Charles Bukowski * Şenol Erdoğan

how to be a good writer by charles bukowski_x960

Bu yazının tüm hakları Şenol Erdoğan denen fakire aittir.

1

Tarihin bize aktardığından bildiğimiz üzere Sayın Charles Bukowski, otuz beş yaşına değin şiir ile direk temas sağlamamıştı. En nihayetinde de ona maddi başarıyı getiren şiir değil kısa düz yazıları oldu. Lakin ben -kendi adıma- popülerliğini Open City’de ki köşesine olduğu kadar, küçük yayınlarda basılan yüzlerce şiirine de bağlıyorum. Şunu da eklemek lazım elbet, söz konusu olan “Şairin maddi basamak atlaması” ise, o noktada net payı olan Barfly senaryosudur! Henry Miller, William Saroyan, Sherwood Anderson ve benzeri “baba” isimleri yayımlayan Story isimli dergi Bukowski’nin ilk kısa metnini yayımladığında bu, O’nun için inanılmaz bir şaka gibiydi, onun yükselen basamakları tırmanmaya başlayacağına dair ilk dürtülere sahip olduğu andır da. Öyküsü yayımlandığında Bukowski bize onlarca kitabında, yüzlerce defa anlatacağı o tuhaf işlerinde çalışmaya –dahası çalışmayı denemeye ve bir şekilde açlık sınırına doğru aşağı ivme bir hayatı sürmeye devam ediyordu –ki sahip olacağı maddi ferah öyle kolay kolay da gelmeyecekti açıkçası. İşin tuhaf yanı dönemin namlı dergisi Story’de yayımlandıktan sonra işler hiç de sandığı gibi gitmedi ve diğer dergiler metinlerini yayımlamaya yanaşmayarak O’nu gerçekten şaşırttı. Bukowski yazmak için odalara ihtiyacı olduğunu (sokaklara değil) söyleye dursun, diğer yandan da yazma eylemi için deneyimlemenin tek yol olduğunu bunun içinde sokaklara ihtiyacı olduğunu söylüyordu! Ve bunu söylemekle kalmadı da, sokak sokak, bar bar dolaşmaya başladı. Genelde Bukowski hakkında genel geçer ve yanlış bilgi sahibi “okur”, onun doğuştan bir seks makinesi olduğunu düşünür ya da böyle düşlemekten kendince zevk alır. Şair, ilk defa 24 yaşında bir Filadelfia barında kaybeder kızlığını, on yıl sürecek olan aşırı doz alkol alımının da miladı bu süreçtir. On yıllık alkolizm ve sefaletle -üstelik de neredeyse birkaç küçük yayın organında bir iki şiir haricinde şiirlerinin basılmamasıyla sarmalanır. Otoriteler hem kendisi hem de –doğal olarak şiiri için bir “kimlik arayışı” olduğunu söyler bu uzun sürecin, ben söz konusu fikre katılmakla birlikte bir “depolama süreci” olarak da biçmekteyim bu zorlu zamanları. İzbe bir barda Jane Barker ile tanıştığında mevzu sürecin sonundadır. İşi popüler kültür üzerinden bilebilenler bu hatun kişiyi izledikleri Barfly filminden çok iyi hatırlayacaktır. Uzun denebilecek bu “pis” ilişkide fark edilen ana tema, bir alkolikle yaşamak nasıl zor bir şeyse iki alkoliğin nefrete varan aşk ilişkisinin imkânsızlığıydı. Lakin yadsınamaz olan, bu kadının Bukowski’ye iyi geldiğiydi. Şair çizmeye çalıştığı sert erkek imajında okurları gözünde ileride kesinlikle başarılı olacaktı lakin şiirlerinin –aşıklarına yazdığı şiirlerinin- özüne indiğimizde ve yakın dostlarıyla sonradan ortaya çıkacak olan mektuplaşmalarını didiklediğimizde bu sert erkek imajının altında yatan adamın farklı olduğunu görürüz –lakin bu Bukowski’nin yaratmak istediği karakterin ana özelliğiydi belki de ve bunu başardı, başarması da kitaplarının satış grafiğinin olabildiğince yukarı çıkmasında ana etkeni oynadı. Şair, bu on yılın ardından şiire döndü ve şiirleri genelde düzyazı tadında lirikler oldu. Öleceği yönündeki doktor bazlı “alkolü bırak” ısrarlarına rağmen ağır bir içici olarak yazmaya ve bedenini tüketmeye ısrarla devam ederek şiirlerini yeniden küçük büyük demeden dergilere yollamaya koyuldu ki bu dergilerden biri yazışmalarında şaka da olsa evlenmeyi teklif edeceği Barbara Frye isimli kadın tarafından yönetiliyordu. Las Vegas Nevada’da çok kısa bir süre sonra evlendiler. Hızla olmasa da boşanmaya gidecek bu evlilik, Bukowski’ye nesnel olarak yaradı. Aralarındaki edebi bağ, tuhaf bir şekilde ilişkilerinde hard-core bir cinsel ilişkiye tekabül ediyordu, evliliğin “uzun” sürmesinin ana sebebi Bukowski için buydu. Neyse, Buk’un hayatı özü şiir olacak şekilde seyretmeye devam etti. Her ne kadar 70’de tanrısallığını perçinlese de popülerliği 60’ların başında yükselmeye başlıyordu. 1960 senesinde Hearse dergisi, Charles Bukowski’nin ilk kitabını “Flower, Fist and Bestial Wail”i yayımladı.

Şiirin zirvesine doğru giden yolu tırmanmaya başladığına hiç şüphe olmasa da bu yolun uzun olduğu ve onun lanetler yağdırdığı postanede çalışma mevzusuna madden bağımlı olması da aşikârdı. Hep bahsettiğim dönemin küçük yayımcılığının ve teksir makinelerinin bireysel yayımcılığı güçlendirdiği o günlerin önemi belki de en fazla Bukowski’ye yarar sağladı, zira bu basım ve dağıtım ağı –ülkemizde beyinlere çaka çaka anlatamadığımız underground yayımcılık- O’nun tüm ülkeye hızla yayılmasına olanak sağladı. Lakin bu yayın ve yayım ortamı Charles Bukowski –hele ki onun yakın geleceği- için yetersizdi ve bir sıçramanın gerekliliği daha o vakitlerde belliydi. Yaşamın zorluğu gibi, edebi anlamda da şans yanındaydı, Outsider dergisinin yayımcısı Jon Edgar Webb ile irtibat sağladı ve ilk sayısını Henry Miller’ı sunarak yayımlayan Outsider’ın 3. sayısı bu sefer Charles Bukowski’yi sunuyordu. Sonrasında zaten Webb, Bukowski’nin “It Catches My Heart in its Hands” ve de “Crucifix in a Deathhand” isimli iki kitabını da basacaktı.

Bu önemli olayların yaşandığı zaman diliminde bir yandan da Bukowski’nin yaşamında başka bir önemli olay gerçekleşmekteydi, Frances Smith’den olan tek varlığı, kızı Marina dünyaya gelmişti.

Loujon Press’in yani John Edgar Webb’in –ve elbette dönemin kült figürlerinden karısının da- Bukowski’ye ilk defa Amerika’nın dışına açılan kapıları hediye ettiğini söylemekte doğru olacaktır, bu kitapların basımı ve gelişen ilişkiler neticesinde Buk, Carl Weissner ile tanışır ve birçok kitabının ileride Almancaya çevirmenliğini de yapacak olan insanı hayatına sokmuş olur. Ve nihayetinde O’nu Outsider dergisinden okuyan ve hayran olan John Martin ile tanışacağı o tarihi gün gelir, sene 1966’dır. John Martin, yayımcılığa geçiş yapmak isteyen sempatizan ve dürüst bir adamdır, ilk Bukowski risalesini basar ve şaire telifini kuruşu kuruşuna öder. Ve nihayetinde John Martin Bukowski’nin hayatı olacak olan Black Sparrow yayıncılığı kurar. Yayınevinin güçlenmesine az da olsa zaman vardı ve başlarına neler geleceği konusunda yayımcısının da yazarının da elbet bir bilgisi yoktu. Bu süreçte Charles Bukowski koşmaya devam ediyordu, John Bryan ile tanıştı ve haftalık Open City’de tarihe geçecek olan köşesini yazmaya başladı: “Pis Moruğun Notları”. Open City hızla büyüdü ve meşhur bir yayın organı oldu. Bu, Bukowski’nin de büyümesi ve meşhur olması anlamına geliyordu!

Bu süreç net olarak Charles Bukowski’nin dönem edebiyatının en ön sıralarına ilerlemesini sağladı.

John Martin ayağı ise 2 senelik durgun süreçten sonra kıpırdanmaya başladı ve “At Terror Street and Agony Way” kitabı basıldı. İMAJ 7Ertesi sene “Günler Tepelerden Aşağı Koşan Vahşi Atlar Misali” okur karşısına çıktı. Bunu Philip Lamantia ve Harold Norse ile paylaştığı “Modern Poets Series #13” isimli ortak antoloji izledi. Open City’de ki köşe yazıları Carl Weisner tarafından aynı isimle Almancaya çevrildi, bu arada eserin ülkemizde basılması ise ikibinli yılları buldu, kitabı Bukowski külliyatını Türkçeye taşıyan Metin Celal genel yayın yönetmenliğindeki Parantez Yayıncılık “Pis Moruğun Notları”nı orijinal adıyla yayımladı. 1969 senesinde artık kendi yayımcılığına başka bir kanal arayan –zira beat kuşağından yenecek ekmek çoktan tükenmişti- ‘55 Amerikan edebiyatının kült yayınevi City Lights’ın sahibi şair yazar Lawrence Ferlinghetti ile mektup yoluyla tanıştı. Ki bu “Erections Ejaculations Exhibitions and General Tales of Ordinary Madness” isimli Bukowski kitabının basılması anlamına gelmekteydi.[Bu kitap daha sonra iki ayrı cilt halinde “Sıradan Delilik Öyküleri” ve “Kasabanın En Güzel Kızı” adı altında yayımlandı.  ]İMAJ8

En nihayetinde bilinen gerçek yerine geldi ve o ya da bu şekilde Charles Bukowski yayımcısı John Martin’in yaşamı için gereken asgari ücretin garantörlüğünü yapma sözüyle postane memurluğundan ayrıldı –artık sadece yazabilirdi! Bukowski’nin maddi geliri ile kafayı bozmuş bazı tuhaf insanlar bu kararın sadece yayımcısının aylık belirli sabit bir ücret ödemesiyle devreye girmediğini postane yılları boyunca iyi bir birikim yaptığını ve babasının ölümü ile kendisine kalan evin satışından da ciddi bir nakit kaynağı doğduğunu yazdı. Ama bunların şiirle bir ilgisi yoktu!

İlk romanı “Postane” üzerinde çalışmaya koyuldu. Bu esnada şiir dinletileri de hayatında madden ve kabul etmese de manen önemli bir yer almaya başlamıştı. Bukowski bu konuda netti, “beni” diyordu “kafesteki bir ucube olarak görüyor bu orospu çocukları ve bilet alıp sirke geliyor”, kısmen doğru idi bu tanımlama zira gerçekten salonun bir kısmı eğlenmek, şairler ile dalga geçmek, sahneye laf atıp küfretmek için geliyordu, ama önemli olan ve giderek de büyüyen bir gerçek vardı ki diğer nüfus oraya tapınmaya ya da O’nu dinlemeye geliyordu ki bu rakamlar gün geçtikçe inanılmaz bir hal alıyordu.

Bence önemli olan hikâyenin başladığım yeri ve şimdi yani bitireceğim yeri, başladığım yerden öncesinin hiçbir önemi olmadığına inanıyorum tırnak içinde, Buk bunu size şiirlerinde ve düz yazılarında yüzlerce defa anlattı zaten, hep kronolojik yazdı kitaplarını, şiirlerinde de kısa düzlerinde de farkedilir bu; çocukluğuyla başlar işe, zor günlerden bahseder, sonra sert ve pornocu yönü açığa çıkar ve hoop bir bakmışsınız ölümden bahsediyor, işte bu yüzden bu arayı anlatmak istedim size, işin başladığı yer ile kendisine gelecek tanrısallığın kesinleştiği nokta arasını yani.

Benim kanım, Amerikan Edebiyatı’nın son dâhisi Charles Bukowski hakkında en güvenilir kaynak onun kendisidir, ne dostlarının ne de düşmanlarının yazdıkları anılar ya da biyografiler değil. Her şey Türkçede de azımsanmayacak bir yer tutan kitaplarında, anlatılarında, röportajlarında, denemelerinde, şiirlerinde ve romanlarında!

2

Menekşe tren istasyonunda kuru soğuk, cam gibi bir günde akşam olmak üzere. Sene 1998. Neredeyse kış. “Bu giden kaçıncı tren,” diye soruyor, “bilmiyorum,” diyorum, “ilgilenmiyorum…”.Yerde bir sene sonra Türkçede de basılacak olan bir Charles Bukowski kitabı duruyor, “kaldırsana onu,” diye bozuyor sessizliği, “o orada iyi,” diyorum, “tıhhh, o da ne demek şimdi ya hû” diyerek gülümseyip cık-cıklıyor. Bir tren daha geçip gidiyor –iş çıkışına yaklaştıkça vakit, vagonları da kalabalıklaşmaya başlıyor Sirkeci banliyösünün. “Sanki yıllar öncesi bir zaman dilimini andırıyor,” “daha çok da bir Fassbinder sekansı gibi,” diye laflayıp filtresiz Camel’lerimizden birer tane daha çıkartıp uzatıyoruz birbirimize… “Ama eski, evet,” diyorum, “evet eski,” diyor.” “Yeniden okumak”tan kastımın ne olduğunu soruyor, “okursun işte, önüne gelmiştir, zamanı gelmiştir, belki de yanlış zamanın ta kendisidir, okursun ve sana yüzeysel okuma keyfinin dışında bir şey vermezler, anlamıyorsundur aslında, anlayacak denli yaşamamışsındır hayatı. Yaşın, zihnin, kıç deliğin büyüyüp gelişmemiştir daha, âlemlerin rabbi düzmemiştir seni ve sen bu kelimenin ne demek olduğunu dahi bilmezsin, ama sanırsın her şeyi, sadece sanırsın, kral sensindir, her şey sendir, sen ukala göt deliğinin birisindir, geri zekâlının önde gideni, ama bunu bile bilmezsin, çünkü bunu öğreneceğin tüm o milyarlarca sayfayı yeniden sike sike hatmedeceğin ve kendini ayaklarının altına alacağın gün gelecektir, işte o zaman o zen meseli fiiliyatını tamamlamış ve bunu idrak etmiş olacaksındır.” “Ne o mesel,” diye soruyor, “dağa bakarsın ve orada sadece bir dağ görürsün, sonra dağa bakarsın ve onun zen olduğunu anlarsın, sonra dağa bakarsın ve onun sadece bir dağ olduğunu görürsün..” “Bu sefere atlayalım mı,” diye soruyor, susuyorum, taşın üzerinde oturmaya devam ediyoruz yerde, rüzgâr; diplerde bitmiş, hafif boy atmış çimenleri eğiyor, saçlarımızı da… Tren düdüğünü çalıyor az ilerde, iyice soğuyor hava, Fassbinder’i ve Bukowski’yi düşünüyoruz, sen tam bir yıl sonra bir mektup yazacaksın bana –elbet bunu ikimizde bilmiyoruz, o kadar çok uzağa gideceğini bilmediğimiz, hiç geri gelmeyeceğini bilmediğimiz gibi, şöyle başlıyor mektubun: “Sevgili Şenol, Shakespeare bunu asla yapmazdı…” Oturup ağlıyorum.

Benim için Charles Bukowski tam olarak kestiremesem de “varlığını” 1972 senesinde kesinliyor –bende yani, o tarihte var oluyor, ben daha doğmadan 5 sene evvel. Bazı yaşamlar güçlüdür, bazı adamlar güçlüdür, bazen bu ikisi bir araya gelir ve yıldızınıza dokunur, hayatınız kayar yani, hele bazen bu adamların alayı size dokunmuştur –fark edersiniz bunu (hayır yavrum senden bahsetmiyoruz elbet) ve bir tabur Avusturya özel kuvvet askeri üzerinizden geçmiş gibi bir his yaratır sizde, gevrek ve memnun bir gülümsemeyle birlikte. Ve bu benim için tanrısallığın indiği ’72 senesinden başlayarak hep şairdir Charles Bukowski, ölene değin, kısa öyküleri, romanları, denemeleri, fotoğrafları, kısacası her şeyi ile bir şairdir. Onun şiir hakkında ne dediği, onun şiirleri değil bahsettiğim, onun yaşadığı yıllar, yaptığı işler –editörlükleri, dergicilikleri-, barları, kulübeleri ve yüzme havuzuyla kocaman bir şair. En çok da denemelerinde ve röportajlarında görürüm ben Charles Bukowski’nin kocaman şairliğini.

Bu kitap her ne denli bir “Bukowski üzerine”lik değilse bir o kadar da bir “Bukowski kitabı”, aslında ölüsünün kulaklarını çınlatacaksak: bu kitap onu taşaklarından kavrıyor ve gülümsetiyor, bunu biliyorum –her açıdan. Ana-akım Charles Bukowski biyografileri vardır, bunlardan sözde kabul edilmişlerden birisi de ekseni Charles Bukowski’nin “sadist yalancının biri” olduğunu her pasajda tekrarlayıp duran ve de tekrarlatıp duran, Türkçeye de fi tarihinde Parantez Yayınlarınca çevirtilmiş olan Howard Sounes’in metnidir.[Bu eser gerçekten derin ve meşakkatli bir çalışmanın ürünüdür.] Oldum olası merkezi işlerden ve yüzeysel insanların yücelttiği metinlerden pek hoşlanmadım, Tanrı’ya şükürler olsun ki sevgili Richmond, sevgili Winans ve elbet Moore küçük ve bağımsız yayıncılığın, samimi ve gerçek hayatların tecrübesiyle Charles Bukowski’nin dostları olarak –bazen egosantrik bir biçimde de olsa- bu ana-akım biyolar dışında bize sonsuz bilgiler sundular, sadece onlar mı -elbet hayır, onlarca ve hatta binlerce yayımlanmamış mektupları Bukowski üzerinden para kazanma şansını teperek yayımcılara pazarlamayan L.A’li, Frisco’lu işte güneyli-kuzeyli birçok şair, bunları küçük neşriyatlarda ya da eş dost arasında paylaştılar, tıpkı gerçek Amerikan şiiri gibi, tıpkı gerçek Amerikan sokak şiiri gibi, tıpkı Amerika’nın -şiir- ruhu gibi, Micheline, Richmond, Norse -özellikle- olmasalardı hayatımda sanırım sevgili Charles Bukowski’nin içine içine bu denli girmek mümkün olmayacaktı.

Evet, ne diyordum, bu kitap bir Bukowski kitabı değil, MEAT adını da alan, benim ise Bukowski’nin şairleri” olarak nitelendirdiğim içe kapalı bir ekolün[kendi yazdıklarıyla] aktarısı, ama kesinlikle bir antoloji zihniyeti değil ve sırf bundan uzak durması, okuru araştırmaya itmesi düşüncesiyle de şairler hakkında biyografik bilgiler vermekten kaçındım. Evet şairler… kavgalar, küfürler, küsmeler, yalanlar, dolanlar, egolar, rezillikler ama bir şekilde sevgili Bukowski’nin “hayatında tuttuğu, övdüğü, okuduğu ve arkalarında durduğu, önsözler ya da arka kapak metinlerini yazdığı” O’nun şairleri, kendi deyimiyle yukarda da dediğimce Meat’ler. Elbette Charles Bukowski neredeyse bu listedekilerinin alayıyla ters düştü, kavga etti, arkalarından kendince haklı olduğuna emin olarak sövdü-saydı, lakin bu kimseyi ilgilendirmez, bilmem, en azından beni ilgilendirmez, neden ilgilendirsin ki! Meatler sadece ona yakın olan şairler anlamında algılanmamalı, ona çok yakın olan -diğerleri gibi sonraları da çok uzak- Norse ya da “sen diğerlerine benzemiyorsun” dediği Micheline yok bu grubun içinde, çünkü dertleri, duruşları, bakışları aynı eksen üzerinde gözükse de zamanları farklı –zira beat edebiyatının ölümü ile Bukowski’lerin arasında kısa ve güçlü, tabir-i caiz değil ama post-beat dönemi doğdu, Norse ya da Micheline gibi (daha da yüzlerce isim var) şairler bu şaşalı ve magazinsel beat döneminde o denli yok sayıp ezildiler ki, beatlerin ölümünden sonra volkan gibi patladılar, oysa hepsi beatlerin pop rüzgârından daha eski ve köklü, yerleşik Frisco geleneğinin büyük şairleriydi. Amerika’da sevgili editör dostlarımın yaptıkları Meat Şairleri listeleriyle karşılaştırdığım vakit, onların listeye kendilerince geçer sebepten dahil etmediği bir-iki ismi, ben, “Amerikan şiiri”ne aslında çok uzak ve genel geçer bilgilere sahip ülkemizde kitabıma eklemenin tarihsel süreç açısından bütünleyici olduğunu düşündüğümden dahil ettim, gene aynı mantıkla birkaç da metin ekledim kitaba –zira bu metinlerin çoğu tıpkı Amerikan sokak şairlerinin ve Amerikan küçük yayın camiası şairlerinin sık sık yer aldığı, ülkemizin alt ve karşı kültür magazini Underground Poetix’te yayımlanmıştı, burada bütünleyici olduklarından zerre şüphe etmedim el-hasıl.

“Hepimiz gibi mutsuz ve dışlanmış durumdasın, meteliğe kurşun atıyorsun, ruhun tecavüze uğramış gibi; tırnaklarınla tutunmaya, kağıda bir iki mısra dökmeye ve sokaklarda dolaşırken bize dayatılan ve kendimize dayattığımız bu boktan hayatın havasını solumaya çalışıyorsun.” diyordu Bukowski bir mektubunda, yalınlıktı bu, bir adım ötesi çırılçıplaktı, böyle bir şiirin yaşamı da mümkündü. En nihayetinde ona benzemek, özenmek ve taklit etmek, O’ndan sonra ve O’nun gibi ol-a-mayan elma kurtlarının fonksiyon bozukluklarıydı. Şiirleriyle olduğu kadar kısa öyküleri ile de insanı dağıtabilecek, ya da tuhaf bir şekilde cehennem çukurundan dışarı taşıyabilecek dilsel üstünlüğe ve ETKİ’ye sahipti, “etki” kelimesini büyük yazdım çünkü bu güç onda olmasaydı Meat’ler olmayacaktı, yüzlerce şair de olmayacaktı, gerçek Amerikan sokak şiirinde kocaman bir delik oluşmasını bırakın o oluşumunu bugünkü evresine vardıramayacaktı da –her ne kadar teksir devrimi dediğimiz kolay basım yöntemine bağlasak da bu işin çıkım noktasını, bu yayım ve basım sisteminin coşkunluğu ve diğer şairlere heyecan ve hırs vermesi, Charles Bukowski’nin dili ve varlığı ile vukuu buluyordu. Amerika’da ya da burada, bu değerlerin ardından gitmemiz ve bu çalışmaları yapmamız onun yaşamsal ve edebi büyüsünü bir potada eritebilme özelliğiydi, kendi deyimiyle dizeyi iyi düzerdi –ve diğer çocukların eksikliği de buydu.

Bukowski sadece editörlerin kendisine bulunduğu kötü davranış biçimlerinin öcünü almak için kendisine gelen şiirlerin şairlerine kötü davranmadı, tamam bunu elbet yaptı fakat bir o kadar da şimdi de olduğu gibi kötü şiir yazıp eleştiriye gelemeyen, hatta şair olmadığı halde şiir yazıp eleştiriye gelemeyen geri zekâlılara söyleyecek en kısa sözü söyledi: “siktirin gidin”! Yoksa Jack Micheline için övgü şiiri yazdığını da biliyoruz ve ileride konu edeceğimiz diğer meleksi şeytanlıkları olduğunu da…

Bir adamın üzerine artı ve eksi kutuplar yüklemek –onu kahraman yapmak, onu kendi kıçındaki boka bakmadan eleştirmeye çabalamak vs vs vs- o adama hiçbir şey katmaz, o adamdan bir şey de eksiltmez, size –siz öyle sanmasanız da- rant da sağlamaz. Yükselişe geçen her insanın kan emicileri, küfredenleri fıtrat gereği çoğalır, bunu bazılarımız kendi yaşamından zaten bilir, ya emiyorsunuzdur, ya emiliyorsunuzdur –ya da karakterli ve nötr izleyicisinizdir.

Neeli Cherkowski’nin de –Bukowski yaşarken yazılan ilk Bukowski biyografisinde- belirttiği gibi “…Charles Bukowski, İsa’nın ya da şeytanın yeniden doğuşu falan değildi, yalnızca çağımızın en iyi şair ve yazarlarından başlıcasıydı…” Bukowski’nin Steinbeck ya da Hemingway’den daha büyük ya da iyi bir yazar olduğunu konuşmak yerine insanların yapması gereken onun Walt Whitman’ın yaptığının daha fazlasını yaptığını, şiirin dilini (yeniden) özgürleştirdiğini, Ginsberg’in beceremediğini çok net becerdiğini, akademik şiir safsatasının sonunu nasıl getirdiğini görmesi gerekliliğiydi. Whitman’ı ve Ginsberg’i gömmüş bir adam tıpkı uzun metinlerinde de anlattığı gibi Hemingway’i indirebilirdi! Onun için şiirin Jim Morrison’u diyenlere ben en fazla yaklaşanlardanım, zira Jim sahne sanatları ile Artaud ve Rimbaud miksajı bir yeni tiyatro düzeneği ile 16.yüzyıl mistiğinden de beslenerek şiirsel bir dil yarattı, nasıl ki onun şiirsel dili müziğin ve sözde ait olduğu grubun önüne geçtiyse Bukowski tüm sahneye –özellikle okumaları binlerce kişiye ulaşan curcunalara dönüştüğünde- sadece şiir hakimdi, bundan başka bir simyası yoktu! Bukowski’nin kahramanı kendisiydi –maskotu da.

Doğal olarak ister eğitim düzeyi, ister yaş, ister zihinsel seviyesi gereği olsun Charles Bukowski birçok farklı yaş ve durumda insana farklı şeyler ifade etmiştir. Ama o her üreten insan gibi kimin ne zırvaladığıyla ilgilenmemiş ve sadece bildiği ve düşündüğü şeyi yazarak yoluna –ölümüne değin devam etmiştir-: fahişeleri, sokakları, pansiyonları, ayyaşları, barları, yolları, pezevenkleri, akşamdan kalmalıkları, gerçeğin üstüne hiç gerek kalmadan!

Bazıları bu kitabın içinde de yer alan insanlara çok kötü davrandığı, bazı dostlukları bitirmekte acımasız olduğu, dik kafalı olduğu gibi gerçekler ortada olsa da bunların tersini düşünen, bu konuda biyografiler üreten ve bu kitapta da şiirleriyle yer alan diğer dostların varlığı ve ürettikleri bize net olarak bir şey söyler: Charles Bukowski hakkında beylik laflarla, rivayet ve masallarla tek boyutlu bir resim çizemezsiniz! Hepsi bu!

Yoksa konu şairler ve editörler arasında, yani edebiyat dünyası dediğimiz şeyin içinde varolan sürtüşmelere getirilecekse yaşadığınız ülkedeki cadı kazanına bakıp bile bunların ne denli pis ama sıradan işler olduğuna akıl erdireceksiniz. Herkes birbirinden nefret eder, herkes diğerinden daha iyi yazar, şu editör var ya “götün biridir” ve aslında “bir halttan anladığı yoktur”, şu şiir kitabı basılan genç şair editörün akrabasıdır ya da ona veriyordur, X herkesten daha iyi şairdir, “hadi canım şu orospu çocuğuna da şair demeyin”dir, bu örnekleri yüzlercesiyle çoğaltabiliriz, aslında ‘72 Amerika’sının küçük yayımcılık ölçütleriyle Türkiye’de hep yaşanan durum –doğal olarak- akrabadır, egolar, edebiyat ve olmamışlık! Ayrıca burada Winans’ın bir sözü de aklıma gelmedi değil yukardaki listeye eklemek için: her ne olursa olsun “eserleri yayımlanmış şair-yazarla eserleri yayımlanmamış şair-yazar arasındaki sürtüşme ortadadır…” evet ne yazık ki böyle bir gerçek var. Her ne kadar eserleri yayımlananların çoğu bir halta yaramasa, ya da yayımlanmayı hak eden birçok kalemin belki de ya da en azından sadece maddi sebeplerden dolayı yayımlanamaması gerçeği. İşte küçük yayımcılığın Amerika’daki başlangıç noktası aslında bahsettiğim, zine kavramını layıkıyla kullanamayan bu ülke de küçük yayımcılığın karakterli bir şekilde ve uygun bir habitata yeşermesini ummak salaklık olsa da ben yıllardır bunu sadece ummuyor somut olarak ortaya koymak içinde elimden geleni yapıyorum. En nihayet bu kitabın ortaya çıkmasına vesile olan şairlerin tümü –Bukowski başta- küçük dergilerin, elle üretilen kitapların, sınırlı baskıların, teksir makinesiyle çoğaltılan broşürlerin şairleriydi, aslında bu kitap bir taraftan bunun kitabı, anlayabilene!

Çok fazla insandan bahsedilebilir gibi bir yapay görüntü oluşsa da bunun tersidir, yukarıda andığım insanların dışında Neeli Cherkovski’nin de Bukowski’nin yaşamında önemli –ve hep olduğunca git gelli- bir yeri vardır. “Bukowski soğuk kış akşamlarında birlikte içmek için harika bir adamdır”der genç Neeli, Bukowski şiirinin popülerliğin zirvelerine doğru tırmanmaya başlamadan evvel De Longpre Caddesi’nde, 95 dolara kiraladığı mutfak ve yatak odasından oluşan küçük evinde yaşarken, Neeli ile oldukça yakın bir ilişki içindeydiler. Bukowski ile tanıştığında ve onun “Longshot Poems for Broke Players” fena halde etkilendiği vakitlerde Neeli henüz bir teenagerdı. “Yıllar boyunca Bukowski ile bir araya geldik ki ben zamanla ona Hank demeye başladım, aralıksız günlerce içtiğimiz zamanlar da oluyordu, hapları bonbon gibi yuttuğumuz vakitler de, LSD almalarımız ve sabahın körüne doğru bir dünya kafayla manyak gibi Hollywood’a sürmelerimiz…” diye hatırlar o günleri bir makalesinde. Bukowski Neeli’yi sabahın köründe arar ve “Evlat! Bu lanet postane beni öldürüyor… Dipteyim… Neden atlayıp gelmiyorsun?…” dediğinde evine gider, günlerce ayrılmazdı. Ama hep başından beri bahsettiğim ikilem Charles Bukowski’nin “sevdiği” tüm şairlerinde süregidecekti, yukarıdaki Neeli aynı zamanda şu sözlerinde sahibi olacaktı ileriki yıllarda –Bukowski’nin ölümünden sonra: “Bukowski’nin hayaletinin aramıza girmesine izin vermemeliyiz. Eğer seni sattığımı söylediyse Hank ölü bir orospu çocuğudur. O aslanları kavga ederken izlemeyi severdi.”

Bu lanet olası git-gelleri, ya da kimi zamanca Bukowski’nin büyük ve ünlü şair kaprislerini içinde gizli, açık ve de büyük yaralar gizleyen “dostu Winans –ki o da O’ndan nemalanmak için çok iş becermiş egosantrik eziklerden biridir nihayetinde- bu listeyi kendince şöyle toparlar:  “Bukowski ile Ole’nin eski editör ve yayıncısı Doug Blazek’in uzun yıllar mektuplaştığı, güçlü bağları olduğu, ancak bu ilişkinin yüz yüze karşılaşmalarından kısa bir süre sonra bittiğinden söz edilir. Aynı şekilde, Bukowski’ye “Pis Moruğun Notları” köşesi için para ödeyen, Open City’nin eski editör ve yayıncısı John Bryan da Bukowski ile yollarını ayırmış bir başka küçük yayınevi ünlüsüdür. Liste uzundur ve Harold Norse, Linda King, Jon ve Gypsy Lou Webb gibi küçük yayınevlerinden tanınmış insanlar da listedeki yerlerini almıştı. Steve Richmond (ve yukarda bahsini yaptığımız Neeli) gibi başka şairler ise Bukowski tarafından uzaklaştırılmış ancak Bukowski daha sonra onları tekrar çevresine kabul etme “nezaketini” göstermişti.” Ki başta Norse ile olan ilişkisi gibi tıpkı tüm hikayeleri yukarıda bahsettiğim Neeli meseli gibi başlar ve biter. Aslında bu sadece Bukowski’den kaynaklanan bir davranış bozukluğu olarak algılanmamalı ve yanlış okunmamalıdır, zira böyle konuşan ve haksızlığa uğradığını düşünen tüm bu şiir tayfasının birbirleriyle olan ilişkileri hiç de farklı değildir, doğrusu bunların hepsi kendilerince küçük Bukowskicikler kesilip Bukowski’nin gösterdiği tavırlardan dolayı anlatıp bitiremedikleri tavırları hastalıklı bir egoyla birbirlerine karşı sergilemişlerdir, hem de ezercesine ve geri dönüşsüz olarak.

Aynı şekilde yazının başlarında övgüler düzdüğünü söylediğim Micheline için bir yandan “sokakların telaşlı ve büyük romantik şairi” dediği gibi “eleştiri düşkünü ağlak” olarak da nitelendirmişti üstad-ı azam Charles Bukowski. Tüm bu düşüncelerimi, dahası sürecin bu yaşanmışlıklarını tahmin edersiniz ki böylesi saydam bir şair bileşkesinin nasıl bir habitatta oluştuğunu daha iyi kavrayalım diyerekten söz konusu ediyorum. Nihayetinde Meat etiketi altındaki en önemli Amerikan 70 şairlerinden baba William Wantling bu Meat Şairi etiketinden 20 yıl boyunca kurtulamayacağını söyler! Winans bu süreçte Meat Şairleri’nin özellikle Bukowski, Wantling ve de Blazek’in büyük aşığıdır ve bu Amerikan sokak ve yeraltı şiirinin altın çağı için şöyle der: “Neredeyse her edebiyat dergisi bu şair-yazarlardan en az birinin eserlerini içeriyordu.”

Şüphesiz ki kendisine olan bağlılığı ve şiirlerini yakın hissetmesi tüm bu çalkantılı dostluklar arasında en az Steve Richmond’a dokundu, gerçi maddi durumunun ferahlığından kaynaklandığını söyler çoğunluk rahat bir hayat yaşaması çok daha fazla uyuşturuculara, alkole, Bukowski’ye ve şiire yönelmesine, sahip çıkmasına, öyle yaşamasına neden oldu. Richmond’un yanında bu çalkantılardan uzak sapasağlam duran tek isim ise kesinlikle Bukowski’den sonra şiirleri en çok itibar gören Wantling oldu [Wantling, Winans, Micheline ve Norse’dan oluşan yeni kitabımın hazırlıklarına da başlamış bulunuyorum]. İçerdeki diğer Meat ekolü ve tınısı taşıyan şairlerin bazılarından burada bahsetmedim, zira bahsedilmesi gerekenler bunlardı sadece, bu sebepten, -diğer yandan da elbet kitabı bir Bukowski anlatısına dönüştürmeme gayreti.

bukowski_Meat2conKee_1024x1024

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s