Noise, Viski, Kokain.. Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) dopamin [amfetaminler] ve noise

satın al:
http://www.idefix.com/kitap/otopilot-andrew-smart/tanim.asp?sid=VJIJ3FEUL78YCZBY6LIY

IMG_6809.JPG

SİNYAL GÜRÜLTÜDÜR

Bir aşağı bir yukarı yürürken … birdenbire donup kaldı – zira rüzgarın uğultusuna karışan bir sesin onu çağırdığını işitir gibi oldu.

Donald Prater, A Ringing Glass: The Life of Rainer Maria Rilke

Rilke, 1912’de, bir Çek prensesine ait Duino adlı bir şatoda kalıyordu. Duino’ya gelmeden önce, epeydir bir savaş halindeydi. Yaşamının sonraki “viraj”ı için bilinçaltını nasıl dinleyeceğini hala öğrenmeye çalışıyordu.

Rilke, her gün şatoda dalgalı denize bakan 60 metreden daha yüksek falezlerin kenarında gezinerek saatlerini harcardı. Kayda değer şiirler yazmasının üzerinden yıllar geçmişti. Bir sabah can sıkıcı ve sinir bozucu bir iş mektubu aldı, kızmıştı. Denizin dik yamacına yakın, şatonun devasa beton mazgalları arasındaki yoldan yürümeye karar verdi. İtalya’da adına bora denilen güçlü bir Adriyatik rüzgarı esiyordu.

Donald Prater’in tarif ettiği gibi Rilke rüzgarın uğultusu ile gelen bir ses duymuştu. Sesin ona söyledikleri, şairin en ünlü dizelerinde hayat buldu:

Wer, wenn ich schriee, hörte mich denn aur der Engel Ordnungen?

Ve haykırsam, yukarıda melekler korosundan kim duyar beni

Rilke, o gün deniz kenarındaki şatoda gerçekten de rüzgarın “konuştuğunu mu” duymuştu? İddiam şudur “Olasılıklı rezonans” mekanizması Rilke’yi ansızın yüksek bir farkındalık seviyesine yükseltti.

Olasılıklı rezonans mekanizmasına göre, doğrusal olmayan bir sistem içinde, içeriden ya da dışarıdan herhangi bir gürültünün varlığı, gürültünün yokluğuna nazaran, sistemin tepki verme yetisini geliştirir. Beyin gibi doğrusal olmayan dinamik bir sistemde, gürültü, sistemi daha kurallı bir işleyişe sokar. Ayrıca duyu organlarımız ve hatta bilinçli farkındalığımız saptayabilsin diye hem içsel hem de dışsal tüm zayıf sinyalleri güçlendirir. Gürültü ve olasılıklı rezonans bilincimiz için özseldir.

Rilke o sabah şatoda yol üstünde gezinip rüzgarın uğultusuna kendini bırakmışken belki de gürültü zihninin derinliklerinden gelen zayıf bir sinyali büyütüvermiştir: Haykırsam kim duyar beni

Rilke bu dizeyi, her zaman yanında taşıdığı küçük deftere not düşer. Odasına döner ve akşam olduğunda ilk ağıdı yazıp bitirmiştir bile. Bilincinden yağan kelime sağnağını zapt etmeye çalışarak coşkuyla yazar. Sanki beyninin içindeki baraj yıkılmış gibidir.

Gürültü hemen hemen her zaman kötü bir şey olarak düşünülür. Bir tür parazittir.

Sıkıntı veren bir şeydir. Fazlası zamanla işitme kaybına neden olabilir. Elektrik mühendisleri, telefonun ve bilgisayarın icadından beri sistemlerin içindeki gürültüyü ortadan kaldırmaya çalışıyor. Günümüzde jet motoru imalatçıları, bu motorların hava alanı yakınında çıkardıkları gürültü sebebiyle katı kısıtlamalarla yüzyüzeler. Ticari jet uçaklarının mekanizması yirmi yıl öncesine nazaran bugün yarı yarıya daha sessiz çalışıyor.

Nate Silver The Signal and The Noise adlı muhteşem kitabında gürültüye ilişkin şunları söyler: “Sinyal gerçekliktir. Gürültü ise dikkatimizi gerçeklikten uzaklaştıran şeydir.” Silver’ın sinyal ve gürültü kategorizasyonu, gürültü hakkındaki genel geçer fikrimizi yansıtmaktadır, öte yandan doğru miktarda gürültünün sinyalin şiddetini arttırdığı durumlar da yaşanmaktadır.

Gürültünün aynı anda hem çevrede hem de beynimizde bulunduğu göz önünde tutulursa, evrimleşen biyolojik sistemlerin sinyal bulma konusunda gürültüyü bulma becerisine doğuştan sahip olmaları şaşırtıcı olmamalıdır. Aslına bakarsanız, beyinlerimiz rastlantısallık olmaksızın işlevini yerine getiremezdi.

Beynimizin olağanüstü bir diğer özelliği, bizi hiç uğraştırmadan sinyalleri ve gerçekliği bulmak üzere evrimleşmiş olmasıdır. Aslına bakarsanız beyinlerimiz, aylaklık ettiğimiz zamanlarda kendi gerçekliğimizi bulma konusunda daha iyi iş çıkarırlar.

Gürültü üzerine yağılan çalışmalar içinde, olasılıklı rezonans (kısaca SR) son otuz yıldan fazla süredir önemli bir araştırma alanı haline geldi. İlham veren nokra şöyle izah edilebilir: Doğrusal olmayan sistemlerde, belirli optimal miktarda gürültü eklemek sinyal –gürültü ortamını arttırır. Başka bir deyişle, zayıf bir sinyale gürültü eklemek, sinyali fiilen daha güçlü kılabilir.

NATO Uluslarası Klimatoloji Okulu’ndan İtalyan fizikçi Roberto benzi, 80’lerin başında 100 yılda bir gerçekleşen Dünya’nın buzul çağı döngüsünün tekrarlanmasını açıklamak için SR’yi kullanmıştı. Bu aynı zamanda Dünya yörüngesinin sapma döngüsüdür. Fikir basitçe şu: Dünyanın arasında salındığı iki iklim -soğuk ve sıcak olmak üzere- durumunu gösteren iki “enerji kuyusu” ya da bir diğer deyişle ikili bir kuyu.

Dünya kuyunun bir tarafına geçtiğinde ortalama olarak fazla ısınır, kuyunun diğer tarafına geçtiğinde ise daha çok soğur. Benzi, iklim döngüsüne yol açan şeyin, yörüngedeki rastgele ya da “olasılıklı” sapmalar ile eksen eğikliğinin bir kombinasyonu olduğunu kabul eder; başka bir deyişle, bu şey gürültüdür. Gürültünün, yörünge sapmasının  etkisini artırdığını anlatabilmek için Benzi, sapmanın ve gürültünün birleşimine bir tür  “olasılıklı rezonans “ der. Dünya’nın durumunda, gürültünün kaynağı, iklimi bir durumdan ötekine geçmeye zorlayan merkezdışı yörüngesindeki küçük rastgele yalpalamalardır.

Aşağıdaki grafikleri ele alalım.

IMG_6804.JPG

Diyelim ki resimdeki  siyah bilye belirli bir zamanda iklim durumunu göstermektedir.

Siyah bilyenin dayanmış olduğu dalgalı çizgi Dünya’nın yörüngesini gösterir. İklimler kuyulardan birinde olduğu zaman (+1 veya -1) ya ısınma ya da buzul çağındadır. Sol üstteki grafikte zaman (t) = 0

durumunda, iklimin karşıt bir duruma zıplama ihtimali çok düşüktür.

Şimdi bu çizimlerin canlandığını hayal edin, dalgalı çizginin aşağı yukarı hareket ettiğini ve hatta rastgele hafifçe salınmaya başladığını..Bilyenin bir eğimden diğerine sıçramasını ne sağlar?

Rezonans, büyük bir değişim yaratacağı en doğru anda, gürültünün ve yörüngenin birleşmesiyle meydana gelir. Bilyenin eşiği geçmesi gürültü olmaksızın gerçekleşmez.

SR biyolojisinden en ünlü kanıtlamalardan biri, 1990’larda Sr. Louis’deki Missouri Üniversitesi’nde Frank Moss liderliğindeki bir grup, kaşık balığının bulanık nehir suyunda avlarının yerini saptamak için elektriksel gürültüyü kullandıklarını gösterdikleri zaman geldi.

Kaşık balığı, Kuzey Amerika nehirlerinde planktonlarla beslenir. Akıntılar ve çamur, görüş mesafesini neredeyse sıfıra indirir. Ayrıca planktonlar da fazlasıyla küçüktür. Kaşık balığının üstündeki “kaşık”, aslında planktonun yaydığı düşük frekanslı elektriksel alanlara tepki veren elektroduyusal anten olan yüzgecidir.

Büyük plankton kümesi suyun içindeyken arkasında gürültü bıkarır. Moss’un ekibi, suyun içine uygun miktarda elektriksel gürültü verildiği zaman, kaşık balığının daha uzaktaki planktonları bulabildiğini ortaya çıkardı. Gürültü artışı, kerevitlerin mekanik-algılayıcılarında, cırcır böceklerinin antenlerinde ve farelerin beyninde de uygulanmıştır.

İnsan ve hayvan nöronları doğrusal olmayan eşik cihazlarıdır ve buna bağlı olarak gürültüden yararlanırlar da denilebilir. Aslında, gürültü olmaksızın işlevlerini bile yerine getiremeyebilirler. Herhangi bir şey beyni yeterince uyardığı zaman, beynin dinamikleri geçici bir süreliğine tümüyle değişir. Aynı durumdaki bir nöron ise dinlenme durumundan eylem potansiyelini ateşleme durumuna geçer.

Nöronlarımız kendi aralarındaki iletişimi, nöronlar arasındaki ateşleme alışkanlıklarının eşeltriksel ve kimyasal koordinasyonunu içeren inanılmaz derecede karmaşık bir koreografi aracılığı ile sağlar. Sinyaller, etkinliklerini gerektiği şekilde kısmen senkronize ve desenkronize ederek ileri geri yol alır. Her nöron, eylem potansiyelini ateşlemek için dinamik bir eşiğe sahiptir. Başka bir deyişle, eşikler zamanla değişir. Nöronlar rastgele ve farklı şekilde uyarana tepki verirler ve ardından bu tepki nöronun ait olduğu ağla rastgele bütünleşir.

Kafatasınıza doluşmuş yüz milyar civarında nöron ve saniyede yüzlerce kez gerçekleşen her ateşleme ile birlikte beyninizin için gürültüyle dolar. Fakat bu kötü bir şey midir? Geçerli ağ modunun özgün, kendiliğinden etkinliği, beynin bilgiyi işleyebilmesi için zorunlu arka plan gürültüsünü sağlamaktadır. Geçerli ağ modunun anormal işlemesi size gerektiğinden çok daha fazla ya da az gürültü verebilir.

Gürültü aslında nöronlara çevreden ve öteki nöronlardan gelen zayıf sinyalleri tespit etmede yardım edebilir.

Üstteki şekil, mavi çizgiyle simglenen tipik bir sinusoidal dalgasını gösterir-bilinen adıyla “sinyal”. Bu çizgi bir ses, bir imge, öteki nöronlardan gelen bir eylem potansiyeli zinciri ya da belki bilinç altınızda yatan harika bir şiir bile olabilir. Noktalı çizgi nöronun ateşleme eşiğini gösterir.

Mavi çizginin eşikle hiçbir zaman kesişmeyeceğini unutmayın. Bu nedenle, noktalı çizginin üstündeki düz siyahçizgi hiçbir şey yapmayan nöronun çıkıntısını gösterir. Bu, gürültüsüz zayıf bir sinyaldir. Saptanamaz.

IMG_6805.JPG

Mavi sinyale, doğru seviyede gürültü eklediğimiz zaman ortaya ne çıktığına dikkat ediniz, bu durum tırtıklı ve dalgalı kırmızı çizgi tarafından simgelenmektedir.Gürültü parçaları nöronun eşiğini (noktalı siyah çizgi) keser ve bu yüzden, nöron eylem potansiyelini ateşler, bu durum da siyah dikey çubuklar tarafından simgelenmektedir.

IMG_6806.JPG

Gürültünün, nöronların ateşlenmesine neden olduğu ve eşiği geçtiği her yerde, ateşleme oranının öncelikli sinyalin frekansına karşılık geldiğine dikkat edin. Dolayısıyla çıktı, zayıf sinyali nitelemektedir.

Bilgi, aslında gürültü aracılığıyla iletilmektedir.

Bu mekanizma, ayrıca, gürültü eşik altı sesini güçlendirebilsin diye duyusal düzeyde de işler. Hatta gürültü zayıf imgeleri de geliştirir. Olasılıklı rezonansın görsel algısı üzerine literatürde herkesçe bilinen bir görüntü, Londra’daki Big Ben’dir. (Simotto’dan çoğaltılmıştır., 1998)

IMG_6807.JPG

Sol tarafta Big Ben 1-256 gri ölçek üzerinde 256’ya 256 piksel çözünürlük yoluyla dijitalize edilmiştir.

Resimdeki her piksel, beynin nöronlarıyla aynı türde bir algoritmayı kullanarak belirli bir eşiği geçtiği zaman ateşlenir. Maksimum ve minimum rastgele değerleri artırma yoluyla gürültüyü bir porça yükselterek ortadaki görüntüye ulaşılmıştır. Bu, rezonant gürültü yoğunluğudur.

Bir Ben’in zayıf görüntüsüne eklene bu gürültü düzeyi ortadaki net görüntüyü yaratır. Doğru oarnada verilen gürültü sayesinde, sinyal gürültü oranına yükseltilmiş olur. Gürültüyü çok fazla yükseltmek ise sağdaki bozuk görüntüyü ortaya çıkarır. Bunu bir grafikle gösterdiğiniz zaman, ters U denilen eğri biçimini elde edersiniz.

Sanki bir aşık çıkacakmış gibi yolunuza, arzuyla çelinmedi mi aklınız daima?

Rilke, Duino Ağıtları’nın Birincisinden

İsveç’teki lisans öğrenimim sırasında birlikte çalıştığım psikolog Sverker Sikström ile birlikte, Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) olan çocuklara gürültünün nasıl yardım edebileceği üzerinde çalışmıştım. Sverker, olasılıklı rezonansın beyindeki dopamin sistemiyle nasıl etkileşime girebileceği konusunda bir model geliştirmişti. Bu model, psikolog Göran Söderlund’un çevresel ortam gürültüsünün DEHB’li çocuklara herhangi bir talimat listesini hatırlamada yardımcı olduğunu yani gürültünün, amfetaminlerin yerini alabileceğini düşünebiliriz.

DEHB’li insanlarda da işler belleğin genellikle kısa süreli olduğu görülür. “İşler bellek” olarak adlandırılan şey, bilgiyi ortamdan kaybolduktan sonra geçici olarak beyinde tutma becerisidir. Birisi hızlıca telefon numarasını söylediğinde şunu bir düşünün: Bu yedi rakamı ne kadar süre hatırlayabilirsin? Hangi rakamları hatırlarsınız ve ne kadar süreliğine?

Mobil teknolojiler sağ olsun, işler belleğimizi çok nadir kullanma ihtiyacı hissederiz. Halbuki işler bellek bilişsel fonksiyon merkezinin ta kendisidir.Eğer çok zayıf bir işler belleğe sahipseniz, muhtemelen başka birçok konuda da kötüsünüzdür: Zaman yönetimi gibi.

Bilim insanları DEHB durumunda işler bellek eksikliğinin, prefrontal korteks içindeki dopamin fonksiyonuyla ilişkili olduğunu düşünür. Dopamin, beyin tarafından sentezlenen sinir taşıyacılar familyasına aittir. Bu sinir taşıyıcıları olmaksızın herhangi bir şey düşünemez ya da hissedemezdiniz. Bu familya serotinin, noradrenalin ve asetilkolin içerir.

Dopamin: öğrenme, bellek, zevk ve motivasyon gibi birçok önemli beyin fonksiyonunun temelini oluşturur. DEHB’li çocuklar istene herhangi bir aktivite esnasında çok yüksek derecede motive olmalıdırlar. Meselenin özü şudur: Tonik dopamin (beyninizde sinapslar arsındaki dopaminin sabit düzeyi) olarak adlandırılan şeyin düşük düzeylerine yol açan genetik mutasyonlar yüzünden, DEHB’li insanlarda içsel ve dışsal uyaranlara abartılı bir “patlamalı” ya da fazik dopamin tepkisi bulunur.

Beynin devamlı homeostaz sağlama çabası yüzünden, küçük çaplı dengesizliklerin telafi edici bir mekanizma yoluyla üstesinden gelinecektir. Düşük tonik dopamin durumunda ise, DEHB’li beyin, her sinyali, büyük miktarda fazik dopamini serbest bırakarak karşılar.

Bu bir dopamin patlamasıdır; bir sigara yakmak, viski içmek, seks yapmak, kokain çekmek, şarap yudumlamak, çok lezzetli bir çikolata yemek ve elbette hemen hiçbir şey yapmamak gibi kendinizi ödüllendirmek üzere yaptığınız şeyler gibi. Bu dopamin saldırısı DEHB’li beyni alt eder ve öyle ya da böyle odaklanmayı sağlar.

DEHB ile mücadele eden insanlar için, çevrelerindeki hemen hemen her şey büyük bir dopamin patlamasına neden olur. Daha endişe verici olansa, büyük çaplı dopamin salınmasına kimi zaman kendi içsel dürtülerinin ve düşüncelerinin neden olmasıdır. “Normal” beyinlerde, ödüllendirici bir olay sebebiyle sinapsların arasına dolan ekstra dopamin, sonrasında tekrar geri emilir, böylece tonik veya sabit düzeyi yüksek kalmaya devam eder. Bu da sizin  odaklanmanıza ve motive olmanıza imkan verir.

DEHB’li bir beyinde, sinapslar arasında dopamin eksikliği olduğundan ve tepki vermek istediğinde dopamin salınımı arttığından, fazla dopamin geri emilir. Bu nedenle DEHB’li çocuklar çevresel uyaranlara karşı aşırı duyarlıdır. Bu çocuklarda rastlanan dikkat dağınıklığı, dürtü kontrolü, konsantrasyon bozukluğu ve düzensizlik  gibi pek çok davranış bu yolla açıklanabilir. Aşırı heyecan ile tamamen kayıtsızlık arasında sürekli gidip gelerek spektrumun bu iki ucu arasında bocalayıp dururlar.

Amfetaminler ve kokain dopaminin geri alımını bloke eder ve daha fazla dopamin salınmasına yol açar. Küçük dozda amfetamin ve türevi ilaçlar/uyuşturucular DEHB’li insanları dinginleştirerek bir şeye odaklanmalarına imkan sağlar. DEHB’li beyinde aşırı dopaminin geri alımını bloke eden bu ilaçlar; eşzamanlı olarak fazik dopamin patlamalarının yoğunluğunu düşürürken, beyindeki tonik dopamin miktarını da artırırlar.

Kokain sadece dopamin geri alımını bloke ettiği için değil, aynı zamanda daha büyük bir dopamin akışının serbest kalmasına neden olduğu için de zevk vericidir. Zamanla, beyin kendi başına dopamin sentezlemeyi ve salıvermeyi durdurur çünkü devamlı yapay kaynaklar kullanmaya uyum sağlar.

Dopamin olmadan hayat fazlasıyla tatsız ve yavan olurdu. Bu noktada, DEHB tedavisinin, özellikle genç sağlıklı beyinler üzerinde uzun vadede ne tür sonuçlar doğuracağını bilmiyoruz. Yaşamın ilerleyen safhalarında depresyon gibi problemler yol açabileceği, bazı adaptasyon sorunları doğurabileceği ve doğal dopamin üretiminde eksilmeye sebep olacağı bütünüyle ihtimal dahilindedir.

Bizim merak ettiğimiz, arka plandaki ortam gürültüsünün DEHB’li çocuklarda amfetamin benzeri etki yaratıp DEHB’li beyindeki tonik dopamine daha iyi bir bellek performansını kolaylaştırmada imkan vereceği fikri üzerinde duruyorduk. Başka bir deyişle, DEHB’li çocuklar, DEHB’li olmayan çocuklara kıyasla konsantre olabilmek için daha fazla çevresel gürültüye gereksinim duyacaklardı.

DEHB’li çocuklar, bir levha üzerindeki bir dizi karenin yerini, gözlerini kapayıp açtıktan hemen sonra hatırlamaları gereken bir görsel bellek aktivitesinde, yalnızca üç ya da dört karenin yerini hatırlayabilirler. Oysa ki arka plan gürültüsü dinlerken beş, altı hatta yedi konum hatırlayabilmektedirler ki bu, okul çağındaki tipik görsel-mekansal işler bellek süresidir.

EEG kullanarak, DEHB’li çocukların gürültüyü dinlemeleri sırasında beynin tepki gücünde çarpıcı bir artış gördük. Yükselen nöral tepki, DEHB’li beyinlerin, günlük yaşamın görevlerini yerine getirmek üzere biraz daha gayret göstermelerini tetiklemek için arka plan gürültüsüne ihtiyaç duydukları anlamına gelebilir. Amfetamin gibi gürültü de çocuklara daha iyi bir tonik dopamin düzeyi sağlayarak amaca uygun bilgiyi yüklemek için dikkat düzeylerini artırır. DEHB oranlarının artışında güçlü bir kültürel ve ekonomik bileşen olduğundan şüpheleniyorum. Ekonomimizin hastalıklı biçimde artan taleplerinden dolayı, eskiden olsa DEHB noktasına gelmeyecek çocuklar bile bugün kendilerini bu problemle mücadele ederken buluyor.

Okul çağındaki çocuklarda yüzde 2 ile 10 arasında DEHB görülmekte, hapishane mahkumlarında bu oran yüzde 40’a kadar çıkmaktadır. Tedavi edilmemiş DEHB’li çocuklar yetişkinlikte uyuşturucu bağımlılığı geliştirme konusunda  yüksek risk altındadır. Büyük ihtimallei eğitimsel ve zihinsel sağlık sistemlerimizdeki birçok çatlak yüzünden  gözden kaçabilen bu insanlar; kolayca beyinlerini ele geçirebilecek içerik ve dozajlarla kendi kendilerine tedavi uygulayan insanlardır.

Aynı zamanda, ilginç bir şekilde, DEHB’li çocukların geçerli modlarında ağ bütünlüğünün azaldığı görülür. Görüne o ki geçerli ağ modlarındaki köşelerden biri, yani precuneousları, ağ ile gereltiği kadar bütünleşmiş değildir. Fakat dinlenme halindeyken, DEHB’li çocukların geçerli ağ modlarında kendiliğinden meydana gelen dalgalanmaların “normal” bir çocuğunkinden daha hızlı salındığı görülür. Başka bir deyişle, bu çocuklar aslında farklı bir dalga boyundadırlar.

DEHB’li çocuklar geçerli ağ modlarını “devreden çıkarma” konusunda sıkıntı çekerler. Bu yüzden dinlenmek için çalışmaları gerekir.

Tıpkı dünyanın yörüngesindeki gürültünün bin yıllık bir zaman ölçeği üzerinde iklim döngüleri arasındaki değişime yardım etmesi gibi, gürültü de DEHB’li beynin olasılıklı rezonans mekanizması yoluyla bir-saniyelik bir zaman ölçeği üzerinde pozitif görev ve negatif görev ağları arasındaki yer değiştirme işlemine yardım eder. Bir MRI tarayıcısına, EEG ekipmanına, yirmi ya da otuz DEHB’li çocuğa, konusunda uzman yazılımcılara, boş bir cumartesi gününe, büyük miktarda sabıra, çocuklar için biraz şekere ve yetişkinler için de biraz viskiye sahipseniz, bu deneyi muhtemelen kendiniz yapabilirsiniz. Beni de sonuçtan haberdar edin lütfen.

Bundan dolayı, tam da şimdi [gürültünün] bir sıkıntıdan bir meziyete dönüşme vaktidir.

Thomas Wellens, gürültü fizikçisi

DEHB’li olmasanız bile amfetaminler dopamin düzeyinizi yükselterek konsantrasyonunuzu ve belleğinizi geliştirir. Öğrenciler bunu çoktan keşfetmiştir ve aşırı koşuşturmacalı ders çalışma dönemlerinde güçlü kalabilmek için amfetaminden türetilen DEHB ilaçlarını suiistimal ederler.

DEHB’li insanların sıradışı bir yaratıcılığa eğilimli olduklarını biliyoruz. Bunun böyle olmasının sebebi büyük ihtimalle bir sınıfta, toplantıda, ofiste veya can sıkıcı bir işte zayıflık olarak görülen özelliklerinin; bir müzik stüdyosunda, sanat atölyesinde, bilim laboratuvarında veya ilgi çekici bir sohbette gerçek anlamıyla bir kudret haline gelmesidir.

Toplumumuzun yüksek mertebelerine erişebilmek için, insanın psikoza yakın bir odaklanmaya sahip olması gerekir. Bu odaklanma durumu, bağlantısız kavramlar arasındaki yeni ilişkileri görebilmeye dair bilişsel yeteneğimize mal olur. Bir şeye odaklanırken yaptığınız işle alakasız görünen düşünceler, size “şu anda yaptığın çok sıkıcı” demeye çalışan bilinçaltınızdan gelen zayıf sinyallerdir.

Zaman yönetimi için kötü olan, sanat için iyidir. Yaratıcı bir fikre sahip olduğunuzda, odaklanmak ve fikrinizi fiziksel bir forma sokmak için fikir dinamonuzu askıya almanız gerekebilir. DEHB’li olun ya da olmayın, gürültüye odaklanmak ve yaratıcılığı konuşturmak bilişsel anlamda en uygun düzeyde kalmanıza yardım edebilir.

Journal of Consumer Research’te Ravi Mehta, Rui (Juliet) Zhu ve Amar Cheema tarafından yapılan “Gürültü her zaman kötü müdür? Ortam Gürültüsünün Bilişsel Yaratıcılık Üzerindeki Etkilerinin Araştırılması” [Is Noise Always Bad? Exploring the Effects of Ambient Noise on Creative Cognition] isimli yeni çalışmada, arka plandaki hafif gürültünün, psikologların yaratıcı düşünme ölçümü yapmak için kullandıkları RAT testindeki performansı artırdığı görülmüştür.

Uzak Bağlantılar Testi (RAT), yarışmacıların belirli bir kelimeyi kullanmaya izin verilmeksizin partnerlerinden bu kelimenin ne olduğunu tahmin etmeye çalışmalarını istedikleri “on bin dolarlık piramit” adlı yarışma programındaki gibi, nispeten basit bir görevden oluşur. RAT testinde, size üç ya da dört uyarıcı kelime verilir ve bu kelimeler “gizli” hedef olan kelime ile bağlantılıdır. Örneğin, doğru kelime “kitap” ise, size “raf”, “okumak” ve “bitirmek” kelimeleri verilmiş olabilir.

Testlerin sonuçları gösteriyor ki arka planda 70 desibel civarında hafif beyaz bir gürültü eşliğinde, katılımcılar, gereğinden fazla ya da az miktarda gürültü olduğu zamana göre, RAT kelimelerine önemli derecede daha hızlı tepki verip daha doğru cevaplar vermişlerdir. Başka bir deyişle, hafif gürültü yaratıcılığı artırırken, yüksek düzeyde gürültü düşürür (RAT tarafından ölçüldüğü şekliyle).

Bu buluşların olasılıklı rezonans yoluyla eksiksiz biçimde açıklanabileceğine inanıyorum. Beyin bölgelerinin, salınımlarının senkronizasyonu sayesinde nasıl iletişim sağladıklarını anlatmıştım. Böylece geçici beyin ağları, belirli işlevleri yerine getirmek üzere biçimlendirilirler –bir sahneyi algılamak, bir şarkı dinlemek ya da bir PowerPoint sunumu yapmak gibi.

Bilgi bu senkronizasyon yoluyla ağ boyunca yayılabilir. Sisteme doğru miktarda dalgalanma eklemek nöral senkronizasyonu kolaylaştırır. Çok az gürültü ile işlevsel bir ağ oluşturmaya yetecek kadar senkronizasyon oluşmaz ve çok fazla gürültü de senkronizasyonu yok eder. Tıpkı Big Ben fotoğrafında olduğu gibi.

Gürültü, akıntı yönündeki nöronların çıktısını, akıntı karşısındaki nöronların frekansıyla senkronize hale getirir. Bu gürültü kaynaklı eşzamanlı mekanizma milyonlarca nöronu etkileyen bir ağ düzeyi içinde, zayıf bağlantılı salınaçlar (yani nöronlar) arasında kabaca sabit bir ayrım yaratır. Bu durum tutarlı düşünceler oluşturmanıza imkan verir. Fazla senkronizasyon, felç geçirmenize sebep olur. Gerektiğinden daha azla ise neredeyse hiç düşünemezsiniz.

British Columbia Üniversitesi’nde nörobilimci olan Lawrence Ward, insan beyninde olasılıklı rezonans araştırmalarında bir öncüdür.2010 yılında, o ve meslektaşları “Kortikal Kaynaklar Arasında ve İçinde Olasılıklı Rezonansın Nöral Senkronizasyon Ayarı” [Stochastic Resonance Modulates Neural Synchronization within and between Cortical Sources]adında çığır açan bir çalışma yayımladılar. Bunun anlamı, gürültünün, beynin bir bölgesindeki nöron gruplarının etkinliğinin senkronizasyonunu ve ayrıca, farklı beyin bölgelerinin birbiriyle senkronizasyonunu etkilediğidir.

Daha önceki farklı çalışmalarla, insanlarda olasılıklı rezonansın nöral senkronizasyonu artırdığı kanıtlanmıştı. Ancak bu çalışmalar, senkronizasyonu, sadece kafa derisine bağlı EEG elektrotlarından gelen veriler içinde gösterebilmişti. Bu yüzden, olasılıklı rezonansın etkilerinin beyin içinde tam olarak nerede vuku bulduğunu bilmiyoruz. Dahası, bir beynin bölgesi içindeki senkronizasyonun genişliğini de bilmiyoruz.

Ward işitsel dikkat çalışması ile ilgili eski bir çalışmaya dayanan oldukça zeki bir deneysel tasarıda, deneklerin her iki kulağına duyma eşiklerine yakın ses akışı verdi. Sol kulaktaki sesler “sol standartlar”  ve sağ kulaktaki sesler de “sağ standartlar” olarak adlandırıldı. Gelişigüzel aralıklarla, “sapmalar” olarak adlandırılan daha güçlü sesler normal ses akışının içine karıştırıldı ve denek sapmayı  duyduğu her an butona basarak tepki vermekle görevlendirildi –ama yalnızca sol kulak için. Bu  görevlendirmelerden kasıt, deneklerin yalnızca sol kulaktaki ses akışına dikkatlerini verip sağ kulaklarındaki sesleri göz ardı etmeleriydi. Ward, aynı zamanda sol kulağa farklı düzeylerde beyaz gürültü de verdi.

Ward, EEG kaynak yerleşim algoritmalarını kullanarak, bu görev yoluyla deneklerinin çoğunun beyninde etkinleştirilmiş bölgeler keşfetti. Bu beyin bölgeleri, sadece işitsel korteksi değil, aynı zamanda geçerli ağ modunun  kısımlarından biri olarak hatırlayacağınız arka singulat gibi duyusal olmayan beyin bölgelerini de kapsıyordu.

Sonuç olarak, Ward, deneklerinin sol kulağına yüklediği gürültü düzeyinin bir işlevi olarak bu beyin bölgeleri arasındaki ve içindeki senkronizasyon düzeyini ölçebilmiştir. Sonuçlar, olasılıklı rezonansın, işitsel sinyalleri işleyen beyin bölgeleri arasındaki ve içindeki senkronizasyon üzerinde etkileri olduğunu sağlam şekilde göstermiştir. Başka bir deyişle, doğru gürültü düzeyinde, bu beyin bölgeleri arasındaki senkronizasyonen yoğun noktasına ulaşır: Beyin, istikrarlı ses akışına gürültü eklendiğinde, gürültüsüz halinden çok daha iyi yanıt verir.

Çevredeki ve beyinlerimizin içindeki doğru miktarda gürültünün bizi daha yaratıcı kılıp bilişsel becerilerimizi nasıl yükselttiğinin bir göstergesi olarak, Lawrence Ward’ın kendi işitsel paradigması içinde tanımladığı nöral mekanizmanın, buzdağının sadece görünen kısmı olduğuna inanıyorum. Çalışması, kendi yaptıklarım gibi, benzer deneylerin sonuçlarına uygun oldukça makul bir biyolojik ve fiziksel açıklama getiriyor.

Olasılıklı rezonans ve DEHB ile ilgili kendi çalışmama, gürültü ve yaratıcılık üzerine olan önceki çalışmalara dayanarak, farklı tipte insanların dış etkenlerden kaynaklanan nöral olasılıklı rezonanstan yararlanmak için daha fazla gürültüye ihtiyaç duyduklarını biliyoruz. Özellikle, özgünlük, yaratıcılık veya aykırı düşünme testlerinde yüksek puan alan kişiler daha yüksek düzeylerde gürültüye maruz kaldıklarında görevleri yerine getirmede daha başarılı oldukları görülür.

Bu, muhtemel prefrontal korteks gibi önemli beyin alanlarındaki dopamin işlevine bağlıdır. Üstelik, fazladan gürültü bazı insanlarda geçerli ağ modundaki işlevsel tutarlılığa yardım etmek için zorunlu olabiliyor. Şaşırtıcı bir şekilde, son otuz yıldır yaratıcılık ve gürültü üstüne yapılan psikolojik çalışmalardan hiçbirine olasılıklı rezonans dahil edilmemiştir. Hemen hemen tüm bu çalışmaların istemeden olasılık rezonansa ilişkin davranışsal ve psikolojik kanıtlar bulmuş olması  ise dikkate değerdir. Diğer bir deyişle, bu çalışmalara geri dönüp olasılıklı rezonansın matematiğini kullanarak sonuçları modelleyecek olursak eğer, hafif miktardaki bir gürültünün birçok görevdeki performansı yükselttiği tutarlı bir model elde etmiş oluruz. Böylece aylaklığın, beynin içsel gürültü seviyesini arttıran bir yol olduğu, dolayısıyla varsayılan mod ağında tutarlı rezonans olarak adlandırılan olguyu ortaya çıkarttığı görülebilir.

Sistemin içinden kaynaklanan gürültü, olasılıklı rezonansla aynı mekanızmayı kullanarak sisteme düzen yükler ve beynin işlevini geliştirir. Her zaman çalışmak ve meşgul olmak içsel gürültüyü ideal düzeyin altına indiriyor olabilir. Hala canlı bir beyin içerisinde olasılıklı rezonansı doğrudan ölçebilecek bir yönteme sahip olmamamıza karşın, Ward’ı kullandığı teknikler aylak haldeki beyne ve geçerli ağ moduna uygulanabilir.

Rilke’nin, Kuzey İtalya’da rüzgarlı bir günde deniz kenarındaki kalenin mazgallarındaki yürüyüşüne geri dönelim. Şairin sabırla geçen aylaklık yılları, geçerli ağ modundaki etkinliğin zaman zaman farkındalığından süzülmesine izin vermiş ve böylece bilinci mesajları almaya hazır hale gelmişti. Duino’daki o özel sabah, denizden esen güçlü rüzgar, Rilke’ye hayatının en önemli eserlerinden birine ilham vermek için, beyninin ihtiyacı olduğu doğru miktarda dışsal gürültüyü sağlamıştı. Son derece özgün ve yaratıcı bir kişi olarak, Rilke, beyninin olasılıklı rezonansın getirdiği yaratıcılıktan yararlanabilmesi için muhtemelen daha fazla dış gürültüye ihtiyaç duymuştur.

Rilke’nin bilinçaltı bu şiiri onun için hazırlamıştı. Şiirin kendisi zayıf bir sinyal olarak düşünülebilir, öncesinde gördüğümüz gibi gürültü olmaksızın fark edilemez bir sinyal. Rilke o sabah şiddetli rüzgara karşı yürürken; Lawrence Ward’ın keşfettiği gürültü destekli nöral senkronizasyona ilişkin aynı beyin mekanizması Rilke’nin beynindeki önemli kısımların senkronize olmasına imkan verdi.

Bu şekilde, bu büyük yapıtın Rilke’ye belirmesini sağlayan işlevsel bir ağ kurulabildi. Rüzgarın varlığıyla birlikte, şiirin zayıf sinyali sonrasında Rilke’nin bilincine giden ağ boyunca kendi yolunu inşa edecekti. Üstelik, sinyalin gücü, bilincine girmek için gerekli kritik eşiğin üstüne çıkmış olacaktı. Böylece, Rilke için, rüzgarda kendisini çağıran bir ses gibi algılanacaktı:

Ve eğer haykırsam, yukarıda melekler korosunun içinde kim duyardı beni?

Lawrence Ward ve diğer bilim insanları; beynimizin, yaratıcılığın şaşırtıcı marifetlerine erişmesi için gürültünün kullandığı belirli mekanizmaları açığa çıkartmaktadırlar. Öyleyse gürültüyle kavga etmek ya da  onu zihnimizi gerçeklikten uzaklaştıran bir unsur olarak görmektense, yakında beyinlerimizin gerçekliğini bulmak için aslında gürültüye gereksindiğini keşfedeceğiz. Aylaklığı kucaklayarak, kendi bilinçaltımızın gürültüsünü kucaklıyoruz. İçimizde esen rüzgar, bizi gafil avlayarak gerçekliği duymamıza imkan veren, kendimizi duymaya çalıştığımız rüzgar.

IMG_6810.JPG

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s