HOMOSEKSÜEL ARZU Guy Hocquenghem

homoseksuelarzu
“Homoseksüel Arzu” kitabı üzerine

Michael Moon

6:45 Yayımları, 2015, İstanbul

Ne Guy Hocquenghem’in ne de kitabı Homoseksüel Arzu’nun adını, 1978 baskısının hemen ardından çıkan İngilizce çevirisine Maryland’de bir kitapçıda, saçma bir şekilde etiketlenmiş “Seks ve Evlilik” rafında rastlayana kadar duymamıştım. O sıralarda eşcinsel özgürlüğü hakkında yayınlar okuyordum (çoğunlukla Amerikan ve İngiliz dergileri – Boston’dan Fag Rag, San Francisco’dan Gey Gökkuşağı, Londra’dan Haberler ve Gey Solu gibi) ve teori de (çoğunlukla Fransız) okumaya başlamıştım ancak o zamana kadar bu ikisini aynı eserde birleştiren bir çalışma ile karşılaşmamıştım, bu yüzden de post-yapısalcı teorinin eşcinselliğe uyarlandığı bir modele rastladığım için heyecanlıydım. O dönemde bu karmanın başka versiyonları da ortaya çıktı (örneğin Foucault’nun Cinselliğin Tarihi aynı yıl çevrildi), ancak bence, Fransız ya da İngiliz fark etmez, pek çok okuyucu için Homoseksüel Arzu, eşcinsel eylemcilik tarafından güçlü bir şekilde biçim değiştiren teorik söylevin işe yarayan ilk örneği olabilir. Böyle olunca da, Birleşik Devletler ve İngiltere’deki, varsayımlarında esasen görgücü ve tarihselci olan eşcinsel bilim adamları ve araştırmacıların eserlerine güçlü bir karşıt-model olarak hizmet etmiştir. Homoseksüel Arzu’yu okumamın üzerinden bir ya da iki yıl geçmişti ki Hocquenghem’ın New York’ta Lionel Soukaz ile birlikte çektiği filmi Race d ‘Ep’in ilk gösteriminde konuşacağını duydum. İngiliz ve Amerikalı aktivistler arasında HIV/AIDS epikrizine cevap olarak yıllar sonra yaygınlaşacak yöntemle, kültürel üretim ve kültürel ve siyasi analizi aynı anda uygulama yeteneğinden yine etkilenmiştim.

İlk olarak 1972 yılında Fransa’da yayınlanan Homoseksüel Arzu, cinsellik, öznellik, kimlik, arzu, güç, kapitalizm ve devlet hakkında düşünmenin canlandırıcı silsilesini sentezlemeyi amaçlayan eşcinsel teorinin açılış girişimlerinden biridir. Bu başlıklar arasında,  post-Freudyen psikanalitik teorinin muhtemel eşcinsel politikada kullanımı, bu kitabın esas odağıdır. Deleuze ve Guattari’nin Anti-Oedipus’da (Fransız basımı, 1972; İngiliz çevirisi, 1977) Freud’un Oedipal merkeziyetini eleştirileri ve zamanın psikiyatri karşıtı söylevini benimsemeleri, Hocquenghem için bilhassa önemlidir, tıpkı Lacan’ın arzunun devreleri ve penisin önemi üzerine yaptığı çalışmasının Ecrits’de toplanması gibi (Fransız basımı, 1966; İngilizce çeviri, 1977). Louis Althusser’in “İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları” (1970) isimli makalesi de (Lenin ve Felsefe kitabında toplanmıştır), bu kitap için vazgeçilmez bir kaynaktır. Jeffrey Weeks’in Homoseksüel Arzu’nun ilk İngilizce baskısı için yazdığı, burada yeniden basılan, 1978 tarihli önsözü, kitabı, 1970’lerde yaygın olan öznellik ve arzu politikasının çeşitli teorileri noktasına konumlandırmada oldukça yararlı olmuştur. Fransız entellektüel ve siyasi yaşamındaki bu birincil kaynakların ötesinde, Wilhelm Reich ve Herbert Marcuse’nin – Paul Robinson’un 1968 tarihli aynı isimli kitabında onlara verdiği isim ile “Freudyan Solu”’nun iki önemli figürü – seks ve politika üzerine çalışmaları da Hocquenghem’in projesinin şekillenmesine yardımcı olmuştur.

Marksist teori ile psikoanalitiği birleştirmek adına, özne-oluşumunun post-yapısalcı teorileri ve yirminci yüzyıl girişimlerinin pek çok türü, bu kitap için çok önemli olsa da, ilgimizi talep eden başka belirleyici kaynaklar ve önemli siyasi ve entellektüel şecereler mevcuttur. İlk ortaya çıkışının üzerinden yirmi yıl geçen Hocquenghem’in bu eserini, yalnızca bir bilimsel inceleme olarak değil aynı zamanda bir manifesto, artık katılma zamanımızın geldiği yoğun siyasi mücadele için güçlü bir tahrik olarak okumak gerekir. Benim için Homoseksüel Arzu’nun en göze çarpan özelliklerinden biri, hem öznenin radikal teorisine yaptığı önemli katkı hem de 1960’ların sonunda 1970’lerin başında New York’ta, Paris’te ve dünyanın başka yerlerinde uluslararası eşcinsel hareketini başlatan aktivizme ve aktivist yazının patlamasına muhteşem müdahalesidir. Hocquenghem’in oldukça tartışmalı olan aktivizmi, Carl Wittman’ın dört bir yana yayılan “Bir Eşcinsel Manifestosu” (1968) gibi etkileyici manifestolarla olduğu gibi, ikinci dalga feminizmin radikal kanadının ilk eylemleri ve yazılarıyla ortaya çıkmıştır. Homoseksüel Arzu ve uluslararası eşcinsel özgürlüğü projesinin ilk söylemleri; kadın özgürlüğü hareketi ve lezbiyen özgürlüğü hareketinin sayelerinde var olduğu – ki bu varoluş Valerie Solanas’ın kötü şöhretli SCUM Manifesto’dan (1968) Shulamith Firestone’un Seksin Diyalektiği’ne (1970) kadar uzanan yazı ile güçlü bir şekilde kendisini ilan etmiştir – gösteriler, grevler, konuşmalar, protestolar ve broşürlerin çağdaş geçmişi ile sağlanmıştır.

Bu farklı hareketlerin içindeki ilişkiler, şüphesiz ki, sıklıkla çalkantılıydı ve aralarındaki ilişki dahil olan herkes için yinelenen siyasi ve sosyal parçalanmaların ve uzlaşmaların uzun soluklu bir deneyimi idi. Özellikle, Stonewall’dan sonra son on yıl içinde ezici bir biçimde, ayrılıkçı yönde ilerleyen lezbiyen ve eşcinsel-erkek aktivizmi önemli bir görev olarak kalmaya devam eder. Ayrıca, kadın ve lezbiyen özgürlüğü hareketleri gibi, Homoseksüel Arzu’nun ve diğer eşcinsel özgürlüğü manifestolarının ortaya çıktığı siyasi ve tarihi kaynaklar, 1960’larda Amerika’da, Karayipler’de, Fransa’da, Afrika’da ve başka yerlerde, insanların ırkçılığa ve kolonileşmeye karşı gösterdikleri mücadelenin örnekleridir. Bu kaynağın birazını Homoseksüel Arzu’yu ilk kez okuyacak olan okuyucuya sunma umudu ile, yalnızca Hocquenghem’in bu ilk eserine değil, bunun ötesinde, Fransa’daki gey-lezbiyen özgürlüğü tarihindeki yerine de bakacağım. Kariyerinin geri kalanına ve projesini ilk kitapta duyurup genişlettiği eserine de kısaca değineceğim.

Charley Shively’in Homoseksüelliğin Ansiklopedisi’nde verdiği biyografik bilgiye göre Hocquenghem, henüz yirmili yaşlarının başında bir öğrenciyken “Mayıs 1968 isyanına kapılan,” reformist Arcadie (Mouvement Homophile de France) grubundan ayrılan bir grup lezbiyenin Mart 1971’de kurduğu FHAR’a (the Front Homosexuel d’Action Revolutionnaire) katılan ilk erkeklerden biridir. Hocquenghem sonrasında anımsadıklarını şu sözlerle anlatır: “Aşağı yukarı otuz kişi, ufak bir odadaydık… Herkes hayat hikayesini, rüyalarını, arzularını, yattıkları insanların kim ve nasıl insanlar olduklarını, neden onlarla yattıklarını anlatıyordu. Ve nasıl yaşadıklarını… bazıları Amerika’da bulunmuş ve Eşcinsel Özgürlük Cephesi’ni görmüştü. Aynı şeyi Fransa’da da gerçekleştirmenin hayalini kuruyorlardı.”

Henüz ismi olmayan grup, “Kadın Özgürlük Hareketi” ile birlikte, 5 Mart’ta kürtaj karşıtı bir mitinge hücum etti. Grup, 10 Mart’ta “vahim homoseksüellik sorununa” hayıflanan bir radyo programını bastıktan sonra, resmi ismine kavuştu. Nisan başında Hocquenghem, grup toplantısında olan insanları, Jean-Paul Sartre tarafından yönetilen Maocu dergi Tout’ta yayınlanmak üzere “yaşadıkları hakkında bir şeyler yazmaya” davet etti.

23 Nisan’da çıkan özel baskıda şu noktalar savunuluyordu:

isteğe bağlı ve ücretsiz kürtaj ve gebelikten korunma

homoseksüeller ve tüm cinsiyetler için hak talebi

azınlıklara arzu ve arzunun gerçekleştirilmesi için özgürlük hakkı

Tahmin edildiği gibi, belediye başkanları ve okul müdürleri bu duruma çok öfkelenirken, polis de dergileri gazete bayilerinden toplatmaya çalıştı. Tout’un özel sayısının etrafta yarattığı sansasyon, FHAR mitinglerine katılımı otuzlardan binlere çıkardı. FHAR üyelerinin yazıları bir kitapta toplandı ve basıldı (Rapport contre la Normalite – 1971), ayrıca Recherches (Mart 1973) dergisinin özel sayısında da yayınlandı. Kendisine “Grande Encyclopedie des Homosexualites”, adını veren ve yalnızca Hocquenghem, Pierre Hahn gibi eşcinsel özgürlüğü yandaşları değil Sartre, Michel Foucault, Gilles Deleuze, ve Jean Genet gibi isimlerin olduğu uzun “katılımcı” listesi ile övünen nüshada Finlandiyalı Tom ile “şizo-sodomi” bir illüstrasyon ve grafiti, ünlü Amerikan çizgi karakteri Afacan Dennis’in arzusu üzerine düşündürücü bir yazı, üç genç Fransız’ın Arap erkekleri ile cinsel münasebetleri hakkında kendi aralarında gerçekleştirdikleri uzun bir tartışma ve “La Puissance ou la jouissance?” (“Güç mü Haz mı?”) başlıklı katlanarak açılıp okunan bir karikatür de vardı. Recherches’in bu özel sayısına da zorla el konuldu ve derginin editörü Felix Guattari, FHAR ve entellektüel soldaki destekçilerinin “genel ahlak kurallarının çiğnemesinden” ötürü 600 frang para cezasına çarptırıldı. Hocquenghem’in kitabı da 1972’de tam da bu aktivist yazının dolup taştığı noktada ortaya çıktı.

Az önce bahsettiğim FHAR karikatürü “La Puissance ou lajouissance?”’e kısacık değinmek istiyorum.  Karikatürde geçen neredeyse tüm sosyal ilişkiler erkekler arasında cereyan ediyor ve karikatüre göre “erkeklerin asıl istediği şeyin” birbirleri ile anal seks yapmak olduğundan dem vuruluyor. Anlaşılmaz bir derstir bu, ancak, yeri gelmişken söyleyelim, karikatür çerçevelidir. Kompozisyonun sağ alt köşesine geldiğinde ise, okuyucu bütün bunların iki çıplak kadının konuşmasından ortaya çıktığını görüyor. En sondaki küçük çerçevede, iki kadının mutlu bir şekilde seviştiği görülüyor. Konuşan kadının söyledikleri, kendisini yalnızca erotik anlamda kabul edemeyen değil aynı zamanda cinsel arzu dışındaki her şey “hakkında” sistematik olarak yanlış yorumlayan erkek davranışının eleştirisi; aynı zamanda baştan çıkarıcı ve etkili bir tuzaktır. Bir şekilde (karikatür ne şekilde olduğunu belirtmez), kendi kendini yanlış tanıma ve sonucunda engellenmiş erotik etkileşim olarak “doğru tanınmış” erkek davranışının bu popüler Reich’ci görüşü, lezbiyen arzuya fırsat veriyor gibi tasvir ediliyor. İlginç bir biçimde, erkekler arasındaki anal arzu, karikarütürün üzerinde en çok durarak  tasvir ettiği şey iken (“bu erkekler aslına ne istiyor” balonlarının parantezilerinde), erkek eş-sosyalliği görüşünü üreten ve aktaran öznellik, diğer kadını baştan çıkaran bir kadın olmak gibi tasvir ediliyor. Bu çizimlerin içinde “özgür eşcinsel erkek” yoktur, erkek erkeğe şiddet ya da kadına karşı şiddet biçimlerinde tıkanmış arzular dışında, yalnızca duydukları eşcinsel arzunun farkında olmayanlar ya da bu yönde harekete geçemeyenler vardır. İki “özgür eşcinsel erkek” etkileşimi tasvirine en yakın şey, sol altta, genç adamı sikerken “aslında kendisini sikmesi için” genç adama ödeme yapmak isteyen, elinde bir tomar para sallayıp sigara içen John’dur.

“Ia Puissance ou Ia Jouissance”

Dikkat çekebilecek bir şekilde, iki erkek arasındaki yaş ve ekonomik statü farkları, “eşcinsel özgürlüğünün” görünürde eşitlikçi ideallerinin önüne geçer, oysa sayfanın altındaki (birbirlerinden fiziksel olarak ayırt edilemeyen) iki kadın için böyle bir şey söz konusu değildir. Güç ve statü farklılıkları ile harekete geçirilmeyen cinsel alışveriş için bir figür arayan eşcinsel erkek, tüm sahneyi hayal eden ve sonrasında arzularını birbirlerine yönlendiren iki kadın ile kimliğini saptamaya davet edilir. Bir kadının diğeri tarafından yönlendirilmesi ve sonra sevişmeleri, ayrı olgular olarak tasvir edilir; erkek görsellerinin hepsi bir kadının ağzından çıkan balonda (ya da “asıl istedikleri ne” görsellerinin balonlarında) kendi halinde bırakılmış gibi tasvir edilir. Sağ alt köşedeki ufak çerçeveler, “özgürlüğüne kavuşmuş” kadınlar, lezbiyenler ve eşcinsel erkekler arasındaki kimlik tespitinin birden fazla noktasının potansiyel alanını oluşturur. 1990’lardaki okuyucular, son yıllardaki queer aktivizmi ile bağlantı kurmaya daha alışkın olabilirler.

Hocquenghem’in kitabının İngilizce çevirisini inceleyenler, eşcinsel arzu modeli için lezbiyenlik imalarını göz önünde bulundurmayı başaramamasından dolayı kitabı sıklıkla eleştirdiler. Feminist ve lezbiyen kaygıları Homoseksüel Arzu için vazgeçilmez bir kaynak dizisi yapan şey, tarihi ve siyasi ilişkilerdir. Bu içeriğe referans olmadan okunduğunda, Hocquenghem’in kitabı yalnızca eşcinsel erkekleri konu alıyor gibi gelebilir; kürtaj ve gebelikten korunma haklarından tutun, ırkçılık karşıtı örgüt kurma ve azınlık haklarına kadar, FHAR’ın aktif olduğu nice toplumsal ve siyasal mevzunun içeriğini idrak etmeyi değerli kılan şeylerden biri de, kitabı ve dönemin diğer benzer kitaplarını okumalarımızın post-ayrılıkçı imkanlarını arttırmasıdır.

Her ne kadar homofobi terimi yazılı olarak oldukça erken ortaya çıkmış gibi görünse de (1972 yılında uluslararası gey-lezbiyen özgürlük hareketinin oluşumunda), aynı yıl Homoseksüel Arzu Fransa’da ilk kez boy gösterdiğinde (George Weinberg’in Toplum ve Sağlıklı Homoseksüel kitabında) terimin kabul görmesi, aktivistler arasında bile, uzun zaman aldı. Bugün 1970’lerdeki eşcinsel özgürlüğü yazılarına dönüp bakan çoğu okur, yalnızca “kadınlara karşı” değil, “lezbiyenlere ve eşcinsel erkeklere karşı baskıcı davranış” anlamına gelen cinsiyetçilik (seksizm-cinsel ayrımcılık) teriminin eşcinsel yazarlar tarafından sık sık kullanılmasına, büyük bir ihtimalle şaşırırlardı. Varsayımsal olarak, eşcinsel erkek okuyucular, eşcinsel erkeklere yöneltilen heteroseksüel erkek “seksizmine” direnmek için,  Stonewall’dan sonraki ilk on yılda yazılan eşcinsel özgürlüğü yazılarında tekrar tekrar kışkırtılmışlardır. “Cinsiyetçilik-ırkçılık-homofobi” gibi terimlere aşina olan kulaklarımıza salt karmaşa olarak gelen şey, cinsiyetçilik teriminin, şüphesiz ki türemiş olduğu, ırkçılık terimine yakınlığı olabilir. Cinsiyetçiliği, homofobi terimi var olduğu halde, homofobik baskıya tercih eden, cinsiyetçilik ve ırkçılık arasındaki incelenmemiş paralelliktir. Amaç, cinsiyet baskısının problemli ancak güçlü paralelliğini ırkçılığa, eşcinsel erkeklerin ve lezbiyenlerin baskısına kadar genişletmektir.

Yalnızca Fransız eşcinsel erkek topluluğunda değil, ötesinde de, ırkçılığa olduğu kadar ırkçı baskı ve direniş ve eşcinsel baskı arasındaki karmaşık ilişkilere özel bir ilgi göstermek, Hocquenghem’in ve siyasi müttefiklerinin başlıca kaygısıydı.

Huey Newton’ın, yoldaşları Kara Panterlere seslendiği, eşcinsellere yapılan baskı ile siyahilere yapılan baskı arasındaki benzerliklere işaret ettiği çalışmasını okuması, Hocquenghem’ın, 1970’lerin başında eşcinsel örgütlenmenin politik önemini kavraması adına katalitik bir kuvvet olmuştur. Hocquenghem, daha sonra, Fransızlar’ın Anti-Arap hislerinin ve homofobinin incelendiği La Beaute de metis’de (1979) keşfedeceği ya da kahramanının Tunuslu bir genç olduğu ilk romanı L’amour en Relief’te (1982) ırk ayrımı yapılan ilişkilerin (sosyal, cinsel, politik) karmaşık temsillerinin önemini kabul etse de feminizm ve lezbiyen aktivizmi gibi, ırkçılığa karşıtı anti-emperyalist direniş ve beyaz ırkın üstünlüğü de Homoseksüel Arzu’nun üstü kapalı içerikleridir. Bu kitabı 1990’larda okuyan biri, Frantz Fanon’un eserinin, Hocquenghem’in kimlik, cinsellik ve antikapitalizmin olmazsa olmaz psikanalitik kuramcılar listesinde olmayışını şaşırtıcı bulabilir. Fanon’un ve onu takip eden diğerlerinin eserlerine ek olarak, Hocquenghem’in bu ilk eseri gibi proje haline sokabileceğimiz en zengin kaynaklar, siyahi lezbiyen ve gey yazarların – Audre Lorde, Kobena Mercer, Essex Hemphill, – yaşadıkları ve bizim de yaşadığımız eşcinsel kurumların içinde ve ötesinde, güç ve arzu ilişkilerinin eleştirisinde hayata geçirilir.

Bu kitabın başlığı olan “homoseksüel arzu” ifadesi, kendi içinde kendi kendini yanlış tanımanın bir türüdür, belki de böyle planlanmıştır; çünkü kitabın değişik türlerdeki ego-psikolojilerinde büyüyen okuyuculardan oluşan bir nesle, tıpkı ilk okuyucularında olduğu gibi, genel kanının aksi gibi tınlayan öğretilerden biri, doğuştan olan bir arzunun amacının bu arzunun “doğasını” belirlemeyeceğidir; basitçe, “arzu arzudur”; aşikar laf kalabalığı “doğru arzu”, tabiatı gereği heteroseksüel olma ve homoseksüel olanın “yanlış” ya da “hatalı” ya da “sapık” olması diye bir şey olmadığını ileri sürme niyetindedir. Kitabın polemikli açılış cümlelerine göre “sorun, eşcinsel arzu değil, daha çok eşcinsellik korkusudur,”. Doğrusu, “eşcinsel arzu” ortada yokken, Hocquenghem meseleleri bir kenara bırakmaya gönüllü değildir; ortaya çıkan kitap, homoseksüelliğin ya da “homoseksüel arzunun” kültürümüze ait olan herkesin üzerinde benzersiz ve olağandışı etkileri olduğu düşüncesi ile ilgili orada bir şey olduğu algısını takip eder. Kitaba koyduğumuz etiket için basit ya da hazır bir yöntemin karşılığı olmaktan çok uzak, kitap ve kitabın etkileri üzerine, yalnızca bir tür tümevarım ile düşünülebilir:

Eğer homoseksüel imge, karışık bir dehşet ve arzu düğümü içeriyorsa, homoseksüel fantazi daha müstehcen ve aynı zamanda daha heyecan vericiyse, aileleri üzmeden, çocukların yoldan çıkmasına sebep olmadan, korku ve arzunun karışık duygularını uyandırmadan kendisini gizlemeyen bir homoseksüel olarak ortada dolaşması imkansızsa, sebep, yirmi birinci yüzyılın batılıları olan bizler için, arzu ve homoseksüellik arasında sıkı bir bağlantının varlığı olmalıdır.

Kitabın ikinci bölümü “Anti-Homoseksüel Paranoya”’da Hocquenghem, kültürümüzün “homoseksüellik” adını verdiği, eşsiz bir biçimde güçlü, nüfuz eden etkiler dizisini, Freudyen paranoya teorisini yeniden okuyarak açıklamaya çalışır. Freud’a göre paranoya, kendi kendisini yanlış idrak eden homoseksül arzuya eşlik eden ruhsal etkidir (“Bu adamı arzulamıyorum – benden nefret ediyor ve bana sıkıntı veriyor”); Hocquenghem’e göre, “tüm toplum”, takıntılı bir şekilde korktuğu homoseksüel arzu ile paranoyak ilişkideki yerini alır, “toplum homoseksüel bayağılaşmaya karşı her seviyede  tüm gücü ile mücadele eder.”

Hocquenghem’in paranoya ve homoseksüellik arasında ilişki olduğu fikrine getirdiği “zıt yoruma” kıyasla, argümanına daha merkezi olan ise, kültürün tüm cinsel kimlik biçimlerini ve ilişkisini oedipalizasyon sürecine maruz bırakma eğilimi ile şekillenen homoseksüellik kavramının üzerindeki baskıya yaptığı detaylı eleştiridir. Homoseksüel Arzu’nun bu bölümünde Hocquenghem’in Anti-Oedipus şüphesi oldukça aşikardır. Deleuze ve Guattari’nin Birleşik Devletler’de baskın bir biçimde heteroseksist kabulü göz önüne alındığında, Hocquenghem’in onların eserlerinden bazılarını oldukça verimli kullanışı, eserlerinden çıkarılabilecek homofobi karşıtı söylem türlerinden bir model olarak, daha fazla değere sahiptir. Pek çok okuyucu için Deleuze ve Guattari’nin queer teorisine olan potansiyel faydaları sorusunu yeniden değerlendirme fırsatı, Homoseksüel Arzu’nun basılmış olarak yeniden ortaya çıkışını kucaklamak için bir nedendir. Okuyucuların çoğu için kitabın en verimli kısmı, queer teorisindeki son çalışmalar tarafından geçersizliği en az kılınan 4. Bölüm; “Kapitalizm, Aile ve Anüs”tür. Hocquenghem için, kapitalist kültürde penisin yapısal olarak aşırı değerlenmesi, anüsün ve anal arzu ve zevkin değerden düşmesine bağlıdır. Kitabın pek çok anahtar kavramı üzerine yaptığı irdelemelerde olduğu gibi, Hocquenghem’in anal arzu vakasını takdimi cinsel teori ve pratiğin geniş bir alanına yayılır. Tıpkı 1970’lerde feministlerin kadınlar için klitoral zevkin vajinal zevkten daha üstün olduğunu iddia ettikleri gibi, Hocquenghem de anal orgazmın penis orgazmından ayrı ve farklı olduğunu ileri sürer. Deleuze ve Guattari’nin izinde, anüsün özelleştirilmesine ve sırrın, utancın ve alçaklığın diyarlarına indirgenmesine karşı çıkarak yazar. Hocquenghem, eleştirisini, anüs ve analı “anal arzuyu gruplaştırarak” kamusallaştırma olasılığı teorisinde genişletir.

Hocquenghem’in anallığı kutlama tavrını, İtalyan çağdaşı, eşcinsel özgürlüğü kuramcısı Mario Mieli’ninki ile karşılaştırmak yararlı olabilir. Mieli, 1977 tarihli kitabı Homoseksüellik ve Özgürlük’te anal zevkten bahsederken, Sade’nin Yatak Odasında Felsefe’de bir bakireye “anal birleşmenin” yoğun zevkini coşkulu bir şekilde tarif eden karakteri Dolmance’tan alıntı yapar:

“Ah…koca bir yarak taşaklarına kadar arkanı doldurduğunda, orada titreyip çarptığında ve sonra sünnet derisine geri çekilip tereddüt ettiğinde ve geri dönüp köküne kadar tekrar içine girdiğinde aldığın zevkin nasıl da leziz olduğunu bilemezsin! Hayır, hayır, bütün dünyada bu zevke rakip olacak başka bir şey olamaz: Filozoflara, kahramanlara özgü bir zevktir bu, tanrıların zevkidir, tabii ki bu ilahi zevkin taraflarıdır yeryüzünde tapmamız gereken tanrılar!”

Dolmance “bu ilahi zevkin tarafları” diyerek ilahlaştırsa da, “diğer kısım”, yani penisin hareketlerini tarif etmek için “arka” kısmı hızlıca atlaması anal seksin hazlarının bir tarifi olan bu paragrafın önemli bir eksikliğidir. Coşkuyla başlayan methiyenin temasıçabucak anüsten penise döner. Anüsün hissedebileceği hazların arasında – büzücü kasın rahatlaması ve kasılması; okşanarak, yalanarak, emilerek, kayganlaşarak, parmak(lar) ile, dildo ya da penis ile içine girilerek- Sade, ve Mieli de, yalnızca sondakiler için terimlere sahip gibi görünüyorlar. Oysa Hocquenghem’in tanımı yalnızca penis bölgesini aşmakla kalmayan ama aynı zamanda kültürümüzdeki özelleştirilmiş homo ve hetero birleşmenin  baskın modlarını sağlama alan penis ve hazne ikililiğinden de uzaklaşan anal arzu kavramını sunar.

Homoseksüel Arzu, Hocquenghem’in ilk kitabıdır. Ölümüne kadar (1988 yılında AIDS’e bağlı bir hastalık sonucu hayatını kaybetti) yirmi yıl boyunca olağanüstü bir biçimde üretken olmaya devam etti. Bahsedilen diğer eserlerinin yanı sıra, yazıdaki başarılarının kısmi listesinde Rene Scherer ile muhteşem işbirliği, çocukluktaki cinsellik gibi oldukça tartışmalı bir konuyu işleyen Co-ire (1976) ve yaşamının son yıllarında yazdığı üç roman; konusunu “sevgili mürit” St. John’dan alan binyılcı ve vahiysel anlatımda bir deneme olan La Colere d’agneau (Kuzunun Gazabı, 1985); tıpkı Hocquenghem’in vücudunun o sıralarda yaşadığı AIDS’e bağlı semptomları tecrübe edişi gibi, bir bedendeki değişiklikleri itinalı tarifi ile fantastik anlatımını birleştirdiği Eve (1987) ve Yeni Dünya’nın istilacılarına eşlik eden İtalyan bir keşişin aklını keşfeden Voyages et aven­ tures extraordinaires du Frere Angelo’dan (Angelo’nun seyahatleri ve olağanüstü maceraları, 1988) bahsetmeden olmaz. Scherer ile bir diğer çalışması L’ame atomique (1986), züppelik, irfaniye ve epikür felsefe öğelerinden oluşan roman felsefesini benimser. Eşcinsel politikası üzerine yazdıklarının çoğu gibi bunlar da çevrilmeyi beklemektedir. Series Q’nun editörleri, Homoseksüel Arzu’nun yeniden basılmasının, İngilizce okuyan okurların bu oldukça değerli esere ulaşmalarına katkı sağlayacağını umuyorlar.

Reklamlar

BOKUN TARİHİ * DOMINIQUE LAPORTE * YAYIMLANDI

BokunTarihiYeni
BOKUN TAİRİHİ KİTABI ÜZERİNE

Rodolph el-Khoury

6.45 Yayım, İstanbul 2015

Dominique Laporte’un Bokun Tarihi adlı metni, birey anlayışını insan atığının kaderiyle, Georges Bataille’ın kesinlikle takdir edeceği bir eğilimle bağlar; Bokun Tarihi öznelliğin tarihi haline gelir. İnsan ürünlerinin “en temel” olanıyla bilinç biçimlerinin “en yükseği”nin bu birleşimi söylem ve uygulamanın çeşitli örnekleri içinde incelendi. Fransızca baskının başlığı “Prologue”, kitabı modern özne ve modernitenin tarih öncesi –bir başlangıcı gibi çerçeveler.

Bokun Tarihi’nde Laporte koklama alanının semantik körelmesini değerlendirir; on yedinci yüzyıldan başlayarak dışkısal sözcüklerin kusursuz bir kurgulama yoluyla dilin kötü hücrelerine hapsedilmesi onun Kraliyet Akademisiyle ilişkilendirdiği bir durumdur. Laporte’un daha erken kaleme aldığı ve daha çok bilinen kitabı Le Français National: politique et pratiques de la langue nationale sous la Revolution Française, Renée -Balibar ile beraber yazdığı- kapitalist devletin kurulması esnasında rasyonelleştirilmiş ve modernize edilmiş dilin enstrümantal rolü üzerine yoğunlaşarak resmi Fransızcayı şekillendiren benzer kurumsal çabaları anlatır.1

            Bokun Tarihi bazıları tarafından Marksist bir inceleme, metnin daha geleneksel dengelenmiş mantığını çürütecek olan özenli editörler tarafındansa “aklanmamış” anormal tutarsız bir fazlalık/artı değer ve Le Français National’ın yan ürünü olarak görülebilir. Bokun Tarihi’nde Laporte, Freud ve Lacan’ın psikanalitik sistemlerini kullanıp aynı zamanda Marks ile Althusser’i engel teşkil etmeyen bir mesafede tutarak bok edebiyatı yönelimlerine özgürce boyun eğer.2

Bokun Tarihi, kitabın teması olan geri dönüştürülmüş bokun Laporte’un ilgisini çekmesi olarak değerlendirilebilir: Yani dışkının harekete geçmesi, baskıya bağlı olan kültürel üretim ve tüketim alanlarına geri dönüşü. Üstelik kavram, Laporte’un akademik söylem parodisi3 ve sarmal metniyle de bağlantılıdır, zira burada da “leş gibi kokan bir sözdizimi kullanarak” gizlice dilin asıl kokuşmuşluğunu tersine çevirmeye çalışır.

Kimse onun bok literatürüne olan düşkünlüğünü ciddiye almasın diye Laporte, eleştirel amacını Nietzsche’ye yakın ifadelerle besler: “Yapmayı umduğumuz, kahkahamızın gürültüsüyle birkaç maskeyi indirebilmek, güç figürlerine gülmek.” Bu dışkısal ilavenin paraya çevrilebilen (ve olağanüstü) değeri burada, Laporte’un her “şen bilim” iddiasında iç görü kıvılcımına sahip olan gülünçlük ile bilgeliğin birleşmesinde yatar. Şüphesiz okuyucular da [hepsi bu kitapta sunulmuş ve tartışılmış] haddini aşan iddialara yazarla birlikte gülecektir fakat spekülatif yörüngeler kendi ciddi sonuçları doğrultusunda takip edildiğinde açıkça görülür ki bu çalışma Laporte’un sersemletici bir hızla yönettiği gülünç bir parodi değildir.

Örnek olarak Laporte’un, 1539 Villers Cotterets Kraliyet Fermanı okumasını ve akabindeki sosyo-kültürel bocalamasını, çevresel imalarıyla birlikte göz önüne alalım. Ferman, atığın özel yönetimini emreder -“onun bokunun her birine”-; bireysel koku ve atığın ehlileştirilmesinde tekrar biçimlendirilmiş kokudan arındırma ve kurumsal atık yönetimi stratejilerine riayet eden Laporte, burada geliştirici tarihsel bir sürecin başlangıcını fark ederek planına umumi ve hususi alanların karşısında “Ben” kavramının oluşmasıyla devam eder.

Freud’a göre koku alma duyusunun giderek güçsüzleşmesi medenileşme sürecinin kaçınılmaz bir sonucudur ve insanın dik durma/yürüme (erectus) macerasının hemen ardından başlayan bir süreçtir. Bu noktadan hareketle, “olaylar dizisi, koku alarak uyarılmanın azalması ve görsel uyarıcıların görece soyutlanması; böylece cinsel tahrikin sürekliliği, ailenin kurulması ve uygarlığın inşası olarak ilerleyecekti,”4 diye iddia eder. Laporte’un Bokun Tarihi, Freud’un genel hatlarıyla açıkladığı, koku alma duyusunun gerilemesini fark ettiği gibi umumi göz ve şahsi burun arasındaki gerilimi istismar eder ve tüm bunların sonunda ailenin kurulmasını tarihi bir dönüm noktası olarak yerleştirir.

Ama Laporte’un aile anlayışı temelini nispeten daha yakın bir tarihten alır. Aile; Annales tarihçilerinin kapitalist ekonominin bir sonucu olarak inceledikleri sosyal ve zihinsel bir yapıdır. Bok kokusunun, koku alma çıraklığı sırasında mutlak negatif bir referans haline geldiği burjuva aile kurumunun deneyimi aynı zamanda dilin ayrımını maddileştiren bireyselleşmiş beden ve toplumun da oluşumuna yol açar. Dolayısıyla Laporte’un analizlerinin sonuçları geniş kapsamlı değildir: yeni koku alma ekonomisi burjuva öznelliğinin temeli olmakla kalmamalı, etkileri aynı zamanda ev ve kamu alanlarının dekorasyonu gibi inşa edilmiş çevrelerin izole edilen ve mantıklı bir şeymiş gibi gösterilen muhitlerinin ışığında da ele alınmalıdır.

On sekizinci yüzyılın ortalarında Jean-François Blondel, kötü havalandırılan hücre ve odaların tehlikeleri hakkında ortaya atılan en gelişmiş tıbbi fikirlerin ışığında açıkta duran bir yatak düşüncesini ortaya atmıştır. Ama uykunun özelleştirilmesinin uzun tarihsel süreci bu mimari çözümün uygulanmasının pek ihtimali olmadığını gözler önüne serer. Kolektif yatağın bir aradalığıyla gelen –ahlaki ve fiziksel­- rahatsızlık ve diğerinin kokusuna duyulan tahammülsüzlük bireysel yatağın ortaya çıkmasını, mimariden ayrılmasını ve bir yatak odasında ayrı bir unsur olarak görülmesine yol açmıştır.5

Bireysel mezar on sekizinci yüzyılın daha “dar” bir ürünüdür ve dolayısıyla kentsel alanın yeniden organizasyonunun kamu sağlığına dair esaslarıyla daha içli dışlıdır. Ama mantıkları büyük oranda koku alma duygusuna dayanmaktaydı ve dolayısıyla Laporte’un analiziyle uyumluydu. Örneğin Vic D’Azyr kabristandaki farklı mezarlar arasında bir buçuk metrelik bir mesafe bırakılmasını öneriyordu; bireyselleşme ve ayrışmanın cesetlerden yayılan “hastalık taşıyan ışınların” bir araya gelip ölümcül olmasını engellemeleri için.6 Üzerinden çok geçmeden kişisel bir itibar meselesi alan şey asıl olarak bireysel koku ve kamusal olarak bir arada olma hakkında bir meseleydi: herkesin mezarı da bok çukuru da kendine..

Beden, yatak ve mezarı farklı mekânsal üniteler haline getiren aynı koku/dışkı faktörleri bina ve şehir seviyesinde de kendilerini gösteriyorlardı. Bunun etkileri on sekizinci yüzyılın ikinci yarısında hastanelerin evrimine bakılarak açıkça gözlemlenebilir. Bu süreç üzerine yapılan pek çok araştırma modern alan fizyonomisinin ortaya çıkmasına ön ayak olduğunu belirtir.7 Karakteristik özelliği alanın sürekli bölümlendirilmesi ve bölünmesi ile keskin kenarları ve açıkça çizilmiş sınırları olan ayrı unsurların ortaya çıkarılmasıyla anlaşılabilir.

Örneğin Jean-Baptiste Le Roy’un 1777’de Académie’de yeni bir Hotel Dieu için yaptığı teklifte hastane koğuşları ayrı çadırlar olarak izole edilip dizilmiştir. “Bu şekilde,” der, “her bir koğuş rüzgarlı, etrafı bol bol bu sıvıyla çevrili bir ada gibidir, ve böylece rüzgarlar bunları taşıyıp aralarındaki serbest ulaşım ile kolayca yenileyebilirler.”8

                Hastane ve mezarlık dizaynlarında yapılan mimari reformları kamusal sağlık politikalarından, büyük-ölçekli kentsel müdahalelerden ve ütopik ideal şehir planlarından tek ve basit bir adım ayırır.9 Dolayısıyla Nicolas Ledoux’nun ideal Chaux şehri ayrık bir şekilde duran binalarla dolu açık ve geniş bir alan önerir ve geleneksel kent organizasyonunu tamamen bir kenara bırakır. Chaux’nun binaları “yapışık değildir,” ve havayla çevrilidir, aşağı yukarı Jean-Baptiste Le Roy’un “rüzgarlı adaları” gibi. Ledoux genel eğilimi radikalleştirerek pek çok on sekizinci yüzyıl incelemesinde ele alınan ve kısmen de olsa Place Louis XV.’nın “açıklığında” test edilen daha gevşek ve geçirgen kentsel dokuları yeğler. Örneğin Observation sur l’architecture’da (1765) Marc-Antoine Laugier geniş, havalandırılan ve korumalı bir bahçenin içindeki bağımsız evlerden oluşma daha büyük kentsel blokların koku alma ve akustik anlamlardaki avantajlarına değinir. Ledoux ise daha ileriye giderek şehri patlatarak devasa, engelsiz alanlar ve parçalara bölünmüş bireysel yapılar oluşturarak iki yüzyıllık modernist kasaba planlaması ve banliyö yayılımının başlamasını salık vermiştir.

Sulu klozetin modern banliyölerde bu kadar kolay işlev kazanmasına imkân sağlayan mantık, bu kitabın sarsıcı değerini ve gücünü açıklığa kavuşturur. Bokun tarihinden mimarinin ve şehrin tarihine kadar genişlettiğim nedensellik bağı, Laporte’un düzensiz düşünceleri için belki de fazla düzgün bir yörünge çizdi. Yine de onun kuramsal sıçramaları, çizgisel ve “düzgün” yollara yönlendirildiğinde yazdıklarının aslında ne kadar da çok etkili olduğunu göstermiştir. Ben dahil birkaç tarihçi, Laporte’un “ham” maddesinden olumlu sonuçlarla faydalanmışlardır. Laporte’un usanmadan bize hatırlattığı bok, hiç durmadan altın olarak geri dönüştürülür. Bokun Tarihi, araştırmaya cesaret edebilen okuyucularına benzer zenginlikler sağlar.

Minör Bir Edebiyat Nedir? Félix Guattari / Gilles Deleuze

images
SUB PRESS’e teşekkürlerimizle..
Türkçesi: Barış Tanyeri

Şimdiye dek yalnızca içerikler ve formları üzerinde durduk: eğik baş-düzeltilmiş baş, kaçışın üçgen-çizgileri. Ve ifade düzleminde eğik başın fotoğrafla, dik başın da sesle ilişkilendirildiği doğrudur. Ama form ve deformasyon ya da ifade kendi başlarına değerlendirilmedikleri sürece içerik seviyesinde dahi gerçek bir çıkış yolu olduğu söylenemez. Yalnızca ifade bize metodu verir. İfade problemi Kafka tarafından somut ve evrensel bir biçimde değil, minör olarak değerlendirilen edebiyatlarla ilişkili bir biçimde sunulur; örneğin Varşova ve Prag’ın Yahudi edebiyatı. Minör bir edebiyat minör bir dilden gelmez; daha ziyade majör bir dilin içinde bir azınlığın oluşturduğu bir şeydir. Ama her koşulda minör edebiyatın ilk karakteristiği onun içinde dilin yüksek derece bir bölgesinden edilme ile etkilenmesidir. Bu anlamda Kafka Prag Yahudileri’nin yazılarına erişimi engelleyen ve edebiyatlarını imkansız bir şeye çeviren kördüğümdür –yazmamanın imkansızlığı, Almanca yazmanın imkansızlığı, başka türlü yazmanın imkansızlığı.1 Yazmamanın imkansızlığı, çünkü belirsiz ya da baskı altındaki ulusal bilinç edebiyat aracılığıyla var olur (“Edebi mücadelenin asıl müstenidatı mümkün olan en yüksek seviyelerdedir.”) Almanca dışında bir dilde yazmanın imkansızlığı Prag Yahudileri için primitif Çek bölgeselliğinden indirgenemez bir mesafe hissine eşdeğerdir. Ve Almanca yazmanın imkansızlığı kitlelerden kesilerek alınmış, “kağıt dili” ya da yapay bir dil gibi bir dili konuşan baskıcı bir azınlık olan bizzat Alman toplumunun bölgesinden edilmesidir; bu, bu azınlığın hem bir parçası olan hem de “beşiğinden Alman bir çocuk çalmış çingeneler” gibi ondan ayrı tutulan Yahudiler için özellikle geçerlidir. Kısacası, Prag Almancası bölgesinden edilmiş, garip ve minör kullanımları olan bir dildir. (Bu, başka bir bağlamda bugün Amerika’da siyahların İngilizce diliyle yapabildikleri şeyle karşılaştırılabilir.)

Minör edebiyatların ikinci karakteristiği, içlerindeki her şeyin politik olmasıdır. Buna karşın majör edebiyatlarda bireysel kaygı (ailevi, evlilik ile ilgili vesaire) diğer bireysel kaygılarla birleşir, sosyal ortam yalnızca bir çevre ya da arka plan görevi görür; bu o denli geçerlidir ki bu Ödipal entrikaların hiçbiri spesifik olarak vazgeçilmez ya da mutlak gerekli olmasa da büyük bir alanda bir olurlar. Minör edebiyat tamamen farklıdır; sıkışık alanı her bir bireysel entrikanın derhal politikaya bağlanmasını zorlar. Bireysel kaygı böylece daha gerekli, vazgeçilmez ve büyük bir hale gelir çünkü içinde tamamen başka bir hikaye titreşmektedir. Bu açıdan aile üçgeni değerlerini belirleyen diğer üçgenlere bağlanır –ticari, ekonomik, bürokratik, kanuni. Kafka minör edebiyatın hedeflerinden birinin “baba ve oğlu karşı karşıya getiren ihtilafın saflaştırılması ve çelişkinin tartışmaya açılma olasılığı,” olduğunu söylediğinde bunun Ödipal bir hayal değil, politik bir program meselesi olduğunu görebiliyoruz. “Bir şey bazen sakince değerlendirilse bile benzer şeylerle bağlantılı olduğu sınıra her zaman ulaşılmıyor. Kişi sınıra en çabuk politikada ulaşıyor, hatta o orada değilken bile onu görmeye çalışıyor, ve genellikle bu kısıtlayıcı sınırı her yerde görüyor… Büyük bir edebiyatta alt tarafta gerçekleşen, yapının vazgeçilmez olmayan mahzenini oluşturan bir şey, burada gün ışığı altında gerçekleşiyor, orada birkaç kişinin çok az ilgisini çeken şey burada herkesi bir ölüm kalım meselesiymişçesine çekiyor.”2

Minör edebiyatın üçüncü karakteristiği, içindeki her şeyin kolektif bir değer kazanmasıdır. Minör bir edebiyatta yetenek çok bulunmadığı için bireyleşmiş bir ifadenin herhangi bir “ustaya” ait olma ve kolektif bir ifadeden ayrı olma ihtimali bulunmaz. Yeteneğin nadirliği yararlıdır ve ustalar edebiyatı dışında bir şeyin kavranmasına yardım eder; her bir yazarın birer birey olarak söylediği şeyler zaten ortak bir eylem belirler, ve diğerleri aynı fikirde olmasalar bile söylediği ya da yaptığı şeyler illaki politik olmak zorunda değildir. Politik alan bütün ifadelere (énoncé) bulaşmıştır. Ama her şeyden öte kolektif ya da ulusal bilinç “genellikle dışsal hayatta pasif ve sürekli çökme sürecinde” olduğundan ötürü edebiyat kendini sık sık kolektif, hatta devrimci ifade rolü ve işlevini üstlenmiş bir şekilde bulur. Kuşkuculuğa rağmen aktif bir dayanışma üreten edebiyattır; ve yazar sınırlar içinde ya da narin topluluğunun tamamen dışındaysa bu durum yazarın başka bir olası topluluk ifade etmesinin ve başka bir bilinç ve hassasiyet yaratmasının önünü açar; tıpkı “Soruşturmalar”ın köpeğinin yalnızken başka bir bilim istemesi gibi. Edebi makine böylece devrimci bir oluşan-makinenin aktarıcısı olur ve bunun sebebi ideolojik sebepler değil, yalnızca edebi makinenin bu ortamda başka yerde bulunmayan kolektif bir ifadenin şartlarını yerine getirmeye azmetmiş olmasındandır: edebiyat halkın kaygısıdır.3Kafka problemi tam olarak bu açıdan görür. Mesaj, sebebi olan ifade eden bir özneye dönmez, tıpkı etkisi olan ifade öznesine dönmeyeceği gibi. Şüphesiz ki Kafka bir süre için iki öznenin bu geleneksel kategorilerine göre düşünmüştür, yazar ve kahraman, anlatıcı ve karakter, hayalci ve hayal edilen.4 Ama kısa bir süre sonra anlatıcı rolünü reddeder, Goethe’ye olan hayranlığına rağmen bir yazar ya da usta edebiyatını reddedeceği gibi. Fare Josephine “halkının büyük kahramanlar kalabalığının” kolektif beyanına kaynaşabilmek için bireysel şarkı söyleme eylemini reddeder. Bireyleşmiş hayvandan sürüye ya da kolektif çoğunluğa –yedi müzisyen köpek. “Bir Köpeğin Araştırmaları”nda yalnız araştırmacının ifadeleri, kolektif olma durumu artık geçerli olmasa ya da henüz ortaya konulmamış olsa da köpek türünün kolektif beyanından oluşan bir meclise yöneliktir. Bir özne yoktur; yalnızca beyanın kolektif meclisleri vardır, ve edebiyat bu eylemleri dışarıdan empoze edilmedikçe ve gelecek şeytani güçler olarak var oldukça ya da inşa edilecek devrimsel güçlerse ifade eder. Kafka’nın yalnızlığı onu bugün tarihte olan her şeye açar. K harfi artık bir anlatıcı ya da karakteri değil, makineye benzeyen bir meclisi, kolektif hale gelen bir aracıyı temsil eder, çünkü içindeki yalnızlıkta bir birey kilitlidir (yalnızca bir özneyle ilişkili olarak bireysel bir şey kolektiften ayrılıp kendi hayatını yaşayabilir).

Minör edebiyatın üç karakteristiği dilin bölgesinden edilmesi, bireyin politik aracısızlıkla ilişkilendirilmesi ve beyanın kolektif meclisidir. Minörün spesifik edebiyatları değil, büyük (ya da belli başlı) edebiyatın özünde olan her edebiyatın devrimsel koşullarını belirlediğini söyleyebiliriz. Büyük bir edebiyatın olduğu bir ülkede doğacak kadar şanssız olanlar bile tıpkı bir Çek Yahudi’nin Almanca, ya da bir Özbek’in Rusça yazması gibi o dilde yazmalıdır. Çukur kazan bir köpek, delik açan bir fare gibi yazmak. Bunu yapmak için kendi az gelişmişlik noktasını, kendi lehçesini, kendi üçüncü dünyasını, kendi çölünü bulmalıdır. “Marjinal edebiyat nedir?” ve “Popüler edebiyat nedir, proleter edebiyat nedir?” gibi sorular üzerine çok tartışıldı. Daha objektif bir kavramla işe başlanırsa kriterlerin zor olduğu ortadadır –yani minör bir edebiyatla başlanırsa. Yalnızca majör dilin minör pratiği içten sağlanırsa popüler edebiyat, marjinal edebiyat vesaire tanımlanabilir.5 Yalnızca bu şekilde edebiyat kolektif bir ifade makinesi haline gelebilir ve içerikleriyle başa çıkıp geliştirebilir. Kafka minör bir edebiyatın materyaliyle uğraşmada çok daha muktedir olduğunun üzerinde durur.6 Peki neden söz makinesi ve aslında bu nedir? Bunun dilin bir çok bölgeden edilmesiyle ilişkili olduğunu biliyoruz; kırsal çevreyle birlikte Çek dilini bırakan Yahudilerin durumu budur, ama aynı zamanda Alman dilinin “kağıt dili” olması da buna tekabül eder. İşi daha da ileri götürebiliriz; bu ifadenin bölgesinden edilmesi hareketini daha da ileri taşıyabiliriz. Ama bunu yapmanın yalnızca iki yolu var. Biri bu Almancayı suni olarak zenginleştirmek, bütün sembolizm, ayakta uyuma, ezoterik anlam, saklı bildirgeç kaynaklarını şişirmektir. Bu Prag okulundaki MaxBrod da dahil olmak üzere GustavMeyrink ve pek çok başka ismin de yaptığı şeydir.7 Ama bu çaba arketip, Kabala ve simya zemininden hareketle umutsuz bir sembolik yeniden bölge kazandırma çabasıdır ve halktan kopuşu şiddetlendirip politik sonucunu yalnızca Siyonizm ya da “Siyon hayali,” gibi şeylerde bulur. Kafka diğer yolu seçecektir, ya da daha doğrusu diğer yolu icat edecektir. Prag’ın Almancasını fakirliğiyle olduğu gibi kabul edecektir. Topyekun süssüzlük elde edene dek sürekli olarak bölgeden edilme yönüne ilerleyecektir. Dil çorak olduğundan dolayı onu yeni bir yoğunlukla titreştirecektir. Dilin sembolik ve hatta önemli ya da basitçe bildirgeç içeren kullanımlarının tamamen yoğun kullanımına karşı duracaktır. Mükemmel ve formu olmayan bir ifadeye, materyal olarak yoğun bir ifadeye varacaktır. (Bu iki yol nazarında aynı alternatifleri başka koşullar altında Joyce ve Beckett’da da bulamıyor muyuz? İrlandalılar olarak ikisi de minör bir edebiyatın ılıman koşullarında yaşadılar. Bu tür minör edebiyatın şanı da budur –bütün edebiyat adına devrimci bir güç olmak. Joyce’da İngilizce ve bütün dillerin faydalı hale getirilmesi. Beckett’da İngilizce ve Fransızca’nın kullanılması. Ama Joyce sürekli neşe ve fazla-şevk ile çalışır ve her tür dünya çapındaki yeniden bölge edinmeyi olanaklı kılar. Beckett ise kuruluk ve süssüzlük, tercih edilmiş bir yoksulluk ile bölgeden edilmeyi öyle bir noktaya kadar iter ki yoğunluklar dışında başka bir şey kalmaz.)

Bugün dünyada kaç kişi kendilerine ait olmayan bir dilde yaşıyorlar? Ya da artık kendi dillerini değil, hizmet etmek zorunda oldukları majör dili yarım yamalak biliyorlar? Göçmenlerin, özellikle de göçmen çocukların, azınlıkların, minör edebiyatın problemi bu, ama aynı zamanda hepimizin problemi: minör bir edebiyatı dilinden nasıl kesip dile meydan okumasını ve süssüz, devrimci bir yola girmesini nasıl sağlarsınız?

İster zengin ister fakir olsun her dil ağzın, dilin ve dişlerin bölgesinden edilmesini beraberinde getirir. Ağız, dil ve dişler primitif bölgelerini yemekte bulurlar. Ağız, dil ve dişler kendilerini seslerin değişimine vererek bölgelerinden ederler. Yani yemek ve konuşmak arasında belli bir ayrışım vardır, ve hatta bütün görünümlere rağmen yemek ve yazmak arasında da bu bulunur. Şüphesiz ki kişinin yemek yerken yazması yemek yerken konuşmasından daha kolaydır, ama yazmak sözcükleri yemekle yarışmaya muktedir şeylere çevirmenin ötesine geçer. İçerik ve ifade arasındaki ayrışım. Konuşmak, ve özellikle yazı yazmak oruç tutmaktır. Kafka yemeğe takıntılıdır, yani mükemmel yemek formuna, başka bir deyişle hayvan ya da et –ağız ve dişler ve büyük, sağlıksız, ya da altın kaplı dişlere takıntı.8 Kafka’nın Felice ile ilgili problemlerinden biri budur. Oruç tutma Kafka’nın yazılarında sürekli karşımıza çıkan bir temadır. Onun yazdıkları uzun bir oruç tutma tarihidir. Kasaplar tarafından incelenen Açlık Ustası etlerini çiğ yiyen hayvanların yanında kariyerine son verir, ve ziyaretçileri irrite eden bir alternatifle baş başa bırakır. Köpekler, inceleme yapan köpeğin ağzını yemekle doldurarak soru sormasını durdurmaya çalışırlar, ve burada da irrite eden bir alternatif vardır: “Beni kovup sorularımı dinlemeyi reddetmek onlar için iyiydi. Ama hayır, onlar bunu yapmak istemediler; sorularımı dinlemek istemiyorlardı, ama bunun sebebi bu soruları sorduğum için beni kovmak istemediler.” İnceleme yapan köpek iki ilim arasında karasız kalır, biri yemek –Dünya’nın ve eğik başın ilimi (“Dünya bu yemeği nasıl üretiyor?”- ve hava ve dikleşmiş başın ilmi olan müzik ilmi. En baştaki yedi müzikal köpek ve sondaki şarkı söyleyen köpek bunu gösterir. Ama ikisi arasında ortak bir şey vardır, zira yemek yukarıdan gelebilir ve yemek ilmi yalnızca oruç tutma üzerinden gelişebilir, tıpkı müziğin garip bir şekilde sessiz olması gibi.

Dil, bölgeden etmesini anlamda yeniden bölge kazandırmayla telafi eder. Duyulardan birinin bir organı olmaktan çıkarak Anlam’ın bir aracı haline gelir. Ve seslerin belirlenmesini (sözcüğün bildirdiği şey ya da şeylerin hali) gerçekleştiren doğru anlam, görüntü ve metaforların (sözcüklerin belli koşullar ya da durumlarda sözcüklerin bildirdiği şeyler) sahteliklerini gösteren de mecazi anlamdır. Yani anlama yalnızca spiritüel olarak değil, fiziksel olarak da yeniden bölge kazandırılır. Benzer şekilde dil yalnızca anlamla ve ifadenin direkt ya da metaforik olarak bildirilen şeyle ilişkili olan öznesiyle ilişki halinde olan bir beyan öznesinin ayrımı ve tamamlayıcılığı üzerinden var olur. Dilin bu tür sıradan kullanımına yaygın ya da temsili denebilir –dilin yeniden bölge kazandıran işlevi (yani “Soruşturmalar”ın sondaki şarkı söyleyen köpek kahramanı orucunu bırakmaya zorlar, bir tür yeniden-Ödipal hale getirme).

Şimdi bir şey vuku bulur: Çekçe ve İbranice karışımı akıcı bir dil olan Çekoslovakya’daki Almanca dilinin durumu Kafka’ya icat olasılığını sunar. Hal böyle olduğundan dolayı (“hal böyle, hal böyle,” Kafka’nın sevdiği bir formül, gerçek bildiren bir durum), anlamı terk edip üstü kapalı bir şey olarak gösterir; anlamın yalnızca iskeletini tutar, ya da bir kağıt kesiğini.

Değiştirilmiş ses, anlamda yeniden bölge kazanacak bölgesinden edilmiş bir gürültü olduğu için tamamen ve geri çevrilemez şekilde bölgesinden edilecek olan şimdi yeni sesin kendisidir. Bu yeni bölgeden etmede bulunan ses ya da sözcük her ne kadar içinden gelse de artık ne bir dil anlamının parçası, ne de her ne kadar öyle görünse bile organize bir müzik ya da şarkıdır. Gregor’un nağmelerine ve sözcükleri nasıl bulandırdığına, farenin çaldığı ıslığa, maymunun öksürmesine, çalmayan piyaniste, şarkı söylemeyen ve şarkı söylemeyişiyle şarkısını oluşturan şarkıcıya, müzik yaymadıklarından ötürü bedenlerinin diplerinde müzisyen olan müzisyen köpeklere dikkat çektik. Organize müzik her ortamda bir fesih çizgisine haiz –tıpkı bir anlam dilinin bir kaçış çizgisine sahip olması gibi- ve böylece kendi adına konuşan ve forma sokulmasına gerek olmayan yaşayan ve ifade eden bir materyali özgürleştiriyor.9 Bu anlamdan koparılan, anlamı fetheden, anlamın aktif nötrleştirilmesini sağlayan dil değerini yalnızca ve yalnızca bir sözcüğün aksanında, çekiminde buluyor: “İşe yaramaz kafamı bir anlığına unuttuğum küçük bir sözcüğün sesli harfinde, orada burada yaşıyorum yalnızca.”10 Çocuklar anlamını yalnızca belli belirsiz hissettikleri bir sözcüğü kendi etrafında titreşmesi için tekrarlama egzersizinde oldukça becerikliler (Kale’nin başında okul çocukları o kadar hızlı konuşuyorlar ki söyledikleri anlaşılmıyor). Kafka çocukken babasının deyimlerinden birini bir anlamsızlık çizgisinden kaçması için nasıl sürekli olarak tekrar ettiğini anlatıyor: “ayın sonu, ayın sonu”11 Kendi içinde bir anlamı olmayan özel isimler bu tür bir egzersiz için özellikle uygun. Milena, i harfi vurgulandığında “Bohemia’da başıboş bir Yunan ya da Romalı, Çekler tarafından şiddete uğramış, aksanı elinden alınmış,” gibi bir anlam çağrıştırmaya başlıyor önce, daha sonra daha hassas bir yakınsama ile “kollarına alıp dünyanın dışına götürdüğün bir kadın, ateşten kaçırdığın,” gibi bir anlam. Buradaki aksan sürekli bir düşme olasılığını, ya da tam tersine “yükünle birlikte yaptığın şanslı sıçrama”yı çağrıştırıyor.12

Görece ve yüksek derecede nüanslı olsa da bize göre Milena isminin iki çağrışımı arasında belirli bir fark var: kişi hala kendini yaygın, hayali türden figüratif bir sahneye bağlı olarak görüyor; ikincisi ise çok daha yoğun, ismin kendi içinde bulunan bir yoğunluk eşiğindeki düşüşü ya da sıçrayışı gösteriyor. Anlam aktif bir şekilde nötrleştiğinde burada olan şey vuku buluyor. Wagenbach’ın dediği gibi, “Dünya efendidir; direkt olarak görüntüyü doğurur.” Ama bu prosedürü nasıl tanımlayabiliriz? Anlamdan geriye yalnızca kaçış çizgilerini yönlendirecek kadar parça kaldı. Artık özel bir isimle bir şeyi tanımlama ya da figüratif bir anlam aracılığıyla metafor tayini gibi bir şey yok. Ama görüntüler gibi şey de artık bir dizi yoğun hal, bir merdiven, ya da kişinin herhangi bir anlamda yüksekten alçağa ya da alçaktan yükseğe kendi etrafında döndürebileceği bir yoğunluklar devresi dışında bir şey oluşturamıyor. Görüntü bizzat bu dönme hali; vuku bulma haline geldi –insanın köpek-olması ve köpeğin insan-olması, insanın maymun-olması ya da böcek-olması, ya da tam tersi. Artık örneğin köpek sözcüğünün bir hayvanı bildirdiği ve metaforik olarak başka şeyleri kast ettiği (mesele “köpek gibi” derken) sıradan, zengin bir dil durumu yok.13Günlükler, 1921: “Metaforlar edebiyat hakkında umutsuzluğa kapılmamın sebeplerinden biri.” Kafka kasten bütün metaforları, sembolizmi, bildirgeçleri ve tanımlamaları yok ediyor. Metamorfoz, metaforun tam tersidir. Figüratif anlamın artık doğru düzgün bir anlamı yok ve diğer şeyler, onların kaçış çizgilerini izleyen bölgelerinden edilmiş ses ve sözcüklerin hücumuna uğramış yoğunluklardan başka bir şey değiller. Artık mesele bir hayvan ve bir insan arasındaki davranış benzerliği sorunu değil; basit bir sözcük oyunu hiç değil. Artık insan ya da hayvan yok, zira bir akış birleşiminde, tersine çevrilebilir bir yoğunluklar devamlılığında ikisi de birbirini bölgelerinden ediyorlar. Mesele farkın maksimumunu bir yoğunluk farkı olarak içinde bulunduran bir vuku-bulma, bir bariyerin aşılması, bir yükselme ya da düşme, bir eğme ya da kalkma, bir sözcüğün vurgusu. Bir hayvan insan “gibi” konuşmuyor, dilden bildirgeç eksikliği olan tonaliteleri çekiyor; kelimelerin kendileri de hayvanlar “gibi” değil, kendi çaplarında tırmanan, havlayan ve gezen, doğru düzgün linguistik hayvanlar, böcekler ya da fareler.14 Dizileri titreştirmek, sözcüğü beklenmedik içsel yoğunluklara açmak –kısaca dilin bildirmeyen, yoğun bir kullanıma konulması. Dahası, artık beyan öznesi ya da ifade öznesi diye bir şey de yok. Artık bu beyan öznesi bir insan “gibi” kalan bir köpek olan öznenin ifadesi değil; ifade öznesi insan olmaya devam eden, böcek “gibi” olan bir beyan öznesi değil. Çoklu ya da kolektif meclisin özünde ortak bir vuku-bulmayı oluşturan bir haller devresi var.

Prag’daki Almanca dilinin durumu –soluk bir kelime haznesi, yanlış sözdizimi- böyle bir kullanıma nasıl katkıda bulunuyor? Genel olarak ne kadar çeşitli olurlarsa olsunlar “bir dilin içsel tansiyonlarını” ifade eden linguistik unsurlara intansif ya da tensör deriz. Dilbilimci VidalSephihaintansifi bu anlamda “bir kavramın sınırına ya da ötesine hareket etmeyi sağlayan herhangi bir dilbilimsel araç” olarak görür ve dilin hareketinin aşırı uçlara, geri çevrilebilir bir öte ya da öncesine yönelmiş olma durumunun altını çizer.15Sephiha her tür anlama gelebilecek, her tür usta-sözcüğü, fiilleri veya ilgeçler olabilecek bu tür unsurların çeşitliliğine dikkat çeker; İbranicedeki gibi isimden önce gelen ya da tamamen eylem fiilleri; bağlaçlar, ünlemler, zarflar; ve acı bildiren terimler.16 Sözcüklerin içinde bulunan aksanlara, uyumsuz işlevlerine de değinilebilir. Ve minör bir edebiyatın dili bu tensör ya da intansifleri özellikle geliştiriyor gibi durur. Wagenbach Çekçeden etkilenmiş Prag Almancasını analiz ederken bu Almanca formunun karakteristiği olarak yanlış ilgeç kullanımını gösterir; isimden önce gelenin yanlış kullanımı; uysal fiillerin kullanımı (“koymak, oturmak, yerleştirmek, götürmek” gibi anlamlarda kullanılabilen ve dolayısıyla intansif olan Giben gibi); zarfların çokluğu ve art arda gelmesi; acı-dolu çağrışımların kullanımı; aksanın sözcüğe içkin bir tansiyon olarak kullanımı; ve sesli ve sessiz harflerin içsel bir uyumsuzluğun parçası olarak dağıtımı. Wagenbach şu nokta üzerinde ısrar ediyor: bütün bu dil yoksulluğu noktaları Kafka’da mevcut, ama yeni bir süssüzlük, yeni bir ifade etme, yeni bir esneklik, yeni bir yoğunluk amacı taşıyan yaratıcı bir kullanıma koyma tarafından ele geçirilmiş durumdalar.17 “Yazdığım neredeyse bütün sözcükler yanındakilere değiyor, sessiz harflerin yorgun bir şekilde birbirlerine sürttüklerini, ve sesli harflerin varyete şovundaki Zenciler gibi şarkı söylediklerini duyabiliyorum.”18Dil, aşırı uçlarına ya da sınırlarına doğru yönelmek için temsili olmaktan çıkıyor. Acı çağrışımı, tıpkı Gregor’la acı veren nağmeler olan sözcükler, ya da Franz’ın “tek ve geri çevrilemez” haykırışındaki gibi bu metamorfoza eşlik ediyor. Godard’ın filmlerinde Fransızcanın konuşma dili olarak kullanıma koyulmasını aklınıza getirin. Orada da bütün deyimlerin temelini oluşturan stereotipsel zarflar ve bağlaçların bir toplanması var –Fransızcayı Fransızcanın içinde minör bir dil yapan garip bir yoksulluk; sözcüğü direkt olarak görüntüye bağlayan yaratıcı bir süreç; dizilerin sonunda “yeter, yeter, yeter,” sınırının yoğunluğuyla ilişkili olarak yükselen bir teknik, ve kameranın yerinden ayrılmadan yükselip etrafta süzülerek görüntüyü titreştiren çekim tekniğiyle üst üste gelen genel bir yoğunlaştırma.

Belki de görüntülerin karşılaştırmalı incelemesi, farklı diller arasında aynı grupta olan dilin işlevi araştırmalarından daha az ilginç olabilir –iki-dillilik, hatta çok-dillilikte. Yalnızca farklı dillerdeki işlevlerin araştırması sosyal faktörleri, güç ilişkilerini ve farklı güç merkezlerini açıklayabileceği için “bilgilendirici” mitten bir düzen aktarıcısı, bir güç yaptırımı ya da buna bir karşı koyma olarak hiyerarşik ve mecburi bir dil sistemini değerlendirmek için kaçınır. Ferguson ve Gumperz’in araştırmalarını kullanan HenriGobard dört dilli bir model öne sürmüştür: kırsal ya da kökeni kır olan topluluklardaki yerel, anneye ait dil; araç olan, şehirde kullanılan, idari, hatta dünya çapında bir dil, iş dünyası, ticari değişim, bürokratik aktarım vesaire dili, yani ilk tür bölgeden etme dili; ima yollu dil, anlam ve kültür dili, kültürel bir yeniden bölge kazandırma gerektiren bir dil; kültürlerin ufkunda bulunan, spiritüel ya da dinsel yeniden bölge kazandırmaya yakalanmış mitik bir dil. Bu dillerin zaman-mekansal kategorileri birbirlerinden çok farklıdır; yerel dil buradadır; araç olarak kullanılan dil her yerdedir; ima yollu dil oradadır; mitik dil ötededir. Ama her şeyden öte bu dillerin dağılımı bir gruptan diğerine, ve aynı grup içinde bir çağdan diğerine farklılık gösterir (Avrupa’da uzun bir zaman boyunca Latince önce ima yollu, sonra mitik bir dil hale gelmeden önce yerel bir dildi; İngilizce bugünün dünyasında dünya çapında araç olarak kullanılan dil haline geldi).19 Bir dil hakkında geçerli olan şey diğeri için söylenemez, ve söylenebilecek ve söylenemeyecek şeylerin bütünü her bir dille ve bu dillerin birbirleri ile olan ilişkileri ile değişir.20 Dahası, bütün bu faktörler materyale göre belirsiz uçlara ve değişken sınırlara sahip olabilir. Bir dil bir materyal için belli bir işlevi görür ve başka bir dil başka bir materyal için belirli bir işlev görür. Bir dilin her bir işlevi buna karşılık bölünür ve beraberinde çoklu güç merkezleri taşır. Diller bulantısı, ve kesinlikle bir diller sistemi değil. Mass Fransızca telaffuz edildiğinde ağlayan entegrasyon yanlılarının öfkesini anlayabiliriz, zira Latin’in mitik işlevinin elinden alındığını düşünmektedirler. Ama klasik akımcılar zamanın daha da arkasındadırlar ve ağlarlar çünkü Latince’nin elinde ima yollu kültürel fonksiyonu bile alınmıştır. Bu dilin uyguladığı ve şimdi yerini başka formların almış olduğu dinsel ve eğitimsel güç formlarına üzülürler. Gruplar arasında geçişin daha ciddi örnekleri de mevcuttur. Bölgeciliğin dirilişi, lehçe ya da ağızın yeniden bölge edinmesi, yerel bir dil –bu dünya çapında ya da uluslar ötesi teknokrasiye nasıl yarar sağlıyor? Bu, çağdaş bir anlam vermeye çalıştığı arkaizmlerle dolu olan devrimci hareketlere nasıl katkıda bulunuyor? Servan-Schreiber’denBreton ozanına ve Kanada şarkıcısına. Ve sınırlar aslında böyle bölünmüyor, zira Kanadalı şarkıcı da yeniden bölge kazandırmanın en tepkisel, en Ödipal formunu kazandırabilir, oh mama, oh doğduğum topraklar, kulübem, olé, olé. Buna bir bulanıklık, karmaşık tarih, politik bir durum adını verebiliriz, ama dilbilimciler bunu bilmiyor, bilmek istemiyorlar, zira “apolitik”ler, yalnızca birer bilim adamı. Chomsky bile bilimsel apolitikliğini Vietnam savaşına karşı cesurca mücadele ederek telafi etti.

Hapsburg imparatorluğuna geri dönelim. İmparatorluğun düşüşü ve çöküşü krizi şiddetlendiriyor, her yerde bölgeden etme hareketlerinin oluşmasına sebep oluyor, ve her tür kompleks yeniden bölge kazandırmaları davet ediyor –arkaik, mitik ya da sembolik. Rastgele bir şekilde Kafka’nın çağdaşlarından alıntılar yapabiliriz: Einstein ve evrenin temsilini bölgesinden etmesi (Einstein Prag’da ders veriyor, ve fizikçi Philipp Frank Kafka’nın da bulunduğu o salonda konferanslar veriyor); Avusturyalı dodekafoncular ve müzikal temsili bölgesinden etmeleri (Wozzeck’de Marie’nin ya da Lulu’nun ölümündeki çığlık, ya da bize göre aşağı yukarı Kafka gibi belli bir müzikal yolu izleyerek yankılanan si); ekspresyonist sinema ve görüntüyü çifte bölgeden etme ve yeniden bölge kazandırma hareketi (Çek kökenli Robert Wiene; Viyana doğumlu FritzLang; Paul Wegener ve Prag’dan temalar kullanması). Tabii ki Viyana psikanalizi ve Prag okul dilbiliminden de bahsetmeliyiz.21 “Dört dile” nazaran Prag Yahudilerinin spesifik konumu nedir? Kırsal bir ortamdan gelen bu Yahudilerin yerel dili Çekçedir, ama Çekçe unutulur ve baskı görür; İbraniceye gelince, genellikle küçük görülür ya da şüpheyle yaklaşılır –Kafka’nın söylediğine göre korkutur. Almanca kasabaların yerel dili, devletin bürokratik dili, değişimin ticari dilidir (ama son zamanlarda bu amaçla İngilizcenin kullanılması zaruri hale gelmiştir). Almanca dilinin –bu sefer Goethe’nin Almancasından bahsediyoruz- kültürel ve ima yollu bir işlevi vardır (daha az olsa da Fransızcanın da olduğu gibi). Mitik bir dil olan İbranice Siyonizm’in başlamasıyla ilişkilidir ve hala aktif bir hayal niteliğini taşır. Bu dillerin her biri için bölgesellik, bölgeden etme ve yeniden bölge kazandırma derecelerini değerlendirmeliyiz. Kafka’nın kendi durumu: Prag’daki Çekçe anlayan ve konuşan sayılı Yahudi yazardan biri (ve Çekçenin Milena ile olan ilişkisinde önemli bir rolü olacak). Almanca çifte rolünü oynar: hem yerel, hem de kültürel dil, ve Goethe her zaman ufuktadır (Kafka ayrıca Fransızca, İtalyanca ve büyük ihtimalle biraz da İngilizce biliyordur). Bir müddet zaman geçene kadar İbranice öğrenmez. Kafka’nın İbraniceyle olan ilişkisini karmaşık hale getiren şey; Yahudiler için Almanca dilini yeniden işleyen göçebe bir bölgeden etme hareketine kıyasla daha az linguistik bölgesellik içerir olarak görmektedir. İbraniceyi sevmesinin sebebi ise dinsel bir topluluğun dili olması değil, popüler bir tiyatronun dili olmasıdır (daha sonra IsakLowy’nin gezgin tiyatrosunun hamisi ve menajeri olur). 22 Kafka’nın bir kamu buluşmasında İbraniceyi nispeten düşmanca davranışlarda bulunan bir Yahudi burjuva kitlesine sunması ise takdire şayandır: İbranice konuşanlar küçük görülmekten öte korkulan kişilerdir, “belirli bir tutucu hoşnutsuzlukla karışık korku”; grameri olmayan ve kaçan, hareketli, yayılan, ve “güç ilişkilerini” içselleştiren göçebelere dönüşmüş sözcüklerle doludur. Orta-Yüksek Almanca’ya nakledilen bir dildir ve Almanca diline öyle işler ki Almanca’ya yok edilmeden çevrilemez; İbranice yalnızca kalpte “hissedilerek” anlaşılabilir. Kısacası, minör kullanımların sizi alıp götüreceği bir dildir: “Sonra İbranicenin gerçek birliğini hissedeceğiniz bir zaman gelecek, o kadar güçlü olacak ki sizi korkutacak, ama İbraniceden değil, kendinizden korkuyor olacaksınız. Mümkün olduğunca bu özgüvenin tadını çıkarın!”23

Kafka Çekçe ile bir yeniden bölge edinme peşinde değil. Prag okulunun yapmaya çalıştığı gibi Almancayı her tür düşsel, sembolik ya da mitik kaçışlarıyla birlikte (İbranice haline getirenleri dahil) hiper-kültürel bir kullanıma sokmayı da istemiyor. Sözel, popüler bir İbranice’nin de peşinde değil. İbranicenin kendisine açtığı yolu kullanarak onu eşsiz ve ıssız bir yazın formuna dönüştürme gayretinde. Prag Almancası belli derecelerde bölgesinden edilmiş olduğu için o bunu daha ileri, daha yoğun bir hale getiriyor ama yeni bir süssüzlük, yeni ve beklenmedik bir değişiklik, acımasız bir düzeltme ve başın düzleştirilmesi yönüne sokuyor. Şizo kibarlığı, su sarhoşluğu.24 Almanca dilini bir kaçış çizgisinden kaçıracak. Yoksunluktan beslenecek; Prag Almancasının saklamaya çalıştığı bütün az gelişmişlik niteliklerini ondan koparacak; aşırı derecede ayık ve keskin bir çığlık atmasını sağlayacak. Köpeğin havlamasını, maymunun öksürmesini ve böceğin hışırtısını ondan alacak. Sözdizimini bu kurumuş Almancanın keskin sözdizimini kucaklayan bir haykırışa döndürecek. Onu kültür ya da mit tarafından kurtarılamayacak bir bölgeden etmeye doğru itecek. Bu, yavaş, yapış yapış ve pıhtılaşmış olsa da mutlak bir bölgeden etme olacak. Dili yavaşça ve adım adım çöle götürmek. Sözdizimini haykırmak için kullanmak, haykırışa biz sözdizimi vermek.

Minör dışında majör ya da devrimci olan hiçbir şey yok. Bütün ustaların dillerinden nefret etmek. Kafka’nın hizmetçi ve işçilere duyduğu hayranlık (aynı şey Proust ve hizmetçiler ve dilleri için de geçerli). Onun daha da çok ilgisini çeken şey kendi dilini –eşsiz, majör ya da en azından bir zamanlar majör olduğunu varsayarak- minör bir kullanıma çevirme ihtimali. Kendi dili içinde bir tür yabancı olmak; Kafka’nınUsta Yüzücü’sünün durumu işte bu.25 Eşsiz olsa bile dil bir karışım, şizofrenik bir bulamaç, dilin çok farklı işlevlerinin ve farklı güç merkezlerinin oyun sergilediği bir palyaço kostümü, söylenebilen ve söylenemeyen şeyleri bulandıran bir şeydir; bir işlev diğerine karşı uygulanacak, bölgesellik ve görece bölgeden etmenin bütün dereceleri ortaya serilecek. Majör olsa bile bir dil, onu ne kadar yavaş ya da dikkatlice olursa olsun mutlak bölgeden etme oluşturabilecek yaratıcı kaçış çizgileri üzerinden kaçıracak intansif kullanıma konulmaya açıktır. Yalnızca sözcüksel olmayan (zira safi sözcük pek anlam ifade etmez) süssüz sözdizimsel bütün bu mucitlik, yalnızca bir köpek gibi yazmak için (ama bir köpek yazı yazamaz –kesinlikle, kesinlikle). Artaud’nun Fransızcayla yaptığı da budur –haykırışlar, nefes tutmalar; Celine’in Fransızcayla yaptıkları, başka bir çizgiden, ama en üst derece şaşırtıcı. Celine’insözdizimsel evimi Voyage’danDeath on theCreditPlan’e, sonra Death on theCreditPlan’denGuignol’sBand’e gidiyor. (Bundan sonra Celine’in kendi talihsizlikleri dışında anlatacak bir şeyi kalmadı; başka bir deyişle, artık yazmaya ihtiyacı yoktu, yalnızca para kazanmaya ihtiyacı vardı. Ve dilin kaçış çizgileri hep böyle sonlanır: sessizlik, bölünen, sonsuz, ya da daha kötüsü. Ama o ana kadar ne delice bir yaratım, ne yazı makinesi ama! Celine Voyage’ı için o kadar övgü aldı ki dilin yoğunluktan başka bir şey olmadığı Death on theCreditPlan’de ve fevkalade Guignol’sBand’de işi daha da ileri götürdü. Bir tür “minör müzik” konuşuyordu. Kafka da bir minör müzik, ama farklı bir türü. Yine de her daim bölgesinden edilmiş seslerden, tepetaklak yürüyüp uzaklaşan bir dilden oluşuyor.) Bunlar gerçek minör yazarlar. Dile, müziğe, yazıya kaçış. Pop dediğimiz şey –pop müzik, pop felsefesi, pop yazısı- Worterflucht. Kişinin kendi dilinin çok-dilliliğini kullanmak, minör ya da intansif bir kullanıma koymak, bu dilin baskı görmüş niteliğinin yanında baskı gösteren niteliğe karşı durmak, kültür-olmayan ya da az gelişmişlik noktaları bulmak, bir dilin kaçabileceği dilbilimsel Üçüncü Dünya bölgeleri, şeylere giren bir hayvan, bir meclisin oyuna dahil olması. Pek çok tür ve edebi hareketin, çok küçük olanların dahi tek bir hayali var: dilde majör bir işleve sahip olmak, kendilerini bir tür devlet dili, resmi bir dil olarak sunmak (örneğin bugünkü bildirgecin, metaforun ve sözcük oyununun efendisi olmak isteyen psikanaliz). Karşı hayali yaratın: minör haline-gelen şeyi nasıl yaratacağınızı öğrenin. (Uzun zamandır resmi, ima yollu bir tür olan felsefe için umut var mı? Anti-felsefenin bir güç dili olmaya çalıştığı bu andan yararlanalım.)

DİPNOTLAR:

  1. Bakınız: Brod’a mektup, Kafka, Mektuplar, Haziran 1921, 289, ve Wagenbach, Franz Kafka, s. 84’deki yorumlar.
  2. Kafka, Günlükler, 25 Aralık 1911, 194.
  3. Ibid., 193: “Edebiyat insanların değil edebiyat tarihinin kaygısıdır.”
  4. Bakınız: “Taşrada Düğün Hazırlıkları,” Kafka, Bütün Hikayeler: “Ve ‘Ben’ yerine ‘kişi’ dediğin sürece içinde bir şey yoktur” (s. 53). Ve birkaç sayfa sonra iki özne mevzusu açılır: “Köye bizzat gitmeme gerek yok. Giyinik bedenimi gönderirim,” anlatıcı bir böcek gibi yataktayken (s. 55). Şüphesiz ki Gregor’un “Metamorfoz”daki böceğe dönüşümünün kökenlerinden biri budur (Kafka aynı şekilde Felice ile buluşmaya gitmeyip yatakta kalır). Ama “Metamorfoz”da hayvan bütün vuku-bulmanın değerini üstlenir ve bir beyan öznesinin durgunluğuna sahip değildir.
  5. Bakınız: MichelRagon: Histoire de la littératureprolétarienne en France (Paris: AlbinMichel, 1974) kriter zorluğu ve “ikincil bölge edebiyatı” kavramı kullanma gereği üzerine.
  6. Kafka, Günlükler, 25 Aralık 1911, 193: “Küçük bir ulusun hafızası büyük bir ulusunkinden daha küçük değildir ve var olan materyali daha kapsamlı bir şekilde sindirebilir.”
  7. Wagenbach’ınFranz Kafka’sında mükemmel bir bölüm, “Yüzyılın sonunda Prag”, Çekoslovakya ve Prag okulundaki Almancanın durumu üzerine.
  8. Kafka’da diş temasının sürekliliği. Bir dede-kasap; kasapta açıkgözlülük eğitimi; Felice’in çenesi; Felice’le birlikte Marienbad’da kalmadığı sürece et yemeyi reddetmesi. Bakınız: Michael Cournot’un makalesi, “Toiqui as de si grandesdents,” NouvelObservateur, Nisan 17, 1972. Bu, Kafka üzerine yazılmış en güzel metinlerden biri. LewisCarroll’da da yemek yemek ve konuşmak arasında benzer bir zıtlık, ve karşılaştırılabilir bir mantıksızlığa kaçış bulunabilir.
  9. Franz Kafka, Dava, tercüme Willa ve EdwinMuir (New York: SchockenBooks, 1956): “Onunla konuştuklarını fark etti, ama ne söylediklerini anlayamıyordu, bütün ortamı dolduran, içinde bir siren gibi tiz, değişmeyen bir notanın şakıdığı gürültü dışında bir şey duyamıyordu.”
  10. Kafka, Günlükler, 20 Ağustos 1911, 61-62.
  11. Kafka, Günlükler: “Bir anlam kazanmadan, ‘ayın sonu’ deyişi benim için korkunç bir sırra haizdi” özellikle de her ay tekrarlandığı için –Kafka bizzat bu ifadenin anlamdan yoksun olarak kalmasının sorumlusunun tembellik ve “zayıflamış merak” olduğunu söylüyor. Wagenbach bunu güçsüzlük ya da eksiklik çağrıştıran negatif bir açıklama olarak yorumluyor. Kafka’nın tutku nesnelerini sunmak ya da saklamak için bu tarz negatif şeyler söylediği bilinen bir gerçektir.
  12. Kafka, Milena’ya Mektuplar, 58. Kafka’nın kendi icat ettikleriyle başlayan, özel isimlere duyduğu hayranlık: bakınız: Kafka, Günlükler, 11 Şubat 1913 (yeri gelmişken,Hüküm’deki isimler)
  13. Her şeyi metaforların etrafında düzenleyen Kafka yorumcularının en kötü yorumlarının bu olduğunu söyleyebiliriz: Marthe Robert bize Yahudilerin köpekler “gibi” olduğunu hatırlatıyor, ya da başka bir örnek vermek gerekirse, “sanatçı açlıktan ölen biri muamelesi gördüğü için Kafka onu bir açlık ustası yapıyor; ya da parazit muamelesi gördüğü için Kafka onu koca bir böceğe dönüştürüyor” (Oeuvrescomplétes, Cercledulivreprecieux, 5:311). Bize göre bu, edebi makinenin basit bir kavramsallaştırması –Robbe-Grillet Kafka’daki bütün metaforların yıkımı üzerinde durmuştur.
  14. Örneğin bakınız: Kafka, Mektuplar’dakiPollak’a mektup, Mektuplar, 4 Şubat 1902, 1-2.
  15. Bakınız: H. VidalSephiha, “Introduction a l’étude de l’intensif,” Languages 18 (Haziran 1970): 104-20. Tensör terimini, bunu yoğunluğu libidoyla ilişkilendirmek için kullanan J. –F. Lyotard’dan aldık.
  16. Sephiha, “Giriş,” 107 (“Negatif bir acı, kötülük, korku, şiddet kavramı taşıyan herhangi bir deyişin sınır-değeri kadarını muhafaza etmek için kavramı başından savabileceğini aklımızda canlandırabiliriz –yani intansif değerini”: örneğin Orta-Yüksek Almanca bir sözcükten gelen Almanca sehr sözcüğü, Ser = “acı veren”.)
  17. Wagenbach, Franz Kafka, 78-88 (özellikle 78, 81, 88).
  18. Kafka, Günlükler, 15 Aralık 191, 33.
  19. HenriGobard, “De la vehicularité de la langueanglaise,” Languesmodernes (Ocak 1972) (ve L’Alienationlinguistique: analysetetraglossique, [Paris: Flammarion, 1976]).
  20. MichelFoucault bir dilde belirli bir anda söylenebilecek ve söylenemeyecek (yapılabilecek olsa bile) şey arasındaki dağılımın önemi üzerine ısrar ediyor. George Devereux (H. Gobard’ın alıntıladığı) yerel dillerinde çok rahat bir şekilde seks üzerine konuşan ama aracı dilleri İngilizce’de bunu yapamayan genç Mohave yerlilerinin durumunu inceliyor; bunun sebebi yalnızca İngiliz öğretmeninin baskıcı işlevi değil, aynı zamanda dil problemi (bakınız: Essaisd’ethnopsychiatriegénérale [Paris: Gallimard, 1970], 125-26).
  21. Prag Dairesi ve dilbilimdeki rolü için bakınız: Change, 3. (1969) ve 10. (1972) sayılar. (Prag Dairesinin 1925’de oluştuğu doğru. Ama 1920’de Jakobson Prag’a gittiğinde Mathesius tarafından başı çekilen, ve Alman üniversite sisteminde öğretmenlik yapan AntonMarty ile ilişkili bir Çek hareketi zaten mevcuttu. 1902-1905 arasında Kafka Brentano’nun öğrencisi olan Marty’nin verdiği dersleri dinledi ve Brentoncu buluşmalara katıldı.)
  22. Kafka’nın Lowy ve İbranice tiyatro bağlantıları için bakınız: Brod, Franz Kafka, 110-16 ve Wagenbach, Franz Kafka, 163-67. Bu pantomim tiyatrosunda pek çok eğik ve dikleşmiş baş olmalı.
  23. “An Introductory Talk on theYiddish Language,” tercüme ErnstKaiser ve EithneWilkins, Franz Kafka, DearestFather (New York: SchockenBooks, 1954), 381-86.
  24. Bir dergi editörü Kafka’nın nesrinin “kendine dikkat eden bir çocuğun temizlik havasını” içerdiğini söyleyecektir (bakınız: Wagenbach, Franz Kafka, 82).
  25. “Usta Yüzücü” şüphesiz ki Kafka’nın en Beckett-vari metinlerinden biridir: “Kendi ülkemde olduğumu ve bütün çabalarıma rağmen konuştuğunuz dili anlamadığımı itiraf etmeliyim.”

LaibachBayrak70x100cm

Rizoma Giriş – Félix Guattari / Gilles Deleuze

0000000
Türkçesi: Anıl Karol

Yayımlanması için sunduğundan dolayı
Sub Press’e teşekkürlerimizle

DELEUZE & GUATTARI’nin “a thousand plateaus / capitalism and schizophrenia” eserinin Brian Massumi tarafından gerçekleştirilmiş İngilizce tercümesinden Türkçeye aktarılmıştır…
*

**

***

****

*****

Anti-Odipus’u birlikte yazdık. Hatırı sayılır bu kalabalığa çoğul olmamız sayesinde ulaştık. En yakınımızdan en uzağımıza, elimize geçen her şeyden faydalandık. Tanınmamak için akıllıca mahlaslar kullandık. İsimlerimizi neden mi sakladık? Alışageldiği için sadece, alışkanlıktan. Karşılığında tanınmayacak bir şekle bürünmek için. Sadece kendimizi değil, bizi hareket ettiren, düşündüren ve hissettiren şeyleri de algılanamaz hale getirmek. Bir de herkes gibi konuşmak güzel şey; lafın gelişi olduğu bilindiği halde, güneşin doğduğunu dile getirmek. Kişinin ben demediği yere değil, ben deyip dememesinin önemli olmadığı yere ulaşmak. Artık sadece kendimiz değiliz. Herkes kendine ait olanı anlayacaktır. Yardım aldık, esinlendik ve çoğullaştık.

Bir kitapta ne özne, ne de nesne vardır; kitap, hızları ve zamanları birbirinden çok farklı, çeşitli biçimlere sahip konulardan oluşur. Kitapla özne arasında bağ kurmak, konularının işleyişi ve ilişkilerinin dışsallığını göz ardı etmektir. Jeolojik hareketleri açıklayan bir tanrı yaratmak. Kitapta da, her şeyde olduğu gibi ifadenin ve parçalılığın çizgileri, katmanları ve bölgeleri; aynı zamanda kaçış noktaları, yerinden edilme ve sınıfsızlaştırma vardır. Bu çizgilerdeki karşılaştırılabilir akış oranları göreceli bir yavaşlık ve akış yoğunluğuna, ya da aksine, hız ve kopmaya sahip olaylar üretir. Tüm bu çizgiler ve ölçülebilir hızlar ortada bir topluluk yaratır. Kitap da böyle bir topluluktur, bu yüzden özneyle ya da nesneyle nitelenemez. Çoğulluktur, evet – ancak, çoğulluğun nitelendirmediği anda barındırdıklarını, yani varlık durumuna ulaşmasının ne getireceğini bilemeyiz. Makinesi topluluğun bir yüzü katmanlara dönüktür, bu şüphesiz onu bir organizma yapar, önemli bir bütünlük ya da nesneyi niteleyebilen bir belirleyicilik; diğer yönü de sürekli organizmanın parçalarını söken, gösterensizleştiren parçacıkların ya da saf yoğunlukların geçişi ve dolaşıma katılması, kitaptaki yoğunluğun en fazla gölgesi olabilecek nesnelerle nitelenmesi. Kitaptaki organsız beden nedir? Çoğul olması ve çizgilerin doğası düşünüldüğünde sınıfları, yoğunlukları ve bir “tutarlılık düzleminde” bir araya gelmeleri ihtimali, seçilmelerini güvence altına alıyor. Her yerde olduğu gibi, önemli olan ölçünün birimidir, yazının niceliği. Kitabın bahsettiği konuyla üretilişi arasında bir fark yoktur. Bu yüzden kitabın öznesi de yoktur. Bir topluluk olarak kitap tek başınadır, diğer topluluklarla ve doğası gereği diğer organsız bedenlerle bağlantı kurar. Gösteren ve gösterilenin açısından kitabın ne anlama geldiğini asla sormayacağız; içinde anlayacak bir şey aramayacağız. Ne işlevi olduğu, nelere bağlandığında bir yoğunluk ilettiği, kendisinin hangi çoğulluğun içine yerleştirilip dönüşüm geçirdiği, başka hangi organsız bedenlerle bir araya geldiği. Bir kitap, dışarısı sayesinde, yine dışarıda var olabilir. Kitabın kendisi de küçük bir makinedir; bu edebiyat makinesinin bir savaş makinesiyle, sevgi makinesiyle, vb. ya da soyut bir makineyle arasındaki bu tükenmek bilmeyen bu ilişki nedir? Edebi yazarlardan çok fazla alıntı yapmakla eleştiriliyoruz. Kişinin yazarken sorması gereken tek soru, edebiyat makinesinin hangi makineye bağlanacağıdır, çünkü çalışması için bağlanması gerek. Kleist ve çıldırmış bir savaş makinesi, Kafka ve en sıradışılarından bir bürokrasi makinesi… (Kişi, edebi olma zorunluluğu olmadan, edebiyat yoluyla bir hayvan ya da bir bitkiye dönüştüğünde, hayvana ilk dönüşen kendi sesi değil midir?) Edebiyat bir topluluktur. İdeolojiyle hiç bir ilgisi yoktur. Bir ideoloji yok ve asla da olmadı.

Bahsettiğimiz şeyler; çoğulluklar, çizgiler, katmanlar ve kesitler, kaçış noktaları, makinesi kümeler ve çeşitli tipleri, organsız bedenlerin yapımları ve şekillendirilmeleri, tutarlılık düzlemleri ve her birinin ölçü birimi. Stratometre, deleometre OB yoğunluk birimi, OB yakınsama birimi: Bunlar nicel bir yazın oluşturmakla kalmaz, yazının da anlamını ancak başka bir şeyin ölçüsü olarak belirler. Yazı göstermez. Yazı, henüz önümüzde olmayan boyutları dahi gözlemler ve haritalar.

Kitabın bir ilk türü kök-kitaptır. Ağaç hâlihazırda dünyaya ait bir imgedir, ya da kök, dünya-ağaca ait bir imge. Bahsettiğimiz şey; soylu, gösteren ve öznesel, organik katmanlara sahip klasik kitap. Artık doğanın gerçekleştiremediği bazı belirli prosedürleri kullanarak; kitap dünyayı, sanat da doğayı taklit eder. Kitabın kanunuyla yansımanın kanunu birdir, ikiye dönüşen Bir. Öyleyse, dünya ve kitap, doğayla sanat arasındaki ayrımın bile üstündeyken, kitabın kanunu doğada nasıl var olabilir? Bir, ikiye dönüşür: bu formülle ister Mao’nun stratejik anlatımıyla, ister mümkün olan en “diyalektik” şekilde karşılaşalım, önümüzdeki şey, en iyice ve klasik şekilde yansıtılmış, eski ve yorgun biçimli düşüncedir. Doğa bu şekilde işlemez: doğada kökler ve baskın kökler çok yönlü ve katmanlıdır. Dairesel şekilde dallanırlar. Düşünceler doğayı geriden takip eder. Bir doğal gerçeklik olarak kitap bile merkezi omurgası ve çevreleyen yapraklarıyla bir baskın köktür. Ancak, düşünsel bir gerçeklik olarak kitap, Ağacın ya da Kökün imgesiyle, Birin ikiye dönüşmesi kanununu sonsuza dek sürdürür ve sonra iki, dörde dönüşür. İkilik mantığı kök-ağacın düşünsel gerçekliğidir. Dil bilimi gibi “gelişmiş” bir disiplin bile temel imgesi olarak kök-ağacı muhafaza eder ve bu yüzden klasik yansımayla sıkı bir birliktelik içindedir. Bu düşünce şekliyle çokluğa asla ulaşılmadığı bile söylenebilir: düşünsel bir yöntem kullanılarak ikiye ulaşmak için güçlü bir birlik prensibi gerekir. Nesnenin yanında, doğal yöntemi kullanarak birden üçe, dörde veya beşe gitmek, güçlük bir birlik prensibi olduğu sürece şüphesiz mümkündür. Ama bu bizi bir yere götürmez. Ayrılıktaki ikilik mantığının yerini birbirini takip eden halkaların iki-teksesli ilişkileri almıştır. Merkezi baskın kök bize çoğulluğa dair, ayrı kökten daha fazla şey anlatmaz. Biri nesnenin içinde hareket eder, diğeri öznenin. İkililik mantığı ve iki-teksesli ilişkiler; psikanaliz, dil bilimi, yapısalcılık ve bilgi bilimlerine hükmetmektedir.

Kökçük-sistemi ya da fasiküler kök, kitabın ikinci figürüdür ve modernlikle bilinçli bir ortaklık içindedir. Bu sefer ya temel köke son verilir ya da uç kısmı yok edilir; yerini sayısız ve belirsiz bir ikincil kök çoğulluğu alır ve hızla büyümeye başlar. Bu kez temel köke son veren doğal gerçekliktir – ancak kökteki birlik mümkün olduğu sürece sürdürülür. O zaman sormak zorundayız, düşünsel gerçeklik; olayların durumuna yardımcı olmadan, daha da gizli bir birliğin mi oluşmasını mı, yoksa daha genişletilmiş bir bütünlük mü olmasını talep ediyor? William Burroughs’un cut-up yöntemini ele alalım: bir metni başka bir metne katlamak, bahsedilen metinlere ek bir boyutun açılmasını sağlıyor. Katlanılan bu yeni boyutta birlik, düşünsel emeğini sürdürmeye devam ediyor. Böylece sadece en kararlı şekilde parçalara ayrılmış çalışmalar Magnum Opus olarak sunulabiliyor. Serilerin canlanması için kullanılan en modern yöntemler tek bir yönde kesin olarak etkili, o da çizgisel yön; ancak, bütünleştirmenin birliği, dairesel ya da döngüsel boyutta bir diğerinden daha güçlü. Bir yapıda çoğulluk olması, birleşim kanunlarının azalışını da beraberinde getirir. Doctores angelici, birliğin kürtaj yanlıları gerçekten de melek üreticileridir, çünkü kutsal ve üstün bir birlikteliğin varlığını öne sürerler. “Çok köklülüğüyle” isabetli bir şekilde tanımlanan Joyce’un sözleri; kelimenin, hatta dilin bile çizgisel birliğini parçalamaktadır ve bunu sadece cümleye, yazıya veya bilgiye döngüsel bir birlik katmak için yapar. Nietzsche’nin aforizmaları bilginin çizgiselliğini parçalar, bu da düşüncede bilinemeyenin, ya da sonsuz dönüşün döngüsel birlikteliğini doğurur. Bu fasiküler gerçeğin ikilikle kırılmadığını söylemek gibidir, özneyle nesne, doğal ve düşünsel gerçeklik arasındaki tamamlayıcılık: birlik nesnede sürekli olarak engelleniyor. Dünya dönüşünü yitirdi: özne artık daha bir ikililik bile yaratamazken, belirsizliğin veya aşırı kararlılığın yüksek birliğini kabul ediyor. Ve bu her zaman nesneyi bütünleyen bir boyutta gerçekleşiyor. Dünya kaosa dönüştü, ancak kitap halen dünyanın bir imgesi: kök-kozmosu yerine kökçük kaosmosu. İlginç bir gizem: kitabın parçalılandıkça artan bütünlüğü. Kitabın, dünyanın bir imgesi olması ne kadar bayat bir düşünce. Aslında “Çoğulluk çok yaşa” diye haykırmak yeterli değil, yapması ne kadar güç olsa da. Duyurulması için tipografi, sözcüksel ya da sözdizimsel beceri yetmez. Çokluluk sürdürülmek zorundadır, sadece yüksek bir boyut ekleyerek değil, basit yollarla, ağırbaşlılığın gücüyle. Birin mümkün olan tüm boyutları her zaman n – 1’dir (birin çoğa ait olmasının tek koşulu daima oradan çıkarılmasıdır). Özgün olanı çokluktan çıkar; n – 1 boyutları olarak yaz. Bu çeşit bir sisteme rizom denilebilir. Yer altından ilerleyen gövde, kök ve kökçüklerden tamamen farklıdır. Tomurcuklar ve yumrular rizomdur. Kökleri ya da kökçükleri olan bitkiler bambaşka yönlerden rizomatik olabilir: soru, bitki ömrünün belirleyiciliğinin tamamen rizomatik olup olmamasıdır. Bazı hayvanlar bile sürü halinde rizomdur. Sıçanlar rizomdur.

Tüm o barınak, saklanma, hareket, kaçış ve firar olanaklarıyla oyuklar da rizomdur. Dallanmış yüzey uzantılarından, her yönden somutlaşan tomurcuk ve yumrulara kadar, rizomun kendisi de birçok şekle bürünür. Sıçanlar birbiri üstüne yığıldığında. Rizomun içinde en iyi ve en kötü bir aradadır: patates ve ayrık otu, ya da sıradan ot. Hayvan ve bitki, ayrık otu ve çatal otu. Rizomun yaklaşık bazı özelliklerini belirlemezsek, kimseyi ikna edemeyeceğimize dair belirgin bir hisse kapılıyoruz.

Bağlantı ve işlev ayrılığının bütünlüğü: rizomun herhangi bir noktası başka herhangi bir şeye bağlanabilecektir, bağlanmak zorundadır. Oluşu bir ağaçtan ya da bir kökten çok farklıdır, ilerleyen noktalar ya da kurduğu bir düzen yoktur. Chomsky modeli halen S noktasından başlayıp bir ayrılık olarak ilerlemektedir. Aksine, rizomdaki her nitelik dilbilimsel bir özelliğe bağlı değildir: her türden gösterge zincirleri (biyolojik, ekonomik, politik vesaire) yeni ve farklı gösteren rejimlerinin yanında farklı konuma sahip şeylere ait durumları da beraberinde getirir. Kolektif ifade toplulukları işlevini doğrudan makinesi kümelerin içinde gerçekleştirir; gösterge ve nesne rejiminin arasından radikal bir şekilde sıyrılmak imkânsız değildir. Dilbilimi kendini açık olanla sınırladığını iddia ederken bile dile dair önceden herhangi bir varsayımda bulunmaz ve halen belli toplumsal güç türlerini ve belirli oluşum şekillerinin var olduğunu ima eden bir söylemkürenin içindedir. Chomsky’nin bahsettiği, dilbilgisine hükmeden kategorisel S sembolü, bir sözdizimi göstergesinden ziyade bir güç göstergesidir: sözdizimi doğru cümleler kuracaksın, her ifade özne ve yüklem olarak ayrılacak (ilk ayrılık…). Dilbilimi modellerine dair eleştirimiz fazla soyut olmalarıyla değil, aksine yeterince soyut olmamalarıyla ilgilidir; bir dili ifadenin gösterge ve pragmatik içeriğine, kolektif ifade oluşumlarına ve toplumsal alanı büsbütün mikro politikaya bağlayan soyut makineye ulaşamamaları. Bir rizom sürekli olarak gösterge zincirleri, güç düzenlemeleri ve sanat, bilim ve toplumsal mücadeleler arasında bağlar kurar. Gösterge zincirleri de sadece dilbilimsel olanı değil, kavrayışlı, taklitçi, hareketsel ve bilişsel hareketleri bir araya getiren bir yumru gibidir: ne kendi içinde bir dili, ne de dilbilimsel bir evrenseli vardır; bir tek ağız, argo ve uzmanlık dilleri. Ne ideal bir konuşmacı-dinleyici, ne de homojen bir dilbilimsel topluluk vardır. Dil, Weinrech’in sözleriyle, “esasen heterojen bir gerçekliktir.” Anne bir dil değildir bu, baskın dilin gücü devralışıdır. Dil bir papazın ya da piskoposun idaresindeki bir köyün, bir başkentin ekseninde istikrara kavuşur. Bir soğan oluşturur. Yeraltından dallar ve akışlarla, nehir vadileri ve tren raylarının yanından bir yağ birikintisi gibi akar. Her zaman bir dili içindeki yapı birimlerine bölmek mümkündür ama bunun temelde bir kök arayışından bir farkı yoktur. Bir ağacın her zaman soy bilimsel bir tarafı vardır. Bu, insanın kullanabileceği bir yöntem değildir. Rizom tipinin yöntemiyse aksine, dili sadece başka boyutlarda ya da başka bir değişkede merkezsizleştirerek inceleyebilir. Dil, bir iktidarsızlık işlevinin ötesinde asla kendi sınırlarıyla çevrelenmez.

Çoğulluk prensibi: çoğulluk ne zaman etkili şekilde bir esas olarak kabul edilmeye başlanır, “çoğulluk”, o zaman Bir’e, özne ve nesneye, maddi veya düşünsel gerçekliğe, imgeye ve dünyaya olan bağını yitirir. Çoğulluklar rizomatiktir ve ağaçsı sözde çoğullukların gerçek yüzünü açığa çıkarlar. Öznedeki eksen ya da nesnedeki ayrışmada, birliğe hizmet etmez. Çoğullukta özne ya da nesne yoktur, sadece belirleyicilikler, büyüklükler ve çoğulluğun doğası değişmeden artmayacak boyutlar (birleşim kanunları gereği çoğulluk büyüdükçe sayı da artar). Bir rizom ya da çoğulluk olarak kukla ipleri, kuklacının ya da sanatçıların iradesine değil, bir sinir lifi çoğulluğuna bağlıdır, o da ilk boyuta bağlı diğer başka bir boyutta yeni bir kukla yaratır. “Kuklayı hareket ettiren iplere örgü adını verelim. Çoğulluğun hareket ettiren kişide, onu yazıya aktaranda olduğu gerçeğine karşı çıkılabilir. Pekâlâ bunun karşılığında da hareket ettirenin sinir lifleri bir örgü oluşturur. Gri maddenin içinden düşerler, hizaya, farksızlaştırılana… Karşılıklı etkileşimleri mitolojide Fates ve Norris’e atfedilebilen saf örgü aktivitesine yaklaşır”. Doğal olarak bağlantıları genişledikçe çoğulluğunun boyutları artan şey de tam anlamıyla bir oluşumdur. Rizomda, yapılarda, ağaçlarda ya da köklerde bulunan nokta ya da konumlar yoktur. Sadece çizgiler vardır. Glenn Gould bir performansı hızlandırdığında tek sergilediği şey virtüözlük değil, aynı zamanda müzikal noktalardan dönüştürdüğü çizgilerdir. Müzik yaşam bulur. Sayı artık belirli boyutlara göre birimleri ölçen evrensel bir kavram değildir, kendi de bahsedilen boyutlara göre değişen bir çoğulluk haline gelmiştir (bir alanın, kendine bağlı sayı karmaşasına karşı olan üstünlüğü). Ölçünün birimleri yoktur, sadece ölçümün çokluluk ve çeşitleri vardır. Birlik düşüncesi ancak çoğulluğun içinde, gösteren ya da yerine geçebilecek özneleştirmeyle gücün devralınması durumunda ortaya çıkar: nesnel birimler veya noktalar arasındaki tek-iki sesli ilişkilerin temelini oluşturan eksen-birliği ve konudaki farklılaşmanın ikili mantık sistemini takip ederek bölen Bir için durum budur. Birlik, her zaman sistemi destekleyen boş bir boyutta hareket eder (aşırı kodlama). Asıl önemlisi, rizom ya da çoğulluğun asla aşırı kodlanmaya izin vermemesidir, çizgilerinin ya da çizgilerine bağlı sayı çoğulluklarının üstünde destekleyici bir boyut yoktur. Tüm çoğulluklar düzdür, bir anlamda kendilerine ait tüm boyutları kaplarlar: bu yüzden çoğulluklara ait bir tutarlılık düzleminden bahsedeceğiz, bu “düzlemler” kendilerine yapılan bağlantılarla doğru orantılı olarak artmasına rağmen. Çokluluklar dışarıdan tanımlanır: doğasında yaşadığı değişimle yerinden edilerek, soyut çizgiyle, kaçış çizgisiyle ya da diğer çoğulluklarla bağlantı kurar. Tutarlılık düzlemi tüm çoğullukların ötesindedir. Kaçış çizgilerinin izleri: çoğulluğun etkili bir şekilde doldurduğu sınırla sayıda boyutun gerçekliği; çokluluğun, kaçış çizgisi tarafından dönüştürülmedikçe var olması imkânsız olan yardımcı boyut; tüm çoğullukları, sayıları ne olursa olsun tek bir tutarlılık ya da dışsallık düzlemine indirgemenin ihtimali ve gerekliliği. Bir kitap için ideal olan, her şeyi bu türden bir tutarlılık düzlemine yaymak olurdu, tek bir sayfaya, aynı kâğıda: yaşanan olaylar, tarihsel gösterenler, kavramlar, bireyler, gruplar, toplumsal oluşumlar. Kleist bu tip bir yazı icat etti, kırık bir etki zinciri, farklı hızlarda, hızlanıyor ve dönüşüm geçiriyor, dışarıyla sürekli bir ilişki içinde. Açık halkalar. Bu yüzden yazıları, maddenin ve konunun sadece içeriliğinden oluşan klasik ve romantik kitaba her yönden karşıdır. Savaş makinesi-Devlet aygıtına karşı olan kitap-kitap. N boyutlarının düz çoğullukları öznesel değildir ve de göstereni yoktur. Belirsiz tanımlıklar ya da daha ziyade parçacıl tanımlıklar kullanılarak belirlenirler (bazı ayrık otları, rizomun birazı…).

Belirleyici olmayan kopma prensibi: yapıları yok eden ya da tek bir yapının ortasından geçen aşırı gösteren kırılmalara karşı. Rizom kırılabilir, belirli bir yeri çatlayabilir, ancak eski ya da yeni çizgilerden devam edecektir. Karıncalardan asla kurtulamazsınız, çünkü büyük bir kısmı yok edilse bile birçok kez tekrar birleşebilen bir hayvan rizomunun parçalarıdırlar. Tüm rizomlar tabakalaştığı, bölgeleştiği, düzenlendiği, belirlendiği ve nitelediklerine göre parçalılık çizgileri içerir. Parçalılık çizgileri kaçış çizgilerine dönüştüğü anda rizomda bir kopma meydana gelir. Bu çizgiler her zaman birbirilerine bağlanır. Bu yüzden kişi en basitinden iyi veya kötü olarak bile bir ikililik ya da ayrılık sunamaz. Bir kopma yaratabilir, kaçış çizgisi çizebilirsiniz, ancak her şeyi tekrar tabakalaştıran kurumlar ve gücü gösterene devreden oluşumların tehdidi devam etmektedir. Gücü gösterene devreden oluşumlar; Odipsel isyanlardan, faşist somutlaştırmalara kadar istediğiniz herhangi bir konuyu yeniden düzenleyebilecek nitelemeler. Grupların ve bireylerin içindeki mikro faşizm kristalleşmeyi beklemektedir. Evet, ayrıkotu bir rizomdur. İyi ve kötü sadece aktif ve geçici bir seçimin ürünleridir, bu yüzden de yenilenmeleri gerekir.

Yerinden etme hareketleri ve yer edinme işlemi nasıl göreceli, birbirine her zaman bağlı ve birbirinin içinde olmasın? Orkide bir imge yaratarak yerinden eder, eşekarısının iziyle görüntü yer edinir. Eşekarısı her şeye rağmen orkidenin bir üreme aracı haline geldiği için yerinden edilir. Ancak polenini taşıyarak tekrar yer edinir. Eşekarısı ve orkide, heterojen birimler olarak bir rizom oluşturur. İmgesini, gösteren şeklinde yeniden ürettiği için orkidenin eşekarısını taklit ettiği söylenebilir (mimesis, taklit, yem, vesaire). Ancak bu sadece tabaka seviyesinde mümkündür- bir diğerinde, bir hayvan topluluğunu taklit eden bir bitki topluluğu gibi, iki tabaka arasındaki paralellik. Aynı zamanda, büsbütün farklı bir şey gerçekleşiyor: taklit değil, kodlamanın yakalanması, bir kodun üretim fazlası, değerliğinde bir artış, gerçek bir başkalaşma, orkidenin eşekarısı ve eşekarısının orkidesi olarak başkalaşır. Tüm bu başkalaşmalar, birinin yerinden edilmesini, diğerinin yeniden yer edinmesine sebep olur; iki başkalaşma da aralarında bağ kurar ve yoğunluk dönüşümlerinde röleler kurarak yerinden edilmeyi daha da ileriye taşır. Taklit ya da benzerlik yoktur, sadece herhangi bir belirleyici tarafından nitelenmez, ortak bir rizom tarafından oluşturulmuş bir kaçış çizgisindeki iki heterojen serinin patlaması vardır. Remy Chauvin bunu iyice ifade edebilmiştir: “iki varlığın paralel olmayan evrimlerinin birbirileriyle hiç bir ilgisi yoktur. Daha genel anlamda, evrimsel şemaların ağaçsı aktarılma modelini bırakmak zorunda bırakılabilirler. Belirli şartlar altında, bir virüs, bakteri hücrelerine bağlanıp kendini karmaşık bir türe hücresel bir gen olarak aktarabilir; dahası kaçış yaratabilir, tamamen farklı bir türün hücrelerine katılabilir, ancak bunu yaparken ilk hücredeki “genetik bilgiyi” de beraberinde getirir (örnek olarak Benveniste ve Todaro’nun, babun DNA’sı ve bazı tür evcil kedilerin DNA’sı arasında ikili bağ kuran C tipi bir virüs üstünde yaptığı güncel çalışma gibi). Evrimsel şemalar en azdan en çok farklılaşana aktarılan ağaçsı modeli değil, heterojen halde hareket eden, farklılaşan birimlerin birinden bir diğerine sıçrayan bir rizom olacaktır. Ancak paralel olmayan evrim de vardır, babun ve kedinin evrimi; birbirilerinin kopyaları ya da modelleri olmadıkları ortadadır (kedinin içinde babunun başkalaşması kedinin babunu “oynadığı” anlamında gelmez). Virüslerle bir rizom oluştururuz, ya da virüsler başka hayvanlarla aramızda rizom oluşmasına sebep olur. François Jacob’un da söylediği gibi, virüsler ya da başka prosedürler yoluyla genetik malzemenin taşınması, başka türlerde oluşan hücre füzyonları “Eski zaman ve orta çağdaki tiksinti uyandırıcı birleşme”lere denk bir yönü vardır. Farklı çizgiler arasındaki çapraz iletişimler soy ağaçlarını bozmaktadır. Her zaman moleküler ya da altmoleküler olanı, tarafımız olan parçacığı arayın. Çok şekilli ve rizomatik griplerden yaşanan ölümlerin sayısı kalıtsal ya da kendi aktarım çizgisi olan hastalıkların sebep olduğu ölümlerden daha fazladır. Rizom, karşı-soybilimciliktir.

Aynı şey kitap ve dünya için de geçerlidir: kökleri derinlerde olan inançların aksine, kitap dünyanın bir imgesi değildir. Dünyayla aramızda bir rizom oluşmasını sağlar, kitabın ve dünyanın evrimi paralel değildir; kitap sayesinde dünya yerinden edilir, ancak dünya kitabın yeniden yer edinmesini etkiler (yapabilirse, yapacaktır). Taklit çok kötü bir kavramdır, tamamen farklı bir doğaya sahip bir olayı ikilik mantığı kullanarak tarif etmeye çalışır. Timsah ağaç kütüğünü, bukalemunun etrafındaki renkleri yeniden ürettiği kadar üretmez. Pembe Panter hiç bir şeyi taklit etmez, bu yüzden hiç bir şeyi yeniden üretmez, o dünyaya kendi rengini verir, pembe üstüne pembe; bu onun gerçekleştiği dünyadır, öyle bir şekilde gerçekleşir ki kendi de algılanamazdır, belirtmez, kopmasını yaratır, kendi kaçış çizgisini, “paralel olmayan evrimini” sonuna kadar sürdürür. Bitkilerin bilgeliği: kökleri olsa bile, dışarıda başka bir şeyle kurduğu rizom vardır- rüzgâr, bir hayvan, insan varlıkları (bir de hayvanların kendi rizom oluşturduğu durum vardır, insanlarınki gibi, vesaire). “İçimizdeki bitkinin zafer dolu istilası olarak sarhoşluk.” Rizomu her zaman kopmadan yola çıkarak takip edin; uzatın, süre ve kaçış çizgisine röle ekleyin; değişmesini sağlayın, elinizde olabilecek en soyut ve en işkence edici n boyutları çizgileri ve kırık yönler olsun. Yerinden edilmiş akışlar türetin. Bitkileri takip edin: art arda gelen tekliliklerin etrafındaki birleşme halkalarından oluşan ilk çizginin sınırlarını kaldırarak başlayın; sonra yeni birleşme halkalarının oluşup oluşmadığını göreceksiniz, sınırların dışında, diğer yönlerde yeni halkalar oluşacaktır. Yazın, bir rizom oluşturun, yerinden etme yoluyla bölgenizi arttırın, tüm tutarlılık düzlemini kaplayan bir soyut makineye dönüşene dek kaçış çizgisini uzatın. “Eski bitkinize gidin, yağmurun açtığı yolu dikkatlice gözlemleyin. Yağmur şimdiye tohumları alıp götürmüştür. Akan suyun açtığı yarıkları seyredin ve böylece akışın yönünü belirleyin. Sonra da bitkinizden en uzak noktada büyüyen bitkiyi bulun. Sonra… Bölgenizin büyüklüğünü suyolunda karşınıza çıkan diğer yollar üzerinden büyütebilirsiniz. “ Müzik her zaman kaçış çizgileri yaratmıştır, diğer birçok “dönüşümcü çoğulluklar” gibi, onu ağaçlaştıran ve yapılandıran kodları bile altüst ederek; bu yüzden müzikal form, kopma ve yeniden üretilmesine dek bir otla, bir rizomla karşılaştırılabilir.

Kartografi ve dekalkomani prensibi: bir rizom yapısal ya da üretici modele tabi değildir. Genetik eksen ve derin yapı düşüncelerine yabancıdır. Genetik eksen üstüne birbirini takip eden aşamaların yükseldiği öznesel bir yön verme birliğidir; bir derin yapı ise dolaysız bileşenlerine ayrılabilen bir yapı silsilesi gibi, birlik bu sırada başka bir dönüşümcü ya da öznesel boyuta aktarılır. Bu ağaç temsil modelinin, eksen kök ya da kökçüklerden ayrıldığı anlamına gelmez (örnek olarak, Chomsky ağacı alçaltılmış bir diziyle ilişkilendirilir ve ikililik anlamında kendi s~’lerinin üretimini temsil eder). Roce, en eski düşüncenin üstünde değişimler. Bizce genetik eksen ve derin yapı, kopyalamanın sonsuza dek yeniden üretilebilir prensiplerin büsbütün üstündedir. Ağaç mantığının bütünü bir kopya ve yeniden üretim mantığıdır. Psikanalizde olduğu dil biliminde de, nesnesi, kendisi temsil edebilen bir bilinçdışıdır, kodlanmış karmaşaların içinde netleşir, genetik eksende konumlanır ve dizimsel yapıda dağıtılır. Hedefi de facto bir koşulu tanımlamaktır, özneseller arasındaki ilişkilerde denge, ya da en başından beri orada olan bir bilinç dışı, dilin ve hafızanın gizli karanlığında saklı. Kopyadan oluşuyor, bir yapının ya de destekleyici eksenin aşırı kodlandığı temelinden hareketle, bir ready-made gibi. Kopya ağaç tarafından ifade edilir ve hiyerarşi yaratır, kopyalar ağacın yaprakları gibidir.

Rizom ise tamamen farklıdır: bir kopya değil, bir haritadır. Bir harita yaratın, kopya değil. Orkide, eşekarısının kopyasını yeniden üretmez; bir rizom içinde, eşekarısıyla beraber bir harita oluşturur. Haritayı kopyadan ayıran, tamamen gerçekle temas halinde olana yönelik olmasıdır. Harita, yeniden kendi sınırlarıyla çevrili bir bilinçdışı üretmez, baştan yaratır. Alanlar arasındaki bağlantıları ele alır, organsız bedenlerin engellerini kaldırır, maksimum açıklık noktalarını bir tutarlılık düzlemine indirger. Kendisi de rizomun bir parçasıdır. Haritaya her boyuttan bağlanılabilir; açıktır, çıkarılıp takılabilir, ters çevrilebilir ve üstünde sürekli olarak yapılan değişikliklere açıktır. Yırtılabilir, tersyüz edilebilir, istenilen herhangi bir yere asılabilir veya bir birey, grup ya da sosyal oluşum tarafından üzerinde çalışılabilir. Duvarlara çizilebilir, bir sanat eseri olarak ele alınabilir, politik bir hareket ya da yoğunlaşma olarak kurgulanabilir. Belki de bir rizomun en önemli özelliklerinden biri her zaman çoklu girişlerinin olmasıdır; bu anlamda, oyuk bir hayvan rizomudur ve kimi zaman bir geçitle bir kaçış noktası ya da yiyecek deposu ve yaşayan katmanlar arasında kesin bir ayrım yapar (misk faresi). “Başladığı yere” dönen kopyanın aksine haritan birden fazla giriş noktası vardır. Harita performans ile ilgilidir, kopyada ise her zaman bahsi geçen bir sözde “yeterlilik” vardır. Psikanalizin aksine, (tüm arzu ve ifadeyi genetik bir eksen ya da aşırı kodlama yapan bir yapıyla sınırlayan, bu eksendeki bütün aşamalardan ve yapıların bileşenlerinden sonsuz ve tekdüze kopyalar çıkartan) psikanalitik yeterlilik ve şizoanaliz daha önce izi sürülmüş (kopyalanmış) kader, adı her neyse-yüce, anagojik, tarihsel, ekonomik, yapısal, kalıtımsal ya da dizilimsel düşünceyi reddeder. (Melanie Klein’ın, çocuk hastalarından biri olan Küçük Richard’ın kartografisine dair hiçbir fikre sahip olmadığı, çocuk, psikanalistin tamamen yanlış kurguladığı bir gösteri sergilemeye çabalarken, Odipus’un yarattığı buluntular olan iyi baba-kötü baba, iyi anne-kötü anne kopyalarını tercih etmesinden anlaşılabilir) Güdüler ve kısmı objeler, ne genetik eksene ne de derin yapıya ait bir aşamadır; sorunlara dair politik görüşler; onlar, giriş ve çıkışlardır, diğer bir deyişle çocuğun arzularının olağan gücüyle yaşadığı politik çıkmazlar.

Öyleyse biz de haritaları ve kopyaları iyi ve kötü yönler olarak karşılaştırırken, onları basit ikiliklere indirgemedik mi? Harita özünde kopyalanabilir değil midir? Rizomun özünde köklerle kesişmesi, kimi zaman onlarla birleşmesi? Haritalarda da kendinin kopyalanmasından oluşan fazlalıklar? Çoğulluğun da üstünde birleşim ve bütünleştirme, yığınlaşmanın, taklitçi mekanizmaların, belirli güç değişimlerinin ve öznel nitelemelerin kök saldığı bir katman yok mudur? Kaçış çizgileri bile, sonunda ayrıldıkları için, zaten en başta parçalamak ya da arkasına geçmek zorunda olduğu yapıları bile yeniden üretmez mi? Aksi de aynı zamanda geçerlidir. Bu bir yöntem sorunudur: kopyanın her zaman haritaya geri koyulması gerekir. Bu işlem ve bir önceki, simetrik olmak zorunda değildir. Çünkü kopyanın haritayı yeniden ürettiğini söylemek doğru olmaz. Daha ziyade seçen ve izole eden bir fotoğraf ya da röntgen filmi gibidir, yeniden üretmek istediği şeyi renklendirme ya da diğer sınırlayıcı yöntemlerle yapay olarak gerçekleştirir. Taklitçi her zaman modeli yaratır ve ona ilgi çeker. Kopya ise haritayı çoktan bir görüntüye dönüştürmüştür bile: rizom bir kök ya da kökçüğe dönüşmüştür. Kendine ait öznellik ve çoğullukları düzenlemiş, etkisizleştirmiş ve istikrara kavuşturmuştur. Yaratmış, rizoma bir yapı kazandırmıştır, ancak bir şeyi yeniden ürettiğini düşündüğü zaman, aslında yine kendinden üretmektedir. Kopya bu yüzden çok tehlikelidir. Fazlalık üretir ve onun çoğalmasını sağlar. Kopyanın haritaya ait yeniden ürettiği şeyler çıkmazlar, engeller, kazık kök başlangıçları ya da yapılanma noktalarıdır. Psikanaliz ve dilbilimine bakın: tek yaptıkları, ilki bilinçdışının, ikincisiyse dilin, var olduğunu ima ettiği bütün ihanetlerle beraber bir kopyası ya da fotoğrafıdır (bu yüzden psikanalizin, kaderini dilinkine bağlaması şaşırtmaz). Şimdiden Küçük Hans’ın başına gelene bakın, en saf halinde çocuk psikanalizi: RİZOMUNU PARÇALADILAR ve HARİTASINI KİRLETTİLER, onun için her şeyi düzelttiler, tüm çıkışlarına engel oldular, ta ki kendi utancını ve suçluluğunu arzulayana, içinde utanç ve suçluluk duygusu kök salana dek, FOBİ (onun binanın rizomundan alıkoydular, sonra da sokaktan, ailesinin yatağına kök saldı, kendi vücuduna ise kökçükler, onu Profesör Freud’a endekslediler). Freud, Küçük Hans’ın kartografisini hesaba katar, her zaman ve sadece onu aile fotoğrafına geri yansıtmak için. Ve Melanie Klein’ın Küçük Richard’ın jeopolitik haritalarına yaptıklarına bakın: onlardan bir fotoğraf, bir kopya yarattı. Bir poz verin ya da ekseni takip edin, genetik aşama ya da yapısal kader-öyle ya da böyle, rizom kırılacaktır. Yaşamanıza ve konuşmanıza izin verilecektir, ancak tüm çıkış noktalarınız kapatıldıktan sonra. Rizom engellendiği, ağaçsılaştığı zaman her şey sona erer, artık arzu ortalığı karıştırmayacaktır; çünkü arzu her zaman rizom sayesinde hareket eder ve üretir. Arzu ne zaman ağaca tırmansa, içsel yansımaları ayağına çelme takar ve onu ölümüne düşürür; diğer yandan rizomsa, dışsal ve üretken dışavurumlarla arzusunu gerçekleştirir.

İşte bu yüzden diğerini, ters ama asimetrik olmayan işlemi denemek çok önemlidir. Kopyaları haritaya geri koymak, ağaçları ve kökleri, rizoma geri bağlamak. Küçük Hans’ın durumunda, bilinçdışının incelenmesi, onun köksapı nasıl inşa etmeye çalıştığını incelemektir, aile eviyle, binanın kaçış çizgisiyle, sokakla vesaire; bu çizgileri nasıl engel olunduğu, çocuğun ailede nasıl kök saldığı, babanın altında fotoğraflanması, anne yatağının hatlarına kopyalanması; sonra Profesör Freud’un müdahale gösteren tarafından gücün ele alınmasını garanti altına alması, etkilerin öznelleşmesi; çocuğun elinde kalan tek kaçışın başkalaşmak olması-hayvanın, suçlu ve utanç dolu olarak algılanması (Küçük Hans’ın bir at olarak at olarak başkalaşması tamamen politik bir seçenektir). Ama bu çıkmazların her zaman haritaya geri konması gerekmektedir ki kaçış çizgileri oluşsun. Aynısı grup haritası için de geçerlidir: köksapın neresinde bir yığınlaşma, bürokrasi, liderlik ve faşizasyon olayı gerçekleşirse gerçekleşsin, burada çizgileri yeraltında da olsa hayatta kalacaktır ve bir gölgede rizom üretmeye devam edecektir. Deligny’nin yöntemi: otistik bir çocuğun vücut dilini ve hareketlerini haritalayın, aynı çocuğun birden fazla haritasını birden fazla çocukla bir araya getirin. Harita ve rizomun birden fazla girişi olduğu doğruysa, o zaman gerekli önlemler alındıktan sonra kopyalama ya da kök-ağaç yoluyla girilebileceği söylenebilir (tekrar hatırlamak gerek, burada herhangi bir Manişeist düalizmden kaçınmak gerekmektedir). Örnek olarak, kişi birçok çıkmaza girmek, gösteren güçleri ve öznel eğilimlerle çalışmak; Oedipal, paranoyak hatta daha kötüsü, diğer dönüşümcü işlemlerin yolunu açan katılaşmış bölgeli oluşumlarda bir tutunma noktası bulmak zorunda kalmaktadır. Aksine diğer durumlarda, kişi doğrudan kendini bir kaçış çizgisinde hareket ettirerek katmanları parçaları ayıracak, kökleri kesecek ve yeni bağlantılar kuracaktır. Bu yüzden çok çeşitli harita-kopyaları, rizom-kök kümeleri ve bölgesizleşme katsayıları vardır. Rizomda ağaç ya da kök yapıları vardır; tersine, bir ağaç dalı ya da bir kök bölümü, bir rizom filizi verebilir. Koordinatlar, evrensellerin varlığı iddia eden teorik incelemelerle değil, çoğulluklardan oluşan bir pragmatik ya da yoğunluk kümeleşmeleri tarafından belirlenecektir. Ağacın kalbinde, kökün çürüğünde, dalın çarpıklığında bir rizom oluşabilir. Aksi takdirdeyse kök-ağacın mikroskobik seviyede bir unsuru, rizom üretimini sürdüren bir kökçük. Muhasebe ve bürokrasi kopyalayarak ilerler: -e rağmen filizlenebilir, bir Kafka romanı gibi rizom verebilir. Yoğun bir özellik kendini işlemeye başlar, halüsinasyondan ötürü bir algı, sinestezi, sapkın mutasyon, görüntü oyunlarının sarsılması, belirleyicinin hâkimiyetinde bir rekabet. Çocuğun durumunda ise, el hareketleri, taklit, oyun merakıyla alakalı tüm gösterge sistemleri özgürlük kazanır ve kendini “kopyadan” kurtartır, yani, öğretmen dilinin baskın yeterliliğinden-yerel güç dengesini sarsan mikroskobik bir başkalaşma. Benzer şekilde, Chomsky’nin dizimsel modeline göre oluşturulan bir üretici ağaç her yöne büyüyebilir ve bir rizom oluşturabilir. Rizom olarak büyümek, köklere benzeyen dallar üretmek ve hatta gövdeyi delerek birbirine bağlamak ama yine de onlara garip yeni kullanım alanları sunabilmektir. Ağaçlardan usandık. Ağaçlara, köklere ve kökçüklere olan inancımıza bir son vermeliyiz. Onlar yüzünden çok fazla acı çektik. Biyolojiden dil bilimine, tüm ağaçsı kültürler onların üstüne kurulu. Yeraltındaki saplar, havada yetişen kökler, maceracı büyümeler ve rizom dışında hiçbir şey güzel, sevgi dolu ya da politik değildir. Sap-kanallarıyla bir rizom ve tamamen köksüz bir şehir olan Amsterdam’da, ticari savaş makinesiyle alakalı büyük bir delilik, kullanımla buluşmaktadır.

Düşünce ağaçsı değildir, beyinse ne dallanmış maddedendir, ne de kökleri vardır. Yanlış biçimde “Dallantı” olarak adlandırılan şeyler sürekli bir nöron dokusu bağlantısını sağlayamaz. Hücreler arasındaki devamsızlık, aksonların işleyişi, sinaptik mikro yırtıkların varlığı, mesajın yırtıklar arasında yaptığı sıçramalar beyini bir tutarlılık düzlemi ya da sinir bağına batırılmış bir çoğulluk haline getirir. Birçok insanın kafasında büyüyen bir ağaç vardır, ancak beynin kendisi ağaçtan çok çimene benzer. “Akson ve dendrit, böğürtleni çevreleyen sarmaşık gibi birbirine dolanır ve her bir dikende bir sinaps vardır” Hafıza için de aynı şey geçerlidir. Nörologlar ve psikofizyologlar uzun dönem ve kısa dönem hafızayı birbirinden ayırmaktadır (son dakika değişikliklerle). Aralarındaki fark sadece nicel değildir: kısa dönem hafıza bir köksap ya da kroki, uzun dönem hafıza ise ağaçsı ve merkezidir (tesir, bellek, kopya ya da fotoğraf). Kısa dönem hafıza ise hiçbir şekilde bir birleşme kanununa bağlı değildir ya da nesnesine yakınlık teşkil etmez; uzaktan davranır, uzun zaman sonra gelir ya da döner, ancak her zaman süreksizlik, kopma ve çokluluk esasına dayalıdır. Dahası, bu iki hafıza türünün farkı iki farklı zamansal birimin aynı şeyi anlaması değildir; aynı anıyı ya da fikri anlamazlar. Kısa dönemli Idea’nın görkemi burada yatar: biri kısa dönem hafızayı kullanır ve bu yüzden kısa dönemli düşünceler üretir, kişi bu okumayı uzun dönemli kavramlara dair uzun dönemli hafızayla yapsa bile. Kısa dönem hafıza için unutmak işlemin bir parçasıdır; anla değil, sinirsel, zamansal ve kolektif rizomla birleşir. Uzun dönem hafıza (aile, ırk, toplum ya da medeniyet) kopyalar ve dönüştürür, ancak dönüştürdüğü şeyin içinde hareket etmeye devam eder, uzaktan, ritme uymadan, “zamansız” bir şekilde, bir anda değil.

Ağaç ve kökün merkezli ya da parçalı bir yüksek birlik temelinde taklit ettiği çoğulluk, zihnimizde hüzünlü bir görüntü yaratmakta. Hepsi bir arada, dallar-kökler, gövde, aşağıdan yukarıya oluşturduğu alt kümeler için bir karşı parçadır: bu türden parçalar tek bir merkezden yayılan desenlerden oluşan birim-çift kutupların aksine bağlantı-çift kutuptur. Bağlantıların kendisi yeniden üretilse bile, kökçük sisteminde olduğu gibi, kişi asla Bir ve İki’nin sahte çokluluğunun ötesine geçemez. Yenilenmeler, yeniden üretimler, dönüşler, çok başlı yılan ve medusalar bizi ileriye götüremez. Ağaçsı sistemler belirleyici ve öznelleştirici merkezleri olan hiyerarşik sistemlerdir, düzenli anılar gibi bir merkezi otomat. İlgili modellerde, birimler sadece daha üst bir birimden bilgi alır ve önceden kurulmuş yollardan ancak öznel bir ilgi görür. Halen eski düşünce modellerine bağlı şekilde tüm gücü hafızaya ya da merkezi organa veren bilgisayar ve bilgi bilimlerinde bile benzer sorunlarla karşılaşılmaktadır. Pierre Rosenstiehl ve Jean Petitot sıkı bir “komut ağaçları imgelemi” makalelerinde, “hiyerarşik yapıların üstünlüğünü kabul etmek ağaçsı yapılara ayrıcalık tanımaktadır… Ağaçsı biçim topolojik açıklamanın önünü açmaktadır… Hiyerarşik bir sistemde, birimin tek bir tek bir etkin komşusu vardır, o da hiyerarşideki üstü… Aktarım kanalları önceden kurulmuştur: ağaçsı sistemin varoluşu, kendine ayrılan yerden uzaklaşamayan bireyinkinden öncedir.” (Gösterme ve özneleştirme). Yazarlar, kişinin çoğulluğa ulaştığını düşündüğü noktada bile bunun bir kökçük-tipi olabileceği, çünkü açık bir şekilde hiyerarşik olmayan bir sunumun tamamen hiyerarşik bir çözüme izin verebileceğini öne sürmektedir. Buna bir örnek de arkadaşlık teoremidir: “Bir toplumda rastgele iki kişinin tam olarak en az bir tane ortak arkadaşı varsa, o zaman diğer tüm insanların arkadaşı olan bir insan da olmalıdır.” (Rosenstiehl ve Petitot ortak arkadaşın ne olduğunu sormaktadır. Çiftlerin dünyasındaki bu evrensel arkadaş kimdir: efendi, günah çıkartan papaz, doktor? Bu fikirler ilginç bir şekilde ilk aksiyomlarından uzak düşmektedir. Kimdir tüm insanlığın ortak arkadaşı olan? Hiçbir şeyi bilmediği, hiçbir şey olmadığını söylerken, kendini sadece yokluğu ve öznelliğiyle hissettiren yarıda kesilmiş bir birlik, klasik düşüncedeki filozof?) Bu yüzden yazarlar diktatörlük teoremlerinden bahseder. Kök-ağaç prensipleri ya da getirdikleri sonuçlar gerçekten de buna dayanmaktadır: ilk kök çözümü, Gücün yapısı.

Merkezli sistemlere karşılık olarak, yazarlar merkezsiz sistemleri anlatır, iletişimlerin bir komşudan herhangi bir komşuya sınırlı otomat sistemleriyle gerçekleştiği dallar ya da kanalların varlığı önceden belirli değildir ve tüm bireyler birbirilerinin yerini alabilir, sadece o anda bulunduğu durumla tanımlanır-yerel operasyonlar düzenlidir ve küresel sonuçları, merkezi bir birim olmadan gerçekleşir. Yoğunluk durumlarının iletilmesi topolojinin yerini alır ve “bilgi dönüşünü düzenleyen taslaklar bir taraftan hiyerarşik çizelgelere zıttı… Çizelgenin ağaç olması için hiçbir sebep yok (Bu türden taslaklara harita demekteyiz). Savaş makinesinin ya da idam mangasının sorunsalı: n kişinin uyum içinde ateş etmesi için bir komutan gerekli midir? Komutanın olmadığı çözüm, farklı hızlara işaret eden sinyallerin olduğu sınırlı sayıda durumlarda mümkündür, bir savaş rizomunda gerilla mantığı bakış açısına kadar, herhangi bir kopyalama ya da merkezi bir düzen olmaksızın. Yazarlar bu türden bir makinesi çoğulluk, kurgulama veya toplumun herhangi bir merkezileştirici ya da birleştirici otomatonu “asosyal bir ihlal” olarak reddettiğini göstermektedir. Bu koşullar altında S, n gerçekten de her zaman n-1’dir. Rosenstiehl ve Petitot, merkezli ya da merkezsiz karşıtlığı bir hedeften ziyade bir şeylere uygulanan bir hesap yöntemi olarak geçerliliğini vurgulamaktadır. Aynı şeyin hem hesaba hem de düzenleme türlerinin uygulamasına açık olduğu doğrudur, ancak bunun durumunda bir değişiklik geçirmeden gerçekleştiremez. Yine psikanalizi örnek alalım: bilinçdışını ağaçsı yapılara, hiyerarşik taslaklara, yeniden birleşme anılarına, merkezi organlara, fallusa, fallus ağaca-sadece teoride değil, hesaplama ve tedavi sürecinde de. Psikanalizin bu yönden yöntemini değiştirmesi mümkün değildir: kendi diktatörlüğünün gücünü, dikteden çıkan bir bilinçdışı kavramı üstüne inşa eder. Bu yüzden psikanalizin manevra alanı çok kısıtlıdır. Hem psikanaliz hem de nesnesinde, her zaman bir komutan, bir lider vardır (General Freud). Diğer yandan şizoanaliz ise bilinçdışına merkezi olmayan bir sistem şeklinde davranır, kısıtlı otomatanın makinesi ağı (rizom), bu yüzden de bilinçdışının tamamen farklı bir yüzüne ulaşır. Aynı düşünceler dilbilimi için de geçerlidir; Rosenstiehl ve Petitot “bir merkez tarafından düzenlenmeyen kelimeler toplumu” ihtimalinden bahsetmekte haklıdır. Çünkü ifade ve arzu için sorun hiç zaman bilinçdışına ait olanı azaltmak ya da bir ağaç modeline göre göstermek değildir. Sorun bilinçdışını üretmektir, onunla beraber yeni ifadeler, yeni arzular: rizom tam olarak bu bilinçdışının üretimidir.

Ağaç modelinin Batı gerçekliği ve Batı düşüncesine, botanikten biyolojiye, gnoseoloji, teoloji, ontoloji ve felsefenin tamamına hükmetmesi oldukça garip…: kök-temeli, Grund, racine, fondement. Batının ormanla ve ormanların kesilmesiyle özel bir ilişkisi var; ormanlardan kazılan tarlalar, ağaçsı türün özel soylarına göre seçilmiş tohumlarla sürülmesi; hayvancılığın nadasa bırakılmış tarlada yapılması, seçilmiş soyların tüm ağaçsı hayvan sistemini oluşturması. Doğuda farklı bir figür vardır: tarla ve ormandan ziyade, bozkırla ve bahçeyle olan ilişki (kimi durumlarda çöl ya da vaha); bireylerin parçalılaşması yoluyla tomurcukların oluşması; kısıtlı alanlarda gerçekleşen hayvan yetiştirme, göçebelerin bozkırlarına itilmiştir. Batı: Çok sayıda birey içeren bir soy tabanlı tarım. Doğu: Çok çeşitli “klonlardan” elde edilmiş bireylere bağlı bahçıvanlık. Doğu, özellikle Okyanusya, her yönden Batı’nın ağaç modeline zıt bir köksap modeli üretmez mi? Andre Haudricourt bile bunu Batı ve Doğuya özgü aşkınlık felsefeleri ve ahlak arasındaki farkların sebebini bu olarak görmektedir: yeniden diken ve ortaya çıkaran Tanrı’ya karşı eken ve biçen Tanrı (tohumların ekilmesiyle, filizlerin dikilmesi). Aşkınlık: bir Avrupa hastalığı. Müzik bile aynı değildir, cinsellikte olduğu gibi toprağın müziği de farklıdır: tohum bitkileri, aynı zamanda iki cinsiyete sahip bitkiler bile cinselliğini üretim modeline yansıtır; diğer yandan köksap, cinselliği sadece üremeden değil cinsel davranış biçiminden de kurtarır. Batıdaysa, ağaç içimizdedir, cinsiyetleri bile katmanlaştırır ve tabakalaştırır. Rizom ya da çimeni kaybettik. Henry Miller: “Çin, insanlığın lahana bahçesindeki ottur…Ot insan uğraşının Nemesis’idir…Bitkilere, yaratıklara ve yıldızlara biçtiğimiz hayali varoluşlar içinde en tatmin edici hayatı ot yaşamaktadır. Doğru, otun zambakları, savaş gemileri ya da at üstünden verilen vaazleri yoktur…Çalışan el, eninde sonunda ota gelecektir. Eninde sonunda her şey Çin’in durumuna geri dönecektir. Tarihçiler tarafından bu dönemlere “Karanlık Çağ” adı verilir. Çimen tek çıkış yoludur…Ot, sadece biçilmiş alanları doldurmak için vardır. Diğer şeylerin arasından çıkar. Zambak güzeldir, lahana besleyici, afyonsa delirtici-ot büyümesindeyse mevki vardır…: bir ahlaka işaret eder” Miller’ın bahsettiği hangi Çin? Eski Çin, yeni, hayali bir ülke, ya da değişen bir haritanın bir parçası.

Amerika’nın durumuysa özeldir. Tabii ki de ağaç ya da kök arayışından muaf değildir. Bunu edebiyatta, ulusal bir kimlik, hatta bir Avrupa kökeni ya da soy ağacı arayışında görebilirsiniz (Kerouac’ın atalarını aramaya çıkması?). Tüm bunlara rağmen, önemli olan bütün olmuş veya olmakta olan şeyler Amerika rizomundan geçmektedir: beatnikler, yeraltı, gruplar, çeteler ve onları takip eden, yanlardan çıkan filizler. Amerikalılar, ağaç arayışındayken bile kitapları Avrupa kitaplarından farklıdır. Kitabın yaratılma şekli farklıdır. Ve Amerika’da yönler de farklıdır: ağaçsılık arayışı ve Eski Dünya’ya dönüş Doğu’da gerçekleşir. Ama diğer yandan da rizomatik Batı vardır, ataları olmayan Yerliler, gittikçe azalan sınırlar ve yeri değiştirilen hudutlar. Batıda ağaçların bile rizom olduğu topyekûn bir Amerikan “haritası” vardır. Amerika yönleri tersine çevirmiştir: Doğusunu Batı’ya yerleştirir, Amerika dünyanın döngüsünü tamamladığı yermişçesine; Doğu’nun sınırı, Amerika’nın batısıdır. (Haudricourt’un iddiasının aksine Garp ile Şark’ın birleştiği yer Hindistan değildir: dönüş mekanizmasının eksen noktası Amerika’dır. Amerikalı şarkıcı Patti Smith, Amerikan Dişçisinin inciliden söyler: Kökü arama, kanalı takip et.

Bürokrasinden de iki, hatta üç çeşit yok mudur? Batı bürokrasisi: tarımcı ve yer bölümcü kökenleri; kökleri ve tarlaları; ağaçların hudut olarak görevleri; I. William’ın büyük nüfus sayımı; feodalizm; Fransa krallarının siyaseti; mülkün, Devlet’in temeli oluşu; savaş, dava ve evlilik yoluyla yapılan toprak görüşmeleri. Fransa kralları, zambağı dikliklere bile tutunabilen güçlü kökleri yüzünden seçti. Bürokrasi Şark’ta da aynı mı? Köksap ve içliklerle dolu bir Şark tasvir etmek oldukça basit; ancak Şark’taki Devlet’in önceden belirlenmiş, ağaçsılaşmış ve kökleşmiş sınıflara uygun düşen bir taslağı takip etmediği söylenebilir; bürokrasi de kanallarından biridir, örnek olarak çok tartışılan, Devlet’in yönlenen ve yönlendiren sınıfların oluşmasına sebebiyet vermesiyle ilgili “zayıf özellikli” hidrolik güç konusu (Wittfogel’in çalışmalarının aksi ispatlanmayan yönleri). Despot yine de bir nokta ya da ağaç gibi olan bir pınar yerine bir nehir gibi hareket eder; Buda’nın ağacı bizzat bir rizoma dönüşür; Mao’nun ve Louis’nin Nehri. Amerika burada da bir aracı olarak hareket etmemiş midir? Çünkü hem içsel yok etme hem likitleştirme (çiftçiler için de, sadece Yerliler için değil) ve sürekli dışarıdan alınan göç yoluyla devam eder. Sermaye akışı devasa bir kanal yaratır, gücün dolaysız miktarıyla nicel ölçümü, herkesin paraya kendi yoluyla ulaşması (bu açıdan da birden zengin olan fakir adamın, tekrar fakirliğe dönmesi mitolojisindeki gerçeklik): Amerika’da her şey bir araya gelir, ağaç ve kanal, kök ve rizom. Evrensel bir kapitalizm yoktur, kendi içinde de bir kapitalizm yoktur; kapitalizm her türden oluşumun kesiştiği yerdedir ve doğası gereği neo-kapitalizmdir. Batı yüzünü ve doğu yüzünü kendi icat eder ve ikisini de kendi şekillendirir-olabilecek en kötü yönde.

Aynı zamanda tüm bu coğrafi dağıtımlarla yanlış yoldayız. Bir geçitsizlik var. Çok iyi. Soru eğer köksapın kendine ait daha katı despotlukları ve hiyerarşisi olduğunu göstermekse: İki yer arasında bir ikililik, ontolojik bir ikililik yoktur, iyiyle kötü arasında aksiyolojik bir ikilik, bir harman ya da Amerikan sentezi. Rizomun içinde ağaçsı düğümler, köklerde de köksapsı filizler vardır. Aşkın ağaç, hava kökü ve yeraltı saplarında anarşik deformasyonlar olduğu kadar, rizomlara özgü kanallaşma ve despot içkinlik dizilimleri de vardır. Önemli olan kök-ağacın ve kanal-köksapın birbirine zıt modeller olmadığı gerçeğidir: ilki kendi kaçışlarını üretse de aşkınlık ve kopyalama esasıyla hareket eder, ikincisiyse kendi hiyerarşilerini oluşturup despot kanallara yol açsa da modeli yok edip haritayı ortaya çıkarır. Soru dünyanın neresi olduğu ya da tarihin hangi kısmında olduğu değildir, ama o mu yoksa bu mu düşünce okulundan fazlası da değildir. Sürekli yıkılan ve inşa edilen bir model ve kendini uzatan, kesen ve tekrar başlayan bir model sorusudur. Bu yeni bir tür ikililik değildir. Yazının sorunu: Bir şeyi tam olarak belirlemek için, kesin olamayan ifadeler kesinlikle kaçınılmazdır. Tamamen gerekli bir adım olduğu için değil, ancak sadece kestirimlerle ilerleyebildiği için: kesin olamama bir kestirim değildir; aksine gerçekleşeceklerin birebir anlatımıdır. Bir ikililiği sadece bir diğerini sınamak için çağırırız. Modellerin ikiliğini sadece tüm modellere kafa tutan bir işleme ulaşabilmek için kullanırız. Her seferinde, hiç yaratma amacımız olmayan, sadece içinden geçtiğimiz ikilikleri geri almak için zihinsel bir onarım yapmamız gerek. Sonsuza dek yeniden düzenlediğimiz mobilyalar gibi, düşmanımız ama gerekli bir düşmanımız olan ikilikler yoluyla, hepimizin aradığı sihirli formüle ulaşın – PLURALİZM = MONİZM.

Bir köksapın temel özelliklerini özetlememize izin verin: ağaç ya da köklerinin aksine, köksap, herhangi bir noktayı herhangi bir başka noktaya bağlar ve birbiriyle aynı özelliklere de sahip olmayabilir; oyuna kimi zaman yeni gösterge düzenleri, hatta gösterge dışı durumlar bile sürebilir. Köksap ne Bir’e, ne de çokluluğa indirgenebilir. İki ya da doğrudan üç, dört, beş olan Bir değildir. Bir’den türetilen, ya Bir’in eklendiği (n + 1) çokluk değildir. Birimlerden değil boyutlardan, daha ziyade hareket halindeki yönlerden meydana gelir. Başı ya da sonu yoktur, ancak büyüdüğü ve içinden taştığı yer her zaman ortasıdır. Bir’in her zaman çıkarıldığı (n – 1), bir tutarlılık düzlemine yayılabilen, öznesi ya da nesnesi olmayan, n boyutlu çizgisel çoğulluklar yaratırlar. Bu türden bir çoğulluk boyut değiştirdiğinde, muhakkak doğası da değişir ve bir başkalaşım yaşar. Noktalar arasında ikili ilişkiler ve konumlar arasında iki-teksesli ilişkiler kuran, noktalar ve konumları tarafından belirlenen yapıların aksine, köksap sadece çizgilerden oluşur: çokluluk dönüşüm geçirip, doğasında değişikliğe uğradıktan sonra gelen parçalılık çizgileri, tabakalaşma ve kaçış çizgileri ya da yerinden edilme. Bu çizgi ve hatlar, ağaçsı tipin soylar kavramıyla karıştırılmamalıdır; onlar sadece noktalar ve konumlar arasında yerelleştirilebilir bağlantılardır. Ağacın aksine, rizom bir yeniden üretilmenin öznesi değildir: ne dışsal bir imge-ağaç, ne de içsel bir ağaç-yapısı olarak yeniden üretilir. Rizom, karşı soybilimciliktir. Kısa dönemli hafıza ya da karşı hafızadır. Rizom çeşitlenme, genişleme, fetih, ele geçirme ve filizlenme yoluyla işler. Çizim, fotoğraf gibi görsel sanatlar ya da kopyalamaların aksine, köksapın ait olduğu, üretildiği ve yapılandığı bir harita olmalı. Ve bu haritanın sökülebilir, bağlanabilir, ters çevrilebilir ve düzenlenebilir olmasının yanında kendi çıkış çizgilerine, çoklu giriş ve çıkış yollarına sahip olmalıdır. Haritaya geri konması gereken şeyler kopyalardır, tersi değil. Hiyerarşik iletişim tiplerine ve önceden kurulmuş yollara sahip merkezli (hatta çok merkezli) sistemlerin aksine köksap merkezsiz, hiyerarşik olmayan ve düzenleyici bir hafıza ya da merkezi bir otomatonu olmayan, sadece durumun devridaimiyle tanımlanan ve Generali olmayan bir gösterge dışı sistemdir. Köksapa ilişkin sorular ağaçsı ilişkiden tamamen farklı bir şekilde cinsellikle ilgilidir-bir yandan da hayvan, bitkisel olan, dünya, politika, kitap, doğal ve yapay şeyler: tüm “başkalaşmaların” tutumu.

Bir plato ne başta ne de sondadır: her zaman ortada. Bir rizom, platolardan oluşur. Gregory Bateson “plato” kelimesini çok özel bir şeyi belirlemek için kullanmıştır: sürekli ve gelişimi herhangi bir birikme noktası ya da dışsal sona doğru eğilimden kaçınan ve kendi kendini canlandıran bir bölge. Bateson örnek olarak Bali kültürünü vermektedir: anne-çocuğun cinsel oyunları, erkekler arasındaki tartışmalar; hepsi bu tuhaf ve yoğun dengelenmeden geçer. [cinsel] doruk, savaş ya da birikme noktasının yerine bir çeşit sürekli yoğunluk platosu alır. Batı zihninin, ifade ve hareketleri esas değerine göre bir tutarlılık düzlemi yerine dışsal ya da aşkın amaçlara göre karşılaştırması pişmanlık verici özelliklerinden biridir. Örnek olarak, bir kitap sonuçlanma noktalarına göre bölümlere ayrılır. Onun yerine, beyindeki gibi mikro çatlaklar arasında iletişim kuran platolardan oluşan bir kitapta neler olmaktadır? Bir şekilde rizom oluşturan, ya da var olan bir köksapı genişleten yüzeysel yer altı saplarla diğer çoğulluklara bağlanan herhangi bir çoğulluğa “plato” adı verilir. Bu kitabı bir rizom olarak yazıyoruz. Platolardan oluşuyor. Sadece biraz eğlenmek için ona çembersel bir şekil verdik. Her sabah uyanıp, kendimize o gün hangi platoyla boğuşacağımızı sorduktan sonra beş cümle oraya, on cümle buraya ekledik. Halüsünasyonları andıran deneyimler yaşadık, çizginin minik karınca sürüleri gibi bir platodan diğerine ayrılışını izledik. Birleşme halkaları yarattık. Platolar herhangi bir yerden okunabilir veya başka platolarla ilişki kurabilir. Çoğulluğa ulaşmak için onu etkili bir şekilde kurabilmek gerekir; tipografik beceri, sözcüksel çabukluk ya da kelime harmanlayıp yarattığımız şeyler yerini tutmayacaktır. Aslında bunlar imge-kitabın içinde, farklı bir boyutta saklanan bir birliği yaymak ya da dağıtmak için kullanılan taklit yöntemleridir. Teknonarsisizm. Tipografik, sözcüksel ya da sözdizimsel yaratılar, sadece artık gizli bir birliğe ait olmadıkları anda gereklidir, o anda kendileri de bahsedilen çokluluğun boyutları haline gelir; bu konuda başarı çok nadirdir. Biz bunu başaramadık. Sadece bize karşılığında plato olarak dönecek işlevlere sahip kelimeler kullandık. KÖKSAP = ŞİZOANALİZ = STRATOANALİZ = MİKRO POLİTİKA. Bu kelimeler birer kavramdır, ancak kavramlar da belirli çoğulluk boyutlarına sahip sayıca sisteme bağlı olan çizgilerdir (tabakalar, moleküler zincirler, kaçış ya da kopma noktaları, birleşme halkaları vb.) Hiçbir yerde kavramlarımızın bilimsel olduğunu iddia etmiyoruz. Bilimle olan ilişkimiz ideolojiyle olan ilişkimizden farksızdır; tek bildiğimiz şey topluluklardır. Ve tek bildiğimiz küme arzu ve ifadenin kolektif topluluklarıdır. Gösteren yok, özneleştirme yok: .ncı kuvvete ulaşmak (tüm bireyleşmiş ifadeler baskın gösterenlerde hapistir, tüm gösteren arzular ise baskın öznelerle ilişkilendirilir). Bir küme, kendi çokluğu içinde gerekli gösterge, maddesel ve toplumsal akışlara göre hareket eder (bilimsel ya da kuramsal lügatteki herhangi bir yeniden yorumlamadan bağımsız olarak). Gerçekliğin alanı (dünya), temsilin alanı (kitap) ve öznellik alanı (yazar) arasında artık üç taraflı bir ayrım yoktur. Daha ziyade, bir küme, tüm bu düzenlerden çizili çoğulluklar arasında bağlar kurar, bu yüzden bir kitabın devamı yoktur, nesnesi dünya veya öznesi yazar veya yazarlar değildir. Kısacası, kişinin yeterince dışarısı adına yazabileceğini düşünmüyoruz. Dışarıda bir imge, bir anlam ya da bir öznellik yok. Dışarısıyla bir küme olarak kitap, dünya imgesine karşı olan kitap. Bir rizom kitap, ikililik, eksen ya da fasiküler kitap değil. Eski yöntemlerden kaçınmak ne kadar zor da olsa, asla kök salmayın, ya da ekmeyin. “Bana öyle gelen şeyler, kökten değil, her zaman ortalardan bir yerden gelir. Bırakın ele geçirmeye çalışsın, geçirdiğindeyse sıkı tutunsun ve sadece ortadan büyümesini izlesin.” Bu neden bu kadar zor? Soru doğrudan algısal göstergebilime ait. Bir şeye yukarıdan, aşağıdan, sağdan ya da soldan bakmak yerine ortadan bakmak kolay değildir: deneyin, her şeyin değiştiğini göreceksiniz. Kelimelerin ya da herhangi şeyin içindeki çimeni görmek kolay değildir (Nietzsche benzer bir şekilde, aforizmalar üzerine “uzun uzun düşünülmesi” gerektiğini söylemiştir; plato, üstünde yaşayan ineklerden ayrılamaz, onlar gökyüzündeki bulutlar gibidir).

Tarih her zaman hareketsiz bir bakış açısından, en azından mümkün bir bölünmez Devlet aracı adına yazılır, konu göçebeler olsa bile. Eksik olan şey bir Göçebe bilim, tarihin tam karşıtı. Bu konuda nadir olsa da başarılı olunan yerler vardır, örnek olarak 1212 Haçlı Seferleri konusu: Marcel Schwob’un kitabı değişken sayıda boyutları olan platolar gibi anlatı çoğulluğu yaratır. Bir de Andrzej ewski’nin, “Cennet’in Kapıları” kitabı vardır, kesintisiz tek bir cümleden oluşur; bir çocuğun akışı; duraksamalı, başıboş, ileri çıkan bir akış yemin etmek için törenin başındaki keşişe doğru yürüyen çocukların gösterge akışları; Vendome kontunun karanlık posthümöz çocuk sevici arzularından hemen hemen doğrudan etkilenmiş bir sevgi yoksunluğunda çocuklar, bir arzu ve cinsellik akışı; tüm bunların yanında birleşme halkaları. Önemli olan akışların “Bir ya da çoğul” olması değildir-bu noktayı çoktan geçtik: ifadenin kolektif toplulukları, makinesi arzu kümeleri, biri diğerinin içinde ve ikisi de her durumda bir çoğulluk olan devasa dışarıya bağlı. Daha yakın bir örnek ise Armand Farrachi’nin Dördüncü Seferler üstüne olan kitabı La dislocation’da, cümleler birbirinden uzakta durur ya da itişerek bir arada yaşar, bu sırada seferler iyice taşkın bir hal aldıkça tipografi dans etmeye başlar. Bunlar göçebe ve rizom yazısının modelleridir. Tabakaları, parçalılığı, hareketsizliği ve Devlet aygıtını terk eder ve bir savaş makinesi ve kaçış çizgileriyle bir araya gelir. Peki, modeller niçin hala gereklidir? Bu kitaplar yine de Seferlerin hareketsiz “imgeleri” değil midir? Schwob’un eksen birliği, Farrachi’nin son erdirilmiş birliği ya da örneklerin en güzellerinden, Cennet’in Kapıları’nda geçen kasvetli kontun birliğinde, yine de sürdürülen şey, bir birlik değil midir? Seferler’deki kadar muazzam bir göçebelikten fazlası, gerçek göçebelerin göçü, artık hareket bile etmeyen, taklit etmeye son vermiş bir göçebeliğe ihtiyacımız var mı? Tek gerçek göçebelik bir araya gelenlerinkidir. Kitap, yeniden üretebileceği bir dünyadan ziyade, heterojen bir şekilde bir araya gelebileceği bir dışarıyı nasıl bulabilir? Kültürel kitabın kopya olması gerek: kendinin bir kopyası, yazarın önceki kitabının bir kopyası, ne kadar farklı olurlarsa olsunlar, başka kitapların bir kopyası, önceden temeli atılmış kavramların, kelimelerin, şimdiki, geçmiş ve gelecek dünyanın sonsuz bir kopyası. Kültür karşıtı kitabın bile üstünde ağır bir kültürel yük vardır: ama onu aktif olarak kullanır, hatırlamak için değil; unutmak için, gelişime doğru gitmek yerine gelişmemiş kalmak, hareketsizlik yerine göçebelik, kopya yerine bir harita. İnsanların okumak dışında işleri de olsa, içindeki akademik kültür ya da sözde bilimsellik kütleleri cansız veya acı verici olsa da RİZOMATİK = POP ANALİZ. Çünkü bilimin kendi araçlarıyla baş başa kalması delirmesi anlamına gelecektir. Matematiğe bakın: bir bilim değil, göçebe bir yaratık argosu. Teori evreninde bile, hatta özellikle teori evreninde, kırılma ve ilerlemeleriyle herhangi bir tutarsız ve pragmatik taslak bile kavramların kopyasını çıkarmaktan iyidir. Kırılmayı göstermeyen, algılanamaz bir kopma. Tarih göçebeliği, kitap ta dışarıyı asla kavrayamadı. Kitap ve düşünce modeli olarak Devletin uzun bir geçmişi vardır: logos, filozof-kral, Idea’nın aşkınlığı, kavramın içselliği, zihinlerin egemenliği, mantığın yargısı, düşüncenin işlevleri, özne ve yasa koyucu insan. Devlet; dünyada düzen, insandaysa kök olduğunu iddia eder. Savaş makinesinin dışarıyla ilişkisi başka bir “model” değildir; düşüncenin kendisinin bile göçebe olduğu bir kümedir ve kitap rizom için bir sap, tüm hareketli makineler için de bir hareketli parçadır. (Kleist ve Kafka, Goethe’ye karşı).

.nci kuvvetlerini yazın, n – 1 kuvvetini, sloganlarla yazın: Rizom oluşturun, kök yaratmayın, salmayın! Biçmeyin, filizlenin! Bir değil, çoğul olun, çoğulluk olun! Çizgiler çizin, noktada kalmayın! Hız, noktayı çizgiye dönüştürür! Hareketsizken bile elinizi çabuk tutun. Şans çizgisi, mahya çizgisi, kaçış çizgisi. İçinizdeki Generali ortaya çıkarmayın! Sadece fikirleriniz değil, bir fikriniz olsun (Godard). Kısa dönemli fikirler olsun. Fotoğraf ya da çizim değil, haritalar yaratın. Pembe Panter olun ve sevginiz; orkideyle eşek arısı, kedi ve babun gibi olacaktır. Yaşlı adamın nehirle ilgili söyledikleri:

Patates ekmez o

Pamuk da ekmez

Dikenler unutulmaya mahkumdur

Ama yaşlı adam nehirle beraber akar durur

Rizomun başı ya da sonu yoktur; o her zaman ortadadır, bir şeylerin arasında, araşey, intermezzo. Ağaçta soy, rizomda ittifak vardır, özgün bir ittifak. Ağaç “olmak” eylemini uygular, ancak köksapın dokusunda “ve…ve…ve…”nin birlikteliği vardır. Bu birliktelik “olmak” eylemini köklerinden söküp sarsmaya yeterlidir. Nereye gidiyorsun? Nereden geliyorsun? Hedefin ne? Bunlar tamamen işe yaramaz sorulardır. Temiz bir sayfa, sıfırdan başlangıç, bir başlangıç ya da temel arayışı – hepsi seyahat ve harekete dair hatalı kavramlardır (metodsal, pedagojik, tanıtıcı, sembolik…) Ancak Kleist, Lens ve Buchner’in seyahat ve hareket yolu farklıdır: ortadan başlar, ortadan gider ve başlangıç ve bitiş yerine geliş ve gidiş vardır. Amerikan ve İngiliz edebiyatı bu rizomatik yönü çok daha geniş bir boyuta taşımaktadır; bir şeyler arasında hareket etmeyi, mantığı kurmayı VE ontolojiyi devirmeyi, temelleri uçurmayı, başlangıç ve sonları geçersiz kılmayı başarırlar. Pragmatiği uygulamayı biliyorlar. Orta, hiçbir şekilde ortalama değildir; aksine, işlerin hızlandığı yerdir. Arada hiçbir şey, birinden diğerine giderken yerelleştirilebilir bir konum belirlemez, onun yerine dikey, birden fazla çizgiyi kesen ve bir yönü diğerine katan, kenarları kazarak ortada hız kazanan bir akarsu vardır.

LaibachBayrak70x100cm

https://www.facebook.com/Sub-Press-482729841829453/

Alt-sınır komünizmleri – David Graeber

12167154_1516109378709560_1135293452_n
Ekonomik İlişkilerin Ahlaki Temelleri Hakkında Kısa Bir İnceleme

1

Alt-sınır komünizmleri

David Graeber

Burada komünizmi, “herkesten yeteneğine göre, herkes ihtiyacına göre” prensibine göre işleyen bir insan ilişkisi olarak tanımlayacağım.

Bu kullanımın biraz provokatif olduğunu itiraf ediyorum. “Komünizm” kelimesi, güçlü duygusal tepkiler yaratabilir –tabi en önemli sebebi, “komünist” rejimlerle özdeşleme eğilimidir. Bu ironiktir zira, SSCB ve uydu ülkelerinde hüküm süren Komünist Partiler, hiçbir zaman kendi sistemlerini “komünist” diye tanımlamadılar. Sosyalist” diye tanımladılar. “Komünizm” her zaman uzak, biraz bulanık, ütopik bir idealdi, genellikle devletin giderek yok olmasıyla eleştirilirdi –geleceğin uzak bir noktasında gerçekleşmek üzere.

Komünizm hakkındaki düşüncemize hakim olan bir efsane vardı. Bir zamanlar, insanların elindeki her şey ortaktı –Cennet Bahçesi’nde Satürn’ün Altın Çağı’nda, Yontma Taş Çağ’ının avcı-toplayıcı kabilelerinde. Sonra “Düşüş” geldi, bunun sonucunda gücün ve özel mülkiyetin bölünmesiyle lanetlendik. Hayal edilen şu: günün birinde, teknolojinin ve genel refahın ilerlemesiyle, sosyal devrim ya da partinin önderliğiyle her şeyi eski haline getirecek, ortak mülkiyeti, ortak kaynakların ortak yönetimini yeniden tesis edeceğiz. Son iki yüz yıl boyunca komünistler ve anti-komünistler bu tablonun ne kadar inandırıcı olduğu, bir lütuf mu yoksa kabus mu olduğu üzerine tartışıp durdu. ama hepsi temel çerçeve üzerinde mutabıktı: komünizmin ana fikri ortak mülkiyettir, uzak geçmişte bir zamanlar, “ilkel komünizm” var olmuştu ve bu anlayış bir gün geri dönebilir.

Buna, birbirimize anlatmaktan hoşlandığımız bir hikaye olarak “efsanevi komünizm”, hatta “epik komünizm” diyebiliriz. Fransız Devrimi’nden bu yana milyonlara ilham verdi, ama aynı zamanda insanlığa müthiş zararı dokundu. Bence tüm bu argümanı süpürüp atmanın tam zamanı. Aslında “komünizm” bir tür büyülü ütopya değildir ve üretim araçlarının mülkiyeti ile hiçbir ilgisi yoktur. Şu anda var olan bir şeydir –bir ölçüde her insan topluluğunda var olan bir şey, öte yandan her şeyin bu şekilde organize edildiği bir toplum asla var olmamıştır, nasıl olabileceğini tasavvur etmek de güçtür. Hepimiz, uzunca bir süre komünist gibi davranırız. “Komünist Toplum” –sadece bir tek prensip esas alınarak örgütlenmiş bir toplum anlamında- hiçbir zaman var olamazdı. Ama bütün sosyal sistemler, hatta kapitalizm gibi ekonomik sistemler bile, fiilen –var olan komünizmin temel gerçekleri üzerine inşa edilmiştir.

Dediğim gibi “herkesten yeteneğine göre, herkes ihtiyacına göre” prensibinden hareket edersek, bireysel veya özel mülkiyet ki genellikle biçimsel meşruiyetin birazcık fazlasıdır) sorusunu atlayıp kimlerin ne tür şeylere, hangi şartlar altında erişebildiği gibi, çok daha acil ve pratik soruları ele alabiliriz. Bu bir işleyiş prensibi olduğu zaman, karşılıklı ilişki içindekiler sadece iki kişi olsa bile, bir tür komünizmle karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz.

Ortak bir projede işbirliği içinde çalışan hemen herkes bu prensibi izler. Örneğin kırık bir su borusunu onaran kişi “somun anahtarını versene bana” dese, genel olarak konuşursak “bundan elime ne geçecek” diye cevap vermez –isterse Exxon-Mobil, Burger King veya Goldman Sachs için çalışıyor olsunlar. Sebep sadece verimliliktir (“komünizm imkanı yok çalışmaz” şeklindeki genel görüşü düşünürsek, yeterince ironiktir): bir şeyin yapılıp bitmesine gerçekten önem veriyorsan, bunu yapmanın en etkili yolu tabii görevleri yeteneğine göre dağıtmak ve insanlara ihtiyaçları ne ise onu vermektir. Şunu bile söyleyebiliriz, kapitalizmin yüzkaralarından biri, bir çok kapitalist şirketin iç işlerinde komünistçe çalışmasıdır. Evet, demokratik işleyişe pek yatkın değildirler. Çoğunlukla askeri tarzda, yukarıdan aşağıya komuta zinciri çerçevesinde örgütlenmişlerdir. Ama burada ilginç bir gerilim vardır, çünkü yukarıdan aşağıya komuta zincirleri özellikle verimli değildir: yukarıdakiler arasında aptallığı, alttakiler arasında gönülsüzce ayak sürümeyi teşvik eder. Doğaçlama ihtiyacı artıkça, daha demokratik bir iş birliği eğilimi doğar. Yatırımcılar her zaman bunun farkında olmuştur, işe yeni başlayan kapitalistler genellikle tahmin edebilir, bilgisayar mühendisleri ise yakın zamanda bu prensibi yeniden keşfetmiştir: sadece dillerde dolaşan ücretsiz yazılım gibi şeylerde değil,  kendi şirketlerinin organizasyonlarında bile. Çok bilinen bir örneği Apple Computers’dır: bu şirket 1980’lerde Silikon Vadisi’nde IBM’den ayrılan (çoğu Cumhuriyetçi) bilgisayar mühendisleri tarafından, bilgisayarlarıyla birbirlerinin garajlarında toplanarak, yirmi ila kırk kişilik demokratik gruplar oluşturulmasıyla kuruldu.

Büyük felaketlerin hemen ertesinde –sel, elektrik kesintisi veya ekonomik kriz- insanların bu şekilde davranma eğilimi göstermesinin, neredeyse komünizme dönüş yapmasının sebebi belki de budur. Kısa bir an bile olsa, hiyerarşiler, piyasa ve o tip şeyler kimsenin gücünün yetmeyeceği lüksler haline gelir. Böyle bir anı yaşamış olan kişi, olağandışı özelliklerinden, yabancıların nasıl kardeş haline geldiğinden ve insani toplumun sanki yeniden doğduğundan bahsedebilir. Bu husus önemlidir, çünkü sözünü ettiğimiz şeyin işbirliğinden ibaret olmadığını gösterir. Aslında komünizm insanlığın tüm sosyalleşme yeteneğinin temelidir. Toplumu mümkün kılan budur. Gerçekten düşman olmayan herkesin “herkesten yeteneğine göre” prensibine uyacağının beklenebileceği şeklinde bir varsayım vardır, en azından belli ölçülerde: örneğin bir yere nasıl gidileceğini öğrenmek isteyen biri ve yolu bilen başka biri.

Bunu öyle doğal karşılıyoruz ki, beklentilerde bile bu kendini gösteriyor. 19202lerde Sudan’da Nil bölgesinde yaşayan göçebe Nuer halkı arasında araştırma yapan antropolog E. E. Evans-Pritchard, birinin kendisini kasten yanlış yöne yönlendirdiğini anladığı zaman hissettiği rahatsızlığı anlatıyor:7

Klallam_people_at_Port_Townsend

Bir keresinde belli bir yere giden yolu sordum ve kasıtlı olarak aldatıldım. Hayal kırıklığına uğramış durumda kampa geri döndüm ve neden bana yanlış yolu gösterdiklerini sordum. Biri cevap verdi, “Sen bir yabancısın, neden sana doğru yolu gösterelim? Yolu soran tanımadığımız bir Nuer bile olsa ona şöyle deriz, ‘Şu yol boyunca dümdüz devam et’, ama o yolun çatallaştığını söylemeyiz. Neden söyleyelim? Ama sen şimdi bizim kampımızın mensubusun ve çocuklarımıza iyi davranıyorsun, ileride sana doğru söyleyeceğiz.”

Nuer’ler sürekli kan davası içindedir; yabancı biri pekala pusu için uygun bir yer arayan düşman olabilir, böyle birinin işine yarayacak bilgiler vermek akıl karı olmaz. Ayrıca, Evans Pritcard’ın durumu da buna çok uygundur, çünkü İngiliz hükümetinin ajanıdır – kısa süre önce bu yerleşim yerinde yaşayanları taraması ve bombalaması için RAF’ı gönderen, sonra da onları zorla yeniden oraya yerleştiren hükümetin da kendisi. Bu şartlar altında yerlilerin Evans-Pritchard’a karşı çok cömert davrandığı doğru yönü göstermemeyi düşünebilmesi için, bu ölçekte bir şeyin –hayatlarının çok yakın bir tehlike altında olmasının, sivil insanların teröre, bombalamaya maruz kalmasının gerekmesidir.

Konu sadece yönden ibaret değil. Karşılıklı konuşma, özellikle komünizme yatkın bir alandır. Yalan, hakaret, küçümseme ve diğer sözlü saldırganlıklar önemlidir – ama gücünün büyük bir kısmını insanların normalde bu şekilde davranmayacağı yönündeki paylaşılan varsayımdan alır: insan başkalarının normalde kendisinin duygularını dikkate aldığını varsaydığı sürece, aşağılama can acıtmaz; sizin normalde doğruyu söyleyeceğinizi varsaymayan bir kişiye yalan söylemeniz imkansızdır. Birisiyle dostluk ilişkimizi kesmeyi gerçekten istersek, onunla konuşmaya tamamen son veririz.

Çakma istemek, hatta sigara istemek gibi ufak tefek ricalar için de bu geçerlidir. Aslında söz konusu kişinin de sigara içen biri olduğu anlaşılıyorsa, bir sigara istemek, aynı tutarda para istemeye, hatta yiyecek istemeye göre çok daha meşru görünür, böyle bir talebi reddetmek de zordur. Böyle durumlarda –kibrit, biraz bilgi, asansörün kapısını tutmak- şu söylenebilir: “herkesten yeteneğine göre” istenen şey o kadar küçüktür ki neredeyse hiç düşünmeden yerine getiririz. Tam aksi durumlarda başka bir kişinin –hatta bir yabancının- ihtiyacı özellikle çok büyük ya da aşırı ise –örneğin boğuluyorsa- aynı şey geçerli olur. Bir çocuk metronun raylarına düşecek olsa, onu kurtarmayı becerebilecek herhangi birinin yardım edeceğini varsayarız.

Ben buna “alt-sınır komünizmi” diyorum: insanlar biri birbirlerini düşman kabul etmiyorlarsa, ihtiyaç yeterince büyükse veya bedeli yeterince makulse, “herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre” prensibinin uygulanacağını varsayarız. Tabii farklı topluluklarda çok farklı standartlar uygulanır. Büyük, anonim topluluklarda bu standart çakmak istemek veya yön sormaktan öteye gitmeyebilir. Daha küçük, insanların birbirini daha çok tanıdığı topluluklarda –özellikle toplumsal sınıflara bölünmüş olmayanlarda- bu mantık daha uzağa gider: örneğin sadece tütün isteğini değil, -hatta bazen bir yabancının- yiyecek isteğini bile geri çevirmek genellikle imkansızdır; tabii topluluğa ait olduğu kabul edilen birinden istenirse. Evans-Pritchard, yön sormakta karşılaştığı zorlukları anlattıktan tam bir sayfa sonra, aynı Nuerler’in kampın bir üyesi olarak kabul ettikleri birinin bir genel tüketim maddesi talebini reddetmeye olmayacak bir şey gözüyle baktıklarını anlatmaktadır, öyle ki elinde fazladan tahıl, tütün, alet veya tarım gereçleri buluna bir kadının veya erkeğin elindeki stokların neredeyse anında bitip yok olması beklenebiliyor. Ancak eli açık paylaşma ve cömertlik çizgisi, asla her şeyi kapsamaz. Genelde, serbestçe paylaşılan şeyler, tam da bu nedenle sıradan ve önemsiz kabul edilir. Nuerler arasında gerçek servet, sığırdır. Hiç kimse sığırını serbestçe paylaşmaz; aksine genç Nuer erkekleri sığırlarını hayatları pahasına korumaları gerektiğini öğrenirler; bu nedenler sığırlar satılmaz ve satın alınmaz.

Yiyeceği ve temel ihtiyaç kabul edilen şeyleri paylaşma mecburiyeti, mensupları kendilerini başkalarıyla eşit gören bir toplulukta gündelik ahlakın temeli haline gelmeye eğilimlidir. Başka bir antropolog, Audrey Richards, bir keresinde Bemba annelerinin, “başka her konuda o kadar gevşek olan eğiticilerin”, çocuklarına portakal ya da başka bir şey verdiklerinde, çocuk bunu arkadaşlarıyla paylaşmaya yanaşmadığı takdirde onu çok sert azarladıklarını anlatıyordu. Ama aynı zamanda bu toplumlarda paylaşım –biraz düşünecek olursak her toplumda- hayatın belli başlı zevklerinden biridir. Sonuç olarak paylaşma ihtiyacı özellikle en iyi ve en kötü zamanlarda şiddetlidir: örneğin kıtlık zamanında, ama aynı zamanda aşırı bolluk dönemlerinde de. Eski misyonerlerin Kuzey Amerikalıları anlattıkları kayıtlarda, kıtlık dönemlerinde, tamamen yabancı olan kişilere karşı gösterilen cömertlik karşısında şaşırıp kaldıkları yazılıdır. Aynı zamanda,

Balık tutmaktan, avdan ve alışverişten dönerken, birbirlerine birçok armağan verirler: ellerine alışılmadık ölçüde iyi bir şey geçmişse, ister satın almış olsunlar ya da birisi vermiş olsun, bununla bütün köye ziyafet çekerler. Kim olursa olsun bütün yabancılara gösterdikleri konukseverlik dikkate değer.

Ziyafet ne kadar özenli hazırlanmış olursa, bazı şeylerin serbestçe paylaşıldığını (örneğin yiyecek ve içecek) bazılarının ise dikkatle paylaştırıldığını görme ihtimali o kadar artar, örneğin avdan veya kurbandan ayrılarak getirilen et, genellikle çok ayrıntılı protokoller veya aynı ölçüde ayrıntılı armağan değiş tokuşu yoluyla dağıtılır. Armağan almak ve vermek, belirgin biçimde oyuna benzer bir nitelik kazanır, genellikle popüler festivallerin havasını taşıyan gerçek oyunlar, yarışmalar, kutlama törenleri ve performanslarla devam eder. Toplumun tümünde olduğu gibi, paylaşılan şenlik, başka her şeyin üstüne inşa edildiği bir tür komünel temel gibi görülebilir. Ayrıca paylaşmanın sadece ahlakla ilgili bir şey değil, aynı amanda bir zevk olduğunu vurgular. Dayanışma zevki her zaman var olacaktır, ama insanların çoğu için en zevkli faaliyetler kapsamında mutlaka bir şeyleri paylaşmak vardır: müzik, yiyecek, içki, uyuşturucu, dedikodu, tiyatro, yatak. Eğlenceli bulduğumuz çoğu şeyin temelinde, bir ölçüde duyguların komünizmi vardır.

Tanık olduğunuz şeyin komünel bir ilişki olup olmadığını anlamanın en kesin yolu, sadece hesap kitap tutulmaması değildir, ama böyle bir şeyin, hatta böyle düşünmenin bile aşağılayıcı ya da düpedüz tuhaf kabul edilmesidir. Örneğin Hodenosaunee veya Irokualar Birliği bünyesindeki her köy, klan veya halk, iki bölüme ayrılmıştır. Bu yaygın bir modeldir: dünyanın diğer yerlerinde de (Amazonlar, Melanezya) öyle düzenlemeler vardır ki bir tarafa mensup olanlar sadece diğer taraftan biriyle evlenebilir, veya diğer tarafta yetiştirilen yiyecekleri yiyebilir; bu kurallar açıkça, tarafların her birini hayatın bazı zorunlu ihtiyaçları için diğer tarafa bağımlı kılmak üzere konmuştur. Altı İrokua’da, tarafların her birinden, diğer tarafın ölülerini gömmesi beklenir. Şundan daha absürt bir şey düşünülemez: tarafların biri şöyle şikayet edip diyor ki, “geçen yıl biz sizin beş ölünüzü gömdük, ama siz bizden sadece iki kişiyi gömdünüz.”

Alt-sınır komünizmi sosyalleşmenin hammaddesi olarak düşünülebilir, en temel karşılıklı-bağımlılığın, tam olarak sosyal barışın özü olduğunun kabul edilmesi. Yine de birçok durumda, bu minimum alt-sınır yeterli değildir. İnsan daima bazı kişilere diğerlerinden daha fazla dayanışma ruhuyla davranır, belli kurumlar özellikle dayanışma ve karşılıklı yardım prensiplerine dayanır. Bunlar arasında ilk sırayı sevdiklerimiz alır, annelerin bencillikten uzak sevginin örneği olması gibi. Diğerleri arasında yakın akrabalar, eşler, sevgililer, yakın arkadaşlar sayılabilir. Bunlar her şeyi paylaşacağımız veya ihtiyaç duyduğumuzda başvuracağımızı bildiğimiz, her yerde gerçek arkadaş diye tanımlanan insanlardır. Bu tür arkadaşlıklar birinin istediği hiçbir şeyi diğerinin reddetmeyeceği anlamında “ömür boyu arkadaşlık” veya “kan kardeşliği” gibi ritüellerle formüle edilir. Sonuç olarak herhangi bir topluluk, garklı derecelerde ve yoğunluklarda, “herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre” prensibine göre işleyen, çaprazlama “bireysel komünizm” ilişkileriyle örülmüş gibi görülebilir.

Aynı mantık gruplara da uygulanabilir ve uygulanmıştır: sadece işbirliğine dayanan çalışma grupları değil, hemen hemen her grubun üyeleri kendilerini, kendilerine özgür bir alt-sınır komünizmi yaratmakla tanımlar. Belirli şeyler paylaşılır veya grup içinde karşılıksız verilir, herhangi biri, yabancı birine hiçbir zaman vermeyeceği veya paylaşmayacağı bazı başka şeyleri talep edilmesi üzerine grubun diğer üyelerine sunar. Örneğin balıkçılar derneğinde bir balıkçının ağını tamir etmesine yardım etmek, bir ofiste kırtasiye malzemelerini paylaşmak, tüccarlar arasında belli türde bilgilerin paylaşılması, vesaire. İnsan buradan hareketle çeşitli paylaşma, ortaklaşma türlerine, birinin belli işlerde kimlerden yardım istediğine kadar gidebilir: taşınma, hasat, hatta birisi güç durumdaysa faizsiz borç verme gibi. Son olarak, çeşitli türde “komünler” ortak kaynakların kolektif yönetimi vardır.

Gündelik komünizmin sosyolojisi, potansiyel olarak muazzam bir alandır, ama özel ideolojik at gözlüklerimiz sayesinde bunları yazmayı başaramadık, çünkü büyük ölçüde göremiyorduk. Daha fazla özetlemeye çalışmak yerine, kendimi son üç nokta ile sınırlayacağım.

Birincisi, burada gerçek anlamda karşılıklılığı ele almıyoruz  – ya da en iyi ihtimalle, karşılıklılığı sadece en geniş anlamıyla ele alıyoruz. İki taraf için eşit olan şey, diğer kişinin aynı şeyi sizin yapabileceği bilgisidir, mutlaka yapacağı değil. İrokua’lar örneği bunu mümkün kulan şeyi açıkça ortaya koyuyor: bu ilişkiler sonsuzluk karinesine dayanır. Toplum her zaman var olacaktır. Dolayısıyla köyün her zaman güney ve kuzey tarafları olacaktır. Hiç hesap tutulmaması bu yüzdendir. Benzer şekilde insanlar annelerine ve iyi arkadaşlarına her zaman var olacaklarmış gibi davranmaya eğilimlidir, bunun doğru olmadığını çok iyi bilseler bile.

İkinci nokta ünlü “konukseverlik yasası” ile ilgilidir. “İlkel toplumlar” adı verilen, (insanların devlet ve piyasadan yoksun olduğu) toplumlarda, topluma mensup olmayanlara düşman gözüyle bakıldığı şeklindeki genel klişe ile, Avrupalı seyyahların, gerçek “vahşiler”den gördükleri olağanüstü cömertlik karşısındaki şaşkınlıkları arasında tuhaf bir gerilim vardır. Kabul edelim ki her iki tarafın da belli bir haklılık payı vardır. Yabancı tehlikeli bir potansiyel düşmansa, tehlikeyi gidermenin normal yolu aşırı cömertlik jestleridir, öyle ki bunun tantanası sayesinde tüm barışçı sosyal ilişkilerin temeli olan karşılıklı sosyalliğin içine atılmış olurlar.  Doğru, insan hiç bilinmeyen  niceliklerle uğraşırken, genellikle bir test süreci olur. Kristof Kolomb Hispanyola’da, Kaptan Cook da Polinezya’da, ada halkı hakkında benzer hikayeler yazmıştır, bunlardan kimi kaçmış, kimi hücum etmiş ya da elindeki her şeyi sunmuştur – ama genellikle sonradan teknelere girerek hoşlarına giden her şeyi almış, mürettebatı şiddete teşvik etmişlerdir, onlar da sonra yabancı kişiler arasındaki ilişkilerin “normal” ticari alışverişle yumuşatılması gerektiği prensibini gerçekleştirmek için ellerinden gelen çabayı göstermişlerdir.

Düşmanlık potansiyeli taşıyan yabancılarla ilişkilerin ya hep ya hiç mantığı ve hepsini kökeni Latincede aynı olan, İngilizcedeki “host” [ev sahibi], “hostile” [düşmanca], “hostage  [rehine], hatta “hospitality” [konukseverlik] kelimelerinin etimolojisinde bile bulunan bir gerilimi güçlendirmesi anlaşılabilir bir şeydir. Burada vurgulamak istediğim şey şudur: bütün bu jestler, daha önce bütün insani sosyal hayatın temeli olduğunu savunduğum “alt-sınır komünizmi”nin abartılarak sergilenmesinden ibarettir. Örneğin, dost ve düşman arasında ki fark sıklıkla yiyecekle ifade edilir- genellikle de en sıradan, en mütevazı ve ev tipi yiyeceklerle-; Avrupa ve Ortadoğu’da bilinen bir prensibe göre, ekmek ve tuzu paylaşanlar asla birbirine zarar vermez. Hatta, her şeyden önce paylaşılmak için var olan şeyler, düşmanlarla paylaşılamayan şeyler haline gelir. Yemek ve gündelik eşyalar konusunda son derece serbest olan Nuerler’de bir adam başka birini öldürürse, kan davası başlar. Yakın çevredeki, genellikle taraflardan birinin yanında saf tutar, karşıt taraflarda yer alanların diğerleriyle birlikte yemek yemesi, hatta yeni düşmanların daha önce kullandığı bir kaptan veya bardaktan bir şey yiyip içmesi kesinlikle yasaklanır, aksi takdirde korkunç sonuçlar doğacağından korkulur. Bunun yarattığı olağanüstü zorluklar, bir tür uzlaşmaya varmaya uğraşmak için önemli bir teşviktir. Aynı sebeple genellikle, yiyecekleri paylaşan insanların, aksi takdirde birbirlerine zarar vermeye eğilimli olsalar bile bunu yapmalarının yasak olduğu söylenir. Bazen bu neredeyse komik bir formalite halini alır, örneğin şöyle bir Arap hikayesi anlatılır: soyguncunun biri, birinin evini karıştırıp araştırırken, kavanozdakinin şeker olup olmadığını anlamak için parmağını içine sokar, ama kavanozun tuz dolu olduğunu anlar. Ev sahibinin sofrasında daha önce tuz yemiş olduğunu hatırlayarak, çaldığı her şeyi uslu uslu yerine koyar.

Son olarak, komünizmi sadece bir mülk sahipliği sorunu olarak değil, bir ahlak prensibi olarak düşünmeye başlarsak, bu tür bir ahlakın her tür işlemde –ticarette bile- bir ölçüde sahnede olduğu ortaya çıkar. Bir kişi başka bir kişiye belli toplumsal koşullarla bağlıysa, konumlarını tamamen yok saymaları zordur. Tüccarlar genellikle muhtaçlara indirim yapar. Yoksul mahallelerde esnafın hemen hemen hiçbir zaman müşterilerle aynı etnik gruptan olmamasının başlıca sebeplerinden biri budur; aynı mahallede büyüyen bir tüccarın para kazanması neredeyse imkansızdır, çünkü sürekli olarak işi  batıracaktır, zira yoksul akrabalarına ve okul arkadaşlarına uygun şartlarda kredi açmak baskısı altında olacaktır. Bunun tam akside doğrudur.  Bir süre kırsal Java’da yaşamış olan bir antropolog bana, dil becerisini ölçmek için yerel pazarda pazarlık yapmayı başarıp başaramayacağını denediğini anlatmıştı. Fiyatı yerlilerin ödediği düzeye indirmeyi asla başaramadığı için sinirlenmiş. Sonunda Javalı bir arkadaşı, durumu şöyle açıklamış. “Ama” demiş, “zengin Javalılara da yüksek fiyattan satarlar.”

Yine aynı prensibe dönüyoruz, eğer ihtiyaçlar (örneğin korkunç bir yoksulluk), veya imkanlar (örneğin tahayyül edilemeyecek zenginlik) yeterince çarpıcıysa, ortada mutlak bir sosyalleşme yoksunluğu olmadığı sürece, belli bir derecede komünist ahlakı, insanların hesap yapma yönteminde neredeyse kaçınılmaz bir şekilde rol alır. Ortaçağ sufisi mistik Nasreddin Hoca’ya ait bir Türk halk hikayesinde, bu şekilde arz ve talep kavramına sokulan karmaşıklıklar anlatılır:

Nasreddin, yerel bir çayhane işletmektedir, civardaki bir avdan dönen padişah ve hizmetkarları kahvaltı etmeye gelirler.

Padişah, “Bıldırcın yumurtası var mı?” diye sorar.

“Mutlaka bulurum” diye cevap verir Nasreddin.

Padişah bir düzine bıldırcın yumurtasından omlet ısmarlar, Nasreddin aceleyle aramaya çıkar. Padişah ve yanındakiler yemeklerini bitirdikten sonra, onlara yüz altın hesap çıkarır.

Padişah şaşırır. “Bu bölgede bıldırcın yumurtası bu kadar nadir mi bulunuyor?” diye sorar.

Nasreddin cevap verir: “Nadir olan bıldırcın yumurtası değil. Padişah hazretlerinin teşrifleri.”

the-occupy-movement-and-the-communism-of-everyday-life

Türkçeleştiren: Muammer Pehlivan