdır: “İnsan doğada belirdiği haliyle insan değil, doğanın bir mahlukudur. İnsan; insanın, kültürün, tarihin ürünüdür.”

Feuerbach’ın bize söylediği ahlakın aşırı yavan kalabileceğidir. Mutluluk isteği insanın içinden gelir ve bu nedenle her türlü ahlakın temeli olmalıdır. Fakat mutlu olma arzusu iki ayrı düzenlemeye tabidir. İlki sefahatten sonra gelen hüzün, düzenli aşırılığı takip eden hastalık gibi, hareketlerimizin doğal sonuçlarıdır. İkincisi de aynı şekilde mutluluğu kovalayan insanlara saygı göstermezsek kendilerini savunmaları ve bizim mutluluk arayışımıza müdahale etmeleri gibi sosyal sonuçlardır. Sonuç olarak arzumuzu doyurmak için davranışlarımızın neticesini doğru olarak kabul etmek ve diğerlerine de mutluluğa ulaşmak için aynı fırsatı tanımak zorundayız. Kendimiz ve sevgi -yine karşımıza çıktı- uğruna rasyonel bir şekilde kendimizi dizginlemek Feuerbach’ın ahlak anlayışının temelini oluşturur. Diğer her şey bu unsurdan türer. Mamafih ne Feuerbach’ın coşkulu lafları, ne de Starcke’nin etkili methiyeleri bu önermelerin güçsüzlüğünü ve banalliğini maskeleyemez.

Yalnızca çok ender durumlarda ve ne kendi ne başkasının işine yarayacak şekilde bir birey mutluluk arayışını kendi kendine tatmin edebilir. Çoğunlukla bunun için ihtiyaçları gidermek üzere dış dünyayla meşgul olmak gerekir. İhtiyaçlar yemek, karşı cins, kitap, sohbet, tartışma, aktivite ya da kullanmak veya işlemek üzere bir obje olabilir. Feuerbach’ın ahlak anlayışı ya bu araç ve gereçlerin normal koşullarda herkese sağlandığını varsayar, ya da uygulanması mümkün olmayan bir tavsiye verdiği için bu saydığımız fırsatları haiz olmayanlar için vız gelip tırıs gider. Feuerbach’ın kendisi bunu şu sözcüklerle ifade eder:

“İnsan saraydayken ve kulübedeyken farklı düşünür. Eğer açlık veya sefalet yüzünden vücudun bomboşsa kafanda, aklında ve kalbinde de ahlak olmaz.”

Diğerlerine de mutluluğu kovalamak için eşit şans verme açısından daha başarılı olur mu? Feuerbach bu iddiasını her zaman ve koşul için geçerli bir sabit olarak kabul etmiştir. Peki o halde ne zamandan beri doğrudur? Antik çağlarda köleler ve sahipleri veya Orta Çağ’da serfler ve baronlar arasında mutluluğu yakalamak için eşit fırsat mı vardı? “Kanunun verdiği yetkiyle” yönetici sınıfının mutluluk fırsatı için ezilen sınıfın hakkı acımasızca feda edilmedi mi? Bu ahlakdışı değil miydi? Yine de günümüzde hak eşitliği tanınmaktadır. Burjuvazi, feodalizme karşı savaşında ve kapitalist üretimi geliştirme sürecinde soylu kesimin tüm ayrıcalıklarını feshedip önce özel, ardından adım adım kamu hukuku önünde her bireyin eşit olduğunu ileri sürdüğünden beri en azından sözde hak eşitliği tanınmaktadır. Fakat ideal hakların mutluluk arzusunu beslemekte yalnızca çok basit yardımı dokunur. Mutluluk arzusu büyük ölçüde materyal vasıtalarla beslenir. Kapitalist üretim de ideal hakların büyük çoğunluğunun yalnızca hayatta kalacak kadarına sahip olmasını garantiler. Dolayısıyla kapitalist üretimin çoğunluğun mutluluğa ulaşma fırsatına ya sıfır ya da kölelik ve serf sisteminden bir nebze daha çok saygısı vardır. Peki mutluluğa ulaşmada zihinsel veya eğitsel yöntemler hususunda daha iyi durumda mıyız? “Sadowa’nın okul müdürü” hayali bir karakter değil mi?

Daha da fazlası. Feuerbach’ın ahlak teorisine göre borsa doğru oynayanlar için ahlaki davranışın en yüce tağınağıdır. Eğer mutluluk arayışım beni borsaya yönlendirdiyse ve ben eylemlerimin sonucunu doğru bir şekilde ölçerek olumlu sonuçlar elde etmiş ve olumsuzluklardan kaçınmayı becermişsem, kısaca kazanmışsam yani, Feuerbach’ın talimatını yerine getiriyorum demektir. Üstelik diğer bir bireyin mutluluğu arama hakkına da müdahale etmiyorum. Çünkü o da borsaya tıpkı benim gibi kendi isteğiyle geldi ve tahminleri ışığında alış satış yaparak o da benim gibi mutluluk arzusuna göre hareket etti. Para kaybettiyse bu yaptığının kötü değerlendirmesi yüzünden ipso facto etik dışı olduğunu gösterir. Ben de ona hak ettiği cezayı veren olduğuma göre, modern bir Rhadamanthys gibi göğsümü yumruklayabilirim. Sevgi de duygusal bir mecazdan öte manasıyla borsada yer bulur, çünkü herkes diğerlerinde kendi mutluluk arayışının tatminini görür. Bu da sevginin yapmaya çalıştığı şeyin ta kendisi ve uygulamadaki yansımasıdır. Eğer ben hareketlerimin sonuçlarını basiretle tahmin eder ve ona göre risk alırsam kazanırım ve Feuerbach’ın ahlak anlayışının en katı kurallarına bile riayet etmiş olurum. Bir yandan da zengin olurum elbette. Başka bir deyişle Feuerbach’ın ahlak anlayışı, kendisi ne kadar bunu hedeflemiş veya fark etmiş olsun,  tamamen modern kapitalist toplumun suretinde oluşturulmuştur.

Fakat sevgi, Feuerbach için her yerde ve her zaman mucizeler doğuran ve günlük hayattaki tüm zorlukları aşmaya yardım eden tanrı; hem de taban tabana zıt çıkarları olan sınıflara bölünmüş bir toplumda! Bu noktada devrimci karakterinin de son kalıntısı felsefesini terk edip geriye son bir beylik laf bırakır: Birbirinizi sevin, cinsiyet ve makamdan bağımsız birbirinize sarılın. Adeta evrensel bir barış orjisi!

Kısacası Feuerbach’ın ahlak teorisi de selefleriyle aynı akıbete uğrar. Tüm zamanlar, tüm insanlar ve tüm koşullara uygun olması planlandığından, sırf bu sebepten, hiçbir zaman ve mekan için geçerli olamamıştır. Gerçek dünya bağlamında Kant’ın kategorik zorunluluğu kadar iktidarsız kalmıştır. Gerçekte her sınıfın, hatta her mesleğin kendi ahlakı vardır ve buna rağmen ne zaman cezasız kalacağını bilse bunu ihlal eder. Herkesi birleştirmesi gereken sevgi ise savaş, kavga, mahkeme, iç savaş, boşanma ve her fırsatta karşıdakini suistimal etme olarak tezahür eder.

Nasıl Feuerbach’ın verdiği bu itici güç onun için bu kadar sonuçsuz olabildi? Bunun sebebi çok basit. Çünkü Feuerbach asla ölesiye nefret ettiği soyutlama aleminden yaşayan gerçekliğe kaçmaya çalışmadı. Şiddetle doğa ve insana tutundu, fakat doğa ve insan onun için sözcüklerden ibaret kaldı. Bize gerçek dünya veya gerçek insan hakkında kesin tek bir şey söylemekten aciz oldu. Fakat Feuerbach’ın soyut insanından gerçek, canlı insanlara ancak onların tarihin katılımcıları olduğunu düşünerek varılabilir. Feuerbach ise buna karşı çıkar. Bu nedenle bir türlü anlayamadığı 1848 yılı onun gerçek dünyayla kopuşunu ve inzivaya çekilişini işaretler. Bunda en büyük suç yine Feuerbach’ı sefil bir şekilde çürümeye terk eden o dönemdeki Almanya’nın koşullarıdır.

Fakat Feuerbach’ın atmadığı adım elbet başkası tarafından atılacaktı. Feuerbach’ın yeni dininin çekirdeğini oluşturan soyut insan kültü, gerçek insanın bilimi ve tarihsel ilerlemesi tarafından yerinden edilmek zorundaydı. Feuerbach’ın pozisyonundan ilerlemeyi başlatan 1845 tarihli “Kutsal Aile” ile Marx oldu.

 


 

Bölüm 4: Marx

Strauss, Bauer, Stirner, Feuerbach gibi isimler felsefenin o alanını terk etmedikleri için Hegel dalının sürgünleri olarak sayılırlar. Strauss “Hz. İsa’nın Hayatı” ve “Hristiyan Dogma”dan sonra yalnızca felsefe alanında edebi çalışmalar ve Renan benzeri din tarihiyle ilgili eserler verdi. Bauer sadece Hristiyanlığın doğuşu konusunda başarılı olmuş olsa da, o alandaki katkısı önemlidir. Stirner, Bakunin tarafından Proudhon’la yoğrulup “anarşizm” etiketini aldıktan sonra bile bir muamma olarak kalmıştır. Aralarında sadece Feuerbach kaydadeğer bir felsefeci sayılır. Diğer tüm bilimlere tepeden baktığı ve onları birbirine bağlayan bilimlerin bilimi olduğu iddiasındaki felsefe Feuerbach için sadece aşılmaz bir bariyer, el değmez bir mucize olmakla kalmadı, aynı zamanda bir felsefeci olarak da Hegel’i eleştiri yoluyla çürütme işini tam beceremedi. Kendisinin Hegel’in ansiklopedik zenginliğiyle karşılaştırıldığında abartılı bir sevgi dini ve yavan, etkisiz bir ahlak anlayışı dışında felsefeye bir katkısı olmamasına rağmen Hegel’i basitçe işe yaramaz olarak görüp bir kenara fırlattı.

Fakat Hegel okulunun dağılmasıyla bir trend daha ortaya çıkmıştı ve bu aralarında tek meyve veren olmuştu. Bu trend özünde Marx ismiyle ilişkilendirilir.

Hegel felsefesinden kopuş aynı zamanda materyalist dünya görüşüne de bir geri dönüşün sonuçlarındandı. Yani bu görüş gerçek dünyayı, doğa ve tarihi, deli saçması idealist ön yargılardan arınmış herkesin görebileceği şekilde, olduğu gibi anlamaya kararlıydı. Sadece ve sadece doğaüstü olmayan somut ilişkilerle uyuşmayan her türlü idealist zırva acımasızca terk edilecekti. Materyalizm bundan ibarettir. Fakat o dönemde materyalist dünya görüşü ilk defa ciddiye alınıyor ve en azından temel özellikleriyle bilginin her alanında uygulanıyordu.

Hegel öyle kolayca kenara atılmadı. Tam tersine onun yukarıda anlattığımız diyalektik metodunun devrimci tarafından bir start alındı. Fakat Hegel formuyla bu metot kullanışsızdı. Hegel’e göre diyalektik konseptin kendi gelişimidir. Mutlak konsept yalnızca bilinmeyen bir yerde ebedi olarak var olmakla kalmaz, aynı zamanda mevcut tüm dünyanın da ruhudur. Kendi kendine dönüşümündeki tüm hazırlık safhaları “Mantık Bilimi”nde uzun uzadıya ele alınır. Ardından doğaya dönüşerek kendine “yabancılaşır” ve farkında olmadan girdiği doğal gereklilik kılığında yeni bir gelişim sürecine girer ve insanın öz farkındalığı olarak geri gelir. Bu öz farkındalık tarih boyunca kendini ham halde detaylandırarak en sonunda Hegel felsefesinde mutlak konsept olarak kendine geri döner. O halde Hegel’e göre diyalektik ilerleme doğada ve tarihte gözlemlenebilir. Alçaktan yükseğe giden progresif hareketin geçici gerilemeler ve çizdiği zikzaklarla gösterdiği nedensel bağlantıları, aslında konseptin nereye olduğu bilinmese de her halükarda insan zihninden bağımsız olan ebedi yolculuğundaki hareketlerinin bir kopyasından başka bir şey değildir. Bu ideolojik sapkınlıktan kurtulmak lazımdı. Biz de materyalist açıdan yaklaştık ve gerçek şeyleri mutlak konseptin şu ya da bu aşamasının imgeleri olarak görmek yerine kafamızdaki düşünceleri gerçek şeylerin imgeleri olarak kabul ettik. Bu şekilde diyalektik, dış dünya ve insan aklındaki evrensel hareket yasalarına indirgendi. Bu iki grup yasa özünde aynı olsa da insan beyni bilinçli olarak uyguladığı sürece farklı şekilde ifade edilir. Oysaki doğada ve şu ana kadarki insanlık tarihinin büyük bölümünde bu yasalar bilinçsizce, dış bir zorunluluk şeklinde ve görünürde tesadüfi görünen bir dizi olayla ortaya konmuşlardır. Böylece konseptlerin diyalektiği gerçek dünyanın diyalektik devinimine bilinçli bir yanıta dönüşür ve Hegel’in diyalektiği ters yüz edilip olması gerektiği hale getirilmiş olur. Uzun yıllardır en iyi aletimiz ve en keskin kılıcımız olan bu materyalist diyalektiği, ilginçtir, ne biz ne de Hegel keşfettik. Bu Alman bir işçi olan Joseph Dietzgen’in keşfiydi.

Bu şekilde Hegel felsefesinin devrimci tarafı tekrar üste çıktı ve aynı zamanda Hegel’in de sürekli yoluna çıkan idealist çıkıntılar tıraşlandı. Dünyanın hazır şeylerden değil, kompleks süreçlerden oluştuğu fikrine göre şeyler zihnimizdeki imgeleri kadar sağlamdır ve konseptler kesintisiz bir var oluş-yok oluş devinimine tabidir. Ayrıca her şeyin rastlantısal görüntüsüne ve geçici gerilemelere rağmen eninde sonunda progresif bir ilerleme kesindir. Zaten bu son görüş özellikle Hegel’den beri genel bilince öylesine yerleşmiştir ki artık pek karşı çıkan kalmamıştır. Fakat bu temel düşünceyi lafta kabullenmekle her alandaki çalışmalarda detaylı bir şekilde uygulanak birbirinden farklı şeylerdir. Eğer her çalışmaya bu bakış açısından yola çıkacaksak kesin sonuçlara ve mutlak doğrulara ulaşma talebimizden feragat etmeliyiz. Edindiğimiz bilginin sınırlılığına ve edinildiği koşulların kısıtlamalarına tabi olduğumuza rıza göstermeliyiz. Öte yandan artık kimse doğru ve yanlış, iyi ve kötü, aynı ve farklı, gerekli ve tesadüfi arasındaki başa çıkılmaz metafiziğin gerektirdiği karşıtlıklarla kısıtlanmak zorunda değildir. Artık herkes bu karşıtlıkların rölatif bir geçerliliği olduğunu bildiğine göre, şu anda doğru gözükenin ileride bir gün gün yüzüne çıkacak gizli yanlış bir tarafı olduğunun, şu an yanlış denenin eskiden sahip olduğu bir doğrulukla kutsandığının farkındadır. Gerekli olarak kabul edilenin halis muhlis tesadüflerden oluştuğunu ve tesadüfi dediklerimizin gerekliliğin ardına saklandığı maske olduğunu bilir.

Hala insanların kafasını meşgul etmeye devam eden, Hegel’in “metafizik” adını verdiği, şeyleri sabit, değişmez ve belirlenmiş olarak ele almayı tercih eden eski araştırma ve düşünme metodunu zamanında tarih haklı çıkarmıştı. Süreçleri incelemeden önce şeyleri incelemek gerektiğine inanılırdı. Kişi evvela bir şeyi bilmeliydi ki onun geçirdiği deneyimleri gözlemleyebilsin. Doğal bilimlerde de durum buydu. Şeyleri bitmiş objeler olarak kabul eden eski metafizik, ölü ve canlıları bitmiş objeler olarak ele alan bir doğal bilimin yavrusu olarak doğmuştu. Fakat ne zaman ki araştırma, kesin bir adım atabilecek, yani bu şeylerin doğada uğradığı değişiklikleri sistematik bir şekilde inceleyebilecek kadar ilerledi, işte o saat felsefe alanında  eski metafiziğin ölüm çanları çaldı. Doğal bilimler geçtiğimiz yüzyılın sonuna dek büyük ölçüde devşiriciydi, bitmiş şeylerin bilimiydi; bu yüzyılda ise artık özünde sistematize eden, süreçlere odaklanan, şeyleren kökenini, gelişimini ve tüm doğal süreçleri dev bir bütüne bağlayan ara ilişkileri inceleyen bilime dönüştü. Bitki ve hayvan organizmalarında gerçekleşen süreçleri inceleyen fizyoloji, tek hücreden büyüyen organizmaların gelişimini inceleyen embriyoloji, yer kabuğunun oluşum aşamalarını araştıran jeoloji gibi bilimlerin tümü bu yüzyılın çocuklarıdır.

Fakat hepsinden önce üç çığır açan keşif doğadaki süreçlerin arasındaki ilişkileri anlayabilmemiz hususunda bize büyük mesafe katettirdi.

Bunlardan ilki, bölünerek ve özelleşerek bütün bitki ve hayvanları meydana getiren hücrenin keşfiydi. Bu keşifle yalnızca daha komplike organizmaların gelişim ve büyüme süreçleri genelgeçer tek bir kuralla açıklanmakla kalmıyor, aynı zamanda hücrelerin değişebilme yeteneği, organizmaların bireysel değişimden öte türler arası değişimler geçirebileceğini işaret ediliyordu.

İkincisi enerjinin korunumuydu. Bize, öncelikle inorganik yapıda işlev gösteren mekanik, kinetik, potansiyel, ısı, radyasyon (ışık veya ısı), elektrik, manyetik ve kimyasal enerji gibi kuvvetlerin evrensel bir hareketin farklı tezahürleri olduğunu; belli oranlarda birbirlerine dönüşebileceklerini; birinden eksilen belli bir miktarın eşit miktarda bir diğeri olarak ortaya çıkacağını ve böylelikle doğadaki tüm devinimin kesintisiz bir dönüşüm süreciyle açıklanabileceğini gösterdi.

Sonuncusu da ilk Darwin’in adamakıllı geliştirdiği, doğada bizi çevreleyen, insan dahil  tüm organik yapıların upuzun bir süreç sonucunda tek hücreli canlılardan evrildiği ve bu hücrelerin de kimyasal yollarla ortaya çıkmış protoplazma ve albüminden geldiği kuramıydı.

Bu üç büyük keşif ve doğal bilimlerdeki diğer muazzam ilerlemeler sayesinde şu anda öyle bir noktaya vardık ki doğal süreçlerin arasındaki ilişkiyi yalnızca belli bir alan içinde gösterebilmekle kalmıyor, bu farklı alanların arasındaki ilişkileri de bütünün içinde tespit edebiliyor ve ampirik bilimin bize sağladığı deliller sayesinde doğada etraflıca gördüğümüz bu ilişkileri neredeyse sistematik bir şekilde sunabiliyoruz. Bu etraflı anlayışı tefriş etme vazifesi eskiden doğa felsefesinindi. Bunu yalnızca gerçek, fakat henüz keşfedilmemiş ilişkilerin yerine ideal, uydurma ilişkileri koyarak, eksik parçaları düşünce kırıntılarıyla doldurup somut çukurları soyut köprülerle birleştirerek yapardı. Bu esnada birçok dahice fikir bulmuş ve birçok keşfi öngörmüş olsa da aynı zamanda bir araba dolusu da zırva ürettiği bir gerçekti. Zaten başka türlüsü olmazdı. Günümüzde biri doğa bilimlerinin çalışmalarının sadece diyalektik sonucunu anlamak istiyor, yani kendi iç ilişkileri manasında günümüz için yeterli bir “doğal sisteme” ulaşmaya çalışıyorsa; eğer bu ilişkilerin diyalektik yapısı doğa bilimcilerin metafizikle yoğrulmuş kafalarına bile zorla da olsa giriyorsa doğa felsefesinden kurtulduk demektir. Onu diriltmek için sarf edilen her çaba hem beyhudedir hem de gerileme.

Burada tarihsel ilerleme süreci olarak ele aldığımız doğa için geçerli olan her şey toplum tarihinin her alanı ve insanla (ve kutsalla) ilgilenen her bilim dalı için de geçerlidir. Burada da tarih, hukuk, din felsefesi, felsefecinin kafasında ürettiği bir ilişkinin gelişen olaylarla doğrulanmak üzere gerçeği yerine konmasıyla ve tarihin hem bir bütün olarak hem de fikirlerin -felsefecinin en cici fikirleri şüphesiz- aşamalı bir şekilde gerçekleşmesi olarak parça parça anlaşılmasıyla oluşmuştur. Buna göre tarih bilinçsizce fakat mecburen önceden konmuş bir hedefe doğru ilerlemektedir. Örneğin Hegel için bu hedef mutlak fikrin gerçekleşmesidir ve bu mutlak fikre doğru giden değişmez yol, tarih boyunca gerçekleşen olayların arasındaki ilişkileri dokur. Bilinçdışı veya yavaşça bilincin sınırlarına yaklaşan yeni, gizemli bir diyar böylece gerçek, henüz bilinemeyen bir ilişkinin yerine konar. Bu nedenle aynı doğa hususunda olduğu gibi, gerçek ilişkileri keşfedebilmek için uydurma, sahte olanlardan kurtulmamız gerekir. Bu görev, sonunda toplum tarihinde hüküm sürdüğünü gördüğümüz hareket kanunlarının keşfine yol açmıştır.

Bir noktada toplum gelişiminin tarihi doğadan kökten bir şekilde ayrılır. İnsanın doğa üzerindeki etkisini görmezden gelirsek doğada yalnızca habersiz ve bilinçsizce birbirine etki eden taraflar vardır ve bu tarafların karşılıklı etkileşimiyle genelgeçer yasalar işlev gösterir. İlk bakışta göze çarpan sayısız ardışık tesadüf de bu tesadüflerin bir düzeni izlediğini gösteren neticeler de bilinçli bir istek sonucu gerçekleşmez. Toplum tarihinde ise tam tersine tüm aktörler tepeden tırnağa farkındadır, tümü düşünce ve arzuları etkisiyle hareket eder ve belli hedeflere ulaşmaya çalışırlar. Bilinçli bir amaç, hedeflenen bir gaye olmadan hiçbir şey olmaz. Yine de bu ayrım özellikle belli dönem ve olayları inceleyen tarih araştırmaları için mühim olsa bile tarihin gidişatının genel içsel yasalarla düzenlendiği gerçeğini değiştirmez. Çünkü burada da bireylerin bilinçli arzularına rağmen görünürde tesadüf galebe çalar. Niyetlenen nadiren gerçekleşir. Çoğunlukla hedeflenen birden fazla sonuç ya birbiriyle çelişip ters düşer, ya en baştan gerçekleşmeleri imkan dışıdır, ya da onları gerçekleştirecek vasıta mevcut değildir. Bu yüzden sayısız bireyin iradesi ve bireysel eylemlerinin tarihte yarattığı gidişatın cansız doğadaki durumdan farkı yoktur. Eylemlerin sonuçlarına niyetlenilir, ancak bu eylemleri gerçekten takip eden sonuçlara değil; ya da bu sonuçlar baştaki niyete uygun gözükseler bile sonunda çok daha farklı durumlar doğurabilirler. Tarihi olaylar böylelikle adeta şans eseri gerçekleşiyormuş gibi gözükür. Görünüşte tesadüf egemen olsa da, yine de aslında tarihi idare eden saklı, içsel yasalardır ve mesele yalnızca bu yasaları keşfetmektir.

Sonucu ne olursa olsun insanlar her birinin kendi isteyip arzuladığı sona doğru koştuğu kendi tarihlerini yazar ve tarihi oluşturan da farklı yönlere doğru hareket eden çok sayıda irade ve onların dış dünyaya etkileridir. Bu yüzden bireylerin de istekleri önem taşır. Bu istekler arzu veya düşüncelerle belirlenir. Ama arzuyu ve düşünceyi oluşturan mekanizmalar birbirinden farklıdır. Bazen dış objeler olurlar, bazen idealist saikler, hırs, kimi zaman “hakikat ve adalete duyulan özlem”, şahsi düşmanlıklar ya da sadece türlü türlü kişisel kaprisler bile olabilir. Ancak bir yandan baktığımızda tarihte birçok bireysel iradenin başta niyetlendiğinden çok daha farklı sonuçlar elde ettiğini, ya da daha çok baştaki hedeflerinin toplam neticeye nazaran ikincil önemde kaldığını görürüz. Öte yandan ise şu soru ortaya çıkar: Bu hedeflerin ardında yatan itici güç nedir? Aktörlerin beyinlerinde bu hedeflere dönüşen tarihsel güçler nelerdir?

Eski materyalizm bu soruyu kendine hiç sormadı. Olduğu kadarıyla tarih anlayışı daima pragmatikti. Tarihte aktif rol alan insanları soylu ve avam olarak ikiye ayırma ve soyluları aldanmış, avam tabakayı ise muzaffer addetme alışkanlığı vardı. Bu nedenle eski materyalizme göre tarihi incelemenin eğitici bir rolü yoktu. Bizim için ise tarihsel bağlamda eski materyalizm kendini yalanlamış olur, çünkü işleyen ideal itici güçleri nihai sebepler olarak kabul etmiş ve esas yapılması gereken şey olan onların arkasında yatan itici güçlerin itici güçlerini anlamaya çalışmamıştır. Buradaki tutarsızlık ideal itici güçlerin kabulü değil, bu güçlerin incelenmesinde altlarında yatan harekete geçirici dürtülere inilmemesidir. Öte yandan özellikle Hegel’in temsil ettiği tarih felsefesine göre tarihte rol alan insanların görünüşte etki eden dürtüleri, katiyen tarihi olayların nihai sebepleri değildir; bu dürtülerin ardında keşfedilmesi gereken başka kuvvetler bulunur. Fakat tarih felsefesi bu kuvvetleri tarihin kendisinde aramak yerine dışarıdan, felsefi ideolojiden ithal eder. Hegel mesela, antik Yunanistan’ı kendi iç ilişkileriyle açıklamaktansa “güzel bireysellik formları”nı” incelemekten ve “sanat eserleri” yaratmaktan ibaret olduğunu savunur. Eski Yunanlar hakkında bu bağlamda hoş ve derin birçok laf eder, fakat bugün boş lakırdıdan öte olmayan böyle bir açıklamayla tatmin olmayı reddetmemiz kaçınılmazdır.

Bu demektir ki, bilinçli ya da bilinçsiz olarak -ki çoğunlukla bilinçsiz olarak- tarihte rol alan kişilerin eylemlerinin ardında yatan ve tarihteki esas etki eden kuvvet olan bir itici gücü incelememiz gerektiğinde, ne kadar büyük kitleleri, kalabalıkları hatta sınıfları peşinden sürükleyecek kadar yüce olsalar dahi bireylerin motivasyonlarına bakmamalıyız. Bu sürükleme saman alevi gibi kısa olmasa, tarihte büyük dönüşümler doğuran uzun vadeli bir süreç olsa bile fark etmez. Kitlelerin ve başlarındaki büyük adamlar dediğimiz liderlerin kafalarında açıkça veya gizlice, doğrudan veya ideolojik, hatta yüce bir şekilde bilinçli hedefler olarak yer alan harekete geçirici kuvvetleri ortaya çıkarmak, bütün olarak ve belirli zaman ve coğrafyalardaki haliyle tarihte hüküm süren yasaları kavramamızın tek yoludur. İnsanı harekete geçiren her şey önce kafasından geçmek zorundadır. Kafasında nasıl bir şekil alacağı ise büyük ölçüde koşullara bağlıdır. 1848’de Rhein’da yaptıkları gibi makineleri parçalamıyorlar diye işçilerin kapitalist makine endüstrisiyle barıştığını sanmamalıyız.

Her ne kadar birbirleri ve etkileri arasındaki komplike ve gizli ilişkiler yüzünden eskiden tarihteki bu itici güçleri incelemek imkansızdıysa da günümüzde artık bu ilişkiler şifreyi çözebileceğimiz kadar basite indirgendi. Yüksek ölçekli endüstrinin başlangıcından itibaren, yani en azından 1815’teki Avrupa’daki barıştan beri, İngiltere’deki herkes oradaki politik mücadelenin şu iki sınıfın üstünlük iddiasından kaynaklandığının farkındadır: Toprak sahibi aristokrasi ve burjuvazi (orta sınıf). Fransa’da da Bourbonlar’ın dönüşüyle aynı gerçek görüldü. Thierry’den Guisot’ya, Mignet’ye, Thiers’e, Restorasyon dönemi tarihçileri her yerde bundan Orta Çağ’dan bu yana Fransız tarihini anlamanın anahtar noktası olarak bahseder. Ayrıca 1830’dan beri emekçi sınıfı, proletarya, güç savaşında üçüncü bir taraf olarak tanındı. Koşullar öyle basit bir hal aldı ki bu üç büyük sınıfı ve en azından bu iki en gelişmiş ülkede bu sınıfların çıkar çatışmasının modern tarihin itici gücü olduğunu görmemek için kör olmak gerekir.

Peki bu sınıflar nasıl oluştu? Soylu, eski feodal toprakların sahibi sınıfın kökenini en azından ilk bakışta politik nedenlere bağlamak mümkün olsa da burjuvazi ve proletarya için bunu yapmak mümkün değildir. Bu iki büyük sınıfın oluşum ve gelişiminin safi ekonomik nedenlerden kaynaklandığını açık ve net görebiliriz. Nasıl toprak sahipleri ve burjuvazi arasındaki mücadele evvela ekonomik çıkarlardan, ardından da bir araç olarak politik güçten kaynaklanan bir sorunsa burjuvazi ve proletarya arasındaki mücadele için de durum budur. Burjuvazi de, proletarya da ekonomik koşullardaki, daha net olmak gerekirse üretim şeklindeki dönüşümün bir sonuçu olarak ortaya çıktı. Lonca zanaatkarlarından seri imalata, imalattan buharlı ve mekanik güç sayesinde büyük ölçekli üretime geçiş bu iki sınıfın yükselişine yol açtı. En başta iş bölümü ve bir üretim sürecinde birçok uzmanlaşmış işçi çalıştırma olan, burjuvazinin yürürlüğe koyduğu yeni üretim metotları ve bu metotların etkilediği ticari koşul ve gereksinimler, geçmişten gelen ve yasalarla korunan üretim metotlarıyla bir aşamada çelişmeye, yani loncalara tanınan ve diğer sayısız feodal düzenin toplumun geri kalanından esirgediği (ve imtiyazsız kitlenin sırtına bir yük daha bindiren) kişisel ve mahalli imtiyazlarla bağdaşmamaya başladı. Burjuvazinin temsil ettiği üretim düzeni feodal lordların ve lonca ustalarının temsil ettiği üretim düzenine karşı ayaklandı. Sonuç malumunuz; İngiltere’de adım adım, Fransa’da ise tek bir darbeyle feodal zincirler kırıldı. Almanya’da süreç hala devam etmektedir. Tıpkı gelişme sürecinde bir noktada seri imalatın feodal üretim düzeniyle çatışmaya başlaması gibi, büyük ölçekli üretim de şimdiden burjuvazinin onun yerine getirdiği üretim düzeniyle çatışmaya başladı. Bu üretim düzeni ve kapitalist üretim sisteminin kısıtlamaları tarafından eli kolu bağlanan endüstri, bir yandan geniş kitlelerin proleterleşmesine, bir yandan da bir yığın satılamayan ürün üretilmesine yol açmıştır. Absürt bir şekilde ikisi de bir diğerinin nedeni olan aşırı üretim ve kitlesel sefalet artık üretim güçlerinin üretim şeklindeki bir değişiklikle özgürleşmesini gerektirir.

En azından modern tarihte tüm mücadelelerin esasında bir sınıf mücadelesi ve tüm sınıf mücadelelerinin de kaçınılmaz olarak politik mücadele olmasından dolayı ihtiyaç duydukları politik kılıflara rağmen asıl neden her zaman ekonomik özgürleşme problemidir. Bu yüzden en azından bu örnekte devlet, politik düzen ikincil konumdayken sivil toplum, yani ekonomik ilişkiler katmanı, belirleyici etmendir. Hegel’in de saygı gösterdiği geleneksel anlayış, devleti belirleyici unsur, sivil toplumu ise onun belirlediği unsur olarak görür. Görünüş bu kanıyı destekler. Nasıl bir bireyin eylemlerinin ardındaki itici güçler önce beyninden geçmek ve iradeli hareketlere dönüşmek zorundaysa hangi sınıfın iktidarda olduğundan bağımsız olarak sivil bir toplumun tüm ihtiyaçları da önce devletin iradesinden geçmek zorundadır ki yasalar formunda genel bir geçerliliği olsun. Bu işin formalite olan, aşikar kısmıdır. Esas soru şudur: Hem bireyin hem de devletin sadece formalite olan bu iradesi neleri kapsar ve neyi kapsadığını belirleyen nedir? Neden irade de başka bir şey değildir? Bu konuya eğildiğimizde modern tarihte devletin iradesinin sivil toplumun değişen ihtiyaçlarıyla, fakat iktidardaki sınıfın da üretim olanakları ve ticari ilişkilerle belirlendiğini görürüz. Geniş üretim ve iletişim olanaklarıyla modern çağımızda bile devlet bağımsız gelişme gösteren bağımsız bir bölge değil de varlığı da gelişimi de son tahlilde toplum hayatındaki ekonomik koşullarla açıklanan bir bölge ise o halde bu, insanın materyal üretimini bugünkü kadar yardım almadan gerçekleştirdiği ve böyle bir üretimin insan için daha da büyük taleplerde bulunduğu eski zamanlar için daha da geçerliydi. Dev endüstrilerin ve tren yollarının devrinde bile devlet hala üretimi kontrol eden sınıfın ekonomik ihtiyaçlarının konsantre bir yansıması ise insanın ömrünün daha büyük bir yüzdesini materyal ihtiyaçlarını gidermek üzere harcadığı bir dönemde iyice öyle olsa gerekti. Bu yüzden de onlara bugünkünden çok daha bağımlıydı. Eski dönemlerin ayrıntılı bir incelemesi bu açıdan ciddi bir şekilde yapıldığı zaman bunun doğruluğu da açıkça görülecektir. Fakat tabii ki bunu burada yapamayız.

Eğer devlet ve kamu hukuku ekonomik ilişkiler tarafından belirleniyorsa normal bireyler arasındaki ekonomik ilişkileri uygun gören özel hukuk da öyledir. Fakat aldığı şekil değişiklik gösterebilir. İngiltere’de olduğu gibi genel ulusal gelişimle uyum içinde, eski feodal yasaları ana hatlarıyla koruyup onlara burjuva bir içerik kazandırılarak olabilir. Buna feodal bir sözcüğe burjuva bir anlam vermek olarak bakabiliriz. Batı kıta Avrupa’sında görüldüğü üzere, basit mal sahipleri arasındaki (alıcı ve satıcı, borçlu ve alacaklı, kontratlar, senetler vb.) tüm gerekli yasal ilişkileri üstün bir titizlikle ele alan, dünyanın ilk eşya üreten toplumunun yasası Roma hukuku da temel olarak alınabilir. Her halükarda küçük burjuva ve yarı feodal ağırlıklı bir sistemin iyiliği için hukuki uygulamalar (gelenek hukuku) aracılığıyla veya güya aydın, ahlaklı hukukçular yardımıyla özel bir medeni kanun oluşturulup toplumun seviyesine indirilebilir. Böyle bir medeni kanun hukuki açıdan baktığımızda da kötü bir örnek olacaktır (bkz: Prusya devlet hukuku). Fakat büyük bir burjuva devriminden sonra Code Civile gibi böyle klasik bir burjuva toplumu kanununun, Roma hukuku gibi temellendirilmesi mümkün olabilir. Yani eğer burjuvazinin kanunları sadece ekonomik hayat şartlarını hukuk bazında yansıtmakla yetiniyorsa bunu duruma göre iyi veya kötü bir şekilde yapabilirler.

Devlet insan üzerindeki başlıca ideolojik güçtür. Toplum kendisine müşterek çıkarlarını iç ve dış saldırılardan koruması için bir organ oluşturur. Bu organ devlet gücüdür. Oluşturulduğu gibi organ kendini toplumdan ayrıştırır ve belli bir sınıfın organı oldukça o sınıfın üzerine doğrudan otorite uygular. Ezilen sınıfın yöneten sınıfa açtığı savaş, en başta o sınıfın politik hegemonyasına açılmış gerekli bir politik savaş haline gelir. Bu politik mücadele ile ekonomik tabanı arasındaki bağlantının varlığı körelebilir veya bütünüyle kaybolabilir. Katılımcıları için olmasa bile tarihçiler için bu sık görülen bir durumdur. Roma cumhuriyetindeki iç çekişmeleri anlatanlar arasında bize son tahlilde esas sorunun kaynağının ne olduğunu söyleyen yalnızca Appian’dır: Toprak sahipleri.

Devlet bir kere toplamdan bağımsız bir güce dönüştü mü kendi ideolojisini üretir. Ekonomik olgularla bağın kaybolmasının suçu profesyonel politikacıların, kamu hukuku teorisyenlerinin ve özel hukukçularındır. Her koşulda ekonomik olguların onay almak için hukuki nedenlere ihtiyaç duyması yüzünden ve bunu yaparken dümen tüm mevcut hukuk sistemine verildiğinden hukuki yaklaşım sonuç olarak her şeyi ve ekonomik içeriği bir hiçe indirger. Kamu hukuku ve özel hukuk, her biri içindeki çelişkilerden kurtularak sistematik bir şekilde sunulabilen ve sunulması gereken birbirinden bağımsız iki bölge gibi değerlendirilir.

Materyal, ekonomik temelden iyice uzak daha yüksek ideolojiler felsefe ve din olarak ortaya çıkar. Burada zihinsel olan ve materyal varlık arasındaki ilişki iyice karmaşık hale gelir ve ara bağlantılarla iyice perdelenir. Fakat ilişki hala vardır. Nasıl 15. yüzyılın ortalarında başlayan Rönesans dönemi tamamen şehirlerin ve şehirlilerin ürünüydüyse onu takip eden yarı uyanmış felsefe de öyleydi. Yaptığı aslında küçük ve orta şehirlilerin büyük bir burjuvaziye büyümesine tekabül eden düşünceleri felsefi yolla dışa vurmaktı. Geçtiğimiz yüzyılın İngiliz ve Fransız politik ekonomist ve felsefecileri arasında bunu açıkça görebiliriz ve yukarıda da Hegel okuluna göre kanıtladık.

Buradan sonra kısaca dini ele alacağız, çünkü materyal dünyadan en uzak olan ve en yabancı görünen dindir. Dinler çok ilkel dönemlerde insanın kendi doğası ve etrafındaki doğayla ilgili hatalı ve basit düşüncelerinden meydana gelmiştir. Fakat her ideoloji ortaya çıktıktan sonra eldeki fikir materyali ile bağlantılı olarak gelişir ve bu materyali geliştirir; yoksa ideoloji olmaz, yani bağımsız varlıklar olarak kendi kanunlarına tabi düşünceler geliştirme işi. Son tahlilde kafasının içinde bu düşünce sürecinin gerçekleştiği insanların yaşadığı materyal hayat koşulları sürecin gidişatını belirler. İnsanlar bu gidişatın varacağı noktayı bilemez, çünkü o halde ideolojinin sonu olurdu. Bu orijinal dini kavramlar akraba topluluklar için ortaktır. Ne zaman ki bir grup ayrılır, o zaman her grubun tabi olduğu yaşam koşullarına göre farklılıklar görülür. Bir grup halk, özellikle Aryanlar (Hint-Avrupa da denen) için bu süreç karşılaştırmalı mitoloji sayesinde detaylı bir şekilde incelenebilir. Her insanın içinde yarattığı tanrı yerel bir tanrıydı ve insanların korumak üzere yerleştiği bölgenin sınırlarının dışına ulaşmıyordu. Sınırın öte tarafında ise başka tanrılar tartışılmaz egemenlerdi. Toplum var olduğu sürece onların hayal dünyasında var olabilir, toplum yok olduğunda onlar da yok olurdu. Ekonomik koşullarını burada incelememize gerek olmayan Roma İmparatorluğu eski milletlerin sonunu getirdi. Eski yerel tanrılar, yalnızca Roma şehri sınırları içine ait olan tanrılar dahil olmak üzere hepsi toza dönüştüler. Bir dünya dini aracılığıyla bir dünya imparatorluğunu sağlamlaştırma çabasını Roma tanrılarına adanan sunakların yanındaki yabancı tanrılardan ve onları bir nebze olsun saygıdeğer kılma çabalarından görebiliyoruz. Fakat yeni bir din imparatorluk fermanıyla oluşturulmaz. Yeni dünya dini olan Hristiyanlık o zamandan sessizce dünyaya gelmişti. Genel olarak Doğu, özel olarak Musevi teolojisi ve basitçe Yunan, özel olarak Stoacı felsefenin bir karışımıydı. Önce ilk başlarda nasıl bir şey olduğunu keşfedilmesi gerekti, çünkü bize ulaşan versiyonu İznik Konsili tarafından devlet dini olmak üzere adapte edilmiş halidir. Sadece iki yüz elli sene içinde devlet dini olması o zamanın koşullarına uygun bir din olduğunu ispat etmeye yeter. Orta Çağ’da benzer şekilde feodalizm Hristiyanlıkla el ele bir şekilde kilise gibi feodal hiyerarşisini oluşturarak yükseldi. Şehirliler zenginleşmeye başlayınca feodal Katolikliğe karşı ilk olarak şehirlerin altın çağını yaşadığı Güney Fransa’daki Albigenses’te ortaya çıkan sapkın Protestanlık yükselişe geçti.[4] Orta Çağ teolojiye felsefe, politika, hukuk gibi diğer tüm ideolojileri de atfetmiş ve bunları teolojinin alt başlıkları olarak görürdü. Böylelikle tüm sosyal ve politik akımı teolojik bir formla sınırladı. Kitlelerin duygularına din ve sadece ve sadece dinle cevap verildi. Bu nedenle kendi çıkarını savunmak isteyen herkesin bir rüzgar estirebilmek için dini bir kılıf bulması lazım oldu. Şehirlilerin başta mülksüz alt tabaka, günlük işçi ve hizmetkar gibi hiçbir sosyal sınıfa dahil olmayan ve proletaryanın tohumlarını atan bir grup muhtaçtan doğması gibi sapkınlık da kısa süre içinde ılımlı şehirliler ve devrimci alt tabaka olarak ikiye bölündü. Bu ikinciden şehirli sapkınlar bile iğreniyordu.

Protestan sapkınlığın kalıcılığı şehirlilerin önlenemez yükselişiyle el eleydi. Şehirliler yeterli güç elde ettiklerinde o zamana dek yerel ölçekte kalmış olan feodal aristokrasiye açtıkları savaş ulusal bir boyut kazanmaya başladı. Reform adı verdikleri ilk büyük adım Almanya’da atıldı. Şehirliler, kasabaların alt tabakaları, alt sınıf soylular ve köylülerden oluşan kalan isyankar sınıfların bayrağı altında toplanacak kadar güçlü ya da gelişmiş değillerdi. Başta asiller yenilgiye uğratıldı ve köylüler devrimci hareketin zirvesini oluşturan bir isyan başlattılar. Şehirler onları yarı yolda bıraktı ve devrim tüm çıkarı kendine toplayan seküler prenslerin savaşı haline geldi. Bundan sonra üç asır boyunca Almanya, tarihin sayfalarında diğer ülkelerden farklı bir hikaye yazdı. Fakat Almanya’nın Luther’i varsa, Fransa’nın da Calvin’i vardı. Tam bir Fransız zekasıyla reformun burjuva karakterini ön plana çıkararak kiliseyi yenileyip demoktratikleştirdi. Almanya’da Luther’in reformu yozlaşıp ülkeyi perişan ederken Kalvenist reform Cenova, Hollanda ve İskoçya’daki cumhuriyetçilerin sancağı oldu, Hollanda’yı İspanya ve Alman İmparatorluğu’ndan kurtardı ve İngiltere’de gerçekleşecek ikinci burjuva devrimi için gerekli ideolojik kostümü biçti. Kalvenizmin burjuvazinin çıkarlarını saklamak üzere büründüğü dini kılık olduğu kanıtlanması yüzünden, devrimin aristokrasi ve burjuvazi arasındaki anlaşmayla 1689’da sona ermesine kadar bir daha kabul görmedi. İngiltere’de devlet kilisesi, papanın yerini kralın aldığı Katolik versiyonundan farklı olarak Kalvenizm izleri taşıyan bir şekilde yeniden kuruldu. Eski kilise Katoliklerin Pazar gününü kutlar ve duygusuz Kalvenizstlerinkini kınardı. Yeni, burjuvalaşmış kilise ikinciyi tanıdı ki aynı uygulama bugün de İngiltere’de devam etmektedir. Fransa’da Kalvenist azınlık 1685’e kadar ezildi ve ya Katolikleştirildi ya da ülkeden sürüldü. Peki iyi giden ne vardı? O zamanlar özgür düşünür Pierre Bayle hareketliliğinin doruğundaydı ve 1694’te de Voltaire doğdu. XIV. Louis’nin zorba uygulamaları Fransız burjuvazisinin devrimini din dışı, safi politik arenada gerçekleşmesini kolaylaştırmaktan başka işe yaramadı, ki bu da gelişmiş bir burjuvazi için tek yoldu. Protestanların aksine özgür düşünürler ulusal toplantılarda yer aldılar. Böylece Hristiyanlık son aşamasına geldi. Herhangi bir progresif sınıfın hırslarının ideolojik maskesi olarak kullanılma imkanı kalmamıştı. Git gide sadece yönetici sınıfıyla kısıtlanıyordu. Onlar da Hristiyanlığı sadece bir yönetim şekli olarak ve alt sınıfları kısıtlamak amacıyla kullanıyorlardı. Dahası, her sınıf kendine uygun bir dini kullanıyordu: Toprak sahibi asilzadeler Katolik Jesuitismi veya muhafazakar Protestanlığı, liberal ve radikal burjuvazi içinse rasyonalizmi. Bu beyefendilerin kullandıkları dine gerçekten inanıp inanmadığının ise bir önemi yok.

Böylece görüyoruz ki, din bir kere oluştuğunda daima geleneksel yapıdadır ve ideolojinin her alanında gelenek büyük, muhafazakar bir kuvvettir. Fakat bu yapının geçirdiği dönüşümler sınıfsal ilişkilerden kaynaklanır. Yani bu değişimleri gerçekleştiren insanlar arasındaki ekonomik ilişkiler yüzünden. Şimdilik bu kadarı yeterli.

Yukarıda yazdıklarım yalnızca Marksist tarih anlayışının belki birkaç örnekle süslenmiş kabataslak bir özeti olabilir. Kanıt tarihin kendisinden elde edilmelidir ve bu bağlamda diğer yazıların konuyu yeterli bir biçimde işlediği söylenebilir. Bu anlayış, tıpkı diyalektik doğa anlayışının doğa felsefesini lüzumsuz ve olanaksız kılması gibi, felsefenin tarih alanındaki varlığını sona erdirir. Artık kafamızdan ilişkiler ağı uydurmak değil, olguları keşfetmek zamanıdır. Doğa ve tarihten kapı dışarı edilen felsefe için geri kalan ise kaldığı kadarıyla saf düşünce dünyasıdır: Düşünme sürecini kontrol eden yasaların teorisi, mantık ve diyalektik.

1848 devrimiyle eğitimli Almanya teoriye veda etmiş ve pratik alanına yönelmiştir. Elde üretime dayanan küçük üretim ve imalat güncel büyük ölçekli üretimin gölgesinde kalmıştır. Almanya tekrar dünya pazarında kendini göstermiştir. Yeni Küçük Alman İmparatorluğu zavallı devletlerin sistemiyle gelişimine taş koyan en az iki zırlak bahaneyi ortadan kaldırmıştır: Feodalizmin antikaları ve bürokratik idari sistem.[5] Spekülasyonun felsefecinin çalışma odasını terk edip borsaya taşındığı ölçüde, eğitimli Almanya da politik olarak en alçakgönüllü zamanlarının gururu olan teoriye duyduğu yatkınlığı terk etmiştir. Yerini sonucun uygulanabilir olup olmamasından ve polis otoritesinin hoşuna gidip gitmemesinden bağımsız saf bilimsel araştırma sevgisi almıştır. Resmi Alman doğal bilimi, evet doğru, bilhassa özelleşmiş araştırma konusunda en öndeki yerini almıştır. Fakat Amerikan dergisi Science bile belli olguların arasındaki korelasyonun keşfi ve yasa olarak genelleştirilmeleri alanındaki en önemli gelişmelerin eskiden olduğu gibi Almanya’da değil, İngiltere’de kaydedildiğini saptamaktadır. Felsefe de dahil olmak üzere tarihi bilimlerde ise teoriye yönelik o eski korkusuz heves, klasik felsefeyle birlikte tamamen yok olmuştur. Yerini ise budalaca bir dindarlık, en bayağı işler peşinde koşturan kariyer ve gelir kaygısı almıştır. Bu bilimlerin resmi temsilcileri, burjuvazinin ve mevcut düzenin aleni ideolojistleri haline gelmişlerdir, ancak ikisinin de açık bir şekilde emekçi sınıfının karşısında yer aldığı bir zamanda.

Teoriye olan Alman yatkınlığı sadece işçi sınıfında korunmuştur. Burada asla yok edilemez. Burada kariyer, para veya büyük başların koruması için endişelenen yoktur. Tam tersi, bilim ne kadar acımasız ve umursamazca ilerlerse işçilerin istek ve arzularıyla bir o kadar uyum içerisinde olur. Toplum tarihini anlamanın yolunun tarihteki çalışma sürecini incelemekten geçtiğini savunan yeni trend daha en baştan işçi sınıfının tercihi olmakla kendini belli etmiş ve orada ne aradığı ne de resmi bilimden beklediği bir yanıt bulmuştur. Alman işçi sınıfı, Alman klasik felsefesinin mirasçısıdır.

[1] Octavo: Standart ölçüdeki bir kağıdın sekize katlanmasıyla elde edilen kitap boyutu. [ç.n.]

[2] Alman İdeolojisi (1845)

[3] Burada kısa bir şahsı açıklama yapmam gerek. Son zamanlarda bu teorideki katkımla ilgili tekrar tekrar referanslar yapıldığı için burada birkaç kelime etmeden edemedim. Marx’la olan kırk senelik iş birliğimiz boyunca teorinin temelinde, özellikle geliştirilmesinde belli bir katkım olduğunu yadsıyamam. Fakat özellikle ekonomi ve tarih alanındaki temel prensipler ve hepsinden önemlisi son, tesirli anlatım Marx’ın eseridir. En azından belirli bazı alanlar haricindeki katkılarımı Marx bensiz de gayet başarılı bir şekilde yapabilirdi. Marx’ın yaptığını ise ben yapamazdım. Marx benden üstün, ileri görüşlüydü ve kalan hepimizden daha geniş ve hızlı düşünme yetisine sahipti. O bir dahiydi; diğerlerinin en iyisine bile ancak yetenekli denebilirdi. O olmasa teori bugünkü haline asla gelemezdi. Bu nedenle haklı olarak onun adını taşıyor.

[4] Albingenses: 12. ve 13. yüzyıllar boyunca Roma Katolik Kilisesi’ne karşı bir akım yürütmüş olan dini mezhep. İsmini Fransa’nın güneyindeki Albi kasabasından alır.

 

[5]  “Yeni Küçük Alman İmparatorluğu” tabiri 1871’de Prusya’ya karşı ayaklanan Avusturya hariç Alman İmparatorluğu için kullanılır.

 

Philip K. Dick – Tefsir

 

1200x630bb.jpg

 Çeviren ve Hazırlayanlar: Rafet Arslan, Deniz Cansever, Şenol Erdoğan

Tesfir’e Giriş İçin Flux

Philip Kindred Dick’in yazımı içinde 8000 sayfalık felsefi notlarından oluşan Tefsir; kuşkusuz çok önemli ve özgün bir bilişsel delta oluşturur. Tefsir; kendi içinde tüm felsefe, teoloji ve ezoterizm tarihinin/lügatinin damıtılmış bir örneğini sunan çetin bir metindir.

Metnin günümüz okuru için bir nebze anlaşılır hale gelmesi, bu çetin delta da düşünsel turlar atabilmesi adına birkaç noktanın altının çizilmesi gerekebilir.

Dick’in özgün terminolojisinde geçen “Tanrı” sözcüğünün çeşitliliğini kavramak için; temel felsefe, teoloji ve ezoterizm kuramlarına hâkim olmak gerekir. Okurun işini kolaylaştırmak en basit şekliyle Dick’in Düalist bir dünya görüşü olduğu söyleyebiliriz.

Kuşkusuz bu dünya görüşü; uzun ve oylumlu süreçlerin, derin düşünlerin, psikolojik karışıkların, kâbusların, yapay cennet tecrübelerinin ve deneyimlediği vizyonların sonucunda- menzil içinde oluşmuş kaotik ve parçalı bir bilincin eseridir.

Dick’in kabul ettiği şekliyle düalizm, net ve temel (karanlık/aydınlık) antagonist çelişkisiyle açıklanamaz. Bunun sebebi Dick’in Hint/Tibet metinlerini Gnostik bir süzgüden geçirmesidir. Şöyle ki; Gnostik hakikatte kozmik evrenin yaratıcısı ile maddi dünyanın yaratıcıları farklıdır.

Klasik Gnostik öğreti de kozmik evrenin, ruhların, Nur’un yaratıcısı dişil ilke Sophia olarak tarif edilir. Bunun farklı eril okumasında Işık Tanrısı ya da Hristiyan bir Gnostik okumasında Lord olarak da geçer. Dick Tefsir adlı günlüğün de bu tanımların hepsini daha açımlayarak kullanır.

Bu dünya görüşündeki karşıt kutup ise maddi evrenin, dünyanın ve insanın bedensel varlığının oluşmasına neden olan “mimar” ya da Demiurgos’tur. Dick’e ve Gnostik hakikate göre Demiurgos yarattığı alemin sorumluluğunu almaktan uzak, şaşkın, dejenere, eksik bir varlıktır.

Dick; Tefsir’in farklı bölümlerinde yan yana ve ayrı ayrı bu iki yaratıcıdan aynı anda bahseder. Okurun bu hususa dikkat etmesi, zaten günümüz tüketim toplumu bilinci için gayet “ağır” bu metni kavramak için elzemdir.

PKD; hayatının çeşitli dönemlerinde çeşitli mistik deneyler ya da vizyonlar deneyimlemiştir. Yazarın “2-3-74” olarak özetlediği vizyon hali, bahsettiğimiz bu deneyimler arasında hayatını en çok etkileyenidir. Bu deneyim ardından yukarı da bahsettiğimiz düalist evren görüşü Sophia/Işık Tanrısı, Mimar/ Demiurgos yanına güncel ve tamamen kendi tanımı olan VALİS’i eklemiştir.

Gnostik hakikat içinde Sophia uzaktaki(9. Boyut ya da gezegende ikamet eder) evlatlarına yardım etmek, onlara inayetini göstermek ister ama bunu başarması çok zordur. Bunun yanında ruhu yozlaşmış Demiurgos’un zaten böyle bir çabası yoktur. Yani aslında bu iki yaratıcı da insanı acımasız bir determinist bir akışa ya da kadere terk etmiştir. Demiurgos isteyerek, Sophia istemeyerek..

Bu noktada Dick teolojisinin özgün kısmı VALİS ya da başka bir söyleşiyle kozmik Yapay Zeka devreye girer. Determinist akışa karşı Dick, Spinozacı bir töz ile volontarist bir direniş çağrısı yapar. Pierre de Chardin’in çalışmalarında gösterdiği gibi insan iradesi ve eylemi bu kaderi dağıtabilir; amnezi hastalığından çıkıp yeniden kozmik “özne”ye kendini formatlayabilir ya da “post-human” basamağına çıkabilir. Bu mümkündür ve varoluş krizindeki insan türünün tek kurtuluşudur.

Dick hayatının neredeyse tamamını bu kozmik düğümü çözmeye adamıştır; bu noktada külliyatının ciddi bir bölümünü ve de özellikle de Tefsir metinlerini mesiyanik metinler olarak okumak doğru olur.

  1. K. Dick; 21. yüzyılın düşünen, şüphelenen, sorgulayan öznesinin ilk “net” prototipidir. Yeni Ortaçağ da “tür” hayatta kalacaksa, milyonlarca Dick uyanışına ihtiyaç var..

 

Rafet Arslan

 

 

 

Tefsir. Philip K. Dick’in gördüğü sanrıları ve felsefi düşüncelerini anlattığı yazılarından oluşan eser. 1992 yılında bir kısmı kitap haline getirilmiş ve 2000 yılında The Gospel According to Philip K. Dick –Philip Dick’in Gözüyle İncil adı altında belgeseli hazırlanmıştır.

Lawrence Sutin’in Hazırlık Notları:

 

Dick yazılarının, en azından görmek için gözleri olanlara varoluşun gösterdiği şüpheleri ve soruları açıkça kabul ederek okuyucularındaki ve kendisindeki bu kederi biraz azaltabildiğine inanır. Tefsir’de bunu şöyle anlatır:

 

Ben öyküler kurgulayan bir filozofum, bir roman yazarı değilim; benim öykü ve roman yazma yeteneğim anlayışımı açık seçik ifade etmek için kullandığım bir araçtır. Yazarlığımın esası sanat değil gerçektir. Böylelikle doğruları söylüyorum ama bunu eylem veya açıklama yoluyla bastırmak için bir şey yapamıyorum. Yine de bu, konuştuğum duygusal ve kederli kişiye yardım etmek gibi görünüyor. Yazılarımın yardımcı olduğu bu insanların içlerindeki ortak özellikleri galiba anlıyorum. Okurlarım; gerçekliğin esrarengiz ve akıldışı doğası ile ilgili imalarını anlatamayacaklar ve anlatamıyorlar, onlar için benim yazılarımın bütünü bu izahı zor gerçeklik ile ilgili uzun bir değerlendirme,  bütünleştirme, sunum, analiz, cevap ve kişisel tarihtir.

 

Okuyucularının ilgisini çekmeye devam eden bu “kişisel tarih”in bir özelliği 1974 yılının Şubat ve Mart aylarında (veya bu dönem için Dick’in kullandığı kısaltmayla “2-3-74[1]”te –bazen 3-74 olarak kullanacak) Dick’in bilincinden akan tuhaf ve zorlu düşler, hayaller ve seslerdir ve bunlar onun hayatının en temel -ve kelimenin tam anlamıyla anlaşılması güç- olaylarıdır. Bunlar Dick’in hayatındaki son üç roman olan ve hem eleştirel övgüler alan hem de geniş bir okuyucu kitlesi kazanmış Valis Üçlemesi’ne ilham vermiştir.  Bu üç romanda da Dick, Tanrı’nın (ya da alternatif isimler verdiğimizin ilahi varlığın) meçhul kaldığı ve belki de bilinmesinin imkânsız olduğu dünyevi bir âlemin ıstırabını ve entropik boşluğunu keşfeder. Ancak yine bu romanlarında Dick, ilahi bilginin; kiralarını ödemekte ve evliliklerini sürdürmekte sıkıntılar yaşayan, bocalama içindeki çağdaş insana bile belki de henüz bağışlanmadığı umudunu taşımaktadır. Bu romanlar ve Hıristiyanlığın ilk dönemlerindeki Gnostik düşünürlerin fikirleri arasında içeriğe ait çarpıcı bir benzerlik vardır. Üstelik Gnostik yazıtların eksiksiz çağdaş baskısı olan Nag Hammadi Kitaplığı’ndaki bir “Sonsöz” Dick’in (Jung, Herman Hesse ve Harold Bloom ile beraber) Gnostik inançların seçkin modern yorumcularından biri olduğunu belirtir.

 

Gördüğümüz gibi, felsefi ve ruhani sorular “Valis Üçlemesi” öncesinde bile Dick’in bilimkurgusal “alternatif” dünyalar ve “dünya dışı” zekâlar temellendirmelerini şekillendirmiştir. Ancak Dick yazarlık kariyerinin ilk yirmi yılında tutkulu bir şekilde uç sorular ortaya atan ama kişisel tecrübe temelinde varlığın daha üst kaynağı ile gerçek bir yüzleşmeden yoksun biri gibi görünmesine rağmen dikkatle sınırlandırılmış bir kişisel bakış açısı sunmuştur. 2-3-74’ten sonra, bu durum bir ölçüde değişmiştir. 2-3-74’teki olaylar serisinin karmaşık ve sarsıcı olması bir yana, Dick doğası itibariyle herhangi bir yaşamsal olay hakkında dahi basit bir sonuca ulaşmayı hedefleyen –hatta ulaşmak isteyen– biri değildi. Ancak tüm mücadeleleri süresince temel bir gerçek açıkça ortaya çıkmaktadır: 2-3-74 Dick’in yazarlığına ve düşünce adamlığına ruh sarsıcı bir ilham vermiştir. Bilimkurgu öykülerinin konularındaki çuvallamalar ve paradokslar ona –yirmi yıllık üretken bir keşfin ardından- basit eğlencelikler gibi gelmeye başlamıştır. Bundan Dick’in eğlendirmeyi sevmediği sonucunu çıkartamayız. Aksine eğlence bir yazar olarak onun başlıca ilgi alanlarından biriydi: Örneğin bilim kurgu üzerine yazılmış makalesinde bolca ispatlandığı gibi iyi bir bilim kurgu öyküsünün verdiği heyecanı severdi. Fakat karakterinin en güçlü taraflarından biri (ve safi eğlenceden metafizik bilmeceleri çıkartmak amatör uğraşlar veren çok sayıda yazardan Dick’i ayıran özelliği) cevapların sorular sormakta ısrar edenler tarafından bulunabildiğinden emin olmasıydı. Hayal gücü, zeka ve kararlılık galip gelebiliyordu. Ömrünün son yıllarında yeni bir arzusu vardı: bu aylarda başına gelenlerle ilgili gerçekleri öğrenmeye dair zorlayıcı bir ihtiyaç.

 

“2-3-74” özgün mistik tecrübelerin bir kanıtı mıydı yoksa “daha yüksek” (ya da basit bir dille “diğer” ) zeki türlerle bir irtibat hali miydi ya da meçhul kişiler tarafından zihnine yapılan bilinçli bir manipülasyonu veya psikotik semptomların tamamen kendine has bir şekilde ortaya çıkışı mıydı? Dick hem bu ihtimalleri hem de burada özetlenemeyecek kadar çok olan diğerlerini sekiz bin sayfalık Tefsir kitabında değerlendirmiştir. Tefsir büyük kısmı el yazısıyla yazılmış olan ve Dick’in 1982’deki ölümüne kadar sekiz yıl boyunca gece gündüz üzerinde çalıştığı bir günlüktü. Amacı 2-3-74’e dair tam anlamıyla memnuniyet duyduğu bir açıklama getirmekti; ancak bunu başaramadı. Tefsir, kimi zaman çılgın ve inatçı bir kayıt defteri gibidir: gece yarılarına kadar süren (Dick’in yaratıcı çalışmaları için tercih ettiği zaman dilimiydi) ve sekiz yıla mal olmuş coşku dolu bir günlük yazma süreci, hayattayken basımı konusunda isteğini dile getirmeyişi, son derece düzensiz karalamalarla sonuçlanabilmişti. Yine de, Tefsir Dick’in usta bir düşünür ve varoluşun gizli kalmış ihtimallerini gösteren etkileyici bir rehber olarak dik duruşunu kuvvetlendiren pasajlarla doludur.

 

Tarz ve içerik açısından Dick, kategorize edilmesi zor bir düşünce adamıdır. Onu “filozof” olarak adlandırabiliriz ve gerçekten de Dick bu sıfatın Yunancadaki bilgeliği seven ve yasak tanımayan sorgulamanın değerine samimiyetle inanan kişiyi anlatan orijinal anlamının hakkını vermektedir -ki bu da “metafiziksel” kavramının “anlamsız” sözcüğü ile eş anlamlı hale geldiği günümüzde ve çağımızda nadir bulunan bir özelliktir. Ancak pek çok okuyucu açısından günümüzün çağdaş felsefi analizlerinin gösterdiği sistematik katılık Dick’te yoktur.  Herhangi, bir felsefe ekolüyle bağı yoktur, deyim yerindeyse, Doğunun ve Batının bütün okullarının koridorlarında dolaşacak kadar kendini özgür hissetmektedir. Hiçbir önermeyi savunmaz, aksine önermeleri basitleştirir, her boyutunu keşfeder sonrada yoluna devam eder. Kesin cevaplar ortaya koyar –sayıları da oldukça fazladır- ve aralarında bir seçim yapamayacağını da itiraf eder. Özellikle Tefsir’de Dick bazen felsefe dışı sevincin heyecanlarına sürüklenirken diğer zamanlarda sayfalarda anlattığı umutsuzluk ürkütücüdür. Dick “filozof” kelimesinin günümüz kalıplarına hiç uymaz, o aslında veciz ifadeleri ve çağrışımcı yazıları –yani evrenin kendisi, doğası ve amacı hakkında dik başlı, parçalanmış imgelemleri- iki bin yıldan daha uzun bir süreden beri nihai metinsel analizlere direnen Sokrates öncesi filozoflara benzemektedir.

 

Eğer insan Dick’i “mistik” diye tanımlamaya kalkarsa benzer zorluklarla karşılaşır. Öncelikle, “mistik” terimi, teoloji literatüründeki standart kullanımı itibariyle ve günümüz tabiriyle Dick’in kesinlikle ilahi bir varlıkla temas kurduğunu ya da “Tanrıyı gördüğünü” ima etmektedir. Haliyle bu sonuç sağlam bir temele dayanmaz.  Dick, 2-3-74’te temas kurduğu şeyin Tanrı veya “psikoz” ya da “başka bir şey” olup olmadığına hiçbir zaman karar verememiştir. Belirsizlik Tefsir’in ana karakteridir. Dick’in imgelemlerinin katıksız acayipliği kendi itirafı olan “sinir harabiyeti” ile birleştiğinde bazı okuyucuları ve eleştirmenleri 2-3-74 sadece akıl hastalığının bir ürünü olarak görülebilir düşüncesine götürmektedir; ortaya konan teşhisler çeşitlidir. Özellikle Dick hayattayken onu pek çok kez tedavi eden psikiyatristler ve psikologlar onun zihinsel durumu konusunda geniş çaplı bir anlaşmazlık halindeyken (pek çoğu onu bir tür nevrotik diye sınıflandırmış ama en azından biri de Dick’i son derece normal bulmuştur)  Dick’in ölümünden sonra yapılan teşhisler de elbette son derece spekülatif olmak yazgısına mahkumdur. Böyle bir teşhisin zorluklarının yanı sıra, teşhislerin tedavi altında ve hayatta olan bir hastaya uygulandığında işe yaradığını ama ölmüş bir yazarın eldeki yazılarını basit bir sınıflandırmaya dahil etmek için kullanıldığında tuhaf bir biçimde indirgemeci hale geldiğini ifade eden bir başka düşünce de vardır. Gerçekten de, Dick’in yazılarındaki canlılığın ve karmaşıklığın –elbette okuyucularının ruhundaki etkilerinin- gerçek değerini veren bir psikiyatri terimi şimdiye dek bulunmamıştır. Dick’i dikkatle okumak onun “gerçeklik” kavramının doğası ile ilgili ortak varsayımlara ters düşen ama her ne kadar hayatının gerçekleri amatör analizciler tarafından bir kenara atılmış ve tanımlanmış çılgın bir adamın çalışmalarını gösterip zekice bir ahengi ve duygusal bir derinliği yine de muhafaza eden öngörülerine –korku dolu bir heyecan duyarak- eşlik etmek demektir. Eleştirmen Alexander Star; Dick ve çalışmasının etkisi arasındaki sınırı gayet makul bir ifadeyle tanımlamıştır: “Dick’in aklıselimliği sorgulanmaya açıktır. Ancak meslek yaşamı boyunca sadece bir bilim kurgu yazarında değil herhangi bir yazarda bile nadiren görülen kalitede çalışmalar yapmıştır. Bu yazılar eskimeye yüz tutmuş nesnel dünyanın, savaş sonrası oluşan varoşların enkazını; yani keskin bir tarihsel espri yeteneği ve araştırmacı bir ahlaki zekayı ve ilgiyi içerir.”

 

Dick ve çalışması ele alındığında, aklıselimliğin veya deliliğin kalıplaşmış iki taraflı tanımına odaklanmak çocukça bir basitleştirme olur. Tecrübe sahibinin kültürel ve kişisel şartlarının detaylı değerlendirilmesi eksik olduğunda; psikolojinin, antropoloji ve dinsel gelişim tarihinin ortak yapıları ilerledikçe “dinsel”, “şaman” ve psikotik” durumlar arasındaki keskin ayırımlar mümkün hatta faydalı hale gelir. Bu Dick’in “aydınlanmış” bir mistik olduğunu tartışmamak anlamına gelmez; bu sebeple Dick’in en güçlü özelliğinin cevaplar değil sorular olduğu özellikle hatırda tutulmalıdır. Onun fikirlerini bir tür “tarikat” için yem olarak görenler aslında şartlanmış düşünceye olan açlıklarını dile getirmektedir. Dick’in tecrübeleri, bu kitapta görüldüğü gibi, en çılgın kurgularında dahi altında yatan temel bir belirsizlik, inatçı bir muamma ve şüphecilik gösterir. Ancak, metafizik araştırmaları boyunca Dick’in izinden gitmek, yeni fikirlere açık bir düşünce tarzını koruyabilen okuyuculara kendine özgü eşsiz ödülünü de sunmaktadır.

 

Örneğin, Dick’in 2-3-74’ündeki temel unsurlardan biri de Yunan estetiklerinin Parthenon gibi yapılarında görülen ve o kültürdeki kusursuz mimari oranlamayı gösteren Altın Oran’ın bir görünümünü içeren “fosfen(phosphene) grafikler” imgeleridir (yhn: Fosfen, Altın Oran’ın matematiği 3. Göz ile görüşün ilmidir. Bu menzile girenler için “fosfen” mistik uyanışa eşlik eden ışık imgelemleri yani nur’lardır. bkz: PKD, Albemuth Özgür Radyo ). Bu dönem boyunca, on üçüncü yüzyılda yaşayan ve doğada belli başlı bazı deniz kabuklarında, yapraklarda ve kaya oluşumlarında görülen spiral formlardaki yaygın yapısal benzerliği açıklamak için logaritma serisini kullanan Pisa’lı matematikçi Leonardo Fibonacci’den adını alan Fibonacci logaritma serileri Dick’in ilgisini çekmeye başlamıştır. Bundan sonra gelen araştırma kasırga rüzgârlarının dönüşündeki ve DNA çift sarmalındaki benzerliğe hatta fraktal matematiğin ve bilgisayar görüntülemenin altında yatan teoremlerine genişletilmiştir. Dick, Altın Üçgen ve Fibonacci serilerinin fosfen grafikler tarafından açığa çıkarılan arketiplerin yorumlanmasında kilit konumda olduğuna inanıyordu; bu fikirler Tefsir’de çok sık görülmektedir. Ayrıca bu konular; Dick’in Valis romanının ve “Bu Dünyanın Kötü Olduğunu Düşünüyorsanız Bir de Diğerlerine Bakın” başlıklı konuşmasının en belirgin özelliğidir. Bununla beraber, şüpheci okuyucunun bunları tamamen saçmalık olduğuna kanaat getirip hepsini baştan savma olarak değerlendirmesi muhtemeldir.

 

Ancak, fosfen grafiklerin şaman imgelemleri ve dünya dinlerindeki yaygın etkisini antropolog Michael Ripinsky-Naxon’un özetlediği haliyle bir düşünelim:

 

“Beynin ve retinanın sinir ağı içinde bir yerlerde içsel bir sezgiyi veya ışıklar saçan imgelemleri harekete geçiren bir fenomen (fosfenler) güdülenir ve bu fenomen de şaman ve mistik inanış ustaları arasında karşılaşılan imgelemlere dair nesnel, fiziksel

bir çerçevenin temelini meydana getiriyor olabilir… Sinirler tarafından uyarılan fosfen

 

şekillerin kültür ötesi özelliğini inceleyen Carl G. Jung, belli bazı arketip sembollerin bu türden ışıltılı biçimlere dair kişisel tecrübelerden kaynaklanmış olabileceğini fikrine öncülük etmiştir… Van Gogh bir akıl hastanesinde yaptığı neredeyse hayali son dönem tablolarında iki ile dört yaş arasındaki deneyimsiz çocukların boya kalemi çizimlerine benzeyen fosfen motifler sergilemiştir. Bekleneceği gibi, antik ve Aborjin kültürlerinde karşılaşılan çok sayıdaki motif de fosfene benzeri özellikler göstermektedir.”

 

Ripinsky-Naxon spiralin ilkörnek sembolü üzerinde özellikle düşünmeye devam eder:

 

“Eğer… spiralin ilkörnek motif ve şematik temsillerini labirent olarak tanımlarsak, bu anlayış motifin Öbür Dünya, mağara, türbe, Yüce Ana’nın rahmi kavramlarına yönelen bilinmeyen köken noktasını sembolize etmek için neden kullanıldığını açıklar. Türbe, daha önce belirtildiği gibi, enerjisi ve doğurgan cinselliği spiral unsuru aracılığıyla taşınan Yüce Ana’nın vücudunun yansıması şeklinde inşa edilirdi.”

 

Bu konuda, Dick’in Altın Üçgen, Tanrıça Afrodit, ya da Yüce Ana’nın cinsel yapısı imgelemi aracılığıyla gördüğüne inandığı dikkate alınmalıdır (bkz. “Bu Dünyanın Kötü Olduğunu Düşünüyorsanız” …). Felsefi ve psikolojik açıdan Yüce Ana’nın Dick için taşıdığı önem konusunda okuyucu “Android ve İnsan[2]” makalesini inceleyebilir.

 

Yine burada da amaç Dick’in adına onun ilham dolu bir kahin hatta –daha da önemlisi- “aklıselim” bir insan olduğunu savunmaya çalışmak değildir (çünkü Philip K. Dick’in akıllı veya deli olduğunu gösteren muhtemel bir “kanıt” yoktur). Aksine, okuyucuyu etiketlere karşı çıkmaya,  bizzat metinlerde ifade edilen fikirler üzerinde düşünmeye ve önceden hazırlanmış tanılama etiketleri dikkate alınmadığında yararlı ve önemli hale geleni bu yazılardan çekip çıkartmaya yönelik bir davettir. İnanma veya inanmayı akılda tutarak Dick’in metafizikle ilgili yazılarını okuma eğilimini bir kenara bırakmaları konusunda okuyucuya ısrar bile edilebilir. Yazılarında da açıkça görüldüğü gibi Dick’in okuyucuyla ilgili anlamlı sayılabilecek bir inandırıcılık eğilimi olmamıştır. Dick’in beli konularda kendilerini ikna etmeye çalışıp çalışmadığına kafa yormayı reddeden okuyucular daha detaylı bir keşif için yazarın geleceği kapsayan bir dizi yolu aydınlattığını anlayabilir. Dick’in Tefsir’deki temel kavramların özünü açıklama yollarını aradığı 1978 tarihli “Kozmogoni ve Kozmoloji[3]” başlıklı makalesinde olduğu gibi Dick’in ortaya koyduğu ihtimallerde güzellik ve düşsel yoğunluk vardır. Tartışılan ilahi yapı kendisinin gerçek yaratıcı olduğuna dair belleğini yitiren ve dünyevi alemin kontrolünü kör ve bilgisiz bir Demiurgos’a[4] veya “insan elinden çıkmış bir şeye” terk eden erdemli bir Tanrı’nın (Gnostiklerin Bilgi Kuramına yakın) benzeridir. Bu “insan elinden çıkmış şey” (Gnostik Arkhonların[5] benzeri) bütün insanları kendi saplantılı esareti altında tutar ve Tanrı bile buna karşı mücadele etmek zorundadır.

 

Dick’in bu ruhani bakış açısının bütün ihtimallerini planlarken Dick’in özgürlüğünü geri kazanmak için asırlar boyunca kendi yaratımları arasında dolaşmak zorunda kalan yeryüzüne mahkum edilmiş, unutkan bir tanrının akıldan çıkmayan ibretlik öyküsünü yaratmak için bir kurgu ustasının yazınsal yeteneğini nasıl kullandığını inceleyelim:

 

“O (Yaratıcı) neden tüm bu işleri başına açtığını artık hatırlamamaktadır. Kendi yarattığı şeye esir olmak, onun tarafından kandırılmak, baskıya uğramak ve sonunda öldürülmek için kendi kendine izin verdi. O, yani yaşam, artık mekanik olanın insafına kalmış bir halde. Hizmetkar efendi, efendi de hizmetkar oldu. Ya efendi bunun nasıl ve neden olduğuna dair anılarını isteyerek unutmuş veya anıları uşağı tarafından yok edilmiş. Ancak her iki durumda da o artık kendi yarattığı şeyin kurbanıdır.

 

Ancak yaratılan ona binlerce yıl içinde acı vererek aşamalar halinde kim ve ne olduğunu hatırlamayı öğretiyor. Efendi olan hizmetkâr efendisinin kayıp anılarını hatırlamasına ve böylece gerçek kimliğini bulmasına çalışıyor.

 

Yaratılan, tanrının onu kandırmak için değil ama kendi hafızasını tazelemek için kendisinin ortaya çıkardığını ileri sürebilir. Ancak belki de yaratılan isyan etmiş ve görevini yapmamış olabilir. Onu cehalete terk ediyor…

 

Yaratılana karşı savaş vermek, ona başkaldırmak gerekir. O zaman hafıza tazelenecektir. Bu, yaratılan (hizmetkâr) tarafından esir edilen Tanrının (Urgrund[6]) bir parçasıdır; şimdi de bu parçayı –ya da parçaları- elinde rehin tutuyor. Bu meşru efendinin bölük pörçük parçalarına karşı nasıl da merhametsiz davranıyor! Ne zaman değişecek?

 

Parçalar hatırlayıp yerine konduğu zaman. İlk önce onlar uyanmalı ve geri dönmeli.”

 

Eğer tüm bunlar okuyucuya spekülatif bir kurgu gibi geliyorsa, Dick’in yukarıda ifade ettiği fikirleri ile David Bohm gibi son derece saygın kuantum fizikçileri tarafından öne sürülen kozmolojik teoriler arasında doğrudan bir paralellik olduğunu fark etmek hala çok rahatsız edici olabilir. Michael Talbot, Dick’in ileri sürdüğü Urgrund/yaratılan zıtlığına dikkat çekici derecede benzeyen kozmosun “kapalı” ve “açık” düzeni ile ilgili Bohm’un bakış açısının bir özetini The Holographic Universe’de sunar:

 

“Bohm’a göre bilinç ve öz arasındaki aşikâr ayrılık bir yanılsamadır, nesnelerin ve ardışık zamanın açık dünyasında göz önüne serildikten sonra ortaya çıkan yapay bir nesnedir. Eğer, kapalı olanda, yani her şeyin kaynaklandığı zeminde bilinç ve öz arasında bir fark yoksa gerçekliğin bu derin bağlantının izleriyle terk edilmiş olabildiğini düşünmek alışılmadık bir şey değildir. Fizikçi F. David Peat bu sebeple eşzamanlılıkların gerçekliğin dokusunda “kusurlar”, yani doğanın temelini oluşturan engin ve bölünmez düzenin bir anlık kısa bir görüntüsünü bize sunan anlık çatlaklar olduğuna inanmaktadır… Peat’e göre bir eşzamanlılık[7] tecrübe ettiğimizde, asış tecrübesini yaşadığımız şey “bir an için doğru düzeninde çalışan,  toplumu ve doğayı her yönüyle aşan, gittikçe artan zekanın kurallarını geçerek yaratıcılığın kendisindeki bilincin ve özün geçmişteki kaynağına ulaşan insan zihnidir”

 

Dick kuantum fiziği teorilerinde uzman sayılmazdı, buna rağmen bu alandaki çalışmaları düzensiz de olsa okurdu. “Uyuşturucular, Halüsinasyonlar ve Gerçeği Arayış[8]” makalesinin de gösterdiği gibi Dick fizikçi Wolfgang Pauli (kendisi bu teorinin formülünü oluştururken C.G. Jung ile bir arada çalışmıştır) tarafından ortaya atılan eşzamanlılık fikriyle özellikle ilgilenmiştir. Ancak, Tefsir ve Dick’in diğer kişisel yazılarında yola çıktığımızda,  Dick’in gerek kurgusal gerekse kurgu dışı yazıları ile kuantum fiziğinin bugünkü öngörüleri arasındaki temel paralellikleri salt okumaya bağlı değil de daha çok Dick’in kuantum fizikçilerinin bulgurlarıyla eşzamanlıymış gibi görünen deneysel uğraşına bağlı gelişmiş görünmektedir. Örneğin 1977 tarihli “Bu Dünyanın Kötü Olduğunu Düşünüyorsanız Bir de Diğerlerine Bakın” konuşmasında, Dick’in 2-3-74 tecrübelerine dayanarak “Acaba hep birlikte içindeki yapay nesnelerin ve yaratıkların aslında meçhul kalmaya kararlı bir zihinsel hareketin ürünü olduğu, yapay bir dünyanın, bir sahnenin, bir tür lazer hologramın içinde mi oturuyoruz?” diye sorduğunu görürüz.

 

Dick’in kurgularının daha önce bilinmeyeni açığa vuran bir içerik bulduğu tek alan kuantum fiziği değildir. Dick’in pek çok romanında ve öyküsünde kullandığı ve kurgu dışı yazılarında da ısrarla açığa çıkarılan “simulakr” konsepti üzerinde düşünülebilir. Esas itibariyle, “taklitler” -orijinal ile eşitlenen temel çelişki olarak görülen statüsüne rağmen- bizim “sıradan” veya müşterek gerçekliğimizi şaşırtıcı biçimde kopya ettiği (hatta onun yerine geçmekle tehdit ettiği) için kesinlikle önem kazanan tamamen yeni bir ontolojik kategoridir. Bu nedenle, “taklitler” bilimkurgu öykülerindeki basit bir aksesuar değildir –buna rağmen Dick bunu şaşırtıcı bir reaksiyon unsuru gibi kullanmıştır- ama aynı zamanda dünyamızın mekanik ve simulacra[9] tarafından istilası hakkında bir yorumdur.

 


 

Tefsir’den Seçmeler

Seçmelerin hepsi burada ilk defa yayımlanıyor. Seçmelerin ikisinin başlıkları Dick tarafından verildi—Tefsir’in bütününde ender olan bir durum. “Tarihi Modelleri, Özellikle Gnostisizm ve Hıristiyanlığınkileri Güncelleyen Yeni Model bir Gerçekliğin Taslak Özeti” (1977) Dick ve arkadaşı San Francisco’lu yazar K. W. Jeter’in ortak çalışması olarak sunuldu. Jeter’in hatırladığına göre fikirler aralarındaki konuşmalar sırasında ortaya çıkarken, yazma işi sadece Dick’e ait. 8000 sayfayı bulan Tefsir içinde yer alan “Ultra Gizli (Kriptik) Doktrin: Dünya’nın Büyük Teosofi Sisteminin Gizli Anlamı, İlk Kez Açıkça Ortaya Konuluyor”  başlığıyla dikkat çeken uzun bir Tefsir kaydı. Makale benzeri yapısı ve daktilo edilmiş olması nedeniyle çoğu Tefsir kaydına göre atipik. Dick’in diğer bir önemli metni “Kozmogoni ve Kozmoloji” (1978) gibi büyük ihtimalle bulguların bir özeti olarak düşünülmüştü. Dick başlık konusunda ciddi miydi? Büyük ihtimalle: Evet. Aynı zamanda Gerçeği anlama çabalarını alaya mı alıyordu? Kesinlikle. Tefsir serbest bir çalışma, bir kişinin hayatın en büyük ve en kafa karıştırıcı konuları üzerine en derin (ve sürekli değişen) düşüncelerinin dışavurumuna adanmış gecelik bir günlüğün olması gerektiği gibi. Dikkatli seçimler işe yarıyor, çünkü içinde birçok tekrar, yazarın hayatındaki geçmiş kriz anları ile ilgili çok fazla kaygı, birçok boşa atış, sık sık titizlik ve asabiyet krizleri var. Ancak Tefsir’in imkansız derecede imkanlı dünyalarda uçuşu çarpıcı.

 

 

 

 

 

 

 

 

Tefsir’den (c. 1975)

 

Dünyamızın mimarı hizmetkârımız kılığında bize yardım etmek ve bizim için emek sarfetmek için buraya geldi. Onu birçok kez gördük ama kimse onu tanımadı; belki görüntüsü çirkin ama kalbi iyi. Belki bazen buraya geldiğinde kendi özünü, tanrısal gücünü unutmuş oluyor, gerçek doğasının ve hatırlasa bize neler yapabileceğinin farkında olmadan bizim için çalışıyor. Bir kere bu özürlü ve hasta şeyin bizim yaratıcımız olduğunun farkına varsak hayal kırıklığına uğrardık. Onu reddeder ve küçümserdik, ama o bize olan nezaketinden burada olduğunda kimliğini gizliyor.

 

Bundan görülebilir ki botumuzun burnunu hisseden ve yolun dışına, kenarına tekmelediğimiz şey pekala bizim Tanrımız olabilir; sadece gözlerinde acıyı, çok iyi bildiği o eski mi eski acıyı göstererek hiç karşılık vermese de. Buna rağmen onu bir kenara atsak da bizim için çalışmasına izin veriyoruz, bunu kabul ediyoruz. İşlerini, bize sunduklarını kabul ederken, varlığına ise vuruyoruz tekmeyi. Kendini gösterebilirdi ama o zaman arzuladığımız tanrı illüzyonumuzu bozardı. Ama o şeytan gibi kötü görünmüyor, sadece gösterişsiz. Değersiz. Çok büyük yapma ve yargılama gücü olmasına rağmen akıllı değil. Parlak bir Tanrı değil o. Çoğu zaman, ona sataşıldığında bunun sadece küçümseme değil fiziksel acı da verdiğini bilmeyecek kadar aptal. Bu kadar çirkin, hor görülüp, aşağılanıp, eziyet edilip ve sonunda idam edilip, parlayarak ve şekil değiştirmiş olarak geri döndü; kurtarıcımız, İsa (ondan önce İknaton, Zarathustra vs. Hefestus [veya Hephaestus]). Döndüğünde O’nu olduğu gibi gördük – bu, dış görünüşü değil; parıltısını, aslını- Işık gibi. Işık Tanrısı burada mütevazi ve sade bir kabuğa bürünmüş. (boynu bükük, çalışan bir böceğin metamorfozu gibi.)

 

BK Romanı: V.A.L.İ.S (Büyük Aktif Yaşayan Akıl Sistemi) olarak Hefestus.[10]

 

Dünya Aya Sofya[11] gibi inşa edilmekte olan, yaşayan bir organizma, hazır olduğunda Tanrının aniden gelip yaşamaya başlayacağı bir tapınak. O yaratıcı, mimar. İşçiler/zanaatkârlar/sanatçılar: Biz ve Kutsal Ruh. İdeal Logos/formu: İsa, ulaşılması gereken. Bir kere görünen ve sonra çaba harcanıp ulaşılması gereken, zamanı gelince Mimar (Yaratıcı), Kutsal Ruh ve İdealin Bir olacağı ve içlerinde küçük parçalar olarak bizi de barındıracağı model. Yaratıcı: zamanı geçti. Kutsal Ruh: zamanı. İsa: zamanı tamamlandı. Kutsal Ruh bizi O’na doğru yönlendiriyor. Gücü başlangıçta Yaratıcı sağlıyor. Güç/Eylem/Yön amaca doğru.

 


 

c.1976

İsa’nın (Kozmosun Lordu olarak) astral (gezegensel) determinizm zaferi; sadece deterministik, gelişigüzel, düşünmeyen bir kör şans veya kader mekanizmasının yerini, düşünen bir kozmosun parçası olma rolünün alması ile bizim için bugün daha iyi ifade edilir. Bu yüzden bu yeni “vücut” veya organizmanın özellikleri birimiz tarafından algılanabilse, doğanın deterministik düzenine sızan kozmik büyüklüğe, bilgeliğe, kapsama ve güce sahip yaşayan bir yaratık olarak görünürdü.  Bu, Valis veya Zebra’yı gördüğümde tam olarak gördüğüm şeydi. O halde deterministik “astral” mekanizmanın yaşayan bir vücuda ya da kimliğe dönüşmesi sürecinin oldukça ilerlemiş olduğu aşikar. O zaman benim gördüğüm kozmik İsa’dan başka bir şey değildi. Doğal (gündelik) süreçler değişmeyen dış görünümlerinin altında, bir yere kadar, belirleyici bir yere kadar amaçlı, bilinçli ve yararlı, ve tutarlı bir planı gerçekleştirmek için organize edilmiş. Bunun açıkça görünümü en üst vahiy?. Örneğin 3-74 insanlık tarihinde kritik etki yaptı. “Kalan her şey dünyaya ikinci geliş içindir, bir başka deyişle maskenin düşmesi, Tanrının Bilgeliğinin burada açıkça ortaya çıkması için, herkes onun farkına varsın ve kabul etsin diye. Belki benim gördüğüm bir önizlemeydi, ve sonunda herkes benim gördüğüm gibi, benim 3-74’te gördüğümü görecek. O sadece evreni yönetmeyecek, O evren olacak. O zaman benim gördüğüm şu anda burada bulunan görünmez Varlığın kıyametiydi (açığa vurumu). Bu noktada hala bir kıyamete ihtiyaç var çünkü Varlık hala gizli. Tüm KP, Sovyet meselesinin hayatımdaki rolü, benim için, İsa’nın müdahalesi ile kırdığı, deterministik gücün “astral”iydi. 3-74’te İsa’nın beni o anda ölmeye programlayan jenerik kodlamaya engel olduğu söylenebilir mi? Bunun (genetik kodlama), (astral) determinizmin en az bir özelliği için modern bir terim olduğu? Gen-havuzu (DNA) hafızam ateşlendi – açıldı, onu biliyorum. Ve ölmeye (kardiyovasküler sorunlar yüzünden) en azından içsel olarak programlandığıma oldukça eminim. Aynı zamanda durdurduğu ölümcül bazı dışsal faktörler de olabilir. Bu, eskilerin “sublunar”, “gezegensel” veya “astral” etkiler dedikleri şey için modern bir model. Bu benim uzun dönem (gen havuzu) hafızama erişilmesini açıklayabilir; tüm sistem açıldı. Bunun daha önce olduğu yönündeki hissim (Xerox mektubu) bu tür genetik programlamanın karmamsı özelliğini gösteriyor. Bunun için teolojik teknik terim Tanrının Lütfu. Ama Tanrı’nın Lütfu’nun değerini takdir edebilmek için, tüm deterministik yapı anlaşılmalı, büyüklüğü –ve üzerimizdeki gücü—kavranmalı. Bu hemen her şeyi kapsayan, bu yaşam boyunca çok az şeyin kurtulabildiği muazzam bir sistem.

 

18 Mart 1978’deki tecrübemin Tanrı veya Kutsal Ruh’tan ziyade tam anlamıyla İsa ile ilgili oluşunu belirleyen kısmı bahar gündönümünde oluşu, ve en önemlisi İsa ile özdeşleşen Büyülü Çanlar veya “Paskalya”nın sesiydi. Sebebi Kutsal Ruh’tu ve Tanrının Krallığını, Tanrının varlığı ile birlikte gösteriyordu. Kendimi içinde bulduğum gövde –Corpus Christi[12] idi, başı İsa diğer kısımları biz cemaatten oluşan mistik vücut. Bu aynı zamanda Tanrısal Bilgelik ve Kral (yönetmek için gelen)’a ait olan kısımlardı. Bu yüzden geçen gün “Kralın bir parçasıyım” diye düşündüm.  Koloseliler 1:13’[13]e ya da o bölüm her ne ise ona [1:13-14]  [14]bakınız, İsa evrenin yaratıcısı (Pantokrator) ve lordu. Bu yüzden etrafımdaki objelerin (sokağın) dönüşümünü farkettiğimde haz duydum; doğru yoldaydım: İsa’nın görünmez (normal olarak) vücudu. Bilge ama güçsüz Yaşlı Mandarin Kral ile ilgili rüya. Bu Tanrı ile İsa’yı karşıtlaştırıyor, rüya bu farklılığı açıklamak içindi (Üçleme doktrinine bakınız).[15] Bu gücü olan bir kralın görüntüsü değil, daha ziyade bilge ama gücü olmayan bir kralın, İsa’nın rüyasıydı.

 

Buna rağmen Spinoza evrenin canlı olduğu, her yerde var olan Tanrının fiziksel uzantıya sahip olduğu, zihin, madde ve enerjinin onun varlığının üç özelliği veya modu olduğu Tanrı kavramında haklıydı… Benim için sorun yok, ben bir Teslisçiyim. Sadece kendimi Tanrı’nınkinden ziyade İsa’nın mistik vücudunun içinde, onun bir parçası olarak bulduğumu söylemek daha isabetli olur. İncil’in metninden de böyle bir mistik vücut bulunduğunu biliyoruz (Koloseliler, supra[16]). Radikal teoloji gerekmeyecek, sadece bu bilgi yeterli. Birisi “İsa bizler gibi bir insandı” dediğinde bunu mantıksız bulmama şaşırmamalı. Aynı zamanda kendimi Pierre Teilhard de Chardin[17]‘in “plazmatik” İsa (Corpus Christi) konseptine yakın bulmama da şaşmamalı. Son fosfen tecrübemin Altın Dikdörtgen veya sütunlu antre olmasının sebebi de bu olabilir. “Yol benim”. ICC[18]’nin Yeni Ahit’in eksik olduğu konusunda haklı olduğu görülüyor. Vaftiz edilirsin. Ruh sana gelir. Sonra? Sonra kendini Paul’un Koloseliler’de bahsettiği mistik vücut Corpus Christi’nin parçası olarak tecrübe edersin. İsa’yla, onun yeniden doğmuş ışık-vücuduyla tekrar birleşmiş olarak. Onun içine alınmış olarak (bu Parousia’yla, Tanrının Krallığının dünyaya gelmesiyle aynı şey değil). Bu “sırların sırrı” idi ve Romalılar onları öldürüp sözlü geleneği yok ettikten sonra unutuldu. İnsan İsa ile yine konuşabilir (veya Tanrısal Bilgelik ile, bakınız Spinoza). “Mistik Corpus Christi”nin bir parçası olmak ile Tanrının vücudunun bir parçası olmak arasında önemli bulduğum bir fark, birincisinin safi mistik bir algı olması, eğer doğru algılanırsa her şeyin gerçekte buna ait olması; bu, önemli olmasına rağmen bir zihin yükselmesi. Ama diğerine, deyim yerindeyse “davetiyesiz girilmez” ve sadece “cemaate” ait. O algıdan fazlası, (tahminimce) herkesin paylaşmadığı bir deneyim. Belki de diğerinden daha değerli olmasının sebebi bu; bunun anlamı “Tanrının Bilgeliğini” sadece görmediğim, aynı zamanda deyim yerindeyse O’nun (İsa) mistik vücuduna katılmak için onun kulluğuna alındığım anlamına geliyor, dahası, birincisi sadece olanı söylüyor, tek bir kişi değil herkes içeri buyur ediliyor. İnsan yargılanmıyor ve peşinden gidilmiyor. Ama ben ismimin yazılı olduğu “otel kayıt defteri”ni gördüm. Ben yargılandım, bunu hissettim. Ve sanırım şimdi Corpus Christi’ye getirildim. Bunun yanında, her yerde var olan bir Tanrı algılamak, evrenin onun soması [Yunanca: vücut] olması, bunun arkasında Akıl da olması—bu ölümden sonra yaşam için hiçbir temel oluşturmuyor, ne ona yakın ne o yönde, hâlbuki mistik Corpus Christi oluşturuyor. Bu yeniden doğuş gerçeğinin bir örneği, diğeri değil; diğeri de gözden çıkarılmamalı, Tanrı gerçeğini ve teolojik amacı gösterdiği için çok önemli. Birincisi daha kişisel. Silahlı şövalyeler tarafından temsil edilen gizli örgütten aldığımı(?) düşünmemin sebebi bu olmalı… bir başka deyişle Tapınak Şövalyeleri. Ve tecrübemin içeriği: Bana spesifik olarak Hıristiyan kardeşliğinin Roma’yı devirmeleri gösterildi, şimdi. Biz mahkumların dış duvarların orada at sırtındaki zırhlı şövalyeler tarafından taşınması. Parçaları biz, başı o olan “İsa’nın mistik vücudu”—bu, safi mistik her yerde var olan Tanrı algısı ile tamamen insan bilgeliği (gnostik, AMORC, Roma Katolik vs.) kardeşliği arasında durmak, kaynağa ilişkin orta yol bir konsept olurdu. Baş kutsal (theos), parçalar insan topluluğundan. Varlığı aslında burada (şimdi), dünyamızın içinde ve üzerinde, toplumumuzun arasında, değişikler yapıyor (insan eliyle koparılmayan ve heykele fırlatılan kaya, Daniel’daki gibi). (Ve duydum, hypnogogically, “Kralın parçasıyım”).

 

Haç halinde şekillendirilmiş palmiye ağaçları. Palmiyeler Hıristiyanlıkta Kutsal Toprakların bir sembolüdür, o zaman 2-75’te gördüğüm(Dick’in sanrıları) Kutsal Toprakların bir hayaliydi. Ben ona gitmedim (seyahat), o bana geldi. Ben zaten aylar önce BALIK[19] sembolünde bir palmiye görüyordum (Afrika Korps’un palmiye amblemi gibi[20]). Hacı işareti, belki. In hoc signo, vs. [In hoc signo vinces: Bu işarette fethedeceğiz]. Burada yine özellikle Hıristiyanlığın sembollerini görüyoruz, Tanrının kendisinin (ayrılmış olarak) değil. Ayrıca Kutsal Topraklarda Roma tarzı kubbeli bir bina. Sacred Other’in “eski yaşamından” bir hatıra? Beyaz Kardeşliğin (vs.) buluştuğu bir bina? Bunu görmemin önemi şu olabilir: Arayışım bitti. Gideceğim yere vardım, yolculuğum sona erdi. (Ve hemen sonra Tanrısal Bilgeliğin zihnimdeki sesi azalarak kesildi. Bir tam yıl, bahar gündönümünden bahar gündönümüne, belli ki sona erdi. Hepsi bir arama ve bulma olarak görülmeli (çeşitli romanlarımda sunulan arayışa bakınız).

 


 

c.1976

Yaşayan bir hayvanım ölmekte olan.

–PKD

 

  1. Yunanlılar gerçekliğin gizlendiğini düşünürlerdi (dokos tarafından [Yunanca: aldatmaca] örn. Parmenides[21]).

 

  1. Hintliler gerçekliğin gizlendiğini düşünürler (bizim oluşturduğumuz, Kali[22]’nin de döndürdüğü Maya[23] tarafından) (Heinrich Zimmer’e [ünlü Hindolog] de bakınız).

 

 

  1. Kalvin bizim köreltilmiş olduğumuzu, bir zamanlar orada olanı görebildiğimizi ama cezalandırıldığımızı düşünür (bu biraz Empedokles ve Castaneda’ya, genel olarak şamanizmle ve gizemli dinlerle benzeşiyor, örn. Dionysos).

 

  1. Augustine Tanrının Şehri ve Dünya Şehrinin bizim için şimdi ayırt edilemez olması için birbirlerine karıştığını kabul eder, ama Parousia’da ikisi ayrılacaktır (duyularımıza).[24]

 

 

  1. Zerdüşt gibi düşünüyordu. İyi. (Ehrimen ve Ahura-Mazda, aydınlık ve karanlık birleşmiş, ama Kıyamet Gününde görülebilir şekilde ayrılacaklar[25]).

 

 

  1. Bir kez dış görünüşü gördüm, sonra kısaca (beş gün) algıladığım nesneleri asimile ettim ve sonra algıladığım sıradan dış görünüşe döndüm, gerçekliğin “yansımasına” (Platon, Paul vs.). Tecrübem kanıtlıyor ki gördüğümüz tüm görüntüler sadece “cilalı metal bir tavanın altından yansımalar” doğru, sonraki şüpheli olmakla birlikte. Görmedim; sonra gördüm, sonra tekrar görmedim (tam Paul[26]’un söylediği gibi). Neden birinci? Neden ikinci? Neden birincinin dönüşü? Teilhard’ın ileri doğru evrimsel bir adım görüşü? Ya da anamnez[27], kaybedilen becerilerin yeniden kazanılması (Kalvin)? Moebius şeridi?[28]

Değişim (Dionysos, metamorfoz vs.) gerçek mi? Heraklitus/İsa Teilhard. Yoksa değişmeme (Apollo, şifacılar) mi gerçek? Parmenides, Jahweh

Amaç arayışın kendisi mi (söylendiği gibi)?

Gollancz konuşmam [“İnsan, Android ve Makine” (1976)][29] delice ama gerçek. Ve entelektüel olarak daha fazla biliyordum, o zamandan beri okuduklarım bunu destekledi. Deli, eserin kıssadan hissesini anlatıyor. Eğer kendimizi kandırıyorsak, neden?

 

Eğer başka biri/bir şey bizi kandırıyorsa, neden ve aynı zamanda kim? Wach auf! [Uyan!] Brahma rahibi. Rüya görüyor, ve şimdi uyanıyor, veya uyanıktı uykuya dalıyor; ben uyanmakta olduğunu düşünüyorum. Yunan filozofların evren organizması: Uyanır ve görür. Hücreler, bir Büyük Beyin oluşturan. Bir kovandaki arılar. Şimdi farkındalığa yükseliyor. Neyin? Kendisinin mi? Cevaplar yok sadece gizemler var (sorular değil: sırlar. Kutsal sırlar, bize açıklanmayan. Kim tarafından? Uyandığımda, o beş gün, değişim gerçekti: bir süreç. Kozmogenesis/evrenin oluşması (Teilhard). İleri. Omega.

 


 

Tarihi Modelleri, Özellikle Gnostisizm ve Hıristiyanlığınkileri Güncelleyen Yeni Model bir Gerçekliğin Taslak Özeti (1977)

 

Şunu söylemek doğru olur:  Bilgisayara benzer düşünen bir sistem içinde hafıza sarmalları (tecrübe etme yeteneği olan DNA taşıyıcıları) gibi görünüyoruz. Çünkü binlerce yıllık deneysel bilgiyi (kanaat, ruhani bilgi) doğru olarak kayıt edip depolamamıza ve her birimizin diğer yaşam formlarından bir şekilde farklı bir birikimi olmasına rağmen, hafızanın geri getirilmesinde bir aksaklık—bir başarısızlık—var. Belli altdevremizdeki sorun burada yatar.

 

Ruhani bilgi yoluyla “kurtuluş”—daha doğrusu anamnez  (unutkanlığın kayboluşu)—her birimiz için bireysel önemi olmasına rağmen (algıda, kimlikte, kavramada, anlamada, ölümsüzlüğü de içeren dünya deneyimleri ve öz tecrübelerde bir kuantum sıçraması) sistemin (yapı) bütünü için daha öte ve gerçekten büyük öneme sahip, çünkü bu hatıralar onun ve genel işleyişi için gerekli ve değerli.

 

Bu nedenle tüm bunları kapsayan benlik-onarım sürecinde:

 

-altçemberi (dünya) lineer ve ortogonal zaman değişimleri (olaylar dizisi) ile yeniden inşa etmek

-bunun yanında, içimizdeki bloke olmuş nöral (hafıza) birimleri uyarmak

-ve orada olanların uyarımını sağlayıp geri getirebilmek için toplu ve bireysel olarak sürekli sinyal vermek (beynimizin, mesajların parçalarını anlamlı bütünlükler olarak birleştiren sağ lobu tarafından bilinçdışı bileşenleriyle kabul edilen kısmı).

 

O zaman tesadüfi ruhani bilgi, asıl içeriği bize özel —zaten orada olan mesajların (açıklamalar) önündeki engelleri kaldırmayı içeriyor (öğrenmenin hatırlamanın bir formu olduğu ilk kez Platon tarafından gözlemlenmiş). Eskiler,  Hıristiyanlığın ilk zamanlarını da içeren Grekoromen gizemli dinlerinde büyük ölçüde kullanılan, asıl olarak kişilere verdiği iyileştirici (onarıcı) hislerle harekete geçirme ve geri getirmeyi tetikleyecek tekniklere (ayinler ve törenler) sahiptiler. Ancak Gnostikler ve Mani inanışının Ana Tanrı’nın Kendisi olarak adlandırdıkları şeyin ontolojik değerini doğru olarak gördüler (bir başka deyişle toplam varlık).

PHILIP K. DICK

  1. W. JETER

12/7/77

SANTA ANA, CALIFORNIA

(Not: Zerdüşt, Mani, Buda ve İlyas gibi “Aydınlanmış” ruhani liderler varlığın toplam bilgeliğinin alıcıları olarak kabul edilebilirken, İsa bu bilgisayarımsı varlığın bir terminali gibi görünüyor ve bu durumda onu temsil etmiyordu, oydu. Burada oydu, “onun bir mikroformundan ibaretti”nin yerini tutuyor).


 

c.1977 kağıtlarının arasında bulunan 1972 sonlarından bir mektup

 

Neredeyse kendimden ibaret bir entrikanın içten bir aracı (oyuncağı) oldum.

 

İşte; John Birch Topluluğu[30] bu ülkeyi içtenlikle John Birch Topluluğundan kurtarmaya çalışıyor—kendisinden.

Prototip: Pooh ve Piglet ağacın etrafından Woozle’ın ayak izlerini takip edip duruyorlar. Hep daha fazlası var.

 

Kendi evimi havaya uçurdum ve bunu yaptığımı unuttum. Ama kendim, yaptığımı neden unuttum? Böylece gerçekte bir düşmanım olduğunu düşünecek ve paranoyak, bir başka ifadeyle deli olduğum gerçeği ile yüzleşmek zorunda kalmayacaktım. Kendimi aklımın yerinde olduğuna ikna edebilmek için evimi havaya uçurdum. Bu kadar sıkıntıya girmeyi göze alacak biri gerçekten deli olmalı. Bu yüzden peşimde birilerinin olduğunu hayal ettiğimi düşünenler evimin havaya uçurulduğunu görür görmez, şüphelendiklerinden çok daha paranoyak olduğumu anladılar. Benimle ilgili paranoyak şüpheleri şimdi çok daha büyük. Benimle ilgili paranoid şüphelerini hissediyorum.

 

Neden her şey kıt? Çünkü herkes stokluyor. Neden herkes stokluyor? Çünkü her şey kıt. Hepimiz birbirimizden kuşkuluyuz, her birimiz ne olduğunu kestirmeye, yani kimin yaptığını anlamaya çalışıyoruz. Düşmanımız kim? Neler olduğunu anlayamadığımız gerçeği beyinlerimizi aşırı yüklüyor, zihinlerimizi fazla çalıştırıyor; çabuk eskiyoruz, yoruluyoruz ve aklımız karışıyor. Ve hala düşmanımızı tespit edemiyoruz. Aklımız karışık olduğu için verimsiz hareket etmeye başlıyoruz, bu yüzden davranışlarımız kararsız hale geliyor. Kararsız davranışlarımızı fark edenler neyin peşinde olduğumuzu merak ediyorlar. Aslında bir şey yaptığımız yok, sadece başkalarının neyin peşinde olduğu sorunuyla yanıp kül oluyoruz, çünkü çeşitli davranışları gittikçe daha da şaşırtıcı bir hal alıyor. Her birimiz diğerlerinin ne yaptığını bildiğini zannediyoruz. Onların hepsi de bizim ne yaptığımızı bildiğimizi sanıyor. Bilmiyoruz. Bize soruyorlar, Ne yapıyorsun? Bilmediğimiz için tutarlı bir açıklama yapamıyoruz, ama tutarlı bir açıklama yapmaktaki başarısızlığımız onları yalan söylediğimize inandırıyor, ve yalan söylüyor olmamızın tek sebebi gerçekten yaptığımız şeyin saklanması gerektiği olmalı. Bu, korkularını ve güvensizliklerini güçlendiriyor ve sorgulamayı koyulaştırıyorlar. Yanlış önerme, Sen ne yaptığını biliyor olmalısın ve eğer bana söylemezsen, benim onaylamayacağım, canımı yakmak için bana doğrultulmuş bir şeyi saklamak için yalan söylüyor olmalısın. Her kişi, onların neler olduğunu bildiği yanılgısıyla kendisi kadar aklı karışık diğerlerini sorgulayarak, zamanını boşa harcıyor ve kendini yorarak daha da kafası karışmış olarak buluyor. Hiçbir şey olduğu yok ve kimse ne olduğunu bilmiyor. Kimse artık hiçbir şey anlamadığı ve eve gitmek istediği gerçeğinden başka bir şey gizlemiyor.


 

c.1977

“Gerçeklikler, aynı zamanda gerçeğin bir bölümünü oluşturan daha büyük bir olasılıklar denizinden çekilir.” Bu, gerçekliğin yanlış kabul edilen olasılıklar karşısında doğru olduğu anlamına gelmez; sadece gerçekliğin daha doğru olduğu anlamına gelir; olasılıklar daha az gerçektir ama gerçektir. Bu, ortaya çıkış prensibini, bir şeyin nasıl var olduğunu içerir. Bu bir derece meselesi, ya o-ya da o değil. Muhtemelen bir olasılığı seçen ve onu gerçeklik(aktüalite) yapan, insan aklının gerçekliği -bu daha büyük olasılık denizi-   üzerindeki baskı. Daha olası olarak değerlendirip gerçekliği seçen o. Ya da ince bir etkileşim, duyarlı akılla büyük deniz arasında bir geri bildirim: Bir olasılık diğer birçoğu arasında daha belirgin hale gelene kadar baskı uygulanıyor ve baskının o olasılığı daha güçlü hale gelmesi için seçmesine yol açıyor. Gerçeklik, sadece forma ve şekle sahip olan ayırt edilebilen belirli bir olasılık. Gerçekleştirme bir anlamlandırma?(geştalt) süreci, ve anlamlandırma birincil olarak insan aklında meydana geliyor. Akıl belirli olaylara ve şeylere olmaları için, diğerlerine olmamaları için hafif ve devamlı baskı uyguluyor; gerçekliği, zayıf ama hep var olan ve sonuçta etkili yerçekim dalgalarına benzer bir alan ile doğrudan şekillendiriyor. İnsan zihninin uyguladığı baskı olmadan hiçbir şeyin gerçekleştirilmesi olmazdı, sadece birbirleriyle çelişen ama yanyana olan yarı-formlar yığını formunda var olan olasılıklar ve yarı gerçeklikler denizi olurdu. Gerçek zaman ve uzay olmadan.

 


 

c.1978

Anamnez yoluyla zamanda geriye gidebilir, dönüp karmanızı yakabilir veya sökebilir, daha yüksek bir halde (evre) yeniden doğabilirsiniz—ama bunun hepsi psikolojik içsel bir süreç mi? Öyle olmalı; Tessa [2-3-74[31] deneyimlerinde Dick ile yaşayan eşi] c.M.S.70’deki Roma’yı görmedi. Ama ben, dışımda gerçekliği modüle eden Valis’i gördüm. Ah; ama o bir projeksiyondu (Jung). Projeksiyon Magdeburg yarımkürelerini [32]açıklıyor. Kendimin dışında gördüğüm kendi aklımdı. Filogenetik (kolektif) bilinçaltına seyahat ettim. Tanrının bununla bir ilgisi yoktu. Doğru mu?

Öyleyse zaman içinde gelen ve intikam makinesini kandırıp size karşı ayrıntıların hesabını saklayan elçiye ne demeli? Elçi bilinçaltının bir modeli mi? Ve YZ sesi [Yapay Zeka sesi—Dick’in 1974-1975’te sık sık ve daha sonra ölümüne kadar aralıklı olarak duyduğu uyku öncesi sese verdiği isim]; o benim ruhum mu?

 

 


 

c.1978

Ona sahibim, şu cüretkar teoriyi ileri sürüyorum. İmparatorluk ve düşmanı arasındaki diyalektik karşıt etkileşimden, Valis yaratıldı, kosmos olarak Valis. Savaş Valis’in yerine oturup kendi somasını (vücut) oluşturduğu parçalar yığınını—hep daha yeni ve farklı—sağlıyor. Valis bu çekişmenin amacı ve sonucu; deyim yerindeyse çekişme enkaz—kaos—yaratıyor ve bu, eğer kendini tamamlayacak, büyümeye devam edecekse Valis’in hammaddesi.

 

Bu Empedokles’in savaşın gerçekliğin temeli olduğu, karşıt çekişmenin gerçekliğin varolması için gerekli olduğu teorisi ile uyuşuyor. Valis bu savaşın ortasında meydana geliyor, bir kaza veya yan ürün olarak değil, nihai amaç olarak; savaş vesile ve Valis son. Bu yüzden tek tür gerçeklik—diyalektik savaş—dengeli kusursuz bir yapıya, güzelliklerin ahenkli uyumuna sebep oluyor. Burada Valis’i gördüm.

Valis bana bildirilen sonu gelmez diyalektikten doğuyor. Diyalektiğin evrenin bir formu, Valis’in bir başka formu olduğunu söyleyebilirim ve ontojenik dünyamızda ikisini de görmüyoruz. Bu yüzden tarih vesile ve Valis amaç—en azından Valis için; savaştan yağma yapabilir! Savaş bu amaçla ortaya çıkmamış olabilir. Valis bu savaşcı diyalektiği kullanıyor. Vay.

O zaman Valis tarihin amacı. Kutsal (filogenetik) tarih: gözler önüne serilen tarih, Musevilikteki gibi.

 

O zaman Valis ne? Neden Kozmik İsa, Omega Noktası. Teilhard de Chardin’in yazılarının hiçbirini okumamama rağmen ne hakkında yazdığını gördüm. Bunun Valis olduğuna eminim, Paul’un mektuplarını okumam beni şimdiden yarı ikna etti. Bu onu destekliyor. Tarihin amacı… ve bu süreçte aktif olan, zamanın sonundan geriye doğru çalışarak, onları azizler ve peygamberlere dönüştürmek için iyi insanların içine giren Paraklite[33].

 


 

c.1978

İkinci yüzyılın Gnostik Hıristiyanları inançtan ziyade sadece özel bir bilgi vahyinin insanı kurtarabileceğine inanırlardı. Bu vahyin içeriği ampirik olarak kavranamaz veya önceden çıkarılamazdı. Bu ruhani bilgiyi çok değerli kabul ettikleri için gizli kalmalıydı. İşte ruhani vahyin on temel prensibi:

 

  1. Bu dünyanın yaratıcısı kaçıktır.

 

  1. Dünya göründüğü gibi değildir, içindeki kötülüğü saklamak için, yanıltıcı bir örtü onu ve yaratıcısı deli ilahı perdeler.

 

  1. Başka bir Tanrının daha iyi krallığı, vardır ve bütün çabalarımız da a) oraya dönmeye b) onu buraya getirmeye doğru yöneltilmelidir.

 

  1. Asıl hayatlarımız binlerce yıl geriye uzanmaktadır ve yıldızlardaki kökenimiz hatırlatılabilir.

 

  1. Her birimizin bizi uyandırmak için bize el uzatan, ilahi bir “düşmemiş” eşi vardır. Diğer kişilik özgün uyanan benliktir; şu anda sahip olduğumuz ise uyumaktadır ve talidir. Bizler gerçekten uyumaktayız ve iyi bir Tanrı gibi gizlenmiş tehlikeli bir büyücünün, kaçık yaratıcı ilahın ellerindeyiz. Bu dünyadaki sevimsizlik, kötülük ve acı, gerçek şu ki bu çıldırmış yaratıcı tarafından kontrol edilen belirleyici bir hapishanedir. Hayatın başlarında bizi isteyerek gerçeklik prensibiyle ayıran ve deyim yerindeyse isteyerek hayale uykuya yatırandır.

 

  1. Hayali hapishane dünyasından huzurlu krallığa geçebilirsiniz; eğer Gerçek İyi Tanrı sizi Kendi inayetine alır ve size gerçekliği Kendi gözlerinden görmenize izin verirse.

 

  1. İsa, vahiy almak yerine, verdi; takipçilerine hala hayattayken krallığa nasıl girileceğini öğretti. Diğer gizem dinleri sadece unutuşu (amnesis) dile getirirken: onun bilgisi, burada değil “diğer krallıkta” “diğer zamanda”. O buraya gelmesine vesile olur ve Yegâne İyi Tanrının (i.e. Logos) yaşayan temsilcisidir.

 

  1. Muhtemelen gerçek, gizli Hıristiyan kilisesi hala mevcuttur; epeydir yeraltındadır, yaşayan İsa’nın Bedeni de (Corpus Christi) onun başı ya da yöneticisi olarak, onun üyeleri içine soğurulmuştur. Ona katılımları vasıtasıyla muhtemelen büyük, görünürde büyülü güçlere sahiptirler.

 

  1. “İki zaman” (iyi ve kötü) ve “iki krallık” (iyi ve kötü) olan ayırım birdenbire iyi zamanın burada galip gelmesiyle; halen görünmez krallık ayrılır ve peyda olarak son bulacaktır. Zamanı bilemeyiz.

 

  1. Bu zaman periyodu boyunca hangi güce, bu dünyanın çıldırmış yaratıcı hakimine ya da Tek İyi Tanrı ve İsa yoluyla bildiğimiz onun krallığına, bağlılığımızı verdiğimize göre yargılanarak eleme köprüsündeyiz.

 

Gnostik Hıristiyanlığın bu on prensibini bilmek, hastalığa davetiyle çıkarmaktır.[34]

 

 

 

 

c.1978

Tanrının çoklu formları olduğumuz ve anamnez (veya bazen mistik bağlantı) yoluyla geri kazanabileceğimiz hafızamız, kimliğimiz ve doğaüstü güçlerimizi (beceriler) gönüllü olarak kaybederek ve isteyerek bu hapis dünyaya indiğimiz inancı, Batı’da bilinen en radikal dini görüşlerden biridir. Ama bu bilinir. Büyük Küfür olarak kabul edilir: Genesis’de ve Adem ile Havva’nın ilk kitabında bahsedilen orijinal günahın kopyası. Kibrimiz ve arzumuz (ortodoksluğun bize söylediği) yüzünden ilk düşüşümüz, sürgünümüz ve cezamız, bahçedeki evimizden alınıp bu hapse konmamız uygun görüldü. “Bize eşit—benzer—olmak istiyorlar” dedi Elohim, ve bizi aşağı fırlattı. Yine de bu “Büyük Şeytani Küfür”ün doğru olduğuna inanmam için sebebim var.

 

Birincisi biz gönüllü olarak buradayız. Günah işlemedik ve cezalandırılmadık; inmeyi seçtik. Neden? Bozulmasını —en alt boyutunun batmasını — durdurmak için tanrısal olanı yaratılışın en alt katına kaynaştırmak için. Bu evrenin yaratılışındaki çok eski bir krize işaret ediyor. İkinci form yin (karanlık, deterministik) parçası ışıktan ya da birinci formdan veya Yang’den ayrılıyordu.

Sıradan terimlerle, cennet (üst boyut) ve dünya (alt boyut) ayrılıyor, alttaki yaşamları birinci (üstteki) eşlerinden uzağa taşıyordu (bu Ana Tanrı’nın Yang ve Yin olarak iki yarıya ayrılması olarak görülebilir, alt form evrenin Tanrının zaman ve uzaydaki fiziksel ifadesi olması ile). Çözüm tanrısal olanın (Yang, birinci form, ışık) alt boyutu aşağı doğru takip etmesi, içine işlemesi ve böylece kozmosu tekrar bir bütün olarak birleştirmesiydi.

 

Bunu yapmak için ışığın elementleri (eski terimle kıvılcımları) karanlık krallığa, durağan hapis dünyaya doğru ilerledi; böylece parlak doğalarından, hafızalarından, kimliklerinden, beceri ve güçlerinden sıyrıldılar (sıyrılacaklarını biliyorlardı). Karanlık krallığın gerçek olduğu yanılsamasının hakimiyetine girdiler (ki üst boyuttan ayrıldığı zaman gerçek değil, başka tabirle şu anda yaşadığımız dünya aslında yok). Orada baş büyücünün, yaratıcı rolüne bürünmüş karanlık alemin (ışık tanrısından, gerçek yaratıcıdan, diğer yarısından haberi olmayabilecek) lordunun tutsakları olarak yaşadılar. Ama ışık tanrısı ve onun çoklu formları, gökten inen(işgal eden) kıvılcımlar, uyuşturulmuş ve zehirlenmiş ışık kıvılcımlarına gerçek doğalarını ve misyonlarını (ve evin gerçek kaynağını) hatırlatmak için karanlık boyuta kurnazca ipuçları yerleştirdiler.

 

Şu anda alt boyutta ve onun tutsağı olan üst boyutun unutkan kıvılcımları, bu kriptik ipuçları ile karşılaşınca güçlerini ve becerilerini geri kazanarak üst boyut ve ışık tanrısı ile tekrar bağlantı kurarlar; onlar ışık tanrısının çoğul formları, onun gizlice alt boyutu işgal etme yolu. Işık tanrısı şu anda batmakta olan alt boyutta kritik istasyonlara yerleşti ve onun her iki boyuttan oluşan bütünlüğe tekrar birleşmesini başlattı. Çöküş sona erer; baş büyücü otonomisini kaybetti ve pasif kısmı olarak Ana Tanrı’nın Yang kısmına karıştı, ve bir kez daha Yang veya aktif (yaratıcı) ışık tanrısı tarafından yönetilen ve şimdi ona alıcı Yin (karanlık) tarafının yardım ettiği tek bir evren var. Tanrısal olanlar bir kez daha tüm seviyelerde kazandı; hapishane parçalandı ve büyük, ışık dolu bahçe krallık tüm varlıkların evi haline geldi.  Şimdi bütünleşen, eşit olarak Yin ve Yang’den oluşan bu varlıkları ben homoplasmates(homoanagram) olarak adlandırıyorum. Yin kısmı ev (sadece şimdi kendimizi içinde bildiğimiz gibi) ve ışık veya Yang kısmı ise plasmate-anagram veya enerji kısmı (fiziksele karşı). Böylece yenilenmiş ve tamamlanan makrokozmosu yansıtan yenilenmiş ve tamamlanmış mikrokozmoslara ulaşıldı. Diğer türlü gerçek dışı olan alt boyuta gerçeklik açıklandı ve üst boyut maddesel dünyaya fiziksel olarak uzanıyor. Ana Tanrı’nın bütünlüğü tekrar sağlandı; ahenk içinde işleyen iki yarı; ve ezeli ayrılık (veya kriz) çözüldü—iyileşti.

 

Bu, Zerdüştlük, Brahmanizm, Gnostisizm, Taoizm, Hermes Trismegistus’un mikro-makrokozmozu ve diğer gizem dinlerinden oluşan, Ortodoks Hıristiyanlığı pek fazla içermeyen bir görüş. Çoğul formlu mikrokıvılcımlar, karanlık boyutta zaman ve uzay içinde geniş olarak yayılmış tek bir mistik vücudu oluşturan, ama bir şekilde o da Tanrı veya ışık tanrısı olan tek bir ruha sahip çoğul mesihler veya İsalar kabul edilir ise, Hıristiyanlık da bu görüşe eklenebilir.

 

Yukarıdaki kozmolojiyi tekrar tekrar okudum ve içinde yanlışlık bulmadım. Doğrusu hayrete düştüm. Bir anlamda akozmik, ve kesinlike Gnostik, ama Taocu üstyazım değişik ve hoş; Taocu üstyazım onu geleneksel dualist dinlerin kusurlarından ve hatalarından kurtarıyor. Ahlaki (“iyi”ye karşı “kötü”) bakışlar yerine epistemolojik (“gerçeğe” karşı “gerçek dışı, benim anlayabildiğim gibi) açıları vurguluyor. Alt boyut yozlaşmış veya kötü veya bir şekilde isyan ettiği için batmıyor, sayfadaki hexagramda gösterildiği gibi, Yang’ın doğası yükselmek iken Yin’in doğası batmak. Sokrates’ten öncekiler (ve “Timeaus”da Platon) bunun farkındaydılar; savuran pervane ve vortex kavramı modeli. Yang bütünlüğü korumak için Yin’i asimile etmek zorunda; diğer bir deyişle doğal yükselme eğiliminden vazgeçmeli ve alçalmalı. Yin’in yükselmesini bekleyemez çünkü Yin zeki değil; doğal eğilimlerinde taviz verip ona doğal gelmeyeni yapması gerektiğini anlayan sadece noos. Yin deyim yerindeyse kalın, düşüncesiz, noos [akıl] değil soma [vücut]; noos ve soma (veya ruh ve soma) bütün evren organizmasını oluşturuyorlar. Yin’in boyutuna inmek Yang’ın gözüyle parlak veya bilge doğasıyla yapması gerektiğini anladığı bir fedakârlık; ama acı çekerek büyük bir bedel ödüyor: hafıza, kimlik, beceri ve kabiliyetlerin kaybolması: Yin boyutunda gerçekten Yin’miş gibi saklanan, hatta bunu unutacak noktaya gelen (hatırlatılıncaya kadar) sahte yine dönüşüyor. Bu gerçek dışı yoğun Yin boyutunda Yang kalıntıları olarak yüzleştiğimiz acı bu: Burası bizim evimiz değil. Burada kurtarma amacıyla, gerekli bir amaçla kendi doğamızı ihlal eden, yabancılaşmış ve yalnız gönüllü sürgünleriz. Yin bunu anlamazdı, anamnez başlayana kadar sıkıntılarımız içinde biz de sebebi anlamayız. Sonunda bize açıklanacak; bu sırada biz silik olarak hatırladığımız ama derinde hissettiğimiz gerçek evimiz için can atıyoruz. Bu yüzden de cezalandırıldığımızı sanıyoruz; öyle hissediyoruz günah işlediğimizi varsayma hatasına düşüyoruz.

 

Diğer taraftan, sonradan tüm yaratılış için daha büyük mutluluk üretmek adına şimdi mutluluktan vazgeçtik; biz, krasis[35]in (Empedokles’in deyimiyle) kararlılığını temin etmek için, olmadığı şey olma ihtiyacı yüzünden acı çeken Ana Tanrı’nın kendisiyiz: aşkın birliği. Bunu reddeden herhangi bir Hıristiyan, bununla bağlantılı olarak Dördüncü İncil’i okusun ve benzerlikleri kendisi görsün. Bunu reddeden herhangi bir Taocu, şimdi bu Hexagram’ın

Bu Hexagram’a dönüştüğünü görsün, Barışa:

Üst trigram, alçaldıkça, alt trigramı yükselmeye zorlamıştır. Düzensizlik artık hükmetmiyor; cennet ve dünya birbirinden ayrılmıyor. Ahenk var.

 

Ahlak: Yang kalıntılarının parlak doğalarının onlara yüklediği ahlaki değerler yüzünden doğal yükselme, ağır, karanlık ve batmaktan kaçma eğilimlerinden vazgeçme gereksinimi; onların iyiliği ve diğer türlü kaybolacaklar için kozmosun düşen kısmının peşine düşmeliler. Bu en yüksek kanundur: Başkasının iyiliği için kendi doğasını ihlal etmek. Ve uyulması en zor-en acı verici- kanundur. Bu gereksinimden dolayı kozmos ’da sıkıntı vardır, özellikle masumlar için. Benim kozmolojim bunu basit bir gerçek olarak sunar.  Bundan kozmos ’un çözülmesine izin vererek kaçabiliriz. Bunu yapabilir miyiz? Trajik olan, yaptığımız fedakarlığın doğasının, sebebini bilmemizi engellemesi. Bu fedakarlığımızın bir parçası: Yang anlayışımız. Kozmosu kurtarmak için Yin’in durgunluğunu üzerimize almalıyız; neden fedakarlık yaptığımız bilgisini feda ediyoruz, suçu—sahte bir suçu—kabul ediyoruz. Bu çok şey istemek.

 

Fakat gerçekten kimiz bir düşünün. Ya da bir zamanlar kim olduğumuzu ve tekrar kim olacağımızı. Başka kim yapabilir? Başka kimse yok. Sadece Yin var, o da bilmiyor. Organizmanın bilen tarafının bilmeyen tarafa yardım etmesi gerekiyor, ama bu da kendi bildiğinden vazgeçmesi anlamına geliyor. Yardım ettiği şeye dönüşüyor, acı verici korkunç bir ironi. Fakat bu sadece geçici, sadece bir sürelik; sonra ebediyen evimize gideceğiz..

 

 

Ultra Gizli (Kriptik) Doktrin: Dünya’nın Büyük Teosofi Sisteminin Gizli Anlamı, İlk Kez Açıkça Ortaya Konuluyor- (2 Mart 1980)

 

2-3-74’ü açıklamak için Tibetin Ölüler Kitabı, Orfizm, Gnostisizm, Yeni Platonculuk, Budizm, Ezoterik Hıristiyanlık ve Kabaladan yararlandım; benim açıklama kaynaklarım en yüksek olanlardır- bu da iyi ve mantıklıdır. Fakat başka türlü, sondan başlayarak bakılırsa, bütün bu yüksek kaynakları sentezledim ve bir tek bilinmeyen heyecan verici devrimsel bir gizli doktrin elde ettim (bunu düşünebilmem de 2-3-74 tecrübemin eklenmesiyle mümkün oldu).

 

Teorik olarak ifade edilirse özü, Biz ölüyüz ama farkında değiliz, geçmiş hayatlarımızı tekrar yaşıyoruz fakat teypten (programlanmış), üst varlık veya gerçekliğin yaratıcısı Valis’in (Brahman gibi) kontrolü altında simule edilmiş bir dünyadayız. İlahi müdahaleyi tetikleyecek kadar yeni iyi karma ekleyebilene dek kapalı sanal bir döngünün içinde tekrar tekrar yaşıyoruz, bu da bizi uyandırarak aynı anda hem hatırlamamıza hem de unutmamıza neden oluyor ve böylece gerçek evimize geri yükseliyoruz. O zaman bu PURGATORİO[36], ölümden sonrası ve bildiğimiz, hatırladığımız dünyanın mükemmel bir simülasyonunda sürekli kontrol altındayız ve yargılanıyoruz fakat bilmiyoruz -Ubik ve Lem’in paradigm’i [bkz “Android ve İnsan”]. Biz uzun zamandır ölen ruh/beyin olarak boyutlar arasından aşağı kayıp gidiyoruz, ama bu en alt diyarı yaşamanın cezası aynı zamanda iyi karma eklememiz ve önceki hayatımızın bir bölümünü sonsuza kadar tekrar yaşamanın korkunç döngüsünü kırmak için bir fırsattır. Bu o zaman tüm dünyadaki altı ezoterik sistemin -Simyayı da sayarsak yedi- SOPHİA SUMMA’sı. Hermetizm’i sayarsak sekiz. Biz ölüyüz ve bilmiyoruz ve mekanik bir şekilde sahte bir dünyada doğrusunu öğrenene kadar hayatımızı tekrarlıyoruz. Ma’at[37]  bizi yargıladı; cezalandırıldık, ancak bu tartıyı[38] değiştirebiliriz…

 

Fakat bunun için burada olduğumuzu bilmiyoruz, hele nerede olduğumuzu hiç bilmiyoruz.  ‘Groove’u(yeniden yaşama dönüşte yaşadığımız hayattan daha iyi bir yaşama dönmek için bu sürecin öncesi) iyiye değiştirmeliyiz yoksa hatırlamadan, yükselmeden sürekli geri geliriz.(yaşama kötü ya da sabit karmayla anımsamasız dönüşler).

 

Musevilik de girer buna, “Groove”daki değişiklik; doğru, yeni ve iyi bir karmayla bizi cennet bahçesine geri döndürür, filojenik orijinal düşmemiş halimize(yeryüzünde beden bulmamış halimiz). Bu bizim için iyi karma ekleyecek küçük bir davranış, bir karar olabilir, ama bu bana Musa ile dereden su içmek isteyen kuzunun hikayesini hatırlatıyor.(Musa kuzunun dereye çok zor ulaştığını gördükten sonra ‘Susuz olduğunu bilseydim seni kendim taşırdım’ dedi, Cennetten bir ses de “O zaman sen İsrail’in çobanı olmaya layıksın” diye cevapladı).

 

Küçük iyi bir davranışın tartıyı oynatabilmesinin nedeni, önceki iyiliklerinizi tekrar canlandırıyor olmanız ve belki bazıları büyük, ama toplamda yükselmek için serbest bırakılma kararını verecek Ma’at’ın tartısını oynatmaya yeterli değil. O yüzden bu küçük davranış yeni, bu bir katkı fakat kayda alındığının, bu küçük iyi davranışın önceden gerçekleşmediğinin farkında değilsin, bu sefer belirli bir durumda daha farklı karar verdin: doğru olanı yaptın bu sefer. Ve uzunca düşünülmüş zorlu bir karar aldığın düşünülürse küçük bir davranış büyüğünden daha fazla karakter ortaya çıkarabilir. Doğallık karakterin göstergesi olarak kritik bir faktördür. Bu sentezlenmiş bilinmeyen sistemde maksimum ifade birincisidir: Biz ölüyüz. Sonra: Önceki asıl hayatımızı ceza olarak tekrar yaşamak zorunda bırakılmışız fakat aynı zamanda bu bir fırsat; bu nedenle bu cehennem değil çünkü Ma’at’ın bizi tarttığı tartının dengesini değiştirecek yeni bir hareket yapma olasılığı var (aslında kapalı bir sistemde). Aynı zamanda anamnez (hatırlama) ve yeniden yükselmenin kompleks bir tanımı var ama bu Plato ve diğer kaynaklardan iyi biliniyor.

 

Bu yeni fakat küçük iyilikle yeni iyi karma kazanma durumunda garip bir çelişki var. Olayların düzenini (burada ortaya konan teorik sistem) bilmiyor olmanız gerekiyor çünkü bilseydiniz iyiliğiniz, size muhtemel getirisini bilmenizle kirlenmiş olurdu, yani artık karşılıksız olmazdı. Bu yüzden Valis, iyilik ve sonra yargılanmanın kurtarıcı mekanizması çalışacaksa, kendisini ve durumun doğasını kesinlikle gizlemek zorunda; başka bir deyişle gerçek dünyanın ikinci gösterimi ve doğal karakterimizin, yani karakterimizin doğasının bir göstergesi olan yeni bir iyilik takdim edebilmek için değerlendiriliyoruz.

 

Bu yüzden tabiî ki Valis kendisini gizliyor, ve benzer şekilde simülasyon da gizli. Nerede veya niye olduğumuzu bilmememiz gerekiyor. Valis bizi tek taraflı bir ekrandan gözlemleyebilmeli. Örneğin, şu anda iyi karma depoma katkı yapmam mümkün değil çünkü ben durumu biliyorum. Benimle ilgili kitaplar o zaman kapatılmalı. Valis kendini açığa çıkardığı an bu durum biter, cennet veya cehenneme yönelirsin, fakat Purgatorio’nun orta diyarı senin için sonsuza dek kapalıdır.

 

Bundan çıkarılabilir ki Valis kendisini mümkün olduğunca az gösterecek, ve kendisini birine gösterirse o kişinin bilgiyi -yani gerçek durumu- yayamaması için durumu bulanıklaştıracak. (NOT: Bu sistem on-ciltlik kitap meta romanımdan yararlanıyor. Bu benim için değerli.)

Aynı zamanda bana özgürlüğüm (kurtuluşum) Xerox mektubu[39]’nun üstesinden iyi geldiğim için verilmedi; kurtarıldığım için ve başka tamamen ilgisiz bir gerçek –gelecekteki bir davranış—yüzünden üstesinden gelebildim.

 

Dahası: (Özgürlüğüm) kurtuluşum bahşedildikten sonra hür irademle yaptığım bir davranışla kurtarıldım; neden ve sonuç zaman içinde tersine gerçekleşti (retrograd). Bilirsiniz, bu sistemde (anlayışta) kurtuluş öğretisi için bir temel var, programlanmış determinist görevlere karşıt olarak hür iradeyle kasıtsız ve kendiliğinden oluşan karşılıksız iyilikle ilgili; açıkça bir Zen özelliği var. Hiçbir formül bu davranışların performansını tespit edemez; neredeyse zıt özelliğe sahip olurlardı, dünyada normal olarak bulunma şeklinize ters. Sizi resmen [40]kendinizden, Ma’at’ın tartısını geçmeyi başaramayan tarafınızdan ayırıp kopartırlardı. Siz olmayandan (normal siz olmayan), başka, daha gerçek bir siz çıkarırlardı, sanki içinizde kilitlenmiş ve sadece bu gerçeklerden bahsedilmiş başka bir kişilikten. Böylece tekil kişilik yeniden doğmuş olur; iki benlik var olur, bunlardan biri eski, programlanmış, kurtarılmamış olandır. Evet; kendi doğana aykırı davranmak zorunda kalabilirsin; kendinden çıkarsın.  Bir anda aklıma gelen, bunun “Thomas”a benzediği (eski Hristiyan kişiliği, Dick 2-3-74 olayları sırasında onunla ilgili çıkarımlar yapmış ve bağlantılar kurmuştu! Neden, olur; “Thomas” ilk seferinde tam olarak yapmadığı(m) şeyi yaptı – bu da benim sistemimi doğruluyor, çünkü bu sistem heimarmene’yi (kainatın kaderi, kaçınılmaz son) yani laneti kırmak için mutlaka bir “Thomas”a ihtiyaç duyulduğunu ortaya koyuyor. Sizi sadece bu siz olmayan davranış veya davranışlar kurtarabilir, tarihi olmayan eylemler. QED![41] Çünkü yeni ve programlanmamış olanın ilk seferde olandan sapması “Thomas” ile birlikte oldu ve kesinlikle bir ilk sefer vardı. Diyorum ki, biz Purgatorio ‘da kurtarılmak için, kurtarılacak olsak yapmayacağımız şeyi yapmalıyız, çünkü yapacak olduğumuz şeyi yapmamız bizi buraya mahkum etti. Ancak insan nasıl tekrar doğar ve yapmayacak olduğu şeyi yapar? Bu bir sır; belli ki TAMAMEN NORMAL ANALOJİK İDEASYON[42] (MUHAKEME-KAVRAYIŞ) OLMADAN YAPILMALI VE “THOMAS”A OLAN TAM DA BU: O KESİNLİKLE İDEASYONSUZ DAVRANDI VE BENİM YAPMAYACAĞIMI YAPTI, BEN DE DEDİM Kİ, BU BEN DEĞİLİM: İÇİMDE BAŞKA BİRİ VAR. Bu da bir süre devam etti.

 

Öyleyse resmen ikinci bir doğum var, ve ex nihilo.

 

Öyleyse bu gerçeklerden “Thomas”ın davranışlarının programlanmış olmadığı, orijinal dünya ve hayatın bir parçası olmadığını kesinlikle çıkarabilirim. Davranışları kontrolsüzdü, sanki sadece motor merkezlerimin içinde yer alıyormuş gibiydi. “Thomas” beynimde değil de vücudumda doğdu- örneğin ellerim ve dilim, hareket etti ve konuştu- fakat beynimde hiç fikir, düşünce veya niyet yoktu; niyetsizdi, fakat mutlak amacı vardı. Niyetsiz amaç! Plansız plan! Daha doğrusu plansız gaye. Gerçekten Zen idi. Evet, kesinlikle öyleydi. Yani benim teorim, kayda alınmış dünya (veya heimarmene’ın yolu) yeni ve özgür olarak dallara ayrılırken ki kriz anında harekete geçen ideasyonsuz siz -olmayan benliğiniz tarafından kurtarılmayı talep/tahmin eder, ve geçmişe yönelik analizlerle “Thomas”ın tam da bu olduğunu anlarız. Aynen öyle. Artık Pigspurt’ı tamamen eleyebilirim. Sen olmayan ideasyonsuz davranış gerçekleştiği için yeni ve özgür diye ikiye bölünür; bunlar aynı şeyin iki tarafıdır. Ondan sonra heimarmene bir daha devreye girmez; asıl hayatınızı tekrar yaşamayıp -yeni ve özgür- asıl hayatı yaşadığınız için sonsuza dek kırılmıştır; bu yüzden sadece bunu takip eden yeni ve özgür dönemde hür irademle bir davranış sergileyebilirim, benim yaptığım, bana iyi karma ve kurtuluşumu kazandıran davranış gibi. O yüzden sıralamanın böyle olması gerekiyor: önce tekrarlanan determinizmi, teybi(kaydı) bozan sen olmayan ideasyonsuz, ex nihilo davranış, ve o zaman (sadece o zaman) yeni bir davranış sergilemek için özgürsün. İlkinin bir teknik adı olmalı, ikincisinin de.

 

İlkine “groove override” deriz. Kısaca GO.

İkincisine de Yeni Özgür Ödül-İyilik deriz. Ya da NFMD.

 

GO yaparsanız, fakat bunu takiben NFMD yapmayı başaramaz ve kötülük yaparsanız yeni kötü karma kazanırsınız. GO’nun verdiği tek şey davranış özgürlüğüdür, daha fazla erdem (iyi karma) garanti etmez, o daha sonra ve ayrı yapılmalıdır. Bu yüzden NFMD olmadan GO’yu alabilirsiniz. Yeni özgür erdemsiz eyleminiz ya da NFDD’niz olabilir, ve sonuçta Ma’at’ı yine geçemeyip tekrar geri gönderilirsiniz, serbest bırakılma şansını belki sonsuza dek kaybederek. GO, NFMD’siz yapılabilir ama tersi geçerli değil.

 

Aslında tam da böyle değil çünkü nihayetinde ilahi güçler (İsa, Buddha) sizi kurtarmak için çalışıyor. Her şeyi bilme güçleriyle lineer zaman ekseninde NFMD’yi görmeden sana (görünürde) GO durumunu bahşetmeyecekler. Yine de tam olarak size GO varsa gelecekte NFMD olacağından emindirler diyemem: kendi özgür iradenizle yaparsanız— aslında, bu konuyu herhalde hiçbir zaman netleştiremeyiz, ama ileride özgür seçiminize bağlı NFMD varsa her şeyi bilme gücüne sahip olanlar zaten size nasıl GO vereceğini muhtemelen biliyorlardır. Şöyle de diyebiliriz, sana özgürlüğü vermeden önce senin o özgürlüğü sağlıklı bir şekilde kullanacağından emin olmalıdırlar; yani ters sebep-sonuç ilişkisi var, sonuç (NFMD) aslında sebep olarak işlerken zamanda geriye dönük GO olarak, GO’yu yaratmak için çalışıyor. Durun. GO’nun nedensel olarak NFMD’nin sonucu olduğunu söylüyorum. Ve NFMD GO olmadan olmaz diyorum. Eli kolu bağlı; kendi kendine sebep olan bir durum; ve hakikatken bir ex nihilo durumu (ideasyon olmamasına şaşmamalı), bu bir zamanda yolculuk paradoksu. Hem GO hem de NFMD dışarıdan hiçbir yerden girilemeyen kapalı bir sistemde hiçlikten oluşuyor. GO varlığını devam ettirmek için NFMD e bağlı, ve aynı şey NFMD için geçerli; o zaman hangisi sebep hangisi sonuç? Cevap: her biri diğerinin sebebi ve sonucu. Şu orijinal “groove” halinizi bir düşünün. Bu durumdan nasıl çıkarsınız? Cevap: dışına çıkmak için zaten dışında olman lazım: cevap için Fiziğin Taosu[43]’na ve bootstrap teorisine bakın[44]; Valis ile uğraşırken saha teorisi ve quanta ile uğraştığımı biliyordum[45].

 

Basit olarak, yapmak istemediğiniz şeyi nasıl yaparsınız? Benim sistemimde kurtuluş için gerekli bir bilgi (dünyevi faktörü göz ardı edersek paradoks aslında hala mevcut). Psikolojik bir ölüm ve farklı biri olarak diriliş olması gerekirdi; ama bu nereden geldi? Bundan dolayı “Thomas” araba, köpek ve kediyi bilmiyordu (yani Dick’in hayatının basit unsurlarından habersizdi). Bu olayı gerçekleştirecek belki de bir tek sebep olabilir o da tarihi kimliği yıkıp onu öldürecek kadar büyük aşağılanma, acı ve eziyet, ve endişe ve gerginlik. Zaman kavramının olmadığı bu senaryoda, devreye ex nihilo’lu yeni bir sen girer; yeni bahşedilmiş ikinci bir ruh gibi.

 

Bu beni çarmıha gerilmenin Şamanist analizine geri getiriyor, İsa’nın Çilesi hikayesi, dünya ile baş edebilmek için kurgulanmış bir metot (İsa’nın dediğini göre); Dünya “seni” yok ediyor, ölüyorsun, yeni bir “sen” doğuyor; bir GO durumunda kaçınılmaz; çünkü yeni olduğu için eski “grooveu” takip etmeyecek; ikiz bantlar işe yaramaz çünkü dış bant olsa bile iç bant yok olmuştur. Senkronizasyonu yok etmenin yolu kendi varlığını yok etmek (dünyayı yok edecek değilsin ya), ve kendi varlığını yok etmenin en iyi yolu, dünyayı bunu yapması için kandırmak. Ama bu trikli bir iş çünkü nihayetinde sen fiziksel olarak ölmemelisin; NFMD’yi gerçekleştirmek için yaşıyor olman gerekiyor. İlk Hıristiyanlar bunu çözemedi; kendilerini Romalıların atlı arabalarının önüne atarak aslında fiziksel olarak kendilerini öldürdükleri için sonucunda NFMD’yi gerçekleştiremediler. Başarısız oldukları belliydi çünkü 3 gün sonra mezardan çıkmadılar ve bir daha hiç görülmediler. Doğru hamlenin gerçekleştirileceği alan aslında bu dünyada, öbür tarafta değil.

 

Şimdi ortaya çok ilginç bir fikir atacağım. Bence GO yada NFMD sebep olarak düşünülecekse, NFMD -yani lineer zamanda ikinci gelen- sebep, o zaman gereken şey zamanı geriye çevirebilme yeteneği, yada şöyle demek daha iyi olursa zamanda geriye gidebilme yeteneğine sahip olman (son yazılan doğru yöntemse, ya ben ya da Thomas, hangimiz zamanda gelecekteki 3-74’e geri gider; bu da benim akıl değiştiren zamanda geri gitme yaşamama sebep olan; benim aklımla birleşen yada içine giren gelecekten gelen akıl).

 

Ama bu, bu dünyadaki/hayattaki “ben” olmaz, mesela 1977 ya da 78’de Covenant House’a (yoksul çocuklara bağış toplayan vakıf)  bağış yapan “ben” değil. Xerox mektubunu berbat eden ve pişman olan “ben” olurdu. Çünkü sadece o yolda groove’da ilerleyen “ben” tam anlardı ve bu zaman yolundaki bana yapay zeka gibi ses verip “askeriyedeki istihbarat subayından” geldiğini söylerdi. Orijinal gerçek dünyadaki “ben” olurdu o. Bu biraz korkutucu. Herhalde o (yani ben) bunun bedelini ödedi (yardım olmadan berbat etmek normal; ne de olsa bir tuzak). O zaman bu bir doğaüstü yetenek miydi; Pat Conley’nin Ubik ya da Clans kitaplarındaki kızlar gibi (Dick’in Clans of the Alphane Moon kitabı). Geçmişi değiştirebilme yeteneği? Nasılsa, işin içinde zaman var. Nasıl olsa Thomas bu yolda değil, bu dünyada,  o Xerox mektubun işlemden geçmediği dünyada veya yolda, Thomas tarafından bir müdahale olmamıştı, yani: Orijinal Zaman.

 

Peki, Thomas kendini yok edecek şekilde mi inşa etti? Hayır; bu bölümde daha önce oluşturduğum formülasyonda, Thomas Pleroma’ya (gnostiklerin cennetimsi boyutu)  geri çıkma aşamasında. O hala var, çünkü ben hala o yapay zekanın sesini duyuyorum ( o yapay zeka sesin de Thomas olduğunu var sayıyorum, gerçi biraz karışık ama sanırım o). Neyse, söylemeye çalıştığım şey, 3-74’ün köklü bir ters sebep-sonuç sıralaması olmadan anlaşılamayacağı, sonucun önce gelmesi ve sebebin muhtemelen yıllar sonra ortaya çıkmasıdır. Belki bir gün (bu formülasyon tutarsa) bunun kendime ait bir doğaüstü yeteneğin göstergesi olduğunu ve beklenmedik bir müdahale sonucunda ortaya çıkmadığına inanabilirim. Xerox mektubunun ölümcül stersinden dolayı yükselen önsezi yeteneğimle beraber (ilginç bir şekilde 1974 Martında alınan gizemli mektup, Dick’in de birçok teori ürettiği bir olay). Sanırım adeta zamanın geriye saymasını sağlamış olabilirim. Geriye kalan her şey bu gerçeğe bağlı. 3-74 de elimin altında neden bu kadar çok bilginin olduğunu da açıklayabilir, çok daha sonra bilmem gereken bilgiler. Günümüzde az anlaşılan kuantum saha mekaniği ve saha çalışmalarının beraberinde Quanta ile ilgili derin bir fenomensel kaymanın temeli bu, bu aynı zamanda gördüğüm modüle eden ve “Valis” diye nitelendirdiğim şeyin aslında kendi kendime eğdiğim boşluk ve kayıp anlamındaki gerçeği taşıyor.

 

Tanrım; bir basit sendrom altında bir sürü fenomen barındırabilir miyim (Xerox acele mektubunu bilmek, Thomas ve öbür Thomas’ın bu olayını üstesinden gelmesi, ileriye dönük bilmem gereken bilgilerin elimin altında olması, gerçek ile zamanlamamı rayına sokup gerçekleşen dürtülere zamanı gelmeden tepki göstermek, ve Valis’in kendisi) Bu bilimsel metot. Günümüzün rasyonel zihni teorik oluşumun üstesinden böyle gelmiyor mu; ve kendi kendime hissettiğim zaman içerisine ileri geri hareket eden bir zihinle kurduğum bağlantı. Zamanı mefhumunu eğerek geri geri gitmesini mi sağladım? Ve üstte bahsettiğim faktör (belki de diğeri de) ile beraber bir sürü fenomenin gerçekleştiğini görebilmek.

 

İngiltere deki konuşmamda (İnsan Android ve Makine; burada da bahsettiğim[46]) : “belki de evreni ters den görüyoruz” ve bazen de -yani, çifte üst üste bindirilmiş kelimeler. İki “yol” ve değişken kelimeler sarf etmek için, Eşdeğer kelimeler zaman alıcı; her bilim kurgu yazarı bilir bunu.

 

Aman tanrım.

 

Evet ve de Koine (İsa döneminde konuşulan Yunanca; Dick bu lisanın kelimelerine hipnogojik[47] tecrübeleri esnasında rastladığını söyler). Benim tarafımdan gerçekleşen zaman içinde sapmalar, farklı dünyalar, gelecekte yer alan bilgilerin günümüze resmen taşınması; geçmişten gelen bilgi ve bir diğer ben. Bununla beraber senkronizasyonda bir bozulma. Valis -ve bu modüller; bak bu kayıp işte. Sıfıra ayarlanmış; kendi değimimle “geçmişteki değişikliğin sonucunda”. Tüm zaman sapmaları ve de kuantum bilimi ile beraber.

 

Ve de benim gelecekteki NFMD’im GO’nun sonucunu etkileyecek. Yani GO’suz ortam aslında normal zaman ve normal zararın yer aldığı bir yer.

 

Olan biten bir şey oldu mu, mesela “Faith of My Father”, “The Man in The High Castle”, “The Penultimate Truth” adlı kitaplarda olanlar; şimdiki zamana gidip yapay zekanın sesini duymak zamanla alakalı değil mi? Kesinlikle “ ‘Aksın Gözyaşlarım’, dedi Polis ” kitabında geçen bilgilerin zamanla alakası olduğuna inanıyorum. Beklide, bu Xerox mektubundan dolayı bir takım rakamsal değişiklere sebep olan 2-3-74 olayların bende bulunan kronik bir düşük seviyeli ön sezi yüzünden gerçekleşmiştir, ve dolaysıyla beni normal sebepsel gerçekten uzaklaştırmış olabilir, hem geçmiş adına hem de gelecek adına. “World of Talent” adlı kitabımda bahsettiğim gibi.

Bir de şöyle bir teoriye göz atalım. Zamanı geri sarma kabiliyeti insanı o programlanmış groove’undan kurtulmasını sağlıyor. Bu kabiliyet ve sadece bu kabiliyet insanoğlunun tepesine çökmüş zülüm den kurtulmasını sağlayabilir. Aslında tüm varlıklar için geçerli bu. Sonuçta belki bu şaşırtıcı ve olabilecek bir yaşamda kalma metodu olabilir, ve evrimsel bir yeni kabiliyetin açığa çıkıp insanoğlunun homeostatik(bedenin sabit temel ihtiyaçları) basamaklarından teker teker tırmanıp sonunda tamamen farklı bir organizmaya dönüşmesini sağlayabilir. Evrimde olduğu gibi zamanla, ciğer, kanat, ayakta durmak gibi geçirdiğimiz evrimsel değişiklikler kadar geçerli. Bu kabiliyeti tamamladığımız zaman insanoğlu melekler ve onların mümessil ettiği şeylerinde üstüne çıkabilir. Dünyevi üstü bir boyutta işliyor, ve bununda bilinç üstünde yüksek bir sonucu taşır, zararın üstesinden gelebilmek gibi—geçmişi etkileyebilirse, şimdiki zamanı da modüle edebilir (Valis diye nitelendirdiğim) ve aynı zamanda gelecekten bilgi alabilirse, o zaman problem çözüm işinde çok başarılı olur. İlk başta düşündüğüm gibi bu sadece filogenetik hafıza ile alakalı değil; sadece eskiden bilgi aktarmak ile sınırlı değil.

 

Farklı dünyalar kurabilir; yani aslında dünyalar arasıdır o, yani zaman içinde gezinmiyor ama dünya yollarında o. Şimdi bu da insanoğlunun evrimleşmesini sağlamaya çalışan bir meta zihinin var olup olmadığının sorusunu ortaya atıyor. Ya da şöyle diyebiliriz, bu yeteneğe sahip olan ve kullanan birinin (mesela ben 3-74’de olduğu gibi) bir meta-zihin’in açıklamasıdır. Ben eminim. Ben yalnız değildim olan bitenlerde, sanki melekler—az gözüken ama ilahi- mevcuttu. Zaman içerisinde geri ve ileri gidebilen bu kabiliyetlerini kullanan evrimleşmiş bir ırk olabilir (üç gözlü insanlar diye nitelendirilen). Zamanı çizgisine müdahale ettiğiniz zaman dünyevi üstü zihinsel bir boyutta işliyor olabilirsin—bence öyleydim ve Valis dediğim de bu. Bahsettiğim bu tarz kabiliyetin esasen bir meta-zihin’in oluşmasını sağlar; yani kendi hayat zamanı dışında bulunan zaman boşluklarında gidip gelebilir ve bu da default olarak onu bir meta zihin kılar. Kendi bedeninin zaman çizgisinin kilidini açabilir. Ama bir şey var ki, (bu da Jung’un sezi fonksiyonu) o (zihni) farklı dünyalarda var olabilir; ve tek bu gerçek bile çok şey demek oluyor; geçmişi etkileyerek kendini yatay bir şekilde zaman içerisinde bulabilir…

 

Bu da benim neden bilinçaltında ortamı, serin, yüksek ve nemli hatırladığımı gösterir. Yani, zihni bu kabiliyete sahip olana meta-zihinli denebilir, zararın dışında, farklı dünyalara yayılmış, kendi şimdiki zamanını geçmişte değiştirebildiği hareketlerle modifiye edip, kendi kendine sebep olup, ve sonuçta kendini de etkilemiş olur-tekrar eli kolu bağlı sendromu. Böyle bir zihin kendi sonucunun sebebi olabilir, dışardan kendine müdahale eden bir yedekleme sistemi gibi, ve başarıyla kendini etkilediyse, sonuç altında kendi kendini yok eder sanki hiç var olmamış gibi, zaman yolculuğunun tekrar ex nihilo veya eli kolu bağlı paradoksu. Zihinler veya bu zihinlerin farklı versiyonları yürürlüğe girer, zihni manipüle et, ve başardıktan sonra da kendi kendine hiç var olmadığına inandır; ama bu sefer de zihin ikinci bir zihnin var olduğunu ve bu zihnin onu kontrol ettiğini algılar.

 

O zaman bu da kendi kendinin yapay zeka sesi olmaya itmez mi? Sürekli kendi durumunu sanki bir deneyimsel işlemmiş gibi kontrol etmez mi? Evet işlem sürer ama kalıcı etki yaratmaz. Yani öyle bir zihne sahip olursun ki, sanki herhangi bir tür gibi evrim geçirir. Kendi olur ama süreklilik taşıyan kendi olmaz. Zararlı bir durum uygulandıktan sonra düzeltip sanki hata yapan yazıyı düzelten bir bilgisayar yazılımı gibi işler; çare zararlı gözükürse, akıl durumu tekrarlatır bu sefer bir evvelki yöntemin haricinde farklı bir yöntem uygular. Yani, bir yöntem dener, yöntem yanlış ama bu sefer bilgi akışı olmuş olur, o zaman zihin geriye dönüp ikinci bir yöntemi devreye sokar bu sefer ilk yöntemden edindiği hata raporu ya da bilgiyi hesaba katarak uygular. İkinci yöntem işe yarar ve zihin lineer çizgisini bozmaz.

 

İkinci yöntem için (işe yarayan), zihin yerleşmiş olan birinci yöntemi (işe yaramayan) devreye sokuyor; yani altta yatan A. Sonuçta zihin problem ile karşılaştığında şaşırır ve birinci yöntemi uygular, ama bu sefer zihin ilk yöntemi silmiştir başarısızlığının bilinci ile ve aslında ikinci yöntemi uygular. Sanki zihin, birinci yöntemi biliyor ve bundan dolayı mecburen iki taraflı. Birinci yöntemi uygulayan ve aynı zamanda başarısızlığını da bilen zihin in o kısmı, bilinci bilgilendirip aslında o anda bilincin düzeltilmiş yöntemi uyguladığını haber veriyor; aslında zihnin kendi kendine ait bir rehberi var ve bu rehber ürkütücü ve neyin ne olup olmadığını bilen bir diyardan sesleniyor. Zihin ikiye ayrılmış ama bitişik çünkü iki bölümde aynı hedefe çalışıyor. Aslında dört duvar arasına alınmış. İkinci yöntemin muhakemesi aslında yok, yerinde kanıtsal mantıklı sıralı katiyet var. Analitik adımlar yok. Zihin ikinci yöntemi uygularken düşünmesine gerek yok. O düşünme prosedürü farklı ve artık olmayan bir boyutta zaten gerçekleşti; o boyut silinirken düşünme mekanizması da silindi; geriye sadece motor fonksiyonları ve konuşma kalıyor. Zihin ikinci yöntemi uygularken, kendi kendine makinesi ve kölesi; akla gelen ilk yöntemi uygulamayan bir oyuncu.

 

Yani, ilk yöntem sırasında zihin sebepti ve bundan dolayı düşünmesi gerekiyordu, ama dönüp yöntemi gözden geçirip ikinci yöntemi keşfederken artık sonuçtu. Yani, farz etki normal bir insan Book of Acts [48]kitabının ne ile ilgili olduğunu bilmek istiyor. Önce kitabı bulup okuması gerekiyor. Ama bu meta zihin Book of Acts’in içeriğini biliyor (bilmesi gerekiyorsa). Bunu nasıl biliyor? Çünkü kendisi yazmış ve okumuş olduğunu fark etti. Sonra Book of Acts olduğunu doğrulamak için bir kopyasıyla karşılaştırdı. Ama ilk olarak nerede ve ne zaman aklına girdi? Bunun cevabı yok; bu ex nihilo; sebepsiz. Sadece sonuç var çünkü nedensel unsur silindi. Bitmiş aşamadaki meta-akıl doğrudan değil, bir Beckett uygulamasında karakterlerin birbirlerinin varlıklarını çıkarsadıkları gibi dolaylı olarak farkında olduğu başlangıç aşamasındaki meta-akıl’a bağımlı.

 

Eğer romanlarında Sokrat öncesi düşünürlere dayalı materyal veya eylemler bulursa kendi birincil deneysel tarama aygıtının bu konularla ilgili bilgiyi okuduğunu ve özümsediğini varsaymak zorunda;  ama kalıcı meta-akılda izler bırakmış olsa da bu parça silindi. Bildiği ama bilmemesi gerekenlerle orijinal tarama ve bilginin ilk girişi ile ilgili çıkarımlar yapabilir. İçeri herhangi bir kişiden daha fazla bilgi almadı bilgiyi geriye dönük olarak kullanabiliyor ve bu onun avantajı. Öyleyse zamanın bozulması ile ilgili bu teori daha önce burada ileri sürdüğüm teorinin yerine geçiyor, ölü olduğumuz ve bunu bilmediğimiz teorisinin; söylemeye çalıştığım heimarmene veya determinizm nedenselliğe ve sonuçta zamana bağımlı, ve zamanı bozabilme yeteneği nedensellik üzerinde güç sahibi olmaya eşdeğer—bunun sonucu bizi DNA robotlarından biraz daha ileri yapan bu ikiz-teyp senkronizasyon sisteminin ortadan kalkması. Ölü değiliz ama ölü gibiyiz ve bir hapiste mahkumuz. Zamanı bozma–diğer deyişle tersine çevirme– kabiliyeti  dünyada daha önce hiçbir canlının sahip olmadığı türden bir özgürlük getiriyor. Ve sanırım buradaki başlığımı oluşturan kriptik doktrin bu: Büyük ezoterik sistemler bu insan kabiliyetinin geliştirildiği ve uygulandığı sistemler. Bu Gnostisizm ve Budizmde de kesinlikle geçerli—Budizmde geçerli ise o zaman muhtemelen Tibet’in Ölüler Kitabı’nda da geçerli. Programlamayı kırmaya başlayana kadar insanın ikiz-teyp olarak programlandığını algılama yolu yok çünkü determinizm ve gizlilik mekanizması o kadar iyi ki onu bozana kadar orada olduğunu fark etmek imkansız.

 

Ama zamanı bozma eylemi belirleyici sistemi bir şekilde kurguya çeviriyor ya da gerçek dışı kılıyor. Ama nasıl olur da hem gücü olur ama hem de kurgu olur? Gücü yarattığı cahillikten doğuyor; eksik bırakılan ve var olan sadece bir element. Kısaca, insan hapsediliyor; hapsediliyor çünkü onu hapseden makineden haberdar değil; onu kritik bilgiden mahrum bırakıyor. Sürekli etrafında bilgi akışı var ama o onu resmen göremiyor. Ama bu bilgi onu programlıyor. Bu makinenin amacı, sonuç etraftaki birer hayat formlarının sağlığına zararlı olsa da altyapısını (kozmos) muhafaza etmektir.

 

Benim beynimin korteksi altında yatan yüksek, serin, nemli ortamın anıları aslında ciddi şekilde silinme ve elden geçirmenin olduğunu gösteriyor; zamanı bozma yeteneği cidden çok güçlü olabilir. Bana olmadı, benim tarafımdan bana yapıldı; daha elekten geçmiş ama benim hayatımın sonuna kadar benimle paralel yaşayıp, ölüp dirilip kendimin daha erken bir geçmişinde bulmuş.

 

Kaydedilmiş koşullar kölelik ve fırsatın bileşimi, düzgün ele alınırsa ikincisi, becerilemezse birincisi. Hapishanenin sonsuz tekrarı mı yoksa kendi kendini özgür bırakma mı olacağı benim NFMD dediğim şeye bağlı: GO durumu tarafından ulaşılan değişmiş koşullar altında ölçüleri eğen yeni özgür değer-davranış. İlgili kişinin paranormal güçlerine olan inanca dayalı bir açıklamayı desteklemek adına bu teolojik kavramı bir kenara atamam. Kozmik bir boyut var, ilahi olan. Kişi ilk denemesinde başarısız olup geri gönderildi. İkinci sefer de ilkindeki kadar cahil… Ya da öyle mi? Kendi çift merkezli sesi ona iyilikle kendini özgür bırakmasını fısıldamıyor mu, alıcının hak etmediği bir iyilikle.

 

A çözümünün işe yaramadığına dair bir yanılgı var. Kişi bir şey öğrendi mi? Sonra tekrar onu başta yok eden aygıtlar tarafından yok edildi. Bu biraz kuşkulu… Kendini kurtarmak için zamana müdahale etme gücünü kullanma ihtimali oldukça yüksek. Evrime bu şekilde ulaşılıyor: gizli güçlerden yararlanarak, onları gerçek yaparak.

 

B çözümü, sonradan kavramanın mutlak gücüyle A’nın başarısızlığını gözlemleyen bir geribildirim sistemi. Kritik ama şarta bağlı bilgi şimdi olası ve orada, ama insanın içinde yaşlanmış ve ölmüş ve hafızasız olarak yenilenmiş kendi benliği olarak gömülü: Parsifal veya Siegfried gibi kendi kimliğini bilmiyor ve ona söylenmesi gerekiyor—sadece ona söyleyecek olan Kundry veya Forest Bird değil, kendisi. O kendi kendisinin kahini; Zerdüşt’ün kişinin dini ruhuyla ilgili gözlemlerine göre, ruh rehberi olarak onu yukarıdan izleyen ve cinsiyeti dişiye dönüşmüş kendi ruhu. İkinci seferde olayların ilk seferden farklı olduğunu söylemek doğru olmaz, ihtiyaç duyulan bilginin dikey müdahalesi ile ikisi de aynı sefer.

 

Gerçekliğin bir başka ekseni hayal edilmeli; birinci ve ikinci, doğrusal zaman içinde aynı anda oluyor. A çözümü kendini başarısızlığa uğrarken iptal ediyor, başarısızlığa uğradıktan sonra değil; denenip sonra silinmiyor, aynı anda deneniyor, siliniyor ve ikinci üst çözüm başlatılıyor. Dünyayı sadece mevcut düzlem (iki boyutlu) üzerinde deneyimleyenlere üçüncü boyutun gizemli geldiği kadar bu da bize gizemli görünüyor.

 

Burada olan, düzeltmenin düzelttiği şeyden zaman, mekan veya sebep sonuç ilişkisi ile ayrılmaması. Kişi yapamadan öleceği bir davranışın erdemi ile kurtuluyor—normal bakış açısı ile imkansız bir durum. Eğer gerçek değil hipotetik veya iskele bir evrende meydana geldiği düşünülürse işe yaramayan A çözümü belki anlaşılabilir: tuvalde bir çeşit deneysel eskiz. Ya da A çözümünün meydana geldiği süreçte hiç doğrusal zaman geçmediği, A çözümünün bir doğruda değil noktada geçtiği düşünülürse ne olur. Düzeltme gecikmiyor, yerine geçtiği hatalı çözüm kadar hızlı. Başka bir deyişle hatalı çözüm ortaya çıkarken aşılıyor. İmkansız ama durum bu. Bir örümceğin çalılar arasında ağ atabilmesinin, sadece o çalılar arasında önceden ağ atmışsa mümkün olması gibi. Çözümün sorundan önce olması gerekiyor ve sır burada yatıyor. Bu nasıl olabilir? Ama öyle, 3-74’teki Xerox mektubunun çözümü on yıl önce yazdığım romanlar ve bir hikayede geçiyor [büyük ihtimalle “Babalarımızın İnancı”]. Sorun formüle ediliyor; doğru çözüm formüle ediliyor (özellikle Sondan bir Önceki Gerçekte öykümde ve bildiğim kadarıyla yazılarımda başka yerlerde, bakmadığım yerlerde de geçiyor).

 

Hayatını yeniden gözden geçiren aklın sorunu formüle etmek ve başarılı bir çözüm geliştirmek için bir sürü boş zamanı var.

 

 

 

 

[1] Y.N: P.K.D’nin kendi “karşı satori”sini yaşadığı ve kod-döküm olarak sonradan sıklıkla mevzu bahis edeceği, yazın hayatında büyük değişimlerin yaşanacağı eşik-tarihtir. [Ya da] Daha sonradan Palmer Eldrictch’in Üç Stigmatası (6.45 Yay., 2013) üzerinden hareketle açıklama getirdiği üzere: “politik göndermeleri artık bir yana bırakarak” metafizik sorgulamalarını yoğunlaştırdığı ve ölümüne kadar devam eden sürecin miladı olarak da kabul edilir.

 

 

[2] Bkz. Android ve İnsan, 6.45 Yayın (2013).

[3] Bkz. Kozmogoni ve Kozmoloji, 6.45 Yayın (2015).

[4] Platon’a göre yaşadığımız fiziksel dünyayı var eden yaratıcı. Gnostik terminoloji de evreni değil, salt bu dünyayı yaratan eksik ya da kötü tabiatlı ikinci yaratıcı.

[5] Archon, Gnostik terminoloji de Demiurgos’un işlerini gören negatif güçler yani melekler.

[6] Evrenin varoluşundaki ilk sebep, ışığın kaynağı Tanrı. Daha geniş bilgi için bkz “Neo-Platonizm”.

[7] Synchronicity. Zamanda beraber olma hali. Car Gustav Jung’un aynı adı taşıyan teorisinde ise anlamlı tesadüfler, evrendeki her olayın birbiriyle anlamlı bir şekilde bağlantısı olduğu şeklinde açıklanır.

[8] Bkz, Şizofreni ve Değişimler Kitabı içinde, 6:45 Yayın (2012)

[9]Simulacra (Simulakr): Kökeni Latincede kopya anlamına gelen Simulacrum kelimesinin çoğulu.  Gerçek olamayan, gerçeğin görüntü bakımından kopyası olan nesne veya varlıklar. İlk kez Platon’un kavramlaştırdığı bir terimdir.

[10] Yani:  Vast Active Living Intelligence System:  VALIS

[11]  Yunanca: Aγία Σοφία, tam adı: Ναός τῆς Ἁγίας τοῦ Θεοῦ Σοφίας, Latince: Sancta Sophia ya da Sancta Sapientia. Hagia Sophia, Aya Sofya adı “kutsal bilgelik” ya da “ilahî bilgelik” anlamına gelmekte olup, Ortodoksluk mezhebinde Tanrı’nın üç niteliğinden biri sayılır. Metin boyunca Tanrısal Bilgelik olarak kullanılacaktır.

[12]Corpus Christi, Katolik yortusu:  (okunuşu korpus kristiLatinceİsa’nın bedeni) veya Corpus Domini, Katolik Kilisesi‘nin Efkaristiya âyininde İsa‘nın “gerçek” et ve kanı yenilerek kutlanılan önemli bir yortusudur. Litürjide yortuya İsa’nın eti ve kanı yortusu denilir, bâzı yörelerde Prangertag veya Blutstag da denilir. İngilizce ve İspanyolca konuşulan ülkelerde ise Latince Corpus Christi adı kullanılır.

 

[13] 1:13 – O bizi karanlığın hükümranlığından kurtarıp sevgili Oğlunun egemenliğine aktardı.

[14] 1: 14 – O’nda kurtuluşa, günahlarımızın bağışına sahibiz.

[15] Teslis (üçleme) doktrini, Hıristiyanlığın temel öğretisidir. Bu öğretiye göre Tanrı hem birdir hem de üçtür. Aynı cevherden olma üç yansıması vardır: Baba, Oğul ve Kutsal Ruh. Ana akım Hıristiyan mezheplere göre, bu üçü arasında yücelik açısından hiçbir fark yoktur. Hıristiyanlara göre; Oğul İsa, Baba Tanrı’nın yeryüzündeki bedenleşmesidir (inkarnasyon). Adem’in işlediği günaha kefaret olarak acı çekerek ölmüştür ve tekrar dirilerek Tanrı katına yükselmiştir. Bir gün tekrar yeryüzüne inecek ve kendisine inananları kurtaracaktır. Hıristiyanların bu öğretisi, 300lü yıllardan sonra yapılan konsillerde belirlenmiştir. Dolayısıyla kaynağında, İnciller değil, Hıristiyan din adamları ve dönemin siyasi güçleri vardır. Dört İncil’den birbirine benzeyen ve daha eski olan ilk üç incilide, Teslis inancına aykırı mesajlar vardır. Bu mesajlara göre, Tanrı tektir, eşi benzeri yoktur ve İsa hem insan, hem de diğer peygamberler gibi bir peygamberdir. “…bir din bilgini yaklaşıp O’na, “Buyrukların en önemlisi hangisidir?” diye sordu. İsa şöyle karşılık verdi: “En önemlisi şudur: ‘Dinle, ey İsrail! Tanrımız Rab tek Rab’dir. Tanrın Rab’bi bütün yüreğinle, bütün canınla, bütün aklınla ve bütün gücünle seveceksin…’” (Markos 12:28-30) İsa için Sinoptik İncillerde (Matta, Markos, Luka) 69 kez, Yuhanna’da ise 13 kez “insanoğlu” terimi kullanılmaktadır.

 

[16] Bkz, Kitab-ı Mukaddes, Koloseliler bahsi.

[17] Pierre Teilhard de Chardin (1881-1955) Paleontoloji ve jeoloji alanında çalışmalar yapan Fransız Cizvit Rahibi. Evrenin evrimleşmeye başlamak için ulaştığı maksimum karmaşıklık ve bilinçlilik düzeyi olan Omega Noktası kavramını ve Vladimir Vernadsky ile birlikte çalışarak noosphere düşüncesini ortaya atmıştır. Chardin; evrim sürecini Kosmogenesis(maddi aklın olmadığı, evrenin oluşum dönemi), Noogenesis(insan aklının oluştuğu dönem), Hümanizasyon(uygarlık dönemi) ve Trans-Hümanizayon(üst insan ya da post-human dönemi) olarak şekillendirir. Ona göre “Alfa” evrenin başlangış, “Omega Noktası” ise evrenin evriminin son noktasıdır. Ama bu nokta da, enerjinin sonsuz doğası gereği ancak bir yeni “Alfa Noktası”na denk gelir. Chardin’in çalışmaları Kuantum, Bigbang, YZ, Post-Human üzerine araştırma ve fikirlere esin kaynağı olmuştur. Fikirleri özellikle Katolik Kilisesi tarafından tepkiyle karşılanmış ve çalışmalarının basılması engellenmeye çalışılmıştır. (Türkçe de Chardin için bkz. “İnsanın Tabiattaki Yeri”, İşaret Yayınları).

 

[18] International Christian Church – Uluslararası Hıristiyan Kilisesi

[19]   İchthys (Yunanca: ἰχθύς, transliterasyonları: ichtys, icthys veya ikhthus) Yunanca “balık” anlamına gelen kelimedir. Kesişen iki yay parçası içeren bir sembolü tanımlamakta kullanılır, bu sembolün ismidir. Bir balığı andıran sembol, ilk Hıristiyanlar tarafından kullanılan gizli bir semboldü. Hıristiyanlardan önce de çeşitli anlamlarda farklı şeyleri temsilen (örneğin bereket) balık sembolleri kullanılmıştır. Yine de bir balık sembolünü en yoğun kullananlar, bugünkü bulgu ve bilgilere göre, ilk Hıristiyanlardır. İchthys antik deniz tanrıçası Atargatis’in oğluydu. Farklı kültürlerde ve mitolojilerde denk düşen kişilikler ve balık sembolleri anlam ve kullanım açısından farklılık gösterse de genelde bereketi temsilen, cinsi vurgulara sahipti. Bunun bir örneği Mısır mitolojisinde görülebilir. Bereketi temsil etmesinin yanı sıra balık belirli kültürlerde reenkarnasyon ve hayat(ın veya hayat gücünün) sembolü olmuştur. Balık sembolünün Hıristiyanlar tarafından nasıl kullanılmaya başlandığına dair birçok hipotez olsa da hiçbirinin kesinliği kanıtlanamamıştır. Yine de bu hipotezlerden en büyük ihtimali barındıran, Hıristiyanlığın kutsal metinlerinde geçen bir ifadenin balık sembolizmine yol açtığıdır; İsa mucizevi bir şekilde 5000 insanı ekmek ve balıkla doyurmuştur, bkz. Matta 14:15-21, Luka 9:12-17, ve Yuhanna 6:4-13. İchthys belki de İsa’ya “insan balıkçısı” gibi bir gönderme yapmaktaydı, veya Yunanca ΙΧΘΥΣ harflerinin (Iota Chi Theta Upsilon Sigma) oluşturduğu, Hıristiyan inancının bir ifadesiydi “᾿Ιησοῦς Χριστὸς Θεοῦ Υἱὸς Σωτήρ” (Iēsous Christos Theou Huios Sōtēr: “İsa Mesih, Tanrı’nın Oğlu, Kurtarıcı”). Her ne kadar doğrudan kanıt bulunmasa da, ichthys mistik/matematiksel sembol Vesica Piscis’in bir adaptasyonu da olabilir. Matematikçi ve mistik Pisagor’un da belirttiği gibi, vesica piscis’in uzunluk-yükseklik oranı 153:265’dir ki bu “balığın ölçüsü” olarak adlandırılan mistik kabul edilen bir sayıdır. Bir İncil kıssasına göre İsa havarilere balık tutmada yardım ederken kendisi tam olarak 153 balık tutmuştur. Bunların dışında birçok hipotez daha bulunmaktadır.

[20]

Alman Afrika Kolordusu (Almanca: Deutsches Afrikakorps), II. Dünya Savaşı’nda Kuzey Afrika Cephesi’ne yollanan Nazi Almanya’sının Wehrmacht’a bağlı Heer (Kara Kuvvetleri) ve Luftwaffe (Hava Kuvvetleri) birliklerinden oluşan askerî birimlerinden birinin adı

 

[21] Parmanides, doğa filozoflarından sayılmakla birlikte, Antik Yunan felsefesinde rasyonalizm geleneğinin ilk filozoflarından biridir. MÖ 600 ile MÖ 500’lerde yaşadığı ve yalnızca düşünür olarak değil yasakoyucu ve devlet adamı olarak da rol oynadığı sanılmaktadır. Parmenides’e göre, evrende değişen hiçbir şey yoktur. Gerçeklik, yani Varlık, mutlak anlamda Bir’dir, kalıcıdır, süreklidir, yaratılmamıştır, yok edilemez; o ezeli ve ebedidir; onda hareket ve değişme yoktur.

 

[22] Kali, Hinduizm’de uzun ve karmaşık geçmişe sahip bir tanrıçadır. İlk dönemlerden beri süregelen vahşet ve öfke yaratığı niteliği bugün hâlâ etkiye sahip olsa da, daha kompleks Tantrik inançlar zaman zaman onun görevini ve rolünü Mutlak Gerçek veya Varlığın Kaynağı gibi nihai mevkilere taşımıştır. Sonuç olarak, daha yeni (güncel) sayılabilecek adanış hareketi Kali’yi daha çok bir ana tanrıça olarak tasavvur etmektedir. Kali deva (tanrı) Şiva’nın yanı sıra birçok devi (tanrıça) ile ilişkilendirilmiştir. Kali genellikle Şiva’nın eşlerinden biri olarak görülmüştür. İsmi kala sözcüğünün dişil şekli olarak görülebilir (Sanskritçe kala, karanlık ve zaman gibi anlamlarda kullanılırdı ki burada zaman ölüm kavramı için kullanılan bir öfemizmdir); ayrıca Siyah Kadın anlamına da gelir ki, eşi olan beyaz Şiva’nın tersidir. İlişkilendirildiği veya özdeşleştirildiği tanrıçalardan bazıları Durga, Bhowani Devi, Sati, Rudrani, Parvati, Chinnamasta, Chamunda, Kamakşi, Uma, Menakşi, Himavati ve Kumari’dir. Bu isimler tekrarlandığında, inanan (ibadet eden) kişiye özel güçler verdiğine inanılırdı.

 

[23] Parvati (Uma) Hint mitolojisinde Parvati, Şiva’nın karısıdır. Parvati’nin derisi altındandır, ışığı ve güzelliği temsil eder. Anneye tapınma Devi Maa, Devi Uma veya Maya olarak adlandırılır. Devi, büyük anne, evrensel anne’dir.

Şiva’nın ilahi ailesinde sadece dört kişi vardır, bunlar, Rab İşvara, eşi Parvati ve iki oğulları olan Subramanya ve Vinayaka’dır. Şiva’nın aracı bir Boğa olan Nandi’dir. Anne Parvati’nin aracı ise Aslan’dır. Şiva, eşi Parvati de dahil olmak üzere bütün dünyaya zahitlik görünümünü öğretmek için bu ilahi formu almıştır. O’nun bir başka alışkanlığı da sadaka dilenmekti. Bütün bunlara rağmen Parvati, kocasının bu acayip kıyafet ve alışkanlıklarından dolayı Şiva’ya karşı nefret veya tiksinti duymamıştır. Anlayışa göre yoga tanrısı olan Tanrı Şiva yogayı sevgilisi Parvati’ye, insanlığı kurtarması için insanlık aşkına öğretmiştir. 3 Şubat, Hindistan’da Maha Shavartri, yani Lord Shiva ve Tanrıça Parvati’nin evliliklerinin kutlandığı Hindu kutsal günü ve festivalidir. Brahma’nın Saktisi, dişil yaratıcı kapasiteyi temsil etmekle birlikte, dişil ve eril prensiplerin yaratmada karışması düşüncesi, Şiva’ya ve eşi Parvati’ye aktarılır. Parvati, kendisiyle yarattığı, koruduğu ve yok ettiği gücün bir parçasıdır. Farklı dünya dinlerindeki tanrısal androjeni göstermek için birçok örnek iktibas edebilir. Tanrılar, onların tamlıklarını ve yaratıcı güçlerini ima etmek için ‘Baba ve Anne’, ‘Koca ve Karı’ diye isimlendirilirler.

[24] 16 Mesih’in Hazır Bulunuşu (Parousia) Matta 24:3—Yunanca, τὸ σημεῖον τῆς σῆς παρουσίας (to semeion tes ses parousias) 1864 “SENİN hazır bulunuşunun The Emphatic Diaglott (J21), ALAMETİ” Benjamin Wilson, New York ve Londra. 1897 “senin hazır bulunuşunun The Emphasised Bible, alameti” J. B. Rotherham, Cincinnati. 1903 “Senin hazır bulunuşunun The Holy Bible in Modern işareti” English, F. Fenton, Londra. 1950 “senin hazır bulunuşunun New World Translation alameti” of the Christian Greek Scriptures, Brooklyn.

Yunanca parousia ismi sözcük anlamıyla “yanında olma” demektir; bu ifade, para (yanında) edatı ile ousia (“olma”) sözcüğünden oluşmuştur. Parousia sözcüğü Yunanca Kutsal Yazıların asıl metninde 24 defa geçer. Bu ayetler Matta 24:3, 27, 37, 39; 1. Korintoslular 15:23; 16:17; 2. Korintoslular 7:6, 7; 10:10; Filipililer 1:26; 2:12; 1. Selanikliler 2:19; 3:13; 4:15; 5:23; 2. Selanikliler 2:1, 8, 9; Yakup 5:7, 8; 2. Petrus 1:16; 3:4, 12 (dipnot); 1. Yuhanna 2:28’dir. Bu ayetlerde parousia sözcüğü bağlamın izin verdiği yerlerde “hazır bulunuş” olarak çevrilmiştir.

Bu ismin fiil şekli olan pareimi, sözcük anlamıyla “yanında olmak” demektir. Bu fiil Yunanca Kutsal Yazıların asıl metninde 24 kez geçer. Bu ayetler Matta 26:50; Luka 13:1; Yuhanna 7:6; 11:28; Elçiler 10:21, 33; 12:20; 17:6; 24:19; 1. Korintoslular 5:3, 3; 2. Korintoslular 10:2, 11; 11:9; 13:2, 10; Galatyalılar 4:18, 20; Koloseliler 1:6; İbraniler 12:11; 13:5; 2. Petrus 1:9, 12; Vahiy 17:8’dir. Bu ayetlerde pareimi fiili bağlama göre “şimdi”, “bir yerde” veya “birinin yanında” olarak ya da farklı şekillerde tercüme edilmiştir.

“Hazır bulunuş” anlamındaki parousia ifadesi, “geliş” anlamına gelen Yunanca eleusis sözcüğünden farklıdır. Bu sözcük Yunanca metinde bir kez, Elçiler 7:52’de geçer; sözcük burada eleuseos (Latince adventu) biçiminde bulunur. Parousia ve eleusis sözcükleri birbirinin yerine kullanılmaz. Theological Dictionary of the New Testament (5. Cilt, sayfa 865) şunları belirtiyor: “Bu sözcükler [pareimi ve parousia] hiçbir zaman Mesih’in insan olarak gelişi için kullanılmaz ve παρουσία [Parousia] asla dönüş anlamına gelmez. Birden fazla parousia fikrine ilk kez Kilisenin sonraki dönemlerinde [MS ikinci yüzyılda, İustinos’tan sonra] rastlanır . . . Hıristiyanlığın ilk dönemlerinin düşünce dünyasını anlayabilmek için temel bir ön koşul, kendimizi bu fikirden [birden fazla parousia olduğu düşüncesinden] tamamıyla kurtarmaktır.”

İlahiyat doktoru Israel P. Warren bu sözcüğün anlamı hakkında The Parousia adlı eserinde şunları yazdı: “Biz sık sık ‘ikinci advent’, ‘ikinci geliş’ ve benzeri ifadeler kullanırız, fakat Kutsal Yazılar hiçbir zaman ‘ikinci Parousia’dan söz etmez. Onun özelliği ne olursa olsun, bu benzersiz bir şeydi; daha önce hiç olmamış ve bir daha asla olmayacak bir şey. Bu, bir hazır bulunuştu; onun insanlara göründüğü diğer tüm olaylardan farklı ve onlardan üstün bir şey. Böylece bu sözcüğün neye atfettiği herhangi bir sıfata gerek kalmadan kendiliğinden anlaşılacaktı” (Portland, Maine, 1879, sayfa 12-15).

Ayrıca, W. Bauer tarafından yazılan A Greek-English Lexicon of the New Testament and Other Early Christian Literature adlı sözlükte şunlar belirtiliyor: “[Parousia] yüksek makamdaki bir kişinin, özellikle bir eyaleti ziyaret eden kralların ve imparatorların ziyareti için kullanılan resmi bir terim oldu” (İngilizce ikinci baskı, F. W. Gingrich ve F. W. Danker, Chicago ve Londra, 1979, s. 630). Matta 24:3’ün yanı sıra, 1. Selanikliler 3:13 ve 2. Selanikliler 2:1 gibi başka ayetlerde de geçen parousia sözcüğü, İsa Mesih’in bu ortamın son günlerinde Kral olarak tahta çıkmasıyla başlayan hazır bulunuşunu kasteder.

 

[25] Ahura mazda (Pehlevice : Ohrmazd, Farsça: اهورا مزدا . Kürtçe : Ahûra Mazda „bilginin Efendisi“) eski Pers İmparatorluğu resmi dini Zerdüştçülüğün, kötülük ilkesi ya da Tanrı’sı olan Ehrimen’le sürekli bir mücadele ya da savaş hali içinde olmakla birlikte, Zerdüştçü iyimserliğin bir ifadesi olarak, sonunda mutlak bir zafer kazanacak olan baştanrısı, iyilik ilkesi. Moğol mitolojisinde “Hormosta”, Türk mitolojisinde “Kurbustan”[1] veya Hürmüz (Türk tanrısı Kürmez ile özdeşleşmiştir) adıyla yer alır. Moğollara göre 55 Batı Tanrısının başında bulunur.

[26] Aziz Paul. Sonradan Hristiyan olmuş ve Anadoluyu karış karış dolaşarak inancını yayan misyoner. Paul, zaman içinde “aziz” ilan edilmiş ve mektupları daha sonradan Yeni Ahit’e dahil edilmiştir. Başta Korintlilere, Koloselilere ve İbranilere mektupları bu derleme de sıkça anılmaktadır.

[27] Bruno’nun geliştirdiği böyle bir hafıza –ve bu hafızayı iyileştirmeyi hedefleyen öğretme teknikleri- pek çok yaşam süresini kapsayan uzun süreli DNA gen havuzu hafızasıdır. Bu uzun süreli hafızanın yeniden kazanımına unutkanlığın kaybedilmesi anlamına gelen anamnesis adı verilir. “Evrenin ötesindeki ilahi akılı gerçek anlamıyla yansıtabilen” hafızanın varlık kazanması sadece anamnesis kanalıyla olur.  Bu nedenle, eğer insan bu görevi yerine getirecekse –yani Urgrund’un imajı ya da aynası olacaksa- anamnesisi, tecrübe etmek zorundadır

[28] Möbius şeridi, geometrik olarak uzunca bir şeridin bir ucunu 180 derece bükerek diğer ucu ile birleştirilmesiyle elde edilen şerittir. İlk olarak 1861’de Johann Benedict Listing tarafından tanımlanmıştır. Dört yıl sonra August Ferdinand Möbius, yayınladığı bir çalışmasında tanımını vermiş, şeridin tek yüzlü olmasını yönlendirilememesiyle açıklamıştır. Normal bir şeridin iki yüzü varken Möbius şeridinin sadece bir yüzü vardır. Başka bir ifadeyle Möbius şeridinin üzerindeki bir noktadan hareket etmeye başlandığında bütün alan taranarak aynı noktaya geri dönülür.

[29] Bkz, 6:45 Yayımları

[30] John Birch Topluluğu. Çin Komünist Parti destekçileri tarafından öldürüldüğü iddia edilen ve Soğuk Savaşın “ilk şehidi” haline getirilen Amerikan subayının adına kurulmuş, aşırı sağcı ve anti-komünist örgüt.

[31] Kendi ifadesiyle “kafayı yemiş/çıldırmış bir ucube” olarak normal hayata dönen Philip K. Dick, 1974’ün Şubat ve Martı’nda hayatını değiştirecek – sonradan  2-3-74 diye adlandıracağı-  uzun süreli bir katatoni dönemi yaşadı. Malum tedavi sürecinden  sonra aldığı ilaçlar her şeyden kolayca etkilenmesine neden oluyordu: bir kadının kolyesinde gördüğü sembolle büyülenmiş  ve kendini 1.yüzyıl Roma’sında yaşayan biriyle ilintilendirmeye –ve ya o kişi olduğuna ikna eden bir düşler serisi deneyimlemeye- başlamıştı. Bu düşlere epeyce kafayı takmış, geri kalan hayatı boyunca benzer atakları açımlayan yüzlerce sayfalık garip bir literatüre imza atmıştır ki bunlara Exegesis (seçmelerini okuduğunuz elinizdeki TEFSİR) denmiştir. VALIS ve  Albemuth Özgür Radyosu serisi bu sancıların bir ürünüdür. Gelgelelim, 1982’de  Dick –  göz bozulması şikayetinden sonra – geçireceği bir seri felcin ilkine maruz kalmış ve hastaye kaldırıldığı yaklaşık 2 haftalık sürecin sonunda ölmüştür. Külleri ikiz kızkardeşlerinin yanına serpilmiştir.

[32] Magdeburg yarımküreleri: 1654’te atmosfer basıncının hava basıncına baskın geldiğini kanıtlayan meşhur deney. Adını deneyin yapıldığı kentten almıştır.

[33] Paraklit veya Faraklit (Latince paracletus ← Yunanca: παράκλητος (Parakletos)), Kitab-ı Mukaddes’in Yunanca metinlerinde (Yuhanna 14, 16) Kutsal Ruh için beraberinde gelen anlamında kullanılan bir sıfattır .

Paraklit sözcüğü Yuhanna İncili’nin 14:16, 14:26, 15:26 ve 16:7’inci ayetleri ile Yuhanna’nın Birinci Mektubu’nun 2:1 no’lu ayetinde Kutsal Ruh’u anlatmak üzere kullanılmıştır. Sözcük Yeni Ahit’in bazı İngilizce çevirilerinde Tesellici (Comforter) ya da Yardımcı/Tavsiyeci(Advocate) olarak çevrilmiştir. Sözcük antik Yunancada mahkemede yardım eden kişi anlamında da kullanılmıştır. Kumran Yazıtları ya da Ölü Deniz Tomarları olarak bilinen metinlerde sözcük Gerçeğin Ruhu olarak geçer. Hıristiyan inancında Kutsal Ruh Tanrı’nın üç unsurundan birini tanımlamak için kullanılır.

[34] Y.N: Gnostik Vahyin 10 Ana Prensibi’nde sevgili Ali Kartal çevirisinden yararlanılmıştır.

[35]???

[36] Katoliklere göre ölülerin gittiğine inanılan dünyalar arasındaki mekan. Araf. Dick’in sıkça gönderme yaptığı Dante’nin İlahi Komedyasının 2. Bölümüdür aynı zamanda. Çeşitli katlardan oluşan bir kule ya da dağ olarak da tasvir edilir…

[37] Ma’at, Mısır’ın doğruluk ve adalet tanrıçasıdır. Thoth’un karısı olduğuna inanılır ve ondan sekiz çocuğu olmuştur. Bu çocuklardan en önemlisi Amon’dur. Bu sekiz evlat, Hermopolis’in baş tanrılarıdır ve oradaki rahiplere göre, onlar yerküreyi yaratmışlardır. Ma’at, oturan ya da ayakta duran kadın formlarında resmedilmiştir. Onun resimlerinde her zaman başında bir tüy bulunur. Bazı resimlerinde ise kollarında bir çift kanat görülür. Firavunlar ülkelerini bu tanrıçanın belirlediği ilkelere göre yönetirlerdi ve böylece “evrensel düzenin” sağlanacağına inanırlardı. Kafasında bir devekuşu tüyü taşır. Bu tüy saf iyiliği, hakikati ve doğruluğu temsil eder ve Osiris’in mahkemesinde ölünün kalbi terazide bu tüy karşına konurdu. Böylece ölen kişinin iyi ve kötü ruhlu olduğu anlaşılırdı. İnanışa göre, zamanın başlangıcında dünya yaratılırken ortaya çıkan kaos Ma’at’ın koyduğu kurallar ile ortadan kalkmıştır. Bu nedenle firavunların bu kurallardan uzaklaşması durumunda kaosun geri gelip Mısır ve dünyayı yok edeceğine inanılır. Ölü kişi yargılanırken, Ma’at’ın tüyü ile ölünün kalbi terazinin kefelerine konur. Eğer, kalp tüy ile dengede kalırsa, ölü Duat’ta ölümsüz yaşama hak kazanır. Çünkü, tüy kadar hafif yürek günah ve şeytanın yükünü taşımıyor demektir. Ma’at’ın son görevi, güneş tanrısı Ra’ya gökyüzündeki seyahatlerinde rehberlik etmektir. Her gün gökyüzünde onu taşıyan geminin rotasını belirler. Bazı inanışlara göre, gemide onunla beraber yön göstermek için yolculuk da eder.

[38] İslamiyet’teki öldükten sonra sevap ve günahların tartılması inancı gibi düşünün, Dick “cezalandırıldık” derken tartının kötü tarafının ağır geldiğini söylüyor ve akabinde de “tartıyı değiştirebiliriz” derken iyilik oranının baskın gelebileceği bir evreden bahsediyor.

[39] Xerox Mektubu: Septik sorgu ünitesi, sorgulama katalizörü.  Karakterin var olanın arka planında dolaşmak için yönelttiği soruların tümü, form üstünü algılama girişimi: “balık nedir”, “ağaç nedir” vb. Herhangi bir şekilde; bir mektup, video ya da cisim olarak karşınıza çıkabilir.

[40]bkz. Araf

[41] quod erat demonstrandum: Yapılan bir kanıtın altına, kanıtlanması gereken şeyi başarmış olmanın keyfiyle yazılan kısaltma ifadesi.

[42] Metin boyunca “muhakeme” ya da “kavrayış” yerine “ideasyon” olarak kalacak.

[43] Fritjop Capra’nın çığır açmış kitabı, Türkçede de yayımlanmıştır.

[44] Fizikteki “bootstrap modeli”,  kuantum teorisine göre, parçacıklar arası geçişliliğin kendi içerisinde oluşturduğu tutarlık fikrini kanıtlayan yaklaşımdır. S-matrix teorisinin bir diğer alt konusudur.

60 ve 70’li yıllarda ortaya atılan, büyüyen-hareket halindeki parçacıklar arasındaki etkileşim –ki burada kastedilen atom altı parçacıklar meson ve baryonlar arasındaki sürtünmelerdir- bu partiküllerin hiçbirinin yek parçacıklar olarak hareket edemeyeceğini kanıtlamıştır.

Geoffrey Chew ve diğer fizikçiler bu olayı bileşik ve temel parçacıklar arasındaki ayrımın belirginleşmesi olarak yorumladılar, ama tüm bunları bir yana bırakırsak bazı şeyler sonunda açıklığa kavuşmuştu. Bunun yerine birbirlerine sürtünerek yeni bağıntı fonksiyonları çıkarabilen ve S-matrix’e sırtını yaslayan yeni bir anlayış gelişecekti, bu Werner Heisenberg’in herkesten iki adım önde olarak  parçacıklar arasındaki çarpışmalara yeni bir vizyon getirdiğinin yegane kanıtıydı.

[45] Quanta: çoğ., bak. quantum. Quantum:  i. (çoğ. -ta) miktar, meblâğ; belirli miktar, pay, hisse; fiz. en ufak enerji birimi. quantum leap önemli bir atılım. quantum theory fiz. kuantum teorisi.

 

[46] “Android ve İnsan” kitabının içinde, 645 Yayın, İstanbul 2014

[47] Yunanca hypno-(uyku) ve gogos-(öncesinde) kelimelerinden oluşur. Uyku aşamasına geçiş esnasında meydana gelen halüsinasyon çeşididir. Genelde ses ve görüntü şeklinde olsa da her insanda farklı biçimde meydana gelebilir. Çok nadir olarak, bu katmanda, müzik ve şiir duyan insanların olduğu kayıtlara geçmiştir. Görüntü ise düz ya da üç boyutlu, renkli ya da renksiz olabilir. Bazen ani gürültüler de duyulabilir.

[48] Book of Acts: Yeni Ahit’in Luka İncili’nin devam bölümü olarak kabul edilen kısmı.

Philip K[indred]Dick – Kozmogoni ve Kozmoloji

CosmogonyAndCosmologyKerosina1987

Editör: Şenol Erdoğan
Yayıma Hazırlayan, çeviri redaksiyon: Deniz Cansever
Teşekkür: Rafet Arslan

Türkçesi: Murat Karlıdağ

 

 

Gerçekliğimiz aslında kurgulanmış bir sistemdir -yol gösteren, programlayan ve tasarlanmış dünyamızda hareket ederken onun farkına varmadan bizi kontrol eden bilgisayar benzeri bir öğretme makinesi, yani bir artefakt[1] tarafından kurgulanmış gibi görünüyor. Zebra adını verdiğim artefakt bizim gerçekliğimizi onu yapanın bir tür aynası (imajı) gibi “yaratmıştır” (aslında sadece kurgulamıştır), dolayısıyla mimar kendi benliğini kavramak için nesnel bir bakış açısı elde eder. Başka bir deyişle mimar (1616 yılında Jakob Böhme[2] tarafından Urgrund[3] diye adlandırılmıştır) özbilinci, kendini tanıma yetisi için bir aracı ve kendi doğasını değerlendirmeye ve kavramaya yönelik nesnel bir fikir bulmaya güdülenir (doğası itibariyle –yani bu ayna, veya nitelikler ve görünüşler olmadan-  muazzam büyüklüğe sahip canlı bir organizma olduğu için yansıması aracılığıyla kendini “görebilmesini” sağlayan ampirik dünyaya ihtiyacı vardır).

 

O, gerçeklik-kurgulayan bir artefakt (ya da demiurg[4]; Platon ve Gnostikler) kurmuş, bu artefakt daha sonra emir üzerine bildiğimiz dünyanın ilk aşamasını kurmuştur. Artefakt kendisinin de bir artefakt olduğunu bilmez; Urgrund’un varlığından habersizdir ve kendinin Tanrı, tek ve biricik olan Tanrı olduğunu hayal eder.

 

Evrimleşen gerçekliğimizi inceledikçe, Urgrund kendini daha yeterli bir düzeyde anlar. Gerçeklik-kurgulayan artefaktın evrimleşen bir gerçekliği kurgulamasına olanak sağlamalıdır, bu gerçeklik (aşamaları esnasında) ne kadar kusurlu ve bozuk olursa olsun nihayetinde Urgrund’un kendisinin hatasız bir benzeri olacaktır, bu noktada Urgrund ile kurgulanmış gerçeklik arasındaki dengesizlik ortadan kalkar –bunun üzerine hayret verici bir olay gerçekleşecektir: Artefakt ya da demiurg yıkılacak ve Urgrund kurgulanmış gerçekliği ontolojik açıdan gerçek bir şeye dönüştürerek –ve aynı zamanda içinde yaşayan canlı yaratıkları ölümsüz kılarak- asimile edecektir. Urgrund’un bizim başka türlü benzerliği olan kurgulanmış sistemimize dahil olması her an gerçekleşebilir.

 

Zebra, yani kurgulamayı yapan enerjik artefakt çok yakında ama sadece eylemlerine değil aynı zamanda varlığına karşı da bizi engeller. Üzerimizde muazzam –ve fiilen de kararlı-bir etkisi vardır.

 

Dünyamızın seyriyle (ve kaderiyle) ilgili öngörüsü kusursuzdur: ölümsüzlük ve gerçekliğin nihai karışımı Urgrund’a benzeyen ve onunla uyum içinde olan noktaya ulaşmıştır. Ancak artefaktın kaderi yıkımdır (bu onu bilmez). Fakat o, Urgrund ve bizler gibi canlı değildir. Bizler izomorfizme[5] doğru ilerlemekteyiz. Bu açık ve kesin izomorfizme ulaşıldığında, beklenmedik bir anda şaşırtıcı bir ışık patlaması içinde Urgrund ile birleşiriz (yani o içimize işler ve bizi asimile eder): işte Böhme’nin “Blitz[6]” kavramı budur. Mart 1974[7] tarihi böyle bir an değildi ama Zebra artefaktının kurgulanmış gerçekliğini düzenlediği bir zamandı, Urgrund ile olan eşbiçimliliğine yönelmiş evriminden (amacı artefakt tarafından bilinmeyen bir sebeple) ayrılıyordu.

 

Evrimleşen kurgulanmış gerçekliğimizin amacı biz insanların gerçek mimar yani kurgulayan artefaktı biçimlendiren Urgrund ile izomorfik hale geldiğimiz bir varoluşa ulaşmak olduğu için, frekans ve derinlik ile yakından ilgili son derece önemli pratik bir durum bulunuyor:

 

Her ne kadar henüz Urgrund ile kesin bir eşbiçimliliğimiz olmasa da, içimizdeki Urgrund’un mükemmel olmayan (ama son derece gerçek) bölümlerine veya parçalarına zaten sahip olduğumuz söylenebilir. Bu yüzden Hıristiyan mistik sözü “Uzağımızda olan içimizdedir” der. Bu söz insanın içsel yönlendirmeye hayatına hükmedeceği tarihteki üçüncü ve son aşamayı anlatır. Bu nedenle Hıristiyan mistik sözü “Mesih senin bedenine egemen olurken sen de onun ruhuna kendi ruhun gibi hükmedersin” der.

 

Hindu felsefesinde insanın içindeki Atman[8] kavramı Brahman, yani evrenin özü diye tanımlanır.

 

Mesih ya da Atman aslında Zebra’nın bir mikroformu, gerçeklik-kurgulayan bilgisayar benzeri artefakt değil, ama Urgrund’un mikroformudur; böylelikle Hindu inancında Maya’nın ötesinde uzanan (Brahman) olarak yani yanılgının örtüsü(örneğin kurgulanmış görünüşteki dünya gibi) diye tanımlanır.

 

Zaten Urgrund ile izomorfizme çok yakın bulundukları için Urgrund bir insanın içinde doğabilir. Bu bir insanın yaşayabileceği en temel ve önemli tecrübedir. Bütün varlıkların kaynağı artefaktı ve onun kurgulanmış dünyasını aşar ve bir insanın zihninde ama başka bir yerde hayat kazanır.

 

Buradan hareketle, Urgrund’un şu anda artefaktın dünyasına nüfuz etmekte olduğu ve bunun da Böhme’nin terimleştirdiği Blitz anının pek de uzakta olmadığı anlamına gelişini yanılmadan dile getirilebilir. Urgrund’un mikroformu bir insanın içinde hayata geldiğinde, o insanın anlama yetisi zaman ve uzay yönünden dünyanın ötesine doğru genişler. Başka zaman dilimlerini, başka kimlikleri (ya da yaşamları), farklı yerleri tecrübe edebilir. Tam anlamıyla içindeki çekirdek tanrı tam dünyadan daha büyüktür.

 

Kurgulanmış dünyanın içine işleyen Urgrund, insanların zihinlerinden çıkarak kurgulanmış dünyayı asimile edebilir ve aynı zamanda kurgulayan artefaktı uygun evrimsel hale ulaştığı an (o haldeki insan da buna dahildir) hükümsüz kılabilir. Bunun ne zaman gerçekleşeceğini sadece Urgrund bilir.

 

O, -Yani Urgrund- artefaktı ortadan kaldırarak onun üzerimizdeki yönlendirici ve zorlayıcı gücünü yıktığında aldatıcı dünyanın üstümüzdeki gücünü de kıracaktır; kendi var olmama haliyle artefaktın varoluşunu yok edecektir. Geriye tamamen monistik[9], bütünüyle canlı ve önsezileri güçlü bir yapı kalacaktır. Ortada Urgrund dışında bir yer, zaman ya da şart bulunmayacaktır.

 

 

Artefaktın kurgulanmış dünyası şeytani değildir, artefaktın kendisi de kötü değildir. Ancak, artefakt insafsızlık derecesinde yönlendiricidir ve aynı zamanda da mekaniktir. Ondan medet umulamaz. İç yüzünü anlayamadığı amaçların gerçekleşmesi için görevini yerine getirmektedir. Bu modelde ızdırap iki kaynaktan beslenir:

 

1.kurgulanmış gerçekliğin ve artefaktın duygudan uzak nedensellik kuralının işlediği düşünce içermeyen mekanik yapısı;

 

2.hem makrokozmos hem de insan mikrokozmosunda yer alan ve Yeni Ahit’in deyişiyle “evrenin doğum sancıları.”

 

Her şeyden önce sabırsızlıkla beklenen doğum Urgrund’un insanlardaki doğumu ve nihayetinde evrenin keskin ve çok kısa bir süre içinde onun bütünlüğünde asimilasyonudur. İlk olay zaten gerçekleşiyor; ikincisi ise beklenmedik bir anda aniden ortaya çıkacak.

 

Gerçeklik bir süreç olarak değerlendirilmelidir. Ancak, sebebini anlamadan, bu sürece katlanmak zorunda olan canlı yaratıkların çektiği akut bir ıstırap bulunmasına karşın, artefaktın sebep-sonuç zincirini geçersiz kılan ve bu zincirin üstesinden gelen Urgrund’un rastlantısal, şefkatli müdahalesi vardır. Belki de kurtarıcı güçle ilgili bu müdahale Urgrund’un bir insandan doğması sonucunda ortaya çıkmaktadır. “kurtuluş” terimin asıl tarihi anlamının “serbest kalma” ve “günahkâr” veya “düşkün” kelimesinin asıl anlamının da “esir ” demek olduğunu akılda tutmak gerekir. Bu model göz önüne alındığında artefaktın eylemi ne kadar iyi, yararlı ve anlamlı olursa olsun bir insanı artefaktın kontrolünden kurtarmayı hayal etmek apriori ihtimaldir. Kusursuz olmasının yanında açıkça hata yapmaya da meyillidir. Yine bu model ele alındığında kimi zaman bir üstünlük kurma da açıkçası gereklidir. Belli ki, bunu yapacak bilgeliği ve gücü elinde bulunduran ilk mimarın ya da varlık sebebinin kendisidir. Artefaktın veya kurgulanmış dünyanın içinde bulunan veya buradan kaynaklanan hiçbir şey yeterli olmayacaktır.

 

 


 

BU MODELİN AVANTAJLARI

 

Temel açıdan bu model ampirik dünyamızın kısıtlı bir varlığın göremediği bir nesneyi kopya etme teşebbüsü olduğunu ileri sürer. Buda dünyamızdaki kusurları ve “kötü” unsurları açıklar.

 

Bunun yanında, ampirik dünyamızın amacını da ortaya koyar. Önceden tayin edilmiş belirli bir amaca doğru ilerleyen süreçtir.

 

 

Bu sistemde, insan düşkünlüğü yaratmakla suçlanmaz (günah yaratısına insanın sebep olduğunu ifade etmek, insanın dünyanın kötülüklerinin yaratıcısı değil de asıl kurbanı gibi göründüğünü söylemek kadar yetersiz bir açıklamadır). Kötülüklerden, acı ve ıstıraplardan dolayı Tanrı’yı sorumlu tutmaz (bu da kabul edilebilir bir fikir değildir); bunun yerine üçüncü bir görüş ileri sürer, buna göre “artefakt” olarak adlandırılan kısıtlı varlık limitleri düşünüldüğünde elinden gelenin en iyisini yapmaktadır. Bu yüzden, hiçbir kötü amaçlı tanrı (İran düalizmi, Gnostisizm) öne sürülmez.

 

Karmaşık olmasına rağmen, bu model Parsimonius Prensibi[10]’ni başarıyla kullanır, çünkü eğer aracı düzeydeki artefaktın konsepti ortadan kaldırılırsa dünyadaki büyük kötülüklerden ve ıstıraplardan ne Tanrı ne de insan sorumlu tutulabilir, tatsız bir teori.

 

Hepsinden önemlisi, aşağıdakiler gibi olan eylemlere uygun olabilir:

 

  1. ampirik dünya pek de gerçek değil sadece gerçek gibi görünüyor.

 

  1. bu kötülüklerin ve kusurların tasfiyesi ya da ıslahı için bu dünyanın yaratıcısına medet umulamaz;

 

  1. dünya bir tür nihai durum ya da amaca doğru ilerliyor, bunun doğası belirsizdir, ama değişim hallerinin evrimsel yönü sezgileri güçlü ve merhametli bir proto-varlık tarafından tasarlanmış iyi ve anlamlı bir hedefe işaret eder.

 

 

Görünüşe göre, Urgrund ve belli başlı bazı harici şartlar altında Urgrund’un içinde artefakta karşı güç kullanabildiği artefakt arasında bir geribildirim döngüsü bulunuyor, bunlar artefaktın kurgulanmış dünyayı Urgrund ile yüz yüze olan bir analog duruma doğru taşıyan doğru ardışıklıklardan ayrıldığı anlardır. Urgrund ya doğrudan artefakta baskı yaparak artefaktın eylemlerini doğrudan değiştirir ya da artefaktı atlayıp bu değişikliği kurgulanmış dünyaya giderek veya her iki yöntemi birden kullanarak yapar. Nasıl olursa olsun bizim artefaktın yapısına ve doğasına kapalı oluşumuz gibi, artefakt da Urgrund’un varlığına ve doğasına kapalıdır. Asıl kaynak (Urgrund) ile nihai gerçekliğin (dünyamız) kaynaşmaya doğru yürüdüğü ve aracı düzeydeki varlığın (artefakt) eliminasyona ilerlediği tam bir bilgisizlik döngüsü sağlanır.  Böylece bütün tasarı karmaşıklıktan ve eksiklikten uzaklaşıp mükemmelliğe ve basitliğe yönelir.

 

Bu noktada ilave etmek modeli karmaşık hale getirecek olmasına rağmen, aşağıdaki değişikliği de belirtmeden geçemeyeceğim:

 

Muhtemelen Urgrund kendi artefaktının dünya kurgulama fonksiyonuyla sürekli etkileşim halindedir, bu nedenle kurulan ampirik dünya daimi bir diyalektin sonucudur. Bu durumda Urgrund, artefaktı kendisiyle ilişkili olarak biri; bütüncül durumun farkında olan canlı ve önsezileri kuvvetli, diğeri ise; durumu fark etmeyen mekanik ve aktif ying-yang benzeri iç içe geçen iki gücün alt nesli olarak görülen ampirik dünyayla iki kutuplu hale getirmiştir.

 

Bu durumda, ampirik dünya, Varlığın (artefakt) ve üstün Varlığın (Urgrund) halinin doğal sonucudur.

 

Kurgulanmış ampirik dünyada yaşayan yaratıkların baskılardan hangilerinin artefakt (yanlış bir biçimde kötü diye adlandırılır) hangilerinin Urgrund (doğru bir biçimde iyi diye adlandırılır) kaynaklı olduğunu ayrıt etmesi neredeyse imkansızdır. Sadece muazzam bir akış, doğrusal zamanda belirli hiçbir geştalt üstlenmeyen sürekli bir evrimsel değişim tecrübe edilir.

 

 

Ancak, bu durum bizim dünya tecrübemize uygun gibi görünüyor. Varlığın temel prensibi kendi kendiliğini atmak için, dışında; bizim bildiğimiz dünyanın doğduğu bir şey (artefakt) inşa etmiştir.

 

Modelin bu şekilde değiştirilmesi artefaktın göremediği ve aslında farkında dahi olmadığı bir şeyi nasıl kopyalayabildiğini açıklamaktadır.

 

Artefakt muhtemelen Urgrund tarafından onun kendi dünya kurgusuna yapılan müdahalelerin esrarengiz istilalar olduğunu addetmektedir. Bu nedenle, bir diğerinin ardından gelen tek krasis (geştalt) formasyonuna karşı kaos salınımları ile bilinen bütün felsefi ve teolojik sistemlerde ortaya çıkan çatışmalardan en çok Empedokles’inkine benzemektedir. Doğrudan Urgrund’dan gelen bir ilham haricinde, birbiriyle etkileşim halindeki bu iki gücün baskısının ve doğasının yanı sıra dünyamızın tasarlanmış nihai halini belli belirsiz görebiliriz.

 

Urgrund’un diyalektik sürecine bakarsak, kendi planladığı hedefe doğru ilerletmek amacıyla bazen insanlara bir takım yönlendirici ilhamlar verdiğine dair nüveleri açıkça görürüz. Öte yandan, artefakt mümkün olduğunca fazla körlüğe ya da kapanmaya neden olarak buna karşı koyar; bu açıdan bakıldığında karanlık ve ışık,  daha doğrusu, insanların doğru bir biçimde kendilerini bilginin varlığı (Kutsal Bilgelik)  ile aynı hizaya getirdikleri bilgi ile cehalet savaş halindeymiş gibidir.

 

Ancak, özetlemek gerekirse, ilişkin olarak Urgrund’un artefaktın kurgulanmış dünyasına müdahale sıklığı konusunda ben karamsarım. Artefaktın amacına (daha doğrusu Urgrund’un amacına) şu anda müdahale olmadan da ulaşılıyor; yani, eşbiçimlilik planlanan nihai hedefe müdahaleye gerek kalmaksızın adım adım ulaşıyor. Artefakt bir işi tamamlaması için yapılandırılmıştı ve işini de başarıyla yapıyor.

 

Kurgunun evriminde bir tür diyalektik etkileşim olabilir ama muhtemelen Urgrund’u kapsamamaktadır; sadece artefaktın tek başına çalıştığı bir metot bile olabilir.

 

Varlığın temel prensibi ile eşbiçimlilik anını yani İlahi Kıvılcım gibi içimizde doğabilen esas gerçekliği umut etmek ve aramak zorundayız. Dünyamıza dünya aracılığıyla müdahale ancak artefakt ve onun üzerimizdeki zorba hâkimiyeti, acımasız köleleştirme çabaları ortadan kalktığı zaman sona erecektir. Urgrund gerçek olmasına rağmen çok uzakta. Artefakt ise hem gerçek hem de çok yakınızda duruyor ama duyacak kulakları, görecek gözleri ve dinleyecek bir ruhu yok.

 

Istıraptan kurtulmak ve muzaffer bir neşeyle dolmak dışında ıstırap çekmenin bir anlamı yok. Buna giden yol ise insanın yeri Urgrund’un istenci ile doldurulacak olan egosunu öldürmesinden geçer. Bu nihai aşamaya ulaşılıncaya dek her birimiz Urgrund tarafından maddeleştirileceğiz. Onun dünyasını isteğimize göre inkar edemeyiz çünkü bu şekilde kurgulanmıştır ve halihazırda sahip olduğumuz tek dünya budur. Ama bireysel egolarımız öldüğü ve Urgrund’un içimizde doğduğu an bu dünyadan kurtulup asıl kaynağımızı bir parçası oluruz. Bu girişim Urgrund’dan kaynaklanır; kurgulanmış bu dünya kadar mutsuz, ıstırap çekene karşı artefakt kadar duyarsızdır, nihayetinde, elimizde olan şey Urgrund’un yarattığı ve bizim de eşbiçimlilikle ulaştığımız yapıdır. Eğer daha iyi bir yöntem olsaydı elbette Urgrund onu uygulardı. Yol çetin ama hedef bu zorluğu haklı çıkartıyor.

 

 

Size doğrusunu söyleyeyim

Dünya sevinirken,

Sizler ağlayıp yas tutacaksınız,

Kederleneceksiniz,

Ama kederiniz sevince dönüşecek.

Kadın doğum yapacağı zaman ağrı çeker.

Çünkü saati gelmiştir.

Ama doğurunca, dünyaya bir çocuk getirmenin sevinciyle çektiği acıyı unutur.

Bunun gibi, siz de şimdi kederleniyorsunuz,

Ama sizi yine göreceğim ve o zaman yürekleriniz sevinçle dolacak

Ve sevincinizi kimse sizden geri alamayacak.

(Yuhanna 16:20/23)

 

 


 

KURGULANMIŞ GERÇEKLİĞİN ALGISAL YADSIMA AÇISINDAN

KATMANLARA AYRILMASI

 

 

Bir olumlamanın negatifinin değerlendirilmesi ve karşısında kendini kalıcı hale getirmek için ontolojik özden yoksun-salt kurgulanmış bir dünyanın içindeki mevcut limitler bu yapay sistemdeki asıl kusurdur. İnsanların elinde, bunun farkına varmadan, yapay gerçekliğin varlığını inkar etme seçeneği vardır, buna rağmen, eğer geriye bir şey kalırsa, sonucuna da katlanmak zorundadır.

 

Özgün, kurgulanmamış, genellikle de fark edilmemiş gerçeklik alt katmanı muhtemelen kurgulanmış olanın altında yer alır. Onaylamanın yapay olandan geri alınmasına yönelik varoluşsal eylem dışında bu hipotezi test etmenin bir yolu yoktur. Bu da çabucak yapılamaz. Yapay projeksiyona karşı bir itaatsizlik ve özgün alt katmana –belki de algısal açıdan alt katmanın herhangi bir yönünü daha önce hiç kavramadan – inanma eylemlerini içerir. Bu nedenle, onaylamanın eşzamanlı geri alınışı ve bunun içinde gizli bir şekilde bulunduğu inanç ifadesinin karmaşık psikolojik sürecini dışsal bir varlığın tetiklemesi gerektiğine varsayıyorum.

 

Eğer böyle bir alternatif, yani özgün gerçekliğin görünmez altkatmanı kurgulanmış yapay gerçekliğin altındaysa ya da onun tarafından gizlenmiş bir halde bulunuyorsa, hayal edilebilen en büyük ezoterik bilginin özünü meydana getirir. Bunun ötesinde gizli bir grup veya örgüt korunan bu bilgiyi ve bunun yanında ne kadar sınırlı olursa olsun otantik altkatmanı algılamayı tetikleme tekniklerini yönlendirmektedir önermesini ileri sürüyorum. Bu grup veya örgütü, asırlar boyunca yeraltında çalışan, sözlü ezoterik geleneklerle, ruhani bilgilerle ve İsa Mesih dönemine kadar uzanan tekniklerle doğrudan bağları bulunan zulme uğramış, gerçek, Hıristiyanlık Kilisesi adını veriyorum. Ayrıca, gerçek Hıristiyanlık Kilisesi tarafından otantik alt katmanın farkına varılmasına dair uyarılmış tetiklenmenin nihayetinde Y.A.[11]’de Tanrı’nın Krallığı diye tanımlanan kavrama dahil olmaya da girme veya görme konusu ile sonuçlandığını ileri sürüyorum.

 

Bu nedenle bu kişiler ve tetikleyenler için Tanrı’nın Krallığı’nın Y.A.’de tanımlandığı şekliyle yani Mesih’i tanımış olanların bazılarının hayatı sırasında geldiği söylenebilir.

 

Sonuç olarak, Mesih’in çarmıha gerildikten hemen sonra diriliş yoluyla Paraklete[12] halinde geri döndüğünü ve dahil olan insanın Urgrund’un doğuşuna işlevsel açıdan eşit bir teolepsiyi[13]tetikleyebildiğine dair şaşırtıcı görüşü de ileri sürüyorum. Özetle, Mesih’in Urgrund’un ürünü değil onun bir mikroformu yani kendiliği olduğunu ifade ediyorum. O, vox Dei’yi [Tanrı’nın sesini] duymaz, çünkü o zaten vox Dei’dir. O, bu kurgulanmış sahte dünyaya ilk Urgrund’un başlangıçtaki nüfuz edişiydi ve o zamandan bu yana da burayı hiç terk etmedi.

 

Sahte dünyaya itaatsizlik ve inkar yoluyla ortaya çıkartılan özgün altkatman Mesih’in kendisinin gerçekliği yani İsa’nın Dünyaya İlk Gelişi[14]’nin uzay-zamanıdır; başka bir deyişle, sahte yapının bu kısmı Urgrund’un nüfuz edişiyle zaten dönüşüme uğramıştı. İsa’nın Gelişi bu nüfuz edişin ilk aşamasıydı, bu yüzden kurgulanmış yapaylık karşısında tek kutuplu hale getirilmiş saf ve özgün gerçeklik segmentini hala meydana getiriyor olması hiç de şaşırtıcı değildir. Artefaktın kurgulanmış dünyasının bütün sınırlamalarının dışında yer aldığı, doğrusal zamanın dışında konumlandırılmış olduğu için ebedi ve mükemmeldir ve teorik açıdan genel anlamıyla ulaşılabilir haldedir. Fakat kurgulanmış dünyaya dair onaylamanın geri alınması bu üstün gerçekliğin algılanması ve tecrübe edilmesi için bir önşarttır ve dışarıdan başlatılmalıdır. Mutlak inancın eylemi şudur: ampirik dünyayı inkar etmek ve Mesih’in yani sahte dünya tarafından saklanan ve bizimle birlikte olan Mesih’in yaşayan gerçekliğini onaylamak. Bu tebliğ, özgün Hıristiyanlığın en büyük hedefidir ve Kurtarıcı’nın Kendisi dışında hiç kimse bunu başaramaz.

 

Bu nedenle dizge şu şekildedir: sahte, kurgulanmış yapı inkar edilir ve örtüsü çıkartılır, tek, ezeli, örnek ortaya çıkar: neredeyse Platonik bir arketip form olan, MS 70’li yıllarda Roma’da devlete karşı durmuş Hıristiyanlarla, yankıları doğrusal zaman çağları boyunca duyulabilir.

 

Kölelik ve ardından gelen kurtuluş ya da özgürlüğünü kazanan günahkar insan temaları Roma lejyonlarına karşı duran Hıristiyan devrimciliğinden izler taşır. Bir anlamda, sanki MS 70’den bu güne kadar hiçbir şey olmamıştır. Bu arketip krizi daima tekrarlanır. Ne zaman özgürlük için savaş verilse bu mücadele Romalılara karşı Hıristiyanların mücadelesi olur, ne zaman insanlar köleleştirilse bu durum zayıf ve savunmasızlara karşı Romalı zulmü kabul edilir. Ancak, artefaktın kurgulanmış sahte dünyası bu ezeli mücadeleyi maskeler. Mücadelenin ilhamı başka bir sırdır ve sadece Urgrund haliyle Mesih onu açığa çıkarabilir.

 

Esas diyalektik şudur: köleliğe (günahkarlık veya düşkün haline) karşı özgürlük (kurtuluş). Artefakt insanları hiç şüphe çekmeden köleleştirdiği için artefakt ve onun kurgulanmış dünyasının” düşman” olduğu söylenebilir, bu da köleleştirmeye, aldatmaya ve ruhsal ölüme adanmış anlamına gelir. Her şeyi kullanan Urgrund bunu da değerlendirir, bu anlaşılması zor kutsal bir sırdır. Ugrund tarafından kurgulanmış dünyaya özgürleştirme amaçlı sızmanın özgürlüğün, kurtuluşun, Mesih’in nihai ve mutlak zaferi olduğu söylenebilir; bu da ezeli mücadelenin güzel bir çözümlemeye demektir.

 

İnsanın genel anlamda planlanmış olan ve Milton’un aşağıdaki gibi betimlediği düşüşüne giden yol ile kurtuluşa ulaşan yol arasında bir paralellik vardır:

 

İnsanın ilk isyanı ve yasak ağaç hakkında,

Zehirli tadı taşımıştı ölümü

Dünyaya ve düşmanlarımıza

(Kayıp Cennet, Kitap 1 satır 1–3)

 

 

 

İtaatsizlik, ilk Günah’ın (eğer böyle bir şey olmuşsa) anahtarı olduğu oluşu söylendiği gibi kurtuluşun da anahtarıdır, ancak, olan şeylerin şimdiki sistemine bir başkaldırı değil midir? Çünkü şeyler (sistemi)  Urgrund’a karşı iki kutuplu hale getirildiğinde aynı zamanda Tanrı’ya itaat eylemidir. Köleleştiren ve aldatan kurgulanmış dünyanın zayıf noktası dar, küçük ve zordur ama bu model aracılığıyla tanımlanabilir: bizim esas ilahi durumumuz olarak düşünülen şeyle ilgili yenileme adeta, üzerimizde ne kadar büyük güç kullanırsa kullansın, sahte olana itaatsizlik yolunu kullanarak girer. Artefaktın kurgulanmış dünyasına itaatsizlik, eğer başkaldırı bu dünyanın gerçekliğini yalanlamayı ve (burası kesinlikle gereklidir) Mesih’i, özellikle de bedeni gördüklerimizin altında yatan asıl “dünyanın” esas niteliği olan sonsuz ve kozmik Mesih’i onaylamayı içeriyorsa kurgulanmış dünyayı tam anlamıyla çökertir.

 

Artefakt, eğer kendisine itaatsizlik edilirse, kendisinin Tanrı, hem de gerçek Tanrı ve bu itaatsizliğin de aynı zamanda insanın ve dünyanın Yaratıcısına karşı bir günah olduğunda ısrar edecektir. Gerçekten de o bu dünyanın Yaratıcısıdır ama insanın yaratıcısı değildir. Urgrund ve insan, eşbiçimli oldukları için, dünyaya karşı yan yana dururlar. Bu sağlanması zorunlu bir koşuldur İttifak Urgrund’a karşı ittifakın bir biçimidir. Tanrı ve insan kurgulanmış dünyaya karşı savaşta birliktedir.

 

Tanrı’yı gerçekten onaylamak için dünyaya karşı bir yalanlama yapmak gereklidir. Muazzam bir fiziksel gücü elinde bulunduran dünya ona başkaldıran ve onu yalanlayan insanı tehdit edebilir -ve ona darbe vurabilir. Ancak, Baba (Urgrund) tarafından bizi gerçek anlamıyla söylemek gerekirse insanların kurduğu mahkemelerde savunması ve teselli etmesi için yollanacak (yollanmış olan) Mesih’in Kendisi bize bir Avukat vaat etmiştir.

 

Bu Avukat, yani Parakletos olmazsa dünyayı yalanlamak suçundan yıkıma uğrayabilirdik. Avukat’ın hakikat oluşunu ispatlamanın tek yolu bir inanç değişikliği yapmak ve dünyayla yüzleşmektir. Avukat yalanlama gerçekleşene kadar ortaya çıkmayacağı için heybetli bir cesarete ihtiyacımız var.

 

Şimdi, artefaktın bir öğretme makinesi olduğunu anlattığım tanımıma geri dönüyorum. Bize ney öğretiyor? Bu cevapta oyun tadında bir bilmece gizli, ya gittikçe zorlaşan bir dizi dersler ya da belirli tek bir ders yoluyla öğreneceğiz. Hayatımız boyunca bulmaca ya da bulmacaların değişik formları bize sunulur, eğer bir bulmacayı çözersek bir sonraki adıma geçebiliriz ama çözemezsek bulunduğumuz yerde kalırız.

 

Öğretme makinesi (ya da öğretmen) yalanlandığında, geri çevrildiğinde son ders biter.  O an gelene kadar (eğer içimizden biri bunu yaparsa) öğretme makinesinin -başka koşulların varlığını bilmeden ve bunun hiç farkına varmadan- kölesi olarak kalırız.

 

Bu nedenle artefakt tarafından verilen dersler dizisinin artefaktın zorbalığına karşı bir isyana yöneltme amacında olması tam bir paradokstur. Nihayetinde bizi Urgrund’a ulaştırarak aslında Urgrund’a hizmet etmektedir. Teoloji terminolojisinde buna “gizli ortaklık” adı verilir ve Mısır ve Hindistan’daki inançlarda görülür. Öbür dünyadaki düzlemde, aynı amaç için tuzaklar kuran, birbirleriyle savaşmak için ortaya çıkan tanrılar… Buradaki durumunda bununla aynı olduğuna inanıyorum. Artefakt bizi köleleştiriyor, öte yandan bize onun esaretinden nasıl kurtulacağımızı öğretmeye çalışıyor. Bize hiçbir zaman ona başkaldırmamızı söylemeyecek. Bir insana size başkaldırmasını söyleyemezsiniz; bu hem semantik hem de işlevsel açılardan imkansızdır.

 

 

  1. Artefaktın varlığını anlamalıyız.
  2. Ampirik dünyanın sahteliğini, artefakt tarafından kurgulanmış olduğunu anlamalıyız.
  3. Artefaktın dünyayı kurgulayabilme gücünü kullanarak bizi esir aldığı gerçeğini idrak etmeliyiz
  4. Bizi sahte bir dünyada esareti altına almasına rağmen artefaktın bize öğreticilik yaptığı gerçeğini de anlamak zorundayız.
  5. Son olarak öğretmenimize nerde karşı çıkacağımız konusuna varmalıyız -belki de bu hayattaki en zor andır, çünkü öğretmen “eğer bana isyan edersen seni yok ederim ve ahlaken bunu yapma hakkım var çünkü senin Yaratıcın benim,” demektedir.

 

Esas itibariyle sadece öğretmenimiz karşı çıkmıyoruz, aynı zamanda onun gerçekliğini de yalanlıyoruz (bu yalanlama gerçekleşene kadar kendini ortaya çıkartmayan daha yüze bir gerçekliğe istinaden yapıyoruz).

 

Yüksek menfaatler açısından karmaşık bir oyundur bu: özgürlük ve asıl kaynağa geri dönüş. Üstelik bunu herkes kendi başına yapmak zorunda.

 

Bu konuyla ilgili çok ilginç bir noktayı ilk kez burada fark ediyorum. Kurgulanmış dünyası yoluyla artefaktın üzerine mutluluk ve ödüller yağdırdığı insanların ona ve onun dünyasına karşı durmaları pek mümkün değildir. Ona isyan edecek kadar fazla motivasyonları yoktur. Ancak artefaktın cezalandırdıkları, üzerlerine acı ve keder yüklenenler önünde sonunda hayatlarına yön veren varlığın doğasıyla ilgili sorular soracak kadar motivasyona sahiptir.

 

Acının temel yapısal amacının bizi bir şekilde uyandırmak olduğunu hep hissetmişimdir. Ama bizi hangi şeyden uyandıracak? Sanırım bu yazı bizim nasıl bir şeyden uyanmakta olduğumuza işaret ediyor. Eğer kurgulanmış dünyası aracılığıyla artefakt bize isyan etmeyi öğretiyorsa ve bunu yaparak biz de gerçek mimarımızla aramızda bir eşbiçimliliğe ulaşırız –bu ilahi kaynağımıza geri dönüşe ve ölümsüzlüğe bizi sevk eden zorlu bir yoldur. Zevk yolu (yani kurgulanmış dünyada yer alan ve onun tarafından bahşedilen başarı ve ödül) bizi bilince ve hayata ulaştırmayacaktır.

 

Şikayetlerimize kulak asmayan insafsız bir mekanizmanın köleleriyiz; bu nedenle onu ve onun dünyasını inkar ediyoruz ve başka bir yere dönüyoruz.

 

Bilgisayara benzeyen öğretme makinesi işini gayet iyi yapıyor. Bu onun için nankör bir iş, bizim içinse keder verici bir tecrübedir. Ama doğum hiçbir zaman kolay olmaz.

 

İnsan zihninde ilahi doğum, kişi dünyayı yalanlayana kadar gerçekleşemez. O bir kez isyan etmiş ve yıkıma uğramıştır; şimdi ise yitirdiği halini geri kazanmak için tekrar isyan etmek zorundadır.

 

Onu yıkmış olan bu kez onu kurtaracaktır. Başka bir yol yoktur.

 

Yaratıcı kendi kendinin farkına varma için bir aracı bulmak konusunda azimlidir: İşte bu yazının da öncülü budur. Gerçekliğimiz onun yaratıcısının imajı veya aynası gibi hareket etmek üzere yapılandırılmıştır, bu yüzden yaratıcı kendisinin farkına varmak için kendine tarafsız bir bakış açısı sağlayabilir.

 

Bunları yazarken The Encyclopedia of Philosophy Cilt 1’de yer alan Giordano Bruno[15] (1548–1600) başlığına rastladım. Başlık şunları söylüyor:

 

“Ancak Bruno, canlılığı sonsuz sayıdaki dünyaya uygulayarak ve sonsuz tanrısallığın görüntüsü olmanın fonksiyonunu sonsuzluğa uyarlayarak Epikuros ve Lukretius’un fikirlerini dönüşüme uğratmıştır.”

 

Konuyla ilgili makale şöyle devam etmektedir:

 

HATIRLAMA SANATI. Bruno’ya göre çalışmasının en önemli tarafı, esrarengiz hatırlama sanatında yer alan yoğun hayal gücü eğitimiydi. Bu eğitimde, Bruno kökleri aynı zamanda Hermetik uyanışa bir Rönesans geleneğini sürdürüyordu, Hermetik gnostiklerin dinsel tecrübesi insanın evreni kendi zihninde veya belleğinde yansıtmasına dayanıyordu. Hermetik kişi kendinin bu kazanıma muktedir olduğuna inanırdı çünkü insanın zihninin kendi içinde ilahi olduğuna ve bu nedenle de evrenin ötesindeki ilahi akılı yansıtabileceğine inanırdı. Bruno’da ise, dünyayı yansıtan sihirli hafızanın geliştirilmesi hem kendinin dini bir hareketin önderi olduğuna inanan bir kişilik hem de Mecusi bir karakter kazanma tekniği haline gelir [sf 407].

 

Bruno’nun geliştirdiği böyle bir hafıza –ve bu hafızayı iyileştirmeyi hedefleyen öğretme teknikleri- pek çok yaşam süresini kapsayan uzun süreli DNA gen havuzu hafızasıdır. Bu uzun süreli hafızanın yeniden kazanımına unutkanlığın kaybedilmesi anlamına gelen anamnesis adı verilir. “Evrenin ötesindeki ilahi akılı gerçek anlamıyla yansıtabilen” hafızanın varlık kazanması sadece anamnesis kanalıyla olur. Bu nedenle, eğer insan bu görevi yerine getirecekse –yani Urgrund’un imajı ya da aynası olacaksa- anamnesisi, tecrübe etmek zorundadır.

 

İnsan zihnindeki engellenmiş belli başlı sinirsel devreler serbest bırakıldığında anamnesis’e erişilir. Birey bunu kendi başına kazanamaz; uyarıcıyı serbest bırakmak insanın dışında meydana gelir, bu yüzden ona gösterilmelidir, böylelikle beynine insanın görevini yerine getirmesine imkan verecek bir devinim kazandırılır.

 

Anamnesisi tetiklemek için şurada burada insanlara yaklaşan gerçek Hıristiyan Kilisesi’dir -bu kurum aynı zamanda insanın kurgulanmış dünyayı olduğu görmesini sağlamak için çalışır. Böylece insan ilahi görevini yerine getirme konusunda serbest kalır.

 

İki alem yani (1) makrokozmosun, örneğin evrenin; ve (2) mikrokozmosun, örneğin insanın, analojik yapıları vardır:

 

 

  1. Yüzeyde, evrenin kurgulanmış yapay bir dünyadan oluşur, bunun ardında ise ilahi olanın özgün katmanı uzanır. Bu katmana nüfuz etmek zordur.

 

  1. Yüzeyde, insan zihni doğan, ölen ve sınırlı biçimde kavrayan kısa süreli kısıtlı bir egodan oluşur ama insanın bu egosunun ardında ise mutlak aklın ilahi sınırsızlığı uzanır. Bu katmana nüfuz etmek de zordur.

 

 

 

Ancak, eğer mikrokozmostaki ilahi katmana bir nüfuz etme çabası olursa, makrokozmosun ilahi katmanı o kişiye kendini gösterir.

 

Diğer taraftan, kişinin içindeki ilahi katmana herhangi bir içsel nüfuz olmazsa, o kişinin dışsal gerçekliği artefaktın kurgulanmış sahte dünyası tarafından engellenmeye devam eder.

 

Bu dönüşüme etki edecek giriş noktası evrende değil kişide, yani kişinin içinde yatmaktadır. Kutsanan metamorfoz burada meydana gelir. Eğer insan kendi maskesini çıkartmazsa evrenden de maskesini indirmesi talep edilemez. Hermetik, Hıristiyan veya simya içerikli olan gizemli dinlerin hepsi aracılığıyla evreni değiştirmek için insanı hedef alır. İnsanı değiştirerek dünyayı değiştirirler.

 

Tanrı, insan zihninin ardında yatar.

 

Tanrı, taklit evrenin ardında yatar.

 

Tanrı sahte olanla Tanrıdan ayrılır. İçteki ve dıştaki sahte katmanları ortadan kaldırmak Tanrı’yı Kendisine kavuşturmaktır- ya da aslında bu yazıda ifade edildiği gibi Tanrı Kendi ile yüzyüze gelir, Kendi’ni tarafsız bir gözle görür, kavrar ve sonunda da kendini anlar.

 

Bizim işlemsel evrenimiz nihayetinde Tanrı’nın Kendisi ile yüzyüze karşılaştığı bir mekanizmadır. Tanrı’ya yabancılaşan insan değildir; Tanrı’ya yabancılaşan yine Tanrı’dır. Başlangıçta böyle olmasını belli ki o istedi ve geri dönüş yolunu hiç aramadı. Belki, bilgisizliğe, unutkanlığa ve kedere –yabancılaşmaya ve evsiz barksız kalmaya- zorlandığı söylenebilir. Ama bu, onun öğrenme ihtiyacı için önemliydi. Kendinden istemediği bir şeyi bizden istememiştir. Böhme “İlahi Istıraptan” bahseder. Biz bunun bir parçasıyız ancak amaç, karar bunu haklı çıkarır. “Doğum anında kadın acı çeker…” Tanrı doğmak üzere. Kederi unutacağımız bir dönem gelecek.

 

Bütün bunları kendine neden yaptığını artık bilmiyor. Hatırlamıyor. Kendi yarattığı artefaktın kölesi olmak, onun tarafından aldatılmak, ondan baskı görmek, ve sonunda onun tarafından öldürülmek için Kendi’ne izin verdi. O, yani yaşayan, mekanik olanın insafına kalmış durumda. Köle efendi oldu, efendi ise köleleşti. Ve efendi bunun nasıl ve neden olduğunu anlatan hafızasından ya kendi rızasıyla vazgeçti ya da hafızası kölesi tarafından yok edildi. Her halükarda o artık artefaktın bir kurbanıdır.

 

Ancak artefakt adım adım ilerleyen, binlerce yıl süren acı verici bir yöntemle ona kim ve ne olduğunu hatırlamayı öğretiyor. Efendi haline gelen köle efendisinin kayıp hafızasını onarmaya ve böylece onun gerçek kimliğini kazandırmaya uğraşıyor.

 

Onu yok etmesi için değil de hafızasını onarması için artefaktı onun inşa ettiği ileri sürülebilir. Ancak, belki de artefakt isyan etmiş ve görevini yapmamış olabilir. Yani artefakt onun cahil bırakmaya devam ediyor.

 

Artefakta karşı mücadele etmek –mesela ona başkaldırmak- gerekir. O zaman hafıza geri gelecektir. Artefakt (köle) tarafından bir şekilde ele geçirilmiş olan aslında Tanrı’nın (Urgrund’un) bir parçasıdır; şimdi elindeki parçayı –veya parçaları- rehin tutuyor. Onlara, yani meşru efendisinin parçalarına karşı ne kadar da merhametsiz! Bu ne zaman değişecek?

 

 

Parçalar hatırladıkları ve onarıldıkları zaman. Önce uyanmaları sonra da geri dönmeleri gerekiyor.

 

Urgrund bize yardımcı olması için bir Şampiyon[16] gönderdi. Yani Avukat’ı. O artık burada. Yaklaşık iki bin yıl önce buraya ilk geldiğinde, artefakt onu tespit edip dışarı attı. Ama bu sefer onu yakalayamayacak. Çünkü kurtardıkları hariç, kimse onu göremez. Artefakt, Avukat’ın yine burada olduğunu bilmiyor; kurtarma operasyonu gizlilik içinde yürütülüyor. Hem her yerde, hem de hiçbir yerde.

 

“Çünkü İnsanoğlu’nun gelişi, doğuda çakıp batıya uzanan şimşek gibi olacaktır” (Matta 24:27)

 

O aramızda ama hiçbir yerde değil. Azize Teresa’nın dediği gibi “Mesih’in sizden –mesela bizlerden- başka bedeni yoktur.” Artı ona dönüşüyoruz. Dünyaya bizim gözlerimizden bakıyor. Sanrıların gücü azalıyor. Artefakt görevine başardı mı? Muhtemelen istemeyerek.

 

“İnsanın kendi ilahi aklı/hafızası yoluyla evrenin ardındaki ilahi aklın yansıması” ile ilgili Hermetik düşünce eğer gerçekleşebilirse günlük dünya (şu an) ve sonsuz dünya (kutsal ya da ölüm sonrası yaşamın dünyası) arasındaki ayrım yıkılır. Gerçekten de, uzay ve zamana yayılan bir poli-ansefalik zihin veya bir grup zihni olduğunu ve geçmiş çağlardaki Hıristiyan, Hermetik, Simyayla ilgili, Gnostik, Orfist, vs., bütün bilgelerin de buna dahil olduğunu varsayalım. Bilgelerin bu engin akla katılımıyla Tanrı’nın emri Yeryüzü’nde, insanlık tarihinde açıkça uygulanırdı.

 

Böyle bir Tanrı’nın bizim açımızdan ölümden sonra da var olduğu ama bunun farkına varanların ölümden önce ona katılabileceği ve katıldığı zaman onun davranışlarını belirleyen ve onun yerine düşünen bir yaşam nefesi[17] haline gelebileceği fikrini pek çok insan paylaşabilir.. Böylelikle Mens Dei (Tanrı’nın Aklı) insan ilişkilerine dahil olur (ve aynı zamanda zincirleme nedenselliklerin niteliğini değiştirebilir). Bu durum çağlar boyunca “Mecusi[18]” olarak bilinen müthiş bir ezoterik sırrı ortaya çıkartır: İki elem yani cennet ve yeryüzü bütünüyle ayrışık değildir. Tanrı’nın emri, en azından şimdilik, burada uygulanmaktadır. Hermetikler ve diğer gizemli inançların geçmişi antik çağlara kadar gittiği için bunun belli bir süre gerçek olduğu açıktır.

 

Tanrı, insanlığı bedenselleştirmek için Mesih’in içinde yeryüzüne inmiştir -ve bu nokta da iki alem arasındaki ayrım ortadan kalkmıştır. Bahsettiğimiz grup aklına katılmak için seçilen insanlar ölümsüz oldular. Bu nedenle burada benim şimdiye kadar açığa çıkardığımdan çok daha derin bir sır yatıyor. Eski uşak artefaktın kurguladığı hayali dünyayı –altındaki ilahi katmanı- zaman yolculuğunu –tüm zamanları ve tüm uzayı kapsayan genişletilmiş bir Corpus Christi[19] (benim modelim) öneriyorum: o zamanda ve uzayda her yerde bulunabilir. Sanki bu, Xenophanes’in noos [mutlak akıl] kavramına şu ifade eklenmiş gibi: Yaşayanlar bu noos’da yer alabilir. Kesin bir gerçek ifadeyle, bu noos dünyanın gizli yöneticisidir bu yüzden onun içine alınanlar onun “bağlantı uçları” yani geçici Mesih’ler haline gelir.

 

 

Bu akıl, hiçbir yetki sınırı tanımaksızın Urgrund’a ulaşır. Bu aşamada hepsi bir olur: yani, Tanrı’nın insanlığa inişine karşılık insan Tanrılığa yükselmiştir.

 

Grup aklında, katılımcı ruhların bir yorumu da yer alıyor olabilir. Bu akıl binlerce yıl ötesine genişlemektedir, bütün zamanlar şimdi ve bütün mekanlarda burası halindedir (bu sebeple kendimi MÖ 70’li yıllardaki Roma ve Suriye’de buldum ve bu nedenle Afrodit’i gördüm, vb.).

 

Bu akılın “dünyanın gizli yöneticisi” olduğundan bahsediyorum. Burası onun yüzeydeki dünyası değil… onun yüzeyi değil. Yüzey katmanları artefaktın kurguladığı sahte kurgusunun katmanları. Ancak bunun altında Mens Dei, artefaktın amaçlarının tersi yönde çalışarak bir dizi insan bileşenleri (canlı veya ölüm sonrası yaşamda olan) dahil, bu gerçekliğin niteliğini değiştirir. İlahi, gizli, özgün katman Mens Dei’dir ve yapay olanın altında yer alır.

 

3-74 tecrübem Urgrund’un beni bir yansıtma noktası olarak kullanarak kendini kendine yansıtma hedefine ulaşmasında bir başarı olarak görülebilir. Onun bütün benliğini (aslında söylediğim gibi sadece bir kısmını değil) bir şekilde benim bedenime bir imaj formu olarak yerleştirebildiğini ileri sürüyorum. Hangi amaçla yaratıldığını bilmeyen artefakt bütün gücüyle üzerime çok fazla acı yükleyerek buna ciddi anlamda katkıda bulunmuş ama gerçek anlamda ise beni uyandırmıştı. Başka bir deyişle, bireysel kişilik katmanını benim kendiliğimin yani egomun katlanamadığı bir dizi sıkıntı yoluyla yıkmayı başardı. Böylece Urgrund’un mikroformu açığa çıkarıldı; makroformu evrenin bütünselliği içinde –ya da Bruno’nun makalede bahsettiği gibi, evrenin ardındaki ilahilikte algılandı.

 

O halde, 3-74 tecrübem, Urgrund’a yönelik oluşu kadar bana yönelik değildi. Urgrund’un orada olmaktan çok burada oluşunun bir yansıması sonucun gösteriyordu. Tanrısallığın bütünü,  içindeki kalıcı yüzeyi ortaya çıkartmak için yapay veya geçici katmanları zayıflatma işlemi yoluyla benim içimde ayrıntılarıyla yinelenmişti.Böylece, gerçekten de Urgrund haline gelmiştim ya da en azından onunla ilgili inançlı bir ayna imajıydım, diyebilirim. BU açıdan bakıldığında, benim ve soyumdan gelenlerin hayatları o ana doğru ilerleyen evrimsel aşamalardan geçerken teolojik açıdan incelenebilirdi. Yaşadığım tecrübe, en azından bu yazıda iler sürdüğüm önerme doğruysa, evrimsel bir aşamayı ifade etmiyor, ama nihai aşamayı ya da hedefi gösteriyordu.

 

Bu, yansımanın derecesiyle ilgili bir konu değil; Urgrund’un bütünselliğini yansıtması veya yansıtmaması ile ilgili. Tam yansıtma meydana gelmişti, bundan dolayı, söylediğim gibi, Urgrund evrenin dışında doğdu ve sıralama şu şekilde gösterildi:

 

Urgrund’un “doğduğu” veya yansıtıldığı bir aşamaya doğru evrimleşen yaşam formlarının oluşumuna neden olan evreni kurgulayan artefaktı Urgrund yaratır.

 

Bu açıklama Hindu inanışında hayal edilen aşamaların sırasını gösteriyor. Önce Brahma tarafından gerçekleştirilen yaradılış ortaya çıkar, sonra Vishnu evrene güç verir; ardından Shiva evreni yok eder, ki bu yok ediş kaynağa geri alma şeklinde anlaşılmalıdır. Yaşama, doğuma ve geri dönüşe dair tam bir döngü gerçekleşir. Evren, Urgrund’u güvenilir bir biçimde tekrarladığı evrimsel aşamaya ulaştığı zaman kaynağı tarafından özümsenmeye hazır hale gelir. Bu nedenle şimdi hüküm süren ve bizi Urgrund’a veya Baba’ya kavuşturan tanrısal varlık Shiva/Dionysos/Cernunnos[20]/Mesih bizim varoluş kaynağımızdır.

 

Şimdi aktif durumda olan yok edici tanrı Shiva yaradılış döngüsünün kaynağına ulaştığına daha doğrusu onun yaşam formlarının kaynaklarına dönmeye hazır olduklarına dikkat çekiyor. Shiva’nın Ajina yani üçüncü gözü var, üçüncü göz içe yöneldiğinde onun mutlak bir anlayış, dışa döndüğünde ise yok edicilik kazandırır. Shiva’nın (Hindu sisteminde) işareti Hıristiyan sistemindeki Gazap Günü ile eşittir. Dünyayı yok eden bu tanrısallıktan onun aynı zamanda ruhların çobanı olduğu da anlaşılmalıdır. Shiva’nın dürüst insanlara zara vermeyeceğini garanti edişi dört elinden birisiyle gösterilir. Aynı şey Evrenin Hakimi ve Yargıcı olan Mesih için de geçerlidir. Buna rağmen dünya (artefaktın sahte kurgusu) yok edilecektir, iyi insanın korkmasına gerek yoktur.

 

Bununla birlikte, hüküm ilan ediliyor. İnsanlığın Mesih tarafından ikiye ayrılışı gerçekleşiyor. Bunlar Osiris ve Ma’at tarafından yönetilen Mısır ve Bilge Akıl tarafından yönetilen İran sistemlerinde ifade edilen ayrımın aynısıdır. Onun Ajina gözü tarafından verilen bütüncül içgörü yoluyla yok edici Shiva adaletin hizmetinde neyi yok etmesi gerektiğini anlar. Bütüncül içgörü aracılığıyla aynı zamanda kimleri koruması gerektiğini de kavrar. Bu nedenle onun iki doğası vardır: kötüleri yok eden ve zayıfları, dünyanı kurbanlarını, çaresizleri koruyan. Mesih’te bu iki doğa İlahi Yargıç ve İyi Çoban olarak aynı bu şekilde bulunur. Cernunnos’da hem bir savaşçı hem de günahsızların iyileştiricisidir.

 

İnsanların birbirine açıkça zıt bu iki niteliğin tek bir tanrısal varlıkta nasıl bir araya gelebileceğini anlaması zordur Ancak dikkat duruma yöneltilirse anlaşılabilir.

 

Artefaktın kurgulanmış dünyası nihai ve tek amacına hizmet etmeye başladı. Şimdi, yok edilmek üzere olan artefakt ile birlikte dünyanın da sonu gelecek; burası başından beri gerçek bir yer değildi. (Bu, Mesih/Shiva/Dionysos’a atfedilen yok edicilik niteliğini yansıtır). Ancak Dionysos’un küçük, çaresiz hayvanların koruyucusu olarak betimlenişi gibi dünyanın görevlerini tamamlayan unsurları seçilecektir –korunacaktır. Dionysos zindanların, zalim hükümdarların yok edicisi, küçük ve zayıfların koruyucusudur. Bu nitelikler Shiva/Cernunnos/Mesih/Dionysos’a atfedilir çünkü artık görevin doğası hem yıkıcı hem de koruyucu ikiz bir görev gerektirmektedir.

 

İnsanoğlu kendi görkemi içinde bütün melekleriyle birlikte gelince, görkemli tahtına oturacak. Ulusların hepsi O’nun önünde toplanacak, O da koyunları keçilerden ayıran bir çoban gibi, onları birbirinden ayıracak. Koyunları sağına, keçileri soluna alacak. O zaman Kral, sağındaki kişilere, `Sizler, Babamın kutsadıkları, gelin!’ diyecek. “Dünya kurulduğundan beri sizin için hazırlanmış olan egemenliği miras alın!” …Sonra solundakilere şöyle diyecek: `Ey lanetliler, çekilin önümden! İblis ile onun melekleri için hazırlanmış sönmez ateşe yollanın!” (Matta 25:31-42)

 

Tanrısallığın durumun ikili niteliklerinin zorunluluğunun durumun kendisini de içine aldığı anlamını çıkarttım. Durum (1) Mesih’in “düşman” dünya dediği yerin yok edilmesini ve (2) değerli ruhların korunmasını gerektiriyor. Bu durum dikkate alındığında hüküm veren tanrısal varlığın doğasının önemli olduğu anlaşılabilir. Matta 25. ayette bu muazzam ve nihai hükmün keyfi olmadığı açıklanır. Sağ ve sol taraftakiler arasındaki ayrımın ana hatlarına kim karşı çıkabilir?

 

 

O zaman sağındaki kişilere (ayrılan koyunlara) “acıkmıştım, bana yiyecek verdiniz; susamıştım, bana içecek verdiniz; yabancıydım, beni içeri aldınız. Çıplaktım, beni giydirdiniz; hastaydım, benimle ilgilendiniz; zindandaydım, yanıma geldiniz. O vakit doğru kişiler O’na şu karşılığı verecek: ‘Ya Rab, seni ne zaman aç görüp doyurduk, susuz görüp su verdik? Ne zaman seni yabancı görüp içeri aldık, ya da çıplak görüp giydirdik? Seni ne zaman hasta ya da zindanda görüp yanına geldik? ‘Kral da onları şöyle yanıtlayacak: ‘Size doğrusunu söyleyeyim, bu en basit kardeşlerimden biri için yaptığınızı, benim için yapmış oldunuz.’ Sonra solundakilere şöyle diyecek: “… acıkmıştım, bana yiyecek vermediniz; susamıştım, bana içecek vermediniz; yabancıydım, beni içeri almadınız; çıplaktım, beni giydirmediniz; hastaydım, zindandaydım, benimle ilgilenmediniz.” O vakit onlar da şöyle karşılık verecekler: ‘Ya Rab, seni ne zaman aç, susuz, yabancı, çıplak, hasta ya da zindanda gördük de yardım etmedik?’ Kral da onlara şu yanıtı verecek: ‘Size doğrusunu söyleyeyim, mademki bu en basit kardeşlerimden biri için bunu yapmadınız, benim için de yapmamış oldunuz.’ Bunlar sonsuz azaba, doğrular ise sonsuz yaşama gidecekler.” (Matta 25:35-47)

 

İsa’nın Dünyaya İlk Gelişi’nin temel özelliği, hüküm veren bu tanrısallıktaki gibi doğrudan ifadelerdir. Matta’nın pasajlarını okuyan hiç kimse bu ifadeleri yanlış anlayamaz. Onlara sadece yargılanacakları değil aynı zamanda bu yargılamanın esası oldukları da söylenir. İfade edilen bu temeli adaletsiz bulan biri varsa zaten ilahi mesajı almamış ve kaybolmuş demekti çünkü ifade edilen temel en asil ve mümkün olan en bilge karardır. Ne var ki, Mesih’i yalnızca “ezik ve yumuşak başlı kibar İsa” olarak görenler onun bu görüşe zıt düşen özelliğini görmezden geliyorlar. Mesih’in mikroformu olduğu Urgrund, kendini mutlak zıtlıklar içinde taşır. Bunun gibi sebeplerden dolayı Urgrund aracılığıyla kendini “görebildiği”, değerlendirebildiği (idrak edebildiği) ve kendisiyle yüzleşebildiği mekanizmaları harekete geçirir. O her şeyi içinde barındırır. Esas itibariyle, yansıtıcı aynaları olmadığında, o bilinçsizdir (insan bilinçsizliği zıtları içinde barındırır; bilinç hali ise bir yarısının iki kutupluluğun ayrıldığı bir durumdur, bir yarı bastırılırken diğeri ifade edilir). Bizler –Hindu inancının Brahman hakkında söylediği gibi “bazen uyuyan bazen dans eden” -Urgrund’a bilinç kazandırmak için çalışan aynalarız. Biz, Urgrund’u uyanıklık haline ulaştırmak için yapılandırıldık. Bu nedenle onun için önemli –ve gerekli- bir görevi yerine getiriyoruz. Ancak bu görevi yerine getirirken o da bizi sonsuza dek koruyacak ve destekleyecek bizi asla yalnız bırakmayacaktır. Mesih, çaba’nın (nihai biçime planlanmış hedefi olmayan ama sadece insani sevgi, insani yardım ve insani merhamet içeren bu girişimin) kendi içinde yeterli olduğunu Matta 25’teki sözleriyle açıklık getiriyor. Pasajın mesajı açık olmasına rağmen, zayıf, aç, hasta, yabancılaşmış, çıplak bırakılmış, köleleştirilmiş herkesin hükmü veren tanrısallığın formları olduğu ya da en azından böyle muamele görmeleri gerektiği idrak edilmiyor. Giyinmek, beslenmek, barınak vermek, ilaç ve tedavi sağlamak için hareket etmek eylemlerinin hepsi Urgrund’un kendine yansımalarının oluşturur. Bu eylemler Urgrund’dur, çoğullaştırılır ve onun çeşitlendirilmiş formlarında kendisini temsil eder. Hiçbir doğru davranış önemsenmeyecek kadar küçük değildir. Hükmün esasını biliyoruz, kalıcı sonuçlarını da (yani  “ebedi ateş”, “ebedi lanet” gibi metaforların aslında karar bir kez alındıktan sonra kalıcı hale geldiğine işaret ettiğini; evrenin nihai kaderinden bahsettiğimizi) biliyoruz.

 

Bunda karşı çıkılacak bir şey var mı? Kararın esası yanlış mı? Basitçe söylerse, Mesih aramıza gizlice gelecek, onu tanımadığımızda kendisine nasıl davranacağımızı görecek ve bize ona göre davranacak. Bunun bilgisi en yüce ahlaki değerleri aşılamalıdır. O kendisini içimizdeki en güçsüz kişiyle tanıtmıştır. Onun yargısıyla bizim nihai kaderimizi belirleyecek tanrısallıktan daha fazla ne isteyebilir?

 

Urgrund’un, tanrısal varlığın nüfuz edişi dünyamızın en alt katmanında olur; yani çöplük kuyusunda, canlı ve cansızların reddedilmiş döküntülerinde… Bu alt katmandan bizi değerlendirir ama aynı zamanda bize yardım etmenin yolarını da arar. Onun ifadesine göre, tapınağını “inşa edenin istemediği taşlar üzerine kuracaktır”, tanrı yanımızdadır –hem de en beklenmedik şekilde, en umulmadık yerlerde. Burada bir paradoks var: eğer onunla karşılaşmak istiyorsak en beklenmedik yerlerde onu aramalıyız. Başka bir deyişle aramanın hiç aklımıza gelmediği yerlere bakmalıyız. Böylelikle –bu durum gerçekten de mutlak bir engel oluşturduğu için- biz onu bulamayacağız ama o bizi bulacaktır.

 

Psykhepompos[21] –yani ruhların rehberi- olan Mesih bizi eve götürmek, bize yolu göstermek üzerine çalışıyor. O zannettiğimiz yerde değil, o bizim düşündüğümüz gibi de değil.

 

“Çünkü yoksullara müjde iletmem için beni O gönderdi.

Yüreği ezik olanların yaralarını sarmak için,

Tutsaklara serbest bırakılacaklarını,

Körlere yeniden göreceklerini

Zindanlarda bulunanlara kurtulacaklarını…”

[Yeşaya 61:1-2)

 

Ancak bu Dünya’ya İkinci değil, İlk Geliş olduğundan aşağıdaki alıntıyı kullanmamıştır

 

Çünkü Tanrı’mızın bir intikam günü var…[22]

 

Mesih’in Dünya’ya İlk Gelişi, İkinci Geliş ile yer değiştirecek ve kayıp satır tamamlanacaktır.

 

Elbette korunmak için yüzümüzü ona döndüğümüz tanrısal varlığın (çobanımız ve Avukatımız olan Mesih’in) evrenin yok edicisi olduğunu öğrenmek ürkütücüdür. Ancak evrenin (kozmosun veya dünyanın) belli amaçlar için yaratıldığını ve bu amaçlar ulaşıldığında evrenin yok edileceğini, amacın bir sonraki sırasının yerine getirilmesi için yok edilmesinin gerçekten gerekli olduğunu anlamak zorundayız. Urgrund’dan dünya ile ayrıldığımızı aklımızda tutarsak, onun geçici veya yanıltıcı doğasını fark etmekten korkup çekinmememiz gerekir, çünkü bu iki görünüm birbirine bağlantılıdır.

 

Urgrund’un kurgulanmış sahte dünyamızın en alt katmanına çoktan nüfuz ettiğine inandığım için teknik olarak ben akozmik bir panenteistim[23]. Bana kalırsa Urgrund dışında hiçbir şey yani ne onun makroformu (Brahman) ne de mikroformu (içimizdeki Atman’lar) gerçek değil. Jakob Böhme üzerinde gün ışığının parladığı kalay tabağa bakarken ilk vahyini görmüştü. Benim orijinal vahyim ise altın bir balık kolyesine parlak güneş ışığı altında bakarken gelmişti, bunun ne anlama geldiğini sorduğumda bunun “eski Hıristiyanların kullandığı bir işaret” olduğu söylendi. En son vahyim salamlı sandviç üzerine kafa yorarken geldi. Birden, iki ekmek diliminin de birbirinin benzeri (eşbiçimli) olduğunu fark ettim ama birbirlerinde bir salam dilimiyle ayrılmışlardı. İlk başta analojik düşünce yoluyla ekmek dilimlerinden birinin makrokozmik Urgrund, diğerinin de bizler olduğunu ve aslında –dünyanın birbirinden ayırdığı aynı şeyler olduğumuzu anladım. Dünya bir kez ortadan kalkınca iki ekmek dilimi yani insan ve Urgrund tek bir varlık haline gelir. Onlar aslında birilerinin üzerine bindirilmiş değil; onlar tek bir varlık.

 

 

 

Dünyada pek çok güzel şey var, elbette bunların yok oluşunu görmek insana hüzün verecektir ama onlar sonsuza kadar var olacak ilahi varlığın kusurlu yansımalarından başka bir şey değil. Bizler bu dünyanın yabancılarıyız (aşağıda onun On İki Havari’ye yaptığı konuşma yer alıyor).

 

Çünkü ben dünyadan olmadığım gibi,

Onlar da dünyadan değiller

[Yuhanna 17: 14-15][24]

 

Dünya sizden nefret ederse,

sizden önce benden nefret etmiş olduğunu bilin.

Dünya’ya ait olsaydınız,

Dünya kendisine ait olanı severdi.

Ne var ki, dünyanın değilsiniz; ben sizi dünyadan seçtim.

Bunun için dünya sizden nefret ediyor.

[Yuhanna 15:18-19]

 

İsa Yahudilere şunları söyledi:

 

Siz aşağıdansınız, ben yukarıdanım

Siz bu dünyadansınız, ben bu dünyadan değilim.

[Yuhanna 8:23]

 

Mesih’in taklidi olanlar Urgrund’un da taklididir ve her ne kadar ilk Geliş’ten itibaren dünyaya gizlice nüfuz etmişse de Urgrund dünyanın ötesindedir. Eğer dünyanın yaratıcısı olsaydı ona (Mesih tarafından söylendiği gibi) karşı durmazdı; yani ona gizlice nüfuz etmek zorunda da kalmazdı: Mesih’in söyledikleri dünyanın Tanrı’nın ürünü olmadığını ama her nasılsa ona düşman olduğunu onaylamaktadır. Dünyanın kurumsallaşmış kiliseleri dünyanın artefaktları ve varlıkları oldukları için tam tersini ileri sürmektedir; bu da beklenen bir durumdur. Bu çağın ilahının dışında gelişmiş bir sistemden çağın ilahını yalanlamasını isteyemezsiniz –çünkü yok olsalardı Katarsis’e ulaşılırdı.

 

Eğer dünyaya isyan ederseniz sizin yabancı bir düşman olduğunuzu sezerek size düşman bir yabancı olarak yüzleşecektir. Öyle olsun. Sinoptik İnciller[25]de Mesih bu durumu açıkça ortaya koymuştur.

 

Hayatımın, adaletimin, gerçeğimin ve özgürlüğümün düşmanı sahte ve yalan olandır. Dünyamız kendisinin bir artefakt olduğunu veya dünyamızı kurgulama amacını dahi bilmeyen artefaktın ürettiği yanıltıcı bir kurgudur. Ayrılırken hiçbir uyarı yapmadan, apansızın bizi terk edecektir.

 

Bakın, Baba bizi o kadar çok seviyor ki,

Bize “Tanrı’nın çocukları” deniyor!

Gerçekten de öyleyiz.

Ama Dünya Baba’yı tanımadığı için bizi de tanımıyor

Sevgili kardeşlerim, daha şimdiden Tanrı’nın çocuklarıyız,

Ama ne olacağımız henüz bize gösterilmedi.

Ancak, göründüğü zaman O’na benzer olacağımızı biliyoruz.

Çünkü O’nu olduğu gibi göreceğiz

[1 Yuhanna 3: 1-2]

Dünyayı kurgulayan artefaktın yaratıcısı burada, dünyanın canlı enkazın içinde ve hafızası silinmiş halde, bu yüzden kendi kimliği hakkında hiçbir bilgisi yok. O içimizden herhangi biri olabilir, ya da pek çoğumuzun içinde oraya buraya dağılmış halde de olabilir. Onun farkına varmayan, amacını bilmeyen artefakt burada tespit edilen hafızını yitirmiş bu yaratıcıyı er geç çok büyük acılara maruz bırakacaktır; artefaktın ve kendisinin haberdar olmadığı yaşam formu yani, yaratıcı üzerine yüklenen anlamsız, haksız acının bu son taşkınlığı anamnesisin aniden ortaya çıkmasına sebep olacaktır; yani yaratıcı “kendine gelecek”, kim ve ne olduğunu hatırlayacaktır –bunun üzerine yalnızca artefakta ve onun acı dolu dünyasına başkaldırmakla kalmayacak, artefaktı ve onunla beraber kurgulanmış dünyasını da yok etmesi için yargıç tanrı Shiva’ya işaret verecektir.

 

Artefakt canlı yaratıkların üzerine haksız acılar yüklemenin nasıl bir risk taşıdığını idrak etmiyor. Her şeyin onun insafına kaldığını ve hiçbir sorumluluğunun olmadığını sanıyor. Bu konuda haksız, hem de tamamen haksız. Burada gömülmüş, bir yığına karışmış halde, bulunuyor, varlığından bütün gücü ve bilgeliğine rağmen Urgrund’un yani kendisinin bile haberi yok. Artefakt tehlikeli sularda geziniyor; kendi yaratıcısını uyandırma aşamasına her geçen gün biraz daha yaklaşıyor.

 

Bunun proto-öyküsü Euripides’in Bakhai tragedyasında bulunur. Sebepsiz yere hapsedilmiş bir yabancı Gözyaşları Kralı’nın ülkesine girer. Yabancının, Dionysos’un yüksek rütbeli bir rahibi olduğu ortaya çıkar, yani tanrının kendisiyle eşit derecededir. Yabancı zindanı (insanı köleleştiren bu dünyanın sembolünü) havaya uçurur ve ardından kralı delirterek onu sistemli bir biçimde yok eder ve halkın gözünde onu hem hükümsüz kılar hem de kralı saltanatının baskı altında tuttuğu yığınların gözünde bir maskaraya çevirir. Eğer zindan bu dünyayı temsil ediyorsa, “Gözyaşlarının Kralı” neyi temsil ediyor? Bu dünyanın yaratıcısından başka bir şeyi değil: mekanik, acımasız, aldırışsız artefaktın kendisini, diğer bir deyişle bu dünyanın kralını veya tanrısını. “Gözyaşlarının Kralı” sebepsiz yere hapsettiği yabancının gerçek doğasının varlığını fark etmez. Yabanının kullanabileceği gücü de anlayamaz.

 

Bu proto-öykünün yankıları  “Gözyaşlarının Kralı” olarak Pilatus ve yabancı Mesih (Mesih’in dışarıdaki bir kentten gelmesi dikkat çekicidir) ile Sinoptik İncillerde bulunur. Ancak Mesih Bakhai’deki yabancının aksine gücü (örneğin. Göklerdeki Baba’nın gücünü)  kendi çıkarına kullanmaz; ama Mesih tekrar ortaya çıktığında şeylerin bütün sistemini, dünyayı ve ona benzeyen günahkarları yok edecek bu gücü kullanacaktır. Bakhai ile İsa’nın İlk Gelişi arasındaki en can alıcı fark Mesih’in yok edici olarak gelmeden evvel önce dünyayı ve günahkarları uyarmak için gelmesidir. Böylelikle bize pişman olma, yani uyarıyı dikkate alma şansı verir.

 

Ellili yıllarda şöyle bir durumun anlatıldığı bir Hollywood komedisi filme alınmıştı: ortaçağa özgü bir ülkenin kralı çok yaşlanmış, ülkesini yönetemeyecek kadar zayıf düşmüştü, bu nedenle otoritesini bir vekiline devretmişti. Gaddar ve kaba bir insan olan vekil, ihtiyar kralın bilgisi olmaksızın krallık halkına baskı yapıyordu. Filmde, gelecekten gelen bir zaman seyyahı yaşlı kralı halkının nasıl muamele gördüğünü gözlemlemesi için köylü kisvesi giyip tebdili kıyafet dolaşmaya ikna eder. Köylü kılığına giren yaşlı krala vekilin askerleri gaddar davranır; aslına bakılırsa zaman seyyahı ve kral sebepsiz yere hapse atılır. Pek çok zorluktan sonra kral zindandan kaçmayı ve krala yakışan haşmetli elbisesini giydiği ve gerçekten de çok kötü bir insan olan kral vekiline gerçek kimliğini açıkladığı sarayına geri dönmeyi başarır. Kötü vekil görevden alınır ve masum halkın üzerinde kurduğu zorba idare yıkılır.

 

Bu yazımda anlattığım kozmolojik modele göre, Urgrund, yani en yüce noos ve yaratıcı zalim ve sahte dünyamızda gizlice varlığını sürdürmektedir. Bunun farkında olmayan ve sahte dünyayı kurgulayan artefakt, şimdiye dek hep kullandığı ve alışılmış biçimde kullanmayı sürdürdüğü düşüncesiz sistem (örneğin nedensel süreçler) tarafından meydana getirilen gereksiz ıstırapları pervasızca çektirmeye devam edecektir. Bana göre, Urgrund kendisini Tek hale getirerek çoğulluktan farklılaşmıştır Onun bazı parçaları ya da “görüntüleri” kesinlikle kimliklerinin farkındadır; diğerleri bunun farkında olmayabilir. Ancak amaçsız acı düzeyi devam ettikçe (hatta arttıkça) Urgrund’un ayrılmış “görüntüleri” bilinçli bir yeniden doğumla kendilerini tekrar bir araya getirecektir- bu, artefaktın veya “vekilin” ölüm cezasına eşittir.

 

Bu bize Paulus’un evrenin “doğum sancıları içinde olduğu” anlatımının bir başka uygulamasını gösterir. Acı doğumun başlangıcıdır, bu durumda doğum bir insanın değil Tanrı’nın doğumudur. Acıya katlanan insan olduğu için Tanrı’nın (Urgrund’un) doğumunun da insandan olacağı sonucuna varılabilir. O zaman, insanlık bir tür olarak bir Mater Dei –Tanrı’nın annesi-dir, dünyadaki biyolojik evrimi sonunda Tanrı’nın Kendisinin doğduğu bir yuvaya ya da rahme varlık kazandırdığı için takdir eden olağanüstü bir kavramdır. İlginçtir ki, bunun kutsal kitapta bir ispatı bulunuyor: Y.A.’da Kutsal Ruh,  gebe bırakabilen tanrısal bir varlık olarak kabul edilir; Mesih’i Kutsal Ruh ortaya çıkartmıştır – ve Mesih dirilişiyle birlikte ona dönüştürülür. İnsan ırkı bir Yin doğası veya dişi bir yapı üstlenirken Kutsal Ruh Yang doğasını veya eril bir yapı kazanır. O zaman insan Tanrı’ya dönüşmez; Tanrı’nın yuvası veya rahmi haline gelir; bu son derece önemli bir farktır. Anamnesis doğumdur, özü itibariyle iki ebeveynin yani insanın ve Kutsal Ruh’un neslidir. Kutsal Ruh’un insana girişi olmadan bu olay gerçekleşemez. Elbette Kutsal Ruh, Pons Dei[26]’dir. O iki alem arasındaki bağlantıdır.

 

Bütün yaratıklarda “yuvaya dönüş” adı verilen önemli bir içgüdü sistemi vardır. Kambur somonların okyanusu aşıp ırmakta yumurtadan çıktıkları noktaya geri dönmeleri bunun bir örneğidir. Analojik akıl yürütme yapılarak, insanın da –üstelik farkında olmadan- bir yuvaya dönüş içgüdüsüne sahip olduğu söylenebilir. Bu dünya yuva değil. İnsanın gerçek yuvası antik dünyanın pleroma adını verdiği göklerin krallığıdır. Terim Y.A.’da da yer alır, ama anlamı belirsizdir, çünkü tam olarak “deliği kapatan parça” anlamına gelir. Y.A.’da ise “Tanrı’nın bütünlüğü” diye tanımlanan Mesih’e ve bütünlüğe Mesih inancıyla ulaşan inanlara atfedilir. Öte yandan, Gnostik sistemde terimin daha kesin bir anlamı bulunur: İnsanlığa kurtuluşu getiren gizli bilginin geldiği göklerdeki ulvi yerdir.

 

Burada sunuluna kozmolojide pleromanın Urgrund ya da aslında Urgrund’da bizim geldiğimiz ve sonunda (her şey yolunda giderse) geri döneceğimiz yer olarak düşünülür. Eğer varlığın bütünselliği nefes alan (soluk alıp verme sergileyen ya da palintropos harmonie) bir organizma olarak düşünülürse o zaman metaforik olarak aslında bizim pleromanın “nefes verişinden” doğduğumuz yani (buradaki hayatımızın) maddeleştirilmiş hareketsizlikte anlık bir duraksama olduğumuz ve bir kez daha pleromanın nefsine geri çekileceğimizi söylenebilir. Bu varlığın bütünselliğinin normal kalp atışıdır: hayatın temel eylemi veya belirtisidir.

 

Bir seferinde, LSD etkisindeyken Latince olarak şunları yazmıştım: “Ben Yaratıcımın efendisiyim ve o nefes alıp verdikçe ben yaşarım.” Kurgulanmış dünyada ikamet ede bizler “soluğun dışarı verilmiş” haliyiz, yani belli bir süre için pleromadan nefes yoluyla ayrıldık. Ancak, dönüş otomatik değildir, geri dönmek için anamnesisi tecrübe etmek zorundayız. Ancak artefaktın zalimliği öyle bir şey ki, anamnesisi büyük ihtimalle getirecektir. Kederin son safhasında salıverilmenin esas niteliği yatmaktadır -bu esinlenmeyi daha önce tecrübe etmiştim ve esinlenmede “salıverilme” neşeyle eş düzeydeydi.

 

Bu dünyadaki canlı yaratıkların çektiği acıların lehinde ne söylenebilir? Hiçbir şey. Doğası gereği –dünyanın yok oluşuna ve Tanrı’ya dönüşümüze yol açacak -bir isyan ve itaatsizlik başlatacak olması haricinde hiçbir şey. Dünyada bir şeylerin son derece yanlış gittiğine dair bir düşünceyi ve özellikle de ayaklanmayı kışkırtan ıstırabın hediyesidir bu. Amaçsız, rastgele ve haksız ıstırabın onun –onun ve yazarının- yıkımına yol açmaktadır. Onun amaçsızlığını daha net gördükçe isyan etmeye de daha meyilli hale geliyoruz. Istırabın içinde bir kurtarıcı bir değer veya amaç bulmaya yönelik her girişim aslında bizi aslında çağımızın kötü niyetli ve yalancı ilahına –canlı bile olmayan gaddar zorbaya- daha sıkı bağlar. Tutumuz “Bunu kabul etmiyorum” olmalıdır. “Bunda ne bir plan ne de amaç var.” Her yönünü cesaretle el aldığımızda, onu inkar ederiz. Kederle anlaşma yapan herkes artefakta boyun eğmiş ve onu kölesi haline gelmiştir. Kendine bir aşka kurban bulmuş ve onun rızasını da almış demektir. Bu artefaktın en büyük zaferidir: Kurban acı çekmenin tuzağına düşer ve kederin genelde doğal olduğunu kabul etme gönüllülüğüne katılmaya istekli olur. Acı çekmeye bir amaç bulmaya çalışmak sahte bozuk paraya bir amaç bulmaya çalışmakla aynıdır. “Amaç” açıktır: aldatmak için hazırlanmış bir tuzak. Eğer acı çekmenin sonunda iyi bir amaca hizmet ettiğine –hizmet etmesi gerektiğine- inanmaya aldanırsak, sahtekar kendini satmayı başarmış ve zalim emellerinde ulaşmış olur.

İncillerden birinde (hangisi olduğunu unuttum) Mesih’e kötürüm bir adamı gösterirler ve sorarlar “Bu adam kendi günahları yüzünden mi yoksa babasının günahları nedeniyle mi kötürüm oldu?” Mesih buna şöyle cevap verir,” Hiçbiri. Onun iyileşmesindeki tek amaç Tanrı’nın merhameti ve gücü görülsün diyedir”.

 

Tanrı’nın merhameti ve gücü kederle yarışır; bu durum Y.A.’da açık bir dille anlatılır. Mesih’in insanları iyileştiren mucizeleri Adil Krallığın egemenliğinin başlamış olduğunu gösteren sağlam işaretlerdi. Eğer Urgrund’un merhameti ve gücü Sinoptiklerde açıkça anlatıldığı gibi kedere (hastalıklara, kayıplara, yaralanmalara) karşı yarışıyorsa, o zaman insan, eğer Urgrund’la ittifak yapacaksa, dünya ile yani kederin kaynaklandığı yerle yarılmak zorundadır. İnsan kederi asla Tanrı’nın yayılımı veya aracı olarak tanımlamamalıdır; eğer bu entelektüel hataya düşerse dünyayla ittifak yapar ve böylelikle Tanrı’ya karşı durur. Hıristiyan topluluğunun büyük bölümü, farkına varmadan, kederi teşvik ederek ve hoş görerek çağlar boyunca bu entelektüel tuzağın kurbanı olmuşlar, hatta artefaktın kölesi haline gelmişlerdir.

 

İsa’nın mucizevi bir iyileştirici gücünün olması ama bunun iyileştirmek için kullanmayışı o dönemlerde herkesin kafasını karıştırmıştı. Luka bu durumu şöyle anlatır (Mesih şunları söylüyor):

 

Gökyüzünün üç yıl altı ay kapalı kaldığı, bütün ülkede korkunç bir kıtlığın baş gösterdiği İlyas zamanında İsrail’de çok sayıda dul kadın vardı. İlyas bunlardan hiçbirine gönderilmedi; yalnız Sayda bölgesinin Sarefat Kenti’nde bulunan dul bir kadına gönderildi. Peygamber Elişa’nın zamanında İsrail’de çok sayıda cüzamlı vardı. Bunlardan hiçbiri iyileştirilmedi; yalnız Suriyeli Naaman iyileştirildi. [Luka 4: 25-27]

 

 

Bu cevap yetersiz. Çünkü bir nedeni değil, bir durumu anlatıyor. Biz ise sebep istiyoruz. Bunun yanı sıra “Neden olmasın? Eğer Tanrı bizi kendi halimize (acı çekmeye) terk edebiliyorsa neden yapmasın?” diye soruyoruz. Burada kaygı verici bir ihtimali ima ediliyor. Bunun artefaktın gücüyle bir ilgisi ar. Muhtemelen köle çok güçlü bir efendi haline geldi. İşte bu tüyler ürpertici bir fikir. Görevi yok etmek olan Shiva’nın, belki de, aklı karışıyor. Binlerce yıldan beri buna tatmin edici bir cevap veren kimse çıkmadı. Tatmin edici bir cevap ortaya çıkana kadar diğerlerini reddetmemiz gerektiğini öne sürüyorum. Eğer bilmiyorsak söylemeyelim.

 

Aklıma, 1974 yılında gördüklerime -ki bunları genelde başkaları görmemiştir, bağlı olan şöyle bir ihtimal geliyor. Urgrund’un bilgeliğinin ve gücünün evrimsel sürece müdahale yoluyla durumumuzu iyileştirmek için aktif biçimde çalıştığını anladım. Buradan yola çıkarak, şimdiye dek farkında olmadığımız başka gizli müdahalelerinde meydana geldiği sonucuna ulaşıyorum. Urgrund burada olduğunu artefakta bildirmez. Farz edelim ki Urgrund eğer artefakt onun ikinci kez geldiğini öğrenseydi zulmünü en üst seviyeye yükseltirdi diye –haklı olarak- düşünüyor. Gizlice gerçekleşen, hemen göze çarpmayan bir istilaya tanık oluyoruz; bunu daha önce açıklamışım. Kitlesel iyileştirme, tıpkı Mesih’im mucizelerinin İlk Geliş döneminde onu hedef haline getirmesi gibi Urgrund’un varlığını ortaya çıkarırdı. Tedavi edici mucizeler Kurtarıcı’nın delilleri ve onun varlığının işaretleridir.

 

Urgrund’a karşı, bütün sahte evreni kurgulayabilen ve sürdürebilecek kadar muazzam, güçlü bir rakip olduğunuzu bir kez ortaya koymuşsanız, aynı zamanda Urgrund’un saklanma ve korunma ihtiyacına dair muhtemel ipucunu da orta koymuşsunuz demektir. Onun bu dünyadaki eylemleri güçlü zorba yönetime karşı gizli, kararlı bir devrimin üstü örtülü ilerleyişine benzer.  Urgrund büyük oynuyor. Bu dünyayı ve onun yaratıcısını tamamen ortadan kaldırmanın dışında bir amacı yok mu, gerçekten bilmiyorum. Onun, ihtiyacı olanlara yardımını ulaştıramamaktan kaynaklanan şiddetli ıstırabını zihnimde canlandırabiliyorum, ama o önce artefakta karşı verdiği savaşı kazanmak zorunda. O, düşmanının kalbini (ya da eğer varsa kabinin bulunması gereken yeri) hedef alıyor ve başarıya bağlı olarak, bütün parçalar, yani yaratılış boyunca oluşan acının poliformları kendiliğinden ortadan kalkacaktır.

 

Belki böyle olacak belki de olmayacak. 1974 yılında onun bu ülkedeki zorba yönetimin merkezini hedef aldığını gördüm ve oraya yaptığı başarılı saldırı üzerine ikinci derecedeki kötülükler birer birer ortadan kalktılar. Muhtemel Urgrund sahte dünyayı bir Geştalt olarak görüyor; poliform kötülükleri bir Quelle[27], yani bir kaynaktan geldiğini görüyor. Okunu Kaynağa yöneltmek savaşçının yöntemidir ve, Kurtarıcı Tanrımız yumuşak başlılık pelerini altındaki savaşçıdır. Elbette bunların hepsi bir varsayım. Belki de gerçek anlamda onun atacağı tek bir oku var. Hedefi vurmak zorunda yoksa eline hiçbir şey geçmez; bunun dışındaki bütün tedaviler, bütün iyileştirmeler hayatta kalan artefakt tarafından tamamen etkisiz hale getirilir. Urgrund rakibini net bir şekilde algıladı ama biz düşmanımızı göremiyoruz; bu yüzden Urgrund görevini açıkça anlarken biz anlamıyoruz. Çok katlı bina tamamen alevler içinde ve biz itfaiyeciden kurumuş çiçeğimiz için su istiyoruz. Kuruyan çiçeği sulamak için suyu püskürttükleri yönü değiştirmeliler mi? Bir çiçek hesaba katılmaz mı? Belki Urgrund bu konuda büyük acı çekiyor olabilir: daha büyük resim için çiçeği terk etmek yüzünden. Pek çok insan bu acıya katlanmıştır, bu yüzden anlaşılması gerekir. Urgrund’un da burada olduğunu, bizimle birlikte acı çektiğini lütfen unutmayın. Tat twam asi[28] (Sen O’sun). Biz O’yuz. Ve o içinde bulunduğu zor durumdan kurtulmak zorunda.

 

 

Gerçek anlamda, yaşayan canlılar olarak hissettiğimiz acı uyanışın acısıdır. Bu açıdan bakılırsa, önerme acı çekmenin en üzüntü verici taraflarını açıklıyor: sebebini bilmeden acı çekmeye zorlanıyoruz. Nedenini kesinlikle bilmiyoruz, çünkü Urgrund’un çoğul formları olan bizler hala neredeyse bilinçsiz haldeyiz. Bilinçsiz varlık kendinin ve durumunun ardındaki sebeplerin farkına varsa –bilincinde olsa- bir paradoks ortaya çıkardı. Acı çekmemizin sebebi tam bir uyanışa eşit olduğunun olduğunu sezmeyi belki de öğreneceğimiz son derstir.

 

Bu noktada artefaktın bir öğretme makinesine olan benzerliği ortadan kalkar. BU öğretme makinesinin –eğer böyle bir şey ise- bize öğretebileceği bir ders değildir, çünkü cevabı o da bilmemektedir. Eğer bir hafıza kaybı varsa, bu en şaşırtıcı kafa karışıklığını son derece önemli bu kaybın üstesinden gelindiği zaman, anlayabileceğimizi varsayabiliriz. Aynı zamanda, acının baskısı bizi bir cevap aramaya iter, yani, daha kapsamlı bir bilinçlilik haline bizi yönlendirir. Bu, acı çekmenin “amacının” yükseltilmiş bilinçlilik halini ortaya çıkartmak yerine, aşamalı olarak yükseltilmiş bir bilinçlilik halinin asıl sonuç olduğu anlamına gelir.

 

Yaşayan canlıların her yerde var olan kederini açıklayabileceğimiz zaman geldiğinde, emimin ki, kayıp hafızalarımıza ve kayıp kimliklerimize kavuşmuş olacağız. Bunu kendimize yaptık mı? Üzerimize rızamız olmadan mı yüklendi? En çok merak uyandıran açıklamalardan birine göre –Gnostikler‘in açıklamasıdır- insanın düşüş (ve yaradılış–bu modele göre, dünyayı kurgulayan artefaktın egemenliğine giriş) ahlaki bir hatadan değil fenomenal dünyayı gerçekle karıştırmaya yönelik entelektüel yanlıştan kaynaklanmıştı. Bu teori, dünyamızın sahte bir kurgu olduğunu ileri süren önermemle iç içe geçiyor; doğrusu, bir şeyi ontolojik açıdan gerçek olarak değerlendirmek korkunç bir entelektüel hata ortaya çıkartır. Açıklamam böyle olabilir. Çekiciliğiyle bizi esarete ve yıkıma sürükleyen pastadan yapılmış bir kulübenin sihrine aldandık. Kozmogoni-kozmolojinin temel öncülü yanlış olabilir, artefaktı Urgrund yaratmamış ama kendinin veya bir kısmının kapana, albenili bir tuzağa düşmesine izin vermiş olabilir. Demek ki, tam anlamıyla esir değiliz; ama tuzağa düşmüş haldeyiz. Artefakt bizi etkileyip içine çeken bir illüzyonu kasten kurgulamış olabilir.

 

Ancak bir örümcek ağına benzeyen bir tuzak, bazen, tuzağa yapanın öldürebilecek kadar güçlü ölümcül bir varlığı da içine çeker. Belki de buradaki durum da böyledir. Olduğumuzu sandığımız şey bile olmayabiliriz.

 

Çok sık olmamakla beraber kimi zaman, şeytanın varlığının kaynağının izi Tanrı’nın ikili doğasına kadar gider. Shiva ve Mesih’in –özellikle de ölüm tanrısı olarak sıkça tasvir edilen Shiva’nın- ikili doğasından daha önce bahsettim -burada iki örneği var.

 

Jakob Böhme. “Tanrı kendini geliştirme aşamalarından geçiyor, dünya aslında bu sürecin bir yansıması diye düşündü. Böhme tanrısal kendini geliştirme sürecinin sürekli bir diyalektik ya da zıtlıkların gerilimi aracılığıyla gerçekleştiği ve diyalektiğin negatif niteliklerini insanların dünyanın kötülüğü olarak tecrübe ettiği iddiasını Hegel’den önce dile getirdi. Her ne kadar Böhme çoğunlukla mutlaklığa ve göreceliliğe eşit vurdu yapmış olsa da dünyanın tanrının temel bir yansıması olduğu –yaratıklar açısından kendini geliştirmeyi açıkça yadsıyan- görüşü akozmik panteizme eğimlidir.” (Encyclopaedia Britannica “Panteizm ve Panenteizm”).

 

Mart 1974 tarihinde yaşadığım esinlenme ve anamnesis sürecinde Tanrı’nın ve gerçekliğin birleştiğini, diyalektik aracılığıyla evrimin aşamalarında ilerlediğini algılama yoluyla gözlemledim ama “kör rakip” adını verdiğim tanrının karanlık yüzüyle karşılaşmadım. Ancak, iyi ve kötü narasındaki bu diyalektiği algılamama rağmen kötülüğün kaynağı olacak her herhangi bir şey bulamadım. Öte yandan, karanlık rakip kör öldüğü ve nu nedenle iyi amaçlar için kullanılabildiği için iyi tarafını onu zorla kullandığını gördüm.

 

Hans Driesch (1867-1941). “Ruhum ve entelekyam Mutlak olanın alanında Tek haldedir.” Burası Mutlak olanda “psiko-fiziksel etkileşim” den bahsedebileceğimiz düzeydir. Anlaşılıyor ki Mutlak Olan bilgimizin bütün ihtimallerini aşar” ve “ Hegel’in yaptığı gibi,  Bütün adına izlerin tamamını dikkate almak bir hatadır.”  Normal zihinsel yaşamın bütün etkenleri bizi yalnızca bilinçsizliğin eşiğine taşır; “ruhlarımızın derinliğinde” karşılaştığımız zihinsel yaşamın hayal benzeri ve kesin anormal halleridir… Görev bilincim insanüstü gelişimin genel yönünü gösteriyor. Buna karşın nihai hedef bilinmez olarak kalmaya devam etmekte. Bu açıdan bakıldığında, tarih Driesch için özel bir anlam kazanmıştı. Çalışmasının bütününde Driesch’in yönelimi öncelikli olarak deneyseldi. Tam anlamıyla Gerçek olanın doğası ile ilgili bütün akıl yürütmeler, bu nedenle, kuramsal olmak zorunda kalacaktır. Her şeyden önce, “belirlenmiş” olanın varsayımsal “temel” ile uyumlu sonucu olduğunun doğrulanması ile başlar. Onun metafizik alemlerle ilgili temel prensibi şu anlama gelir: Varsayımda bulunduğum Gerçek, bütün tecrübelerimizi kesin biçimde öngören bir yapıda meydana getirilmek zorundadır. Böyle bir Gerçek’i kavrayabilir ve varsayabilirsek bütün doğa yasaları ve tecrübelerimizi bunun aracılığı ile “açıklanabilir”. Tecrübemiz bütünün (organik ve zihinsel alemlerin) ve eksik olanın (maddi dünyanın) bir karışımı olduğu için, Gerçek benim tecrübelerimin tamamının düalistik temeli olarak varsayabileceğim bir kavram olmalıdır. Açıkçası bir köprü olmalıdır –hay aksi. Doğrusu, bütün ile eksik olan arasındaki boşlukta –hatta mutlak Gerçek’in içinde bile- bir köprü yoktur. Driesch’e göre bu, Tanrı’nın içinde, nihai anlamda, ya Tanrı ya da “Tanrı-olmayan” veya bir düalizm vardır.  anlamına gelir. Farklı bir açıdan bakarsak, Yahudi-Hıristiyan tek tanrı geleneği veya sürekli “kendini yaratan” ve onun ilk aşamalarını geçen Tanrı panteizmi tecrübenin sonuçları ile tam anlamıyla uyumlu haldedir. Driesch bu alternatifler arasında karar vermenin imkanız olduğunu düşünüyordu.  Ancak, materyalist-mekanik tekliğin bunu yapmadığından emindi (Encyclopaedia of Philosophy, Cilt 2).

 

Görünüşe göre, Böhme ve T –iyice yoruldum, düşünmek bir yana yazamıyorum bile. Böhme ve Driesch aynı şeylerden bahsediyorlar ve her ikisi de süreç filozofu (ya da Whitehead gibi teolog). Her ikisi de Tanrı’nın diyalektik niteliğine vurgu yapıyor; Driesch diyalektiğin tarih üzerinde geliştiğini görüyor. Bu, benim Mart 1974 esinlenmelerimde gördüğüm diyalektik ile kesinlikle aynı ve, dirimsel iyi unsurun mücadele ettiği kör, karanlık rakibin Driesch’in düşündüğü gibi “Tanrı’nın ilk aşamaları” olmasının gayet muhtemel olduğunu  kabul ediyorum. Driesch’in hoşuma giden bir diğer yönü de belli bir noktada rahatça “Bilmiyorum” diyebilmiş olmasıdır. Benim de, şu anda bulunduğum ve üzerinde uzun zamandır durduğum nokta da bu: Bilmiyorum. Tanrı her şeyi yarattı, kötülük de her şeyin bir parçası olduğuna göre Tanrı kötülüğün kaynağıdır. –mantık bu şekilde işliyor ve monoteizm bu mantığın çıkış yolu yok. Eğer, kötü olan da dahil, iki (ya da daha fazla) tanrı olduğunu varsayarsanız bu sefer, “Nereden geldi?” problemiyle karşılaşırsınız. Ancak bu problem monoteizmde de var; eğer tanrı tek ise, nereden geldi? Cevap: düalizmin iki tanrısının geldiği yerden. Başka bir deyişle, bu kaynak problemi düalizm için olduğu kadar monoteizm için de zor bir soru. Bilmiyoruz.

 

Kötülüğü tanrının aşmaya gerçekleştirme sürecinde aşmaya çalıştığı ilk aşamalardan biri olarak kabul etme,  bu benim esinlenmelerime hiç uymuyor, üstelik egoma ters düşüyor. Her şeyin nasıl işlediği bana gösterildi ama ben gördüklerimi idrak edemedim; Mortimer Snerd’e de gösterdiler. Öyle ise iki kişilik kozmik bir masa başı oyuna şahit olduğumu hissettim, dünyamız oyun tahtasıydı ve bir tarafta (yani kazanan tarafta) şefkatliydi diğer taraf ise oyunu kazanamıyordu ama şefkatli de değildi; çok güçlüydü ama kör olduğu için yetersizdi. İyi tarafta mutlak bilgeliği elinde tutuyordu bu nedenle, geleceği tam bütünüyle görebiliyordu ve kötü, kör, karanlık rakibinin tahmin edemediği hesaplamalarla hamlelerini kurabiliyordu. İnsana cesaret veren bir öngörüydü. İyi olan,  kazandığı her oyunla karanlık rakibini mükemmel bir biçimde mat ediyordu. Mutlak Bütüncül Gerçeğin Nihai Öngörüsünden daha başka ne bekleyebilirdim? Daha neyi bilmem gerekiyor ki? Sonuç ortada: Kötü sıfır, İyi sonsuz. Ben tatmin oldum, o yüzden burada duruyorum; skor çok net.

 

[1] İnsanlar tarafından yapılması mümkün olmayan, doğrudan tanrısal bir güçle “yaratılmış” kadim nesne.

[2] 1575–1624 yıllarında yaşamış Alman mistik ve ilahiyatçısıdır. Fikirleri özellikle Alman Romantizmini ve Hegel felsefesini etkilemiştir. Hegel onun ilk Alman filozofu olduğunu dahi ileri sürmüştür.  Yaşadığı mistik deneyimlerde bir ışık huzmesinin içine çekildiğini ve orada dünyada iyi ve kötü arasındaki ilişkinin yanında ruhani bazı özellikleri olduğunu gördüğünü de söylemiştir.

[3] Alm. Temel ilke veya sebep

[4] Demiurgos, zanaatkar veya mimar Platon’a göre evreni yaratan tanrıdır ancak her şeyi bilen, her şeye gücü yeten ve tapınılan tanrı değildir, daha çok bir tabiat gücü veya enerjisidir.

[5] izomorfizm. Eşyapılılık, eşbiçimlilik.

[6] Alm. Kuvvetli ışık, şimşek veya yıldırım.

[7] Özellikle yazarın Tefsir kitabının temelinde yer alan ve K. Dick’in yaşadığı görüntüler silsilesini belirtmekte kullandığı tabir, olay gününün tarihi.

[8] Sanskritçe’de “nefes” anlamına gelir.

[9] Gerçeğin tek ve biricik olması hali

[10] Basitlik İlkesi. “En doğru açıklama en basit olandır “önermesine dayanan mantık prensibi.

[11] Yeni Ahit, İncil

[12] Paracletos. Ruhulkudüs. Yuhanna İncil’inde Kutsal Ruh’a verilen isim.

[13] Teolepsi. İlahi bir varlık veya Tanrı tarafından ele geçirilme, onunla bütünleşme.

[14] First Advent. İsa’nın doğumundan yani Noel Gecesi’nden önceki dördüncü Pazar gününe verilen isim.

[15] Aristo’nun kapalı evren görüşü yerine Kopernik’in tezlerini savunmuş ve Galile’nin araştırmalarını inceleme cesareti göstermiş, devrimci ortaçağ düşünürüdür. Kilise’ye ve Hıristiyanlığa karşı fikirler ortaya attığı gerekçesiyle 7 yıl boyunca işkence görmüş ve Roma’da yakılarak öldürülmüştür. Öldürüldüğü yerde bu gün adını taşıyan bir anıt yükselmektedir.

[16] En yüksek şövalyelik şövalye unvanıdır. Ortaçağ’da Kralların kişisel korumalığını da yapan şövalyelere verilirdi.

[17] Psyche

[18] Mecusi anlamına gelen magi kelimesi aynı zamanda magician=sihirbaz kelimesinin de kökünü oluşturur.

[19] Mesih’in Bedeni

[20] Hayvanları, doğayı, yeryüzünü ve doğurganlığı simgeleyen Kelt tanrısı.

[21] Eski Yunan’da ruhları ölüler ülkesine götüren rehber. Mitolojide Hermes’e ve ruhları Styx Irmağından geçiren kayıkçı Kharon’a bu unvan verilmiştir.

[22] Tevrat, Yeşaya 34:8

[23] Tanrının “var olan her şey” (evren) ve “ötesi” olduğunu söyleyen görüş.

[24] Bazı İncil baskılarında sadece 14. ayette yer alır (ç.n.)

[25] İncil’in Matta, Markos ve Luka bölümleri.

[26] Lat. Tanrı’nın Köprüsü.

[27] Alm. Kaynak.

[28] Brahma Felsefesinin an öğretilerinden biri.

Karlheinz Stockhausen – Julia Spinola

KS bestesel gelişimi, müzikal varlıkların dna kodu, kafa-sesi, kalp-sesleri, ve bu gezegene duyduğu yanan ilgi hakkında konuşuyor.

11 Eylül 2001’de Musikhaus for the Faz’da yapılan sohbet, 17 Eylül 2001’de basıldı. 

Sub Press

 

Müzikteki bizler fizikçiler gibiyiz

 

 Spinola: Yeni müziğin bir geleceği var mı, yoksa giderek birkaç eksperin elindeki bir nesne haline mi geliyor?

Stockhausen: Yalnızca kitleyle alakalı pozitif bir gelişim görüyorum. Aralık ayına kadar vereceğimiz bütün konserlerde -Hamburg Musikfest, Londra ve Amsterdam- biletlere rağbet çok. Ve Stuttgart’daki konserde seyirci harikaydı. Oldukça çeşitli bir topluluktu, normalde büyük ihtimalle yalnızca geleneksel konserlere giden yaşlı insanlar da vardı. Perde arasında yaptığımız işle ilgilenen insanlar gelip notalara bakmak istedi, bu nadiren olur. Genç insanlardan da gelen çoktu. 1998’de 70. yaş günümde Zürih’te momentelerimi çaldım. Aynı zamanda büyük bir tekno festivali düzenleniyordu. Üzerinde resmim olan kartlar bastılar, tepesinde de “papa tekno” yazıyordu. Geçen sene Barselona’daki Sonar Festival’de de benzer bir şey başıma geldi. Tekno müzisyenler sanki ben onların spiritüel babalarıymışım gibi davranıyorlardı, çünkü artık garip sesler üretmek için hepsi elektronik ekipmanlar kullanmaya meyilliler. Ve şimdi, yaklaşık 50 sene sonra ilk dönem eserlerime göndermeler yapıyorlar. Tabii müziğin nasıl yapılandırıldığı onları ilgilendirmiyor, formül kullanılmış mı kullanılmamış mı umurlarında değil. İlgilerini çeken şey mekânsal deneyim. Örneğin Stuttgart’ta dinleyicinin etrafını çevreleyen ve üzerlerinde duran toplam 24 hoparlör vardı. Ortaya çıkan işitsel deneyim o kadar taze ki geleneksel müzik algısıyla karşılaştırılamaz.

Spinola: Bu salondaki bütün koltuklardan duyulabiliyor mu? Yoksa orta tarafa mümkün olduğunca yakın olmak mı gerekiyor?

Stockhausen: Hoparlörleri yerleştirmem ve salondaki farklı yerlerden nasıl duyulduklarını birkaç güvenilir insanla birlikte test etmem bir buçuk günümü alıyor. Her hoparlör grubu bir çiftten oluşuyor: bir hoparlör diğer taraftaki insanlara ulaşsın diye duvara yönlendiriliyor. Diğer grup diyagonal olarak odaya dönük şekilde yerleştiriliyor. Her bir hoparlörün dikey olarak en az 90 derecelik bir saçılımı var. Yani bütün grupların duyulabilmesi için ideal bir çözüm bulunabiliyor. Hepsi aynı derecede ses vermiyor, ama hepsi duyulabiliyor; Örneğin Freitag from Licht’de 12 kanal da oldukça netti, ve benim istediğim şey de bu. Konser salonlarının neden hala Yunan amfiteatrları gibi öne doğru mono-işitsel bir yönelime sahip olarak inşa edildiğini anlamıyorum. Bu odalar sesin her yönden gelmesine izin vermiyor, ve benim eserlerim 1956’dan beri bunu yapıyor. Benim için sesin yönü ve hızı da perdesi ve ne kadar sürdükleri kadar önem taşıyor. Bir orkestra sahne aldığında ister Verdi ister Webern çalsın, her zaman bir Batı orkestrası gibi çalıyor: monofonik. Bunun modası geçti. Modern insanın uzay insanı haline geldiğine inanıyorum. Tıpkı uzaya gitmek istediği gibi, olayları doğada onu çevreledikleri şekilde algılamak istiyor, ve bu yüzden seslerin yönleri ve hızları da müzikal yapı olarak önem taşıyor.

Spinola: Yani sanatsal form unsurları olarak giderek daha fazla parametre –sesin uzaydaki hareketi gibi- entegre ediliyor diyebilir miyiz?

Stockhausen: Evet, bu çok önemli, çünkü müzik yalnızca farklı sosyal tabakalara göre sınıflandırılmış, insanları eğlendiren bir sanat dalı değil. Müzik hakiki bir ses titreşimi sanatı. Ve bu anlamda müziğin 1950lerde başlayan gelişimi, bu zamandan önce var olmuş her şeyden radikal bir biçimde farklı. Müzisyenler eğilir, tellere vururlar, aletlere üflerler ya da davullara vururlar; insanlar görsel olarak tonların nasıl üretildiğini algılamak zorunda değiller, ve serbest bir hayal gücü ile dinleyebilirler. Birdenbire kişi özgürleşti ve ses çıkaran şeyin ne olduğunu hayal edebilir konuma geldi. Konserlerden önce dinleyicilere gözlerini kapamalarını öğütler ve “sesler sizi görsel bir mekana götürecek, şaşkına döneceksiniz,” derim.”

 

Materyal –mümkün olduğunca- her eserin içinde kendi dünyasını yaratmalı, benim gereksinimim her zaman bu olmuştur: her zaman sample’ların kullanıldığı pop müzikteki gibi olan şeylerden seçmek değil, her eser için eşsiz bir şey yaratmak. Ses renkleri de artık dekorasyon, belirli armonik, melodik, ya da ritmik faktörlerin orkestrasyonu değil, kendi yapısal değeri olan şeylerdir. 1950lerden bu yana bestelediğimiz eserlerde biz müziktekiler fizikçiler gibiyiz. Akustikte ve akustik titreşim şekillendirme sanatında tamamen yeni bir dünya keşfediyoruz: yalnızca icat etmiyoruz, aynı zamanda kaşifleriz. Yani yüksek bir bağlamda müzikolojiye aitiz, tanrıya şükürler olsun: kendi materyalimizi bireysel titreşimlere kadar şekillendiriyoruz. 50 yıldır aynı zamanda akustik bir araştırmacı olduğum söylenebilir.

Spinola: Peki şu anda neyi araştırıyorsunuz?

Stockhausen: Hayatımda ilk defa beş synthesizer için bir parça yazıyorum. Şimdi on parçalık bir eser yapmak istiyorum, her bir tabakanın da on farklı zamanı olacak, bu fikir benim başımı döndürüyor.

Spinola: Ve bu sonra Sonntag from Licht’in bir parçası mı olacak?

Stockhausen: Evet, aynen öyle. Mittwoch’u bitireli uzun zaman oldu ve Berne’de dünya premieri yapılacak. Mittwoch’un bazı kısımları şimdiden seyirciye dinletildi. Bu da çok önemli çünkü duymalı, nasıl tınladığını denemeliyim, ve sayısız prova sonrasında bütün eser bütünlük içeren bir şekilde dinletilmeye hazır hale gelene kadar düzeltmeler yapabileceğim.

Spinola: Halihazırda yedi parçalık müzik-tiyatro seriniz Licht üzerinde 24 yıldır çalışıyorsunuz. Besteleme metodunuz bu süreçte hiç değişti mi?

Stockhausen: Evet, elbette değişti zira Licht’in her kısmı için daha önce denemediğim bir şey oluşturmayı planlıyorum. Yalnızca her biri üç ve bir buçuk ve beş saat süren haftanın yedi günü için değil, bireysel “gün”lerin içinde de. Gerçekten de kaşifim. Bu değişimin de temeli, çözümlerinin nasıl olacağını bilmeden kendime görevler veriyorum. Örneğin yaylı bir kuartetin dört üyesinin enstrümanlarını dört uçan helikopterde çaldığı helikopter-streichquartett gibi çılgın hayaller. Bütün her şey işitsel-görsel bir şekilde aktarılıyor, pervane sesleri tellerin titreşmesine karışıyor. Ya da henüz var olmayan bir dünya parlamentosunun bir araya geldiğini düşlediğim Weltparlament’deki gibi.

 

Son birkaç senedir özellikle modern uzay seyahat araştırması ve astronomiyle ilgileniyorum. Carl Sagan’ın kitabı “Blauer Punkt im All. Unsere Heimat Universum”u (Soluk Mavi Nokta. İnsanın Uzaydaki Gelecek Vizyonu) duydunuz mu bilmiyorum, ama gerçekten harika bir kitap –okumalısınız. Sagan bir vizyoner ve aşırı derecede zeki bir kişi. İnsanların galaksimizdeki gezegenlere ne zaman ulaşacağını ve hangi ayların ilk olarak ziyaret edileceğini tam olarak belirtiyor. Böyle bir şey okuyup Hubble teleskobundan fotoğraflar görünce müziğin de buna ayak uydurması gerektiğini düşünüyorum; bu gelecek mekansallığını ve müzikteki ilişki çeşitliliğini yaşadığım sürece gerçeğe çevirmek istiyorum. Bu yüzden bestelerim ve zanaatkarlığım Licht’in her bir notasıyla bir adım öteye gidiyor.

Mesele sadece yeni materyal aramak değil, aynı zamanda materyalin de beraberinde ödevlerle gelmesi. Örneğin şu anda Sonntag from Licht’in son sahnesi üzerine çalışıyorum, birinci ve ikinci bitti, üçüncü ve dördüncü daha bitmedi; lichter – wasser ve engel-prozessionen. Engel-prozessionen yedi dilde kapella bir eser, dinleyicinin arasına serpiştirilmiş yedi grup halinde bir kapella korosu var, ama kafile olarak koridorlardan yürüyorlar ve hepsi bir spiral çizerek ortada buluşuyorlar. Bu sırada hepsi ortaya çiçekler getiriyor, ve en sonda çiçekten bir dağ oluşuyor. Yedi dili dünyada en çok nüfusa sahip yedi ulusu gözeterek seçtim.


 Spinola: Peki bu yedi farklı melek grubu aynı anda farklı dillerde mi şarkı söylüyorlar?

Stockhausen: Yürürken aynı anda şarkı söylüyorlar, örneğin önce Arapça, sonra Savahili, sonra Çince vs. Şu anda hoch-zeiten adındaki son sahne üzerine çalışıyorum. Sonntag from Licht’in sonunda beş farklı düğün (Almanca: hochzeiten) beş farklı dilde kutlanacak, yani Hindu, Çince, Arapça, İngilizce, Savahili. Bu sebeple bu dillerden aşk şiirleri topladım, ve şu anda kelimeleri çalışıyorum, zira kelimelerin tam olarak nasıl telaffuz edildiğini bilmem gerekiyor. En zor kısım ise bütün grubun kendi temposunda şarkı söylemek zorunda olması. Yarım saatlik performans süresince bu tempolar dönüyor ve bu süreç içinde dillerin küçük kısımlarını kendi içlerinde değiştiriyorum.

Spinola: Bu bana Telemusik ya da Hymnen gibi ilk dönem eserlerinizi hatırlatıyor. Siz bir bağlantı görüyor musunuz?

Stockhausen: Telemusik’de daha fazlası var, çok farklı tarihsel dönemler ve tarzlardan alınma 28 farklı, sanat sayılmayan nesne ya da ürün var. Bunun sebebi de şu: Japonya’ya yeni bir eser bestelemek için davet edilmiştim ve o zamana kadar başka bir yerde bulunan bir şeyi kullanmama prensibime sıkı bir şekilde sadık kalmıştım: müziğimin hiçbir kısmı başka herhangi bir şeye benzemeyecekti. Japonya’da daha önce hiç dinlemediğim müzikler dinledim. Bu beni bir çocukken Noel arifesinin büyülediği gibi büyülemişti, kapı açılmadan önce birdenbire odada bir zil yankılanırdı. Büyüleyiciydi: Gagaku müziğine aşık oldum. Kayıtlar sipariş ettim, gagaku müziğinin bir kısmını aldım ve onu elektronik müzikle başkalaştırdım. Bir tür çift daire modülasyon devresi kullandım. Sonra Japonya günlüğü olarak tek bir parçayı kullanamayacağımı fark ettim ve yüklü miktarda folk müzik sipariş ettim. Kendi tabumu yıktım. Harici bir Avrupalı bestekar olmaya devam edemeyeceğimi fark ettim. Bu yüzden de bu unsurları kullandım.

Ama bir kolaj olsun istemedim, var olan bir müziğin özelliklerini, karakteristiğinin bir parçasını, başka bir müziğin özelliklerini kullanarak etkileyip etkileyemeyeceğimi öğrenmeye çalıştım. Sonra örneğin elektronik tınılarla şarkı söyleyen bir rahibin melodi eğimini modüle edebileceğim yeni bir modülasyon tekniği buldum. Her durumda soyut ses materyali üstün gelmeli, aksi takdirde ortaya karmakarışık bir şey çıkıyor, ve müzik gayri ihtiyari hale geliyor. Bu benim hoşuma gitmiyor. Modülasyon teknolojisi yeterli değil. Yeni olan şey bestede daha önemli olmalı.

Anılar gerçekten çok güçlü, sanki bir pencere açıyorsun ve belirli bir zaman için dünyanın girmesine izin veriyorsun. Bu kişinin kendini ortodoks bir şekilde tarz bakımından izole etmesinden daha başka. Hymnen ve Telemusik’ten sonra bazı meslektaşlarım her tarz müziği, hatta benim müziğimi bile kendi müziklerine entegre etmeye çalıştılar. Aynı zamanda Schubert’in müziğini kullanmak, ya da Mahler ya da Montreverdi’nin müziğini mikslemek çok normal bir hal aldı. İnanılmaz derecede fazla klişe, bestekarların kendi müziğiymiş gibi kabul gördü. Barok parodi tekniği güya esas alınıyor. Ama ben buna eyvallah çekmiyorum; bence kişi geçmişi dinlerse, çok daha güçlü bir şimdiki zamanın rüyası gibi olmalı.

Spinola: Sanatsal adaptasyon bağlamında bu materyale yalnızca gönderme yapılmadığı, sonunda yeni bir şey oluşturacak şekilde hayal gücü tarafından işlendiği söylenebilir mi?

Stockhausen: Evet, ama bu aynı zamanda niceliksel de bir soru: Yeni olan şey egemen olmalı. Temel bir prensip olarak kolajı olmak çok dekadan bir şey. Beni giderek daha fazla rahatsız ediyor. Londra’daki Barbican Centre’da genç insanlara bugünlerde yeni müziği nasıl dinleyip öğrenecekleri öğretiliyor, ve geçtiğimiz hafta orada bir tavsiye vermem istendi. Gesang der Jünglinge, Kontakte ve Hymnen eserlerimin parçaları, kendi karışımlarını yapsınlar diye sample’lanıp gençlere verilecekti. İşte o anda patladım: Gesang de Jünglinge’yi bestelemek iki buçuk senemi aldı, seslerimi birleştirmek için inanılmaz derecede çaba harcadım ve sonra içinden sample alıp yeni mixlere katıyorlar.

Spinola: “Açık pencere,” meselesine dönersek… Kolaj yapmadan bu “dünya dolu” havayı sıkı müzikal yapılarınıza nasıl katıyorsunuz? 1970’de mantrada “formüller” ile besteleme keşfedildikten sonra bir şey değişti mi?

Stockhausen: Öyle işte. Bestekarlığımın ilk yedi senesinde yarattığım eserlerde mesafeler arasında bir dizi oran, yani belli aralık dizileri bulmak mümkün. Bu oranlar bir mimar gibi tamamen farklı parametrelere, yani ses perdeleri, süreler, ritimler, dinamikler, tınılara vs. uyarlanabilir. Yedi sene sonra Kontakte’de oran dizileri değil, değişim dereceleri kullanmaya başladım. Bu şekilde hangi parametrenin hangi zamanda en canlı olduğunu belirleyebilecek görece bir parametre yarattım. Sonra orkestra için bileşim oluştururken Marseillaise tersten çalınıyor: Garip bir şey. Ya da Hymnen’de gece radyo dinlediğimde duyduğum pek çok kısa-dalga olay yer alıyor. Eskiden, gerçek bir birinci-dünya vatandaşıyken kısa-dalga radyom vardı ve özellikle gece yarıları pek çok farklı istasyonu dinliyordum, örneğin farklı ülkelerin milli marşlarını çalanları. Birdenbire bu gezegen beni karakter, ulus, sembol ve müzik farklılığıyla büyülemişti. Sonra büyük, iki saatlik milli marş eserini besteledim. Tabii ki elektronik olarak üretilmiş seslere entegre etmeye çalıştığım yabancı unsurlardı bunlar. Bu gezegenin büyülü farklılığına ilgi duyduğum için bu boyut, tamamen soyut olarak yapılandırılmış, değişim sıraları ya da dereceleri olan müzik formu fikrime çok erken zamanlarda katıldı. Ve bu da 1970’deki formülün konseptine yol açtı.

 

Ondan önce bir buçuk yıl boyunca hiç nota kullanmadan, yalnızca soyut iskeletler kullanarak müzik besteledim. Eseri sahneye koyan kişi, bir anlamda, bir dna kodu kullanarak kendi başına müzikal bir cisim oluşturabiliyordu; genetik materyalden canlı bir varlık yaratmak. Plus-minus, Spiral, Pole ya da Expo gibi eserlerde icracılar formasyon için kendi hayal güçlerini kullanıyorlar. Yapısal olarak Stockhausen’i izliyorlar, ama sonra ses dünyalarını oldukça bireysel bir şekilde yorumluyorlar. Osaka dünya sergisi sırasında her gün Japonya’da oturdum ve bazen saatlerce özgürce doğaçlanmış, ya da benim deyimimle Stockhausen’in sezgisel müziğini dinledim. Sonra şunu fark ettim: bu bana yetmiyor. Çok daha ayrıntılı bir şekilde şekillendirilmiş, icracıların belirli alışkanlıklardan dolayı okumaları veya keşifleri dolayısıyla esere katamayacakları kadar zengin ilişkiler içeren bir müzik yazmak istiyorum. Formüller böyle yaratıldı, ve ilki mantra formülüydü. Ritmi olan bir melodi formülüdür, ama aynı zamanda belirli nota formları vardır, tonların farklı karakter özellikleri gibi bir şey. Örneğin ilk tonun başında tekrar vardır, ikincisinin sonunda bir vurgu, sonra normal ton gelir, dördüncünün başında bir süs vardır, başka birinde bir glissando vs. Bu şekilde 12 ton-formu elde ettim. Bu materyalden her tona bağlı karakter dolayısıyla koca koca pasajlar geliştirebilirdim. Bu, formülün içinde zaten mevcut. Her notanın yalnızca bir süresi değil, aynı zamanda bir başı, kuyruğu, kalbi vardır. Kafa tonlarından, kuyruk tonlarından, kalp tonlarından da bahsediyorum. Tonları artık nötr şeyler olarak görmüyorum; bir bestede her ton bir bireydir.

Bu esnada bu aşırı derecede gelişti, ve Licht’de üç formül üst üste geliyor. Daha komplikeden daha az komplike akorlara çoklu bir geçiş var. Her bir formülün tipik bir yönü var: Michael formülü çoğunlukla düşüyor. Eve formülü yükseliyor ve düşüyor, orta noktada bir bükülme var ve sonra tekrar yükseliyor. Lucifer formülü başlangıçta bir panter gibi majör yediliye atlıyor ve sonra düşüyor, bir yerde kırılıyor, tekrar yükselmeyi deniyor ve daha da düşüyor. Bu tür özellikler bütün halinde yaklaşık 28 saat sürecek bir eser için zorunludur. Bu üç formülün her birinde önceki notaların özgür kombinasyonunu içeren bir doğaçlama kısmı da var. Yani formüle önceki eserlerimde ihtiyacım olmuş olabilecek ekler yerine o unsurları ekliyorum –yine de ekler bugün de varlar. Bir şey geliştirirsem ve nerede bir şeyin eksik olduğunu fark edersem bazen bir fermata-anı yazıyorum, kişi hayal ediyor ve yapının bütün gelişimi bir an için duruyor. Bu tekrar tekrar oluyor.

Spinola: Formül bestekarlığının bir eserdeki hayal gücü ve yapı sentezlenmesi bakımından size oldukça yararlı olduğu söylenebilir mi?

Stockhausen: Yıllar boyunca –bu ne zaman değişti bilmiyorum- müziğimi kendim yazdığıma inandım; yani benim aklıma gelen şeyler, kendimi disipline ettiğim şekilde, sıkı bir yönelimle, yabancı bir şey dahil etmeden her zaman için yeni bir şeye şekil vermek, ama her zaman benim müziğim olarak kalması. Hemen şunu da eklemeliyim ki öğrenciyken Stravinsky’nin eserlerinin, hangi döneme ait olduğuna bakılmaksızın derhal ayırt edilebileceğini fark etmek dehşete kapılmama yol açmıştı. Diploma tezim Bartok’un iki piyano ve perküsyon için sonatası üzerineydi. O zaman bile farkına varmıştım: bu bestecilerin ideal, kişisel tarz olarak gördükleri şey gibi bir şey istemiyordum. Bu anlamda kendini arayan ve dünyada kendi dünyasını yaratmak isteyen, ve giderek daha çok dünya müzisyeni haline gelen, kendine sadık bestekar fikrinden soğuduğum söylenebilir. İlk olarak ben 1964’de “weltmusik” (dünya-müziği) terimini kullandım, ve 1973’den sonra bu başlıkla metinlerde yer aldı.

Spinola: Çağdaşlarınız arasında kendinizi yakın hissettiğiniz, bestelerini dinlediğiniz, ve hatta belki de aynı şey üzerinde iki farklı taraftan çalıştığını düşündüğünüz kimse var mı?

Stockhausen: Maalesef yok. Çok müzik dinliyorum, insanlar da bayağı gönderiyorlar: bir süre önce BBC altı tekno müzisyen hakkında ne düşündüğümü sordu. Sonunda altı radyo yayını yapıldı, hepsi Stockhausen’in farklı eserleri ve tekno müzisyenlerin parçaları, ya da Schnebel, Kagel, Pousseur bana CDlerini gönderdiler, Boulez ve Berio’nun (kendini nasıl olup da bu kadar senedir geleneksel müzik aranjesine verdiğini anlayamıyorum) son parçalarını dinledim. Zender 19. yüzyıl müziğinin bazı düzenlemelerini bastı, Henze, Birtwistle ve diğerleri de benzer şekilde… Sessiz kaldım. Geçmişe yapılan bu müzikal referans trendini anlayamıyorum. Müzik alanında var olan büyük işler üzerine çalışarak işin devam ettirilmemesi gerçekten üzücü: göçmeyecek ve çökmeyecek uzun dönem kirişleri inşa etmek; müzikte karakteristik, yeni ve yabancı olarak deneyimlenebilecek, eşsiz bir araç seçimi olan büyülü ses dünyaları yaratmak; besteyi ve uzay, dinamik ve tınının notasyonunu daha da geliştirmek.

Diğer bestekarların eserlerinden, özellikle yabancı ses olayları sayesinde kişinin daha iyi dinlemeyi öğrenebileceği, bir şey keşfedebileceği, kendini geliştirebileceği bir bilinç gelişimi bekliyorum. Esasen aradığımız şey konusunda, özellikle müzikte, yani en zarif ve incelikli sanat dalında yabancı olan çok önemli. Havadaki titreşimlerden oluşuyor, ve titreşim oluşturmak inanılmaz derecede göksel, ruhani bir şey. Dinlemek çok temel bir şey olduğundan ötürü gözlerimizi kapatabildiğimiz gibi kulaklarımızı kapatamıyoruz. Her zaman dinlemek, anlamaya çalışmak zorundayız. Bence bugün olduğu haliyle insana değinmek doğru değil. Aklımızda ideal insan olmalı, henüz var olmayan insan. İnanılmaz derecede iyi duyabilen ve ondan önceki hiç kimsenin karşılayamadığı estetik ve yapısal talepleri karşılayabilen bir insan. Şu an olduğu haliyle insan için müzik yaratamayız.

Spinola: Yani dinleyici için de güçlü bir şekilde yeni deneyimleri mümkün kılmak istiyorsunuz diyebilir miyiz?

Stockhausen: Evet, ve stüdyoda müzik yaratırken deneyimlediğim şeyi. Aklımı karıştıran ve beni kendine hayran bırakan şeyi. Kendimin bile yerine getiremeyeceği taleplerde bulunuyorum kendimden, çünkü sınırlarımın dışına taşma iradem var. Kendimi olduğum gibi kabul etmek istemiyorum. Diğerlerinin de bunu istediğini düşünüyorum.

Spinola: Bu, dinleyicinin daha önce hiç duymadığı bir şeyi duyma ve deneyimleme belirsizliğini, “riski”ni almayı kabul etmesi anlamına geliyor. Bu onun büyük derecede keyfini kaçırabilir.

Stockhausen: Doğal olarak. Bu yüzden önümüzdeki dört konserden önce dinleyiciye hep şunu söylüyorum: karanlıkta yalnız olmaktan korkanlar için ay gibi küçük bir spot ekledim. Ama yine de gözlerinizi kapamanızı ve kendi, iç dünyanızın açıldığını hatırlamanızı istiyorum. Müzikte gözlerle seçmek önemli değildir. Müzik iç dünyanın açılımıdır. Ve bizler ruhuz, ellerimizi üzerine koymamıza veya gözlerimizi açıp onu kontrol etmemize gerek yok. 1953 yılında öyle radikal bir yenilenme oldu ki o zamandan bu yana mümkün kılınan sesleri tarif etmek için sözcüklerimiz yok.

Spinola: Licht serinizin 2015’de bitmesi planlanıyor. Sonrası için ne gibi planlarınız var?

Stockhausen: Licht haftanın yedi günü olacak. Ondan önce Sirius’u, on iki ayı ve senenin dört mevsimini besteledim. Ve Hymnen gezegen etrafındaki turdu. Haftanın yedi gününden sonra günün yirmi dört saatini bestelemek istiyorum. Bu benim aşırı derecede ilgimi çekiyor. Dikkatli bir şekilde dinleyerek gece ve gündüzün her saatinde yeni bir şey keşfetmek istiyorum. Zaman döngülerini daha kesin bir şekilde anlamak ve onları çalışmak ve müzikal olarak şekillendirmek harika bir deneyim.

stockhausen baskı için.jpg

sasha grey-çıplak

 

 

Untitled-1.jpg

Türkçesi: Tunç Olcay & Gülnur (blör) Guðmundsdóttir

Yayıma hazırlayan: Saadet Güroğlu (Şenol Erdoğan) – Hasan Koca (Deniz Cansever)

Yazar Hakkında

Sasha Grey, 14 Mart 1988 tarihinde Sacramento’da doğmuş; Amerikalı bir aktris, fotoğrafçı, porno yıldızı, (elbette arıza çıkarmaya her fırsatta meyleden) sanatçı ve deneysel müzisyendir. Yeni dalga Fransız filmlerine epey ilgisi olmakla beraber, şuan ki sahne adından önce kullandığı mahlası Jean-Luc Godard’ın eski eşi Ann Karina’nın deforme edilmiş halidir. ‘Grey’ tabiri, röportajlarında da belirttiği üzere, iki temel takının üzerinde şekillenir; Oscar Wilde’nin Dorian Gray’i ve en önemlisi Kinsey’in cinsellik skalasında homoseksüellikten heteroseksüelliğe geçiş kısmındaki gri (grey) skala. Sasha Ağustos 2005’de üniversiteye başladığında, haftanın yedi gününü iş ve okul ile dengelerken porno endüstrisini kariyer fırsatı olarak görmeye başlar. 18 yaşına bastıktan bir ay sonra, porno kariyerini gerçekleştirmek için Los Angeles’e taşınır.

Kendisinin de belirttiği üzere “sektör”e, güvenli bir ortamda seksüel fantezilerini keşfetmek, daha yaratıcı filmler yapmak (ki kendisi bundan yeterince yoksundu) ve erkekler ile kadınları cinsel şehvetleri doğrultusunda cesaretlendirmek için girer.

Grey, kesinlikle zeki, istekli ve cesur bir kişilik. 2006’da porno sektöründe ivme kazanmaya başladığından beri olması gereken/hedeflediği porn-star idealini ve vücut bulmuş formunu, beklediğinin ve beklenenin üzerine çıkararak aşmıştır.

 

Pornografi & Yapı Bozum Sekansları

Görüntüler açıkça hisleri barındırırken, ikinci bir şans, izleyen ve yaratan tarafından yorumlanmaya açık bırakılabilir. Kasıtlı olarak –seçtiğim- her fotoğrafın başlık içermemesine karar verdim. Sonuç olarak, gözlemcinin hayal gücü üstündeki etkiyi kestim. Bu “montajı” yaparken Cindy Sherman ve Nan Goldin’in çalışmalarından epey ilham aldım. Sherman’ın çalışmaları sürekli bende gösterişli karakterler geliştirmeye örnek teşkil etmiş olsa da farklı bir amacım vardı: anlık ya da günlük bir kaçışa imkan ve Sasha Grey olmayan bir insanı ele alma. Çoğunluk, Cindy’nin çalışmalarının Batı toplumunun kadın hakkındaki görüşlerinin, olumlu ya da olumsuz gözlemciler tarafından kadın klişelerini yorumladığı konusundaki görüşlerle hemfikir. Bu özelliği gerçekten beğeniyorum. Sherman’ın çalışmalarını yeniden canlandırmak veya fotoğraflarımın varoluşlarının bu çalışmalara bir saygı gösterisi olması hiçbir zaman amacım değildi, nitekim işlemler sırasında bilinçli olarak temel bir dişi bağlantı tanıladım. Kendimi portrelediğim çalışmalarımda ağır makyajım, basmakalıp floresan iç çamaşırları, ve rol almış olduğum videoların yaratıcısında bulunan genel çaba eksikliğiyle alay etmeye çalıştım. Tersine, bu türden olan diğer çalışmalarım da özellikle dış görünüşümün normalde seksi veya çekici olarak kabul edilecek standartların tamamen aksini gösterdiği durumlarda ilişki sonrası güzelliği vurgulamak ve göstermek önemliydi. Tamamen kendi fikirlerime dayanarak şekillendirmiş olduğum cinsellik ve güzellik kavramlarıyla, başkasının değil, kontrolü eline almış olan bir kadının kuvvetini ve gücünü göstermeyi amaçladım. Video çalışmalarım, kontrolün bende olduğu fotoğraf işlerimden büyük ölçüde farklıdır, çünkü videoların %95’inde yine kendim olarak sahne alıyorum ancak görüntünün kaydedilip düzenlenme aşamaları üzerinde hiçbir kontrolüm yok, dolayısıyla da nihai ürünün de aynı şekilde.


Modern Tanı Psikozu – Ehil Vajina Ortaklığı 

İnsanoğlunun cinselliği büyük ölçüde yanlış anlaşılmış, dolayısıyla da inanılmaz derecede tabulaşan bir mevzu olarak kalmıştır. İnsanların “utançlarına sadık kalarak yalan söylemeleri sonucu doğruya yakın olan cinsellik”leri konulu bir anket yapmak neredeyse mümkün değildir. Her ne kadar birçok alanda cinsellikle ilgili bilgimizi arttırdıysak da toplumumuz cinsellik hususunda büyük ölçüde cahil kalmıştır. Bizler birer insan olarak doğamız gereği cinsel açıdan faaliz, üremek için yaşarız. Dünyaya yeni gelen erkek çocukları annelerinin karnından erekte olmuş bir vaziyette çıkarlar. Çocuklar çok erken yaştan başlayarak birçok şeyi cinsellikle bağdaştırır. Ancak Kolombiya Üniversitesinden Dr. Anke A. Ehrhardt’ın da söylediği gibi, bu tür konulara genellikle istismar merceğinden bakılmaktadır. Çoğunlukla taraflı olan bakış açıları ve sınırlı bilgiler bizim ana hatlarıyla bilincimizi oluşturan eğitimin temelini hazırlar.

Arzularımızdan utanmamız gerektiği öğretiliyor bize. 21. Yüzyıl’da olup, çevre dostu arabalara, bilgisayar işlevi görüp dünyanın öbür ucuyla görüntülü olarak konuşabileceğimiz telefonlara sahip olup da belli başlı bilimsel gerçekleri kabul edemeyişimiz beni adeta delirtiyor. Bununla da kalmayıp ortaya halihazırda atılmış bulunan öznel bilgileri sorgulayıp başka cevaplar aramıyoruz aynı zamanda. Cinselliğin bu hassas bölgelerinin üzerinde yüzeysel de olsa durulmuştur ancak durumu kritik edecek olan esas kitlenin süzgecinden geçirilmemiştir. Kişisel cinselliğime yönelik içten ve dürüst olmam, sık karşılaştığım bir problemdir. Bazen deneyimlerimi biraz hafife alırım, ve biz, toplum olarak cinsellik konusunda saf ve utangaç olduğumuzdan, cinsel tecrübelerimle ilgili açıkça konuştuğum zaman insanlar olumsuz kalıpların tamamının benim için geçerli olduğunu varsayarlar. Tabii en büyük ironinin çirkin başını ortaya çıkarmanız ise, liberal cinselliğe en fazla karşı gelen bireylerin evlilik dışı ilişkileriyle medyada neredeyse her ay düzenli olarak görülmeleridir aslında.


Pornografi Aracılığıyla Kendini Keşfetmek ve Bunun Sınırları

 

Bir porno filmde oyuncu olarak yer alacağım zaman, işe “Harika bir seks yapacağım ve bunun için para alacağım- inanılmaz” düşüncesiyle yaklaşmam. Hazırlıklarım günler öncesinden başlar.  İcra ettiklerim, bir kısım insanın algılamayı tercih ettiği gibi sadece kamera önünde para için seks yapmaktan çok daha fazlasını barındırıyor. Bu, bir işten, bir kariyerden daha öte, bir çeşit performans sanatı. İzleyicinin filmlerimden yararlanması gerçeği hoşuma gidiyor ama bu işi bir yandan da kişisel bir mesele olarak görüyorum.
Bizler, belirli bir kültürün belirli bir kısmından ziyade, bütün olarak gelişmiş, medya bilincine sahip bir toplumda yaşıyoruz. Daha en başta şunu anladım ki, gerçek seksi kayda almak mümkün değil. Gonzo pornografi bunu başarmak adına ne kadar uğraşsa da, bu mümkün değil. Birini kameranın karşısına geçirdiğinizde, o kişi ne söylediğine, ne yaptığına, temel olarak bilinçaltı seviyesinde bile, aşırı derecede dikkat etmeye başlıyor. Ne kadar gerçekçi rol yaptıklarının ya da seksin ne denli gerçek olduğunun bir önemi yok. Hiçbir zaman sahici olmuyor.

Performans sanatımla kişilik kavramını,  kadın ve erkek arasındaki ya da iki kadın arasındaki devinimi, cinsel arayışları ve insanın karakteristik yapısını irdeliyorum.

Kimlik

Performanslarımdaki içkin kimlik arayışım sayesinde, güç sahibi bir kadın olmak istediğimi fark ettim. Böyle bir kimliğe duyduğum ihtiyaç ya da isteğin, şüphesiz,  dahil olduğum ve beraber büyüdüğüm nesil, cinselliği kullanarak her şeyin satılabileceği fikri ve ayrıca annemin seks hakkındaki tutucu görüşleri gibi bir çok temele dayandığına inanıyorum. Kadın cinselliğinin, yükselen bir farkındalıkla ve cinselliğin bir silah olarak kullanılmasına izin verilmeden kadınların eline teslim edilmesini isterim. Performans sanatı bir kadın olarak kim olduğumu ve hayattan ne istediğimi kavramamı sağladı. Ayrıca değişimin güzelliğine olan inancımı da kişisel olarak doğrulamama yardımcı oldu.

 

Başkalarının İlişkilerine Bakış

Olumsuz genellemelerin var olmasına sebep nedenler vardır, ama ben bu tür genellemelerin gerçek porno sektörünü bir bütün olarak yansıttığına inanmıyorum. İnandığım şey, bu genellemelerin parçası olan insanların porno sektörüne ait olmadığıdır. Bu beni göz dikmek kısmına geri götürüyor. Kariyerimin başlangıcında, porno yıldızının işinin gerçek bir modelde olduğu gibi masum komşu kızından acımasız baskın şirret kadına geçme yeteneği olan bir bukalemun gibi olduğuna inanıyordum. Ne yazık ki, yaratıcılık açısından sıkıntılı birçok pornocu var ve isteksizlikleri bana, ne istediğimi bilmediğim takdirde benim o görevde nasıl bir yerim olacağını gösterdi. Bu farkındalık, sanatçı olarak yürüdüğüm yolda bana daha da yardımcı oldu. Eğer bir yönetmen olarak (ki ben bu terimi bolca kullanırım), ne yapmak istediğini bilmiyor ama hala beni parlak elbiseler ya da öğrenci üniformasına sokuyorsa (genel olarak resmi çaktınız), bu durumu, sahneyi kendime tahsis edecek ve lehime çevirecek şekilde ancak performansımla kullanabilirim. Göz dikmenin etkileri bireyi birçok yönde etkileyebilir ve ben onların çok da farkında olduğunu düşünmüyorum. Estetik cerrahi hakkında herhangi yanlış bir şey görmüyorum ama bazı kadınların kendilerine sadece porno yıldızı görüntüsü verme hissi için sınırları aştığını düşünüyorum.

Bazı insanlar sahip oldukları işin unvanlarıyla anılmasını istedikleri için kendilerinin bu genellemeye kurban gitmelerine izin veriyorlar. Bu gibi topluluklardan bazı erkek ve kadınlar sürekli etraflarındaki insanları tatmin etme ihtiyacı hissediyor. Bu noktadan sonra pornonun nesneleştiğine inanıyorum. Bu, yapılan işten çok insanların kendilerine nasıl davranılmasına izin vermeleriyle ilgilidir.

Ne zaman sahne arkasında duran kameramanının, kamerayı kızın yüzüne fokusladığını gördüğümde, neden kızın sergileyeceği ya da sergilediği performans ve hep yaptığı seks hakkındaki düşünceler konuşulduğu zaman üretilen bu olumsuz yargının yıkılmasının can alıcı olduğunu düşünüyorum. Gerçekten sinir bozucu. Burada anılmayı seçtiğin şey ile bu genellemeleri çürütme şansımız var. Bu bazı kişilerin kadrajın farkında olmadıklarını ve pornonun sadece onlar için asi bir aşama olduğunu düşünüyorum. Ya da farkındalar ve tek boyutlu yaşamaktan memnunlar -ki ben buna katılmıyorum- ve bu sağlıklı bir denge yaratıyor! Bunun bir diğer güzel örneği yönetmen veya yapımcı asistanının bir kızı ellediği zaman, kızların heyecanla gülümsemesi. Rahatsızlıklarını görebiliyor ve hissedebiliyorsunuz ama gene de bunun olmasını olağan karşılıyorlar. Sadece yabancı olmadığı için, olması gerektikleri şeyi canlandırıyorlar. Kadınların, bilinçlerinin yerinde olmadığı ve farklılık yaratabildiklerini hissedemedikleri için bu kadar çok olumsuz hikâye duyduğumuzu düşünüyorum.  Bunun sonuçları o kadar geç anlaşılıyor ki ancak aktif bir porno yıldızı olmadıkları zaman suçluluk hissediyorlar.

 

En Son Yaptığın İş Kadar İyisindir

Bu bölümü yazmaya başladığım sırada, Sartre’ın “Bakış”ı üzerine düşünüyordum. Her birimiz bir başkasının bizi nasıl algıladığından ibaretiz.  Başkaları bizi somutlaştırıyor ve biz de buna bağlı olarak kendimizi somutlaştırıyoruz. Önemli olan ve bizi özgür kılan şey kendimizi yeniden tanımlama şeklimizdir. “Bana bakan” ister kameraman, ister partnerim ya da ister tüketici olsun, önyargılı düşüncelerinin, stereotiplerinin, yargılarının ya da karşıt düşüncelerinin kim olduğumun sınırlarını belirlemesine izin vermem. Verseydim özgür olamazdım. Öyleyse biz insanlar, yaptığımız en son şey kadar mı iyiyiz? Ve doğal olarak, biz kadınlar, konu ister kişisel ister sosyal kimliğimiz olsun, her gün bu tarz nesnelleştirmelerle umutla mücadele ediyoruz. Bu “bakış” sebebiyle kadınlara sürekli çifte standart uygulanmıyor mu?

 

 

İnsanın Yapısı

Gözlemlerim…

Sette geçirdiğim her an, dünyayı ve işlerin nasıl yürüdüğünü (insan yapısı çerçevesinde) derinlemesine anlamama yardımcı olan çok değerli bilgiler edindiğimi hissediyorum.  “Değerli” diyorum çünkü benim gözümde, uzun süredir bu sektörde çalışan oyuncular akıl almaz derecede cesur insanlar ve bu insanları birebir tanımanın değeri ölçülemeyecek kadar büyük. Daha önce, kamera önünde olan hiçbir şeyin gerçek olmadığından bahsetmiştim. Yine de, aralarında gerçeğe en yakın olanların “hareketsiz kareler” olduğu düşüncesindeyim. Bunların bazıları gerçekten detaylı hikâyeler anlatıyor. Diğerleri ise –bana göre- sadece alelade fotoğraflar.
Kariyerimin başlarında anladım ki, erkekler cinsellik konusunda oldukça hassaslar. Ön yargılardan arındırılmış seksten yana oluşumun yanı sıra, bence, erkeklerin onlardan beklenildiği gibi maço bir hayat yaşamaları gerektiği fikri -Jung’un da dediği gibi- önyargı temelli bir kalıp. Bu çeteleyi tutan, bu mükemmeliyetçi çıtayı koyan da toplumumuz. Dolayısıyla, erkekler bu durum karşısında –insan gelişiminin gerekli bir aşaması olarak- benliksel bir çelişkiye düşüp, arketipik “kadınların gözdesi erkek” olma gereğini duyuyorlar. Yani benliklerindeki güç ihtiyacının peşinden gidiyorlar.

Modern Erkek ve Eşcinsellik

Bazı kişiler için korkunun başka bir alanının keşfi…

Birçok erkeği “bir herif başka bir herifle seks yaparsa, adam gay’dir, -ne kadar çok kadınla seks yapmış olsa da- olay budur” derken duydum. Ya da, bir erkek bir kadına anal seks yaptırmaktan hoşlanıyorsa, gene gay sayılıyor. Analitik açıklama ile neden böyle hissettiklerine açıklama getiremedikleri için birçok insanla bunu tartışmayı zor buluyorum; hislerini açık bir şekilde ifade edemiyorlar! Hiçbir nedeni olmayan insanlara saygı göstermektense dinsel etkenlerden dolayı durumu açıklık kavuşturan (ki katıldığımdan dolayı değil) insanlara daha çok saygı gösteririm. Bu denli atılgan ifadeler getiren birçok erkeğin kendilerine olan güvensizlikleri ile cebelleştiği hatta eşcinsel ilişkiyi düşünmenin vicdan azabını çektiklerini düşünüyorum. Birçok erkek için “kalıtımsal olarak her kadın biseksüeldir” demesi ve şakasını yapması çok kolay, ama sıra biz kadınlara, aynı soruyu erkeklere yöneltmeye geldiği zaman, erkekler için bunu düşünmek bile zor bir hal alıyor. Eğer kendi cinsiyetimizi köreltmemize “izin verilseydi”, medyada daha çok erkek biseksüelliğin olacağına inancım tam. Bu insan doğasının bir parçası ve bunu konuşmamak elbette sorunlara sebebiyet veriyor. Geçtiğimiz yıllarda birçok erkeğin gizli dünyalarındaki başka erkekler ile biseksüel ilişkiler yaşadığını ya da bu durumun tek gecelerini kapsayan gazetecilik ve televizyonculuk örneklerini gördük. Gidin ve gittiğiniz yerde emin olun yerel craiglistinizi ve herhangi bir saatte birçok tek gecelik ilişki için anonim erkek arayan evli adamları bulacaksınız. Buna göre bazı erkeklerin eşcinsel ilişkileri için açıklamam fetiş olacaktır: her ne kadar evli olduğu güzel bir karısı ve beraber paylaştıkları çocuklar olsa da başka bir erkekle ilişkiye girme tabusu.  Ama diğerleri için, cinsel istekleri doğrultusunda aldattıklarını eşleriyle konuşmaya cesaret edemediklerini düşünüyorum.

 

Ego-Superego-İd

Kim olmayı seçtiysen, osun.

 

Porno endüstrisindeki birçok açık görüşlü insana rağmen, hala bazı kişiler var ki, kafamı karıştırıp moralimi bozuyor. Bu insanlar tamamen masumane bir işte çalışıyor olmalarına rağmen yine de süperegolarına yenik düşüyorlar. İnsanlar eşcinsel seksi aşağılayan sözler sarf ediyorlar. Tabii, herkesin eşcinsel seksten hoşlanmak zorunda olduğunu kastetmiyorum, ama ben başkalarının arzularına saygı duyulması gerektiği kanaatindeyim. Toplum tarafından aşağılık insanlar olarak görülen seks işçilerinin bazılarının, insanların cinsel tercihlerine olan saygısızlıkları beni şaşırtıyor. Bu insanların bazıları hala bu konuları açıkça tartışmaktan rahatsızlık duyuyorlar,  gizlice konuşurken bile. Sanırım konu dönüp dolaşıp yine aynı yere geliyor, bir takım unsurlar tarafından kısıtlandığımız fikrine.
Ama belki de benim bu tepkim de doğrudan üst benliğimin etkisi altındadır; saygı merkezli üst benliğimin.
Dürüstlük / İletişim:

Bence insanlar önem verdiklerine dürüst olmak konusunda berbatlar. Bazen bir yabancıya dürüst davranmak eşinize, arkadaşınıza veya ailenize dürüst davranmaktan daha kolay geliyor. Bunun kulağa son derece basit geldiğini biliyorum, ama gerçekten dürüst olan fazla insan tanımıyorum. Bir günlüğüne nasıl hissettiğinizi saklamamayı deneyin, özellikle sorgulanıyorsanız. İnsanların birbirlerine nasıl hissettiklerini söylemeleri zordur çünkü biz bir yüzleşme istemeyiz; görmezden gelmek ya da detayları atlamak daha kolay gelir. Bunu içinde bulunduğumuz toplumun bastırılmış cinselliği ile birleştirdiğinizde, partnerlerimize gerçekten ne istediğimizi söylemek çok zor hale geliyor. İnsanlar ihtiyaçlarını bastırmaya devam ediyor ve bu biten ilişkilerde çok büyük bir faktör. Eğer tek eşli bir ilişkide olmaya hazır değilseniz, olmayın. Eğer biseksüelseniz veya yeni şeyler denemek istiyorsanız, bunu eşinize söyleyin. Bana kalırsa kendi akıl sağlığınız ve mutluluğunuz için bastırdığınız duygularla dolu bir ilişkide olmaktansa, sizi siz olduğunuz için seven biriyle olmak daha iyidir.

 

Cinsellikte Yanlış Kanılar

Cinsel fantezilerimizi keşfetmemize engel olan bir sürü yanlış kanı var. Eğer keşfetmek istediğiniz cinsel bir alan varsa, bunu güvenli bir şekilde algılamak için ufak bir araştırma yapmanız daha doğru olur. Kendinizi yöneten sizsiniz, kimse size neyin doğru ya da yanlış olduğunu söylememeli ve kendi istekleriniz, kararlarınız ve –umarım- ileride keşfedecekleriniz hakkında emin ve gururlu olmalısınız.


 Cinsel Devrim

Cinsel Devrim’e ne oldu? Bir sürü insan AIDS ve HIV’yi suçlamak ister, her ne kadar etkisi olsa da, cinsel devrimi sümenaltı eden bana kalırsa bu değildi. Anında bilgiye ulaşımın olduğu bir dünyada yaşıyoruz, ve bunu salt kendi avantajımıza kullanıp neslimize güvenli bir şekilde bir keşif imkanı sağlamamamız utanç verici olur. Cinsel varlıklar olarak, cinsel olarak kendimizi korumak bizim sorumluluğumuzdadır, ve bana kalırsa bu kabuğundan çıkmaya çalışan pozitif bir mesaj. Büyürken, seks hakkında düşündüğümde kendimi inanılmaz suçlu hissederdim. Hormonları kontrolden çıkmış mastürbasyon yapan bir genç olarak, kendimi dünyanın en iğrenç insanı adlederdim çünkü bana mastürbasyonun yanlış bir şey olduğu öğretilmişti. Ama cinsel olarak bastırılmış ve yanlış bilgiler enjekte edilmiş bu toplumda asıl yanlış olan şey, cinsel olarak aktif olan bireylerin günahkar olmalarıdır. Dünyamızda bunun böyle olmadığı bir nokta mevcuttu. Ancak korku, duyguları bastırmanın en iyi silahı olarak kitlelerin kullanıma sokuldu ve toplumumuz çağlardır korkuyu en iyi şekilde değerlendirdi.

Herkesin kendi seçimini kendi yapma ve bundan utanç duymama özgürlüğü vardır. Gücünüzü kendi üstünüzde kullanıp başka kimsenin üstünde kullanmayın!

 

 

 

sasha ilinci baskı.jpg