Cobain, Agamben, Foucault, OHAL, Arendt, Heidegger ve diğer şeyler üzerine * Şenol Erdoğan

roboskikatliami1new edit

Michel Foucault ölümün değersizleştirilmesini iktidarın modern çağdaki dönüşümüne bağlayan politik bir önermede bulunur: İktidar kendisini esas itibarıyla hayat ve ölüm üzerinde hak sahibi olmakla tanımlar!

Kurt Cobain üzerine yazılmış ve sıklıkla tekrar döndüğü sitüasyonist metni yeniden açıyor –kısa süre önce bir radyo programında şu an düşündüğü şeyleri zikrettiğini o an hatırlamıyor. Metnin yazarı, Giorgio Agamben’den hareketle Agamben’in Auschwitz’i ele aldığı kitap çalışmasındaki “muselmann” gerçeğine vararak Cobain’i bir muselmann olarak ele almayı deniyor. Bu metni okumadan önce ne Agamben’in muselmann üzerine yazdığını ne de Auschwitz’teki muselmann kavramının gerçeğini biliyor. “O halde Kurt Cobain kimdi?” sorusuyla başlıyor metin ve belki de tüm buralara varmasına neden olan cümlelerle devam ediyor: “Kurt Cobain neden bazen kendisine Kürt dediğinden başlayarak çok şey anlatır. O kendini açık bir şekilde Kürtlere, 1980–1988 tarihleri arasındaki İran-Irak Savaşı’nda her bir taraftan saldırıya uğrayan ve terk edilen vatansız insanlara benzetiyordu. Kürtlerin kaderi yirmi yıl sonra bile acil bir mesele olarak kalmıştır (Ben bu satırları yazarken Türk Ordusu Irak’a, bağımsız bir devletin topraklarına girdi ve Kürt militanları ve teröristleri dilediği gibi katlediyor.). Kürtlerin Bosnalılar, Çingeneler, Ermeniler, Filistinliler, Basklar ve Diaspora Yahudileriyle benzer bir şekilde bağdaştırılmasında haklılık payı vardır. Bunların hepsi de, –bir halkı olmayan Kuveyt Devleti dışında- bir insanının kaderinin ancak bir devlet kimliği olabileceğini ve insan kavramının ancak vatandaşlık kavramı dahilinde yeniden bir sisteme bağlandığı takdirde anlam ifade edebileceğini açıklığa kavuşturmak için, herhangi bir ceza alınmaksızın baskı görüp imha edilebilirdi.”

“Tanıklık edilmemiş” ve “tanıklık edilemez olan” üzerine düşünüyor uzun zamandır. Agamben’in, Auschwitz’te etiğin muselmann’ın insan ve insan-olmayanı birbirinden ayırmayı olanaksız kıldığında başladığını yazması ona “bölge”deki etiği düşündürtüyor. Bölge kelimesini, “Sınırları idari, ekonomik birliğe, toprak, iklim ve bitki özelliklerinin benzerliğine veya üzerinde yaşayan insanların aynı soydan gelmiş olmalarına göre belirlenen toprak parçası, mıntıka” olarak veriyor TDK Sözlüğü. O, bölgeyi, yaşadığı, gördüğü Irak toprakları ve ülkenin a vakitki OHAL sınırları olarak kullanıyor. 1997 tarihli metninde Agamben, “hayat ve ölüm arasında üçüncü bir alan”dan, bir tür “araf”tan bahsediyor. Ve bu onun net olarak “zaten orada yaşam ile ölüm arasında bir dünya-hayat idi yaşanan” cümlesine ulaşmasını sağlıyor. Araf kelimesini TDK sözlüğü ilk anlamda, “Karın güneşsiz havada lodos yeliyle erimesi hali” olarak veriyor. Tekrarlıyor bunu: Karın güneşsiz havada lodos yeliyle erimesi hali. O esnada kar yağıyor ve kentin sisli görüntüsü üzerinde paslı bir güneş kavuniçi tonlarında batıyor –seviyor bunu; cümleyi de kavuniçi tonlarında batan paslı güneşi de. Diğer anlamlarla ilgilenmiyor o an.

Filozof, “ölümün ötesinde bir deney” olarak insan-varlık’ın insan-olmayan’a dönüşümünü yazıyor. Vicdani retçi bir dostunun verdiği röportajdaki cümleleri ansızın hücum ediyor; “…oradaki Kürt arkadaşlara şunu sormuştu: “askere gitmeye hayır derken aynı zamanda gerillaya katılmayı da reddediyor musunuz, tüm hiyerarşileri ve başkan Apo demeyi de reddediyor musunuz? … (DHKP-C) gibi oluşumlardan tanıdığımız pek çok arkadaşımız var. Onlar askerliği kendi içlerinde reddedip T.C Ordusu’nda askerlik yapmayı reddetseler de partileri onların askeri eğitim alması gerektiğini söylüyor.”… Dağda telsizle konuşma fırsatı yakalayabildiği tek bir an olmuştu, İstanbul Teknik Üniversitesi mezunuydu, Taksim’i sormuştu ona, “Nasıl?” demişti, etrafı sormuştu biraz, sonra karşılıklı “sen ne arıyon orda?” anlamsız soruları gelmişti, “biz sizi görüyoz ha,” demişti sonra, “he,” demişti o da “biz de sizin tam karşımızda odlunuzu biliyoz” –tam 4 gün sonra çıkan çatışmada bir an aklına gelecekti
O da orda mı diye, bir dostunu görme arzusu gibi kaplayacaktı bu soru içini. Asla cevabını alamayacağı. İşte dağdaki iki farklı adamı düşünüyor şimdi. “Farkları ne”yi ve büyük silah sanayini düşünüyor, ve ideolojileri düşünüyor silah sanayinin olmazsa olmazları olan, -vazgeçilmezleri. “Ahh,” çıkıyor ağzından, kalbinden, beyninden koca bir ahh.

Muselmann’ın adını anarken kimsenin gerçek anlamda “canlı varlıklar”dan söz edemeyeceğini bütün tanıklar onaylıyor. Améry ve Bettelheim onları “yürüyen ceset” olarak tanımlıyor. Carpi onları “yaşayan ölü” olarak adlandırıyor. Levi, “insan onlara canlı demeye çekinir” diye yazıyor. Bir Bergen Belsen tanığı şöyle yazıyor: “Sonunda canlıyı ölüyle karıştırırsınız. Aslında fark çok azdır zaten.” Tüm bu örnekleri planetin çok yerlerindeki ana temaları benzer ideolojik dertleri farklı bölgelerde yer alan oluşumlar için kullanabileceğini bilmek, bu argümansal güç onu manevi bir ölü kıldı bile –zaten- çoktan. Oysa ortadaki biyolojik imgenin bir adım ilerisine varabiliyor bir çırpıda, insani-olan ve insani-olmayan arasındaki eşiğin belirtisi olarak adlandırdığı yer var bir de işte Agamben’in. Oysa yaşadığı dönemde doğal afet gören bir “bölge” dahi –mesela büyük deprem alanları- devlet biyo-politikalarına maruz bırakılarak ve tüm sivil çabalar bertaraf edilerek insanın insan olmayana dönüştürülme çabalarının silahlı mücadele dışında siyasi saldırı olarak uygulandığı süreci de bir fiil yaşıyor.

Bettelheim “bölge” dahilinde kabul edilebilirdir: Uç durumda [bölgede tüm durumlar uçtur] gerçek özgürlük ve seçme hakkının pratikte var-olmama ve kişinin bir düzene itaat etmeye yönelik iç farkındalık derecesiyle aynı anlama geldiğini kavradığını söylüyor Agamben kulağına. Susturduğu dinginleşmiş gibi gözüken taşlar kıpırdıyor –yeniden, oysa hep bir kıpırtı halindeydi içinde susku olan bağırış.

Arendt’in Heidegger’i “imha kampları”ndan bahsediyor, Arendt’ten daha önce O kullanıyor “ceset imalatı” ifadesini. Oysa bunca yıl sonra aklının farklı köşelerindeki bulgularla argümanlaşıyor –yeniden- anımsamaları. Soykırım eyleminin alternatif seçeneklerine, alternatif ve yeraltı ceset imalathanelerine gidiyor aklı. Toplama kampı için ille de dikenli, elektrikli teller gerekmiyor ya. Yaşadığı ülke “OHAL” adı altında çok uzun zaman kendince kendine gerekli alanı çizgi içine almamış mıydı zaten?

Heidegger, Bremen ders notlarında, “Kitleler halinde ölüyorlar, tek seferde yüzlercesi,” demişken anımsamalarından çok çok yıllar evvel, ve anımsamaları dahi eskimişken, daha usunda tazecik duran Uludere varken neden bugün bu sebeplerden dolayı başkalaşımsallaştırılmış bir Auschwitz görüntüsü oluşmuş olmasın ki diye düşünüyor.

“Ölüyor mu onlar? Yok oluyorlar. Yok ediliyorlar.”

Çıktığı bu ussal geziyi Agamben –sanki- onun için “mascalismos”a dek vardırıyor. Okumak tüylerini ürpertiyor, ağzına sıçıyor –bazan- okumak! Okudukları değil yaşamındaki –geçmişindeki- tekabülleri ve oluşturabileceği onlarca tez ve argüman bunu sağlayan!

Mascalismos bir ritüel. Öldürülmüş kişinin cesedinin uzuvlarının –ki bu genelde parmaklar, burun ve kulak olur- kesilip ipe dizildiği bir ritüel. Tabi bunun ardında yatan hurafi, Güneydoğu Anadolu’da türkiye ordusu askerinin P.K.K gerillasına uyguladığı bu bokun ardında yatan şey değil! Lakin bu ilkel kabile ruhunun orduya sirayet etmesi ne kadar güçlü ve tuhaf bir vaka! Bu bir büyü: Böylece öldürülen kişi asla öç alamayacak, katiliyle uğraşamayacak ve ebediyen ölü larva olarak kalacak! Büyülerin de beşiği olan Anadolu’da, “Anadolu çocukları”nın zorunlu askerlik serüveninde içinden bir ses uygulayanın kökleri hakkında hiçbir şey bilmediği bu ilkel kabile ritüelinin yaşadığını ve tatbike devam edildiğini söylüyor. Ki zaten bu saçma oyunun en başında, daha elini ve aklını pisliğin içinde yitirmemişken, daha yatakhane kavramından bedenini ayırmamışken bir ipe dizilmiş kara kuru deri-kıkırdak parçalarını getirecekti bir “ağabeyi”; “Bak,” diyecekti, “bu şans getirir!”

Auschwitz’in sonrasına yazılmış Adorno’nun meşhur kelamlarını anımsamaması elinde değil, anımsıyor: “Auschwitz’ten sonra insan şiir yazamaz… Zorunlu eleştirisi de dahil olmak üzere bundan sonra tüm kültürler süprüntüdür…” Belki de yaşadığı ülke 1984 senesinden beri akıl almaz avamsal milliyetçilik safsatasının zavallı beyinlerdeki kandırmacasıyla bir TİCARETin anlamsız savaşını 2 taraflı olarak devam ettiriyor! Artık her iki taraf için mümkünlükten bahsetmek anlamsız ve yalan. Sürdürülen politik ticaretin silah pazarı menşeine bu halkın ve dünya halklarının aklın yetmemesinden daha büyük bir yara göremiyor dünyada. Ve tersini bilen azınlığın azınlıklıktan doğan gücünün tüm bu pislikle uğraşmaya yetememesi diğer yandan, salt acı olan!

Michel Foucault ölümün değersizleştirilmesini iktidarın modern çağdaki dönüşümüne bağlayan politik bir önermede bulunur: İktidar kendisini esas itibarıyla hayat ve ölüm üzerinde hak sahibi olmakla tanımlar!

“On yedinci yüz yıldan ve polis biliminin doğuşundan itibaren öznelerin hayat ve sağlıklarının gözetimi devletlerin mekanizmaları ve hesaplamalarında giderek önemli bir yer tutmaya başladığında, egemen iktidar da Foucault’nun biyo-iktidar olarak adlandırdığı şeye dönüştü,” der Agamben, ve şöyle de devam eder: “Eski öldürme ve yaşatma hakkı yerini, modern biyo-politikayı tanımlayan ve yaşatma ve ölmesine izin verme formülüyle ifade edilebilecek tersine çevrilmiş bir modele bırakır.”

“Ölüm –artık- giderek değerini yitirmiştir. Örtbas edilmesi gereken bir şeye, bir tür özel utanca dönüşmüştür.” Devletler bunu başarmıştır!

Dönüp tekrardan ‘76’da, Collége de France’ta Foucault’ya kulak kestiğinde, artık içindeki tahammül sınırları çoktan yitmiş bulunuyor, sayfalara karşı bir kin beslemesine dahi neden oluyor yaşadığı bu şimdiki zaman tıkanması: “İnsan türünün biyolojik sürekliliğinde IRKların karşıtlığı ve HİYERARŞİsi, belli ırkların iyi, diğerlerinin ise bilakis aşağı olarak nitelenmesi, gözetimini iktidarın üstlenmiş olduğu biyolojik alanı parçalama yollarıdır tümüyle, bir topluluğu farklı gruplara ayrıştırma yollarıdır.”

Nazi biyo-politika sisteminde nasıl ki kampların belirleyici işlevi söz konusuysa, daha önce düşündüğü gibi sınırları dikenli tellerle çevrilmemiş kamp alanları bu ülkenin dahilinde her daim olmuştu. İster somut bir Nazi kampından ister cumhuriyet tabelası altında var olan “kemiksiz” kamplardan bahsedelim, bunlar hiçbir zaman sadece öldürmek ve yok etmek amaçlı var edilmemişlerdi, sosyal-ekonomik tecrit noktaları olarak yaşamlarına devam ediyorlardı. Hele ki şimdiki zamanını yaşadığı politik iktidarın hanedanlık topraklarında!

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s