Alt-sınır komünizmleri – David Graeber

12167154_1516109378709560_1135293452_n
Ekonomik İlişkilerin Ahlaki Temelleri Hakkında Kısa Bir İnceleme

1

Alt-sınır komünizmleri

David Graeber

Burada komünizmi, “herkesten yeteneğine göre, herkes ihtiyacına göre” prensibine göre işleyen bir insan ilişkisi olarak tanımlayacağım.

Bu kullanımın biraz provokatif olduğunu itiraf ediyorum. “Komünizm” kelimesi, güçlü duygusal tepkiler yaratabilir –tabi en önemli sebebi, “komünist” rejimlerle özdeşleme eğilimidir. Bu ironiktir zira, SSCB ve uydu ülkelerinde hüküm süren Komünist Partiler, hiçbir zaman kendi sistemlerini “komünist” diye tanımlamadılar. Sosyalist” diye tanımladılar. “Komünizm” her zaman uzak, biraz bulanık, ütopik bir idealdi, genellikle devletin giderek yok olmasıyla eleştirilirdi –geleceğin uzak bir noktasında gerçekleşmek üzere.

Komünizm hakkındaki düşüncemize hakim olan bir efsane vardı. Bir zamanlar, insanların elindeki her şey ortaktı –Cennet Bahçesi’nde Satürn’ün Altın Çağı’nda, Yontma Taş Çağ’ının avcı-toplayıcı kabilelerinde. Sonra “Düşüş” geldi, bunun sonucunda gücün ve özel mülkiyetin bölünmesiyle lanetlendik. Hayal edilen şu: günün birinde, teknolojinin ve genel refahın ilerlemesiyle, sosyal devrim ya da partinin önderliğiyle her şeyi eski haline getirecek, ortak mülkiyeti, ortak kaynakların ortak yönetimini yeniden tesis edeceğiz. Son iki yüz yıl boyunca komünistler ve anti-komünistler bu tablonun ne kadar inandırıcı olduğu, bir lütuf mu yoksa kabus mu olduğu üzerine tartışıp durdu. ama hepsi temel çerçeve üzerinde mutabıktı: komünizmin ana fikri ortak mülkiyettir, uzak geçmişte bir zamanlar, “ilkel komünizm” var olmuştu ve bu anlayış bir gün geri dönebilir.

Buna, birbirimize anlatmaktan hoşlandığımız bir hikaye olarak “efsanevi komünizm”, hatta “epik komünizm” diyebiliriz. Fransız Devrimi’nden bu yana milyonlara ilham verdi, ama aynı zamanda insanlığa müthiş zararı dokundu. Bence tüm bu argümanı süpürüp atmanın tam zamanı. Aslında “komünizm” bir tür büyülü ütopya değildir ve üretim araçlarının mülkiyeti ile hiçbir ilgisi yoktur. Şu anda var olan bir şeydir –bir ölçüde her insan topluluğunda var olan bir şey, öte yandan her şeyin bu şekilde organize edildiği bir toplum asla var olmamıştır, nasıl olabileceğini tasavvur etmek de güçtür. Hepimiz, uzunca bir süre komünist gibi davranırız. “Komünist Toplum” –sadece bir tek prensip esas alınarak örgütlenmiş bir toplum anlamında- hiçbir zaman var olamazdı. Ama bütün sosyal sistemler, hatta kapitalizm gibi ekonomik sistemler bile, fiilen –var olan komünizmin temel gerçekleri üzerine inşa edilmiştir.

Dediğim gibi “herkesten yeteneğine göre, herkes ihtiyacına göre” prensibinden hareket edersek, bireysel veya özel mülkiyet ki genellikle biçimsel meşruiyetin birazcık fazlasıdır) sorusunu atlayıp kimlerin ne tür şeylere, hangi şartlar altında erişebildiği gibi, çok daha acil ve pratik soruları ele alabiliriz. Bu bir işleyiş prensibi olduğu zaman, karşılıklı ilişki içindekiler sadece iki kişi olsa bile, bir tür komünizmle karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz.

Ortak bir projede işbirliği içinde çalışan hemen herkes bu prensibi izler. Örneğin kırık bir su borusunu onaran kişi “somun anahtarını versene bana” dese, genel olarak konuşursak “bundan elime ne geçecek” diye cevap vermez –isterse Exxon-Mobil, Burger King veya Goldman Sachs için çalışıyor olsunlar. Sebep sadece verimliliktir (“komünizm imkanı yok çalışmaz” şeklindeki genel görüşü düşünürsek, yeterince ironiktir): bir şeyin yapılıp bitmesine gerçekten önem veriyorsan, bunu yapmanın en etkili yolu tabii görevleri yeteneğine göre dağıtmak ve insanlara ihtiyaçları ne ise onu vermektir. Şunu bile söyleyebiliriz, kapitalizmin yüzkaralarından biri, bir çok kapitalist şirketin iç işlerinde komünistçe çalışmasıdır. Evet, demokratik işleyişe pek yatkın değildirler. Çoğunlukla askeri tarzda, yukarıdan aşağıya komuta zinciri çerçevesinde örgütlenmişlerdir. Ama burada ilginç bir gerilim vardır, çünkü yukarıdan aşağıya komuta zincirleri özellikle verimli değildir: yukarıdakiler arasında aptallığı, alttakiler arasında gönülsüzce ayak sürümeyi teşvik eder. Doğaçlama ihtiyacı artıkça, daha demokratik bir iş birliği eğilimi doğar. Yatırımcılar her zaman bunun farkında olmuştur, işe yeni başlayan kapitalistler genellikle tahmin edebilir, bilgisayar mühendisleri ise yakın zamanda bu prensibi yeniden keşfetmiştir: sadece dillerde dolaşan ücretsiz yazılım gibi şeylerde değil,  kendi şirketlerinin organizasyonlarında bile. Çok bilinen bir örneği Apple Computers’dır: bu şirket 1980’lerde Silikon Vadisi’nde IBM’den ayrılan (çoğu Cumhuriyetçi) bilgisayar mühendisleri tarafından, bilgisayarlarıyla birbirlerinin garajlarında toplanarak, yirmi ila kırk kişilik demokratik gruplar oluşturulmasıyla kuruldu.

Büyük felaketlerin hemen ertesinde –sel, elektrik kesintisi veya ekonomik kriz- insanların bu şekilde davranma eğilimi göstermesinin, neredeyse komünizme dönüş yapmasının sebebi belki de budur. Kısa bir an bile olsa, hiyerarşiler, piyasa ve o tip şeyler kimsenin gücünün yetmeyeceği lüksler haline gelir. Böyle bir anı yaşamış olan kişi, olağandışı özelliklerinden, yabancıların nasıl kardeş haline geldiğinden ve insani toplumun sanki yeniden doğduğundan bahsedebilir. Bu husus önemlidir, çünkü sözünü ettiğimiz şeyin işbirliğinden ibaret olmadığını gösterir. Aslında komünizm insanlığın tüm sosyalleşme yeteneğinin temelidir. Toplumu mümkün kılan budur. Gerçekten düşman olmayan herkesin “herkesten yeteneğine göre” prensibine uyacağının beklenebileceği şeklinde bir varsayım vardır, en azından belli ölçülerde: örneğin bir yere nasıl gidileceğini öğrenmek isteyen biri ve yolu bilen başka biri.

Bunu öyle doğal karşılıyoruz ki, beklentilerde bile bu kendini gösteriyor. 19202lerde Sudan’da Nil bölgesinde yaşayan göçebe Nuer halkı arasında araştırma yapan antropolog E. E. Evans-Pritchard, birinin kendisini kasten yanlış yöne yönlendirdiğini anladığı zaman hissettiği rahatsızlığı anlatıyor:7

Klallam_people_at_Port_Townsend

Bir keresinde belli bir yere giden yolu sordum ve kasıtlı olarak aldatıldım. Hayal kırıklığına uğramış durumda kampa geri döndüm ve neden bana yanlış yolu gösterdiklerini sordum. Biri cevap verdi, “Sen bir yabancısın, neden sana doğru yolu gösterelim? Yolu soran tanımadığımız bir Nuer bile olsa ona şöyle deriz, ‘Şu yol boyunca dümdüz devam et’, ama o yolun çatallaştığını söylemeyiz. Neden söyleyelim? Ama sen şimdi bizim kampımızın mensubusun ve çocuklarımıza iyi davranıyorsun, ileride sana doğru söyleyeceğiz.”

Nuer’ler sürekli kan davası içindedir; yabancı biri pekala pusu için uygun bir yer arayan düşman olabilir, böyle birinin işine yarayacak bilgiler vermek akıl karı olmaz. Ayrıca, Evans Pritcard’ın durumu da buna çok uygundur, çünkü İngiliz hükümetinin ajanıdır – kısa süre önce bu yerleşim yerinde yaşayanları taraması ve bombalaması için RAF’ı gönderen, sonra da onları zorla yeniden oraya yerleştiren hükümetin da kendisi. Bu şartlar altında yerlilerin Evans-Pritchard’a karşı çok cömert davrandığı doğru yönü göstermemeyi düşünebilmesi için, bu ölçekte bir şeyin –hayatlarının çok yakın bir tehlike altında olmasının, sivil insanların teröre, bombalamaya maruz kalmasının gerekmesidir.

Konu sadece yönden ibaret değil. Karşılıklı konuşma, özellikle komünizme yatkın bir alandır. Yalan, hakaret, küçümseme ve diğer sözlü saldırganlıklar önemlidir – ama gücünün büyük bir kısmını insanların normalde bu şekilde davranmayacağı yönündeki paylaşılan varsayımdan alır: insan başkalarının normalde kendisinin duygularını dikkate aldığını varsaydığı sürece, aşağılama can acıtmaz; sizin normalde doğruyu söyleyeceğinizi varsaymayan bir kişiye yalan söylemeniz imkansızdır. Birisiyle dostluk ilişkimizi kesmeyi gerçekten istersek, onunla konuşmaya tamamen son veririz.

Çakma istemek, hatta sigara istemek gibi ufak tefek ricalar için de bu geçerlidir. Aslında söz konusu kişinin de sigara içen biri olduğu anlaşılıyorsa, bir sigara istemek, aynı tutarda para istemeye, hatta yiyecek istemeye göre çok daha meşru görünür, böyle bir talebi reddetmek de zordur. Böyle durumlarda –kibrit, biraz bilgi, asansörün kapısını tutmak- şu söylenebilir: “herkesten yeteneğine göre” istenen şey o kadar küçüktür ki neredeyse hiç düşünmeden yerine getiririz. Tam aksi durumlarda başka bir kişinin –hatta bir yabancının- ihtiyacı özellikle çok büyük ya da aşırı ise –örneğin boğuluyorsa- aynı şey geçerli olur. Bir çocuk metronun raylarına düşecek olsa, onu kurtarmayı becerebilecek herhangi birinin yardım edeceğini varsayarız.

Ben buna “alt-sınır komünizmi” diyorum: insanlar biri birbirlerini düşman kabul etmiyorlarsa, ihtiyaç yeterince büyükse veya bedeli yeterince makulse, “herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre” prensibinin uygulanacağını varsayarız. Tabii farklı topluluklarda çok farklı standartlar uygulanır. Büyük, anonim topluluklarda bu standart çakmak istemek veya yön sormaktan öteye gitmeyebilir. Daha küçük, insanların birbirini daha çok tanıdığı topluluklarda –özellikle toplumsal sınıflara bölünmüş olmayanlarda- bu mantık daha uzağa gider: örneğin sadece tütün isteğini değil, -hatta bazen bir yabancının- yiyecek isteğini bile geri çevirmek genellikle imkansızdır; tabii topluluğa ait olduğu kabul edilen birinden istenirse. Evans-Pritchard, yön sormakta karşılaştığı zorlukları anlattıktan tam bir sayfa sonra, aynı Nuerler’in kampın bir üyesi olarak kabul ettikleri birinin bir genel tüketim maddesi talebini reddetmeye olmayacak bir şey gözüyle baktıklarını anlatmaktadır, öyle ki elinde fazladan tahıl, tütün, alet veya tarım gereçleri buluna bir kadının veya erkeğin elindeki stokların neredeyse anında bitip yok olması beklenebiliyor. Ancak eli açık paylaşma ve cömertlik çizgisi, asla her şeyi kapsamaz. Genelde, serbestçe paylaşılan şeyler, tam da bu nedenle sıradan ve önemsiz kabul edilir. Nuerler arasında gerçek servet, sığırdır. Hiç kimse sığırını serbestçe paylaşmaz; aksine genç Nuer erkekleri sığırlarını hayatları pahasına korumaları gerektiğini öğrenirler; bu nedenler sığırlar satılmaz ve satın alınmaz.

Yiyeceği ve temel ihtiyaç kabul edilen şeyleri paylaşma mecburiyeti, mensupları kendilerini başkalarıyla eşit gören bir toplulukta gündelik ahlakın temeli haline gelmeye eğilimlidir. Başka bir antropolog, Audrey Richards, bir keresinde Bemba annelerinin, “başka her konuda o kadar gevşek olan eğiticilerin”, çocuklarına portakal ya da başka bir şey verdiklerinde, çocuk bunu arkadaşlarıyla paylaşmaya yanaşmadığı takdirde onu çok sert azarladıklarını anlatıyordu. Ama aynı zamanda bu toplumlarda paylaşım –biraz düşünecek olursak her toplumda- hayatın belli başlı zevklerinden biridir. Sonuç olarak paylaşma ihtiyacı özellikle en iyi ve en kötü zamanlarda şiddetlidir: örneğin kıtlık zamanında, ama aynı zamanda aşırı bolluk dönemlerinde de. Eski misyonerlerin Kuzey Amerikalıları anlattıkları kayıtlarda, kıtlık dönemlerinde, tamamen yabancı olan kişilere karşı gösterilen cömertlik karşısında şaşırıp kaldıkları yazılıdır. Aynı zamanda,

Balık tutmaktan, avdan ve alışverişten dönerken, birbirlerine birçok armağan verirler: ellerine alışılmadık ölçüde iyi bir şey geçmişse, ister satın almış olsunlar ya da birisi vermiş olsun, bununla bütün köye ziyafet çekerler. Kim olursa olsun bütün yabancılara gösterdikleri konukseverlik dikkate değer.

Ziyafet ne kadar özenli hazırlanmış olursa, bazı şeylerin serbestçe paylaşıldığını (örneğin yiyecek ve içecek) bazılarının ise dikkatle paylaştırıldığını görme ihtimali o kadar artar, örneğin avdan veya kurbandan ayrılarak getirilen et, genellikle çok ayrıntılı protokoller veya aynı ölçüde ayrıntılı armağan değiş tokuşu yoluyla dağıtılır. Armağan almak ve vermek, belirgin biçimde oyuna benzer bir nitelik kazanır, genellikle popüler festivallerin havasını taşıyan gerçek oyunlar, yarışmalar, kutlama törenleri ve performanslarla devam eder. Toplumun tümünde olduğu gibi, paylaşılan şenlik, başka her şeyin üstüne inşa edildiği bir tür komünel temel gibi görülebilir. Ayrıca paylaşmanın sadece ahlakla ilgili bir şey değil, aynı amanda bir zevk olduğunu vurgular. Dayanışma zevki her zaman var olacaktır, ama insanların çoğu için en zevkli faaliyetler kapsamında mutlaka bir şeyleri paylaşmak vardır: müzik, yiyecek, içki, uyuşturucu, dedikodu, tiyatro, yatak. Eğlenceli bulduğumuz çoğu şeyin temelinde, bir ölçüde duyguların komünizmi vardır.

Tanık olduğunuz şeyin komünel bir ilişki olup olmadığını anlamanın en kesin yolu, sadece hesap kitap tutulmaması değildir, ama böyle bir şeyin, hatta böyle düşünmenin bile aşağılayıcı ya da düpedüz tuhaf kabul edilmesidir. Örneğin Hodenosaunee veya Irokualar Birliği bünyesindeki her köy, klan veya halk, iki bölüme ayrılmıştır. Bu yaygın bir modeldir: dünyanın diğer yerlerinde de (Amazonlar, Melanezya) öyle düzenlemeler vardır ki bir tarafa mensup olanlar sadece diğer taraftan biriyle evlenebilir, veya diğer tarafta yetiştirilen yiyecekleri yiyebilir; bu kurallar açıkça, tarafların her birini hayatın bazı zorunlu ihtiyaçları için diğer tarafa bağımlı kılmak üzere konmuştur. Altı İrokua’da, tarafların her birinden, diğer tarafın ölülerini gömmesi beklenir. Şundan daha absürt bir şey düşünülemez: tarafların biri şöyle şikayet edip diyor ki, “geçen yıl biz sizin beş ölünüzü gömdük, ama siz bizden sadece iki kişiyi gömdünüz.”

Alt-sınır komünizmi sosyalleşmenin hammaddesi olarak düşünülebilir, en temel karşılıklı-bağımlılığın, tam olarak sosyal barışın özü olduğunun kabul edilmesi. Yine de birçok durumda, bu minimum alt-sınır yeterli değildir. İnsan daima bazı kişilere diğerlerinden daha fazla dayanışma ruhuyla davranır, belli kurumlar özellikle dayanışma ve karşılıklı yardım prensiplerine dayanır. Bunlar arasında ilk sırayı sevdiklerimiz alır, annelerin bencillikten uzak sevginin örneği olması gibi. Diğerleri arasında yakın akrabalar, eşler, sevgililer, yakın arkadaşlar sayılabilir. Bunlar her şeyi paylaşacağımız veya ihtiyaç duyduğumuzda başvuracağımızı bildiğimiz, her yerde gerçek arkadaş diye tanımlanan insanlardır. Bu tür arkadaşlıklar birinin istediği hiçbir şeyi diğerinin reddetmeyeceği anlamında “ömür boyu arkadaşlık” veya “kan kardeşliği” gibi ritüellerle formüle edilir. Sonuç olarak herhangi bir topluluk, garklı derecelerde ve yoğunluklarda, “herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre” prensibine göre işleyen, çaprazlama “bireysel komünizm” ilişkileriyle örülmüş gibi görülebilir.

Aynı mantık gruplara da uygulanabilir ve uygulanmıştır: sadece işbirliğine dayanan çalışma grupları değil, hemen hemen her grubun üyeleri kendilerini, kendilerine özgür bir alt-sınır komünizmi yaratmakla tanımlar. Belirli şeyler paylaşılır veya grup içinde karşılıksız verilir, herhangi biri, yabancı birine hiçbir zaman vermeyeceği veya paylaşmayacağı bazı başka şeyleri talep edilmesi üzerine grubun diğer üyelerine sunar. Örneğin balıkçılar derneğinde bir balıkçının ağını tamir etmesine yardım etmek, bir ofiste kırtasiye malzemelerini paylaşmak, tüccarlar arasında belli türde bilgilerin paylaşılması, vesaire. İnsan buradan hareketle çeşitli paylaşma, ortaklaşma türlerine, birinin belli işlerde kimlerden yardım istediğine kadar gidebilir: taşınma, hasat, hatta birisi güç durumdaysa faizsiz borç verme gibi. Son olarak, çeşitli türde “komünler” ortak kaynakların kolektif yönetimi vardır.

Gündelik komünizmin sosyolojisi, potansiyel olarak muazzam bir alandır, ama özel ideolojik at gözlüklerimiz sayesinde bunları yazmayı başaramadık, çünkü büyük ölçüde göremiyorduk. Daha fazla özetlemeye çalışmak yerine, kendimi son üç nokta ile sınırlayacağım.

Birincisi, burada gerçek anlamda karşılıklılığı ele almıyoruz  – ya da en iyi ihtimalle, karşılıklılığı sadece en geniş anlamıyla ele alıyoruz. İki taraf için eşit olan şey, diğer kişinin aynı şeyi sizin yapabileceği bilgisidir, mutlaka yapacağı değil. İrokua’lar örneği bunu mümkün kulan şeyi açıkça ortaya koyuyor: bu ilişkiler sonsuzluk karinesine dayanır. Toplum her zaman var olacaktır. Dolayısıyla köyün her zaman güney ve kuzey tarafları olacaktır. Hiç hesap tutulmaması bu yüzdendir. Benzer şekilde insanlar annelerine ve iyi arkadaşlarına her zaman var olacaklarmış gibi davranmaya eğilimlidir, bunun doğru olmadığını çok iyi bilseler bile.

İkinci nokta ünlü “konukseverlik yasası” ile ilgilidir. “İlkel toplumlar” adı verilen, (insanların devlet ve piyasadan yoksun olduğu) toplumlarda, topluma mensup olmayanlara düşman gözüyle bakıldığı şeklindeki genel klişe ile, Avrupalı seyyahların, gerçek “vahşiler”den gördükleri olağanüstü cömertlik karşısındaki şaşkınlıkları arasında tuhaf bir gerilim vardır. Kabul edelim ki her iki tarafın da belli bir haklılık payı vardır. Yabancı tehlikeli bir potansiyel düşmansa, tehlikeyi gidermenin normal yolu aşırı cömertlik jestleridir, öyle ki bunun tantanası sayesinde tüm barışçı sosyal ilişkilerin temeli olan karşılıklı sosyalliğin içine atılmış olurlar.  Doğru, insan hiç bilinmeyen  niceliklerle uğraşırken, genellikle bir test süreci olur. Kristof Kolomb Hispanyola’da, Kaptan Cook da Polinezya’da, ada halkı hakkında benzer hikayeler yazmıştır, bunlardan kimi kaçmış, kimi hücum etmiş ya da elindeki her şeyi sunmuştur – ama genellikle sonradan teknelere girerek hoşlarına giden her şeyi almış, mürettebatı şiddete teşvik etmişlerdir, onlar da sonra yabancı kişiler arasındaki ilişkilerin “normal” ticari alışverişle yumuşatılması gerektiği prensibini gerçekleştirmek için ellerinden gelen çabayı göstermişlerdir.

Düşmanlık potansiyeli taşıyan yabancılarla ilişkilerin ya hep ya hiç mantığı ve hepsini kökeni Latincede aynı olan, İngilizcedeki “host” [ev sahibi], “hostile” [düşmanca], “hostage  [rehine], hatta “hospitality” [konukseverlik] kelimelerinin etimolojisinde bile bulunan bir gerilimi güçlendirmesi anlaşılabilir bir şeydir. Burada vurgulamak istediğim şey şudur: bütün bu jestler, daha önce bütün insani sosyal hayatın temeli olduğunu savunduğum “alt-sınır komünizmi”nin abartılarak sergilenmesinden ibarettir. Örneğin, dost ve düşman arasında ki fark sıklıkla yiyecekle ifade edilir- genellikle de en sıradan, en mütevazı ve ev tipi yiyeceklerle-; Avrupa ve Ortadoğu’da bilinen bir prensibe göre, ekmek ve tuzu paylaşanlar asla birbirine zarar vermez. Hatta, her şeyden önce paylaşılmak için var olan şeyler, düşmanlarla paylaşılamayan şeyler haline gelir. Yemek ve gündelik eşyalar konusunda son derece serbest olan Nuerler’de bir adam başka birini öldürürse, kan davası başlar. Yakın çevredeki, genellikle taraflardan birinin yanında saf tutar, karşıt taraflarda yer alanların diğerleriyle birlikte yemek yemesi, hatta yeni düşmanların daha önce kullandığı bir kaptan veya bardaktan bir şey yiyip içmesi kesinlikle yasaklanır, aksi takdirde korkunç sonuçlar doğacağından korkulur. Bunun yarattığı olağanüstü zorluklar, bir tür uzlaşmaya varmaya uğraşmak için önemli bir teşviktir. Aynı sebeple genellikle, yiyecekleri paylaşan insanların, aksi takdirde birbirlerine zarar vermeye eğilimli olsalar bile bunu yapmalarının yasak olduğu söylenir. Bazen bu neredeyse komik bir formalite halini alır, örneğin şöyle bir Arap hikayesi anlatılır: soyguncunun biri, birinin evini karıştırıp araştırırken, kavanozdakinin şeker olup olmadığını anlamak için parmağını içine sokar, ama kavanozun tuz dolu olduğunu anlar. Ev sahibinin sofrasında daha önce tuz yemiş olduğunu hatırlayarak, çaldığı her şeyi uslu uslu yerine koyar.

Son olarak, komünizmi sadece bir mülk sahipliği sorunu olarak değil, bir ahlak prensibi olarak düşünmeye başlarsak, bu tür bir ahlakın her tür işlemde –ticarette bile- bir ölçüde sahnede olduğu ortaya çıkar. Bir kişi başka bir kişiye belli toplumsal koşullarla bağlıysa, konumlarını tamamen yok saymaları zordur. Tüccarlar genellikle muhtaçlara indirim yapar. Yoksul mahallelerde esnafın hemen hemen hiçbir zaman müşterilerle aynı etnik gruptan olmamasının başlıca sebeplerinden biri budur; aynı mahallede büyüyen bir tüccarın para kazanması neredeyse imkansızdır, çünkü sürekli olarak işi  batıracaktır, zira yoksul akrabalarına ve okul arkadaşlarına uygun şartlarda kredi açmak baskısı altında olacaktır. Bunun tam akside doğrudur.  Bir süre kırsal Java’da yaşamış olan bir antropolog bana, dil becerisini ölçmek için yerel pazarda pazarlık yapmayı başarıp başaramayacağını denediğini anlatmıştı. Fiyatı yerlilerin ödediği düzeye indirmeyi asla başaramadığı için sinirlenmiş. Sonunda Javalı bir arkadaşı, durumu şöyle açıklamış. “Ama” demiş, “zengin Javalılara da yüksek fiyattan satarlar.”

Yine aynı prensibe dönüyoruz, eğer ihtiyaçlar (örneğin korkunç bir yoksulluk), veya imkanlar (örneğin tahayyül edilemeyecek zenginlik) yeterince çarpıcıysa, ortada mutlak bir sosyalleşme yoksunluğu olmadığı sürece, belli bir derecede komünist ahlakı, insanların hesap yapma yönteminde neredeyse kaçınılmaz bir şekilde rol alır. Ortaçağ sufisi mistik Nasreddin Hoca’ya ait bir Türk halk hikayesinde, bu şekilde arz ve talep kavramına sokulan karmaşıklıklar anlatılır:

Nasreddin, yerel bir çayhane işletmektedir, civardaki bir avdan dönen padişah ve hizmetkarları kahvaltı etmeye gelirler.

Padişah, “Bıldırcın yumurtası var mı?” diye sorar.

“Mutlaka bulurum” diye cevap verir Nasreddin.

Padişah bir düzine bıldırcın yumurtasından omlet ısmarlar, Nasreddin aceleyle aramaya çıkar. Padişah ve yanındakiler yemeklerini bitirdikten sonra, onlara yüz altın hesap çıkarır.

Padişah şaşırır. “Bu bölgede bıldırcın yumurtası bu kadar nadir mi bulunuyor?” diye sorar.

Nasreddin cevap verir: “Nadir olan bıldırcın yumurtası değil. Padişah hazretlerinin teşrifleri.”

the-occupy-movement-and-the-communism-of-everyday-life

Türkçeleştiren: Muammer Pehlivan

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s