“harita”

ssssdddffdrrv.jpg

şenol erdoğan /eylül sonu 2916

kart açtığında falcı, yok bir haritayı okumaya koyulur, haritadır “kart”, harita bilimci burada falcı olur, alametlerin iyiye kıyısı olanlarının bilicisi, işaretçi, işaret okuyucusu. kaderin haritasının peşindedir en çok insan, neyi yaşayacağından çok nasıl yaşayacağı ile ilgilidir aslında bu, en çok geçim sıkıntısı dahilindeki insanların merakıdır bu durum… kadir olan allah’a atfedilen hayata biçilen değere kader demişler(“allah” en büyük haritacı), hayattan kişinin aldığı nasip, bir bütün olarak bireyin yaşamı da bu aslında; kozmostan aldığı nasip -payına düşen. haritasız bir şey yok, göklerden yerlere kadar… tuhaf bir şekilde e-generation’ın ayrılmaz bir parçası oldu harita, tüm event’lerinde ellerinde tuttukları aygıtlarla müthiş birer harita kullanıcıları oldular, haritayı okumayı basitleştirdi çünkü web’e bağlı olan teknoloji. aynı şekilde tatil yollarında harita okuma bilgisinden muaf olan kitleler elektronik bir yol okuyucunun rahatlığıyla haritalı gezerlere dönüştüler ne güzel. göçün yolu olmayabilir, haritasızdır göç -olabilir. tersi de olduğu gibi: amaçsızlık her daim haritanın çok önemli bir parçası olmuştur, bu anlamda aylak çok iyi bir harita okuru olmasa da farkındasız bir harita çizicidir.. yürüyüşün günlüğü tutulursa bu bir harita olur aslında. gerçek anlamda yazılabilmiş günlüklere ve bu anlamda edebiyat dahilinde bir tür olarak günlüğe ben haritabilimin parçası olarak bakıyorum hep, hep öyle baktım, günlük bir örgüdür, örgü bir haritayı ortaya koyacaktır. diğer yandan da haritanın bir edebi tür olarak varlığını söylüyorum aslında. aynı şekilde barthes “göstergeler imparatorluğu” adıyla sayın tahsin yücel’in türkçe diline aktardığı çalışmasının bir yerinde japonların adres defterlerinden bahseder, harflerle rakamlarla mürekkep bir defter değil de çizimlerden oluşan adres defterleridir bunlar, kaldı ki diğer yandan kartvizit geleneğinde hala süren bir tarz vardır, kartların bir taraflarına adresin tarifi çizilmiştir, kroki. kroki ifadesini haritadan daha çok seviyorum, derme çatma, basit, ama işlevsel. böyle geçti işte içimden…

Reklamlar

Certeau ile Ölü’ye yürürken ben..

 Şenol Erdoğan 2016 Eylül

Ölünün üzeri örtülür, o artık toplumun işine yaramayandır!

Ölünün getirdiği sessizliğe sebep; nesnesinin artık dilsiz kalmış oluşudur.

Yoğun bakım üniteleri ölümün tecilidir; hastanenin diğer bölümlerinden farklı bir sessizliği vardır, mesela aciller; hareketli, hatta yaşam doludur -size bir gece hayatının hareketliliğini emin olun sunar; bir yoğun bakım ünitesinde koluna dikiş atılırken çok eğlenen bir sarhoşu ve kıkırdayarak olan biteni takip eden, hatta kameralarına kaydeden arkadaşlarını asla göremeyeceğizdir. Mezarlığın yok edişi ile ölümün sessizliğinin farklı bir yan çizgisinde; “düşünülebilir olanın dışına itilmiş”likte* buluruz kendimizi. Bu bir arabölgeden ziyade bir ifadesizbölgedir. Başka bir yerden [Wittgenstein’a] yaklaşacak olursak: “(artık) yapılabilecek hiçbir şeyin olmadığı yerde hiçbir şey dile getirilemez.”** Toplum müstehcende ne görür, her şeyden evvel şöyle başlayalım: düşkünlük hallerinin çeşitliliği insanları o durumda olmadıkları için şükre ve mutluluğa iter ne yazık ki -insan böyledir, “yardım” mekanizmasının çoklu tuzaklarına kapılmadan kendini bağışlayan çok az insan vardır gerçekten. İnsan diğerinin düşmesini ister, kolunun kesilmesini, ayaklarının tutmamasını, Allah’ın onun belasını vermesini, sürüm sürüm sürünmesini, gözlerinin kör olmasını, kendisinden daha az maaş almasını, işini kaybetmesini, işsiz kalmasını, hastalıklara tutulmasını ve ölmesini, insan bunu ister bir diğeri için, kendisinden başarısız olmasını, kendisinden kötü, çirkin, vasıfsız vs olmasını, “keşke ölsen” diyebilendir insan. “Alay” burada devreye girer, alay tahkir’dir, yani aşağılayıp hakaret etmek, itibarsızlaştırmak, zira bunların kökeninde şaka gibi yatan dürtünün adı “ibret”tir, korkunun verdiği hareketle bilinçaltında çalışır ibret, soru cümlesi: “böyle mi olmak istiyorsun, ya böyle olursan” ve türevleridir, panik ve şok gibi durumlarla ilişki içindedir. “Bunlardan bir ders çıkartmak gerekir”…buradaki bariz zıtlık: “ben asla senin gibi olmayacağım”dır. Diğer yandan kişi kendisinin yanlarında düşük kaldığını düşündüğü ve hissettiği nüfusa içsel olarak kendisinin konumuna koyacağı bir kurban ya da kurbanlar bularak (görerek, duyarak)sınıfsal yakınlaşmada bulunduğunu hatta tıpkılaştığını hissedecektir. Bunu en basit; lüks diye yaftalanan restaurant ya da kafelerde alışveriş yapan insanların utangaçlıkları ya da şımarıklarında yani her halükarda aşağılık komplekslerinde ve özgüvensizliklerinde ya da hatalı özgüven okumalarında görebilirsiniz -mikro bir örnek olarak. İnsan hep hakim olmak isteyendir. Zenginlik arzusu bunun bir parçasıdır, ya da çit çevirip toprak sahiplenmek, bunu yüzlerce çeşitleyebilirsiniz elbet. İşte kısaca toplum sizi müstehcen görür-ken diğer yandan eksik, hatalı, yanlış, da görmektedir. Ölü işlevsizidir, gerçekten kaybetmiştir, hiçtir, hiçbir ilişkiye girilemez olandır, kimdir ki ölü, “hahah bak gördün mü ne haldesin”dir ölü, zavallıdır, intikamın bedensiz bedenidir, artık eylemsizdir: başarıları bitmiştir, düşünceleri, üretkileri sona ermiştir, -alt insan düşüncenin yüceliğinden ve onun ölümsüzlüğünden bihaberdir- artık bir aylaktır ölü, dilenci…”işe yaramaz” kim varsa o’dur, işte bundan sebep yarı ölüm halleri de aynı duyguları yaratır kişinin sevmeyenlerinde -ameliyat, ampütasyon, hastalık vd- İşsizdir ölü, artık diğeri kadar para alamayacak, pahalı yemeklere gidemeyecektir, ama öteki gidebilecektir ve hatta onun oturduğu sandalyede oturacaktır, ve gözleri ışıldayacaktır: “o öldü” diyecektir. Miras ölünün bokudur. Miras yiyen tüm bunları doğal olarak yok sayarak zaten ve aslında kendisine ait olanı tüketmeye girişecektir. “Bak nasıl onun gibi-mi-yim!”. “Üzere olmak” her kesin ölü görmek istediği biri aslında ölmüştür, ölmek üzere olmak diye bir şey yoktur; ilk kefeni kişi bu “üzere” olmak durumunda giyer, sessizliğe ve bedensizliğe terk edilmiş, yaşamdan ve hatta artık eski olan kendisinden de tecrittir. “banlanmış”tır artık, “banned” yasaklanmış (kendisine yaşam yasak kılınan yeryüzünde), hatta şutlanmıştır. Evliliğinden, işinden, dairesinden… Kanser hastalığı ilerlerken toplaşan insanların konuşmalarında merkezi hastanın değil de hastalığın tuttuğunu görürsünüz, herkes hastalıktan kendi eksik kulaktan duyma bilgilerince bahse durmuştur, hastadan değil, zira korku hastalığın bir şekilde kendisini de bulabileceği noktaya bilinçaltının vasatlığını sürüklemektedir. Kaldı ki diğer yandan onu içinde tutan bir aile değil bir kurum olan hastanedir; hastane bir makinadır ve hastayla a-z haricinde işi yoktur; Hapishanelerde ve devlet dairelerinde neysen osundur. Güvence altında tutulduğun hiçbir yerde güvencenin kendisi zaten yoktur. Geberip gitmekle ölüp gitmek arasındaki sosyal uçurum vardır diğer köşede, kimler için neye layıksa öyle anılacaktır ölü! Ölmek gebermek değildir -mi! Artık dünyalar ayrılmıştır: yaşayan ölümü dile getirebilendir sadece. Ölü olasılıksızdır. Ölü sadece ötekinin -yaşayanın- dilinde varolabilir artık. Ölü dilsizdir. Kişi “cenaze” olur en son, en son bir şey oluşudur -ama artık bunu da kendisi için olamaz, o yaşayanlar için en son cenazedir: gömüdür yani. Gömülecek şeydir.

*, ** = Michel De Certeau