KAPİTALİZM ÖNCESİ ÜRETİM MODELLERİ – Karl Marx

 

Hazırlayan Şenol Erdoğan
Editör ve Redaksiyon: Deniz Cansever
Çeviri: Atakan Karaduman

 

I


Sermaye İlişkisinin veya Asli Birikimin Oluşumundan Önce Gelen Süreç

Ücretli emeğin ön koşullarından, ve sermayenin tarihi şartlarından biri, özgür emek ve özgür emeğin paraya karşı, parayı yeniden üretmek ve değere dönüştürmek, parayla tüketilmek için mübadelesidir, salt belirli bir tatmin faktörünün kullanım değeri değil, bizzat paranın kullanım değeri olarak. Diğer bir ön koşul ise özgür emeğin gerçekleşmesinin nesnel şartlarından — emeğin araç ve hammaddesinden — ayrılmasıdır. Her şeyden önce bu, işçilerin onun doğal atölyeleri olarak iş gören araziden ayrılmaları gerektiği anlamına gelir.  Bu da özgür küçük arazi sahipliğinin ve Doğu’ya özgü komüne dayalı komünal mülkün çözülmesi anlamına gelir.

Her iki biçimde de, işçinin kendi emeğinin nesnel koşullarına ilişkisi bir tür mülkiyettir: bu, emeğin kendi maddi ön koşullarıyla doğal birliğidir.  Bu nedenle, işçi emeğinden bağımsız nesnel bir varoluşa sahiptir. Birey kendisine bir mülk sahibi gibi, kendi gerçeklik koşullarının efendisi gibi bağlıdır. Aynı bağlantı birey ve diğerleri arasında da devam eder. Bu ön koşulun topluluktan türediği yerde, diğerleri onun, ortak mülkiyetin çok sayıda tecessümü olan ortak sahipleridir. Topluluğu ortaklaşa oluşturan bireysel ailelerden türediği yerde ise, onunla birlikte var olan bağımsız sahiplerdir, bağımsız özel mülk sahipleridir. Vaktiyle her şeyi kendine katıp sahiplenen ortak (komünal) mal, daha sonra birçok özel sahipten ayrı olarak özel bir ager publicus [kamu arazisi] gibi varlığını sürdürdü.

Her iki durumda da, bireyler emekçi gibi değil mal sahipleri gibi davranır — ve tıpkı çalışan bir cemaatin üyeleri gibi. Bu emeğin amacı değer yaratımı değildir, her ne kadar yabancı emekle — başka bir deyişle, artık ürünle — mübadele etmek için artı emek icra etseler de. Onun amacı mal sahibinin ve ailesinin yanı sıra komünal birlikteliğin bir bütün olarak idamesidir. Bireyin bunun haricindeki bütün niteliklerden sıyrılmış bir işçi olarak tesisinin kendisi tarihin bir ürünüdür.

Mülkün bu en eski biçiminin ilk ön koşulu bir insan topluluğu gibi görünür, örneğin doğal birlikteliklerden [naturwüchsig] meydana gelenler: aile, ailenin genişlemesiyle oluşmuş bir klan, ya da aileler arası evliliklerle veya kabilelerin birleşmesiyle oluşturulmuş klan. Kırsal hayvancılığın, veya daha genel olarak göçebe bir yaşamın, hayatı idame ettirmenin ilk biçimi olduğuna kesin gözüyle bakabiliriz, kabile belirli bir yere yerleşmez, fakat yerel olarak bulduğunu tüketir ve sonra yoluna devam eder. İnsanlar doğuştan yerleşik değillerdir (ihtimal maymunlar gibi tek bir ağaç üzerinde geçinebilecekleri verimli ortamlarda bulunmadıkları sürece; aksi takdirde vahşi hayvanlar gibi gezinmeleri gerekirdi). Nitekim klan topluluğu, doğal ortak birliktelik, müşterek (geçici) tahsisin ve toprak kullanımının sonucu olarak değil, ön koşulu olarak ortaya çıkar.

Sonunda insanlar yerleştiğinde, belli bir dereceye kadar bu özgün topluluğun değişime uğradığı yol, çeşitli dışsal, iklimsel, coğrafi, fiziksel vb. koşullara olduğu gibi özel doğal yapılarına — klanın karakterine de dayalı olacaktır. Doğal birlikteliklerle oluşan kabile topluluğu, veya dilerseniz, sürüsü — ortak kan bağları, dil, görenek vb. — yaşam gayesi, ve o gayeyi yeniden üreten, ona maddi ifade veren, veya onu somutlaştıran [vergegenständlichenden] faaliyet tahsisinin ilk ön koşuludur (çobanlar, avcılar, tarımla uğraşanlar vb. olarak faaliyet). Toprak muazzam bir iş atölyesi, emeğin araç ve gereçlerini sağlayan bir depo, ve aynı zamanda topluluğun konumu ve temelidir. İnsanların ona olan bağlantıları naiftir; kendilerini, onun komünal malikleri ve kendisini canlı emekle üreten ve idame ettiren topluluğun üyeleri olarak kabul ederler. Birey yalnızca böylesi bir topluluğun bir üyesi — gerçek ve mecaz anlamda — olduğu ölçüde,  kendisini bir sahip veya zilyet olarak görür. Gerçekte, emek süreci vasıtasıyla mülk tahsisi, emeğin ürünü olmayan, fakat onun doğal veya kutsal gibi görünen bu ön koşulları altında meydana gelir.

Temel ilişkilerin aynı olduğu yerde, bu biçim kendisini çeşitli yollarla gerçekleştirebilir. Mesela, çoğu Asyatik temel biçimde olduğu gibi, bütün bu ortak birlikteliklerin üzerindeki her şeyi-saran birliğin üst veya yegâne malik, gerçek toplulukların ise kalıtımsal zilyet (babadan oğula) olarak görünebileceği gerçeğiyle oldukça bağdaşır. Birlik gerçek sahip ve ortak sahipliğin gerçek ön koşulu olduğundan, onun ayrı ve birçok gerçek tikel topluluğa göre üstün bir şey olarak görünmesi tamamen olanaklıdır. O zaman birey gerçekte mülksüzdür, veya mülkiyet — diğer bir deyişle, bireyin emeğin ve yeniden üretimin doğal şartlarıyla ilişkisi, bulduğu ve sahiplendiği inorganik doğa, öznelliğinin nesnel gövdesi — belirli topluluğun aracılığıyla bütün birlikten bireye bir bağış [Ablassen] yoluyla sağlanıyor gibi görünür. Despot burada birçok küçük topluluğun babası olarak görünür, böylelikle her şeyin ortak birliğini gerçekleştirir. Dolayısıyla bundan artık-ürünün (hazır yeri gelmişken, emek yoluyla gerçek tahsis cinsinden [infolge] yasal olarak belirlenmiştir) en üst birliğe ait olduğu sonucu çıkar. Bu nedenle Doğu’ya özgü despotizm, birçok durumda tamamen kendini idame ettiren ve kendisinde, üretimin ve artık-üretimin bütün koşullarını barındıran küçük topluluk içerisindeki imalat ve tarım birleşmesinden doğan yasal bir mülkiyet yokluğuna sebep oluyor gibi görünmektedir.

Onun artık-emeğinin bir kısmı nihayetinde bir kişi olarak beliren üst topluluğa aittir. Bu artık-emek birliğin, kısmen despotun, kısmen tanrının hayali klan mevcudiyetinin, şerefi için hem övgü hem de ortak emek biçiminde icra edilir. Bu tip ortak mülkiyet fiili emekte gerçekleştiği kadarıyla iki şekilde ortaya çıkabilir: Küçük topluluklar yan yana bağımsız olarak bitkisel formasyonlarını sürdürürler, ve her ikisinde de birey kendisine tahsis edilmiş arazide ailesiyle birlikte bağımsız olarak çalışır.

(Bir yandan komünal rezerv — bir bakıma sigorta amaçlı; diğer yandan bizzat topluluğun masraflarını karşılamak için, başka bir deyişle, savaş, dini ibadet vb. belli miktarda emek de gereklidir;  Lordların egemenliği, en ilkel anlamında, tam da bu noktada meydana gelir, örneğin, Slav ve Rumen topluluklarda. Serflik ve diğer ilişkilere geçişler de buradan köken alır.)

İkinci olarak, birlik, sırası gelince gerçek bir sistem oluşturabilen ortak bir emek örgütlenmesinin kendisini içerebilir, Meksika ve özellikle Peru’da, kadim Keltler arasında, ve Hindistan’ın bazı kabilelerinde olduğu gibi. Üstelik, klan birlikteliği içindeki komünallik ya onun birliğinin, kabile akrabalığı grubunun lideri yoluyla bir temsili olarak ya da aile liderleri arasındaki bir ilişki olarak ortaya çıkma eğiliminde olabilir. Buradan da, ya daha despotik ya da daha demokratik bir topluluk biçiminden bahsedebiliriz. Emek yoluyla fiili mülk tahsisin komünal koşulları, mesela sulama sistemleri (Asya halkları arasında çok önemli), iletişim araçları vb., bu durumda üst birliğin — küçük topluluklar üzerinde asılı duran despotik hükümet — işi olarak görünecektir. Gerçek anlamda şehirler konumun özellikle dış ticarete elverişli olduğu bu köylerin yanı başında, veya devlet başkanı ve satraplarının emek-fonu olarak harcadıkları emek karşılığında kendi gelirlerini (artık-ürün) mübadele ettikleri yerlerde meydana gelir.

İlki gibi, mülkiyetin ikinci biçimi de oldukça önemli, yerel, tarihi vb. farklılıklara sebep oldu. O daha dinamik [bewegten] bir tarihi yaşamın, ilk kabilelerin akıbetinin ve değişiminin ürünüdür.  Topluluk burada da ilk ön koşuldur, ilk durumun aksine, burada bireylerin salt ilineği [Akzidenzen] olduğu veya doğal parçalarını kendiliğinden oluşturdukları öz değildir. Burada temel, arazi değil, şehirdir ki çoktan kırsal nüfusun (arazi sahipleri) mevkisini (merkezi) oluşturmuştur. İşlenmiş alan şehrin bölgesi olarak belirir; diğer durumda olduğu gibi, araziye yalnızca bir eklenti olan köy değildir. Arazinin onu işleyenlerin ve onu gerçekten sahiplenenlerin önüne koyduğu engeller ne kadar büyük olursa olsun, onunla canlı bireyin inorganik doğası gibi, öznenin işyeri, emek aracı, emeğinin nesnesi ve geçim kaynağı gibi, bir ilişki kurmak zor değildir. Örgütlü topluluğun karşılaştığı güçlükler yalnızca ya araziyi çoktan işgal etmiş ya da işgaliyle topluluğu rahatsız eden diğer topluluklardan ileri gelebilir. Haliyle savaş her şeyi-saran yüce görev, büyük komünal emektir, ve nesnel koşulların işgali hem canlı varlık için hem de korunma ve böylesi işgalin devamı için gereklidir. O halde akraba gruplarını içeren topluluk ilk aşamada askeri alanda; savaşçı, askeri bir güç olarak örgütlenir, ve bu onun bir toprak sahibi olarak varoluşunun ilk koşullarından biridir. Şehirde yerleşime yoğunlaşma bu savaşçı örgütlenmenin temelidir. Klan yapısının doğası akraba gruplarının ast-üst şeklinde farklılaşmasına yol açar, ve bu sosyal farklılaşma işgal eden ve işgal edilen kabilelerin karışımıyla vs. daha da ileri gider. Komünal arazi — devlet mülkiyeti, ager publicus — burada özel mülkiyetten ayrıdır. Bireyin mülkiyeti, ilk durumun aksine, burada bireyin topluluktan ayrı olarak sahip olmadığı doğrudan komünal mülkiyetten ziyade kendi mülkünün sahibidir.  Bireysel mülkiyetin kendisi için komünal emeğe ihtiyaç duymadığı durumlar baş gösterir (örneğin, Asya’nın sulama sistemlerinde olduğu gibi); kabilenin bütünüyle ilkel karakteri tarihin devinimiyle veya göçle bozulabilir; kabile asıl yerleşim yerini terk edebilir ve yabancı toprak işgal edebilir, böylelikle ciddi manada yeni emek koşullarına girer ve bireyin faaliyetlerini daha ileri düzeye taşır. Ne kadar çok böylesi etken faaliyet gösterirse — ve dolayısıyla ne kadar çok kabilenin komünal karakteri ortaya çıkarsa, ve daha ziyade dış dünyaya karşı negatif bir birlik olarak ortaya çıkmak zorundadır — bireye, özel ekiminin ona ve ailesine ait olacağı arazinin — belirli bir arsanın — özel bir sahibinin olmasına izin veren durumlar da o kadar çok baş gösterir.

Topluluk — bir devlet gibi — bir yandan, bu serbest ve eşit özel maliklerin birbirleriyle ilişkisi, onların dış dünyaya karşı birleşmesidir — ve aynı zamanda onların muhafızıdır. Topluluk üyelerinin arazinin çalışan sahiplerinden, küçük köylü ekicilerden oluştuğu gerçeğine dayanır; fakat aynı derecede ikincisinin bağımsızlığı topluluğun üyeleri olarak karşılıklı ilişkilerine, ortak ihtiyaçlar ve ortak şeref vb. için ager publicusun muhafazasına dayanır.  Topluluğun bir üyesi olmak arazi tahsisinin ön koşulu kalır, ama topluluğun üyesi olarak yeterliğinde birey özel mülk sahibidir. Onun özel mülkiyet ile olan bağlantısı hem araziye ve topluluğun bir üyesi sıfatıyla varlığına hem de topluluğun bir üyesi sıfatıyla idamesine ve topluluğu idamesine ve tam tersine vs. bir bağlantıdır.

Mademki topluluk, gerçi burada yalnızca de facto, hiç olmazsa insanların bizzat bilincinde olduğu, yalnızca bir tarih ürünü değildir, haliyle bir kökene sahiptir, burada arazide mülkiyet için ön koşula sahibiz — başka bir deyişle, çalışan öznenin emeğinin doğal koşullarına ona ait olması bağlamında ilişkisinden bahsedebiliriz. Fakat bu “aitlik” onun devletin bir üyesi sıfatıyla varlığı, devletin varlığı aracılığıyla — dolayısıyla kutsal vs. addedilen bir ön koşul aracılığıyla sağlanır.

Şehirde, arazi şehrin bir bölgesi olmakla birlikte, yoğunlaşma vardır; doğrudan tüketime yönelik küçük çaplı tarım; yerli yan imalat, kadın ve kız çocuklarının emeği (iplikçilik ve dokumacılık) veya birkaç zanaat uğraşında (kumaş vb.) bağımsız yaşam biçimi elde etme. Topluluğun sürdürülebilirliği için ön koşul, kendini idame ettiren serbest çiftçileri arasındaki eşitliği, ve mülkiyetlerinin devamlı varlığının şartı olan bireysel emeklerini korumaktır. Köylü, emeğin doğal koşulları ve bağlantıları gözetildiğinde mülk sahibi konumundadır; fakat kişisel emek bu koşulları gerçek koşullar şeklinde ve bireyin kişiliğinin, kişisel emeğinin nesnel elemanları şeklinde devamlı tesis etmelidir.

Diğer bir yandan, bu küçük, savaşçı topluluğun eğilimi onu bu sınırların vs. ötesine sürer (Roma, Yunanistan, Yahudiler vb.) Niebuhr’un dediği gibi:

“Kehanetler Numa’ya seçiminin kutsal onayını güvence verdiğinde, dindar hükümdarın ilk ön koşulu tanrılara değil, yalnızca insanoğluna ibadetti. Romulus savaşta fethettiği ve işgale açtığı toprakları bölüştürdü: Terminnus’a (sınır-taşları tanrısı) ibadeti tesis etti. Bütün kadim yasa koyucular, -başta Musa olmak üzerine-, mülkiyet, veya en azından arazinin emniyetli, kalıtımsal sahipliği üzerine kendi erdem, adalet ve ahlaki [Sitte] düzenlemelerine başvurdular.”

(Roman History, 2. baskı, 1. Cilt, s. 245)

Birey, amacını servet edinme değil, kendi geçimini sağlama, topluluğun bir üyesi olarak onun yeniden üretimi yapmasına istinaden bunun gibi bir hayatını kazanma koşuluna yerleştirilmiştir; yer parselinin bir maliki ve, bu nitelikte, komünün bir üyesi sıfatıyla kendisinin yeniden üretimi.

Komünün devamlılığı bütün üyelerinin artık-zamanı, savaş emeği vs. tamamen komüne ait olan köylüler olarak yeniden üretimidir.  Birinin emeğine sahiplik emek koşullarına sahiplik aracılığıyla sağlanır — topluluğun varlığıyla güvence altına alınmış, sırası gelince üyelerinin artık-emeğiyle askeri servis biçiminde vs. muhafaza edilen arazi parçası aracılığıyla. Topluluğun üyesi servet-üreten emek işbirliği yoluyla değil, iç ve dış baskıya [nach aussen und innen] karşı cemiyeti ayakta tutmayı hedefleyen (gerçek veya hayali) komünal çıkarlar için emek işbirliğinde kendisini yeniden üretir. Mülkiyet resmen Roma yurttaşına aittir, arazinin özel sahibi yalnızca Romalı olmasından ötürü öyledir, ne var ki her Romalı aynı zamanda özel bir arazi sahibidir.

Çalışan bireylerin, emeklerinin doğal koşullarında topluluğun kendini idame ettiren üyelerinin, mülkiyetinin başka bir biçimi de, Cermen biçimidir.  Burada, topluluğun üyesi bizzat, özellikle Doğu’ya özgü biçimde olduğu gibi, komünal mülkiyetin ortak sahibi değildir.

(Mülkiyetin yalnızca komünal mülkiyet olarak var olduğu yerde, bireysel üye bizzat onun sadece belirli bir parçasının zilyetidir, kalıtımsal veya değil, mülkiyetin herhangi bir kısmı kendisi için hiçbir üyeye ait değildir, fakat yalnızca topluluğun doğrudan parçası olarak, dolayısıyla toplulukla birlik içinde birisi olarak ve ondan ayrı olarak değil. Bu nedenle birey yalnızca bir zilyettir. Var olan ancak komünal mülkiyet ve özel zilyetliktir. Tarihi ve yerel vs. durumlar bu zilyetliğin karakterini komünal mülkiyete bağlantısında emeğin özel zilyet tarafından tek başına icra edilip edilmediğine, veya sırası gelince topluluk ya da belirli topluluğun üzerinde duran birlik tarafından belirlenip belirlenmediğine göre çok farklı yollarda değiştirebilir.)

Arazi [Cermen toplulukta] Roma arazisi gibi Roma, Grek (özetle, klasik İlk Çağ) biçiminde topluluk tarafından işgal edilir. Bir bölümü [klasik İlk Çağ’daki] bizzat toplulukla kalır, üyelerden ayrı olarak, ager publicus’un çeşitli biçimlerinden biri haline gelir; geri kalan dağıtılır, her arazi parçası bir Romalının özel mülkiyeti, alanı, ona ait çalışma alanı hissesi olduğu gerçeğinden dolayı Roma’ya aittir; tersine, o ancak Roma toprağı parçası üzerinde hak sahibi olduğu kadarıyla Romalıdır.

İlk Çağ’da şehir zanaati ve ticareti az itibar görürken tarım fazla itibar görüyordu; Orta Çağ’da bu statüler tersine döndü.

Ortak arazinin zilyetlikle kullanım hakkı aslen, sonradan bu hakkı müşterilerine hibe eden Patricilere aitti; mülkiyetin ager publicus dışına devri yalnız Pleplere aitti; Pleplerin lehine bütün devirler ve ödünleme ortak arazide bir hisse içindir. Mülk tam manasıyla, şehir duvarını çevreleyen alanı hariç tutarsak, aslen tek başına Pleplerin elindeydi (kırsal topluluklar sonradan mahsup edildi).

Roma Plep tarım emekçilerinin bir tümel olarak özü, onların quiritaryen (yurttaş) mülkiyetinde tarif edildiği gibidir. Eskiler oybirliğiyle çiftçiliği salt özgür insanlara özgü faaliyet,  hatta adeta bir asker okuluymuşçasına değerlendirirler. Milletin köklü stoku [Stamm, aynı zamanda “kabile” anlamına gelir] onda korunur; yabancı tüccar ve zanaatkârların yaşadığı, kazanç umuduyla cezbedilen yerlilerin göç ettiği kasabalarda değişir. Köleliğin olduğu yerde, azat edilmiş köle çoğunlukla servet biriktirerek böylesi faaliyetlerde geçimini arar; dolayısıyla İlk Çağ’da böyle uğraşlar genellikle onların elindeydi ve bu nedenle yurttaşlar için uygun değildi; nitekim zanaatkârların tam yurttaşlığa kabulü görünüşe bakılırsa riskli bir işlemdi (Grekler genel olarak, onları hariç tutardı). “Önemsiz bir tüccar veya zanaatkâr yaşamı sürmeye hiçbir Romalının izni yoktu.” Eskilerin, Orta Çağ’a özgü şehir tarihinde olduğu gibi loncaların yüksek itibar ve haysiyet gibi kavramları yoktu; hatta orada bile askeri ruh tüccarlar (aristokratik) soyları mağlup ettiğinden dolayı kabul görmüyordu ve sonunda ortadan kaldırıldılar; bununla birlikte kent dışındaki saygın ve özgür konumları da yavaş yavaş ortadan kalktı.-

Antik devletlerin klanları [Stamme] ya akrabalık ya da yerleşim merkezi yoluyla oluşuyordu. Akrabalık kabileleri merkez kabilelerinden tarihsel olarak önce gelir, ve neredeyse her yerde onlar tarafından yerinden edilir. Onların en uç ve en katı biçimi kastlar kurumudur, akraba evliliği hakkı olmaksızın, bütünüyle farklı, her biri kendine has değiştirilemez uğraşa sahip statülerle birbirlerinden ayrılmışlardır. Yöre kabileleri aslen alanın ilçelere [Gaue] ve köylere doğru bölünmesiyle örtüştü; böylece Kleistenes yönetimindeki Attika’da, bir köye yerleşen herkes o köyün bir Demotes’i [köylü] sıfatıyla köyün ait olduğu alanın Füle’sinin [kabile] bir üyesi olarak kayıt edilirdi. Bununla birlikte, genellikle onun soyundan gelenler, ikametgâhın yeri önemsenmeksizin, aynı Füle ve Demos’ta kalırdı, dolayısıyla bu bölünmeye atadan miras kalmış görünümü verirdi. Roma akraba-grupları [gentes] kan bağıyla oluşmazdı; Cicero aile adından bahsederken özgür insanlardan miras kaldığını belirtir. Romalı gens üyeleri ortak tapınaklara [sacra] sahipti, ama bu Cicero’nun zamanında çoktan kaybolmuştu. En uzun süren olay, vasiyetsiz veya yakın akrabası olmadan ölen akrandan kalan ortak mirastı. Çok eski zamanlarda, gens üyeleri olağandışı yüklere katlanmada yardıma muhtaç akranlarına yardım etme yükümlülüğüne sahipti. (Bu evrensel olarak Almanlar arasında meydana gelir, ve en uzun Dithmarschen içinde sürdü.) Bir tür lonca gentes’i. Akraba gruplarından daha genel bir örgüt eskiçağda yoktu. Benzer şekilde Galliler arasında, aristokrat Campbell ailesi ve uyrukları bir klan kurdular.

Patrici, topluluğu daha üst bir derecede temsil ettiğinden, ager publicus’un zilyeti odur, ve onu himayesindekiler vs. aracılığıyla kullanır (aynı zamanda ona yavaş yavaş el koyar).

Cermen topluluğu kentte toplanmamıştır; onların ki topluluğa bizzat bireysel üyelerininkinden ayrı, dışsal bir varlık kazandıran bir toplanmadır — şehir kırsal yaşamın merkezi, arazi işçilerinin ikametgâhı, aynı zamanda savaş merkezi. Klasik İlk Çağ tarihi şehirlerin tarihidir, fakat şehirler arazi sahipliğine ve tarıma dayalıdır; Asya tarihi kent ve kırın (büyük şehir, aslını söylemek gerekirse, gerçek ekonomik yapıda birleştirilmiş, yalnızca görkemli bir kamp olarak kabul etmek gerekir) bir tür farklılaşmamış birliğidir; Orta Çağ (Cermen dönemi) tarihi mahalli olarak ilerideki gelişimi sonradan kent ve kıra zıt bir şekilde ilerleyen taşrayla başlar; modern (tarih) ise taşranın kentleşmesidir, eskiler arasında olduğu gibi şehrin kırsallaşması değil.

  1. Defter, 22 Ocak 1858, Bölüm: Sermaye üzerine. Devamı.

Şehirdeki birlik topluluğa bizzat bir ekonomik varlık kazandırır; kasabanın mutlak mevcudiyeti ayrı konutların toplamından farklıdır. Burada bütün, ayrı parçalardan oluşmaz, bir çeşit bağımsız bir organizma biçimidir. Uzak mesafelerle ayrılmış, yalnızca tek reisli ailelerin ormanlara yerleştiği Almanlar arasında, dış görünüşte bile, topluluk yalnızca üyelerinin birliktelikleri sayesinde var olur, kendinde var olan birlikleri soy, dil, ortak geçmiş ve tarih vs.de şekillendirilmiş [gesetz] olsa da. Topluluk dolayısıyla bir bir araya gelme formasyonuyla görünür, yani birlik gibi değil; bağımsız öznelerinin toprak sahipleri olduğu bir anlaşma [Einigung] gibi –ve (yine) bir birlik gibi görünmez. Doğrusu, bu nedenle, topluluk eskiler arasında olduğu gibi bir devlet, bir politik varlık gibi var olmaz, çünkü şehir gibi bir varlığı yoktur. Eğer topluluk gerçek varlık sahibi olacaksa, özgür toprak sahipleri bir kurultay düzenlemek zorundadır, hâlbuki mesela, Roma’da böylesi meclislerden ayrı olarak, şehrin kendisinin mevcudiyetinde var olur ve resmi görevliler onun başına yerleştirilmiştir vs.

Doğru, ager publicus, ortak arazi ya da halkların arazisi, bireylerin mülkiyetinden ayrı olarak Almanlar arasında da meydana gelir. Bu özgül biçimde bir üretim aracı gibi hizmet edecekse ayrılmaz arazinin öyle bir parçası olarak avlanma sahalarından, ortak otlaklardan veya ağaçlık arazilerden oluşur. Bununla birlikte Roma’daki durumun aksine, ager publicus devletin belirli bir ekonomik yapısı şeklinde, özel sahiplerin — aslını söylemek gerekirse, ager publicus’un kullanımından hariç veya mahrum tutuldukları kadarıyla Plepler gibi bizzat özel maliklerdir — yanı başında ortaya çıkmaz. Ager publicus Almanlar arasında daha çok bireysel mülkiyete bir ilave olarak belirir ve yalnızca düşman kabilelere karşı bir kabilenin ortak mülkiyeti olarak savunulduğu kadarıyla mülkiyet biçiminde şekillenir. Bireyin mülkiyeti topluluk aracılığıyla sağlanmış olarak ortaya çıkmaz, fakat topluluk ve komünal mülkiyet varlığının bağımsız özneler aracılığıyla — başka bir deyişle, karşılıklı ilişkisiyle — sağlanmış olmasıyla ortaya çıkar.

Esasında, her bireysel hane halkı, bağımsız bir üretim merkezi oluşturduğu gibi biçim verdiği, yekpare bir ekonomi içerir (imalat yalnızca kadınların hane içindeki yardımcı emeği vs.). Klasik İlk Çağ’da, şehir bağlı bölgesiyle ekonomik bütünlüğü oluştururdu. Cermen dünyasında, münferit evin kendisi yalnızca ona ait arazide bir nokta olarak belirir; bir malik çokluğu toplanması yoktur, ama bağımsız bir birim olarak aile vardır. Asyatik biçimde (veya en azından ağırlıklı olarak öyle), birey mülkiyeti yoktur, sadece zilyetlik söz konusudur; topluluk aslında gerçek maliktir — yani salt arazide komünal mülkiyet olarak mülkiyet. İlk Çağ’da (klasik örnek olarak Romalılar, onun en saf ve en açıkça belirgin biçimindeki hali), devlet mülkü ve özel mülkün çelişkili bir biçimi vardır, böylece ikincisi ilki yoluyla sağlanır, veya ilki yalnızca bu çift biçimde var olur. Özel mülk sahibi bu yüzden doğal olarak aynı zamanda bir kent yurttaşıdır. Ekonomik olarak yurttaşlık, üreticinin kentte oturuyor olmasından ibarettir. Cermen biçiminde, tarımcı bir yurttaş değildir — diğer bir deyişle, şehirlerde ikamet eden biri değildir — oysa onun temeli, aynı kabile insanlarının diğer benzeri yerleşimleriyle ortaklığı yoluyla ve ara sıra olan, savaş, din, hukuki anlaşmazlıkları halletme vs. maksatlı karşılıklı güvencelerini tesis eden meclisleri yoluyla güvence altına alınmış münferit, bağımsız aile yerleşimidir. Bireysel mülk burada ne komünal mülkün çelişkili bir biçimi gibi ne de topluluk aracılığıyla sağlanmış gibi görünür, oysa tam tersinedir. Topluluk ancak bireysel arazi sahiplerinin bizzat karşılıklı ilişkilerinde var olur. Komünal mülkiyet bizzat yalnızca bireysel akraba yerleşimlerine ve arazi tahsislerine bir komünal eklenti olarak ortaya çıkar. Topluluk ne bireyin ancak ilineği olduğu özdür, ne de bizzat insanların zihninde, ve şehrin gerçekliğinde ve kentsel ihtiyaçlarında, üyelerinin münferit ekonomik oluşundan ayrı varlığa sahip olan ve var olan genel bir şeydir. Daha çok bir yandan, dil, kan vb. de bireysel malikin öncülü olan ortak elemandır; fakat diğer yandan, yalnızca komünal maksatlı fiili meclisinde gerçek varlığa sahip olur; ve, komünal-olarak-kullanılan avlanma sahaları, otlaklar vs. de ayrı bir ekonomik varoluşa sahip olduğu kadarıyla, her bireysel malik tarafından bizzat kullanılır, devleti temsil eden olarak yeterliğinde kullanılmaz (Roma’da olduğu gibi). Şehirde, bireysel üyelerinkinden ayrı kendi başına bir varoluşu elinde bulunduran gerçekten bireysel sahiplerin ortak mülkiyetidir, sahiplerin birleşmesinin değil.

Burada can alıcı nokta şu ki: bütün bu biçimlerde, mülkün ve tarımın ekonomik düzenin dayanağını oluşturduğu yerde, ve sonuç olarak ekonomik nesne kullanım değerlerinin bir üretimidir — bir diğer deyişle, dayanağını oluşturduğu topluluğuna belli sınırlı ilişkilerde bireyin yeniden üretimine bağlı olarak aşağıdaki unsurları buluruz:

  1. Emeğin doğal koşullarının, emeğin ilk aracı sıfatıyla toprağın tahsisi, hammaddelerinin hem mekân hem de mahzeni; bununla birlikte, tahsis emek yoluyla değil, ancak emeğin ön şartı olarak kabul görmesi. Birey basitçe emeğin nesnel koşullarını kendisinin gibi, kendisini onlar sayesinde gerçekleştiren bu öznelliğin inorganik doğası gibi görür. Emeğin başlıca nesnel koşulunun kendisi emeğin ürünü olarak ortaya çıkmaz, fakat doğası olarak meydana gelir. Bir yanda, canlı bireye sahibiz, diğerinde onun yeniden üretiminin nesnel koşulu olan dünyaya.
  2. Araziye, toprağa, çalışan bireyin mülkiyeti sıfatıyla yaklaşım, şu anlama gelir ki bir insan ilk andan itibaren “çalışan birey” soyutlamasının daha fazlası gibi görünür, fakat faaliyetinin öncülü olan ve onun mutlak sonucu halinde ortaya çıkmayan, ve derisi, duyuları kadar onun faaliyetinin bir ön koşulu olan toprak sahipliğinde bir nesnel varoluş şeklini içermektedir, yaşam sürecinde ayrıca bütün deri ve duyu organları geliştiği, yeniden üretildiği vs. için, onlar da onun varlığına dayanır. Bu yaklaşıma aracılık eden şey, bir topluluğun üyesi olarak bireyin takriben doğal, takriben tarihsel olarak gelişmiş ve değişmiş varlığıdır — bir kabilenin vs. parçası olarak ilkel varlığı.

Münferit bir birey konuşabildiğinde artık elinde mülk bulunduramazdı. Olsa olsa hayvanlar gibi ondan tedarik kaynağı olarak geçimini sağlayabilirdi. Toprağa mülkiyet şeklinde bağlantı daima takriben bazı ilkel ya da çoktan tarihsel olarak gelişmiş biçimlerde klanın araziyi barışçıl veya şiddetli işgali yoluyla meydana gelir. Birey burada hiçbir zaman mutlak özgür emekçinin eksiksiz bir başınalığında boy gösteremez. Eğer emeğinin nesnel koşullarının ona ait olduğu farz edilmişse, onun kendisi emeğinin nesnel koşullarına ilişkisine aracılık eden bir topluluğa ait olduğu öznel olarak farz edilmiştir. Buna karşılık, topluluğun gerçek varlığı emeğin nesnel koşullarına sahipliğinin özgül biçimiyle belirlenmiştir. Bir topluluktaki varlığı tarafından aracılık edilen mülkiyet, bireye toprakta yalnızca zilyetlik veren ve hiçbir özel mülkiyet vermeyen komünal mülkiyet olarak ortaya çıkabilir; aksi takdirde yan yana birlikte var olan devlet mülkiyetinin ve özel mülkiyetin ikili biçiminde, ilkini diğerinin ön koşulu yapacak bir şekilde ortaya çıkabilir, böylece yalnızca yurttaş özel bir malik olur ve olmalıdır, diğer yandan yurttaş sıfatıyla mülkiyeti aynı zamanda ayrı bir varlığa sahip olurken. Son olarak, komünal mülkiyet özel mülkiyete bir ilave olarak belirebilir, ki böyle bir durumda dayanağı oluşturur; bu durumda, üyelerinin meclisi ve ortak gayeler için ortaklıkları haricinde topluluk hiçbir varlığa sahip değildir.

Komünal kabile üyelerinin kabile arazisine — toprak üzerinde nereye yerleştiyse — ilişkisinin bu farklı biçimleri kısmen kabilenin doğal karakterine [Naturanlangen], kısmen kabilenin arazi sahipliğini gerçekten ifa ettiği ekonomik koşullara dayanır — diğer bir deyişle, emek yoluyla meyvelerini tahsis ettiği. Ve bu sırasıyla iklime, toprağın fiziksel özelliklerine, kullanımının fiziksel olarak şartlandığı şekle, düşman veya komşu kabilelerle ilişkisine, ve göçlerle, tarihi olaylarla vs. takdim edilmiş değişikliklere bağlı olacaktır. Eğer topluluk bizzat eski yöntemle devam edecekse, hâlihazırda doğru olarak kabul edildiği varsayılan nesnel koşullar altında üyelerinin yeniden üretimi zorunludur. Üretimin kendisi, nüfusun artması (bu da üretimin çatısı altındadır), zaman içerisinde bu koşulları bertaraf eder, onları yeniden üretmek yerine yok eder vb., ve bu vuku bulduğunda toplum dayalı olduğu mülkiyet ilişkileriyle birlikte yozlaşır ve ölür.

Asyatik biçim zorunlu olarak en uzun süre ve en dirençli şekilde hayatta kalır. Bu, dayalı olduğu temel ilkeden ileri gelir — bu da, bireyin topluluktan bağımsız hale gelmemesidir; üretim çemberinin kendini idame ettirmesi, tarım ve zanaat imalatı birliği vs.dir. Eğer birey topluluğa ilişkisini değiştirirse, hem topluluğun hem de onun ekonomik öncülünün üzerinde değişiklik yapar ve kuyusunu kazar; buna karşılık, bu ekonomik öncülün değişikliği — kendi diyalektiği, yoksullaştırması vs. tarafından üretilmiştir. Özellikle savaş ve işgal etkisiyle değil. Hâlbuki örneğin, Roma’da bu, topluluğun kendi ekonomik koşulunun esaslı bir parçasıdır, topluluğun dayalı olduğu bağı koparır.

Bütün bu biçimlerde, gelişimin dayanağı bireyler ve topluluk arasındaki ön koşul bağlantılarının— tarihsel süreçte ortaya çıkan fakat gelenekselleşen — ve bir yandan emeğin koşullarıyla bağlantılı; diğer yandan çalışanlar, klan üyeleri vb. arasındaki ilişkiye dair özgül, önceden belirlenmiş var oluş tarzlarının yeniden üretimi, söz konusu gelişimin temel dinamiğidir. Böylesi bir gelişme dolayısıyla daha baştan sınırlıdır, ve bu koşullarda sınırlar aşılır aşılmaz, çöküş ve peşinden dağılma meydana gelir. Romalılar arasında olduğu gibi köleliğin gelişmesi, mülkün yoğunlaşması, takas, para döngüsü, fetih vs. bütün bunlar yine de esas sistemle bağdaşan ve yalnızca masum, zararsız genişlemeleri yaratan bir akış gibi gözükür, lakin sadece birer suistimaller zinciridir. Kayda değer gelişmeler böylelikle sınırlı bir alan içerisinde mümkün kılınmıştır. Fakat bireyin veya toplumun serbest ve tam gelişimi burada tasavvur edilemez, çünkü böyle bir gelişim asıl ilişkiyle çelişkide kalır.

Eskiler arasında, mülkün hangi biçimde vs. en üretken pozisyonda olduğu ve en fazla serveti hangi koşullarda yarattığı hakkında az da olsa bir bilgiye rastlanmaz. Cato en verimli yetiştirme sahalarını pekala incelemiş olsa da, veya Brutus en lehte faizle borç vermiş olsa bile; servet üretimin amacı gibi gözükmez. Asıl soru, daima hangi türden mülkiyetin en iyi yurttaşları yaratacağına dairdir. Kendi içinde bir amaç olarak servet ancak Orta Çağ toplumundaki Yahudiler gibi eski dünyanın gözeneklerinde yaşayan — taşımacılığın tekelcileri — birkaç ticari halk arasında görünür.

Servet, burada bir yandan -maddi ürün olarak- nesne, şeyler içinde gerçekleştirilen bir şeydir ve bu nesne karşısında insan öznedir; diğer yandan, kullanım açısından değerlendirildiğinde servet, yabancı emek üzerinde tahakküm gücüdür, ama bu salt tahakküm kaygısından ziyade bir bireysel tatmin meselesidir de. Bütün biçimlerinde servet, nesne biçiminde ortaya çıkar, ister şeylerin biçiminde ister bireyin dışında, ve sanki tesadüfen yanındaymış gibi, duran şeyler yoluyla kurulan ilişkiler biçiminde olsun.

Dolayısıyla insan üretiminin hedefi olarak ortaya çıkan durum hangi dar ulusal, dini, politik kapsamda tanımlanırsa tanımlansın antik kavrayış, insanın hedefinin üretim olduğu ve üretim hedefinin servet olduğu modern dünyadan çok daha yüce görünüyor. Aslına bakılırsa, yine de, dar görüşlü burjuvazi kabuğundan çıktığında, servet, eğer bireyin ihtiyaçları, yeterlikleri, yararlanmaları, üretici güçlerin, evrensel mübadelede üretilmiş evrenselliği değilse nedir? Eğer doğa güçleri — kendi doğasının olduğu kadar sözde “doğa”nın da — üzerinde insan kontrolünün tam gelişimi değilse nedir? Onun yaratıcı eğilimlerinin mutlak hazırlanışı, bu gelişimin — mesela, bütün insan güçlerinin bizzat gelişimi, önceden var olan hiçbir ölçütle ölçülmemiş — bütünlüğünü oluşturan öncül tarihsel gelişimden başka hiçbir ön koşul olmadan, kendi içinde bir amaç değilse nedir? İnsanın hiçbir belirli biçimde yeniden üretemediği, buna karşın kendi bütünlüğünü ürettiği bir durum değilse, nedir bu?

Burjuva ekonomisinde, insanın meydana getirdiği içeriğin tam olarak işlenmesi, bu işlemenin sonradan içeriksiz ve boş kalması ve akabinde evrensel nesnelleştirme, mutlak yabancılaşma olarak, ve bütün sınırlı, tek-taraflı amaçların sona ermesi baştan beri esas amacın, dış bir faktöre feda edilmesi olarak belirir. Nitekim bu koşullar altında eskilerin çocuksu dünyası daha üstün görünür; bu, kapalı formlar ve mevcut sınırlamalar ile sabittir. Eskiler kısıtlı bir tatmin sağlarken, modern dünya bizi tatminsiz bırakır, ya da, kendisiyle tatmin olmuş göründüğü yerde adi ve alçaktır [gemein].

Bay Proudhon’un mülkiyetin — toprak mülkiyetini kasteder — ekonomi-dışı kökeni dediği, bireyin emeğin nesnel koşullarına, ve ilk önce emeğin doğal nesnel koşullarına burjuva-öncesi ilişkisidir.

Nasıl ki çalışan özne doğal bir birey, doğal bir varlıktır, o yüzden emeğinin ilk nesnel koşulu doğa, yani toprağa bağlı dinamikler, inorganik bir beden olarak görünür. Kendisi yalnızca organik beden değil, aynı zamanda bir özne olarak inorganik doğadır. Bu koşul onun (özne) ürettiği bir şey değil, ancak elinde bulduğu bir şeydir; doğada var olan ve onun varsaydığı bir şeydir. Analizimizde ilerlemeden önce, başka bir nokta: zavallı Proudhon sermayeyi ve ücretli emeği — mülkiyetin biçimleri olarak — ekonomi-dışı köken olmakla suçlayabilirdi demek yetmez, suçlaması gerekirdi demek daha yerinde olur. İşçi emeğinin nesnel koşulunu kendisinden ayrı bir şey olarak, sermaye olarak, kapitalist işçiyi soyut emekçiler olarak gördüğünden — değer ve canlı emek arasında meydana gelen mübadele — tarihi bir süreç üstlenir, ne kadar olursa olsun sermayenin ve ücretli emeğin kendisi bu emeği yeniden üretir ve onu derinlemesine olduğu gibi nesnel kapsamda hazırlar. Ve bu tarih süreci, gördüğümüz kadarıyla, hem sermayenin hem de ücretli emeğin gelişim tarihidir. Başka bir deyişle, mülkiyetin ekonomi-dışı kökeni yalnızca burjuva ekonomisinin, politik ekonomi kategorilerinin teorik ve ideal anlam kattığı üretim biçimlerinin tarihi kökeni anlamına gelir. Fakat burjuva-öncesi tarihin ve onun her safhasının kendisine özgü ekonomiye — ve hareketinin bir ekonomik dayanağına sahip olduğunu iddia etmek, esasında yalnızca insan yaşamının her daim ilişkilerinin tam olarak bizim ekonomik ilişkiler dediğimiz şey olduğu bir tür üretime — sosyal üretim — dayalı olduğu totolojisini belirtmek demektir.

Üretimin esas koşullarının kendisi başlangıçta üretilemez — onlar üretimin sonucu değildir. (Üretimin esas koşulları yerine şöyle de diyebiliriz: olur da bu yeniden üretim bir yandan nesnelerin özneler tarafından tahsisi gibi görünürse, aynı derecede öznel bir amaca ve amaç tarafından nesnelerin kalıba dökülmesi, tabi kılınması olarak görünür; nesnelerin öznel faaliyetin sonuçlarına ve kaynaklarına dönüştürülmesi. Açıklanması gereken, insan varlığının bu inorganik koşullarının bu aktif varlıktan ayrılmasıdır, yalnızca ücretli emek ve sermaye arasındaki ilişkide bütünüyle tamamlanacak bir ayrılma.

Kölelik ve serflik ilişkisinde böyle bir ayrılma yoktur; olan şu ki toplumun bir parçası diğeri tarafından kendi yeniden üretiminin yalnız inorganik ve doğal koşulu gibi muamele görür. Köle, emeğinin nesnel koşullarına hiçbir ilgisi olmadan kalır. Daha ziyade sığırın yanı sıra üretimin inorganik koşulu olarak veya toprağın bir eklentisi olarak diğer yaşayan canlılar [Naturwesen] arasına yerleştirilen köle veya serf biçimindeki emeğin kendisidir. Başka bir deyişle: üretimin asıl koşulları doğal ön koşullar olarak ortaya çıkar, üreticinin varoluşunun doğal koşulları, tıpkı onun canlı bedeni gibi, ne var ki onun tarafından yeniden üretilir ve geliştirilir, aslen o tesis etmemiştir, ancak onun ön koşulu olarak belirir; kendi (fiziksel) varlığı doğal bir ön koşuldur, o tesis etmemiştir. İnorganik bir bedene olduğu gibi bağlı olduğu varlığın bu doğal koşulları ikili bir karaktere sahiptir: (1) öznel, (2) nesnel. Üretici, bir aile, klan ya da halkının bir gruplaşması vs.’nin — diğerleriyle karışmanın ve çatışmanın sonucu bakımından tarihsel olarak değişen şekiller edinen — bir parçası olarak meydana gelir. Kendi inorganik varlığı, üretiminin ve yeniden üretiminin koşulları bakımından belirli bir (parça) doğaya (ona hala alan, arazi, toprak diyelim) ilişkisi içinde olduğu bölüm bizzat komünal bir bölümdür. Topluluğun doğal bir parçası olarak komünal mülkiyete ortak olur ve ayrı bir payı kendi zilyetliğine alır; tıpkı bir Roma yurttaşının doğuştan, ager publicus üzerinde teorik olarak bir hakka ve oldukça büyük ölçüde arazi juggerasında [birim] vs. ise gerçek bir hakka sahip olması gibi. Onun mülkiyeti — diğer bir deyişle, kendi başına olarak kendi üretiminin doğal ön koşullarıyla ilişkisi — bir topluluğun doğal üyeliğiyle aracılık edilir (Üyelerinin dil vb. dışında ortak hiçbir şeyi olmayan topluluğun soyutlaması açıkça çok sonraki tarihsel durumların ürünüdür.) Söz gelişi, bireyin diline yalnızca bir insan topluluğunun doğal üyesi olarak kendisininmiş gibi bağlı olması aşikârdır. Bireyin ürünü olarak dil bir saçmalıktır. Aynı şekilde mülkiyet de.

Dilin kendisi daha çok topluluğun ürünüdür, diğer bir açıdan topluluğun varlığıdır: bir bakıma kendisi adına konuşan komünal oluştur. Komünal üretim ve komünal sahiplik, mesela, Peru’da tesis edildiği gibi, daha eski ve basit biçimlerde, Hindistan’da ve Slavlar arasında vuku bulana benzer, ortak sahiplik ve komünal üretime kendileri arasında [bei sich selbst] zamanında aşina olan galip klanlarca takdim edilen ve aktarılan açıkça ikincil bir biçimdir. Benzer bir şekilde, örneğin, Galler’deki Keltler arasında tesis edilen biçim orada daha ileri düzeydeki işgalcilerce takdim edilmiş ve bu suretle ikincil gibi görünür. Bu sistemlerin kusursuzluğu ve yüksek otorite altında [yönetiminde] sistematik hazırlanışı daha sonraki kökenlerini ispat eder niteliktedir. Tıpkı İngiltere’ye takdim edilen feodalizmin Fransa’da doğal bir şekilde gelişen feodalizmden görece daha eksiksiz işlemesi gibi.

Göçebe kırsal topluluklar arasında — ve bütün kırsal halklar aslen göçebedir — toprak, doğanın bütün diğer koşulları gibi, kendi temel sınırsızlığında görünür, örneğin, Asya bozkırlarında ve yüksek yaylalarında. Göçebe halkların geçimini sağlayan sürülerce otlanır vb., tüketilir. Onu mülkiyetleri gibi görürler, oysa o mülkiyeti hiçbir zaman belirlemezler. Amerika’nın yabani Kızılderili kabilelerinin avlanma sahalarında da durum budur: kabile belli bir bölgeyi kendi avlanma sahası addeder ve diğer kabilelere karşı güç yoluyla elinde tutar, ya da hak iddia ettikleri sahadan diğer kabileleri dışarı atmaya çabalarlar. Göçebe kırsal topluluklar arasında topluluk aslında daima birleşik, bir seyahat takımı mevcut ve kalabalıktır; üst alt tabaka biçimleri bu yaşam tarzı koşullarından kaynaklanır. Tahsis edilen ve yeniden üretilen burada yalnızca sürüdür, kabile gezinmelerine ara verdiğinde her zaman geçici ortaklıkta kullanılan toprak değil.

Yerleşik halkların değerlendirmesine geçelim. Topluluğun üretimin doğal koşullarına — toprağa — sahibi olarak ilişkilerinde karşılaşabileceği tek engel, onlara kendisinin inorganik bedeni sıfatıyla çoktan hak talebinde bulunmuş diğer kabilelerdir. Dolayısıyla bu türden her ilkel topluluğun ilk görevlerinden biri budur, hem mülkiyetin savunması için hem de onun edinimi için (Asıl arazi mülkiyetinden konuşmak yeterli olacaktır, zira kırsal halklar arasında dünyanın böylesi doğal ürünlerinde, mesela koyun gibi, mülkiyet aynı zamanda üzerinden geçtikleri otlaklardaki mülkiyettir. Genel olarak, arazi mülkiyeti onun organik ürünlerindeki mülkiyetlerini de kapsar). İnsan arazinin organik bir eklentisi olarak ve onunla birlikte ele geçirildiğinde, o üretimin koşullarından biri kisvesi altında ele geçirilmiştir, ve bütün toplulukların özgün biçimlerini kısa sürede bozan ve değiştiren, kendileri onların temeli haline gelen kölelik ve serfliğin kökeni budur. Sonuç olarak, basit yapı olumsuz yönde belirlenmiştir.

Bu suretle aslen mülkiyet insan üretiminin doğal koşullarına kendisine ait olarak, kendi varlığının ön koşulları sıfatıyla tavrı anlamına gelir; onlara kendisinin bir bakıma bedeninin bir devamını teşkil eden doğal ön koşulları sıfatıyla tavrı. Aslına bakılırsa, üretim koşullarıyla hiçbir ilişkisi yokmuş gibi durur, fakat çift varoluşa sahiptir, öznel olarak kendisi, nesnel olarak varlığının bu doğal inorganik koşullarında. Üretimin bu doğal koşul ve biçimlerinin çift karakteri vardır: (1) özgün biçiminde bir kabile topluluğu olan, takriben değiştirilmiş bir topluluğun parçası olarak varlığı; (2) sahip olduğu [als dem seinigen] araziye topluluk, komünal mülk yoluyla, aynı zamanda birey için bireysel zilyetlik yoluyla, ya da toprağın ve işlenmesinin ortak kalacağı ve yalnızca ürünlerinin bölüneceği bir şekilde ilişkisi. (Bununla birlikte, konutlar vb., İskitlerin yük arabaları kadar olmasa da, buna rağmen daima bireylerin zilyetliği gibi görünür.) Doğal şekilde gelişmiş bir toplumun, bir kabilenin vs. üyeliği yaşayan birey için üretimin doğal bir koşuludur. Bu tür üyelik, mesela, hâlihazırda dilinin vb. koşuludur. Kendi üretici varlığı yalnız bu koşul altında mümkündür. Öznel varlığı bizzat üretim alanlarında olduğu gibi toprakla ilişkisiyle koşullandığı kadar onunla koşullanmıştır. (Doğru, mülkiyet aslen hareketlidir, zira ilk olarak toprağın hazır ürünlerine sahip olur, hayvanlar da dahildir ve özellikle evcilleştirilebilir olanlar. Gelgelelim, bu durum bile — avcılık, balıkçılık, kırsal hayvancılık, ağaçların meyvesini toplayarak geçinme vs. — her daim toprağın tahsisini varsayar, ya sabit bir yerleşim yeri olarak ya da bir gezinme bölgesi, hayvanları için bir otlak vs. olarak.)

Mülkiyet dolayısıyla bir klana (topluluk) ait olma anlamına gelir (bir şeyin öznel/nesnel varlığına onun içinde sahip olmak), ve bu topluluğun araziye, üretimin dışsal birincil koşuluna — zira toprak aynı zamanda hammadde, araç ve meyvedir — bireyselliğine dair ön koşullar bakımından, onun varoluş tarzı bakımından ilişkisi yoluyladır. Bu mülkiyeti üretim koşullarına ilişkiye indirgiyoruz. Aslen bireyin üretim faaliyeti doğanın tüketim için ürettiği hazır nesneleri tahsis yoluyla kendi bedeninin yeniden üretimine sınırlıyken, neden tüketimin koşullarıyla değildir? Fakat bunların sadece bulunması ve keşfedilmesinin zorunlu olduğu yerde bile, öznenin çabası, emeği — avcılıkta, balıkçılıkta, sürülerin bakımında olduğu gibi — ve belirli yeterlikler üretmesi (başka bir deyişle, geliştirmesi), kısa sürede gerekli olacaktır. Dahası, hiçbir araç olmadan (diğer bir deyişle, üretim için önceden tasarlanmış hiçbir emek ürünü olmadan) vs., halihazırda insanın mevcut olana yalnızca ulaşma ihtiyacında olduğu koşullar hayli geçicidir, ve hiçbir yerde normal olarak kabul edilmez; çoğu ilkel toplulukta bile bu durum normal değildir. Bununla beraber, üretimin özgün koşulları meyve, hayvanlar vb. gibi emeksiz doğrudan tüketilebilir maddeyi kendiliğinden içerir; sonuç olarak, tüketim ödeneğinin kendisi üretimin asli ödeneğinin bir parçası olarak ortaya çıkar.

Mülkiyetin kabileciliğe (aslen topluluktan yapılan) dayalı esas koşulu kabilenin bir üyesi olmaktır. Sonuç olarak, diğeri tarafından fethedilmiş ve zapt edilmiş bir kabile mülksüz ve fetheden kabile topluluğun kendine ait kabul ettiği inorganik koşulların yeniden üretiminin parçası haline gelir.  Kölelik ve serflik dolayısıyla basitçe kabileciliğe dayalı mülkiyetin diğer gelişmeleridir. Onun bütün biçimlerini ister istemez değiştirirler.  Bunu Asya’ya özgü biçimde yapmaya en düşük düzeyde muktedirlerdir. Kendini idame ettiren birliğinde ve bu biçimin dayalı olduğu tarımda, mülkün, tarımın özellikle üstün geldiği yerde fetih çok da önemli bir koşul değildir. Diğer yandan, bu biçimde birey sahip değil de yalnızca zilyet haline geldiğinden, esasında kendisi mülkiyettir, topluluğun birliğini somutlaştıran köledir. Burada kölelik ne emeğin koşullarına bir son verir ne de esas ilişkiyi değiştirir.

Bu nedenle, şimdi gayet açıktır ki:

Mülkiyet yalnızca birinin kendisine ilişkin üretim koşularına bilinçli bir tavır — topluluğun birey için tesis ettiği, yasa sıfatıyla duyurulmuş ve güvence altına alınmış bir tavır — olduğu kadarıyla; üreticinin varlığı kadarıyla dolayısıyla ona ait nesnel koşullar içinde bir varlık gibi görünür, yalnızca üretim yoluyla gerçekleştirilir. İnsanın öznel faaliyet koşulları sıfatıyla ileri sürülmeleri sürecinde; gerçek tahsis düşünüldüğü gibi bu koşullara ilişki yoluyla meydana gelmez, onlara aktif, gerçek ilişki yoluyla meydana gelir. Fakat bu aynı zamanda açıkça mevcut koşulların değiştiği anlamına gelir. Arazinin bir bölgesini avlanma sahası yapan, kabilelerin o bölge üzerinde avlanmasıdır; toprağı bireyin bedeninin bir uzantısı haline getiren, tarımdır. Roma şehri kurulduğunda ve çevresindeki toprak yurttaşları tarafından işlendiğinde, topluluğun koşulları önceden olduğundan farklıydı. Bütün bu toplulukların amacı muhafazadır — başka bir deyişle, onları malik olarak kuran bireylerin üretimi, ya da, üyelerinin birbirlerine ilişkisini oluşturan ve dolayısıyla topluluğun kendisini oluşturan aynı nesnel varoluş tarzıdır. Fakat bu yeniden üretim aynı zamanda zorunlu olarak hem yeni üretimdir hem de eski biçimin yıkımıdır.

Örnek vermemiz gerekirse, her bireyin yüksek diyebileceğimiz dönümlü araziyi elinde bulundurması gerektiği yerde, nüfustaki mutlak artış bir engel teşkil eder. Eğer bu durumun üstesinden gelinirse, kolonizasyon gelişecek ve bu işgal savaşlarını gerekli kılacaktır. Bu da köleliğe vb., ayrıca, mesela, ager publicus’un genişlemesine, ve nitekim topluluğu temsil eden vs. Patricilerin yükselişine yol açar. Bu nedenle eski topluluğun muhafazası dayalı olduğu koşulların yıkımını beraberinde getirir, ve zıttı haline gelir. Diyelim ki, mesela, verimlilik üretim güçlerinin gelişimi aracılığıyla (ki tarımda, en geleneksel uğraşlardan biri, hepsinden yavaştır) bölgeyi büyültmeden arttırılabilir. Bu emeğin yeni yöntemlerini ve kombinasyonlarını beraberinde getirir, günün yüksek orantısı tarıma vs. adanmak zorunda olacak ve tekrardan topluluğun eski ekonomik koşulları etkinliğine son verecektir. Yeniden üretim faaliyetinin kendisi yalnızca nesnel koşulları değiştirmez — örneğin, köyün kasabaya, el değmemiş yerlerin tarımsal alana vs. dönüştürülmesi — aynı zamanda üreticiler de onunla değişir, yeni özelliklerin ortaya çıkmasıyla, kendilerini üretimde dönüştürerek ve geliştirerek, yeni güçler, düşünceler, münasebet tarzları, ihtiyaçlar ve konuşma biçimi oluşturarak.

Üretim tarzının kendisi ne kadar gelenekselse, başka bir deyişle, tahsisin gerçek süreci ne kadar çok aynı kalırsa, mülkiyetin eski biçimi o kadar çok değişmez olacaktır ve bu sebeple topluluk da bir bütün olarak kalacaktır. (Unutmayalım ki geleneksel tarz uzun zamandan beri tarımda ısrar ediyor, tarım ve imalatın Doğu’ya özgü kombinasyonunda ise daha da uzun.) Topluluk üyelerinin özel malik kisvesi altında bir şehir topluluğu ve şehir bölgesinin sahipleri olarak kolektif varlıklarından ayrı varlık edindikleri yerde, bireyin mülkiyetini kaybetmesine yol açacak koşullar çoktan baş göstermiştir — diğer bir deyişle, onu hem eşit statüde bir yurttaş, topluluğun bir üyesi hem de bir malik yapan çifte ilişki. Merkezi biçimde bu kayıp pek mümkün değildir, tamamen dış etkilerin bir sonucu olması haricinde, zira topluluğun bireysel üyesi hiçbir zaman onunla (nesnel, ekonomik) bağını kaybetmesine neden olacak denli bağımsız bir bağlantı kurmaz. O sıkı bir biçimde kökleşmiştir. Bu aynı zamanda imalat ve tarım, kasaba (bu raddede köy) ve taşra birliğinin bir görünüşüdür. Eskiler arasında, imalat hâlihazırda yolsuzluk vs. (azat edilmiş köleler, müşteriler ve yabancılar için uygun işletme) şeklinde belirir. Yalnızca çiftçilik, savaş ve din gözetimi ve ev, yol veya tapınak yapımı gibi komünal görevler gayesine yazgılı özgür insanların ev emeği olduğu yerde, üretken emek tarıma mutlak tabiliğinden kurtarılmıştır. Yabancılarla alışveriş, köleler, artı ürünü mübadele etme arzusu vs.’den ister istemez ileri gelen bu gelişme topluluğun dayalı olduğu üretim tarzını, ve onunla birlikte nesnel olarak bireysel insanı sona erdirir — örneğin, bir Yunan, bir Romalı olarak belirlenmiş birey. Mübadele ve borçlanma vs. de aynı etkiye sahiptir.

Belirli bir topluluk biçimi veya kabile birimi ile ona bağlantılı olan doğadaki mülkiyet, yahut üretimin nesnel koşullarına doğal bir şekilde var olma, bireyin topluluk aracılığıyla nesnel oluşu bakımından ilişkisi arasında özgün bir birliğe sahibiz. Şimdi bir bakıma mülkiyetin belirli biçimi şeklinde görünen bu birlik, canlı gerçekliğine özgül bir üretim tarzının kendisinde sahiptir, ve bu tarz aynı ölçüde hem bireylerin birbirlerine ilişkisi gibi hem de inorganik doğaya, kendi özgül emek tarzlarına (daima aile emeğidir, çoğunlukla komünal emek) özgül günlük davranışları gibi görünür. Topluluğun kendisi ilk büyük üretim gücü sıfatıyla belirir; üretim koşullarının özel türleri (başka bir deyişle, hayvancılık, tarım) özel bir üretim tarzına ve özel üretim güçlerine yol açar, hem nesnel hem de öznel, ikincisi bireylerin nitelikleri gibi görünür.

Son tahlilde, topluluk ve ona dayalı mülkiyet emekçi öznelerin üretim güçlerinin gelişmesinde özgül bir kademeye indirgenebilir — bu öznelerin birbirleriyle ve doğayla özgül bağlantısına karşılık gelen bir kademe. Belirli bir noktaya kadar, yeniden üretim. Bundan sonra, dağılmaya başlar.

Mülkiyet — bu onun Asya’ya, Slavlara, klasik İlk Çağ’a ve Cermenlere özgü biçimlerine de uygun düşer — dolayısıyla aslen çalışan (üreten) öznenin (ya da kendisini yeniden üreten bir özne) kendi başına üretiminin veya yeniden üretiminin koşullarına bir bağlantısı anlamına gelir. Nitekim, üretimin koşullarına göre, mülkiyet farklı biçimler alacaktır. Üretim gayesinin kendisi üreticiyi varlığının bu nesnel koşullarında ve onlarla birlikte yeniden üretmektir. Bir malik kisvesi altında bu davranış — emeğin, başka bir deyişle, üretimin ön koşuludur, sonucu değil — bireyin bir kabile veya komünal varlığın (belli bir noktaya kadar kendisi onun mülkiyetidir) parçası olarak özgül varoluşunu varsayar. Emekçinin kendisinin üçüncü bir birey veya topluluk için üretimin doğal koşulları arasında ortaya çıktığı yerde — ve mülkiyetin bu sebeple artık bağımsız emekçi bireyin emeğin nesnel koşullarına ilişkisi olmaktan çıktığı yerde — kölelik, serflik vb. daima ikincildir, hiçbir zaman birincil değildir, her ne kadar topluluğun ve topluluktaki emeğin üzerine kurulmuş mülkiyetin zorunlu ve mantıklı sonucu olsa da (Köleliğin bu karakteri Doğu’nun, ki yalnızca Avrupalı bakış açısından öyle değerlendirilir, genel köleliğine uygun değildir).

İlk önce hayvanları ele geçiren ve sonra kendisi için hayvanları yakalatma maksadıyla insanları ele geçiren güçlü, fiziksel olarak üstün bir kişi hayal etmek elbette kolaydır; kısaca, insanı yeniden üretimi için herhangi canlı doğal şey gibi doğallıkla ortaya çıkan bir koşul halinde kullanan birisi; kendi emeği egemenlik faaliyetinde tükenmiş. Fakat böylesi bir görüş aptalcadır, gerçi belirli bir kabile veya topluluk varlığının bakış açısından doğru olabilir; zira münferit insanı başlangıç noktası kabul ederler. Ancak insan sadece tarih süreci aracılığıyla bireyselleştirilir. O aslen bir jenerik oluş, kabile oluşu, sürü hayvanı olarak belirir — oysa hiçbir suretle politik anlamda bir “politik hayvan” değildir. Mübadelenin kendisi bu bireyselleştirmenin başlıca failidir. Sürü hayvanını fuzuli kılar ve çözer. Vaziyet böyle olduğunda, yani insanın münferit bir kişi sıfatıyla yalnızca kendisine bağlantısı bulunduğunda, kendisini münferit bir birey olarak tesis etmenin yolu ona genel komünal karakterini [sein Sich-Allgemein-und-Gemeinmachen] veren şey halini alır. Böyle bir toplulukta, bireyin bir malik — bir arazi maliki diyelim — olarak varlığı önceden varsayılmıştır, bununla birlikte, onu topluluğa zincirleyen, daha doğrusu zincirinde bir halka oluşturan belirli koşullar altında bir maliktir. Burjuva toplumunda, örneğin, işçi amaçsız, bütünüyle öznel bir şekilde var olur; fakat şimdi onun karşısına çıkan şey yok etmeye çalıştığı, kendisini yok eden gerçek ortak varlık haline geldi.

Topluluğun öznelere üretimlerinin koşullarıyla özgül bir nesnel birlik yüklediği, ya da özgül bir öznel varlığın topluluğun kendisini üretim koşulu atfettiği bütün biçimler, zorunlu olarak yalnızca hem gerçekte hem de prensipte sınırlı üretim güçlerinin gelişimine tekabül eder. (Bu biçimler kuşkusuz aşağı yukarı doğal şekilde evrilmiştir, aynı zamanda da tarihi bir sürecin sonucudur.) Üretim güçlerinin gelişimi onları çözer, ve onların çözülmesinin kendisi üretimin insan güçlerinin bir gelişimidir. Emek başlangıçta belirli bir temelde üstlenilmiştir — önce ilkel — daha sonra tarihi. [Es wird erst gearbeitet von gewisser Grundlage aus — erst naturwuchsig — dann historische Voraussetzung. Cümle eksiltili ve çeşitli birçok olası yoruma açıktır.] Sonradan, ne var ki, bu temel veya ön koşul bizzat iptal edilmiştir, ya da ilerici insan yığını için çok kısıtlı bir hale gelerek kaybolma eğilimindedir.

Klasik İlk Çağ mülkünün modern zamanda hobi bahçeleri şeklinde yeniden ortaya çıktığı kadarıyla, politik ekonomiye aittir ve biz onu mülk kesiminde idare ederiz.

(Bütün bunlar sonradan daha derin ve detaylı biçimde tekrar irdelenecektir.)

Bizim burada ilgilendiğimiz şey şu: emeğin sermayeye veya emeğin nesnel koşullarına ilişkisi, emekçinin bir sahip olduğu ve sahibin emek verdiği farklı biçimlere son veren tarihi bir sürecin var olduğunu varsayar. Bu her şeyden önce şu anlama gelir:

(1) İnsanın kendi inorganik oluşu, güçlerini tecrübe ettiği bir atölye ve iradesinin alanı gibi davrandığı üretimin doğal bir koşulu sıfatıyla alana — araziye veya toprağa — bağlantının çözülmesi. Bu mükiyetin bulunduğu bütün biçimler, üyelerinin, aralarındaki resmi ayrımların önemi olmaksızın,  üye olmalarından dolayı malik oldukları bir komünal varlık olarak konumlanır. Dolayısıyla, bu mülkiyetin ilk biçimi doğrudan komünal mülkiyettir (Slavlar arasında değiştirilmiş, Doğu’ya özgü biçim; klasik İlk Çağ’daki ve Cermen mülkiyetindeki, her ne kadar karşıt olsa da saklı vakıftır, çelişkiler noktasına geliştirilmiştir).

(2) İnsanın aletin sahibi sıfatıyla ortaya çıktığı bağlantıların çözülmesi. Madem mülkün yukarıdaki biçimi bir gerçek topluluk varsayar, öyleyse aracın emekçi tarafından bu sahipliği imalatın — yani, el sanatı emeği biçiminde — gelişiminin belirli bir biçimi olarak kabul edilir. Lonca ve şirket kurumları buna bağlıdır. (Eski Doğu’nun imalat faaliyetleri yukarıdaki başlığımız kısmın (1) altına dahil edilebilir.) Burada, emeğin kendisi de yarı sanatsal, yarı kendi içinde bir amaçtır. [Hier die Arbeit selbst noch halb künstlerisch, halb Selbstzweck.] “Usta”nın kurumu. Kapitalistin kendisi de bir ustadır. Özel zanaat yeteneğinin kendisi aletin sahipliğini vb. güvence altına alır. Bir anlamda, emek tarzı emek örgütü ve aletiyle birlikte kalıtımsal hale gelir. Orta Çağ kasabası yaşamı. Emek yine de bir insana aittir; tek taraflı [einseitige] yeterliklerin vs. kendi kendine yeten belli bir gelişimi.

(3) İki maddede de insanı üretici olarak hayatta kalmasını sağlamak için zorunlu, üretim öncesi tüketim kaynağını elinde bulundurduğu gerçeği dahildir — mesela, üretim esnasında, onun tamamlanmasından önce. Bir arazi sahibi olarak, tüketim için gerekli fon ona doğrudan sağlanmış görünür. Usta bir zanaatkâr olarak, bu ödeneği miras almış, kazanmış ya da biriktirmiştir ve bir genç olarak, hala bir çıraktır, henüz tam anlamıyla bağımsız bir işçi haline gelmemiştir, fakat ataerkil şekilde ustasının yemeğini paylaşmıştır. (Hakiki) bir kalfa olarak, ustanın zilyetliğinde bulunan tüketim ödeneğinin belli bir ortak kullanımı vardır. Gerçi bu kalfanın mülkiyeti değildir, onu en azından ortak zilyet yapan, yasalar ve gelenekler vb.’dir. (Bu noktanın üzerinde daha sonra durulacak.)

(4) Diğer yandan, emekçilerin kendilerinin, emek gücünün canlı birimlerinin hala üretimin nesnel koşullarının doğrudan bir parçası olduğu ve bizzat el koyuldukları — ve dolayısıyla köle veya serf oldukları — her iki bağlantının da çözülmesi. Sermaye için, işçi bir üretim koşulu oluşturmaz, yalnızca emek koşulu oluşturur. Bu, makineler aracılığıyla yerine getirilebilirse, hatta su veya havayla, çok daha iyi olur. Ve sermayenin kendine mal ettiği şey emekçi değil, onun emeğidir — ve doğrudan değil, mübadele yoluyladır.

Bunlar, öyleyse, bir yandan emekçinin, üretimin nesnel koşullarıyla kendi mülkiyeti olmayan, başka birisinin mülkiyeti, kendi uğruna var olan değer, sermaye olarak yüzleşerek, özgür emekçi, emek için tamamen öznel yeterlik sıfatıyla onlarsız meydana gelemediği tarihi ön koşullardır. Diğer yandan, eğer o sermaye ile yüzleşecekse hangi koşulların zorunlu olduğunu şimdi sormamız gerekir.

 

 II


Emeğin İşçinin Mülksüzlüğüne Dayalı Emekle Mübadelesi

Mülkiyet olmayanın hammaddeye bağlantısında canlı emeğin bulunduğu, üretim devresinde alet ve geçim kaynağının gerektiği “sermaye” formülü, ilk olarak toprak mülkiyeti olmayana işaret eder — başka bir deyişle, çalışan bireyin araziyi, toprağı kendisine ve emeği ona ait saydığı bir devletin yokluğu. En elverişli durumda, hem arazi sahibinin kendisine bağlantısında hem de emek veren bir özne bakımından yeterliğinde kalır. Potansiyel olarak, arazi sahipliği her iki mülkiyeti de hammaddelere, ve emeğin asli aleti toprağa, aynı zamanda onun kendiliğinden oluşan meyvelerine dahil eder. En özgün biçimde, bu şu anlama gelir ki birey toprağı kendisine ait sayar, ve onda hammaddeyi, aleti ve emekten değil topraktan gelen geçim kaynağını bulur. Bu ilişki yeniden üretildiği vakit, emekten gelen ikincil aletler ve toprağın meyveleri arazi sahipliğinin ilkel biçimine dahil olarak bir anda ortaya çıkar. İlk olarak işçinin emek koşullarına sermaye bakımından bağlantısına dahil edilmiş daha eksiksiz mülkiyet ilişkisiyle olumsuzlanan bu tarihi durumdur. Yeni ilişkide olumsuzlanan, ya da tarih tarafından çözüldüğü varsayılan, bu 1 numaralı tarihi durumdur.

İkinci bir tarihi adım alet mülkiyetinde ima edilmiştir — bir diğer deyişle, emekçinin aletin sahibi kisvesi altında emek verdiği, kendisine göre aletlerle bağlantısında (kendi bireysel emeğinde aletin sınıflandırıldığını varsayar, başka bir deyişle, emeğin üretici gücünün özel ve sınırlı bir gelişimini varsayar). Emekçinin yalnızca aletin sahibi olduğu değil, ayrıca bu emekçi olarak malik veya emek veren malik biçiminin mülkten hâlihazırda farklı ve ayrı olduğu, hem de ilk durumda olduğu gibi mülkün bir ilineği ve onun altında sınıflandırılan bir şey olmadığı bir durumu değerlendiriyoruz: başka bir ifadeyle, emeğin zanaatkâr ve kentsel gelişimi.  Dolayısıyla, aynı zamanda, biz burada hammaddeyi ve geçim kaynağını zanaatkârın mülkiyeti şeklinde ve zanaatı yoluyla, alet mülkiyeti aracılığıyla sağlanmış buluruz. Bu ikinci tarihi adım şimdi, sırasıyla mülkiyetin veya çalışan malikin bu ikinci çeşidinin kendi bağımsız varlığını tesis ettiği mutlak gerçekle bir hayli değiştirilmiş halde ortaya çıkacak olan ilkinden farklı ve ayrı bir şekilde var olur.

Alet zaten emek ürünü olduğundan  — başka bir deyişle, mülkiyeti oluşturan unsur zaten emekle tesis edilmiştir — topluluk burada ilk durumda olabildiği gibi artık ilkel biçiminde ortaya çıkamaz. Mülkiyetin bu biçiminin dayalı olduğu topluluk hâlihazırda üretilmiş, ikincil, vücut bulmuş bir şey,  emekçinin kendisinin ürettiği bir topluluk gibi görünür. Şu aşikar ki alet sahipliğinin emeğin koşullarına mülkiyet şeklinde ilişki olduğu yerde, gerçek emekte alet yalnızca bireysel emeğin bir aracı şeklinde ortaya çıkar, ve aleti gerçekten tahsis etme sanatı, onu bir emek aracı olarak kullanmak için, emekçiyi kendi araçlarının sahibi yapan özel bir yetenek gibi görünür. Kısacası, lonca ve şirket sistemlerinin esas karakteri (onun öznesi olarak zanaatkâr emeği ve sahipliğin kurucu unsuru) üretim aletine bağlantısı yönünden incelenebilir: mülkiyet olarak araç. Bu, dünyaya, birine ait olmak üzere toprağa, ki daha ziyade mülkiyet olarak hammaddeninkidir, bağlantılardan ayrılır. Bu 2 numaralı tarihi durumda mülkiyet böylelikle emek veren öznenin onu emek veren bir malik haline getiren üretim koşullarının bu tek unsuruna bağılantısıyla oluşturulur; ve bu durum yalnızca 1 numaralı durumun çelişkisi biçiminde var olabilir, ya da, dilerseniz, değiştirilmiş 1 numaralı durumun tamamlayıcısı biçiminde. Sermayenin ilk formülü bu tarihi durumu da olumsuzlar.

Ne toprağın ne de aletin (diğer bir deyişle, emeğin kendisinin), ama yalnızca emek veren öznenin doğal koşulu olarak bulunan geçim kaynağının maliki görevini görecek üçüncü bir olanaklı biçim var. Aslında bu, aynı zamanda olumsuzlanan, veya tarihi olarak çözülmüş,  işçinin sermaye şeklinde üretim koşullarına bağlantısındaki kölelik ve serflik formülüdür.

Mülkiyetin ilkel biçimleri zorunlu olarak mülkiyetin farklı nesnel unsurlar şart koşan üretime bağlantısıyla ayrışır; onlar topluluğun farklı biçimlerinin ekonomik temelidir, ve sırası gelince topluluk biçimlerinin var olduğunu farz eder. Bu biçimler emeğin kendisi üretimin nesnel koşulları (kölelik ve serflikte olduğu gibi) arasına yerleştirildiği vakit önemli derecede değiştirilmiştir, yani 1 numarada benimsenmiş mülkiyetin bütün biçimlerinin basit olumlu karakterinin kaybolması ve değiştirilmesinin bir sonucu olarak. Bütün bunlar potansiyel köleliği, ve dolayısıyla kendi çözülmelerini içerir. Belirli türden emeğin — başka bir deyişle, onun zanaat ustalığı ve haliyle emek aleti mülkiyeti — üretim koşullarında mülkiyete karşılık geldiği 2 numara, alakadar olduğu kadarıyla, bu kuşkusuz köleliği ve serfliği dahil etmez. Ne var ki, kast sistemi biçiminde olumsuz bir analojik gelişmeye yol açabilir.

Geçim kaynağı mülkiyetinin üçüncü biçimi emek veren bireyin üretim ve haliyle varoluş koşullarına herhangi bir ilişki barındıramaz, kölelik ve serfliğe ayrışmadıkça. Yalnızca 2 numaralı mülkiyete henüz geçmeden, “göstermelik eğlenceler” [ki yoksulluk yardımıyla yaşayan mülksüz bir yığının eğlencesidir] zamanında Romalı Pleplerin durumunda olduğu gibi, arazi sahipliğini kaybetmiş, mülk üzerine kurulu ilkel topluluk üyesinin bağlantısı olabilir. Uşakların veya kişisel servisin lordlarına bağlantısı, esasen farklıdır. Zira o (kişisel servis) aslında yalnızca, kendisi artık emek vermeyen, fakat mülkiyeti emekçilerin kendilerini serf vb. olarak, üretim koşulları arasında barındıran arazi sahibinin varoluş tarzını biçimlendirir. Bizim burada tahsisin başlıca bağlantısı şeklinde sahip olduğumuz şey egemenlik ilişkisidir. Tahsis, hayvanlar efendilerine hizmet etse bile, hayvana, toprağa vb. böylesi bir bağlantı yaratamaz. Başka bir iradenin tahsis edilmesi egemenlik ilişkisinde önceden varsayılır. İradesiz varlıklar, misal hayvanlar, aslında hizmet verebilirler, ama sahipleri bu sebeple lord ve efendi olmaz. Gelgelelim, bizim burada gördüğümüz, egemenlik ve esaret bağlantılarının da üretim aletlerinin tahsisi formülüne nasıl katıldığıdır; ayrıca onlar gelişimin zorunlu bir mayasını, bir de bütün ilkel mülkiyet ve üretim bağlantılarının çöküşünü teşkil eder. Aynı zamanda, onların sınırlamalarını ifade eder. Muhakkak, onlar ayrıca sermayede, dolaylı (sağlanmış) bir biçimde olsa da, yeniden üretilmiştir, ve dolayısıyla onun çözülmesinde bir maya teşkil eder, ve onun sınırlamalarının amblemleridir.

“Kendini ve bağımsızlığını sıkıntılı zamanlarda satma hakkı, maalesef genel bir şeydi; Hem Kuzey’de, Yunanlılar arasında hem de Asya’da yürürlükte oldu. Alacaklının temerrüde düşen borçluyu esaret altına alma, ve borcunu ya onun emeğiyle ya da o kişiyi satarak ifa etme hakkı neredeyse aynı ölçüde yaygındı.” (Niebuhr, I, 600)

[Başka bir pasajda, Niebuhr Augustus dönemi Yunan yazarlarının Patrici ve Plepler arasındaki ilişki üzerine yaşadıkları güçlükleri ve yanlış anlamaları, ayrıca Patronlar ve Müşteriler arasındaki ilişkiden doğan kafa karışıklıklarını şu gerçekten hareketle açıklar:

“zengin ve yoksulun yalnızca gerçek yurttaş sınıflarını teşkil ettiği bir zamanda yazıyorlardı; muhtaç insanın, kökenleri ne kadar soylu olursa olsun, yalnızca azat edilmiş bir köle Patron olarak rağbet görse bile, bir patrona ve milyonere ihtiyaç duyduğu yerde, miras kalan bağlantılarının güç bela bir izini bulabildiler ancak”. (I.620)]

“Zanaatkârlar her iki sınıfta da bulunabiliyordu (ikamet eden yabancılar ve azat edilmiş köleler kendi soylarından gelenlerle birlikte), ve tarımı terk edip sınırlı yurttaş statüsüne geçen Plepler bunlardan faydalanıyordu. Ne de yasal olarak tanınmış loncaların şerefinden yoksundular, ve bunlara öylesine çok değer veriliyordu ki onların kurucusunun Numa olduğu zannediliyordu. Böyle dokuz lonca vardı; gaydacılar, kuyumcular, marangozlar, boyacılar, saraçlar, sepiciler, eyerciler, bakırcılar ve çömlekçiler, dokuzuncu kurum diğer zanaatları kuşatır… Onlar arasındakiler bağımsız yurttaşlardı, ya da herhangi bir patrondan bağımsız, yurttaşlığa denk bir statüden faydalanan kimselerdi (böyle bir statünün tanındığını varsayarsak); ya da patronlarının aile soylarının tükenmesiyle bağları sapmaya uğramış bağımlı insanların soyundan gelen kimseler: bunlar hiç şüphesiz eski yurttaşların kavgalarından ve avam [der Gemeinde] Florentine loncaları olarak Guelf ve Ghibelline ailelerinin kan davalarından uzakta kalıyordu. Muhtemelen esaret altındaki nüfus bir bütün olarak yine de Patricilerin emri altında bulunuyordu.” (I,6 23)

Bir yandan, bir ülke bireyleri yığınını, belki aniden değil ama gerçek özgür emekçilere, hiç olmazsa mülkiyeti emek gücü ve onu var olan değerlerle mübadele etme imkânı olan potansiyel özgür emekçilere dönüştüren tarihi süreçlerin var olduğunu farz ediyoruz. Böyle bireyler üretimin bütün nesnel koşullarıyla yabancı mülkiyeti, kendilerinin mülkiyeti olmayan minvalinde yüz yüze gelirler, fakat aynı zamanda bu durum değerler olarak mübadele edilebilen ve dolayısıyla bir dereceye kadar canlı emekle sahiplenilebilen bir şey minvalinde de görülebilir.

Çözülmenin böylesi tarihi süreçleri şunlardır:

  • Emekçiyi toprağa ve toprağın sahibi lorda bağlayan köle ilişkisinin çözülmesi, fakat aslında onun mülkiyetini geçim kaynağı (doğrusu onun topraktan tazminatını ifade eder) şeklinde varsayar;
  • Emekçiyi kendi arazisini işleyen bir çiftçi, yahut serbest, işçi, küçük arazi sahibi veya kiracı (colonus), ya da özgür çiftçi haline getiren mülkiyet bağlantılarının çözülmesi[1];
  • Emekçinin mülkiyetini üretim aracında ve emeğin kendisinde mülkiyetin kaynağı olarak değil aynı zamanda mülkiyetin kendisi olarak belli bir zanaat yeteneği biçimi [handwerksmassig bestimmte Geschicklichkeit] minvalinde var olduğunu farz eden lonca bağlantılarının çözülmesi;
  • Ayrıca malik olmayanların lordlarının heyetinde üretim fazlasının ortak tüketicileri olarak ortaya çıktıkları, ve karşılığında üniformasını giydikleri, kan davalarında yer aldıkları, gerçek veya hayali kişisel hizmet faaliyetleri gerçekleştirdikleri vs. farklı tiplerdeki müşteriliğin çözülmesi.

Daha yakından analiz bütün bu çözülme süreçlerinde çözülenin kullanım-değerinin üstün geldiği üretim bağlantıları olduğunu gösterecektir; doğrudan kullanım için üretim. Mübadele değeri ve onun üretimi diğer biçimin üstünlüğünün varoluşuna dayanır. Dolayısıyla yukarıdaki bütün durumlarda, aynı cinsten teslimatlar ve emek hizmetleri [Naturaldienste] para ödemelerine ve karşılığı parayla verilen hizmetlere üstün gelir. Fakat bu yalnızca tesadüfidir. Tekrardan, daha yakından inceleme bütün çözülmüş bağlantıların yalnızca maddi (ve haliyle de manevi) üretim güçlerinin belli bir derece gelişimiyle mümkün hale getirileceğini de meydana çıkaracaktır.

Bizi bu noktada ilgilendiren şunlardır. Bir ülkedeki vs. bireyler yığınını potansiyel serbest ücretli emekçilere dönüştüren — emek vermeye ve emeklerini satmaya yalnızca mülkiyetsizlikleri yüzünden mecbur bireyler — çözülme süreci önceki gelir kaynaklarının ya da (kısmen) bu bireylerin önceki mülkiyet koşullarının kayboluşunu önceden varsaymaz. Tam tersine, yalnızca kullanımlarının değiştirildiğini, varoluş tarzlarının dönüştürüldüğünü, diğer insanların eline serbest fon olarak geçtiğini, veya belki aynı ellerde kısmen kaldığını varsayar. Fakat bu kadarı aşikârdır. Bir birey kitlesini önceki olumlu bağlantılarından bu bağlantıları olumsuzlayan ve böylece bu bireyleri serbest emekçilere dönüştüren emeğin nesnel koşullarına o ya da bu şekilde ayıran süreç, aynı zamanda emeğin bu nesnel koşullarını şimdi ayrılmış olan bireylere potansiyel olarak önceki bağlarından serbest bırakan süreçle aynı süreçtir. (Emeğin bu nesnel koşulları araziyi, hammaddeyi, geçim kaynağını, emek aletlerini, parayı ve bunların hepsini içerir.) Onlar hala mevcuttur, ama farklı bir biçimde mevcut, bütün eski politik vb. bağlantıların yok edilmiş olduğu, ve şimdi o ayrılmış, mülksüz bireylerle yalnızca kendilerini ve birbirlerini idame ettiren değerler [an sich festhaltenden Werten] biçiminde yüz yüze gelen bir serbest fon biçiminde. Serbest emekçi kitlelerini emeğin nesnel koşullarının karşısına yerleştiren aynı süreç, ayrıca bu koşulları onların karşısına sermaye biçiminde yerleştirdi. Tarihi süreç şimdiye dek birleştirilmiş unsurların bir ayrılmasıdır; bu nedenle sonuçları bu unsurlardan birinin kaybolması değil, her birinin bir diğerine olumsuz şekilde bağlı olarak ortaya çıktığı bir durumdur: (potansiyel olarak) serbest emekçi bir yanda, (potansiyel) sermaye diğer yanda. Nesnel koşulların şimdi serbest emekçilere dönüştürülmüş sınıflardan ayrılması, aynı ölçüde bu aynı koşulların bağımsızlığı tesisi şeklinde zıt kutupta ortaya çıkar.

Sermaye ve ücretli emek ilişkisini nihai öneme çoktan ulaşmış, ve bir bütün olarak üretime yayılan bir şey gibi değil[2], hala tarihi oluşum sürecindeki bir şey gibi kabul edelim. Biz paranın sermayeye asli dönüşümünü, bir yanda sadece potansiyel olarak var olan sermaye ile diğer yanda potansiyel olarak var olan serbest emekçiler arasındaki mübadele süreci kabul ediyoruz. O halde biz kendimizi haliyle iktisatçıların alay ettiği basit gözlemi yaparken buluyoruz — yani, sermaye gibi görünen taraf hammaddeleri, araçları, ve üretim bitmeden önce işçinin yaşamasını sağlamaya yeterli yiyeceği elinde bulundurmak zorundadır. Dahası, görünüşe bakılırsa birikim — emekten önce ve emekten ileri gelmeyen bir birikim — kapitalistin tarafında yer edinmelidir ki onun emekçiyi işe yerleştirmesini ve canlı emek gücü olarak faaliyetinde tutabilmesini sağlayabilsin.[3]

Bağımsız ve emekle tesis edilmemiş sermayenin bu eylemi, o halde kökeninin bu tarihinden şimdiki zamana, ayrıca gerçeklik ve etkisinin, kendi oluşumunun [Selbstformation] bir etkenine dönüştürülmüştür. Son olarak, sermayenin başka insanların emeğinin meyvesine olan ebedi hakkı bu gidişattan elde edilmiştir, daha doğrusu olan şu ki, sermaye edinimi tarzı muadillerin mübadelesinin basit ve “adil” yasalarından elde edilir.

Para biçiminde meydana gelen servet yalnızca emeğin nesnel koşullarına karşı gerçekleştirilebilir, bunların emeğin kendisinden ayrılmasından ve ayrılma ihtimalinden dolayı. Para muadillerinin tam mübadelesi yoluyla kısmen biriktirilebileceğini gördük; ne var ki bu, tarihi olarak değinilmeye değmeyecek çok önemsiz bir kaynaktır — yani, farz edelim ki, bu paranın birinin kendi emeğinin mübadelesiyle kazanıldığını varsayıyoruz. O daha çok tefecilikle — özellikle mülk tefeciliği — biriktirilmiş para ve sermayeye, en dar anlamıyla endüstriyel sermayeye, dönüşen ticari kârlar aracılığıyla biriktirilen taşınabilir (mali) servettir. Her iki biçimle de aşağıda ilgilenme fırsatımız olacak — başka bir ifadeyle, onların kendileri sermayenin biçimleri olarak değil de sermayenin önşartları olan servetin öncelikli biçimleri olarak belirdikleri ölçüde.

Gördüğümüz gibi, sermaye — kökeni — kavramı başlangıç noktası olarak paraya, ve dolayısıyla sürümden kazanmaya işaret eder; sermaye sürümün ürünü gibi görünür. Sermaye oluşumu bu nedenle ne mülkten (keza tarım ürünlerinde bir tüccar olduğu kadarıyla tarım arazisi kiracısından meydana gelebilir), ne de loncadan (gerçi bu bir olasılık sağlar) fakat ticari ve tefeci servetten meydana gelir. Ama tüccar ve tefeci yalnızca serbest emek varlığının nesnel koşullarından tarihin sürecin bir sonucu olarak ayrıldığı vakit, serbest emeğin alımına izin veren koşullarla karşılaşır. Bu noktada, bu koşulların kendilerini satın almak da mümkün hale gelir. Lonca koşulları altında, örnek vermek gerekirse, salt para (lonca ustalarının parası olmadıkça) insanları onlar üzerinde çalıştırmak için dokuma tezgâhları satın alamaz; bir insanın kaç tane dokuma tezgâhında çalışabileceğini vs. belirleyen düzenlemeler vardır. Kısacası, canlı emek alanı minvalinde beliren, yani tam anlamıyla dolaşımda olmayan emek aleti hala canlı emekle çok yakından birleşmiş haldedir. Mali servetin sermayeyle karşılaşmasını sağlayan şey, bir yandan onun özgür emekçiler bulması, diğer yandan aksi takdirde öyle ya da böyle şimdiki gayesiz kitlelerin mülkiyeti olacak olan ve aynı zamanda serbest ve satışa hazır geçim kaynağı ve malzemeler vb. bulmasıdır.

Bununla birlikte, emeğin diğer koşulu — belli bir zanaat yeteneği, emeğin bir vasıtası rolünde gerecin varlığı vb. — sermayenin bu hazırlık veya ilk döneminde sermaye tarafından el altında bulunur. Bu kısmen kentsel lonca sisteminin, kısmen yerli sanayinin sonucudur, ya da böylesi sanayi tarıma bir eklenti olduğu kadarıyla var olur. Tarihi süreç sermayenin sonucu değil, ön şartıdır. Bu süreç aracılığıyla, kapitalist kendisini mülk ve emek arasına (tarihi) bir aracı olarak sokar. Tarih kapitalist ve emekçinin bir ortaklık vs. kurması hakkındaki duygusal yanılsamaları inkâr eder; ne de sermaye kavramının gelişiminde böyle yanılsamaların bir izi vardır. Belirli aralıklarla, imalat İtalyan şehirlerinde olduğu gibi loncalarla yan yana oldukça farklı bir döneme ait çerçevede yerel olarak gelişebilir. Fakat sermaye bir çağın genelde baskın biçimi olacaksa, onun koşulları yalnızca yerel olarak değil, büyük çapta geliştirilmelidir. (Bu, loncaların çözülmesi sırasında bireysel lonca ustalarının endüstriyel kapitalistlere dönüşebilme olasılığıyla bağdaşır; gelgelelim, fenomenlerin doğasında, bu nadiren olur. Her şeyi hesaba katarsak, tüm lonca sistemi — hem usta hem de kalfa — kapitalist ve emekçinin meydana çıktığı yerde ortadan kaybolur.)

Ne var ki, şu aşikârdır ve şimdi tartıştığımız tarihi çağın daha yakın analiziyle teyit edilmiştir ki, üretimin daha eski tarzlarının ve işçinin emeğin nesnel koşullarına bağlantılarının çözülme çağı, mali servetin çoktan belli bir dereceye kadar geliştiği ve bu çözülmeyi hızlandıran durumlar yoluyla süratle büyüdüğü ve genişlediği eş zamanlı bir çağdır. Nasıl ki kendisi bu çözülmenin bir etkenidir, aynı şekilde çözülme onun sermayeye dönüşümünün koşuludur. Fakat mali servetin mutlak varlığı, hatta bir tür üstünlüğü fethi bile, bu çözülmenin sermayede sonuçlanması için yeterli değildir. Öyle olsaydı, antik Roma, Bizans vb. tarihlerini serbest emek ve sermaye ile sonuçlandırırlardı, veya daha ziyade, yeni bir tarihe adım atarlardı. Orada mülkiyetin eski bağlantılarının çözülmesi ayrıca mali servetin — ticaretin vs. — gelişimine de bağlıydı. Ne var ki, gerçekte bu çözülmenin sonucu sanayi değil, taşranın şehir üzerindeki egemenliğiydi.

Sermayenin asli oluşumları, çoğunlukla varsayıldığı gibi, yemeğin, araçların, hammaddelerin veya kısacası topraktan ayrılmış ve çoktan insan emeğiyle kaynaşmış emeğin nesnel koşullarının birikimiyle ilerlemez.[4]

Emeğin nesnel koşullarının sermaye vasıtasıyla yaratılması değil. Onun asli oluşumu basitçe, eski bir üretim biçimi çözülmesinin tarihi süreci, mali servet biçiminde var olan değerin bir yandan emeğin nesnel koşullarını satın almasına, diğer yandan şimdi özgür emekçilerin canlı emeğini para için mübadele etmesine izin verdiğinden dolayı meydana gelir. Bütün bu elemanlar hâlihazırda vardır. Onları elekten geçiren şey bir tarihi süreçtir, bir çözülme süreci, ve o, paranın sermayeye dönüşmesini sağlayan bu şeydir. Paranın kendisinin burada payı olduğu kadarıyla, onun kendisi yalnızca bir dereceye kadar sürece müdahil olan çözülmenin çok güçlü bir etmenidir, ve bunun sonucu olarak koparılmış, gayesiz, serbest emekçilerin yaratımına sebep olur. Bu kesinlikle böyle emekçilerin varoluşlarının nesnel koşullarını yaratarak değil, daha ziyade onlardan ayrılmalarını hızlandırarak olur — diğer bir deyişle, mülkiyet kayıplarını hızlandırarak.

Mesela, büyük İngiliz toprak sahipleri arazilerinin ihtiyaç fazlası ürününün bir payını tüketen uşaklarını kovduklarında; çiftçileri ufak rençberleri vb. defettiklerinde, iki misli bir canlı emek gücü kitlesi emek pazarına atıldı: eski müşterilik, kölelik veya hizmet bağlantısından bağımsız, aynı zamanda mal mülkten, varlığın her türlü gerçek ve nesnel biçiminden de bağımsız.  Böyle bir kitle ya emek gücünün satışına ya da tek gelir kaynağı olarak dilenciliğe, aylaklığa veya hırsızlığa indirgenebilir. Tarih, onun ilk önce dilenciliği, aylaklığı ve suçu denediği, fakat darağacı, boyunduruk ve kamçı aracılığıyla emek piyasasına giden dar patika üzerindeki bu yoldan sürüldüğü gerçeğini kaydeder. (Dolayısıyla VII., VII. Henry VII., VIII. vb.’lerin devletleri aynı zamanda çözülmenin tarihi süreci ve sermaye varlığının yaratıcıları gibi görünür.) Tam tersine, vaktiyle lordlar ve uşakları tarafından tüketilen geçim kaynakları, şimdi parayla satın alıma müsaitti, ve para onların yardımıyla emeği satın almak için onları satın almayı arzu ediyordu. Para bu geçim kaynaklarını ne yaratmıştı ne de biriktirmişti. Paranın müdahalesiyle tüketilip yeniden üretilmeden önce, onlar çoktan orada, tüketilmiş ve yeniden üretilmişti. Tek değişim şuydu ki bu üretim yolları şimdi borsaya atılmıştı. Onlar şimdi uşakların vb. ağızlarıyla olan aracısız bağlantılarından koparılmış ve kullanım değerlerinden mübadele değerlerine dönüştürülmüş, böylelikle devletin ve mali servetin egemenliği çatısı altında toplanmıştı. Aynısı emeğin aletleri için de geçerlidir. Mali servet çıkrık ve dokuma tezgâhını ne icat ne de imal etti. Fakat iplikçiler ve dokumacılar arazilerinden ayrıldığı vakit, onlar ve çıkrıkları ve dokuma tezgâhları mali servetin vb. nüfuzu altına girdi.

Sermaye hâlihazırda orada olan el ve alet yığınlarını bir araya getirir. Onu karakterize eden şey bu ve ancak budur. Onları nüfuzu altında toplar.

Onun gerçek birikimi budur; belirli noktalarda emekçilerin ve de aletlerinin birikimi. Sözde sermaye birikimine geldiğimizde bunu daha derin bir şekilde inceleyeceğiz.

Herkesin kabul edeceği gibi, tüccarların serveti biçimindeki mali servet eski üretim bağlantılarının hızlanmasına ve çözülmesine yardım etmiştir, ve söz gelişi, sayısı aslında, büyük oranda servetinin ölçüsü tutulan uşaklarıyla birlikte kendi üretimini çarçur etmek yerine, arazi sahibinin ithal kullanım değerleri için mısırını, sığırını vs. mübadele etmesini sağlamıştır. (Bu nokta çoktan A. Smith tarafından titizlikle işlenmiştir.) Mali servet maiyetinin mübadele değerine büyük önem vermişti. Bu, her ne kadar gizlenmiş bir şekilde bile olsa yarı-kapitalist olan kiracıları için de geçerliydi. Mübadele değerinin gelişimi tüccarların bir toplumsal düzeni biçimindeki paranın varlığıyla gözetilmiştir. O, nesnesi öncelikle doğrudan kullanım değeri olan bir üretimi, ve böylesi üretime — emeğin, nesnel koşullarına bağlantıları — denk gelen mülkiyet biçimlerini çözer, böylelikle bir emek piyasası (köle piyasasıyla karıştırılmamalı) yaratımına ivme kazandırır. Ne var ki, paranın bu etkisi bile ancak biz sermaye ve ücretli emeğe değil de loncalardaki vb. emek örgütüne dayanan kentsel zanaat faaliyeti varlığını önceden varsayarsak mümkündür. Kentsel emeğin kendisi, tarımsal ürünlerin şehirlere vb. büyük satışlarının sırasıyla kısmen sonucu olan gelişmiş bir tarımdaki mülkün eski bağlantıları gibi uğruna loncaların büyük bir utanç haline geldiği üretim yollarını yarattı.

Diğer durumlar üretimin eski bağlantılarının çözülmesine yardım etti, emekçinin veya emekçi olmayan işe muktedirin yeniden üretiminin nesnel koşullarından ayrılmasını hızlandırdı, ve nitekim paranın sermayeye dönüşümünü ilerletti. Mesela 16. yüzyılda dolaşımdaki mal ve para miktarını artıran, yeni ihtiyaçlar yaratan ve sonuç olarak yerli ürünlerin mübadele değerini, fiyatları vs. yükselten etkenler böyleydi. Hiçbir şey bu yüzden sermayenin asli oluşumunun, mülksüzleştirilmiş işçilere bu doğrultuda sunulmuş üretimin nesnel koşullarının — yemek, hammaddeler, aletler — üretimi ve birikimi anlamına geldiğini zannetmek kadar ahmakça olamaz. Olan ziyadesiyle şuydu ki mali servet işe muktedir bireylerin emek gücünün bu koşullardan kopmasına kısmen yardım etti. Bu ayrılma sürecinin geri kalanı mali servetin müdahalesi olmaksızın devam etti. Sermayenin asli oluşumu belli bir seviyeye ulaştığında, mali servet kendisini, şimdi “özgürleştirilmiş” hayatın nesnel koşulları ve aynı ölçüde özgürleştirilmiş, fakat şimdi dizginsiz ve başıboş olan canlı emek güçlerinin arasına birini diğeriyle satın alarak bir aracı gibi yerleştirebilirdi. Mali servet oluşumunun kendisine gelirsek, sermayeye dönüşümünden önce: bu, burjuva ekonomisinin tarih öncesine aittir. Tefecilik, ticaret, onlarla birlikte ortaya çıkan şehirler ve devlet ekonomisi, onda başrolü oynayanlardır. Aynı zamanda kiracı çiftçilerin, köylülerin vb. küçük çapta da olsa istifçiliğidir.

Ticaret her yerde mübadele değeri için aracıdır, veya bundan farklı olarak, mübadele değerinin aktarımı ticaret şeklinde nitelenebilir — zira tıpkı dolaşımın ticarette bağımsız bir varlık edinmesi gibi, para da tüccarların toplumsal katmanında bir varlık edinir. Görebiliriz ki mübadele ve mübadele değerinin gelişimi hem varoluş koşullarında emeğin mülkiyet bağlantılarının hem de kendisi üretimin nesnel koşullarının parçası olan bir şey biçimindeki emeğin çözülmesine yol açar. Bütün bunlar hem hazır tüketime yönelik kullanım değeri ve üretimin hem de üretimin doğrudan ön şartı olarak hala mevcut olan gerçek bir topluluğun üstünlüğünü ifade eden bağlantılardır. Mübadele değerine dayalı üretim ve bu mübadele değerlerinin mübadelesine dayalı bir topluluk, ve servetin genel koşulu biçimindeki emek, hepsi emeğin kendi nesnel koşullarından ayrılmasını önceden varsayar ve üretir. Gerçi, para üzerine son bölümde gördüğümüz gibi, mübadele için üretim ve mübadeleye dayalı topluluk, yalnız emekten türeyen mülkiyeti ve bir ön koşul olarak birinin emek üretimindeki özel mülkiyeti varsayıyor gibi görünür, bu görünüş aldatıcıdır. Muadillerin mübadelesi meydana gelir (fakat yalnızca) diğer insanların emeğinin mübadele olmadan ancak mübadele kisvesi altında tahsisine dayalı bir üretimin yüzey tabakasıdır. Bu mübadele sistemi temel olarak sermayeyi alır. Onu sermayeden münferit, yüzeyde beliren, bağımsız bir sistem gibi kabul edersek, bu mutlak yanılsama olur, yine de zorunlu bir yanılsama. Dolayısıyla mübadele değerleri sisteminin — muadillerin emek ölçüsünde mübadelesi — diğer insanların emeğinin mübadele olmadan tahsisine, emek ve mülkiyetin toptan ayrılığına dönüştüğünü, veya daha ziyade bu tahsisi gizli arka planı minvalinde meydana çıkardığını bulmak artık şaşırtıcı değil. Zira mübadele değerlerinin ve mübadele değerleri üreten üretimin kuralı, kendisi bir mübadele değeri olan yabancı emeği gücünü önceden varsayar. Başka bir deyişle, canlı emek gücünün nesnel koşullarından ayrılmasını önceden varsayar; bunlara — veya kendi nesnelliğine — başka birisinin mülkiyeti şeklinde bir ilişki; sözün kısası, onlara sermaye şeklinde bir bağlantı.

Emeğin altın çağı yalnızca feodalizmin çöküş içinde olduğu, ama yine de iç çatışmayla uğraştığı dönemlerde kendisini özgür kılarak meydana geldi — 14. yüzyıl ve 15. yüzyılın ilk yarısında İngiltere’de olduğu gibi. Eğer emek nesnel koşullarına mülkiyetine göre tekrar bağlı olacaksa, özel mübadeleninkinin yerine başka bir sistem geçmelidir, zira gördüğümüz kadarıyla özel mübadele emek gücüne karşı nesnelere dönüşen emeğin mübadelesini, ve o suretle canlı emeğin mübadelesiz tahsisini varsayar.

Tarih boyunca, para çoğunlukla basit ve bariz yollarla sermayeye dönüştürüldü. Böylelikle, tüccar önceden bu etkinliklerle tarım işlerine yardımcı uğraş olarak ilgilenen birtakım iplikçi ve dokumacıyı çalıştırır, ve yardımcı uğraşı, sonrasında onları ücretli emekçiler sıfatıyla kontrolü ve egemenliği altına alacağı esas uğraş haline getirir.  Sonraki adım onları evlerinden uzaklaştırmak ve tek bir emek evinde toplamaktır. Bu basit süreçte, tüccarın dokumacı veya iplikçi için hammadde, alet ve geçim kaynakları sağlamadığı aşikârdır. Onun bütün yaptığı onları alıcıya, tüccara bağlı oldukları tek emek türüne sınırlamaktır, ve böylece eninde sonunda kendilerini sadece onun için ve sayesinde üretirken bulurlar. Aslen, o yalnızca ürünlerini satın alarak emeklerini satın almıştır. Kendilerini bu mübadele değerinin üretimine sınırladıkları vakit, ve dolayısıyla doğrudan mübadele değerleri üretmek ve emeklerini yaşamaya devam etmek için tamamen mübadele etmek zorunda kaldıkları vakit, onun egemenliği altına girerler. En sonunda, ona ürünlerini satma yanılsaması da kaybolur. Onların ürünlerini satın alır ve başta üründeki mülkiyetlerini, çok geçmeden de alet sahipliklerini ellerinden alır, tabii üretim maliyetini azaltmak için onlara sahiplik yanılsamaları temin etmezse.

Sermayenin en başta gelişigüzel ve yerel olarak, üretimin eski tarzlarıyla yan yana, fakat onları yavaş yavaş parçalara ayırarak ortaya çıktığı ilk tarihi biçimler kelimenin tam manasıyla imalatı icat eder (henüz imalathaneyi değil). Bu, ihracat için seri üretimin olduğu — bunun sonucu olarak büyük ölçekte deniz ve kara ticareti üzerinden, ve böylesi ticaret merkezlerinde, İtalya’daki şehirlerde, Konstantinopolis, Flaman Bölgesi, Hollanda şehirlerinde, ve Barcelona gibi bazı İspanyol şehirlerinde vs. olduğu gibi meydana gelir.  İmalat başlangıçta sözde kentsel zanaatları değil yardımcı kırsal uğraşları, iplikçilik ve dokumacılığı, en az zanaat yeteneği gerektiren türden işleri ele geçirir. Bir ihracat pazarının temelini bulduğu, ve üretimin sanki kendiliğinden doğasıyla, mübadele değerine doğrultulmuş olduğu o büyük ticaret merkezlerinin haricinde — başka bir deyişle, gemi inşaatı da dahil olmak üzere, gemiciliğe vs. bağlı imalat. Kentsel zanaatları fabrika sanayisi gibi sürdürmek için yüksek derecede üretim gerektiğinden, kırsal yardımcı uğraşlar imalatın geniş zeminini kapsar. İlk andan itibaren büyük bir emek gücü yoğunlaşması gerektiren cam, metal, kereste vb. fabrikaları gibi böylesi üretim kolları, daha fazla doğal güç kullanır, ve hem seri üretim hem de üretim araçlarının vs. yoğunlaşmasını gerektirir: bunlar da imalata elverişlidir. Benzer şekilde kağıt fabrikaları vs.

Bu sürecin diğer bir tarafı da kiracı çiftçinin görünüşü ve tarımsal nüfusun serbest gündelikçilere dönüşümüdür. Gerçi bu dönüşümün en saf ve en makul biçimlerinde galip geldiği son yer taşradır, onun en eski bazı gelişmeleri orada meydana gelir. Bu yüzden kentsel ziraat yeteneği ve uygulamasının ötesine asla ilerlememiş eskiler hiçbir suretle büyük ölçekli sanayi elde edemediler. Zira onun ilk ön koşulu bütün taşranın kullanım değerlerinin değil, mübadele değerlerinin üretimine dahil olmasıdır. Cam, kağıt, demir vb. fabrikaları lonca prensiplerinde yürütülemez. Onlar seri üretime, genel bir piyasaya satışa, girişimciden gelen mali servete ihtiyaç duyar. Öznel veya nesnel koşullar yarattığından dolayı değil, mülkiyet ve üretimin eski bağlantıları altında bu koşullar bir araya getirilemediğinden. (Bundan sonra, serflik bağlantılarının çözülmesi ve imalatın yükselişi üretimin bütün dallarını yavaş yavaş sermaye tarafından işletilen dallara dönüştürür.) Ne var ki, kasabaların kendileri hakiki ücretli emeğin — yani, lonca sistemi dışındaki gündelikçiler, vasıfsız emekçiler vb. — oluşum unsurunu barındırır.

Böylelikle görüyoruz ki paranın sermayeye dönüşümü emeğin nesnel koşullarını ayıran, ve onları emekçilerden bağımsız yapan ve karşılarına koyan bir tarihi sürecin varlığına dayanır. Gelgelelim, sermaye ve onun süreci var olmaya başladığı vakit, bütün üretimi ele geçirirler ve her yerde emek ile mülkiyet, emek ile emeğin nesnel koşulları arasında ayrılmaya sebep olurlar ve onu yoğunlaştırırlar. Sonraki gelişme bize sermayenin hangi yollarda zanaatkâr emeğini, küçük çalışan arazi sahipliğini vs. yok ettiğini, ve aynı zamanda emekle çelişki içinde ortaya çıkmadığı o biçimlerde kendisini gösterecek: küçük sermaye, ve sermayenin kendisinin klasik, yeterli üretim tarzı ile eski üretim tarzları (ilk biçimlerinde) arasında ortadaki veya melez tipler, ya da sermaye bazında yenilenmiş olanlar.

Sermayenin yükselişi için ön koşul olan tek birikim, yalnız başına ele alındığında, tamamıyla verimsiz olan, dolaşımdan meydana çıkan ve sadece dolaşıma ait olan mali servet birikimidir. Sermaye bütün kırsal yardımcı zanaatları yok ederek kendine hızlıca bir iç pazar yaratır — diğer bir deyişle, iplikçilik ve dokumacılık yaparak, herkese giyim vs. sağlar; kısaca, doğrudan kullanım değeri olarak önceden üretilen malları mübadele değerine dönüştürerek. Bu süreç emekçilerin topraktan ve mülkiyetlerinden (yalnızca serf mülkiyeti olsa da) üretim koşullarında ayrılmasının otomatik sonucudur.

Kent zanaatları büyük ölçüde mübadeleye ve mübadele değerlerinin yaratımına dayalı olduğu halde, üretimin esas gayesi zenginleşme ya da mübadele değeri olarak mübadele değeri değil, insanın bir zanaatkâr, bir usta olarak geçimi, ve netice itibarıyla kullanım değeridir. Üretim bu nedenle her yerde önceden varsayılmış bir tüketime tabidir, talebe göre arz eder, ve genişlemesi yavaştır.

Bu yüzden kapitalistlerin ve ücretli emekçilerin üretimi sermayenin kendisini değerlere dönüştürdüğü sürecin başlıca bir ürünüdür. Yalnızca üretilen nesnelere yoğunlaşan olağan politik ekonomi, bunu tamamen unutur. Bu süreç somutlaştırılmış emeği eş zamanlı olarak emekçinin somutlaştırılmaması, emekçiye zıt bir öznelliğin somutlaştırılması, başka bir iradenin mülkiyeti olan bir şey gibi tesis ettiğinden dolayı, sermaye ayrıca zorun olarak bir kapitalisttir. Bazı sosyalistlerin kapitalistlere değil de sermayeye ihtiyacımız olduğu düşüncesi tamemen yanlıştır. Sermaye kavramı emeğin nesnel koşullarının — ve bunlar onun kendi ürünleridir — emeğe karşı bir kişilik edindiğini ima eder, veya onların işçininkinden başka bir kişilik mülkiyeti şeklinde tesis edildiğini, ki aynı kapıya çıkar. Sermaye kavramı kapitalisti ima eder. Ne var ki, bu hata, mesela klasik İlk Çağ’da sermayenin varlığından ve Romalı ya da Yunan kapitalistlerden bahseden filologlarınkinden elbette daha büyük değildir. Bu neredeyse Roma’da ve Yunanistan’da emeğin serbest olduğunu söylemenin başka bir yoludur, bu beyefendilerin zar zor ileri sürecekleri bir iddia. Şimdi Amerika’daki plantasyon sahiplerinden kapitalist diye söz edersek, eğer onlar kapitalist ise, bu, serbest emeğe dayalı bir toprak piyasası içerisinde anomali şeklinde var olmalarından dolayıdır. Sermaye terimi klasik İlk Çağ’a uygulanabilir olsaydı — gerçi kelime gerçekte eskiler arasında ortaya çıkmaz (ama Yunanlılar arasında arkhais kelimesi Romalıların principalis summa reicreditae, bir borcun aslı dedikleri şey için kullanılır — o halde Orta Asya bozkırlarındaki göçebe topluluklar sürüleriyle birlikte en büyük kapitalistler olurlardı, zira sermaye kelimesinin esas anlamı çifte koşulacak olan sığırdır. Bu nedenle Güney Fransa’da sermaye kıtlığından dolayı sık görülen metairie (mahsul paylaşımı) sözleşmesi, halen ara sıra “bail de bestes à cheptel” (çifte koşulacak hayvan kiralama sözleşmesi) diye anılır. Eğer çat pat Latinceyi kusur görmezsek, bizim kapitalistler veya Capitales Homines (muhtarlar)  da şu “qui debent censum de capite” (baş vergisi ödeyenler) olacaktır.

Güçlükler paranın kavramsal analizinde değil sermayeninkinde meydana gelir. Sermaye esasen kapitalisttir; fakat aynı zamanda üretim genel olarak sermayedir, ondan apayrı kapitalistin varoluşunda bir unsur şeklinde. Böylelikle daha sonra göreceğiz ki sermaye teriminde görünüşte kavrama ait olmayan fazlası dahil edilmiştir. Örneğin, sermaye ödünçtür, birikmiştir vs. Bütün bu bağlantılarda mutlak bir nesne gibi görünür, ve oluştuğu madde ile büsbütün çatışma halindedir. Gelgelelim, daha detaylı bir analiz bu ve diğer sorunları açıklığa kavuşturacaktır. (Aklıma gelmişken, şu gülünç gözlemi de paylaşayım: Bütün mecazi ifadeleri mistik bir anlamda kavrayan adamımız Adam Müller, günlük yaşamda canlı sermayenin de haberini aldı, ölü sermayeye zıt bir şey gibi anladı ve teozofik olarak kavramını uydurdu. Athelstan ona bu konu hakkında bir iki şey öğretebilirdi:

Reddam de meo propio decimas Deo tam in Vivente Capitale quam in mortuis fructuis terrae.”[5]

Para her zaman aynı alt tabakada aynı biçimi devam ettirir, ve bu yüzden bir nesne olarak daha kolayca kavranır. Fakat aynı şey, mal, para vb. sermayeyi veya geliri vs. temsil edebilir. Böylece iktisatçılar bile paranın somut bir şey olmadığını fark edebilir, fakat aynı şey şimdi baş sermaye altında, daha sonra oldukça zıt başka bir terim altında toplanabilir, ve bu doğrultuda da o ya sermayedir ya da sermaye değildir. O apaçık bir bağlantıdır ve yalnızca üretimin bir bağlantısı olabilir.

[1] Marx’ın notu: komünal mülkiyetin ve gerçek topluluğun daha da eski biçimlerinin çözülmesine kesin gözüyle bakıyoruz

[2] Marx’ın notu: Zira bu durumda ücretli emeğin koşulu olarak önceden varsayılan sermaye, emeğin ürünüdür, ve emeğin kendisi tarafından, koşul olarak tesis edilmiş ve kendisinin öncülü olacak şekilde yaratılmıştır

[3] Marx’ın notu: Sermaye ve ücretli emek kendi ön şartları şeklinde tesis edildiği vakit, başka bir deyişle, üretim için önceden varsayılmış bir temel şeklinde, ardı sıra gelen gidişat şöyle olur gibi görünüyor: Başlangıçta, görünüşe göre kapitalist yalnızca emekçinin kendisini yeniden üretmesine, gerekli geçim kaynağını oluşturmasına, gerekli emeği gerçekleştirmesine yeter hammadde ve geçim kaynağı ödeneğini değil; aynı zamanda emekçinin artık emeğini, yani kapitalistin kazancını gerçekleştirmesi vasıtasıyla, bir hammadde ve üretim aletleri fonunu da elinde bulundurmalıdır. İlerideki analiz emekçinin kapitalist için hiç durmadan bir çift fon yarattığını meydana çıkaracak. Bu fonun bir parçası kendi varoluş koşullarını, diğer parçası, sermayenin varoluş koşullarını daimi olarak yerine getirir. Gördüğümüz gibi, artık sermaye — ve emeğe ilişkin tarih öncesi bağlantısında artık sermaye — bütün gerçek, mevcut sermayenin ve bir nesneye dönüştürülen yabancı emeği şeklinde eşit oranda ve mübadelesiz, ona karşılık bir muadilinin aktarımı olmadan emekle tahsis edilen böylesi bir sermayenin her bir unsurunun tahsisini ihtiva eder.

[4] Marx’ın notu: Hiçbir şey, (a) sermaye tarafından işe alınan işçilerin eğer sermaye bizzat var olacaksa, onun birikimiyle ilk önce yaratılması ve hayata geçirilmesi gerektiğini savunan akıl yürütmeden kesinlikle ve yüzeysel olarak daha döngüsel değildir (sanki onun “Emek olsun” demesini bekler gibi); (b) sermaye yabancı emeği olmadan birikmediğinden, belki de kendi emeği haricinde bir durumdan bu noktada söz edilemez. Başka bir deyişle, sermayenin kendisi sermaye ve para olmayan biçimde var olabilir, zira sermayenin varoluşundan önce, emek yalnızca el becerisi işi, küçük tarım biçiminde kendi değerini gerçekleştirebilir; kısaca, az veya hiçbir tarıma izin vermeyen, ancak az bir artık ürüne izin veren, ve onun büyük kısmını birlikte tüketen bütün biçimlerde. “Birikim” kavramına daha sonra tekrar dönmek zorunda kalacağız.

[5] tr. “Mülkiyetimin aşarını Tanrı’ya vereceğim, hem canlı sığırların hem de topraktaki ölü meyveleri

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s