BOKUN TARİHİ * DOMINIQUE LAPORTE * YAYIMLANDI

BokunTarihiYeni
BOKUN TAİRİHİ KİTABI ÜZERİNE

Rodolph el-Khoury

6.45 Yayım, İstanbul 2015

Dominique Laporte’un Bokun Tarihi adlı metni, birey anlayışını insan atığının kaderiyle, Georges Bataille’ın kesinlikle takdir edeceği bir eğilimle bağlar; Bokun Tarihi öznelliğin tarihi haline gelir. İnsan ürünlerinin “en temel” olanıyla bilinç biçimlerinin “en yükseği”nin bu birleşimi söylem ve uygulamanın çeşitli örnekleri içinde incelendi. Fransızca baskının başlığı “Prologue”, kitabı modern özne ve modernitenin tarih öncesi –bir başlangıcı gibi çerçeveler.

Bokun Tarihi’nde Laporte koklama alanının semantik körelmesini değerlendirir; on yedinci yüzyıldan başlayarak dışkısal sözcüklerin kusursuz bir kurgulama yoluyla dilin kötü hücrelerine hapsedilmesi onun Kraliyet Akademisiyle ilişkilendirdiği bir durumdur. Laporte’un daha erken kaleme aldığı ve daha çok bilinen kitabı Le Français National: politique et pratiques de la langue nationale sous la Revolution Française, Renée -Balibar ile beraber yazdığı- kapitalist devletin kurulması esnasında rasyonelleştirilmiş ve modernize edilmiş dilin enstrümantal rolü üzerine yoğunlaşarak resmi Fransızcayı şekillendiren benzer kurumsal çabaları anlatır.1

            Bokun Tarihi bazıları tarafından Marksist bir inceleme, metnin daha geleneksel dengelenmiş mantığını çürütecek olan özenli editörler tarafındansa “aklanmamış” anormal tutarsız bir fazlalık/artı değer ve Le Français National’ın yan ürünü olarak görülebilir. Bokun Tarihi’nde Laporte, Freud ve Lacan’ın psikanalitik sistemlerini kullanıp aynı zamanda Marks ile Althusser’i engel teşkil etmeyen bir mesafede tutarak bok edebiyatı yönelimlerine özgürce boyun eğer.2

Bokun Tarihi, kitabın teması olan geri dönüştürülmüş bokun Laporte’un ilgisini çekmesi olarak değerlendirilebilir: Yani dışkının harekete geçmesi, baskıya bağlı olan kültürel üretim ve tüketim alanlarına geri dönüşü. Üstelik kavram, Laporte’un akademik söylem parodisi3 ve sarmal metniyle de bağlantılıdır, zira burada da “leş gibi kokan bir sözdizimi kullanarak” gizlice dilin asıl kokuşmuşluğunu tersine çevirmeye çalışır.

Kimse onun bok literatürüne olan düşkünlüğünü ciddiye almasın diye Laporte, eleştirel amacını Nietzsche’ye yakın ifadelerle besler: “Yapmayı umduğumuz, kahkahamızın gürültüsüyle birkaç maskeyi indirebilmek, güç figürlerine gülmek.” Bu dışkısal ilavenin paraya çevrilebilen (ve olağanüstü) değeri burada, Laporte’un her “şen bilim” iddiasında iç görü kıvılcımına sahip olan gülünçlük ile bilgeliğin birleşmesinde yatar. Şüphesiz okuyucular da [hepsi bu kitapta sunulmuş ve tartışılmış] haddini aşan iddialara yazarla birlikte gülecektir fakat spekülatif yörüngeler kendi ciddi sonuçları doğrultusunda takip edildiğinde açıkça görülür ki bu çalışma Laporte’un sersemletici bir hızla yönettiği gülünç bir parodi değildir.

Örnek olarak Laporte’un, 1539 Villers Cotterets Kraliyet Fermanı okumasını ve akabindeki sosyo-kültürel bocalamasını, çevresel imalarıyla birlikte göz önüne alalım. Ferman, atığın özel yönetimini emreder -“onun bokunun her birine”-; bireysel koku ve atığın ehlileştirilmesinde tekrar biçimlendirilmiş kokudan arındırma ve kurumsal atık yönetimi stratejilerine riayet eden Laporte, burada geliştirici tarihsel bir sürecin başlangıcını fark ederek planına umumi ve hususi alanların karşısında “Ben” kavramının oluşmasıyla devam eder.

Freud’a göre koku alma duyusunun giderek güçsüzleşmesi medenileşme sürecinin kaçınılmaz bir sonucudur ve insanın dik durma/yürüme (erectus) macerasının hemen ardından başlayan bir süreçtir. Bu noktadan hareketle, “olaylar dizisi, koku alarak uyarılmanın azalması ve görsel uyarıcıların görece soyutlanması; böylece cinsel tahrikin sürekliliği, ailenin kurulması ve uygarlığın inşası olarak ilerleyecekti,”4 diye iddia eder. Laporte’un Bokun Tarihi, Freud’un genel hatlarıyla açıkladığı, koku alma duyusunun gerilemesini fark ettiği gibi umumi göz ve şahsi burun arasındaki gerilimi istismar eder ve tüm bunların sonunda ailenin kurulmasını tarihi bir dönüm noktası olarak yerleştirir.

Ama Laporte’un aile anlayışı temelini nispeten daha yakın bir tarihten alır. Aile; Annales tarihçilerinin kapitalist ekonominin bir sonucu olarak inceledikleri sosyal ve zihinsel bir yapıdır. Bok kokusunun, koku alma çıraklığı sırasında mutlak negatif bir referans haline geldiği burjuva aile kurumunun deneyimi aynı zamanda dilin ayrımını maddileştiren bireyselleşmiş beden ve toplumun da oluşumuna yol açar. Dolayısıyla Laporte’un analizlerinin sonuçları geniş kapsamlı değildir: yeni koku alma ekonomisi burjuva öznelliğinin temeli olmakla kalmamalı, etkileri aynı zamanda ev ve kamu alanlarının dekorasyonu gibi inşa edilmiş çevrelerin izole edilen ve mantıklı bir şeymiş gibi gösterilen muhitlerinin ışığında da ele alınmalıdır.

On sekizinci yüzyılın ortalarında Jean-François Blondel, kötü havalandırılan hücre ve odaların tehlikeleri hakkında ortaya atılan en gelişmiş tıbbi fikirlerin ışığında açıkta duran bir yatak düşüncesini ortaya atmıştır. Ama uykunun özelleştirilmesinin uzun tarihsel süreci bu mimari çözümün uygulanmasının pek ihtimali olmadığını gözler önüne serer. Kolektif yatağın bir aradalığıyla gelen –ahlaki ve fiziksel­- rahatsızlık ve diğerinin kokusuna duyulan tahammülsüzlük bireysel yatağın ortaya çıkmasını, mimariden ayrılmasını ve bir yatak odasında ayrı bir unsur olarak görülmesine yol açmıştır.5

Bireysel mezar on sekizinci yüzyılın daha “dar” bir ürünüdür ve dolayısıyla kentsel alanın yeniden organizasyonunun kamu sağlığına dair esaslarıyla daha içli dışlıdır. Ama mantıkları büyük oranda koku alma duygusuna dayanmaktaydı ve dolayısıyla Laporte’un analiziyle uyumluydu. Örneğin Vic D’Azyr kabristandaki farklı mezarlar arasında bir buçuk metrelik bir mesafe bırakılmasını öneriyordu; bireyselleşme ve ayrışmanın cesetlerden yayılan “hastalık taşıyan ışınların” bir araya gelip ölümcül olmasını engellemeleri için.6 Üzerinden çok geçmeden kişisel bir itibar meselesi alan şey asıl olarak bireysel koku ve kamusal olarak bir arada olma hakkında bir meseleydi: herkesin mezarı da bok çukuru da kendine..

Beden, yatak ve mezarı farklı mekânsal üniteler haline getiren aynı koku/dışkı faktörleri bina ve şehir seviyesinde de kendilerini gösteriyorlardı. Bunun etkileri on sekizinci yüzyılın ikinci yarısında hastanelerin evrimine bakılarak açıkça gözlemlenebilir. Bu süreç üzerine yapılan pek çok araştırma modern alan fizyonomisinin ortaya çıkmasına ön ayak olduğunu belirtir.7 Karakteristik özelliği alanın sürekli bölümlendirilmesi ve bölünmesi ile keskin kenarları ve açıkça çizilmiş sınırları olan ayrı unsurların ortaya çıkarılmasıyla anlaşılabilir.

Örneğin Jean-Baptiste Le Roy’un 1777’de Académie’de yeni bir Hotel Dieu için yaptığı teklifte hastane koğuşları ayrı çadırlar olarak izole edilip dizilmiştir. “Bu şekilde,” der, “her bir koğuş rüzgarlı, etrafı bol bol bu sıvıyla çevrili bir ada gibidir, ve böylece rüzgarlar bunları taşıyıp aralarındaki serbest ulaşım ile kolayca yenileyebilirler.”8

                Hastane ve mezarlık dizaynlarında yapılan mimari reformları kamusal sağlık politikalarından, büyük-ölçekli kentsel müdahalelerden ve ütopik ideal şehir planlarından tek ve basit bir adım ayırır.9 Dolayısıyla Nicolas Ledoux’nun ideal Chaux şehri ayrık bir şekilde duran binalarla dolu açık ve geniş bir alan önerir ve geleneksel kent organizasyonunu tamamen bir kenara bırakır. Chaux’nun binaları “yapışık değildir,” ve havayla çevrilidir, aşağı yukarı Jean-Baptiste Le Roy’un “rüzgarlı adaları” gibi. Ledoux genel eğilimi radikalleştirerek pek çok on sekizinci yüzyıl incelemesinde ele alınan ve kısmen de olsa Place Louis XV.’nın “açıklığında” test edilen daha gevşek ve geçirgen kentsel dokuları yeğler. Örneğin Observation sur l’architecture’da (1765) Marc-Antoine Laugier geniş, havalandırılan ve korumalı bir bahçenin içindeki bağımsız evlerden oluşma daha büyük kentsel blokların koku alma ve akustik anlamlardaki avantajlarına değinir. Ledoux ise daha ileriye giderek şehri patlatarak devasa, engelsiz alanlar ve parçalara bölünmüş bireysel yapılar oluşturarak iki yüzyıllık modernist kasaba planlaması ve banliyö yayılımının başlamasını salık vermiştir.

Sulu klozetin modern banliyölerde bu kadar kolay işlev kazanmasına imkân sağlayan mantık, bu kitabın sarsıcı değerini ve gücünü açıklığa kavuşturur. Bokun tarihinden mimarinin ve şehrin tarihine kadar genişlettiğim nedensellik bağı, Laporte’un düzensiz düşünceleri için belki de fazla düzgün bir yörünge çizdi. Yine de onun kuramsal sıçramaları, çizgisel ve “düzgün” yollara yönlendirildiğinde yazdıklarının aslında ne kadar da çok etkili olduğunu göstermiştir. Ben dahil birkaç tarihçi, Laporte’un “ham” maddesinden olumlu sonuçlarla faydalanmışlardır. Laporte’un usanmadan bize hatırlattığı bok, hiç durmadan altın olarak geri dönüştürülür. Bokun Tarihi, araştırmaya cesaret edebilen okuyucularına benzer zenginlikler sağlar.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s