Blaise Cendrars “Trans-Siberian Prose and Little Jeanne from France” tam çeviri

Bu çevirinin Türkçesi ve Türkçe Hakları: Seda Garzanlı

Blaise Cendrars, moderniteyi yirminci yüzyıl şiirine tanıştıran ilk isimlerden bir tanesidir. Kendi tarzıyla, yazmak eylemine tamamen yenilik ve değişiklik getiriyor. Kendini ifade edebilmek için özenle ve yorulmadan çalışıyor, bir anlamda kendi hayatını yazmak için de. 1910 yılında New York’taki arkadaşı Fela’ya şöyle yazıyor, “On yıl boyunca çalışma süresi. Kendi dilimi bulmak için on yıla ihtiyacım var. Kendi tarzımı.” 1911-1912 yılları arasında yaklaşık bir yıl geçiriyor New York’ta, çoğu zaman çılgına dönmüş derecede aç bir halde, fakat hiç birşeyin amacından vazgeçmesine izin vermeden: kendi tarzını geliştirmek zorunda. Onun için yazmak eylemi romantik bir heves değil, bir zanaatkarın zahmetli bir çalışmasıdır. 1911 yılında asıl ismi olan Frederic-Louis Sauser’i ismi ve kendiyle ilgili benzerliğini ifade etmek amacıyla Blaise Cendrars olarak değiştirerek. (Blaise – Blaze – alev ve Cendrars – Ashes – küller)

Cendrars’a göre, Trans-Siberian kendi kendine tanımlanmış ve ayrıntılı olarak işlenmiş şiirsel biçime geçiştir. Tarzını, şiirle ilgili ipucunu başlıkta vurgularayarak pekiştiriyor. Şiirinde asıldığı aslında biçimsel anlamda düzyazı. Cendrars, ilk olarak Remy de Gourmont’un Le Latin Mystique isimli çalışmasındaki düzyazı fikrinden etkilendi. Bu çalışmada Saint-Gall’daki Ortaçağ dönemi keşişlerinin ilahileri ve serbest şiirleri ile tanışıyor. Cendrars’a göre Le Latin Mystique son derece insancıl bir çalışma ve bu yüzden kendi yazı tarzıyla mümkün olduğunca geniş kitlelere yaymayı hedefliyor. “Trans-Siberian’da düzyazı kelimesini erken latin dönemindeki prosa dictu anlamıyla kullandım. Şiir kelimesini kullanmak bana çok gösterişli, çok sınırlı geldi. Düzyazı daha açık ve yaygın.” diyor Cendrars. Blaise, genelde şiirler çevrili olan sosyal köprüleri geçmeye kalkışıyor ki bu tavrı oldukça proleter. Kullandıği kelimeler modern aristorkrasiye karşı oldukça saldırgan ve şiir yazma sanatı alışılmışın dışında.

Cendrars hep dinç ve girişimcidir. Sürekli olarak geziyor, yazıyor ve ismi şiir konusunda dahi olduğunda dair yayıldıktan sonra dergilerde yazmaya başlıyor, sanat eleştirileri yazıyor, bilinmeyen yazarların çalışmalarını yayımlıyor,  bariz olanın arasında kalan alanları keşfetmek ve ızdırabın dibine ulaşmak istiyor. Trans-Siberian onun erkekliğe başlamasını ve geçişini anlatıyor, hem cinsel hem ruhsal anlamda. Goya’nın “Yo Io vi”’yi yazması misali, Cendrars ilk kez “I saw”u yazabilmiştir bu büyük yolculukta.

St. Petersburg, New York, Londra, İsviçre’de yaşamış,  Dünya’nın büyük bir kısmını gezmiş ve Birinci Dünya Savaşı’nda savaşmış biri olarak, zamanın en kozmopolit şairlerinden bir tanesidir. Trans-Siberian’da tüm bu Dünya, edebiyat, savaş ve uluslararası ilim bilgisi görülebiliyor. Şiirindeki şiddet ve savaş ve ölüme olan göndermeleri, Rusya’dayken şahitlik ettiği Rus-Japonya savaşı (1904-05) ve 1905 Sovyet Devrimi ile ilgilidir. Cendrars’ın çalışmaları şimdi ve yirminci yüzyılın sonunda, kendi zamanına kıyasla daha çok yankılanıyor. Bizim için, yirminci yüzyılın başlangıcı ve yirmibirinci yüzyılın başlangıcı arasındaki köprüyü oluşturuyor.

 

müzisyenlere adanmıştır

Trans-Siberian Prose and Little Jeanne from France [şiirin tamamının çevirisidir]
Gençlik dönemlerimdi o zamanlar

Yaklaşık 16 yaşındaydım ve daha o zaman çocukluğumu hatırlamıyordum

Doğduğum yerden 16000 fersah uzaktaydım

Moskova’daydım, bin üç çan kulesinin ve yedi tren istasyonunun bulunduğu şehirde

Ve bana yetmiyordu, yedi tren istasyonu ve bin üç kule
Gençlik dönemim ateşli ve çılgınca geçtiği için

Efes tapınağı veya Moskova’daki Kızıl Meydan gibi nöbetleşe yanıyordu kalbim
Güneş batarken.
Ve gözlerim antik yolların üzerinden ışıldıyordu

Ve zaten o kadar kötü bir şairdim ki

Bu kadar yolu, sonuna kadar nasıl gideceğimi bilmiyordum.

Kremlin, devasa bir Tatar pastası gibiydi

Altınla kaplanmış,

Büyük katedral bademleriyle, hepsi de beyaz

Ve çanları ballanmış…

Yaşlı bir keşiş bana Novgorod efsanesini okuyordu

Çok susamıştım

Ve çiviyazısı karakterlerini deşifre etmeye çalışıyordum

Sonra, aniden, kutsal ruhun üzerinden güvercinler kanatlanmaya başladı hızlıca

Ve benim de ellerim havalandı, albatrosun hışırtısıyla

Ve bunlar, bunlar, son güne ait anımsamalardı

Tüm son yolculuğa ait

Ve denize.

Ama ben çok kötü bir şairdim.
Bu kadar yolu, sonuna kadar nasıl gideceğimi bilmiyordum.

Açtım

Ve tüm bu günler ve kafelerdeki tüm bu kadınlar ve tüm kadehler
Onları içip ve kırmak isterdim

Ve tüm vitrinler ve caddeler

Ve tüm evler ve tüm hayatlar

Ve kötü kaldırım taşlarında kasırga gibi dönüp duran tüm hackney cab tekerlekleri

Onları kılıç ocaklarının içine tıkmak isterdim.
Ve tüm kemikleri kırmak isterdim

Ve tüm dilleri koparmak
Ve beni deli eden giysilerinin altındaki tüm büyük garip ve çıplak bedenleri eritmek…
Sovyet devriminin büyük kızıl mesihin geleceğini hissetmiştim…
Ve güneş kötü bir yaraydı

Alevlenmiş bir cehennem gibi yarılanan.
Gençlik dönemlerimdi o zamanlar

Yaklaşık 16 yaşındaydım ve doğumumu hatırlamıyordum

Moskova’daydım, alevlerle beslenmek istediğim yerde
Takım yıldızları misali gözlerime saplanan kuleler ve tren istasyonları yetmiyordu

Sibirya’da topl kükremişti, savaş vardı

Açlık hastalık veba kolera
Ve Love’un çamurlu suları milyonlarca leşi çekiyordu

Tüm tren istasyonlarında son trenlerin gidişini gördüm

Geriye kimse kalmadı, biletler tükendi

Ve uzaklara giden askerler o kadar kalmak isterdi ki…
Yaşlı bir keşiş bana Novgorod efsanesinin şarksını söyledi.
Ben, kötü bir şair olup hiç bir yere gitmek istemeyen, her yere gidebilirdim
Ve tüccarların hala yeterli parası vardı

Gidip ölüme meydan okumak için.
Onların treni her Cuma sabahı kalkıyordu.

Orada bir çok ölü olduğu söyleniyordu.

Bir tüccar Kara Orman’dan yüz sandık alarm saati ve guguk kuşu götürdü

Diğeri, şapka kutuları, silindir şağpaları ve Sheffield tirbuşon çeşidi
Bir diğeri, Malmoi’den konserve içinde yemek ve yağlı sardunya ile doldurulmuş sandıkları

Dahası çokça kadın vardı

Bacak aralarını kiralayan kadınlar ve hizmet edebilecekler

Tabutlar

Hepsi patentliydi

Orada bir çok ölü olduğu söyleniyordu
İndirimli fiyatlarla yolculuk yapıyorlardı

Ve bankada açık hesapları vardı.

Şimdi, Cuma sabahı, nihayet sıra bendeydi

Aralık ayıydı

Ve ben de Harbin’e gidecek olan mücevher satıcısına eşlik ediyordum
Ekspreste iki spor arabası ve Pforzheim’daki kuyumcudan 34 sandık vardı

Alman “Made in Germany” işportacısından
Bana yeni giysiler giydirdi, ve trene binerken bir düğmesini kaybettim

-hatırlıyorum, hatırlıyorum, ne zamandır bunu düşünüyordum sıkça-

Sandıklarda uyuyuyordum ve yine onun bana verdiği nikelajlı tabanca ile oynamak

Beni oldukça mutlu ediyordu.

Epeyce mutlu ve tasasızdım

Hırsız olduğumuza kendimi inandırmıştım

Gloconde’un hazinesini çalmıştık

Ve gidiyorduk, Trans-Sibirya sağolsun, hazineyi dünyanın diğer bir ucuna saklamaya
Jules Vern’in seyahat eden cambazlarına saldıran Ural’lı haydutlarına karşıa korumam gerekiyordu onu

Kongozlardan, Çinli boksörlerden
Ve Büyük Lama küçük Moğolları kızdırdı

Ali Baba ve kırk haramiler

Ve vahşi Dağdaki Yaşlı Adam’a sadık olanlar

Ve özellikle, hepsinden modern olanlara karşı

Otel sıçanları

Ve her yere giden uluslararası ekspres trenlerinin tüm uzmanları.
Ve hala, ve hala,

Bir çocuk kadar üzgündüm

Trenin ritmleri

Amerikan psikiyatristlerin “demiryolu iliği”

Kapıların gürültüsü sesler donmuş raylardaki dingil gıcırdaması

Geleceğimin altın korkuluğu

Browning’im, piyano ve komşu kompartmandaki kağıt oyuncularının küfürleri

Jeanne’in şahane varlığı

Koridorda gergince gezinen ve yanımdan geçerken bana bakan mavi gözlüklü adam
Kadınların fısıltısı

Ve buharın ıslığı

Ve gökyüzünün izlerinde çılgınca fırıldayan tekerleklerin sonsuz sesi

Camlar buz bağladı

Doğa yok!
Ve arkada, Sibirya ovaları ve alçak gökyüzü ve Taciturn Ones’ın yükselen ve düşen büyük gölgeleri

Battaniyenin içinde uyuyorum

Kareli

Hayatımın da olduğu gibi
Ve hayatım beni şu İskoç şal kadar ısıtmıyor

Ve tüm Avrupa dolu bir buharlı ekspresin fırtınası arasından göz attı

Hayatımdan daha zengin değil

Yoksul hayatım

Şu şal

Altınlarla dolu sandıkların üzerindeki, sökük

İleriye yuvarlandığım

Ve hayal ediyorum

Ve sigara içiyorum

Ve gezegendeki tek alev

Bir zavallı düşünce…

Kalbimin derinliklerinden gözyaşları yükseliyor

Düşündüğümde, Love, metresimi;

Ama o kadın bir çocuk, öyle düşündüğüm

Solgun, saf, bir genelevin arka odalarındaki.

O kadın bir çocuk, sarışın, neşeli ve hüzünlü,

Gülümsemiyor ve hiç ağlamıyor;

Fakat gözlerinin derininde, onlardan içmene izin verdiğinde,

Orada zarif gümüş bir zambak titrer, şairin çiçeği.
Sessiz ve sakin bir kadın, şikayeti olmayan,

Yanına yaklaştığında bitkince titreyen;

Fakat yanına gittiğimde, buradan, oradan, bir partiden,

Bir adım atar, gözlerini kapatır – ve bir adım daha atar.

O kadın benim aşkım olduğu için, ve diğer kadınlar

Büyük bedenlerinin üzerinde ışıl ışıl giysilerinden başka birşey olmayan,

Zavallı yoldaşım çok yalnız,

Kadın tamamen çıplak, bedeni yok – çok zayıf.

İçten bir kadın, zarif çiçek,

Şairin çiçeği, narin gümüş zambak,

Öyle soğuk, öyle yalnız, ve şimdiden öylesine solgun ki

Kalbini düşündüğümde gözyaşları ile doluyordum.

Ve bu gece de trenin gecenin içinden sürmeye devam ettiği diğer yüz gece gibi

-Kuyruklu yıldız kayıyor-

Ve bir adam ve bir kadın, genç olsalar bile, sevişmeye dalmışlar.
Gökyüzü küçük bir balıkçı kasabasındaki fakir bir sirkin parçalanmış çadırı gibi

Flandre’da

Güneş isli bir gaz lambası

Ve trapezin en uç tepesinde bir kadın ay oluyor.

Klarnet, piston, keskin bir flüt ve kötü bir tef
Ve beşiğim burada

Benim beşiğim

Annem tıpkı Madame Bovary gibi, Beethoven sonatalarını hemen piyanomun yanında çalardı

Çocukluğumu Babilon’un asmabahçelerinde geçirdim

Ve okulu asarak, tren istasyonlarında kalkan trenlerin önünde
Şimdi, tüm trenler benim arkamdan koşuyor

Basel-Timbuktu

Üstelik Auteuil ve Longchamp’teki yarışlar üzerine iddia oynadım

Paris-New York

Şimdi, tüm trenler hayatımın rotasında koşuyor
Madrid – Stockholm

Ve tüm iddiaları kaybettim

Şimdi sadece Patagonya var, Patagonya, benim inanılmaz çılgınlığıma uyan, Patagonya, ve Güney Denizlere giden yolculuk

Yoldayım

Her zaman yoldaydım

Fransız küçük Jehanne ile yoldayım

Tren tehlikeli bir sıçrama yaparak tekerleklerinin üzerine düşüyor
Tren tekerleklerinin üzerine düşüyor

Tren her zaman tekerleklerinin üzerine düşer

“Blaise, söyle, Montmartre’dan çok mu uzaktayız?”

Uzaktayız, Jeanne, yedi günden daha uzun bir süredir hareket halindesin,

Montmartre’dan uzaktasın, seni besleyen Hill’den, seni yetiştiren Sacre-Cœur’den uzaktasın

Paris ve muhteşem alevi gözden kayboldu

Geriye sadece sürekli kül kaldı

Yağan yağmur

Yükselen turba

Fırıl fırıl Sibirya

Ağır dalgalanan kar çarşafları

Ve çılgınlığın çanı, mavimsi gözyüzünün en son arzusu gibi titreyen

Tren, yoğun manzaraların kalbinde çarpıyor

Ve senin küçümseyen acın…
“Söyle Blaise, Montrmartre’den çok mu uzaktayız?”

 

Endişeler

Endişeleri unut
Yolda tüm tren istasyonları yola doğru yarıldı

Asıldıkları telegraf kabloları
Yüzünü buruşturan elektrik direkleri jestler yapıp boğazlıyor onları

Dünya, sanki sadist bir elin bir akordyona işkence ediyormuş gibi uzayıp geri çekilerek esniyor
Gökyüzünün dilimlerinde, lokomotifler hırs içinde,

Kaçıyor

Ve delikler

Sersemlemiş tekerlekler, ağızlar, sesler

Ve talihsiz köpekler, kolilerdeki havlama

Şeytanlar zincirsiz

Hurda demir

Herşey uyumsuz

Tekerleklerin brum-rum-rum sesi

Darbeler

İyileşiyor

Sağırın kafatasındaki fırtınayız…
“Söyle Blaise, Montrmartre’den çok mu uzaktayız?”
Beni şaşırtıyorsun, elbette ki, gayet iyi biliyorsun ki, çok uzaktayız

Kızgınlaşmış çılgınlık lokomotifte feryat ediyor

Veba, kolera yolumuzda yanan korlar gibi çoğalıyor

Savaşta tamamen yok oluyoruz tünelde

Açlık, fahişe, saçıldığı an bulutlara tutunuyor

Ve savaşta düşenler, leşlerin bayat yığınların içinde

Onun yaptığı gibi yap, göster marifetini…

“Söyle Blaise, Montrmartre’den çok mu uzaktayız?”
Evet, öyleyiz, öyleyiz,

Günah keçilerinin hepsi bu çölde gakladı

Kurtlarla kuşatılmış sürüsü Tomsk’un feryadını dinle

Cheliabinsk Kainsk Ob Tai Shan Verkneudinsk Kurgan Samara Pensa-Tulun

Mançurya’da ölüm

Bizim son durağımız bizim son yuvamız
Bu gezi korkunç

Dün sabah

Ivan Ulitch’in beyaz saçları vardı
Ve Kolya Nikolai Ivanovich 15 gündür tırnaklarını kemiriyor…
Onun yaptığı gibi yap Ölü Açlık göster marifetini…

Bedeli yüz metelik, Trans-Sibirya’da, bedeli yüz ruble
Sıralar ateş içinde ve masanın altında kırmızı ışıklar

Şeytan piyanonun başında

Eğri büğrü parmakları tüm kadınları canlandırıyor

Doğa

Fahişeler

Marifetini göster
Harbin’e kadar…

“Söyle Blaise, Montrmartre’den çok mu uzaktayız?”

Hayır ama…defol buradan…beni yalnız bırak

Kıvrımlı kalçaların var
Göbeğin biçimsiz ve bir şaplağın var
Paris’in kucağına verdiği bir tek bunlar

Biraz da ruh var…çünkü mutsuzun

Acı bana acı bana, bana doğru gel, kalbime
Tekerlekler Cocagne tarlalarındaki yel değirmenleri gibi

Yel değirmenleri ise bir dilencinin döndürdüğü değnekler
Boşluğun sakatlarıyız biz

Dört yaramızın üzerinde yuvarlanıyoruz

Kanatlarımız kırpılmış
Yedi günahımızın kanatları
Ve trenler şeytanın tenis topları

Çiflik avlusu
Modern dünya

Hız burada pek işe yaramaz ama

Modern dünya

Uzak yerler çok uzakta işte
Ve yolculuğun sonunda bir kadınla birlikte olan bir adam olmak korkunç…

“Blaise, söyle, Montrmartre’den çok mu uzaktayız?”

Acı bana, acı bana, bana doğru gel, sana bir hikaye anlatacağım
Yatağa gel

Kalbime gel

Sana bir hikaye anlatacağım…

Hadi gel! Gel!

Figi’de bahar sonsuz sürer
Tembellik
Aşk, çiftleri geniş çayırlarda bayıltır ve sıcak frengi muz ağaçlarının altında pusuya yatar
Pasifik’in kayıp adalarına gel!
İsimleri Phoenix the Marquesas
Borneo ve Java
Ve kedi şeklindeki Sulaweisi.

Japonya’ya gidemeyiz

Meksika’ya gel!

Yüksek platolarında laleler açan

Dokunaklı sarmaşıklar güneşin saçları

Neredeyse bir ressamın palet ve fırçaları gibiler

Renkler çanlar gibi sağırlaştırırcasına sesli

Rousseau gitmişti oraya

Orada hayatını büyülemişti

Kuşların ülkesi orası

Cennetin kuşu, lir kuşu

Tukan, alaycı kuş
Ve siyah zambaklar üzerindeki kolibri yuvası

Gel!

Aztek tapınaklarının görkemli harabelerinde birbirimizi seveceğiz

Taptığım olacaksın

Damalı çocuksu bir tapınak, biraz çirkin ve garip bir şekilde acayip

Hadi gel!
Dilersen uçakla gideriz ve bin nehirli ülkenin üzerinden uçarız,

Orada geceler ölçülmez derecede uzun

Tarihöncesi bir ata makinemden korkacak

Yere ineceğim

Ve mamutların fosilleriyle bir hangar inşa edeceğim uçağım için

İlkel bir ateş saçma aşkımızı tekrar ısıtacak

Semaver
Ve kutbun yanında birbirimizi seveceğiz geleneksel olarak

Hadi gel!
Jeanne Jeannette Pipette nono niplo nipplette
Aşkım canım tatlım bitanem Peru’m

Vızvızım uyukluyor
Çalım gübrem
Canım bitanem
Pasta
Sevgili keçim
Tatlı belam
Salak
Aloo
Uyudu.

Uyuyor

Ve o kadar saat içinde bir tanesine bile kanmadı

Tren istasyonlarındaki tüm yüzler göründü

Tüm saatler
Paris’teki zaman, Berlin’deki zaman, Saint Petersburg’taki zaman ve tüm istayonlardaki zamanda

Ve Ufa’da, kan, topçunun yüzünü lekeledi

Ve Grodno’daki aptalca coşkulu arama

Ve trenin sürekli telaşı
Her sabah saatlerimizi ayarladık

Tren ilerledi ve güneş geri çekildi
Yapacak bir şey yok, çalan çanları duyuyorum
Notre-Dame’ın yüce çanı

Bartholomew’in çaldığı Louvre’un tiz çanını

Ölü Bruge-la-Morte’daki çanların paslanmış gümbürtüsü
New York’ta kütüphanenin elektrik halkaları çalıyor

Venice’in kırsal bölgesi
Ve Moskova’nın çanları, benim için saatlerimi sayan Kızıl Kapı’daki saat
Ve anılarım

Tren, dönen levhaların üzerinde duruyor
Tren yuvarlanıyor

Gırtlaksı bir gramofon, çingene marşı

Ve dünya, Prag’daki Yahuhi muhitinin saati misali çılgına dönmüşcesine geriye dönüyor.

Rüzgarların gülünü sök

Burada zincirsiz fırtınalar uğulduyor

Trenler çarpışık hatlar üzerinde telaş ediyor

Şeytani tenis topları

Hiç buluşmayan trenler de var

Bazıları ise yolda kendilerini kaybediyor

İstasyon şefleri satranç oynuyor

Tavla

Bilardo

Bilardo topları

Hikayeler

Çelik çerçeveli hat yeni bir geometri

Syracuse

Arşimet

Ve boğazını yaran askerler

Ve kadırgalar

Ve tekneler

Ve icat ettiği gevkalade makineler

Ve onca katliamlar

Antik tarih

Modern tarih

Kasırgalar

Deniz kazaları

Hatta Titanic, bir dergide okumuştum

Görsel çağırışımlar o kadar rakamsal ki, yetişmem mümkün değil

Hala kötü bir şair olduğum için

Ve bu gezegen beni bunalttığı için

Ve tren kazalarına karşı kendimi korumaya almayı ihmal ettiğim için

Üstelik bu kadar yolu sonuna kadar nasıl gideceğimi bilemediğim için

Üzgünüm de

 

Üzgünüm

Bu kadar yolu sonuna kadar nasıl gideceğimi bilmiyorum

Dostum Chagall gibi bir dizi çılgınca resimler çizebilirdim

Ama yoldakyen not almadım hiç

“Cahilliğim, affet beni

“Şiirin eski oyununu artık bilmediğim için beni affet”

Guillaume Appollinaire’in dediği gibi

Savaş hakkında her şey okunabilir

Kuropaatkin Anıları’nda

Veya Japon günlüklerinde, vahşice gösterildikleri üzere

Hangi son için belgelemeliyim kendimi?

Kendimi terk ediyorum

Anı patlamalarına…

 

Irkutsk’tan beri yolculuk epeyce yavaşladı

Oldukça da uzadı

Baykal gölünü çevreleyecek ilk trendeyiz

Treni bayraklarla ve Çin fenerleriyle süsledik

Ve istasyonu Çar marşının hüzünlü kasılmalarına terk ettik

Ressam olsaydım eğer, bir sürü kırmızı, bir sürü sarı dökerdim yolculuğun sonunda

Çünkü hepimizin biraz çılgın olduğumuza inanıyorum

Ve bu yolculukta yoldaşlarımın öfkeli yüzlerinin muhteşem bir ateşle kanlandığına

Moğolistan’a yaklaştığımızda

Ateş gibi kükreyen.

Tren hızını düşürdü

Ve sürekli gıcırdayan tekerleklerin

Çılgın aksanlarına ve hıçkırmalarına tanık oldum

Sonsuz bir ayinin.

 

Gördüm.

Doğu’dan döndüğümüzde fantomlar gibi önümüzden geçen sessiz trenler kara trenler gördüm

Ve gözüm, arabafarı gibi, hala bu trenlerin peşinden koşar

Talga’da 100’000 yaralı acı çekiyordu bakımsızlıktan

Krasnoyarsk’taki hastanelere gittim

Ve Kholik’te uzun bir konvoy dolusu askerlerin çılgına döndüğünü gördük

Lazaretlerde açılmış derin yarıkların kemiklere kadar kanadığını gördüm

Kesilmiş kollar etrafta dans ediyor veya boğuk havanın içinde uçuyordu

Ateş tüm yüzlerde tüm kalplerdeydi

Geri zekalı parmaklar tüm pencere camlarına tıklıyordu

Ve korkunun gücüyle dik bakışlar çıbanlar gibi patlıyordu

Tüm istasyonlarda tüm vagonlar yandı

Ve gördüm

Ateş içinde ve daha sonra umutsuzca uçmaya başlayan karga sürülü manzaraların izini süren tam buharlı 60 makinenin kaçtığını gördüm

Gözden kayboldular

Arthur limanına doğru.

 

Çita’da bir kaç gün dinlendik

Hatlar kapandığı için 5 gün boyunca durduk

Zamanı biricik kızını bana vermek isteyen Bay Yankeliviç ile geçirdik
Ardından tren kalktı.

Şimdi piyanonun başında oturan bendim ve dişim ağrıyordu

Dilersem hala babanın dahilisini ve akşamları yatağıma gelen kızının gözlerini anımsayabilirim
Mussogorsky

Ve Hugo Wolf’un lieder (parçalarını)

Ve Gobi çölünü

Ve Khailar’daki beyaz develi kafile

Eminim 500km’den daha uzun bir yol boyunca sarhoştum

Yine de piyanodaydım ve bu görebildiğim tek şeydi

Yolculuğa çıktığında, gözlerini kapatmalısın

Uyu

Uyumayı o kadar çok isterdim ki

Ülkelerin hepsini gözüm kapalıyken kokularından tanıyorum

Ve tüm trenleri guruldamalarından tanıyorum

Avrupa trenlerinin dört darbesi var, buna karşılık Asya’dakiler beş veya yedi darbeli

Diğerleri daha hafifçe hareket ediyor ve ninni gibiler

Ve bir de tekerleklerinin monoton seslerinin bana Maeterlinck’in ağır düzyazısını andıran

Tekerleklerin tüm kaotik metinlerini deşifre ettim ve benzeşmeyen öğeleri hiddetli bir güzellikte birleştirdim

Hakim olduğum

Ve beni zorlayan.

 

Quiqihar ve Harbin

Daha ileriye gitmeyeceğim

Bu son durak değil

Kızıl Haç ofisini ateşe verdikleri için Harbin’de indim.

 

Ah Paris

Caddelerinin çapraz maşalı zengin coşkulu kalbi ve çömelip ısıttığın eski evlerin
Atalar misali
Ve afişler asılmış buraya, kırmızı ve yeşil, benim kısa sarı geçmişim gibi çok renkli

Sarı, yurt dışında satılan Fransız romanlarının gururlu rengi.

Büyük kentlerde hareket eden otobüslerin içinde sıkışmayı seviyorum

Saint-Germain-Montmartre hattındakilerde Hill’in hücumuna uğruyorum
Motorlar altın boğalar gibi kükrüyor
Durgun şafak, Sacre Cœur’u sıyırıyor
Ah Paris

Merkez gar, arzunun durağı, kargaşanın kavşağı
Sadece renkli tüccarların kapısında biraz ışık yanıyor
“International Company of Sleeping Cars and Europeans Express Trains” broşür gönderdi bana
Dünyanın en güzel kilisesi

Korkuluk gibi etrafımı saran arkadaşlarım var

Eğer gidersem, dönmem diye korkuyorlar

Karşılaştığım tüm kadınlar, ufuktaki kule

Şefkat dolu jestlerle ve yağmurun altındaki hüzünlü trafik ışıkları
Bella, Agnes, Catherine, ve İtalya’daki oğlumun annesi

Ve diğeri, Amerika’daki aşkımın annesi

Siren çığlıkları, ruhumu parçalayan

Orada, Mançurya’da hala çalışıyormuşcasına çarpan bir yürek
İsterdim ki

Yolculuğa hiç çıkmamış olmayı isterdim

Bu akşam büyük bir aşkın işkencesini çekiyorum

Ve kendime rağmen Fransız küçük Jehanne’ı düşünüyorum.

Hüzünlü bir akşamda yazmıştım bu şiiri onun şerefine.
Jeanne
Küçük fahişe
Üzgünüm, üzgünüm
Lapin Agile’e gideceğim kayıp ruhumu tekrar hatırlamak için
Ve bir kaç kadeh içeceğim

Sonrasında da yalnız geri döneceğim

Paris

 

Benzersiz kulenin, müthiş asma tahtaların ve tekerleğin şehri.
Paris, 1913

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s