LOUIS MASSIGNON (1883-1962)

Bu makale Ahmed Yüksel Özemre hocamızın kişisel sitesinden alınmıştır.
bkz; http://www.ozemre.com/louis-massignon-1883-1962

28. 02. 2005
Ahmed Yüksel ÖZEMRE

Azîz dost Memduh Cumhur’a

muhabbetle ithâf olunmuştur


Hayatı

Papa XII. Pius’un (1876-1958), hakkında: “Katolik bir müslümandır” hükmünü vermiş olduğu Ferdinand Jules Louis Massignon 25 Temmuz 1883’de Fransa’da Nogent-sur-Marne’da doğmuş, Paris’de Louis-le-Grand Lisesi’ni bitirdikten sonra üniversiteden 1904’de târih diploması ve 1906’da da edebî ve konuşulan Arapça diplomasını almıştır. 1906 yılında Gaston Maspéro’nun[1] yönetimindeki Kāhire Şarkî Arkeoloji Fransız Enstitüsü‘ne atanmıştır.
Massignon, 1906-1907’de Mısır’da kendisinden 6 yaş büyük, lûtî, fakat daha sonra İslâmiyet’i kabûl edip ihtidâ eden, ama intihâr ederek hayatına son veren ispanyol Luis de Cuadra’ya karşı duyduğu şiddetli ihtiras ve bunun neticesinde yaşadığı sefih hayatı, 1908’deki köklü tövbesinden sonra, “Cehennem mevsimim” diye nitelendirecektir.
Mezopotomya’da bir araştırma heyeti ile bulunuyorken Osmanlı makāmları tarafından casusluk töhmetiyle tevkif edilen Massignon’un, 1908’de 2 Mayıs’ı 3 Mayıs’a bağlayan gece Dicle nehri üzerinden kendisini Bağdat’a götüren vapurda bıçakla giriştiği intihâr teşebbüsünün başarısız kalmasının hemen akabinde yaşadığı mânevî bir hâl onu, birdenbire, hem bu sefih hayatından koparmış ve hem de o zamana kadar şüphe ile bakıp ilgilenmediği dine yöneltmiştir[2]. Bu olayın mâhiyetini hiçbir zaman açıklamamış olmasına rağmen bundan sonra gelişen mânevî tekâmülünün tümünü hep bu olaya bağlamıştır.

Ertesi günü ağır bir sıtma nöbeti geçiren Massignon, kefil ve bedel olarak kendisini casusluk töhmetinden kurtaran Alûsî ailesinin yanında Bağdat’ta bir müddet kalmıştır. Hayat ile ölüm arasında iken Alûsîler’in, başucunda, Yâ Sîn sûresini okuduklarını işitmiş; hayatından ümid kesilmiş olmasına rağmen hızla iyileşerek 8 Mayıs günü de hayata geri dönmüştür. Bu târihten sonra Massignon müslümanlara karşı sonsuz bir borç ve muhabbet duymaya ve kendisini de yalnızca müslümanların değil bütün mazlumların kefili ve bedeli olarak idrâk etmeye başlamıştır.

Bu olağanüstü olaylardan sonra Fransisken Tarîkatı’nın[3] sivil (ya da lâik) papazlar zümresine iltihâk eden Massignon’da bir taraftan Hallâc-ı Mansûr’a, diğer taraftan da Hz Muhammed’in kızı Fâtımatü-z Zehrâ’ya ve Selmân-ı Fârisî’ye karşı dayanılmaz bir ilgi ve muhabbet uyanmıştır. Bu zâtlar hakkında bilgi toplamak üzere İstanbul ve Kāhire kütüphânelerinde araştırmalar yaptıktan sonra 1909 yılında Kāhire’de El Ezher‘e felsefe öğrencisi olarak kaydolan Massignon 1912-1913 de Kāhire’de yeni Fuad Üniversitesi’nde misâfir profesör sıfatıyla, arapça olarak, “İslâm’da Felsefî Doktrinler” hakkında 40 ders vermiştir.
1914’de yeğenlerinden biriyle, Marcelle Dansaert ile evlendikten sonra Fransa’nın Şark Ordusu’nda önce Gelibolu savaşında ve daha sonra da 1917-1919 arasında fransızlar ile ingilizlerin ortak Sykes-Picot misyonunda meşhur ingiliz casusu Lawrence’ın faaliyetlerini yakından izlemekle de görevli istihbârat subayı olarak çalışmış; ve 9 Aralık 1919’da düşen Kudüs’e Lawrence ile birlikte girmiştir. 1928 yılına kadar Fransız İstihbârat Servisiiçin kaleme aldığı raporlar arap milîyetçiliği, arap dili ve Sûriye’deki Fransız Mandası’nın sorumlularının hatâları hakkındaki isâbetli tesbitlerini dile getirmektedir.
Birinci Dünyâ Harbi bittikten sonra Revue du Monde Musulman (Müslüman Dünyâsı Dergisi) direktörlüğünü yapan Massignon, bu harb sırasında Louvain’de alman ordusunun 26 Ağustos 1914’de çıkardığı bir yangın sonucu müsveddeleri yanmış olan “La passion d’Al-Hosayn ibn-Mansour al-Hallaj, martyr mystique de l’Islam exécuté à Bagdad le 26 mars 922” (26 Mart 922’de Bağdat’ta İnfâz Edilen İslâm’ın Mistik Şehidi Hüseyin İbn Mansûr Hallac’ın Azabı) başlıklı âbidevî doktora tezini[4] yeni baştan yazarak 1922 yılında Sorbonne Üniversitesi’nde doktora imtihanını başarmıştır. Bu tezinde İslâm Mistisizmi’nin özgünlüğünü savunmuş; fakat bunun Hıristiyan Mistisizmi ile olması mümkün temas noktalarına da değinmiştir.
1919-1924 arasında Collège de France‘da[5] Le Châtelier’nin profesör vekili olarak olarak çalıştıktan sonra 1926 yılında, aynı yerde, kürsü profesörü olarak atandığı İslâm Sosyolojisi Kürsü’nde 1954 yılında emekli oluncaya kadar ders vermiştir. İslâmî Araştırmalar Dergisi‘ni kuran Massignon 1933 yılında Sorbonne Üniversitesi‘ne bağlı École Pratique des Hautes Études‘e (Yüksek Araştırmalar Amelî Okulu’na) bölüm başkanı atanmış ve aynı yıl Kāhire Arap Akademisi‘ne üye seçilmiştir.
İslâm dinine, kültürüne ve ahlâkına büyük bir hayranlık duyan Massignon 1934 yılında mısırlı bir hıristiyan olan Mary Kahîl[6] ile birlikte Dimyat/Mısır’da Bedeliyye[7] adını verdiği, duaya ve müslümanlara ferâgat-i nefs ve bir kardeşlik bağı ile yaklaşmaya dayanan, hıristiyanlara mahsus bir hayır cemiyeti kurmuştur. Bedeliyye’de hıristiyanlar, özellikle, Cuma Namazı’na denk düşen bir eş-zamanlıkla İslâm-Hıristiyan kardeşliği için dua etmekteydiler.
Bu hayır cemiyetinin kurucusu hâline gelebilmesi için, Massignon’un, “Müslümanlardan nefret ediyor” diye 1913’de evlenmekten vaz geçmiş olduğu Mary Kahîl’in üzerinde 1934 yılına kadar fevkalâde hayrlı bir tesir icrâ etmiş olduğu âşikârdır. Gene Mary Kahîl ile birlikte 1940 yılında Kāhire’de, ömrünün sonuna kadar sıkısıkıya sarılacağı yönlendirici bir fikir olarak “İbrâhimî misâfirperverlik” adına, Hıristiyanlık ile İslâm arasında bir karşılaşma ve diyalog zemini oluşturmak üzere Dārü-s Selām Kültür Enstitüsü‘nü kurmuştur.
Türkiye’de Tarsus’da ve Efes’de, kezâ Fransa’nın Brötanya vilâyetinde Côtes d’Armor’daki Vieux Marché’de halk tarafından “Yedi Uyuyanlar”a izâfe edilen mağaralar bulunmaktadır. Massignon Kur’ân’da XVIII. sûre olan Kehf Sûresi’nde sözü edilen “Mağara Arkadaşları”nın (Ashâb-ı Kehf‘in) başından geçmiş olanlarla bu mağaralar arasında kurulan ilişkinin İslâm-Hıristiyan yakınlaşmasına sebeb olabileceğine inanmış; ve, Efes’in aynı zamanda Meryem Ana, Mecdelli Meryem ve Havârî Yahyâ dolayısıyla gerek hıristiyanlar gerekse müslümanlar için bir ziyâretgâh olmasının avantajını kullanarak, Efes’deki ve Brötanya’daki mağaralara her yıl toplu ziyâretler yapılmasını organize etmiştir. Özellikle de Brötanya’daki “Yedi Uyuyanlar” mağarasına her yıl Temmuz’da yapılan toplu ziyârete mutlakā katılmıştır.

  1. Vatikan Konsili’nde Musevîlik ile ilgili bir karar metninin hıristiyanlık-dışı diğer dinlere ve özellikle İslâm’a da açık olması husûsunda, Konsil üyesi olmamasına rağmen, Papa VI. Paulus ile Konsil’in üyesi papazları tahrik ve iknâ eden Massignon olmuştur. “Nostra Aetate Deklârasyonu” denilen bu metin, Katolik Kilisesi’nin müslümanlar hakkında olumlu beyânda bulunan ilk resmî belgesidir.

Massignon’un Mısır’da sıkı dostluk kurduğu şahıslar arasında: 1945-1947 döneminde El Ezher’in rektörü olan Şeyh Mustafa Abdürrâzîk; ve bu zâtla taban tabana zıd bir tutum içinde bulunan, müfrit modernizm yanlısı, 1950-1952 arasında Mısır Millî Eğitim Bakanı görevinde bulunmuş olan Tâhâ Hüseyin (1889-1973); ve kendi sâdık öğrencisi olan, II. Vatikan Konsili’nin müslümanlara bakışını değiştiren metnin Konsil içindeki gayretleriyle zeminini pekiştiren Peder Georges Chehata Anawati (1904-1994) önemli yer tutmaktadırlar.
1947 yılında İran Araştırmaları Enstitüsü‘ne ve Millî Müzeler Komisyonu‘na seçilen Massignon 1952 yılında da dâvetli Profesör olarak A.B.D. ve Canada’da dersler vermiş, 1954’de de yaş haddinden dolayı Collège de France’dan emekliye ayrılmıştır. 75 yaşında siyâsî faaliyetleri yüzünden bir de tutuklanmış olan Louis Massignon, 79 yaşında iken 31 Ekim 1962 de Paris’de vefât etmiştir.
Massignon, bütün ömrü boyunca, bir düşünce ekolü kurmasına ya da görüşlerinin herkes tarafından kabûl edilmesine engel olan pekçok eksantrik fikir ileri sürmüştür. Ama onun İslâm için duyduğu köklü ilgi ve muhabbet dolayısıyla açtığı cihâd ilmî eserleri sâyesinde konunun uzmanları ve bütün ömrü boyunca sürdürdüğü siyâsî faaliyet sâyesinde de fransız aydınları nezdinde muazzam bir tesir icrâ etmiştir. II. Vatikan Konsili’nde Kilise’nin İslâm’a bakış açısını değiştirmesi hâriç olmak üzere, Massignon’un yazıları olsun diğer siyâsî faaliyetleri olsun ona pratikte zaferler kazandırmış değildir; ama Müslümanlar ile Hıristiyanlar arasında muhabbet ve karşılıklı saygıya dayanan ortak bir yakınlaşma zemini bulmak için 50 sene süresince sergilemiş olduğu o muhteşem kararlılığın ve fîsebîlillāh cihâdın Batı’da da Doğu’da da pekçok aydının din ile olan ilişkilerinin yeniden şekillenmesine yol açmış olduğu da reddedilmesi mümkün olmayan bir vâkıadır.

Massignon’un İç Âlemi ve

Bunun Davranışına Yansıması

25 yaşına kadar dinle hiç ilgisi olmamış, hattâ uzun süre sefih ve agnostik bir hayat sürmüş olan Massignon’un, 2-3 Mayıs 1908 gecesi, hiç beklemediği bir anda vuku bulan: 1) hayatını bir anda alt-üst etmiş, 2) kendisinin Fransisken Tarîkatı’nın bir mensûbu olarak dine dönmesine sebeb olmuş; ama 3) mânevî susuzluktan yanan gönlünü bir türlü tatmîn etmeyen Hıristiyanlığın yansımalarını, büyük bir cezbe ile, Hz İsâ’nın kader bakımından bir benzeri ve tecellîsi olarak telâkkıy ettiği Hallâc-ı Mansûr’da, Hz Meryem’in bir başka tecellîsi olarak telâkkıy ettiği Hz Fâtımatü-z Zehrâ’da[8] ve hıristiyan iken müslüman olup da Hz Muhammed’in “Benim Ehl-i Beytim’dendir” diye ta’zîz ettiği Selmân-ı Fârisî’de aramaya sevkeden, kendisine yaşatılmış olan o muazzam mânevî tecrübe acabâ neydi?
Massignon bütün mânevî tekâmülünü, yaşadığı bu rahmânî tecrübeye bağlamış ve bunu her fırsatta açıkça ifâde etmiştir. Dostlarından Paul Claudel’in[9] bu tecrübenin ayrıntılı hikâyesini yayınlaması için kendisine yaptığı baskılara rağmen Massignon, bu “lafza sığmaz” tecrübenin mâhiyetinden bahsetmeye aslā yanaşmamış, yalnızca kendisini bir “Yabancı”nın ziyâret ettiğini beyân etmiştir. Bunu hâtıralarında, başarısız intihâr teşebbüsünü imâ ederek: “bıçak darbesi beni es geçip de Sana dokunduğu an” diye dile getirmektedir. Jean Moncelon’a göre[10] Massignon’un o muazzam mânevî tecrübedeki sırrı, gene kendi ifâdesine göre: “Sonunda her şeyi yakıp yok eden o semâvî ateşti” (Massignon acabâ “Her şeyi kendine gark ederek tevhîd eden Nûr” mu demek istemişti?)
Massignon bu rahmânî tecrübeden sonra:

  1. Sefih hayatına tövbe ederek mânevîyata yönelmiş;
  2. Evlenmiş;
  3. İbrâhim Birâder adını seçerek Fransisken Tarîkatı’na girmiş[11];
  4. Hıristiyanlığı red ve terk etmiş olmasa bile İslâm’ı vahiy dini, Hz Muhammed’i de Allāh’ın elçisi olarak tanımış;
  5. Hallac-ı Mansûr, Hz Fâtımatü-z Zehrâ ve Selmân-ı Fârisî’ye insanı hayrete düşüren bir hayranlık beslemiş ve haklarında pekçok bilgi bulunan bu zevât aracılığıyla haklarında pek az bilgi bulunan Hz İsâ’yı, Hazret-i Meryem’i ve Havârîleri daha iyi anlamaya çalışmış;
  6. Yakaladığı ipuçlarıyla Hıristiyanlık ile İslâm’ın söylemlerinde farklı ama temelde bir olduğuna inanmış;
  7. Batılı müsteşriklerin müslüman topluluklarına vermiş oldukları zararları tesbit ve teslim etmiş; bunları açık açık ifâde ve ilân ederek cihâd etmekden çekinmemiş;
  8. Hz İbrâhim’in koruması altında her iki dinin mensûblarının biribirlerini birâderâne bir muhabbetle anlamaları gerektiğine inanmış;
  9. Daha da ileri giderek böyle bir diyaloğun tesisi için kendisini kefil ve bedel olarak idrâk etmiş;
  10. Duaya ve müslümanlara ferâgat-i nefs ve bir kardeşlik bağı ile yaklaşmaya dayanan bir hayır cemiyeti olan Bedeliyye‘yi kurmuş;
  11. Müslümanlar ile hıristiyanların biribirlerini muhabbet ve tahammülle anlamaları için dergiler çıkartmış, kitaplar yazmış, konferanslar vermiş, merkezler ve enstitüler kurmuş, öğrenciler yetiştirmiş;
  12. İslâm mistisizminin batılı müsteşriklerin göstermek istedikleri gibi şuradan buradan toplama senkretist bir mistisizm değil özgün bir mistisizm olduğunu savunmuş;
  13. Müslümanlarla hıristiyanların biribirlerini anlamalarının yolunun fıkhî tartışmalarla değil her iki dinin mistik yanlarındaki ortak noktalar aracılığıyla olabileceğini savunmuş; bunun için: 1) müslümanları ve hıristiyanları ortak oruç tutmaya, 2) her iki din mensûblarının yakınlaşmalarını sağlamak üzere kutsal sayılan yerlere ortak ziyâretler yapmaya teşvik etmiş, ve 3) bu hareketlerde daima başı çekmiş;
  14. Kilise’nin müslümanlara karşı nefrete dayanan geleneksel tavrını II. Vatikan Konsili’nde terketmesini sağlayan zemini hazırlamış; Konsil üyesi olan talebesi Peder Georges Chehata Anawati de bu zeminin Konsil kararı olarak kayda geçirilmesinde etkili olmuştur.

1908’den 1962’deki vefâtına kadar Massignon hayâtının gâyesi olarak addettiği bu tavırlarını: 1) bir cihâd idrâkiyle 2) cezbeyle, 3) ısrarla ve 4) muhabbetle sürdürmüştür.
Massignon gençliğinde işlemiş olduğu günâhların ağırlığını hayatı boyunca keskin bir idrâk ile yaşamış ve bundan dolayı da mânevî ızdırab ve çile dolu bir ömür sürmüştür. Onun vicdânı, ancak, bütün günâhkârlarabedel olan bir “adak” olarak kendisini Allāh’a sunması ve bu adağın gerektirdiği ahlâkî vecîbeleri gerçekleştirmesiyle nısbî bir huzura kavuşmuştur. Massignon’un her gün yapmakta olduğu bir duayı kendisine defalarca hatırlatmış olduğunu Vincent-Mansour Monteil’den[12] öğreniyoruz: “ Allāh’ım! Benim gaddarca öldürülmemi ve hem de bunun bugün vuku bulmasını lûtfet!
Massignon, hıristiyan dünyâsında K. Huysmans (1848-1907) gibi büyüye ve cinlere düşkün bir romancı, papazlıktan tard edilmiş Boullan gibi bir satanist, Anne-Catherine Emmerich (1774-1824) gibi ellerinde ve ayaklarında, (Hz İsâ’nın haca gerilmesi sonucu haca çivilenen el ve ayaklarındakiler gibi fakat kendiliğinden oluşan) yaralar (stigmat‘lar) açılan bir râhibe, kezâ aynı stigmatlara dûçar olmuş olan Marie des Vallées (1590-1656), Şeyh Mustafa Abdürrâzîk gibi ortodoks bir müslüman, Tâhâ Hüseyin gibi islâma bakış açısı iyice çarpık müfrit bir modernist gibi daha çok marjinal şahıslara büyük merak duymuştur. Boullan’ın Huysmans üzerindeki kötü etkisinin eninde sonunda Huysmans’ı dine döndürmüş olduğu gibi arkadaşı Luis de Cuadra’nın kendisi üzerindeki kötü etkisinin de kendisinin dine yönelmesine vesile teşkil etmesi arasında paralellik kurmuştur. Râhibe Anne-Catherine Emmerich ile Râhibe Mary des Vallée’de de onu cezbeden, bu kadıların da günâhkârlarabedel ve adak olarak kendilerini Allāh’a adamış olmalarıdır.
2-3 Mayıs 1908 gecesi vâkı’ olan mânevî hâlin, Massignon’da, ömrü boyu sürecek olan bir cezbe hâli tesis etmiş, ve kendisinin de bu cezbeyi tek başına hazmetmekten âciz kalmış olduğu görülmektedir. Massignon bu târihten sonra hep arayış içinde olmuş fakat Kader onun bu cezbesini kendisine hazmettirip de onu temkin ve sükûna sevkedecek bir Kâmil Mürşid’i karşısına çıkarmamıştır. İlim adamı olarak verdiği eserlerindeki isâbetlilik ve ağırbaşlılık ile şahsî ve kamuya açık davranışlarındaki coşkunluk ve “uçlar”da dolaşması arasındaki tezad: 1) duyduğu suçluluğun telâfisi için kendisini günâhkârlara kefil ve bedel olarak idrâk etmesi ile 2) cezbesinin biribirlerini kovalamasının eseri olarak yorumlanabilir.
Yukarıda da işâret edilmiş olduğu vechile Massignon Hallâc’da Hz İsâ’nın ve Hz Fâtımatü-z Zehrâ’da da Hz Meryem’in alter-ego‘larını[13] müşâhede ettiği için, farklı bir dinin insanları olmalarına rağmen, onlara âşık olmuştur. Pekiyi ama Massignon, Hallâc-Fâtıma-Selmân üçlüsünde, Selmân-ı Fârısî’yi acabâ kimin alter-ego‘su olarak teşhis etmişti de ona bu kadar engin bir muhabbet beslemekteydi?
Massignon bu konuda sessiz kalmakta ise de Selmân’ın hıristiyan iken ihtidâ etmiş, Hz Muhammed’in vefâtından sonra Hz Ali’ye beyât etmiş sâdık bir dost olması olgularıyla Massignon’un, hıristiyan olmasına ve açıkça müslüman olduğunu hiçbir yazısında belirtmemiş olmasına rağmen İslâm’ı vahiy dini Hz Muhammed’i de peygamber olarak kabûl etmesi karşısında pekālâ ihtidâ etmiş sayılacağı; ayrıca buna rağmen hıristiyan vasfını da aslâ reddetmeyip ona da sâdık kalması olguları arasındaki paralellikten hareketle kendisini Selmân ile özleştirmekte olduğunu, yâni Selmân’ı, kendisinin alter-ego‘su olarak teşhis etmekte olduğunu söyleyebiliriz.
Massignon’un Hıristiyanlık ile İslâm’ı mukāyese ederken çok isâbetli bir değerlendirmesine de işâret etmeden geçmek istemiyoruz: “Eğer Hıristiyanlık, temelde, Kitâb-ı Mukaddes’i kabûl etmeden önce Mesih’in kabûlü ve örnek alınıp taklîd edilmesi ise, buna karşılık İslâm, Peygamber’in örnek alınıp taklîd edilmesinden önce Kur’ân’ın kabûlüdür“.
Massignon’un İstanbul’a geldiğinde mutlakā ziyâret ettiği şahıslardan biri Üsküdar Mevlevîhânesi‘nin son postnişîni olan Ahmed Remzi Akyürek Dede (1872-1944) idi. Dede’nin irfânına âşık olan Mas­signon, Dede’ye müslümanlığını ilân etmek istediğini ifâde ettiğinde Dede’nin, kendisine: “Bâtınen, sen zâten müslümansın. Zâhiren, bu papaz cüppesini taşırsan İslâm’a daha çok hizmet edersin” demiş olduğu rivâyet edilirdi. Neyzen Niyâzi Sayın da Memduh Cumhur da, Massignon’un “müslüman olduğunu” lisânen beyân etmiş olduğunu Abdülbâkıy Gölpınarlı’nın şahâdetine dayanarak rivâyet etmektedirler.

Eserleri ve Uslûbu

Massignon’un eserlerinin bibliyografyası Youakîm Moubârac tarafından yapılmıştır[14]. Bu bibliyografya 200 kitap ve makāle ile yaklaşık 100 kadar lâyiha, 100 kadar tebliğ ve ders notu, 150 kadar konferans metni veKāhire Arap Akademisi‘nde arapça olarak verilmiş 50 kadar da nutukdan oluşmaktadır. En meşhur kitapları şunlardır:

  1. La Passion de Hallâj, Martyr Mystique de l’Islam (İslâm’ın Sûfî Şehidi Hallac’ın Izdırâbı), yeni basım, 4 cild, Gallimard, Paris 1990.
  2. Essai sur les Origines du Lexique Technique de la Mystique Musulmane (İslâm Tasavvufunun Teknik Sözlüğünün Kökenleri Hakkında Deneme), yeni basım, CERF, Paris 1999.
  3. Les Trois Prières d’Abraham (Hz İbrâhim’in Üç Duası), yeni basım, CERF, Paris 1997.
  4. Akhbar al-Halladj (Hallac’dan Haberler), 4. baskı, Vrin, Paris 1975.
  5. Hoceїn Mansûr Hallâj: Diwan (Hüseyin Mansûr Hallac: Dîvan), Cahier du Sud, Paris 1955; yeni basım, Seuil, Paris 1992.
  6. Parole Donnée, précédée d’Entretiens avec Vincent-Mansour Monteil (Vincent-Mansour Monteil ile Sohbetler’in Takaddüm Ettiği, Verilmiş Söz), yeni basım, Seuil, Paris 1983.
  7. Opera Minora (Küçük Eserler), 3 cild, 2193 sayfa, Dar Al-Maaref, Beyrut 1963.

Massignon’un ilmî yazılarındaki uslûbu oldukça ağırdır. Kurduğu cümleler genellikle satırlar boyu sürer. Cümlelerinin ortalama uzunluğu 7-8 satır olup 16-20 satırdan oluşan cümleleri de az değildir. Sözlüklerde bulunması mümkün olmayan kelimeler kullanır. Çoğu kere, okuyucu tarafından bilindiğini varsayarak, bunların tanımlarını da vermez. Bu uslûb, Masignon’un: hâtıraları, nutukları ve mektupları söz konusu olduğunda (cezbesinin de katkısıyla) barok, romantik, istiâre (metafor) yönü ağır basan ve özellikle de muğlâk bir havaya bürünür; o kadar ki çok iyi fransızca bilenler dahi bâzı pasajları, ancak, tekrar tekrar okuyup gramer yönünden tahlîlini yaptıktan sonra ne demek istediğini karîneyle istidlâl edebilirler. Bu uslûba sıradan bir örnek vermek üzere Massignon’un 8 Temmuz 1958’de Henry Corbin’e yazmış olduğu bir mektuptan iki paragrafı buraya aktarıyoruz:

Şu fânî dünyâdaki mânevî karşılaşmamızdan, azîz dostum, yalnızca iki husûsu hatırlamanızı arzu ederdim: [bunlardan ilki] akbabanın, Prometeus’un karaciğerindeki gagası[15] gibi tahammül etmek zorunda kaldığımız Kutsalların Kutsalı’nın Sübhâniyeti karşısında bizi kurtaracak olan tek şeyin ibâdetimizin fiilini takdîr etmekden vaz geçerek, kendimizden istihsâl etmemiz gereken olağanüstü bir zayıflıkla secdeye vararak izhâr edeceğimiz fart-ı tevâzu olduğudur.

Ve kezâ, O’na kulluk etmesini bilmeyenlerin sefilliği karşısında, bunların sürûr içinde olmaları için gerçekYaratıcı Muhayyele[16], sharh al-sadr[17] anlamında kalbimizi söküp atmamız gerektiğidir; çünkü Tanrı[18] onları sebep kılarak bizleri, O’nunla ve O’nun gibi, onlar için ölmemiz için yaratmıştır; çünkü ete-kemiğe bürünme işte budur ve bu olmasaydı Cenâb-ı Hakk’ın Tecellîsi onlara lûtfedilmiş olmayacaktı; kezâ gurbetin[19] ekmeğinin acı lezzeti de, mızrak darbesinin[20] Şarab’ının[21] dehşet veren lezzeti de; o Şarap ki Cehennem’in dibinden, yokluğun dibinden ama onun maddeye bürünmesinden yâni ortadan kaybolmasından, yalnızca cehâlet kavramından yâni “nakira”dan[22] değil ama bütün idrâkin yok olmasından, yâni cehâletin “ma’ri-fa”sından çekilip çıkarılmıştır[23].
Massignon ilmî yazılarında çok dikkatli bir kararlılık sergilemiş ise de dostlarıyla vakı’ tartışmalarında onları şaşırtacak biçimde zıt uçlar arasında salınıp durabilmiştir.
Massignon’un 1929 yılında Sühreverdî-i Maktûl’ün (1155-1191) İşrâkî Hikmeti üzerine dikkatini çekip de daha sonra İran Tasavvuf anlayışı üzerinde pekçok eser vermesine sebeb olduğu, “şâkirtten de öte” bir dost olarak olarak kabûl ettiği, École Pratique des Hautes Études‘deki halefi ve hattâ (aşağıda değineceğimiz gibi) mânevî vasiyetnâmesinin icrâsına memur etmiş olduğu Henry Corbin (1903-1978) bu konuda şunları söylemektedir:

Öyle günler oldu ki Massignon’un şahsında bir şiîden daha müfrit bir şiî yanlısı buldum, ve bundan dolayı da kendisine çok şey borçluyum (…). Ama başka günlerde, temel metinlerinin kendisine zâten yabancı olduğu Şiîliği ve şiîleri insafsızca takbîh ettiğine de şâhid oldum. İmâmet şartının olmazsa olmaz şartınınkan bağı olmadığını, İmâm’ların aralarındaki dünyevî aile bağının onların Cenâb-ı Hakk’ın Zâtı’nda gizli olan ezelî bağlarının sûretinden başka bir şey olmadığını savunduğumda da o “benim” bu müfrit Şiîliğime hayret ederdi.

Benzer şekilde, Massignon’un geç dönem tasavvufa karşı ilgisizliği ve özellikle de Muhyiddin İbn Arabî hakkında hiçbir incelemeye dayanmayan peşin hükümleri de Henry Corbin için bir başka hayret kaynağı olmuş[24]; ve, ona bu ve başka vesiyleler dolayısıyla: “Massignon’un ilmî eserlerinde insanı hayretlere gark eden beyânlar, tasvîb edilmesi mümkün olmayan tezler ve hattâ tarafgirlikleri insanı neredeyse infiale sürükleyen hükümler vardır” dedirtmiştir[25]. Henry Corbin, tevâtüren dahi olsa, Massignon’un bir konunun kaynakları üzerinde “tıpkı bir helikopter gibi” şöyle bir uçtuktan sonra elyazmalarının birinin üzerine “inerek” bunu kısa bir sürede inceleyip “başka yerlere gitmek üzere yeniden uçmaya başlaması“ndaki hercâiliği de tenkid etmiştir.


Massignon’un Siyâsî Faaliyeti

Massignon’un Fransa’nın araplara karşı politikasında çoğu kez gizli kalmış olan önemli bir rol oynamıştır. Yukarıda onun 1917-1919 döneminde Sykes-Picot misyonundaki rolünden bahsetmiştik. Massignon bundan sonra bakanlıklar arası pekçok komisyonun fikir ve tesbitlerine sık sık müracaat ettiği bir uzman, ve 1945 yılından îtibâren de Fransa’nın müslüman ülkeler nezdinde fahrî bir kültür elçisi olmuştur. Collège de France’dan emekli olduktan sonra Fransa-Fas ve Fransa-İslâm Uyuşum komitelerinde olsun; Filistin’de Mısır’da, Madagaskar’da, Cezâyir’de ve Fas’da olsun Massignon daima “ezilmişler”in tarafını tutmuş ve fransız kolonilerinin hürriyetlerine ve millî hükümranlık haklarına kavuşmaları için olağanüstü gayret sarfetmiş, cihâd etmiştir. Hasımlarını etkilemek için kullandığı haftalık oruçlar, kutsal yer ziyâretleri, Gandhi’den esinlenerek başlattığı şiddet karşıtı hareketler onları şaşırttığı gibi kendisini destekleyenleri de şaşırtmıştır.

Özellikle Filistin konusunda bu ülkenin bölünmesine, ve “Alman temerküz kampları kaçkınlarını araplar için ölüm makinesi hâline sokan” siyonizme cesâretle ve ısrarla karşı çıkmıştır.


Massignon’un Dostları

Massignon uzun bir ömür boyunca pekçok kalburüstü aydınla dost olmuş ve bunlarla dostluğunu sâdık ve hatırşinas bir biçimde sürdürmüştür. Yukarıda değindiklerimizden başka onun dostları arasında ömrünü Kuzey Afrika Tuaregleri arasında geçirmiş olan râhip Charles de Foucauld; 1931’de Paris’de karşılaşmış olduğu Mahatma Gandhi; K. Huysmans, Paul Claudel, François Mauriac, Jean Cocteau gibi yazarlar; Muhammed İkbâl, Râşid Rızâ, Jacques Maritain, Gabriel Marcel, Henry Corbin, talebesi iranlı Ali Şerîatî gibi filozoflar; Martin Buber, Kardinal J. Daniélou gibi ilâhiyatçılar; Théodore Monod, Vincent-Mansour Monteil, Maxime Rodinson, Serge de Beaureceuil gibi bilim adamları; Giorgio La Pira ve Edmond Michelet gibi siyâsîler vardır.
Türkiye’den de pekçok dost edinmiş olan Massignon’un dostları arasında Üsküdar Mevlevîhânesi’nin son postnişîni Ahmed Remzi Akyürek Dede’yi, Yahyâ Kemal Beyatlı’yı[26] (1884-1958), Abdülbâkıy Gölpınarlı’yı (1900-1982), Fransa’da kendisine Dr Adnan Adıvar’dan sonra Türkçe dersleri vermiş olan Nurettin Topçu’yu (1909-1975) ve de Münevver Ayaşlı’yı[27] (1906-1999) zikredebiliriz.


Massignon’un Vasiyeti

Söz konusu vasîyet Massignon’un Henry Corbin’e yazmış olduğu 17 Eylûl 1959 târihli bir mektubun muhtevâsıdır. Bu mektupta Massignon “şâkirtten de öte” dostuna vefâtından sonra ifâ etmesini arzu ettiği bir misyon yüklemektedir. Bu mektubun ifâdesi hiçbir şüpheye yer olmayacak kadar açıktır: “Aslında, kaderin hükmü gereği[28], benim düşünceme en yakın olan, istidâdı da benimkine en yakın olan sizsiniz; ve ben bu âlemi terkettiğimde, Allāh’ın Hallâc-ı Mansûr, Fâtımatü-z Zehrâ ve onların aracılığıyla Selmân ve Muhammed için bana ilhâm etmiş olduğu kutsal dostluğu savunmak üzere ilk önce size güveniyorum”[29].
Massignon bu mektubunda Hallâc’ın Azabı hakkındaki eserinin 2. baskısını hazırlamak üzere vermiş olduğu sözün gerçekleşmesi için Henry Corbin’in kendisini dualarıyla desteklemesini de taleb etmişti. Ne yazık ki bu konuda Henry Corbin’in duaları değil Massignon’un sağlığı yetersiz kalacaktı. Massignon’un bu âbidevî eserinin 2. baskısı vefâtından 13 yıl sonra 1975’de Louis Gardet[30] (1904-1986) ve Henri Laoust’nun[31] (1905-1983)himmetleriyle 4 cild hâlinde yayınlanabilecekti. Henry Corbin ise üstâdının Hallâc hakkındaki gayretlerine katkıda bulunmak için, “içinde Hallâc’ın eserlerinin, yorumlarıyla birlikte, anahtarı bulunan“, Rûzbehân-ı Baklî’nin (öl. 1209) Şerh-i Şathiyyât isimli eserinin edisyonunu gerçekleştirecekti (Tahran, 1966 ve 1981).
Massignon gene aynı mektupta Henry Corbin’den, müsteşriklerin 14 yüzyıldır ihmâl ettikleri bir şahsiyet olarak Fâtımatü-z Zehrâ hakkında bir korpus yâni kendisi hakkında yazılmış olanları ve rivâyetleri bir araya toplayan bir eser hazırlanmasını taleb etmekte ve bunu şu sözlerle dile getirmekteydi: “Bunu beş yıldır düşünmekteyim; ve daha önce giriştiğiniz bütün projelerinize rağmen eğer bu Korpus meselesini ele alabilirseniz bunu hayr dualarımla karşılayacağım. Çünkü bunun Şiîlik ile Sünnîlik, İslâm ile Hıristiyanlık arasında kudretli bir birleşme aracı olması mümkündür. Ne yazık ki Massignon’un bu arzusu gerçekleşememiştir.
Ortak noktaları İslâm’a duydukları büyük hayranlık olan bu iki büyük dostun inanç âlemlerindeki antisimetrik konumları da ilgi çekicidir. Massignon’un zâhiren katolik olmasına karşılık, Henry Corbin zâhiren protestandır. Massignon sünnî İslâm ile Corbin ise şiî İslâm ile meşgūl olmuşlardır. Massignon Vahdet-i Şuhûd, Corbin ise Vahdet-i Vücûd taraftarıdır. Massignon çile içinde, nefsini hor-hakîr-zelîl-günâhkâr gören bir tevâzu ile fakat mücâdele ve celâliyet dolu bir cehennem hayatı geçirmiştir. Henry Corbin ise dengeli, sâkin ve huzurlu bir hayat sürmüştür. Bunun için Massignon’a Nâr Adamı[32], Henry Corbin’e ise Nûr Adamı[33] denmiştir[34].

Sonuç

Massignon A) eserleri, ve B) müslümanlara ve bütün mazlumlara daima destek olan cihâdı ile yalnızca XX. yüzyıl Fransa’sını değil, İslâm ülkelerini de derinden etkilemiş müstesnâ bir zâttır. İşlediği günâhların bilincinde, ferâgat-ı nefs ve tövbe sâhibi bir hıristiyan râhip olmasına rağmen, Massignon’un: 1) Hallâc-ı Mansûr’a, Fâtımatü-z Zehrâ’ya, Selmân-ı Fârisî’ye ve Hz Muhammed’e duyduğu, pekçok müslümanda bulunmayan o inanılmaz saygısı ve muhabbeti, 2) müslümanlar ile hıristiyanlar arasında karşılıklı anlayış, saygı ve muhabbete dayalı bir diyalog ve dostluğun tesisi için mücâhidâne teşebbüsleri, ve 3) Katolik Kilisesi’nin II. Vatikan Konsili’nde müslümanlara bakış açısını değiştirmesinin zeminini hazırlamaktaki etkin rolü, (bütün şahsî kusurlarına, çelişkilerine ve zâhirî görünüşüne rağmen) idrâk, temyiz ve adâlet sâhiplerinin bir Fâtiha’yı onun rûhundan esirgememeleri için yeter de artar bile!

 

[1]Gaston Maspéro (1846-1916) fransız eski Mısır arkeolojisi bilgini olup Gize’deki büyük Sfenks’i ortaya çıkaran zâttır.

[2]Bk. Daniel Massignon, Le Voyage en Mésopotamie et la Conversion de Louis Massignon en 1908, Editions du Cerf, Paris 2001.

[3]Fransisken Tarîkatı: Assisi’li Azîz Francesco (1182-1226) [İtal.: San Francesco di Assisi, Fran.: Saint François d’Assise, İng.: Saint Francis of Assisi] tarafından kurulmuş bir hıristiyan tarîkatıdır. Bu tarîkat mensûbları şahsen hiçbir dünyâ malına sâhip olmamak için fakirlik yemini eder, gerekirse dilenir ve kendilerini insanlara merhamet ve muhabbetle yaklaşmaya ve vaaz etmeye tahsîs ederler. Tarîkat XIX. yüzyılda Papa XIII. Leone’nin yapmış olduğu düzenlemeye göre üç zümreden (İtal.: Ordine, Fran.: Ordre) oluşmaktadır: 1) Fraticelli (yâni Küçük ya da Fakir Birâderler), 2) Clarisse (ya da Fakir Hemşireler) , ve 3) Sivil Papazlar (bunlar manastırlarda yatıp kalkmayan ve bekârlık yeminiyle bağlı olmayan kimselerden oluşur).

[4]Bu tezin 4 cild tutan son baskısı Paris’de Gallimard kitabevi tarafından 1975’de yayınlanmış olup bugünlerde yaklaşık 115 € fiyatla satılmaktadır.

[5]Collège de France, Fransa kıralı I. François tarafından 1530 yılında Paris’de kurulmuş olan, üniversiteden bağımsız yüksek düzeyde bir öğretim kurumudur. Collège de France’da hâlen 47 kürsüde konularında en ileri düzeyde bulunan bilim adamı ders vermektedir. Bu yüksek eğitim kurumunda ne kayıt işlemi, ne ders harcı, ne izin, ne imtihan, ne diploma ve ne de sertifika vardır. Canı isteyen gelir, istediği dersi dinler. Kurum idâresi yalnızca derslerin en üst düzeyde olmasıyla ilgilidir; dersleri dinleyenlerle ya da dinleyicilerin kalitesiyle değil!

[6]Massignon kendisi gibi bir arkeolog olan, Doğu Melkî (Grek-Katolik) Kilisesi’ne mensûb Mary Kahîl (1889-1979) ile 1913’de Kāhire’de tanışmıştır. Mary Kahîl’e âşık olan Massignon, Mary’nin İslâmiyet’e karşı duyduğu nefret dolayısıyla, onunla evlenmekten çekinmiştir. Bununla beraber dostlukları Massignon’un ömrünün sonuna kadar muhabbetli bir kardeşlik şeklinde devâm etmiştir. Massignon, 5 Mayıs 1949’da Papa XII. Pius ile vâki görüşmesinde kendisinin, dili Lâtince olan Roma tarzı ibâdetten dili Arapça olan Doğu Melkî tarzı ibâdete geçmesi için özel izin taleb etmiş ve Papa da bu izni vermiştir. Fransisken Tarîkatı’nın sivil papazlar zümresine İbrâhim Birâder adı altında girmiş olan (Bk. 3 no.lu dipnot) Massignon, bundan sonra, evli bir kimsenin Doğu Kilisesi’nde papaz olup olamıyacağını Vatikan’ın Doğu Kilisesi Kongregasyonu’na sormuş; ve Kardinal E. Tisserand’dan “Papa’nın, gizli olmak (yâni açıkça Kilise’de değil fakat umûma kapalı özel yerlerde âyin idâre etmek) şartı altında yaşlı aile reislerinin papaz olmalarını kabul edebileceği” şeklinde bir cevap almıştır. Ocak 1950’de Melkî Kilisesi Patriği IV. Maksimos, Massignon’un bu şartlar altında papaz olmasına müsaade etmiş ve bunu tescil eden merâsim de 28 Ocak 1950’de sabahın erken saatinde Kāhire’de Sulh’un Azîze Meryemi Kilisesi‘nde (L’Église Sainte Marie de la Paix) Patrik Yardımcısı Monsenyör Medawar tarafından icrâ edilmiştir.

[7]“Bedeliyye” ve “abdâl” kelimeleri bedel kelimesinden türemiştir. Abdâl (çoğulu: abdalān): “hâlini, nefsinin bedeli mukābili kazanmış, mâsivâ kaygusundan mücerred, Allāh’ın Rahmeti’ne gark olmuş kimse” demektir. Mensûblarını müslümanlara çektirilen zulüm ve çilelerin bedeli olarak idrâk sâhibi kılmaya yönelik Bedeliyye cemiyeti Massignon’un bedel kavramına ve başkalarının günâhlarını yüklenmeye karşı kendisinde beliren cezbeye iyi bir örnektir.

[8]Massignon Hz Fâtıma’nın İslâm âleminde doğru dürüst tanınmadığı, onun Hz Peygamber’in kızı olarak sergilemiş olduğu hârikulâde vasıfların müsteşriklerce de müslümanlarca da yeterince araştırılmadığı ve bu müstesnâ hanımın bugünün kadınlarına ne emsâlsiz bir örnek olacağının potansiyelinin incelenmemiş, ortaya konulmamış olduğundan her zaman yakınmıştır. Massignon, aşağıda da gösterileceği gibi, vefâtından sonra bu konunun işlenmesini en yakın dostu ve talebesi olan Henry Corbin’e vâsiyet etmiştir.

[9]Paul Claudel (1868-1955) fransız diplomatı ve şiirini mistik bir ilhâmla beslemiş, Fransız Akademisi üyesi bir yazar. Başlıca eserleri: Beş Büyük Kasîde, Hz Meryem’e Gönderilen Haber, Rehin, Saten Ayakkabı…

[10]Bk. http://jm.saliege.com/SPIRITUALITY.htm

[11]Massignon 1906-1907 yıllarında Luis de Cuadra ve arkadaşlarıyla geçirmiş olduğu sefih dönemden sonra “tövbe etmiş bir günâhkâr” olarak kendisinin bir yandan mensûb olduğu “Fransisken Târikatı’nın ferisîleri” dediği müsâmahasız yobazlar, diğer taraftan da Allāh’ın huzûrunda kendisini onların fidyesi (bedeli) olarak kabûl ettiği eski sefâhat arkadaşları arasında iki ateş arasında kalmış olduğunu itirâf etmiştir.

[12]Vincent-Mansour Monteil: din ve Doğu şiirleri hakkında tetkikleriyle tanınmış, İslâm dinini tetkik ettikten sonra müslüman olmuş bir fransız oryantalist bilim adamıdır.

[13]Alter-ego: bir kimsenin benzeri, kimliğinin kopyası.

[14]Bk. Youakîm Moubârac: “Bibliographie de Louis Massignon réunie et classée”, Mélanges Louis Massignon Tome I, s. 1-56, IFEAD (Institut Français d’Études Arabes de Damas: Şam’daki Arap Araştırmaları Fransız Enstitüsü) Yayınları, Damas (:Şam) 1956.

[15]Grek mitolojisinde Titan’lardan biri olarak bilinen Prometeus ateş ilâhı (ya da cini) olarak geçmektedir. Kendisi ilk insana balçıktan şekil verdikten sonra onu canlandırmak üzere göğün ateşini çaldığı için, Zeus tarafından Kafkas dağlarında zincire vurulmak ve başına da karaciğerini yiyen bir akbaba musallat edilmekle cezâlandırılmış; ve cezâsını bir hayli çektikten sonra Herakles (yâni Herkül) tarafından kurtarılmış olduğu ileri sürülmektedir.

[16]Massignon, Henry Corbin’in Imagination Créatrice (Yaratıcı Muhayyele) isimli eserini îmâ etmektedir.

[17]Metinde aynen! Massignon, burada da, “Elem neşrahleke sadrek” (Senin göğsünü yarmadık mı?”) âyetini îmâ etmektedir (LCIV/1).

[18]Burada Tanrı kelimesinin zâhirî görünümü altında Teslis’in ikinci şahsı Hz İsâ îmâ edilmektedir.

[19]Gurbet, Fransızca exil kelimesinin karşılığıdır; ancak bu kelime, mistik bağlamda, “şu fânî dünyâ” anlamında da kullanılır. Burada aslî vatanından bu dünyâya nüzûl etmiş olan Hz İsâ’nın bedenine îmâ edilmektedir. Katolik Kilisesi’ne göre “Messe” âyini esnâsında yenen ekmek Hz İsâ’nın bedenini, içilen şarap da kanını remzetmektedir.

[20]Çarmıhda iken, rûhunu teslim edip etmediğini anlamak için, romalı bir askerin bir mızrak darbesiyle Hz İsâ’nın böğrünün sağında açılmış olan yaraya îmâ edilmektedir.

[21]Hz İsâ’nın kanı îmâ edilmektedir.

[22]Mektuptaki “nakira” ve “ma’rifa” kelimeleri Arapça sarf ve nahiv‘de bir kelimenin harf-i târifsiz ve harf-i târifli hâllerine işâret eden gramer terimleridir.

[23]“De notre rencontre spirituelle ici-bas, cher ami, je voudrais que vous ne vous souveniez que de deux points: que devant la Transcendance du Saint des Saints, qu’il nous faut subir comme le bec de vautour dans le foie de Prométhée il n’ya que l’excès de l’humilité qui nous sauve, en se prosternant dans une défaillance inouïe que nous avons à obtenir de nous-mêmes, en cessant d’estimer notre acte d’adoration suprême.

Et que, devant la misère des autres, qui ne l’adorent pas, nous ayons ce grand arrachement du cœur qui est la vraie Imagination Créatrice, ce sharh al-sadr où nous désirons souffrir pour qu’ils soient dans la joie; parce que c’est à cause d’eux que Dieu nous a créés, pour qu’avec Lui et comme Lui, nous mourions pour eux, parce que c’est cela l’Incarnation sans laquelle la Théophanie ne leur serait pas accordée, ce goût amer du pain de l’exil, cette saveur terrible du Vin du coup du lance, Vin tiré du fond de l’enfer, du fond du néant, mais de sa matérialisation, donc de son anéantissement; non seulement dı concept de l’ignorance, nakira, mais l’anéantissement de toute compréhension, ma’rifa de l’ignorance”.

[24]Massignon Vahdet-i Vücûd’a değil Vahdet-i Şuhûd’a mûnis baktığı için Muhyiddin İbn Arabî, Abdülkerîm Cîlî ve Mahmud Şebüsterî gibi zâtlara hiç ilgi duymamıştır.

[25]Bk. http://jm.saliege.com/Cormass.htm

[26]Yahyâ Kemal, tam bir melâmî olarak kabûl ettiğini bildirdiği Hallac’ın kabrini ziyâret etmek için Irak’a gitmek arzusunda olduğunu Massignon’a ifâde etmiş. Massignon melâmî kabri için Irak’a gideceğine önce İstanbul’daki melâmîlerin kabirlerini ziyâret etmesini tavsiye ederek Yahyâ Kemal’e İstanbul’da ne kadar melâmî büyüğü kabri ya da makāmı varsa tek tek ziyâret ettirmiş. Rivâyet olunur ki Yahyâ Kemal de, daha sonra, bu hususta Abdülbâkıy Gölpınarlı’ya rehber olmuş.

[27]Münevver Ayaşlı Collège de France’da Massignon’un derslerine devam edermiş. Bir gün derste Massignon Ye’cüc-Me’cüc kavminin Türkler olduğunu söyleyince Münevver Hanım infialini ihsâs etmiş. Bunun üzerine Massignon, beyânına: “Buna hiç infial göstermeyiniz. Türkler İslâm’ı kabûl etmeden önce Ye’cüc-Me’cüc kavmi idiler. Eğer bir gün İslâm’ı unuturlarsa gene Ye’cüc-Mecüc kavmi olacaklardır” diye bir açıklama getirmiş.

[28]Mektubun bu ibâresi Lâtince yazılmış: sub specie aeternitatis.

[29]Bk http://jm.saliege.com/Cormass.htm

[30]Louis Gardet: Louis Massignon ve Jacques Maritain’in öğrencisi olup İslâm ve çeşitli dinlerin mistik hayatları hakkında pekçok eser vermiş bir hıristiyan filozoftur.

[31]Henri Laouste: Collège de France’ın eski kürsü başkanlarından ve Kitâbeler ve Edebiyat Akademisi (Académie des Inscriptions et Belles-Lettres) eski üyelerinden.

[32]Fransızcası: Homme de Feu.

[33]Fransızcası: Homme de Lumière.

[34]Bu yakıştırmalar Jean Moncelon’un Massignon ve Corbin hakkında yazdığı bir makaleden alınmıştır. Bk. http://jm.saliege.com/cordavy.htm

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s