HİP-STER

beatnik_kit

avcı toplayıcı yazar: şenol erdoğan

beyaz olmamakla siyah olmak arasında farklar vardır

gerçeği görmeyen hiçbir şey ve kişi Hip değildir olamaz!

punk zencidir

Afrikalı Amerikalının Amerikalı beyaz Amerikalı tarafından taklit edilmesiyle başlar her şey

Hipster bir vakitler gerçekten yeraltı adamıydı. O vakitler birçok şeyde olduğu gibi “yeraltı yaşamı” kelime grubunda da salt: sadelik ve anlaşılırlık vardı. Kelimelere yüklenen anlam tartışmasız, sade ve sadece yaşanılanı net biçimde anlatmaya yönelik idi. Adını anımsayamadığım bir kaynakta “Dadaistler 1. Dünya Savaşı’nda neydi ise, Hipster 2. Dünya Savaşı sonrası için odur” yazıyordu. Kısmen doğru, diğer kısmı eksik, ama sonuçta doğru. Nihayetinde Dadaistleri kendi vakitlerinin Hipster’leri olarak görmek -de- mümkün /lakin Hipster kronolojisi açısından geriye dönük mümkün değil elbet. Nihayetinde Hipster’in sürek halinde değişiminden ve dönüşümünden de bahsetmek olası fakat “bilgi” olmaktan öte gidemeyecek olan Dada için geçerli değil bu. Şimdiki zamanda bir yığın değer nasıl ki içi boş bir şekilde yaşanıyor ya da tamamen ortadan kalkmışsa Hip insanı içinde aynı şeyi söylemek en azından içinin boşaltılıp zamane saçmalığıyla doldurulduğunu söylemek mümkün gibi görünse de şimdiki zamanın karakteri buysa kelimenin yapabileceği bir şey de yoktur diğer yandan. “Zamanın Hip’i” demek de mümkün. Belki de “porno” kelimesi nasıl ki başka bir porno için kullanılabilir olduysa, “şehit” kelimesinin anlamı nasıl açılımlara gebe ve buna mecbur ise aynı şekilde kelimenin başkalaştırıldığını ve köklerinden kopartıldığını söylemek mümkündür. Hipster kelimesi kendi kökleri dışında yeni tariflere kelime olmak zorunda kalmıştır.

Birçok alt-karşı kültür kelimesinde olduğunca Hipster de kendisini “ordu-savaş” ikilisi ve onun yarattığı habitat ve marşandizlerinden kopartamamıştır, aksine bu şekilde varlık sahibi olmuştur. Zira savaşın alt görevlerinden biri de bitiminden sonra gelecek olan zaman dilimleri ve kuşaklar için kültürler üretmektir(buna gebe bir sahadır), vazife anlamında değil tamamen spontan olarak. Edebiyattan sanata bu böyledir! Norman Mailler gazeteci yazar kimliğinin getirisiyle Hipster’e bir vaka olarak baktı, ve aslında ismini de o verdi zira -Hipster’i anlamak ve kavramak için ciddi bir mesai verdi. Ve bunun neticesinde elinizdeki şu meşhur “Beyaz Zenci” ortaya çıktı. Şüphesiz ki politik idi Mailler’ın Hipster’i, bu kaçınılmazdı. Günahı ve sevabıyla manifesto olarak görüldü ve görülmeye de devam edilecek!

Savaşı anlayamazsınız, hiçbir türlüsünü. Ne dünya savaşlarını ne gerilla savaşını. Orada olmadıysanız, izlerini taşımıyorsanız, ona ait değilseniz…ancak bunlar mümkünse anlayabilirsiniz savaşı. Onu: felsefecilerin, sosyologların, gazetecilerin anlattıklarıyla ya da saçma sapan web haber videolarıyla, uydu yayınlarıyla, yeşil gece görüş ekranlarıyla, termal görüntüleriyle kavrayamazsınız. Ve doğal olarak geçmiş savaşların getirisi kültür habitatlarında da anlamak ve kavramak noktasında bir araz meydana gelir.

Mesele Hipster’in ne ya da kim olduğu değil elbet, hele ki şimdiki zamanda tüm kaynaklar ortada ciddi bir külliyat olarak dururken, üzerine gereken her şey yazılmışken, sadece bir doğru –çizgi- çizmek niyetindeyiz hepsi bu. “Züppe” kültürünün argolaşıp anlamını kaybetmesi gibi Hip kelimesinin hastalıklı ağızlarda dolaşmasına gelişen bir tepki belki… Değil ya da…

Bilirsiniz, derler hep; “İsa bir zenciydi” diye. Şu “beyaz zenci” saçmalığı! Bir beyaza “zenci,” diyebilecek tek renk siyahtır. Ama birine çıkıp “beyaz zenci” diyemezsiniz. Sıçar bu. Bir insan ya “siyah”tır ya “beyaz”.  Beyaz zenci değil ama!

Genet zenci miydi? Hayır, elbette değildi. Genet beyazdı. Kara Panter’ler ya da Şatilla onun rengini değiştiremedi. Genet’in hırsızlığı ve ibneliği beyazdı!

Birilerinin dediğince: gündüz salt gecenin yokluğunun adıdır kanımca. Belki de “beyazlar”  hiç var olmamıştır. Kültür tarihinde “nedir” sorusunun çok sorulduğu kelimeler listesindedir Hip. “Hip nedir”, bu aslında artık: “zen nedir” sorusu gibidir: zen her şeydir, zen havlayan köpektir, odur, budur, şudur…

Aklıma gelen ilk Hip’leri sıralamayı denesem hiç düşünmeden, mesela: Monk’un parmakları, Miles’ı bütünü, takım elbisesi içinde ’67 yılında elleri cebinde genç Ginsberg, drugları anlatan Reed, sevmediğim züppe orospu çocuğu Warhol, kıvamında Waits, Kerouac’ın spontane jazz yazını, kendi zamanı dahilinde Whitman kesinlikle, Kim Gordon yer zaman… bu listeye döneriz gene…

Amerika’da doğan çok şeyin köklerinin siyah ırka mal edilmesi doğal olarak doğal olduğundan, çok fazla farklı siyah dil ve lehçeden kelime Amerikan alt-kültürlerinde önemli ve geniş yer tutar. O denli fazla jargon oluşur ki aynı şehirdeki çetelerin kullandığı dil birbirlerince anlaşılmaz. “Hip kelimesinin kökenleri içinde şüphesiz ki siyah dil arayışları var olmuştur” zira 1700’lere dek varabilmekteyizdir! Clarance Major: “Hip kelimesinin kökenlerinin Wolof diline ait olduğunu “hepi” ya da “Hip’i” fiilinde türeyip “görmek” -kişinin gözlerini açması gibi anlamları olduğunu belirtir.” Filolojik açıdan Hip’in “aydınlanma” olarak açılımının mümkün olduğu söylenir.

Bilinene göre kelime, “Senegal ile Gambia’nın sahil şeridinde yaşam süren Batı Afrikalı halkların kölelerince taşınmıştır “batı” topraklarına.” Amerika, Beşiktaş forması kadar net iki renge sahiptir! Hip ile karşı karşıya olan bir beyazın varlığı anlamına gelir bu. Savaş zaten vardır. Zulüm zaten! Oraya “getirilmiş” olmalarına rağmen “en baştan beri” oranın/kıtanın sahibi gibi durur Hip, beyaz ise onun karşısında çakma Levi’s gibidir, salt görüntü, köksüz ve değersiz. Mark Twain ve Louis Armstrong’un Afrika ile Avrupa’nın Amerikan köklerinin en önemli üniteleri olduğu söylenir –doğrudur- bu iki insan birbirleriyle her anlamda kıyaslandıklarında siyah ve beyazdırlar, durdukları yer açısından Hip listesinin önem noktasına konunun bilirkişilerince yerleştirilmişlerdir. Zaten kültürde birleştikleri nokta da Hip’tir.

Hip aslında ırkçılığın bertaraf edilebildiği ender noktadır. Aslında züppeliğin ötesinde transandantal yapısı onu insanüstüleştirir politik anlamda, aşkındır Hip, ayrımdan, eşitsizlikten tiksinir. Ama bunların üzerine konuşmaz Hip! Cool’luğunu bozmaz. Buradan hareketle de kendi içinde ahlaklıdır. Bu diğer yandan Hip’in yıkıcı gücünün ispatıdır. Hip, yıkım merkezli hareket edebilme gücüne-doğasına sahiptir.

Hip ile gündelik yaşam vasıtasıyla “normal insan” uzak düşse de Hip; dil, edebiyat, müzik, moda vasıtasıyla hayatın içine sızar. Aktif politikadan gazete manşetlerine, TV programlarına varasıya yaygındır bu sızış. Ama bu sızmalar “beyaz olmamakla siyah olmak arasında farklar vardır” sözünü anımsatır bize.

Bu da bir diğer Hip atasözünü akla getirir: “herkesin Hip olması mümkün olmamasına rağmen herkes Hip olabilir.” Zira Hip’in anlamı; jazz kulüplerinin züppelerinden pasaj kapısındaki piçe, Lennon’dan Buckley’e farklı anlamlara gelmektedir.

70’li yılların büyük alt-karşı kültür adacıklarının büyük ekonomiler yarattığı ve sözde kapitalizm karşıtçılığı oyunuyla nasıl çanak tutulduğu bilinmekteyse –bu konuda Ken Knabb’ın çiçek çocukları üzerine ekonomik çözümlemeleri ve de Marcus’un punkların ekonomiye katkı payları meseline bakmak mümkündür- Hip de para-ekonomi ile ilgilidir.

Hip bir yönüyle sürekli ihtiyaçlar doğururken diğer tarafıyla bunlar için gereken pazarı yaratır.

Hip’in 2000 sonrası yıllarda ebeveyn banka ek-kartı destekli trendy yaşamları ise akla zarar bir sürecin ekonomisi için standart bir örnektir, aynı ekonomik destek-güç ile bu adult zümre Hip iş adamlığına, iş kadınlığına da soyunacak, ama ilgisi geçen hafta aldığı kıyafetlerine olduğu kadar olacaktır. [Neyse ki 2015’li yıllarda daha inatçı uzun sakallı temiz yüzlü genç işadamları yetişti!] Ama bu başarısızlık değildir yavru Hipçik için, aksine kartvizit ve brovedir. Zira entelektüel düşüklüğü ve egosal dikeyliği bunu gerektirir. Bu aklıma “Hip de “sınır” ya da “yasak” yoktur “paramız yetmez,” geçerli sözünü getirdi kaçınılmaz olarak.

Standart olarak istesek istemesek de varacağımız yer alt-kültürün dönüp dolaşıp egemen tarafından main-stream hale getirilmesi sıkıcı hikayesidir. Kaçınılmazdır. Ve uzun ya da kısa ama bir zaman sonra sular durulur ve kültürün gerçek insanları arasında o şey her ne ise yaşanmaya devam eder. Diğerleri yeni şeylere çoktan yelken açmıştır zira.

“Hip olunur” sanısı Hip ol-a-mayanların yanılgısıdır da. Zira öyle giyinebilir olmak ya da gözükmek ruhunuzun taşıdığı gerçeklikle örtüşmeyebilir! Rus olunur ya da şişman olunur gibi değildir yani mesele. İhtiyaçlar söz konusudur. Hip’in seyircisi olmalıdır! Hip bir barda bir kapıda bir kulüpte “oynar”, seyircisiz olması bu anlamda düşünülemez. Mekan sahipleri ve işletmecileri gözünde de bir yeri vardır Hip’in. Her Hip’in mi, hayır. Hip’in de kendi dahilinde starı, starları, büyük çocukları vardır. Tanınmışlık, saygınlık, ya da hepsi, ya da bir benzeri. Hip olan arzu edilebilir olandır da, saygı görendir de, özenilen ve nefret edilendir de. Hip tabiatına uygun hareket eden bir Hip olarak ele alındığında doğal olarak etkileşimle ortaya çıkandır. Aslen: gerçeği görmeyen hiçbir şey ve kişi Hip değildir olamaz! Bu belki de endüstrileşmiş ve “marjinalleşmiş” Hip’in yapamadığı, ondan sebep de olamadığıdır.

Amazon gibi satış sitelerinin kitap sekmelerinde görebilirsiniz: “Hipster el kitabı” cinsinden ticari metalar vardır, Hipster aygıt değildir, kullanım kılavuzu vs.si yoktur. Muhammed Ali ya da Bob Dylan ya da “punk zencidir” diyen Richard Hell’in kılavuzu yoktur!

Hip’in onu yaşayanları olduğunca, yönetenleri –yön verenleri, sessizleri, üretenleri ve elbet tüketenleri de olur. Bu onun farklı ekonomik kültürel sahalarından kaynak bulur.

Her Hip kendine düşence Hip’tir. Kerouac başka, Whitman başka Gillespie başka…

Hip kendi üzerinden politika yaptırmaz değildir lakin Hip’in üzerinden politika yapmak “sağlıklı” değildir. Ki bu onun politik olamayacağı anlamına elbette ki gelmez. Hip iyi ile kötünün arasında durduğundandır bu. Hip geri durmasını bilir, anlık politika üzerine susar. Hip Vietnam için konuşmadı, Afganistan üzerine konuşmadı ve İran üzerine konuşmuyor. Jean Genet siyaha sarıldı ama Şatilla da Hip olamayacağını gösterdi. Genet kişisel bir kalkan peşindeydi, annesini arıyordu, çapa atıyordu köksüzlüğü için. Para saçıyordu ama Genet “o” değildi. Hip, “siktir et” demeyi layığıyla becerebilendir.

Tupac Shakur ya da ve de Kurt Cobain gibi kişisel-yıkım yandaşı Hip’ler ve ardılları var elbette, Hip’in karakterinin uzak bir kıyısının varlığı söz konusudur onların varlıklarında, yaşamı hesapsızca harcamak tarafı vardır zira Hip’in –biyolojik açıdan da servet açısından da. 2pac ve Cobain de olduğu gibi.

Hip aile ile ilgili değildir. Hip iyi eş olmakla ilgili değildir. Hip toplumsal sözde doğrularla ilgili değildir. Hip hayatları sikilmişler için iyi bir mazerettir bu anlamda!

Her ne olursa –hal alırsa- olsun –alsın-, Hip’in değişmeyenleri, sabitleri söz konusudur. Leland’ın söylediğince: Hip, Frank Miller’ın Dark Knight’ıyla geleneksel Batman serisi arasındaki fark gibidir. Jarmusch izlememiş bir Hip bilir ki izlediği Hip’tir. İfade ediliş Hip’tir. İfade edenin Hip olması gereklilik değildir. Hip ifade ediş olabilir. Hip hem altı hem üstü kucaklama kapasitesidir. Yabancıyı sever. Hip, olmadığında parası varmış gibi davranabilir. Bu anlamda Hip’in karmaşık olduğunu değil de karmaşa olduğunu vurgulayabiliriz. Hip’in hızlı ve sahipsiz bir evrimi vardır. Kimsenin değildir, ancak şimdi neden bu halde olduğunu anlayıp “eh n’apalım, dönüşür” diyebiliriz. Demeye de biliriz.

Afrikalı Amerikalının Amerikalı beyaz Amerikalı tarafından taklit edilmesiyle başlar her şey. Bu beyaz Amerikalı Fransız varoluşçuları evirir, bu beyaz entelektüeller de siyah Hipsterce evriltilir, onlarda Yahudi raperlar tarafından kopyalanır, bu Yahudi raperlar Brezilyalı sokak çocuklarınca taklit edilir,” varacağımız yer İstiklal Caddesi’nde bir pasajda giysi satan bir dükkan, ya da x bir kulüp olacaktır. Bu burada da durmaz ve kuyruğunu kovalar. Kadıköy’ün Barlar Sokağı, Taksim’in Cihangir’i “tek derdi, birlikte bir parti” olan dönüşmüş “Hip”lerle doludur. Bu anlamda köksüz Hip rastgele şekilde rastgele bir yerde oluşabilir olandır da.

Böylece onlarca yan anlamla da anılır: cool, beat, dope, down vs. Ama önemli olan şudur: herkes ve her şey gider geriye Hip (Hip’e) kalır. Kalan nedir, öz? Afrikalılar Amerika’ya getirilmezden evvel batı Afrika’da köleydiler. Değişen kıta olmuştu, bu birinci açıdan yabancı bir dünyayla karşılaşmalarıydı -sadece. Hayatta kalmak bu insanlar için “saygı” ve “otonom” bağıyla mümkündü. Bu sebeple Hip içinde var olabileceği ve kendisine ait olan kendisinin anlayacağı bir dile sahip oldu. Onla var oldu. Ve bu dil, yeni kıtanın koşulları çerçevesinde evrildi. Bu dil Amerika’nın tüm arka sokaklarına, yeraltlarına, kenar mahallelerine, suç mahallerine, ve bunlara ait olan müziğe, şiire edebiyata sızdı, hakim oldu -dan öte o ördü bunları. “Şiirin arkasındaki yasa tanımaz mikrop” olarak tanımlayacaktır Walt Whitman argoyu! Onu böyle anlar ve kutsar! Beat şairlerinin büyük öncüsü olması da boşuna değildir elbet.

Leland, Hip’in 6 dönüm noktasından şöyle söz eder:

İlk Hip dalgası 19.yy’dır: siyah ve beyaz ırk “ortak”lığının ilk yansımaları. Emerson, Thoreau, Whitman, Melville Hip’in resmi zemininin temsilcileridirler. Şimdinin Hip’i ise bu ihtiyarların tekelindedir! İkinci dalga Hip: 1915’lerde kırsaldan kente göçle başlar. Siyahlar kuzeye gider, Yahudiler Avrupa’dan göçer, bohemler Paris’e gider, radyo ve ritim işin içine girer. Harlem ve Kayıp Kuşak arasında Hip yükselmektedir. 3. dalga Hip: İkinci Büyük Savaş’ın ardınca entelektüellerin reddiyelerinde doğar. Be-bop ve Beat’tir bu. Ki tartışmasız Hip’in karakterli altın çağıdır bu! Karşı-kültürün tarihi de bu vakitlerde yazılabilir olacaktır.

Ve 70’lerde: East Village, South Bronx hareketlenir. Hip-hop, break, skate kelimeleri gündelik yaşamın içindedir. Small Press devrimi başlar. Doğal olarak sonrasında 5. dalga WEB ile gelir. William Gibson’ın Neuromancer’ı taban ve İncil’dir! Şu an içinde bulunduğumuz 6. dalga henüz geçilememiş olan son evredir.

Şimdinin yandan yemiş Hip’inin başı polisle dertte değil! Hip’in değil, Hip olduğunu iddia edenlerin! Tatlı su hayvanları! Şu net ki: şehrin içinde çok iyi tanıdığım çocuklar var! 50’ler ekolünü sürdürenler! Jazz ve uyuşturucunun dönüşümünü ne olursa olsun taban ilişkisini yitirmeden döndürenler. Kabadayı, holigan, ibne, bela, zenci düşkünü, sapkın, ucube, fahişe olan! İşte tatlı su balıklarını ürkütüp aynı zamanda uzak tutan nokta!

Eskiden kot pantolonun farklı şekillerde giyilmesinin anlamları vardı ve Levi’s’in tasarımcıları bunu Hip’in elinden aldı ve geri Hip’e sattı. Tıpkı Hindistan’a Amerika’daki okullardan geri dönen Hinduizm gibi! Ama neyi ne zaman giyeceğini bilen, uzun pardösüsünün kemerindeki iç cepte kelebeğinin kromunu gecenin sokak lambası altında parlatan, viskili bir gecenin şafağında tinerli üstüpüyü de koklayabilen, ayakkabıları cilalı çocuklar geziniyor etrafta!

-Şenol Erdoğan

HipsterDoxa32ee_1024x1024

Charles Bukowski * Şenol Erdoğan

how to be a good writer by charles bukowski_x960

Bu yazının tüm hakları Şenol Erdoğan denen fakire aittir.

1

Tarihin bize aktardığından bildiğimiz üzere Sayın Charles Bukowski, otuz beş yaşına değin şiir ile direk temas sağlamamıştı. En nihayetinde de ona maddi başarıyı getiren şiir değil kısa düz yazıları oldu. Lakin ben -kendi adıma- popülerliğini Open City’de ki köşesine olduğu kadar, küçük yayınlarda basılan yüzlerce şiirine de bağlıyorum. Şunu da eklemek lazım elbet, söz konusu olan “Şairin maddi basamak atlaması” ise, o noktada net payı olan Barfly senaryosudur! Henry Miller, William Saroyan, Sherwood Anderson ve benzeri “baba” isimleri yayımlayan Story isimli dergi Bukowski’nin ilk kısa metnini yayımladığında bu, O’nun için inanılmaz bir şaka gibiydi, onun yükselen basamakları tırmanmaya başlayacağına dair ilk dürtülere sahip olduğu andır da. Öyküsü yayımlandığında Bukowski bize onlarca kitabında, yüzlerce defa anlatacağı o tuhaf işlerinde çalışmaya –dahası çalışmayı denemeye ve bir şekilde açlık sınırına doğru aşağı ivme bir hayatı sürmeye devam ediyordu –ki sahip olacağı maddi ferah öyle kolay kolay da gelmeyecekti açıkçası. İşin tuhaf yanı dönemin namlı dergisi Story’de yayımlandıktan sonra işler hiç de sandığı gibi gitmedi ve diğer dergiler metinlerini yayımlamaya yanaşmayarak O’nu gerçekten şaşırttı. Bukowski yazmak için odalara ihtiyacı olduğunu (sokaklara değil) söyleye dursun, diğer yandan da yazma eylemi için deneyimlemenin tek yol olduğunu bunun içinde sokaklara ihtiyacı olduğunu söylüyordu! Ve bunu söylemekle kalmadı da, sokak sokak, bar bar dolaşmaya başladı. Genelde Bukowski hakkında genel geçer ve yanlış bilgi sahibi “okur”, onun doğuştan bir seks makinesi olduğunu düşünür ya da böyle düşlemekten kendince zevk alır. Şair, ilk defa 24 yaşında bir Filadelfia barında kaybeder kızlığını, on yıl sürecek olan aşırı doz alkol alımının da miladı bu süreçtir. On yıllık alkolizm ve sefaletle -üstelik de neredeyse birkaç küçük yayın organında bir iki şiir haricinde şiirlerinin basılmamasıyla sarmalanır. Otoriteler hem kendisi hem de –doğal olarak şiiri için bir “kimlik arayışı” olduğunu söyler bu uzun sürecin, ben söz konusu fikre katılmakla birlikte bir “depolama süreci” olarak da biçmekteyim bu zorlu zamanları. İzbe bir barda Jane Barker ile tanıştığında mevzu sürecin sonundadır. İşi popüler kültür üzerinden bilebilenler bu hatun kişiyi izledikleri Barfly filminden çok iyi hatırlayacaktır. Uzun denebilecek bu “pis” ilişkide fark edilen ana tema, bir alkolikle yaşamak nasıl zor bir şeyse iki alkoliğin nefrete varan aşk ilişkisinin imkânsızlığıydı. Lakin yadsınamaz olan, bu kadının Bukowski’ye iyi geldiğiydi. Şair çizmeye çalıştığı sert erkek imajında okurları gözünde ileride kesinlikle başarılı olacaktı lakin şiirlerinin –aşıklarına yazdığı şiirlerinin- özüne indiğimizde ve yakın dostlarıyla sonradan ortaya çıkacak olan mektuplaşmalarını didiklediğimizde bu sert erkek imajının altında yatan adamın farklı olduğunu görürüz –lakin bu Bukowski’nin yaratmak istediği karakterin ana özelliğiydi belki de ve bunu başardı, başarması da kitaplarının satış grafiğinin olabildiğince yukarı çıkmasında ana etkeni oynadı. Şair, bu on yılın ardından şiire döndü ve şiirleri genelde düzyazı tadında lirikler oldu. Öleceği yönündeki doktor bazlı “alkolü bırak” ısrarlarına rağmen ağır bir içici olarak yazmaya ve bedenini tüketmeye ısrarla devam ederek şiirlerini yeniden küçük büyük demeden dergilere yollamaya koyuldu ki bu dergilerden biri yazışmalarında şaka da olsa evlenmeyi teklif edeceği Barbara Frye isimli kadın tarafından yönetiliyordu. Las Vegas Nevada’da çok kısa bir süre sonra evlendiler. Hızla olmasa da boşanmaya gidecek bu evlilik, Bukowski’ye nesnel olarak yaradı. Aralarındaki edebi bağ, tuhaf bir şekilde ilişkilerinde hard-core bir cinsel ilişkiye tekabül ediyordu, evliliğin “uzun” sürmesinin ana sebebi Bukowski için buydu. Neyse, Buk’un hayatı özü şiir olacak şekilde seyretmeye devam etti. Her ne kadar 70’de tanrısallığını perçinlese de popülerliği 60’ların başında yükselmeye başlıyordu. 1960 senesinde Hearse dergisi, Charles Bukowski’nin ilk kitabını “Flower, Fist and Bestial Wail”i yayımladı.

Şiirin zirvesine doğru giden yolu tırmanmaya başladığına hiç şüphe olmasa da bu yolun uzun olduğu ve onun lanetler yağdırdığı postanede çalışma mevzusuna madden bağımlı olması da aşikârdı. Hep bahsettiğim dönemin küçük yayımcılığının ve teksir makinelerinin bireysel yayımcılığı güçlendirdiği o günlerin önemi belki de en fazla Bukowski’ye yarar sağladı, zira bu basım ve dağıtım ağı –ülkemizde beyinlere çaka çaka anlatamadığımız underground yayımcılık- O’nun tüm ülkeye hızla yayılmasına olanak sağladı. Lakin bu yayın ve yayım ortamı Charles Bukowski –hele ki onun yakın geleceği- için yetersizdi ve bir sıçramanın gerekliliği daha o vakitlerde belliydi. Yaşamın zorluğu gibi, edebi anlamda da şans yanındaydı, Outsider dergisinin yayımcısı Jon Edgar Webb ile irtibat sağladı ve ilk sayısını Henry Miller’ı sunarak yayımlayan Outsider’ın 3. sayısı bu sefer Charles Bukowski’yi sunuyordu. Sonrasında zaten Webb, Bukowski’nin “It Catches My Heart in its Hands” ve de “Crucifix in a Deathhand” isimli iki kitabını da basacaktı.

Bu önemli olayların yaşandığı zaman diliminde bir yandan da Bukowski’nin yaşamında başka bir önemli olay gerçekleşmekteydi, Frances Smith’den olan tek varlığı, kızı Marina dünyaya gelmişti.

Loujon Press’in yani John Edgar Webb’in –ve elbette dönemin kült figürlerinden karısının da- Bukowski’ye ilk defa Amerika’nın dışına açılan kapıları hediye ettiğini söylemekte doğru olacaktır, bu kitapların basımı ve gelişen ilişkiler neticesinde Buk, Carl Weissner ile tanışır ve birçok kitabının ileride Almancaya çevirmenliğini de yapacak olan insanı hayatına sokmuş olur. Ve nihayetinde O’nu Outsider dergisinden okuyan ve hayran olan John Martin ile tanışacağı o tarihi gün gelir, sene 1966’dır. John Martin, yayımcılığa geçiş yapmak isteyen sempatizan ve dürüst bir adamdır, ilk Bukowski risalesini basar ve şaire telifini kuruşu kuruşuna öder. Ve nihayetinde John Martin Bukowski’nin hayatı olacak olan Black Sparrow yayıncılığı kurar. Yayınevinin güçlenmesine az da olsa zaman vardı ve başlarına neler geleceği konusunda yayımcısının da yazarının da elbet bir bilgisi yoktu. Bu süreçte Charles Bukowski koşmaya devam ediyordu, John Bryan ile tanıştı ve haftalık Open City’de tarihe geçecek olan köşesini yazmaya başladı: “Pis Moruğun Notları”. Open City hızla büyüdü ve meşhur bir yayın organı oldu. Bu, Bukowski’nin de büyümesi ve meşhur olması anlamına geliyordu!

Bu süreç net olarak Charles Bukowski’nin dönem edebiyatının en ön sıralarına ilerlemesini sağladı.

John Martin ayağı ise 2 senelik durgun süreçten sonra kıpırdanmaya başladı ve “At Terror Street and Agony Way” kitabı basıldı. İMAJ 7Ertesi sene “Günler Tepelerden Aşağı Koşan Vahşi Atlar Misali” okur karşısına çıktı. Bunu Philip Lamantia ve Harold Norse ile paylaştığı “Modern Poets Series #13” isimli ortak antoloji izledi. Open City’de ki köşe yazıları Carl Weisner tarafından aynı isimle Almancaya çevrildi, bu arada eserin ülkemizde basılması ise ikibinli yılları buldu, kitabı Bukowski külliyatını Türkçeye taşıyan Metin Celal genel yayın yönetmenliğindeki Parantez Yayıncılık “Pis Moruğun Notları”nı orijinal adıyla yayımladı. 1969 senesinde artık kendi yayımcılığına başka bir kanal arayan –zira beat kuşağından yenecek ekmek çoktan tükenmişti- ‘55 Amerikan edebiyatının kült yayınevi City Lights’ın sahibi şair yazar Lawrence Ferlinghetti ile mektup yoluyla tanıştı. Ki bu “Erections Ejaculations Exhibitions and General Tales of Ordinary Madness” isimli Bukowski kitabının basılması anlamına gelmekteydi.[Bu kitap daha sonra iki ayrı cilt halinde “Sıradan Delilik Öyküleri” ve “Kasabanın En Güzel Kızı” adı altında yayımlandı.  ]İMAJ8

En nihayetinde bilinen gerçek yerine geldi ve o ya da bu şekilde Charles Bukowski yayımcısı John Martin’in yaşamı için gereken asgari ücretin garantörlüğünü yapma sözüyle postane memurluğundan ayrıldı –artık sadece yazabilirdi! Bukowski’nin maddi geliri ile kafayı bozmuş bazı tuhaf insanlar bu kararın sadece yayımcısının aylık belirli sabit bir ücret ödemesiyle devreye girmediğini postane yılları boyunca iyi bir birikim yaptığını ve babasının ölümü ile kendisine kalan evin satışından da ciddi bir nakit kaynağı doğduğunu yazdı. Ama bunların şiirle bir ilgisi yoktu!

İlk romanı “Postane” üzerinde çalışmaya koyuldu. Bu esnada şiir dinletileri de hayatında madden ve kabul etmese de manen önemli bir yer almaya başlamıştı. Bukowski bu konuda netti, “beni” diyordu “kafesteki bir ucube olarak görüyor bu orospu çocukları ve bilet alıp sirke geliyor”, kısmen doğru idi bu tanımlama zira gerçekten salonun bir kısmı eğlenmek, şairler ile dalga geçmek, sahneye laf atıp küfretmek için geliyordu, ama önemli olan ve giderek de büyüyen bir gerçek vardı ki diğer nüfus oraya tapınmaya ya da O’nu dinlemeye geliyordu ki bu rakamlar gün geçtikçe inanılmaz bir hal alıyordu.

Bence önemli olan hikâyenin başladığım yeri ve şimdi yani bitireceğim yeri, başladığım yerden öncesinin hiçbir önemi olmadığına inanıyorum tırnak içinde, Buk bunu size şiirlerinde ve düz yazılarında yüzlerce defa anlattı zaten, hep kronolojik yazdı kitaplarını, şiirlerinde de kısa düzlerinde de farkedilir bu; çocukluğuyla başlar işe, zor günlerden bahseder, sonra sert ve pornocu yönü açığa çıkar ve hoop bir bakmışsınız ölümden bahsediyor, işte bu yüzden bu arayı anlatmak istedim size, işin başladığı yer ile kendisine gelecek tanrısallığın kesinleştiği nokta arasını yani.

Benim kanım, Amerikan Edebiyatı’nın son dâhisi Charles Bukowski hakkında en güvenilir kaynak onun kendisidir, ne dostlarının ne de düşmanlarının yazdıkları anılar ya da biyografiler değil. Her şey Türkçede de azımsanmayacak bir yer tutan kitaplarında, anlatılarında, röportajlarında, denemelerinde, şiirlerinde ve romanlarında!

2

Menekşe tren istasyonunda kuru soğuk, cam gibi bir günde akşam olmak üzere. Sene 1998. Neredeyse kış. “Bu giden kaçıncı tren,” diye soruyor, “bilmiyorum,” diyorum, “ilgilenmiyorum…”.Yerde bir sene sonra Türkçede de basılacak olan bir Charles Bukowski kitabı duruyor, “kaldırsana onu,” diye bozuyor sessizliği, “o orada iyi,” diyorum, “tıhhh, o da ne demek şimdi ya hû” diyerek gülümseyip cık-cıklıyor. Bir tren daha geçip gidiyor –iş çıkışına yaklaştıkça vakit, vagonları da kalabalıklaşmaya başlıyor Sirkeci banliyösünün. “Sanki yıllar öncesi bir zaman dilimini andırıyor,” “daha çok da bir Fassbinder sekansı gibi,” diye laflayıp filtresiz Camel’lerimizden birer tane daha çıkartıp uzatıyoruz birbirimize… “Ama eski, evet,” diyorum, “evet eski,” diyor.” “Yeniden okumak”tan kastımın ne olduğunu soruyor, “okursun işte, önüne gelmiştir, zamanı gelmiştir, belki de yanlış zamanın ta kendisidir, okursun ve sana yüzeysel okuma keyfinin dışında bir şey vermezler, anlamıyorsundur aslında, anlayacak denli yaşamamışsındır hayatı. Yaşın, zihnin, kıç deliğin büyüyüp gelişmemiştir daha, âlemlerin rabbi düzmemiştir seni ve sen bu kelimenin ne demek olduğunu dahi bilmezsin, ama sanırsın her şeyi, sadece sanırsın, kral sensindir, her şey sendir, sen ukala göt deliğinin birisindir, geri zekâlının önde gideni, ama bunu bile bilmezsin, çünkü bunu öğreneceğin tüm o milyarlarca sayfayı yeniden sike sike hatmedeceğin ve kendini ayaklarının altına alacağın gün gelecektir, işte o zaman o zen meseli fiiliyatını tamamlamış ve bunu idrak etmiş olacaksındır.” “Ne o mesel,” diye soruyor, “dağa bakarsın ve orada sadece bir dağ görürsün, sonra dağa bakarsın ve onun zen olduğunu anlarsın, sonra dağa bakarsın ve onun sadece bir dağ olduğunu görürsün..” “Bu sefere atlayalım mı,” diye soruyor, susuyorum, taşın üzerinde oturmaya devam ediyoruz yerde, rüzgâr; diplerde bitmiş, hafif boy atmış çimenleri eğiyor, saçlarımızı da… Tren düdüğünü çalıyor az ilerde, iyice soğuyor hava, Fassbinder’i ve Bukowski’yi düşünüyoruz, sen tam bir yıl sonra bir mektup yazacaksın bana –elbet bunu ikimizde bilmiyoruz, o kadar çok uzağa gideceğini bilmediğimiz, hiç geri gelmeyeceğini bilmediğimiz gibi, şöyle başlıyor mektubun: “Sevgili Şenol, Shakespeare bunu asla yapmazdı…” Oturup ağlıyorum.

Benim için Charles Bukowski tam olarak kestiremesem de “varlığını” 1972 senesinde kesinliyor –bende yani, o tarihte var oluyor, ben daha doğmadan 5 sene evvel. Bazı yaşamlar güçlüdür, bazı adamlar güçlüdür, bazen bu ikisi bir araya gelir ve yıldızınıza dokunur, hayatınız kayar yani, hele bazen bu adamların alayı size dokunmuştur –fark edersiniz bunu (hayır yavrum senden bahsetmiyoruz elbet) ve bir tabur Avusturya özel kuvvet askeri üzerinizden geçmiş gibi bir his yaratır sizde, gevrek ve memnun bir gülümsemeyle birlikte. Ve bu benim için tanrısallığın indiği ’72 senesinden başlayarak hep şairdir Charles Bukowski, ölene değin, kısa öyküleri, romanları, denemeleri, fotoğrafları, kısacası her şeyi ile bir şairdir. Onun şiir hakkında ne dediği, onun şiirleri değil bahsettiğim, onun yaşadığı yıllar, yaptığı işler –editörlükleri, dergicilikleri-, barları, kulübeleri ve yüzme havuzuyla kocaman bir şair. En çok da denemelerinde ve röportajlarında görürüm ben Charles Bukowski’nin kocaman şairliğini.

Bu kitap her ne denli bir “Bukowski üzerine”lik değilse bir o kadar da bir “Bukowski kitabı”, aslında ölüsünün kulaklarını çınlatacaksak: bu kitap onu taşaklarından kavrıyor ve gülümsetiyor, bunu biliyorum –her açıdan. Ana-akım Charles Bukowski biyografileri vardır, bunlardan sözde kabul edilmişlerden birisi de ekseni Charles Bukowski’nin “sadist yalancının biri” olduğunu her pasajda tekrarlayıp duran ve de tekrarlatıp duran, Türkçeye de fi tarihinde Parantez Yayınlarınca çevirtilmiş olan Howard Sounes’in metnidir.[Bu eser gerçekten derin ve meşakkatli bir çalışmanın ürünüdür.] Oldum olası merkezi işlerden ve yüzeysel insanların yücelttiği metinlerden pek hoşlanmadım, Tanrı’ya şükürler olsun ki sevgili Richmond, sevgili Winans ve elbet Moore küçük ve bağımsız yayıncılığın, samimi ve gerçek hayatların tecrübesiyle Charles Bukowski’nin dostları olarak –bazen egosantrik bir biçimde de olsa- bu ana-akım biyolar dışında bize sonsuz bilgiler sundular, sadece onlar mı -elbet hayır, onlarca ve hatta binlerce yayımlanmamış mektupları Bukowski üzerinden para kazanma şansını teperek yayımcılara pazarlamayan L.A’li, Frisco’lu işte güneyli-kuzeyli birçok şair, bunları küçük neşriyatlarda ya da eş dost arasında paylaştılar, tıpkı gerçek Amerikan şiiri gibi, tıpkı gerçek Amerikan sokak şiiri gibi, tıpkı Amerika’nın -şiir- ruhu gibi, Micheline, Richmond, Norse -özellikle- olmasalardı hayatımda sanırım sevgili Charles Bukowski’nin içine içine bu denli girmek mümkün olmayacaktı.

Evet, ne diyordum, bu kitap bir Bukowski kitabı değil, MEAT adını da alan, benim ise Bukowski’nin şairleri” olarak nitelendirdiğim içe kapalı bir ekolün[kendi yazdıklarıyla] aktarısı, ama kesinlikle bir antoloji zihniyeti değil ve sırf bundan uzak durması, okuru araştırmaya itmesi düşüncesiyle de şairler hakkında biyografik bilgiler vermekten kaçındım. Evet şairler… kavgalar, küfürler, küsmeler, yalanlar, dolanlar, egolar, rezillikler ama bir şekilde sevgili Bukowski’nin “hayatında tuttuğu, övdüğü, okuduğu ve arkalarında durduğu, önsözler ya da arka kapak metinlerini yazdığı” O’nun şairleri, kendi deyimiyle yukarda da dediğimce Meat’ler. Elbette Charles Bukowski neredeyse bu listedekilerinin alayıyla ters düştü, kavga etti, arkalarından kendince haklı olduğuna emin olarak sövdü-saydı, lakin bu kimseyi ilgilendirmez, bilmem, en azından beni ilgilendirmez, neden ilgilendirsin ki! Meatler sadece ona yakın olan şairler anlamında algılanmamalı, ona çok yakın olan -diğerleri gibi sonraları da çok uzak- Norse ya da “sen diğerlerine benzemiyorsun” dediği Micheline yok bu grubun içinde, çünkü dertleri, duruşları, bakışları aynı eksen üzerinde gözükse de zamanları farklı –zira beat edebiyatının ölümü ile Bukowski’lerin arasında kısa ve güçlü, tabir-i caiz değil ama post-beat dönemi doğdu, Norse ya da Micheline gibi (daha da yüzlerce isim var) şairler bu şaşalı ve magazinsel beat döneminde o denli yok sayıp ezildiler ki, beatlerin ölümünden sonra volkan gibi patladılar, oysa hepsi beatlerin pop rüzgârından daha eski ve köklü, yerleşik Frisco geleneğinin büyük şairleriydi. Amerika’da sevgili editör dostlarımın yaptıkları Meat Şairleri listeleriyle karşılaştırdığım vakit, onların listeye kendilerince geçer sebepten dahil etmediği bir-iki ismi, ben, “Amerikan şiiri”ne aslında çok uzak ve genel geçer bilgilere sahip ülkemizde kitabıma eklemenin tarihsel süreç açısından bütünleyici olduğunu düşündüğümden dahil ettim, gene aynı mantıkla birkaç da metin ekledim kitaba –zira bu metinlerin çoğu tıpkı Amerikan sokak şairlerinin ve Amerikan küçük yayın camiası şairlerinin sık sık yer aldığı, ülkemizin alt ve karşı kültür magazini Underground Poetix’te yayımlanmıştı, burada bütünleyici olduklarından zerre şüphe etmedim el-hasıl.

“Hepimiz gibi mutsuz ve dışlanmış durumdasın, meteliğe kurşun atıyorsun, ruhun tecavüze uğramış gibi; tırnaklarınla tutunmaya, kağıda bir iki mısra dökmeye ve sokaklarda dolaşırken bize dayatılan ve kendimize dayattığımız bu boktan hayatın havasını solumaya çalışıyorsun.” diyordu Bukowski bir mektubunda, yalınlıktı bu, bir adım ötesi çırılçıplaktı, böyle bir şiirin yaşamı da mümkündü. En nihayetinde ona benzemek, özenmek ve taklit etmek, O’ndan sonra ve O’nun gibi ol-a-mayan elma kurtlarının fonksiyon bozukluklarıydı. Şiirleriyle olduğu kadar kısa öyküleri ile de insanı dağıtabilecek, ya da tuhaf bir şekilde cehennem çukurundan dışarı taşıyabilecek dilsel üstünlüğe ve ETKİ’ye sahipti, “etki” kelimesini büyük yazdım çünkü bu güç onda olmasaydı Meat’ler olmayacaktı, yüzlerce şair de olmayacaktı, gerçek Amerikan sokak şiirinde kocaman bir delik oluşmasını bırakın o oluşumunu bugünkü evresine vardıramayacaktı da –her ne kadar teksir devrimi dediğimiz kolay basım yöntemine bağlasak da bu işin çıkım noktasını, bu yayım ve basım sisteminin coşkunluğu ve diğer şairlere heyecan ve hırs vermesi, Charles Bukowski’nin dili ve varlığı ile vukuu buluyordu. Amerika’da ya da burada, bu değerlerin ardından gitmemiz ve bu çalışmaları yapmamız onun yaşamsal ve edebi büyüsünü bir potada eritebilme özelliğiydi, kendi deyimiyle dizeyi iyi düzerdi –ve diğer çocukların eksikliği de buydu.

Bukowski sadece editörlerin kendisine bulunduğu kötü davranış biçimlerinin öcünü almak için kendisine gelen şiirlerin şairlerine kötü davranmadı, tamam bunu elbet yaptı fakat bir o kadar da şimdi de olduğu gibi kötü şiir yazıp eleştiriye gelemeyen, hatta şair olmadığı halde şiir yazıp eleştiriye gelemeyen geri zekâlılara söyleyecek en kısa sözü söyledi: “siktirin gidin”! Yoksa Jack Micheline için övgü şiiri yazdığını da biliyoruz ve ileride konu edeceğimiz diğer meleksi şeytanlıkları olduğunu da…

Bir adamın üzerine artı ve eksi kutuplar yüklemek –onu kahraman yapmak, onu kendi kıçındaki boka bakmadan eleştirmeye çabalamak vs vs vs- o adama hiçbir şey katmaz, o adamdan bir şey de eksiltmez, size –siz öyle sanmasanız da- rant da sağlamaz. Yükselişe geçen her insanın kan emicileri, küfredenleri fıtrat gereği çoğalır, bunu bazılarımız kendi yaşamından zaten bilir, ya emiyorsunuzdur, ya emiliyorsunuzdur –ya da karakterli ve nötr izleyicisinizdir.

Neeli Cherkowski’nin de –Bukowski yaşarken yazılan ilk Bukowski biyografisinde- belirttiği gibi “…Charles Bukowski, İsa’nın ya da şeytanın yeniden doğuşu falan değildi, yalnızca çağımızın en iyi şair ve yazarlarından başlıcasıydı…” Bukowski’nin Steinbeck ya da Hemingway’den daha büyük ya da iyi bir yazar olduğunu konuşmak yerine insanların yapması gereken onun Walt Whitman’ın yaptığının daha fazlasını yaptığını, şiirin dilini (yeniden) özgürleştirdiğini, Ginsberg’in beceremediğini çok net becerdiğini, akademik şiir safsatasının sonunu nasıl getirdiğini görmesi gerekliliğiydi. Whitman’ı ve Ginsberg’i gömmüş bir adam tıpkı uzun metinlerinde de anlattığı gibi Hemingway’i indirebilirdi! Onun için şiirin Jim Morrison’u diyenlere ben en fazla yaklaşanlardanım, zira Jim sahne sanatları ile Artaud ve Rimbaud miksajı bir yeni tiyatro düzeneği ile 16.yüzyıl mistiğinden de beslenerek şiirsel bir dil yarattı, nasıl ki onun şiirsel dili müziğin ve sözde ait olduğu grubun önüne geçtiyse Bukowski tüm sahneye –özellikle okumaları binlerce kişiye ulaşan curcunalara dönüştüğünde- sadece şiir hakimdi, bundan başka bir simyası yoktu! Bukowski’nin kahramanı kendisiydi –maskotu da.

Doğal olarak ister eğitim düzeyi, ister yaş, ister zihinsel seviyesi gereği olsun Charles Bukowski birçok farklı yaş ve durumda insana farklı şeyler ifade etmiştir. Ama o her üreten insan gibi kimin ne zırvaladığıyla ilgilenmemiş ve sadece bildiği ve düşündüğü şeyi yazarak yoluna –ölümüne değin devam etmiştir-: fahişeleri, sokakları, pansiyonları, ayyaşları, barları, yolları, pezevenkleri, akşamdan kalmalıkları, gerçeğin üstüne hiç gerek kalmadan!

Bazıları bu kitabın içinde de yer alan insanlara çok kötü davrandığı, bazı dostlukları bitirmekte acımasız olduğu, dik kafalı olduğu gibi gerçekler ortada olsa da bunların tersini düşünen, bu konuda biyografiler üreten ve bu kitapta da şiirleriyle yer alan diğer dostların varlığı ve ürettikleri bize net olarak bir şey söyler: Charles Bukowski hakkında beylik laflarla, rivayet ve masallarla tek boyutlu bir resim çizemezsiniz! Hepsi bu!

Yoksa konu şairler ve editörler arasında, yani edebiyat dünyası dediğimiz şeyin içinde varolan sürtüşmelere getirilecekse yaşadığınız ülkedeki cadı kazanına bakıp bile bunların ne denli pis ama sıradan işler olduğuna akıl erdireceksiniz. Herkes birbirinden nefret eder, herkes diğerinden daha iyi yazar, şu editör var ya “götün biridir” ve aslında “bir halttan anladığı yoktur”, şu şiir kitabı basılan genç şair editörün akrabasıdır ya da ona veriyordur, X herkesten daha iyi şairdir, “hadi canım şu orospu çocuğuna da şair demeyin”dir, bu örnekleri yüzlercesiyle çoğaltabiliriz, aslında ‘72 Amerika’sının küçük yayımcılık ölçütleriyle Türkiye’de hep yaşanan durum –doğal olarak- akrabadır, egolar, edebiyat ve olmamışlık! Ayrıca burada Winans’ın bir sözü de aklıma gelmedi değil yukardaki listeye eklemek için: her ne olursa olsun “eserleri yayımlanmış şair-yazarla eserleri yayımlanmamış şair-yazar arasındaki sürtüşme ortadadır…” evet ne yazık ki böyle bir gerçek var. Her ne kadar eserleri yayımlananların çoğu bir halta yaramasa, ya da yayımlanmayı hak eden birçok kalemin belki de ya da en azından sadece maddi sebeplerden dolayı yayımlanamaması gerçeği. İşte küçük yayımcılığın Amerika’daki başlangıç noktası aslında bahsettiğim, zine kavramını layıkıyla kullanamayan bu ülke de küçük yayımcılığın karakterli bir şekilde ve uygun bir habitata yeşermesini ummak salaklık olsa da ben yıllardır bunu sadece ummuyor somut olarak ortaya koymak içinde elimden geleni yapıyorum. En nihayet bu kitabın ortaya çıkmasına vesile olan şairlerin tümü –Bukowski başta- küçük dergilerin, elle üretilen kitapların, sınırlı baskıların, teksir makinesiyle çoğaltılan broşürlerin şairleriydi, aslında bu kitap bir taraftan bunun kitabı, anlayabilene!

Çok fazla insandan bahsedilebilir gibi bir yapay görüntü oluşsa da bunun tersidir, yukarıda andığım insanların dışında Neeli Cherkovski’nin de Bukowski’nin yaşamında önemli –ve hep olduğunca git gelli- bir yeri vardır. “Bukowski soğuk kış akşamlarında birlikte içmek için harika bir adamdır”der genç Neeli, Bukowski şiirinin popülerliğin zirvelerine doğru tırmanmaya başlamadan evvel De Longpre Caddesi’nde, 95 dolara kiraladığı mutfak ve yatak odasından oluşan küçük evinde yaşarken, Neeli ile oldukça yakın bir ilişki içindeydiler. Bukowski ile tanıştığında ve onun “Longshot Poems for Broke Players” fena halde etkilendiği vakitlerde Neeli henüz bir teenagerdı. “Yıllar boyunca Bukowski ile bir araya geldik ki ben zamanla ona Hank demeye başladım, aralıksız günlerce içtiğimiz zamanlar da oluyordu, hapları bonbon gibi yuttuğumuz vakitler de, LSD almalarımız ve sabahın körüne doğru bir dünya kafayla manyak gibi Hollywood’a sürmelerimiz…” diye hatırlar o günleri bir makalesinde. Bukowski Neeli’yi sabahın köründe arar ve “Evlat! Bu lanet postane beni öldürüyor… Dipteyim… Neden atlayıp gelmiyorsun?…” dediğinde evine gider, günlerce ayrılmazdı. Ama hep başından beri bahsettiğim ikilem Charles Bukowski’nin “sevdiği” tüm şairlerinde süregidecekti, yukarıdaki Neeli aynı zamanda şu sözlerinde sahibi olacaktı ileriki yıllarda –Bukowski’nin ölümünden sonra: “Bukowski’nin hayaletinin aramıza girmesine izin vermemeliyiz. Eğer seni sattığımı söylediyse Hank ölü bir orospu çocuğudur. O aslanları kavga ederken izlemeyi severdi.”

Bu lanet olası git-gelleri, ya da kimi zamanca Bukowski’nin büyük ve ünlü şair kaprislerini içinde gizli, açık ve de büyük yaralar gizleyen “dostu Winans –ki o da O’ndan nemalanmak için çok iş becermiş egosantrik eziklerden biridir nihayetinde- bu listeyi kendince şöyle toparlar:  “Bukowski ile Ole’nin eski editör ve yayıncısı Doug Blazek’in uzun yıllar mektuplaştığı, güçlü bağları olduğu, ancak bu ilişkinin yüz yüze karşılaşmalarından kısa bir süre sonra bittiğinden söz edilir. Aynı şekilde, Bukowski’ye “Pis Moruğun Notları” köşesi için para ödeyen, Open City’nin eski editör ve yayıncısı John Bryan da Bukowski ile yollarını ayırmış bir başka küçük yayınevi ünlüsüdür. Liste uzundur ve Harold Norse, Linda King, Jon ve Gypsy Lou Webb gibi küçük yayınevlerinden tanınmış insanlar da listedeki yerlerini almıştı. Steve Richmond (ve yukarda bahsini yaptığımız Neeli) gibi başka şairler ise Bukowski tarafından uzaklaştırılmış ancak Bukowski daha sonra onları tekrar çevresine kabul etme “nezaketini” göstermişti.” Ki başta Norse ile olan ilişkisi gibi tıpkı tüm hikayeleri yukarıda bahsettiğim Neeli meseli gibi başlar ve biter. Aslında bu sadece Bukowski’den kaynaklanan bir davranış bozukluğu olarak algılanmamalı ve yanlış okunmamalıdır, zira böyle konuşan ve haksızlığa uğradığını düşünen tüm bu şiir tayfasının birbirleriyle olan ilişkileri hiç de farklı değildir, doğrusu bunların hepsi kendilerince küçük Bukowskicikler kesilip Bukowski’nin gösterdiği tavırlardan dolayı anlatıp bitiremedikleri tavırları hastalıklı bir egoyla birbirlerine karşı sergilemişlerdir, hem de ezercesine ve geri dönüşsüz olarak.

Aynı şekilde yazının başlarında övgüler düzdüğünü söylediğim Micheline için bir yandan “sokakların telaşlı ve büyük romantik şairi” dediği gibi “eleştiri düşkünü ağlak” olarak da nitelendirmişti üstad-ı azam Charles Bukowski. Tüm bu düşüncelerimi, dahası sürecin bu yaşanmışlıklarını tahmin edersiniz ki böylesi saydam bir şair bileşkesinin nasıl bir habitatta oluştuğunu daha iyi kavrayalım diyerekten söz konusu ediyorum. Nihayetinde Meat etiketi altındaki en önemli Amerikan 70 şairlerinden baba William Wantling bu Meat Şairi etiketinden 20 yıl boyunca kurtulamayacağını söyler! Winans bu süreçte Meat Şairleri’nin özellikle Bukowski, Wantling ve de Blazek’in büyük aşığıdır ve bu Amerikan sokak ve yeraltı şiirinin altın çağı için şöyle der: “Neredeyse her edebiyat dergisi bu şair-yazarlardan en az birinin eserlerini içeriyordu.”

Şüphesiz ki kendisine olan bağlılığı ve şiirlerini yakın hissetmesi tüm bu çalkantılı dostluklar arasında en az Steve Richmond’a dokundu, gerçi maddi durumunun ferahlığından kaynaklandığını söyler çoğunluk rahat bir hayat yaşaması çok daha fazla uyuşturuculara, alkole, Bukowski’ye ve şiire yönelmesine, sahip çıkmasına, öyle yaşamasına neden oldu. Richmond’un yanında bu çalkantılardan uzak sapasağlam duran tek isim ise kesinlikle Bukowski’den sonra şiirleri en çok itibar gören Wantling oldu [Wantling, Winans, Micheline ve Norse’dan oluşan yeni kitabımın hazırlıklarına da başlamış bulunuyorum]. İçerdeki diğer Meat ekolü ve tınısı taşıyan şairlerin bazılarından burada bahsetmedim, zira bahsedilmesi gerekenler bunlardı sadece, bu sebepten, -diğer yandan da elbet kitabı bir Bukowski anlatısına dönüştürmeme gayreti.

bukowski_Meat2conKee_1024x1024

Jean-Paul Sartre ve Charles Bukowski

fgdfgdfgdgd

Metin: Jean -François Duval

Türkçesi: Seda Garzanlı

Türkçe hakları: Altıkırkbeş Yayınları, Bukowski ve Beat Kuşağı kitabı içerisinde İstanbul 2015

Her şey 1976 yılının Haziran ayında Rolling Stone’daki bir makaleyle başlamıştı. Makalede Jean Genet ve Sartre’a göre Bukowski’nin “yaşayan en iyi Amerikan şair” olduğunu söyledikleri yazıyordu. Kimse, derginin bu açıklamayı nereden aldığını bilmiyor –muhtemelen Bukowski’nin kendi ülkesinde isim yapmasını iste­yen, Bukowski’nin Almanca çevirmeni Carl Weissner’dan. Charles Bukowski: Locked in the Arms of a Crazy Life biyografisinde Howard Sounes, bir kaç anglosakson felsefe uzmanı ve Fransız şairin de fik­rini aldıktan sonra, bu tarz bir övgünün asla Sartre ya da Genet’ten gelemeyeceğine inandığını vurguluyor. Hank’in çalışmalarıyla da uyuşmuyordu.

Her neyse, bu hikayede gerçek olan bir tek öğe var. Buluşmak, Hank ve Sartre’ın kaderiydi. İlk önce Buk’un hayranları herkese açık bir doğrulama istiyordu; ve yapılabilecek en büyük toplantıda ol­malıydı bu doğrulama. Amerikan edebiyat kurulunun en çok kü­çümsediği Amerikan şair ve yüzyılın en önemli filozoflarından bir tanesi arasındaki buluşma, buluşmayı sağlayanın sadece değerini ve ününü arttırabilirdi. Diğer bir neden ise, yeraltı ortamında bu iki çarpıcı figürün birbirine yakın durmasıydı. Sartre ve Bukowski’nin görsel çirkinlikleri ikisini de Socratic Sileni’ye dönüştürüyordu. Sartre’in çirkinliği şaşılığından kaynaklanırken, Buk’un çirkinliği Steve Richmond’un da harika bir şekilde tanımladığı üzere burnun­dan geliyordu: “Burnu, her şeye rağmen, unutulmaz. Bakışlarımı kitlemişti bir 10 saniye kadar belki de daha fazla… Damarlı, koca­man, içkici, ayyaş herifin burnu. Bana birden, ben oradaydım, sen değildin, dedi.” Üstelik bu görsel çirkinlik ikisinin de müthiş yara­tıcı gücüyle yalanlanıp yok ediliyordu, duruş ve cazibenin gücüyle kadınlarla ilişkilerinde başarılı olmayı garantiye almışlardı (Hank’te bu 50 yaş sonrasında başlamıştı aslında). Sartre ve Buk birçok yön­den çirkinlik kardeşleriydi. Fiziksel anlamda güzellik ve klasik este­tiği reddediyorlardı. Kurulu düzene ve burjuva değerlerine karşı en radikal meydan okumayı barındırıyorlardı bünyelerinde.

Fırsat doğduğunda bu iki adam arasında bir buluşma ayarlama­yı düşünmekten daha mantıklı ne olabildi ki? O sıralar gözleri nere­deyse görmemeye başlamış olsa bile, Sartre ulaşılabilir bir adam­dı, her buluşmaya açık ve her şeye meraklıydı. Genet hakkında bir kitap yazmıştı, Hank’in karakteri hakkında yazamadı ama ilgisini çekiyordu.

Ama Sartre’ın Bukowski’yle buluşmak istediği yönündeki ha­berler doğru muydu ki? Böyle bir teklif gerçekten yapılmış mıydı? Linda Lee Bukowski bu konuda çok net: “Kesinlikle, Sartre Hank ile buluşmak istiyordu! Sanırım Hank’in Paris’te olduğu haberi yayıl­mıştı…”

Eğer öyleyse, Hank buluşmayı neden reddetti?

Elbette birçok alanda ayrışıyorlardı. En başta politik ve toplumsal anlamda. Hiç kimse Buk’u Ginsberg’in yanında düşü­nemez, Sartre ile birlikte bir fıçının üzerine çıkıp Renault fabrika­sının kapısında duran işçilere nutuk attığını düşünemeyeceği gibi. Diğer yandan da, Sartryan gözle bakıldığında Buk’un sosyal ve kamu sorumluluğu konularındaki eksikliği aleyhinde kullanılamaz. Bukowski’nin kitapları büyük bir kitleye ulaşarak, Hank’in niyeti bu yönde olmasa da, kendine rağmen Hank’in toplumsal değişim yönünde devrimci bir etken olmuştu. Buk’un Sartryan bir karakter olduğu düşüncesi bile savunulabilir. Barfly’daki tavırları, Sartre’ın oyunu No Exit’teki karakterlerini andırıyor sıkça. Buk, gerçekle yüz­yüze kalmaya ve ellerini kirletmeye zorlanan bir adamdı. Hayatı bo­yunca özgürlüğü tercih etmeye çalışan ve çelişkileri ve karanlığı ile anlaşan, topluma uymayan bir adam. Kısacası, Sartre terminolojosi kullanılacak olursa, “piçler” arasında sayılamayacak bir adam. Yine de, Buk’un Sartryan bir figür olması fikri çok da uzatılmamalı. Filo­zofik anlamda ikisi de ayrı kutuplardaydı. En başta politik anlamda, Sartre kendini kandırdı: Marksizim zamanımızın aşılmaz bir felsefe­sidir. İyi niyetine rağmen her zaman kandırılırdı. Tongaya basmak, her ne pahasına olsun Buk’un kaçındığı şeydi.

Buk’un Sartre’a karşı anlamsız önyargıları mı vardı? Yoksa bir efsane olarak, Fransız filozofu tüm bu entelektüel kesimin yaratıcısı olarak görüp onu paketlemek mi istiyordu? Öyle olsa bile, Sartre 1960 yılında edebiyat dalındaki Nobel ödülünü reddetmişti.

Aslında Sartre ve Buk’un buluşmama sebebi çok daha basitti: teklif yanlış zamanda gelmişti. Linda Lee Bukowski şöyle hatırlıyor: “Paris’teki ikinci gecemizde, tüm gece boyunca dışarda takılıp içmiş­tik… dört saat uyumuştuk. Alt katta bir sürü insanın ve Fransız ya­yıncıların olduğu büyük bir röportaj olmuştu. Sartre’ın Buk ile buluş­mak istediği mesajı geldi. Ama Hank uçmuştu. Bitikti. Sartre iyi biri olabilir. Hank’in hali yoktu. Reddetti. Sartre’dan hoşlanmadığından değil, ama…Birazcık gözü korktu, belki.” Yani Buk Sartre ile buluş­mayı reddetmedi. Sadece sarhoş olduğu için onunla buluşamadı.

Gerçekten de kaçırılmış bir fırsattı. Üstelik, kitapların gönülleri, kalpleri ve ruhları birleştirmek için var olduklarının bilincinde bu dü­şünce iyice beliriyor.

Bu hikayenin bir de sonsözü var.

Yıllar sonra, 80’li yılların sonlarında, Sartre’ın ölümünden yak­laşık 10 yıl sonra, iki adam arasında çok farklı ve harika bir bağlantı kurulmuştu. Bilinçli ya da değil, Linda Lee Bukowski –Buk’un daimi koruma meleği– bu buluşmaya sebep olmuştu. Hank çok zor bir dö­nemden geçerken, Linda ona okuması için Jean-Paul Sartre’ın bir kitabını verdi. “Verem olduktan sonra” diye hatırlıyor “Hank at ya­rışlarına gidemiyordu. O dönem depresyondaydı ve zayıf düşmüştü. Ona Sartre’ın eski kitaplarından bir tanesini verdim. Hangisi oldu­ğunu hatırlayamıyorum… Bir şeye odaklanması oldukça güçtü o yüzden de kısa öyküleri vermiştim…” Sartre’ın kısa öykülü tek kitabı olduğuna göre, Buk’a verilen kitabın The Wall olduğu şüphesiz. Lin­da bunu onaylıyor: “Evet, The Wall. Havaya uçmuştu!”.

The Wall’daki beş öyküden Hank’i özellikle kendinden alan, ki­tabın başlığı ve kitabın ilk öyküsü olan ve muhtemelen en bilinen öyküsü The Wall’du. The Wall, İspanyol İç Savaşı’nda bir hücrede kendi düşünceleriyle ve panikleriyle baş başa kalmış üç adamın son gecesini anlatıyordu. Şafak vaktinde, vurulmak üzere gözleri bağ­lanarak bir duvara dizilmişlerdi. İdamdan bir kaç saat öncesinde, esirlerin akıllarından geçenlerini paylaşıyor Sartre okuyucusuyla. Tenlerinin renk atmasını, yüzlerini ve giysilerini sırılsıklam bırakan hararetli terlemelerini ve altlarına işemelerini anlatıyor. O kadar ürkmüşlerdi ki fiziksel semptomlarının farkında bile değillerdi. Hank bu tarz durumları yakından tanıyordu; insanın “duvar”a karşı ge­tirilip kaçınılmazla yüzleşme gücünün sınandığı an. Lady Death ile saklambaç oynadığı son romanı “Pulp”ın hastalıkla yontulmuş bilin­cinin nihai yüzleşmesinin sonucu olarak yazıldığı bile söylenebilir.

The Wall, Buk’un önemsediği tek soruyu ele alıyor: her ne koşulda olursa olsun bir insanın direnmesini sağlayan nedir? Bu öyküde onu büyüleyen, bir durumdan doğan korkunç ve gerçek meydan okumanın bir adamın direnmesi için kendi kaynaklarına başvurmasıydı. Hank o sıralar kendi veremiyle müdacele etmek için direniyordu. Sartre ile buluşmadı, ama o sıralarda tam da onun ka­rakterlerinden bir tanesi gibiydi:“Şöyle demişti: ‘Onunla daha önce tanışmalıydım, onunla Paris’te buluşmalıydım… Ama artık çok geç.’ Sonra da pişman oldu,” dedi Linda. Bu şekilde pişmanlığı duyulan bir buluşma belki de tam anlamıyla bir kayıp sayılmaz…-

bukowski&beat2baski2-012 (2)

Cobain, Agamben, Foucault, OHAL, Arendt, Heidegger ve diğer şeyler üzerine * Şenol Erdoğan

roboskikatliami1new edit

Michel Foucault ölümün değersizleştirilmesini iktidarın modern çağdaki dönüşümüne bağlayan politik bir önermede bulunur: İktidar kendisini esas itibarıyla hayat ve ölüm üzerinde hak sahibi olmakla tanımlar!

Kurt Cobain üzerine yazılmış ve sıklıkla tekrar döndüğü sitüasyonist metni yeniden açıyor –kısa süre önce bir radyo programında şu an düşündüğü şeyleri zikrettiğini o an hatırlamıyor. Metnin yazarı, Giorgio Agamben’den hareketle Agamben’in Auschwitz’i ele aldığı kitap çalışmasındaki “muselmann” gerçeğine vararak Cobain’i bir muselmann olarak ele almayı deniyor. Bu metni okumadan önce ne Agamben’in muselmann üzerine yazdığını ne de Auschwitz’teki muselmann kavramının gerçeğini biliyor. “O halde Kurt Cobain kimdi?” sorusuyla başlıyor metin ve belki de tüm buralara varmasına neden olan cümlelerle devam ediyor: “Kurt Cobain neden bazen kendisine Kürt dediğinden başlayarak çok şey anlatır. O kendini açık bir şekilde Kürtlere, 1980–1988 tarihleri arasındaki İran-Irak Savaşı’nda her bir taraftan saldırıya uğrayan ve terk edilen vatansız insanlara benzetiyordu. Kürtlerin kaderi yirmi yıl sonra bile acil bir mesele olarak kalmıştır (Ben bu satırları yazarken Türk Ordusu Irak’a, bağımsız bir devletin topraklarına girdi ve Kürt militanları ve teröristleri dilediği gibi katlediyor.). Kürtlerin Bosnalılar, Çingeneler, Ermeniler, Filistinliler, Basklar ve Diaspora Yahudileriyle benzer bir şekilde bağdaştırılmasında haklılık payı vardır. Bunların hepsi de, –bir halkı olmayan Kuveyt Devleti dışında- bir insanının kaderinin ancak bir devlet kimliği olabileceğini ve insan kavramının ancak vatandaşlık kavramı dahilinde yeniden bir sisteme bağlandığı takdirde anlam ifade edebileceğini açıklığa kavuşturmak için, herhangi bir ceza alınmaksızın baskı görüp imha edilebilirdi.”

“Tanıklık edilmemiş” ve “tanıklık edilemez olan” üzerine düşünüyor uzun zamandır. Agamben’in, Auschwitz’te etiğin muselmann’ın insan ve insan-olmayanı birbirinden ayırmayı olanaksız kıldığında başladığını yazması ona “bölge”deki etiği düşündürtüyor. Bölge kelimesini, “Sınırları idari, ekonomik birliğe, toprak, iklim ve bitki özelliklerinin benzerliğine veya üzerinde yaşayan insanların aynı soydan gelmiş olmalarına göre belirlenen toprak parçası, mıntıka” olarak veriyor TDK Sözlüğü. O, bölgeyi, yaşadığı, gördüğü Irak toprakları ve ülkenin a vakitki OHAL sınırları olarak kullanıyor. 1997 tarihli metninde Agamben, “hayat ve ölüm arasında üçüncü bir alan”dan, bir tür “araf”tan bahsediyor. Ve bu onun net olarak “zaten orada yaşam ile ölüm arasında bir dünya-hayat idi yaşanan” cümlesine ulaşmasını sağlıyor. Araf kelimesini TDK sözlüğü ilk anlamda, “Karın güneşsiz havada lodos yeliyle erimesi hali” olarak veriyor. Tekrarlıyor bunu: Karın güneşsiz havada lodos yeliyle erimesi hali. O esnada kar yağıyor ve kentin sisli görüntüsü üzerinde paslı bir güneş kavuniçi tonlarında batıyor –seviyor bunu; cümleyi de kavuniçi tonlarında batan paslı güneşi de. Diğer anlamlarla ilgilenmiyor o an.

Filozof, “ölümün ötesinde bir deney” olarak insan-varlık’ın insan-olmayan’a dönüşümünü yazıyor. Vicdani retçi bir dostunun verdiği röportajdaki cümleleri ansızın hücum ediyor; “…oradaki Kürt arkadaşlara şunu sormuştu: “askere gitmeye hayır derken aynı zamanda gerillaya katılmayı da reddediyor musunuz, tüm hiyerarşileri ve başkan Apo demeyi de reddediyor musunuz? … (DHKP-C) gibi oluşumlardan tanıdığımız pek çok arkadaşımız var. Onlar askerliği kendi içlerinde reddedip T.C Ordusu’nda askerlik yapmayı reddetseler de partileri onların askeri eğitim alması gerektiğini söylüyor.”… Dağda telsizle konuşma fırsatı yakalayabildiği tek bir an olmuştu, İstanbul Teknik Üniversitesi mezunuydu, Taksim’i sormuştu ona, “Nasıl?” demişti, etrafı sormuştu biraz, sonra karşılıklı “sen ne arıyon orda?” anlamsız soruları gelmişti, “biz sizi görüyoz ha,” demişti sonra, “he,” demişti o da “biz de sizin tam karşımızda odlunuzu biliyoz” –tam 4 gün sonra çıkan çatışmada bir an aklına gelecekti
O da orda mı diye, bir dostunu görme arzusu gibi kaplayacaktı bu soru içini. Asla cevabını alamayacağı. İşte dağdaki iki farklı adamı düşünüyor şimdi. “Farkları ne”yi ve büyük silah sanayini düşünüyor, ve ideolojileri düşünüyor silah sanayinin olmazsa olmazları olan, -vazgeçilmezleri. “Ahh,” çıkıyor ağzından, kalbinden, beyninden koca bir ahh.

Muselmann’ın adını anarken kimsenin gerçek anlamda “canlı varlıklar”dan söz edemeyeceğini bütün tanıklar onaylıyor. Améry ve Bettelheim onları “yürüyen ceset” olarak tanımlıyor. Carpi onları “yaşayan ölü” olarak adlandırıyor. Levi, “insan onlara canlı demeye çekinir” diye yazıyor. Bir Bergen Belsen tanığı şöyle yazıyor: “Sonunda canlıyı ölüyle karıştırırsınız. Aslında fark çok azdır zaten.” Tüm bu örnekleri planetin çok yerlerindeki ana temaları benzer ideolojik dertleri farklı bölgelerde yer alan oluşumlar için kullanabileceğini bilmek, bu argümansal güç onu manevi bir ölü kıldı bile –zaten- çoktan. Oysa ortadaki biyolojik imgenin bir adım ilerisine varabiliyor bir çırpıda, insani-olan ve insani-olmayan arasındaki eşiğin belirtisi olarak adlandırdığı yer var bir de işte Agamben’in. Oysa yaşadığı dönemde doğal afet gören bir “bölge” dahi –mesela büyük deprem alanları- devlet biyo-politikalarına maruz bırakılarak ve tüm sivil çabalar bertaraf edilerek insanın insan olmayana dönüştürülme çabalarının silahlı mücadele dışında siyasi saldırı olarak uygulandığı süreci de bir fiil yaşıyor.

Bettelheim “bölge” dahilinde kabul edilebilirdir: Uç durumda [bölgede tüm durumlar uçtur] gerçek özgürlük ve seçme hakkının pratikte var-olmama ve kişinin bir düzene itaat etmeye yönelik iç farkındalık derecesiyle aynı anlama geldiğini kavradığını söylüyor Agamben kulağına. Susturduğu dinginleşmiş gibi gözüken taşlar kıpırdıyor –yeniden, oysa hep bir kıpırtı halindeydi içinde susku olan bağırış.

Arendt’in Heidegger’i “imha kampları”ndan bahsediyor, Arendt’ten daha önce O kullanıyor “ceset imalatı” ifadesini. Oysa bunca yıl sonra aklının farklı köşelerindeki bulgularla argümanlaşıyor –yeniden- anımsamaları. Soykırım eyleminin alternatif seçeneklerine, alternatif ve yeraltı ceset imalathanelerine gidiyor aklı. Toplama kampı için ille de dikenli, elektrikli teller gerekmiyor ya. Yaşadığı ülke “OHAL” adı altında çok uzun zaman kendince kendine gerekli alanı çizgi içine almamış mıydı zaten?

Heidegger, Bremen ders notlarında, “Kitleler halinde ölüyorlar, tek seferde yüzlercesi,” demişken anımsamalarından çok çok yıllar evvel, ve anımsamaları dahi eskimişken, daha usunda tazecik duran Uludere varken neden bugün bu sebeplerden dolayı başkalaşımsallaştırılmış bir Auschwitz görüntüsü oluşmuş olmasın ki diye düşünüyor.

“Ölüyor mu onlar? Yok oluyorlar. Yok ediliyorlar.”

Çıktığı bu ussal geziyi Agamben –sanki- onun için “mascalismos”a dek vardırıyor. Okumak tüylerini ürpertiyor, ağzına sıçıyor –bazan- okumak! Okudukları değil yaşamındaki –geçmişindeki- tekabülleri ve oluşturabileceği onlarca tez ve argüman bunu sağlayan!

Mascalismos bir ritüel. Öldürülmüş kişinin cesedinin uzuvlarının –ki bu genelde parmaklar, burun ve kulak olur- kesilip ipe dizildiği bir ritüel. Tabi bunun ardında yatan hurafi, Güneydoğu Anadolu’da türkiye ordusu askerinin P.K.K gerillasına uyguladığı bu bokun ardında yatan şey değil! Lakin bu ilkel kabile ruhunun orduya sirayet etmesi ne kadar güçlü ve tuhaf bir vaka! Bu bir büyü: Böylece öldürülen kişi asla öç alamayacak, katiliyle uğraşamayacak ve ebediyen ölü larva olarak kalacak! Büyülerin de beşiği olan Anadolu’da, “Anadolu çocukları”nın zorunlu askerlik serüveninde içinden bir ses uygulayanın kökleri hakkında hiçbir şey bilmediği bu ilkel kabile ritüelinin yaşadığını ve tatbike devam edildiğini söylüyor. Ki zaten bu saçma oyunun en başında, daha elini ve aklını pisliğin içinde yitirmemişken, daha yatakhane kavramından bedenini ayırmamışken bir ipe dizilmiş kara kuru deri-kıkırdak parçalarını getirecekti bir “ağabeyi”; “Bak,” diyecekti, “bu şans getirir!”

Auschwitz’in sonrasına yazılmış Adorno’nun meşhur kelamlarını anımsamaması elinde değil, anımsıyor: “Auschwitz’ten sonra insan şiir yazamaz… Zorunlu eleştirisi de dahil olmak üzere bundan sonra tüm kültürler süprüntüdür…” Belki de yaşadığı ülke 1984 senesinden beri akıl almaz avamsal milliyetçilik safsatasının zavallı beyinlerdeki kandırmacasıyla bir TİCARETin anlamsız savaşını 2 taraflı olarak devam ettiriyor! Artık her iki taraf için mümkünlükten bahsetmek anlamsız ve yalan. Sürdürülen politik ticaretin silah pazarı menşeine bu halkın ve dünya halklarının aklın yetmemesinden daha büyük bir yara göremiyor dünyada. Ve tersini bilen azınlığın azınlıklıktan doğan gücünün tüm bu pislikle uğraşmaya yetememesi diğer yandan, salt acı olan!

Michel Foucault ölümün değersizleştirilmesini iktidarın modern çağdaki dönüşümüne bağlayan politik bir önermede bulunur: İktidar kendisini esas itibarıyla hayat ve ölüm üzerinde hak sahibi olmakla tanımlar!

“On yedinci yüz yıldan ve polis biliminin doğuşundan itibaren öznelerin hayat ve sağlıklarının gözetimi devletlerin mekanizmaları ve hesaplamalarında giderek önemli bir yer tutmaya başladığında, egemen iktidar da Foucault’nun biyo-iktidar olarak adlandırdığı şeye dönüştü,” der Agamben, ve şöyle de devam eder: “Eski öldürme ve yaşatma hakkı yerini, modern biyo-politikayı tanımlayan ve yaşatma ve ölmesine izin verme formülüyle ifade edilebilecek tersine çevrilmiş bir modele bırakır.”

“Ölüm –artık- giderek değerini yitirmiştir. Örtbas edilmesi gereken bir şeye, bir tür özel utanca dönüşmüştür.” Devletler bunu başarmıştır!

Dönüp tekrardan ‘76’da, Collége de France’ta Foucault’ya kulak kestiğinde, artık içindeki tahammül sınırları çoktan yitmiş bulunuyor, sayfalara karşı bir kin beslemesine dahi neden oluyor yaşadığı bu şimdiki zaman tıkanması: “İnsan türünün biyolojik sürekliliğinde IRKların karşıtlığı ve HİYERARŞİsi, belli ırkların iyi, diğerlerinin ise bilakis aşağı olarak nitelenmesi, gözetimini iktidarın üstlenmiş olduğu biyolojik alanı parçalama yollarıdır tümüyle, bir topluluğu farklı gruplara ayrıştırma yollarıdır.”

Nazi biyo-politika sisteminde nasıl ki kampların belirleyici işlevi söz konusuysa, daha önce düşündüğü gibi sınırları dikenli tellerle çevrilmemiş kamp alanları bu ülkenin dahilinde her daim olmuştu. İster somut bir Nazi kampından ister cumhuriyet tabelası altında var olan “kemiksiz” kamplardan bahsedelim, bunlar hiçbir zaman sadece öldürmek ve yok etmek amaçlı var edilmemişlerdi, sosyal-ekonomik tecrit noktaları olarak yaşamlarına devam ediyorlardı. Hele ki şimdiki zamanını yaşadığı politik iktidarın hanedanlık topraklarında!

Beden Üzerine – Şenol Erdoğan

new edit

ace55aa6b81e93a8f71d917f58e14f72

Beyaz perdeye yansıyan görüntüleri izliyorum… Sanırım bu bir Stan Brakhage filmi. Renk patlamaları ve asitle yanmış pelikül kraterleri. Çıplak bir kadının görüntüsünü izliyorum şimdi. Ve kadraja bir diğer beden giriyor. Erkek. O da çıplak. Az sonra bir bebeğin annesinin rahminden iç dünyayı terk edişini izleyeceğim. Bir bedenden bir başka bedenin çıkmasının hokus-pokus’unu.

Bir ağacın gövdesine bakınıyorum. Etrafında tam bir tur atıp. Ağacın gövdesine bir kalp işareti içinde kazınmış S-G harflerini görüyorum. Sıfır kol bir t-shirt giymiş adamın kalın pazılarındaki kalp ve içindeki S-G harflerini düşünüyorum.

Bedenleri düşünüyorum.

Bir Cold-Cut videosunu anımsıyorum: Elektro beatler bir motorlu testerenin sesini besliyor. Yağmur Ormanları’nı kesiyor adamlar. Bir bedenin organında uzuvlaşan makine bir ağacın kökleriyle olan yüzyıllık bağlantısını kesiyor.

Pazılarına bakıyorum adamın, dikkatlice.

Bir Guy Debord film kolajının içerisinde Hitler kareleri görüyorum. Çağrışımlar, halüsinojenik imajinasyonlar ölü bedenlere çarpıyor.

Bir rahibin cesedini palalarla parçalayıp doğaya savuruyor müritleri, yüksek bir dağın doruğunda.

Ve bir devlet kanalı, Filistinli ölü çocukların bedenlerini gösteriyor dünyaya. Ve renkli kuşe kağıtlara basılıyor ölü beden.

Kabe’de yüksek otelin çatısından güneşin altında tavaf yapan insanları izliyorum; beyazlara bürünmüş, tek-bir tüm olmuş binlerce beden…

Bir deriyi beziyor adam, ince ve yüksek debili dövme iğnesiyle. Bindiği motorun gövdesinde ki (kendi çizdiği) alevi düşünüyorum. Bedeni boydan boya dövülü metal. Metalden bir beden. Metalin ve adamın bedenini düşünüyorum.

Cyberlaşıyor beden… değişiyor.

Saç dipleri mum ve boya kalıtı Punk.

1998: Sol kolumun omzuma yakın yerinde 7 cm uzunluğunda derinleşen bir kesik açıyorum bıçağımla. Hızla açılıyor iki deri arasındaki mesafe, tuhaf kansız bir beyaz.  Parmağımı sokuyorum ağır ağır içeriye. Bir göt deliğine değil ama ıslak bir vajinaya benziyor -adet gören-, kan süzülüyor, ince bir sızı…

Polisin vurduğu insan bedeni. Polisin vurduğu insan bedeni politik bir nesne haline dönüşüyor hızla. Televizyona çıkıyor nesneleşen dövülmüş beden sayısal kodlara ayrılmış olarak, webin içine düşüyor yayımlanışından hemen sonra.

Örgütçe öldürülmüş bir beden görüyorum ulus çıkarlarına hizmet eden.

Bedensel hizmet evriliyor ölümle.

Yönsüz bir manifesto oluyor beden: çıkarlar doğrultusunda bağıra çağıra anlamı yok bir dilde okunan içleri politik yoz irin dolu sağırlaşmış kulaklara.

Bayrağa sarılı bir beden görüyorum. Bayrağa sarılı bir beden öldükten sonra çok şey yapamaz. “Yaptırılabilir ama!” diye düşünüyorum.

Bir beden iddia ediyor, kendisini sanat eseri olarak sunduğunu.

Neyi hiçliyordu rüya görme özürlü, halüsinasyon bağımlısı çiçek çocukları çıplak bedenleri CIA tarafından ele geçirilmişken ve bir hiçken ruhsal akımsal varlıkları.

Eşcinsel eylemlerde Frisco’da kapitalizmi besliyor aktif-pasif bedenler.

Kendini yakan bir beden görüyorum, bedenini boyayan bir kadın görüyorum, tarlada fide eken bir bedenin yanından geçiyor hızla beni taşıyan tren.

Düzüşen ve sodyum salgılayan bedenleri dinliyorum.

Çıplaklığıyla, birilerinin evreninde günaha ve sapkınlığa giren beden, giyinme zaruriyetiyle kapitalizmi beslemek zorunda olan beden.

Bedeni işçilik adı altında köleleştiren diğer beyaz bedenler.

O ya da bu, sergilenen beden, kadının yırtmacına sıkışan erkek göz, somutlaşıp salyalaşan şehvet, beyin spermi testosteron. Bacaklarının arasında vajinasını sıkıştırıp kıvranıyor kız.

Market et reyonu, fileto, ev, az pişmiş, kanlı…

Viyana Aksiyonerleri, asker cesetleri, gerilla kadının sol kolu –bileği- yok.

Kayganlaştırıcısız bir anal, çok rahat alıyor içine, boka batıyor penis, “sıçmamı ister misin gidip,” diyor, “ara vermeyelim,” diyor, yaslıyor rektumu sertçe mala, yavaşça geri çekiliyor penis, kasılan ve gevşeyen delikten yeşilimsi kahverengi benekli, sıvımsı dışkı süzülüyor, az sonra beyaz bir blok halinde sperm ve bok salıyor kendini genişlemiş rektumdan dışarıya, kasılıyor sinirler, işaret parmağıyla dışarı çekiyor içeride kalan her şeyi. Dudakları ve yanakları aynı renk.

Bedenleri dinliyorum:

Osuruyorlar, geğiriyorlar, kusuyorlar, tükürüp, sıçıp kanıyorlar…

Aksak, sakat, yarım, çolak, protez…

Bir şeyci olarak beden-sahibinden dolayı.

Sahibinden satılık beden.

Kiralık.

Beden salt köle oysa.

Esir beden ilkele gittiğinde aşar ritüeli. Geçmişi çok daha ileridir şimdisinden bedenin.

Glikoz beden. Salgı. Enzim.

İktidar isteyen histerik beden.

Tüm halklar eşcinsel.

İktidar isteyen halk bedendir.

Hiçlik ve zavallılıkla ve yoksunlukla oluşan kapitalin bedeni.

Devletlerce yaratılır beden, onunca düzülür.

Devletler “tersine homo-seksüel

Dil tabuyu aşmaz ve yalandır aşmışlıklar.

Bedensanat gizlenir.

Beden sapkındır.

Beden sapıklaştırılır.

-Cinsel köle olan toplumlar gözünde.

Beden, yazılı ve şifai ahlaka sığmaz.

Beden ahlaka sığmaz.

Bilmez ve tanımaz onu beden.

Beden ahlaksızdır.

Beden kendine dayatılanı kusar.

Yaraları vardır bedenin, açılır.

Çiçektir, mevsimi ve toprağı vardır.

Ayağını yalatır beden, sırtını kamçılatır.

Başka bir Junk formunu düzer, kendi içinde boşalmanın bir yolunu arar.

“Sizin” olan anlamı terk eder beden, terk etmek ister.

Toplumsalı anlayamaz beden.

Sizin sözde aykırılıklarınız ona sistemleştirilmiş bir başka aynılık gibi gelir.

Bilinçaltı hep farkındadır:

Beden, devletler ve organlarınca bir şekilde –hep- düzülen.

Sanat bedenin bahçesidir.

Ve devletler kendi yanlısı olmayan sanatı sevmez.

Sanat, doğası gereği devletlere yanlı olamaz.

Devletler bedene düşmandır.

Ve devletleri bedenler oluşturur.

Bu iki beden birbirine düşmandır.

Bir bedenin ölümü, bir bedenin ölümü anlamına gelmez bazen.

Bazen bir bedenin ölümü

Bir Ermeni’nin ölümüdür.

Kürt ölür bazen.

Bazen İsrailli ölür.

Yahudi bazen.

Beden çok şeye bürünebilendir -ölümüyle dahi.

Bir tek beden bilmez kim ve nereli olduğunu. Bu bedeni ilgilendirmez, onun ilgi alanına girmez.

Zaten beden kendisiyle ilgilenmez, kişidir bedeni-ni- öteleyen, iteleyen…

Bazen asılır beden, tecavüze uğrar bazen, elektrikli sandalyede yiter bazen, beden kapatılır, yok olur birden bire bazen.

Beden “korkak” kelimesinin tözüdür.

Beden doğaya ve genetiğe müdahale eden bir korkak taşır.

Güzel olmak ister beden. Beden kozmetik sanayini de ayakta tutandır.

Bir beden “fashion”dır.

Deniz aşırı kabiledir beden.

Metropoldür.

Renginden rahatsız olabilir beden, diğer bedenlerin renginden de.

Bazıları satar kendilerini

Bazı bedenler büyük paradır.

Beden, üzerine kişice yapıştırılan her şeyden kurtulamadığı sürece beden olmayandır.

Nihayetinde çürür ve çözülür beden. Biter!

İyi ki oldun, iyi ki öldün Jack Kerouac

jack-kerouac

Yaşamı boyunca kendisinin ve etrafında gelişen ve kültür kapitalizminin patronları tarafından geliştirilen yalan ve yapay dünyanın, yazdıklarının söylediklerinin ve hissettiklerinin tam tersi olduğunu dile getiren büyük Amerikan edebiyatı yazarı Jack Kerouac, o nefret ettiği ergen zihniyet tarafından sömürülmeye ve götden algılanmaya devam ediliyor.

Kerouac’ın 2015 yılının ölüm haftasında bir şey paylaşmak istedim ve çok yerde de yayımladığım ve paylaştığım bu metinde tekrar karar verdim. Metnin yazarının tüm fikri ne yazık ki hala popüler ve değişkenliğe mahkum bir kuşak tarafından canlı, tutuluyor. Bu bir anlamda Kerouac’ın ruhunun hala huzura ermediğinin de bir başka ifadesi.

Gilles Deleuze haricinde layıkıyla Kerouac’a ve yaratısına eğilen ne yazık ki fazla insan olmadı. Varolan çabalar ise duyarlı ve eşiği yüksek küçümen bir kesimin haricinde popüler arzunun hasta gen(ç)leri tarafınca algılanamadı ya da görmezden gelindi. 

Şenol Erdoğan

Jack Kerouac & 60 Kültürü

Dan Kaplan

Çeviri: Ece Şimşek

Underground Poetix Dergisi

Jack Kerouac’ın eserleri Beatlere ve bunun sonucunda 1960’ların karşı kültür hareketine ilham vermiştir. Medya bu iki akımın yükselişini Kerouc’a atfetmiştir. Fakat bu onun hiç istemediği bir sonuç olmuştur. Kerouac aslında Thomas Wolfe, Henry David Thoreau ve Fyodor Dostoyevski ayarında büyük bir yazar olmak istemişti. Romanlarında benimsediği değerler karşı kültür hareketinin köşe taşlarından olmuştur. Ama bu değerler Kerouac’ın kendisinin Katolik olmasından gelen değerleriyle zıt düşmüştür. O hayatı gördüğü ve deneyim ettiği şekilde yazmıştır. Romanlarında kendi karakteri arkadaşlarının karakterlerine göre daima ikinci plandadır. Fakat okuyucular Dean Moriarty, Carlo Marx ve Yaşlı Boğa Lee’nin (sırasıyla Neal Cassady, Allen Ginsberg ve William S. Burroughs’un) davranışlarını Jack Kerouac’la özdeşleştirmiştir.

Bu, okuyucularının beklentilerine göre yaşamak isteyen ama inançları yüzünden bu beklentileri tamamıyla gerçekleştiremeyen Kerouac için içsel bir çatışma olmuştur. Kerouac oluşumunda pay sahibi olduğu kültür ile ciddi bir yazar olarak görülmek istediği kişisel arzularının arasında kalmıştır. Öyleyse olayların 1940’ların sonunda geçtiği 1950’lerin sonunda yazılmış bir kitap 1960’lar kuşağını nasıl etkiler? Ve Jack Kerouac ilham verdiği bir kültürü nasıl benimseyemez? Bu toplumun normlarını dürüstlükle ve daha önce görülmemiş bir duyguyla allak bullak eden yazar Kerouac’ın sesiydi; bu onun ticarileşmeyi ve geleneksel Amerikan ahlak anlayışını reddedişi ve Amerikan kültüründe devrim yapmasıydı. Ve bunları yapan adam oluşumunda büyük katkısı olduğu harekette huzur bulmasını engelleyen Fransız Kanadalı bir göçmenin Katolik oğluydu.

Jack Kerouac’ın 1960’ları nasıl etkilediğini anlamak için öncelikle onun kim olduğunu ve Beat Kuşağı’nın ne olduğunu anlamak gerekir. Ama en önemlisi Beat Kuşağı’nın Jack Kerouac için ne ifade ettiği anlaşılmalıdır. Ginsberg, Burroughs ve Cassady 1960’ların karşı kültür hareketini her yönden benimserken Jack Kerouac arada bir yerlerde kalmıştır. Kerouac asla ilham verdiği kuşağı tamamıyla destekleyememiş ya da dışlayamamıştır. Çünkü Kerouac Beat Kuşağı’nı çağdaşlarından farklı algılamıştır.

Jack Kerouac 12 Mart 1922’de Massachusetts’in Lowell şehrinin Fransız kısmında Leo ve Gabrielle Kerouac’ın çocuğu olarak doğmuştur. Kerouac’ın anne ve babası Amerika’ya daha iyi yaşam koşullarına sahip olmak için gelmiş Fransız Kanadalı göçmenlerdir. Kerouac okula başlayana kadar evde hep Fransızca konuşmuş, İngilizceyi ancak okula başladığında öğrenmiştir. Çocukluğu boyunca Lowell’ın içinde taşınıp durmuş, hiçbir yerde “dört yıldan fazla” yaşamamıştır. Sürekli taşınıp durduğu için de bir yere ait olma duygusuna sahip olamamıştır. Kerouac’ın bu şekilde büyümesi 1920’lerde pek çok çocuğun daha iyi koşullarda yaşamak için şehir şehir dolaşmasına da ayna tutar. Bu huzursuzluk ve ait olmama duyguları Jack Kerouac’ın eserlerinde önemli bir yer tutmuş ve kendi tarzlarında huzur bulamamış okuyucularıyla –kendi kuşağı ve bir sonrakiyle- arasında bir bağ kurmasında yardımcı olmuştur. Kerouac’ın fakir ve işçi sınıfı ailesi onu hayatı boyunca arkadaşlarından farklı bir yerde durmasına sebep olmuştur. Kerouac kendisini hep bir yabancı gibi görmüş ve sosyal ortamlarda fiyakalı kıyafetlerle dolaşırken nadiren kendini rahat hissetmiştir. Kerouac huzursuzluk ve yabancı hissetmenin yanı sıra, özellikle cinsellik konusunda, Katolik prensipleriyle büyütülmüştür. Bu onun hep uğraşmak zorunda kaldığı bir şey olmuştur. Kerouac şu durumda kendine, yazdıklarına ve inançlarına karşı nasıl dürüst olabilir?

1957 yılının Eylül ayında Viking Yayınları Yolda’yı yayınladı. Yolda Beat Kuşağını diğer pek çok eserden daha iyi betimlemişti. Kitap 1950’lerin öncü eserlerinden olmuştu ve Kerouac’ın geliştirdiği yeni bir tarz olan “spontan düzyazı” tekniğiyle yazılmıştı. Yolda, aynı zamanda gençliğin karanlıkta kalmış yaşam tarzına da ışık tutmuştur. Kitabın konusu seks, uyuşturucu, isyan, hızlı arabalar ve müzikti. Bu kitap “ilk rock’n’roll kitap” oldu ve en çok satanlar listesinde kendine bir yer bulacak kadar çok sattı. Basın Beat Kuşağını yeni ve geçici bir moda olarak algıladı. Pek çok gazeteci Kerouac’la kitabı hakkında değil Beatler hakkında konuşmak istiyordu. Beatler neydi? Neye inanıyorlardı? Medya onların hepsini bedensel ihtiyaçlarını gidermek ve toplumun kurallarına karşı koymaktan başka bir şeyle ilgilenmeyen genç suçlular olarak görüyordu. Fakat Kerouac, Beat Kuşağı’nın kendi kendisini tanımlaması niyetindeydi.

Yolda Kerouac’ı ulusal bilincin içine doğru itti. Kerouac bu sayede ciddi bir yazar olarak değil Beat Kuşağı’nın sözcüsü olarak ün yaptı. Beatler bir grup asi ve nihilist genç olarak, Jack Kerouac da onların Kralı olarak görülüyordu. Bu kuşağı doğru düzgün tanımlamak için Kerouac Beatler hakkında pek çok makale yazdı. 1958’de Esquire dergisine yazdığı “Sonuç: Beat Kuşağı’nın Felsefesi” başlıklı makalesinde Beat Kuşağı’nın asla bir gençlik suçu olmadığını, 1940’ların sonunda John Clellon Holmes ve Allen Ginsberg ile kurdukları, hayatı yeni ve daha ruhani bir şekilde gördükleri bir “düş” olduğunu açıkladı. Kerouac “Beat Kuşağı’nın kısa ömürlü ve sayıca az” olduğunu kabul ediyordu. Ama tarzları ve kendilerini ifade etme şekilleri 1950’lerin rock’n’roll gençliği tarafından Montgomery Clift, Marlon Brando, James Dean ve Elvis Presley aracılığıyla popüler kültürün bir parçası olunca kendilerini temize çıkarmış oldular. Kerouac makalesini Beatlerin Kayıp Kuşak’ın çocukları olduğunu ve “sondaki solgun kuşağa doğru bir başka adım” olduğunu yazarak bitirdi.

6b6ef243c1eroauc.png

Beatler hakkında Kerouac’ın da sürekli bahsettiği ana farklardan biri de onların iyimser olmalarıdır. Kerouac defalarca Beatlerin hayatı olumlamalarını Kayıp Kuşak’ın sinizmiyle yan yana koymuştur. “Aslan Değil Kuzu” adlı makalesinde Kayıp Kuşak’ın “hiçbir şeye inanmadıklarını ve her şeyi hor gören sinik bir tavra büründüklerini” iddia etmiştir. Beatlere gözdağı veren ve onları yıkmak isteyen bu kuşaktı. Sonuç olarak Beatler hayatı kabul etti ve Kayıp Kuşak’ın yıktığı şeyi tekrar inşa ettiler. Beat başka insanların hayatında “müdahale etmeme ruhu”ydu. Kayıp Kuşak’ın toplumu değiştirmek için politik eylemlerde bulunmasına karşın Kerouac Beatleri politik konulara ilgisiz olduğunu gördü. Beatlerin politik hareketi ilgisizliğe ve Tao’nun “biri zorlamama prensibiyle insanlarını yönetirse toplumsal düzen kendi kendine yerine gelir” ilkesine dayanıyordu.

Fakat Beatler dışarıdan bir çelişkiyi de barındırıyorlardı. “Beat” kelimesinin pek çok olumsuz çağrışımları vardır. Beat “ilk olarak fakir, sefil, bitkin, serseri, üzgün, metroda uyuyan anlamındaydı.” Kerouac bu kelimeyi bu hissiyatı taşıyanlar için bir onur madalyası yapmayı başardı. Olumsuz anlamı olumluya çevirdiler. Kerouac “beat” kelimesinin “beatific (kutsayan)” ya da “beatitude (ahiret mutluluğu)” anlamlarında dini önemi de olduğunu fark etti. “Beatitude” Beatlerin dini tarafına vurgu yaptı ve İsa’nın İncil’deki “beatitudes” adıyla geçen sözlerine ruhen uysal, merhametli, kederli olmak ve kalbin temiz olunması gerektiği açılarından açık bir göndermeydi. Bitkin ya da sefil olmak onların doğruya ve Tanrı’yı bulmaya daha yakın oldukları anlamındaydı. Mike Wallace ile yaptığı bir röportajda Kerouac’a Beatlerin kendilerinden geçmek isteyip istemedikleri sorulduğunda Kerouac “evet, bilirsiniz İsa Cennet Krallığı’nı görmek için kendinizden geçmeniz gerekir demişti,” diye cevap vermişti. Kerouac uyuşturucunun cennet ve Tanrı hakkında görüntüler görmesine yardımcı olduğunu ve seksin de “cennete giden bir geçit” olduğunu, daha fazla beat oldukça cenneti bulmaya daha da yaklaştıklarını da bu röportajda söylemişti. Kerouac bunları söylediği zaman Budizm üzerinde çalışmaktaydı ve Budizm’in ilk kuralı “hayat acı çekmekten ibarettir”dir. Bu acı çekme düşüncesi Beat olmakla ilgili düşüncelerine tamamıyla uygun düşmektedir. Budizm Kerouac’ın Zen Kaçıkları romanının ana konusu olmuştur. Bu romanda Budizm ve doğa önemli bir rol oynamış ve roman 1960’larda pek çok kişi için ilham kaynağı olmuştur.

Kerouac için Beat Kuşağı politik değil ruhani bir düşünceydi. Teorik olarak uyuşturucu, seks, seyahat etmek ve beatlerin yaptığı diğer bütün şeyler kişisel aydınlanma içindi. Onlar duygularını göstermekten, seksüelliklerini keşfetmekten ya da suç işlemekten korkmadılar. Kerouac’ın politik bir gündemi yoktu. Onun diğer Beatlerden keskin bir şekilde ayrılan politik inançları ve değerleri vardı ve diğerlerini bunları benimsemeye hiç zorlamadı. “Aslan Değil Kuzu”da da belirttiği gibi bu “hiçbir şeye müdahale etmeme ruhu”ydu. Beat olmak her anlamıyla özgür olmak demekti. Bunlara sosyal yapıdan bağımsız olmak; seks özgürlüğü, dini özgürlük, duygularda özgürlük de dahildi. Kerouac kitaplarında erkeklerin de duygusallaşıp ağladıklarını yazmaktan çekinmedi. Toplumun hor gördüğü cinsel birleşmelerden açıkça söz etti. Beat Kuşağı’nın diğer üyeleri neye inanırsa inansın Kerouac’ın neye inandığı açıktır. Beat Kuşağı doğası gereği inançlı, politikayla alakasız ve toplumun sınırlamalarından özgürdü. Bu Jack Kerouac’ın gelecek nesillere mirasıydı. Ama 1960’ların karşıt kültür hareketi bu düşünceleri bir sonraki aşamaya taşıdı. F. Scott Fitzgerald Caz Çağı’nı anlatırken sonradan gelen nesillerin atalarından nasıl etkilendiğini anlatmıştır. Fitzgerald bir neslin “atalarına karşı bir tepki” ve “kendilerinden önceki neslin delileri ve kanunsuzlarının üzerinde değişiklikler yaptığı bir takım düşüncelerle farklı kılınmış” olduğunu söylemişti. Jack Kerouac da bu deli ve kanunsuzlardandı. Onun tavrı kitaplarındaki karakterlerinden geliyordu ve bu tavır o zamanlara ilham veren şeydi.

1960’larda başlayan karşı kültür hareketi ABD’yi kutuplaştırdı. Bu yeni nesil bohemler San Francisco ve New York’un East Village semtinde yaşadılar. Bu iki yer aynı zamanda Beatlerin geçen on yılda bir araya geldikleri yerlerdi. Bu nedenle Beatler bu yeni bohemlere “hippie” – “genç-sınıf hipster” – dediler. Beatler politikayla ilgilenmezlerken bu yeni kuşak özellikle politikayla ilgiliydi. Hippielerin çoğu sivil itaatsizliği benimsediklerinden toplum bilincinde yer etmiş genç öğrencilerdi. Kent Devlet Üniversitesi saldırısında ya da Chicago Demokratik Ulusal Toplantısı’ndaki isyanlarda basının ilgisi üzerlerindeydi. Bu bütün bu öğrencilerin şımarık ve nankör çocuklar olduğu algısını uyandırdı. Onlar Vietnam Savaşı’nı protesto ettiler ve kendilerini uyuşturucu, seks ve rock müziğe verdiler. Beatler gibi onlar da toplumun normlarının kendilerine neyin doğru olup olmadığını anlatmasına rağmen kendilerini özgür bir şekilde ifade etmek istediler. Beatlerin aksine politik bir duruşa sahiptiler ve toplumu değiştirmeye çalıştılar. Bu Kerouac’ın müdahale etmeme konusundaki düşüncelerine zıt düşüyordu.

Bu yeni gençlik hareketi Jack Kerouac’ı tekrardan ön sıraya getirdi. Kerouac hippielerin asi duruşları sebebiyle suçlandı. O Amerika’daki bu yeni belayı başlatandı. Onun kitaplarında yer verdiği cinsellik ve uyuşturucu kullanımı bu yeni nesle Amerikan geleneklerine karşı çıkmak için ilham vermişti. 1960’larda özellikle iki kitap topluma ilham kaynağı olmuştu – Yolda ve Zen Kaçıkları. Düşünceler ve kavramlar tamamıyla Kerouac’ın değildi. Ama bu kavramları toplu tüketimi için toplumun önüne koyan Kerouac’tı. Çünkü onun Beatlerin Kralı olarak anılmasına sebep olan kitapları yazmıştı ve sonuç olarak Hippilerin Büyükbabası olarak anılmaya başlanmıştı. Fakat onun okuyucu kitlesi onu ve hakkında yazdığı karakterleri birbirinden ayırt edemedi.

1960’ların rock yıldızları orta sınıfın o zamanlarki sınırlarından daha ötede bir hayat için dinmeyen bir çabanın özetleri gibiydi. Bir Beat şairi olan Michael McClure, Jim Morrison’ın ölümünün ardından Morrison için “Dean Moriarty gibi daima yola çıkmaya hazır” diye yazdı. Yolda’nın en ilham verici bölümlerinden biri de Sal Paradise ‘ın (Kerouac’ın romandaki takma adı) “çünkü benim için yalnız çılgın insanlar önemlidir, yaşamak için çıldıranlar, konuşmak için çıldıranlar, kurtarılmak için çıldıranlar, aynı anda her şeyi birden arzulayanlar, hiç esnemeyen, beylik laflar etmeyen, yaşamak için yanan, yanan, yanan insanlar,” dediği bölümdür. Bu bölüm sık sık Rolling Stone gibi rock müzik dergilerinde ve şarkılarda alıntı yapılmıştır. Ayrıca Bob Dylan ve John Lennon da Kerouac’tan etkilenmişlerdir. Bob Dylan Kerouac’ı okuduktan sonra “dünyada bir yerlerde onun gibi insanlar olduğunu fark etmişti,” demiştir. Lennon grubu “Beetles’ın ismini ilham aldığı sanat eserine saygı olarak Beatles yaptı.” Dylan ve Lennon 1960’ların kültürünün değişmesine yardım etti. Bu Kerouac’ın beklediği bir şey değildi. O kendini bulmak için yazıyordu, başkalarına ilham vermek için değil. Ne olursa olsun Yolda pek çok insana kendilerini ve dünyayı keşfetmeleri için yola çıkmalarına ilham verdi.

Zen Kaçıkları da genç bir nesle ilham verdi, fakat farklı bir şekilde. Zen Kaçıkları doğanın üstün olduğu bir rol oynadığı daha ruhani bir çalışmadır. Bu romanın kahramanı bir doğa ve Budizm gurusu olan Japhy Rider’dır (Rider, Gary Snyder’ın kitaptaki takma adıdır). Romanda Ryder, Ray Smith’e (Kerouac’a) “büyük bir sırt çantası devrimi görüyorum; binlerce ve hatta milyonlarca genç Amerikalı sırt çantalarıyla dolaşıyor, dağlara çıkıp dua ediyorlar…” Bu hayal 1960’larda binlerce hippie kırsal alanlara göçüp tüketim toplumunu reddettiklerinde ve bunu Zen Kaçıkları’nı rehberleri olarak görüp yaptıklarında gerçekleşmiştir. Kerouac Zen’e inananların üniversite ve banliyö mahallelerin nasıl gördüklerini açıklamaya devam etmiştir. Onlar için üniversite “kimliksiz orta sınıf için yetiştirme okulları”dır ve banliyölerde yaşayan insanlarsa “bahçesinde çimenleri ve her odasında herkesin aynı şeye bakıp aynı anda aynı şeyi düşündüğü televizyonları olan iyi halli evler”de yaşarlar. Bir Jack Kerouac biyografisi yazmış olan Barry Miles bunun Kerouac’ın neden önemli olduğunu gösterdiğini söyler. Miles Kerouac’ın kitaplarında “bu düşünceleri öngördüğü ve popüler ettiği”ni söyler ve bu kitaplar ilgili nesil için rehber niteliğindedir.

Kerouac’a Ne Oldu? isimli belgeselde Burroughs Jack Kerouac’ı Beat hareketiyle birlikte anar. Belgeselde Burroughs, Kerouac’ın başlattığı şeyin “kültürel bir devrim” olduğunu belirtir. Fakat Burroughs 1960’ların karşı kültür hareketindeki rolünü hiç kabul etmediyse de bu hareketi yaratmada yardımcı olduğunu itiraf eder. Burroughs’a göre Kerouac politik konulara ilgisizdi ve hiç politik bir gösteride yer almadı ya da hiçbir dilekçe imzalamadı. Bu yeni nesil “Beat hareketini mantıklı sonucuna doğru takip ediyordu.”Allen Ginsberg, Burroughs ve hatta Cassady bile bu karşı kültür hareketinde kendileri için bir sebep buldu. Ama Kerouac kendini onlardan ve bu hareketten ayrı tuttu. O 1960’ların politik doğasına şiddetle karşıydı ve kendinin sadece sanatla ilgili olduğunu söylüyordu.

1960’ların ikinci yarısında Kerouac Beatler ve Hippieler hakkındaki sorularda bıkmıştı. Kerouac onların politikalarından ve varklıklarının sebebinin kendisine atfedilmesinden sıkılmıştı. Röportajlarda ve yazdığı makalelerde sık sık kendisini onlardan ayrı tutmaya çalışıyordu. 1968 yılında William Buckley’nin televizyon programı “Firing Line”a katıldı. Programda ayrıca savaş karşıtı eylemci, şair ve müzisyen Ed Sanders da vardı. Sanders programdan önce Kerouac’ı gördüğünde, ki Kerouac onun kahramanıydı, Kerouac’a “selam babacık!” demiş ve karşılığında Kerouac “ben senin baban değilim seni orospu çocuğu” diye sert bir şekilde cevap vermiştir. Programın ilerleyen dakikalarında Buckley Kerouac’a hippielerin Beatlerle bir alakası olup olmadığını sormuştur. Kerouac “hippieler iyi çocuklardı, Beatlerden daha iyi,” ve hippielerin “aynı hareketin bir parçası” olduğunu söyleyerek cevap vermiştir. Ama sesinin tonunu kendisine nasıl bir grup “serseri”ve “komünistin saldırdığını” söylemek için değiştirmiş ve Sanders’ın bunu yaptırdığını söylemiştir. Kerouac konuşmasına bu insanların onun “beatitude, hayattaki zevkler ve şefkat” konularındaki saf fikirlerini alıp onların ve basının bunları nasıl çarpıtıp “beat isyanı ve beat dirilişi” diye sunduğunu anlatarak devam etmiştir. Program boyunca Kerouac Sanders’la açıkça alay etmiş sonradan bunları neşeli takılmalara vurmuştur. Bu duygusal karmaşa onun kendinin kültürel hareketi olarak gördüğü şeyin yeni bir yön almasını kabullenemediğindendi. Kerouac Beatlerin ve onları takip edenleri ne kabullenebildi ne de hayatlarından çıkarabildi, böylelikle de ikisinin ortasında kendini rahatsız kalmaya itti.

Kerouac’ın görüşleri sağa doğru değişmeye devam ederken arkadaşlarınınki tam tersi yöndeydi; bunun sonucu olarak da arkadaşlarından nefret etti. En büyük anlaşmazlığıysa bir Amerikan karşıtı olduğunu iddia ettiği Allen Ginsberg ileydi. Kerouac’ın karşı kültür hakkında sevmediği her şey Ginsberg’de vardı. LSD’nin Amerika’ya “ülkelerini zayıflatmak için” Ruslar tarafından getirildiğini savunuyordu. Şiddetle sola karşı çıkıyordu ve hippie hareketinin birer parçası olan pek çok eski arkadaşından kendini soyutlamıştı. Politik duruşunu “ben Birleşik Devletler ve onun politikalarının bir savunucusuyum, ve radikal politik müdahaleler başka bir yöne doğru gitme eğiliminde gibi görünüyor… Bu ülke benim Kanadalı aileme az ya da çok bir şeyler kattı. Biz bu ülkeyi hor görmek için bir sebep göremiyoruz,” sözleriyle anlatmıştır. Bu noktada Kerouac’ın aile geçmişi onu tekrar diğerlerinden ayırır. Ama bunu ne kadar söylediyse söylesin röportajlarından ona hep Beatler ve hippieler ile olan ilişkisi sorulmaya devam etmiştir.

Kerouac ölmeden kısa bir süre önce “Benden Sonra, Tufan” (daha sonra “Ne Hakkında Düşünüyorum?” adı altında tekrar basılmıştır) başlıklı makalesini yayınladı. Chicago Tribune dergisi ondan tekrar hippielere, savaş karşıtlarına ve okulu bırakanlara seslenmesini istedi. Kerouac sözleriyle onların hepsine saldırdı ve “ben köklü politikacılarla radikaller arasında nerede olduğumu düşünüyorum…“dedi. Sonra da kendisinin “ortadaki bippie” olduğunu söyledi. Röportaja nasıl hippielerin, göstericilerin ve okulu terk edenlerin babası olabileceğini sorarak devam etti ve sözlerini “nasıl olur da Jerry Rubin, Mitchell Goodman, Abbie Hoffman ve Allen Ginsberg’in atası olabilirim” diye sorgulayarak bitirdi. Bu makale bütün bunlarla sırayla alay ederek devam eder: toplumun ileri gelenleri, hippieler, okulu terk edenler ve savaş protestocuları. Kerouac bunların hepsini yorucu bulur ve hiçbiriyle ilgilenmek istemez. Makalesini “İHTİYACIM OLAN TEK ŞEY BANA İNSANLARIN NEYE İHTİYACIM OLDUĞUNU ANLATMAMASI” diye haykırarak bitirir. Makalenin yayınlanmasından bir ay sonra Kerouac ölmüştü.

Kerouac istediğinin aksine hayatı boyunca ciddi bir yazar olarak görülmedi. Şimdi Kerouac ve romanı Yolda Amerika’nın klasiklerinden olarak görülüyor. Kerouac edebi başarısı ve Amerikan kültürüne verdiği ilhamla biliniyor. Eserleriyle “60’ların açık sözlülük, samimiyet ve dürüstlüğüne öncü olmuş… daha önceden insanların arasındaki yakınlığa engel olan resmiyet ve samimiyetsizliğin çoğunu yok etmiştir.” Yeni bir nesil yazar ve yazı tarzı ondan etkilenmiştir: John Rechy, Hubert Selby Jr., Jan Cremer, Gonzo gazeteciliği ve edebi gazeteciliğin hepsi Kerouac’a borçludur. Bütün bir genç nesil Amerikalı Kerouac’ın romanlarından özellikle de Yolda ve Zen Kaçıkları’ndan ilham almıştır. Romanlarında ifade ettiği bütün düşünceler tamamıyla onun değildir. Fakat bu düşünceleri yer altından Amerikan toplumunun gözü önüne getiren onun sesidir. Onun sesi bu yeni düşünceleri ve toplumsal özgürlükleri tabu olmaktan çıkarmış ve mevcut duruma yükseltmiştir. Ama inançları ve eserlerinin arka planıyla hiç uzlaşamamış olan da Jack Kerouac’tır. Bu onun yaratılmasına yardım ettiği şeylerin bütünüyle bir parçası olmasını engelleyen şeydir.

a7f9f57ab48c9748942dbbf02463c3a3