sperm, şiir, çok kalın romanlar ve diğer kurulsamalar üzerine gündelik notlardan…

dd5e98173d623ecbdd39b58a3206001f

şenol erdoğan

eylül 2016

İktidarsızlık, “ikinci ergenliğini” (sperm kesesini ikiye böldürerek yapılan bir ameliyatın sonrası) yaşarken dahi W. B. Yeats için önemli bir konu olmuş; anladığımız ve yani bildiğimiz kadarı ile şiir yazmakla ilişki içinde bir durumdu sevişmek Yeats için, ve kesinlikle seks yoksa şiir de olmayacaktı, yani bu ameliyatı dahi olmaya onu ikna eden şey şiirin iktidarı idi başka bir şeyin değil. “iyi” okuyanlar bilir Amerikalı şair Charles Bukowski’nin en büyük korkusu gün içinde yaptığı yapacağı çoklu sekslerin birinde sperminin bitmesi telaşı ve korkusudur; elbette ki bu korkunun altında bir üreme hücresi olarak sperm varlığı değildir yatan, kaldı ki Bukowski’nin erk’eksi korkusu sadece görseldir, o erkeklik uzvundan coşkun bir şekilde akacak olan spermi görmek ve göstermek ister, cılız bir akıntı değildir istediği, o övündüğü bacaklarına yakışır bir kuvvette olmalıdır bu akıntı, ve her seferinde her seferinde böyle olmalıdır, az seks de yoktur az sperm de… spermin azalma ihtimali ve gerçekliği şiirin ortadan kaybolma ihtimaline denk gelebilir mi -gelir, neden olmasın; insan sonsuz hastalıkları gizleyen bir hayvan nihayetinde, aynı şekilde şiirini tüketmiş bir yapı bünyesel olarak seks olasılıklarını da tamamen terk edebilir, bunlar hep mümkünlükler. Yeats’in korkusu hastalıklı gelirken bana, Bukowski’nin ki salt eğlence, hatta komedi barındırır -komedinin barındırdığı her şeyi de barındırır lakin! Fiziksel iktidarını o anlamda aslında şiirine hiç bulaştırmamış bir kişi Charles Bukowski, kullandığı ana malzeme bu gibi dururken bu içsel kurgusunun ve yaratarak yürüdüğü yolun ne denli başarılı olduğunun bir göstergesi. Her neyse konumuz bu değil zaten, yazıya başlarken birden bire aklıma geldiğinden sebep böyle başlamak istedim, zaten diğer yandan “konu” nedir hiç bilemem, romanlar ve uçsuz kargaşa kurgularından, uzun karlı kış geceleri gibi bitmek bilmeyen bir his yaratan kâğıt israflarından, ünlü olsun ünsüz olsun yazanı haz etmem. Eh yani, ünlü olduğu için o denli uzun yazmasını görmezden gelemem. Sinemada sabit sekansın uzunluğu esnasında tükettiği zaman ve malzemeyle size sunduğu tekliğin ve tıpkılığın içerisinde siz ne kadarsanız o denli derinleşir ya da yüzeyde gezintiye çıkarsınız, lanet olası kâğıtta bu böyle değildir, anlattıkça anlatmaya kalkan zat sizi kendi derinlik ve yüzey bilgi ve algınızla bırakmak istemez, sizi kendi sikindirik çöplüğünde gezintiye çıkarmak ister, işte zavallı roman ve kurgu okurunun ihtiyaç duyduğu diğer benler, diğer hayatlar diğer tecrübeler ve diğer göte girmişlikler, bunlarla kendine bir hayat kurmaya çalışan, özlü sözleri kendine kılavuz etmeye çabalayan, mottolarla kısa yoldan hayatın sokacaklarından kurtulmaya çabalayan bir zavallının gelecekte muhatap olacağı elektronik mecraların “twetter” olması, yazınsal formunun entry olması, görsel anlatı kısalığını shot ve “instagram” aplikasyonları ve türevleri üzerinden gidermesi, sıkıldığı kalınlıktan, uzunluktan kaçarken ondan almak istediği “yaşam kurtarma kiti”ni terk edememesi. Falan. Nasılsınız? Sonbahar tam vaktinde geldi. Ağustosun 12sinden itibaren yerin altı karışır, hararetli çalışmalar başlar, ihtiyarların, bazı anne tiplerinin ve genç entellerin turşu kurması, salça yapması gibi aşağısı yoğundur, baharın eni de sonu da başı da kıçı da her şey gibi önce yerin altında toprakta başlar, yukarıdaki ekolojik yıkım ve sikim aşağısını o denli bağlamaz –hiç değil, o denli- ölü bir ağacın köklerinin aşağıda sürdüğü yaşam ve oluşturduğu habitat gibi. İşte böyle de bir yazın şekli ve insanları ve önemlisi yaşamları ve tüketenleri bir elin parmakları dedikleri kadar da olsa vardır, eh bu da ayrı –ki konumuz bu değil. Konu lazım değil mi, roman falan yazarken konu lazım. Zamanı kendisine verilmiş gelenekle alıp sarmalayan zihinlerin arzusu. Devletsi yapı. Kurum. “Delilerin çalışmasını engelleyen şeyler” vardır. Ancak gerçek bir alkolik kendine içre yarattığı zaman dilimlerinde gerçeği kaybettiği ve yaşadığı gibi sürükleyebilir ve süründürebilir kurguyu. Gerçek bir alkolik hikâyesini kaybetmiş romanın hikâyesini yazabilir.  “alkol bütüncül bir çöküş süreci içerisinde hem nesne hem nesnenin yitimi hem bu yitimin yasasıdır”.  Aslında kılavuz ya da şifre var, hatta bir tane de değil ama bir tanesi kesinlikle o. : toplumsal yabancılaşma tekniklerinin devrimci keşif araçlarına dönüştürülmesi (nin gerekliliği).
Allah-u alem.

Reklamlar

” “çok” içmek” üzerine

imaj: Francesco Mugnai

9 eylül 2016

şenol erdoğan

Bir arkadaşımın babasının hala ormanın içi ya da şehrin dışı sayılabilecek bir toprak parçası üzerine inşa edilmiş lüks sayılabilecek iki katlı evinin konuğuyum. Uzaktaki denizin kokusu, çam, inek çanı ve bok var etrafımda bol bol. Çok okumayı uzun süre evvel bıraktım, insan yöneldiğini içinde ne aradığını bilince çok fazla kitap tarıyor daha az metin okuyor. Yıllar alıyor ama bu –uzun yıllar. Daha çok düşünmeye, kısa ve derin notlama tekniklerine –yüzey- götürüyor bu beni. Bu da düşündüklerimle ortaya çıkardığım notlarım üzerinde kısa ve derin yeniden düşünme ve not alma pratiğine vardırıyor. Deleuze, Müzakereler’de: “bize hiç şizofren görüp görmediğimiz soruldu, asıl bizim psikanalistlere hiç sabuklama dinleyip dinlemediklerini sormamız gerekir…” derken “görme”diklerini beyan eder. Alkolik de değillerdi nihayetinde, kaldı ki bundan dolayı zaten “ne işe yararız”, “sorular sormaya mı” diye “anlamın mantığı”nda sorar. “Çatlağı uzatmaya yetecek kadar, ama onu geri dönüşsüz şekilde derinleştirecek kadarda değil“ dediği yani. Ama ben bunu hep şu şekilde izah ettiğim için, vermeye çalıştığı anlamın ta kendisiyim de: “kendine kötü davranmayı seviyorsun, o zaman kendine iyi davran –ki kendine kötü davranabilecek bir ömrün sahibi olabilesin.” Bir nevi ölmemek ya da tamamen “gitmemek”, düşünsel yazınsal mekanizmayla ince bile olsa bağı yitirmemek! Deleuze ve Joyce’a gelirsem: sadece seslere inebiliyorum: konuşmak değil: ağzımı açtığımda meydana çıkan ses birimleri ve onların biçimleri: insanların hiçbir şey anlamadığı(nı söylediği)/aslında anlamaya yönelik bir çaba göstermediği ve de göstermeyeceği/

-beni aradın ama hiçbir şey demedin

-dün çok sarhoştun abuk-sabuk şeyler dedin

-abi ne dediğini anlamıyorum

Kimse felsefe ve dil için sarhoş olduğunu söyleyemez elbet. Kimse bu amaçla içmez ve alkolik olmaz. Alkolikliğin yaratılarından bahsederiz, oluş sebeplerinden değil. Ki alkolik derken alkol bağımlısı her bünyeden bahsetmediğimizi her halde belirtmeye gerek yoktur. Senin sarhoşluğun ve onun sonrasının şekilleneceği kültür ve zihin, seninki sana benimki bana. Lekum dînukum veliye dîn. Finnegans Wake “sarhoş”tur. FW’ce konuşulan sarhoşluklar vardır. Sarhoşluk alkoliğin dili değildir. Her alkoliğin kendi düzlemi düzeyiyle ilişki içinde bir kendi dili vardır. Sarhoşlar dil yaratır. Her sarhoşun dili yoktur. Her sarhoş alkolik değildir. Alkolik farkındalık geliştirebilen ses dil ve kavram üretebilen ve bunlarla iletişiminin farkında olan ve bunlarla iletişime geçebilendir. Benim alkolikliğimin abc’si; boşluklardan, hırıltılardan, diğer dillerin anlam bakımından bel bağlanmamış ? sözcüklerinin transferinden, kolaj ya da cut-up olmayan hatsız bir “geçici dikiş tekniği” ile hafızasız aralıklardan –ki zamansızdırlar, anlamsız ? harf dizinlerinden oluşur –en kaba anlamda. Ben dediğimi bilirim, anlam yaratanınındır, anlam vermeye çalışanlar doğal olarak diğerleridir, alkolik öğretmedikçe dilinin farkındalığına yanaşabilecek kişi “normal” ya da “diğer” kişi değildir –o da çemberin dahilindedir –bir şekilde, bir sebeple. Ben dediğimi bilirim, sen anlamazsın, ben anımsamam sen anlatırsın. “gecenin, düşün, bilinç dışının, deliliğin dünyasını betimleyecek uygun bir dil” kullanımını arıyormuş Joyce, ama yazmak için, tarihe geçmek için; alkolik tarihe geçmek çatlak yaratmak ve bunları kavramlaştırmak üzerinde durmaz ve bunun için içmez, tıpkı delinin deli olmak için delirmediği gibi, romantik şair arzusu ateşinde kavrulan ergenin şizofreniyi şiir için basamak sanması gibi, şizofren şiir yazmaz, yazmak için şizofren olmaz, şizofren şiir olabilir bu başka.. o zaten öyledir. Yağmurun yağdığı gibi, kalbin durduğu gibi, olmaklık gibi. Düşünür ve yazarların vd ihtiyacı olan alkoliklik değil alkoliktir. Onu inceleyip irdeleyerek çözümserler ve ortaya koyduğunu metalaştırabilirler, içlerindeki alkoliği ondan alırlar, ama alkolsüz. Biçimlerin, olayların yani sözcüklerin tam ve kesin olmadığı yapı alkoliğinki… -neye göre AYIK’a göre. Ayık için ayrıca yazmak gerek: ayık devletten geleneğe –kaldı ki devlet gelenektir- aileden orduya büyük bir kapitalin çekirdeği. [dilenciye para veren zengin tembihler: “içki almayacaksın ama…”] “varoluşun önemli bir bölümü, tanıdığımız dilin, kuru ve bildik dilbilgisinin ve sıralı bir olay örgüsünün anlamlı olarak yansıtamayacağı biçimde yaşanır.” “Joyce “insanlığın gece dünyasını temsil edecek” şeyi yazmıştı” Deleuze ki Guattari’yle bu sokaktan hiç eksik etmedi adımlarını. Suladı bizi, aklımızı açtı, ufkumuzu genişletti kendince.. Ellmann, Joyce’u anlatırken çok güzel der: insanlığın bu gece nöbetinin temel işi, istemsiz, rastlantısal, yarı bilinçle dilin sürekli bozulup yeniden yaratılmasıdır. Benim Jack Daniels sınırlarını bir takım ruhsal ve bağlı fiziksel rahatsızlıklara binaen kullandığım ilaçlarla birlikte çoktan aşıp içine daldığım gecenin de en hafif özeti: ama “arkadaş”lar kaçar (etraf dağılır) garsonlar kaçar, sizin felsefi bütünlüğünüz ve apaçık algınız onların sosyal sikiş gecesine “yan gelir”. “delimisin”izdir siz. “bu nedir ya”sınızdır. Vs. Dil sürçer. Bilinemez gerçek nedeni. Başka diller cümlelere karışır. Kuralsız yapar bunu. Kural bütünlerini de mixler kendinde, looplar da. Dil parçalanır.-ken yeniden doğar: yeniden doğan yeni doğan gibi anlaşılmaz. Bebeklerin durumu da böyledir. Tıslanır. Acının kederin olmanın gerçek seslerini normal kulak duyamaz da anlayamaz da.. kabile dilleri geri gelir, şamanik ayinlerden, Moğol yaylalarında, Rus steplerinden kopup gelirler, dil dille alay eder arkaik tümün dahilinde. İnsanlar size bakar ama bu yüceliğin içinde kala kala sadece bir mekândadırlar, ellerinde sigaraları, telefonları vs vardır. Siz orada ne arıyorsunuzdur, bunun burada ne işi var acabasınızdır siz. Söz konusu bir dış mekansa. Oysa dış mekândır zaten tüm. ONLAR dış mekanlarda AYIK kalarak ve kalmaya çalışarak ANA DİLLERİ ile ANLAŞILIR bir şekilde medenice, elit bir şekilde birbirlerini satmaya çabalarlar birbirlerine: sağırdırlar, laldirler birbirlerine!!! Oysa bunu bir takım beden salgılarını hareket geçirmek için, bir takım beden salgıları harekete geçtiğinden yaparlar: sikişmek arzusundan. Samuel Beckett, Murphy ve Watt’da kahramanlarını en nihayetinde akıl hastanesine düşürür, ben kendimi en sonunda bara düşürürüm, nasıl ki Beckett, “tüm insanca davranışların orada kendi doğal ortamına yaklaştığını anlatmak ister gibiyse” insanlara bir sirk sunarım: soytarının değerini ve yani anlamını bilenler bilmeyenler olarak sahne 2ye 3e 5e 100e ve bine ayrılır. Karmaşa ayık olandadır çünkü yanlış yerdedir. Ayık bardadır. Bu yanlıştır. Alkolik karmaşık değildir ayıkta olmayan NETlik vardır onda. Alkolik Yahudi katliamıyla yaşar, sahteci –kendince gerçek- şairin romantizmi zerre barındırmaz,  silerek felsefesini yaratır, kavramlarını örer ve anlamı anında yok eder. Deleuze’ün Joyce’a ardından Beckett’e akması burada çok normal. O her ne kadar Amerikan edebiyatına saplantılı olsa da bir coğrafyacı olarak yaptığının normalliğini biliyorum. Beckett’in dilinin yoksullaşması benim Jack Danielsımın edebiyatının ve söylev dilinin harflerinin azalmasıdır, AZ HARFLE ve sesle ÇOKu yaratmak, anlatmak. Diğer yandan manen ve madden bizim alkolikliğimiz Beckett’in her anlamda fakirleştirdiği karakterlerle de gerçekte-n örtüşmektedir.

Gençlerse yaşlıyız

Güçlüyseler güçsüzüz

Sağlamlarsa sakatız

Motor beş duyu yavaş yavaş ortadan kalkarken alkolün ve alkoliğin kaldırılamaz ve içine girilmesi sabır ve zekâ isteyen estetiği örülmeye başlar. Aynı anda tıpkı bir Beckett karakteri gibi sözde ben silinmekte, kaybolmaktadır!