Five Percent Ulusu

five_percent_nation

Bu metnin Türkçesi Barış Tanyeri tarafından yapılmıştır.

Bazen NGE ya da NOGE, Nation of Gods And Earths (Tanrılar ve Dünyalar Ulusu), ya da Five Percenters olarak adlandırılan Five Percent Ulusu, İslam Ulusu’nun eski bir üyesi olan Clarence 13X (Doğduğundaki adı Clarence Ernest Smith olmasına rağmen sonraları “Allah Baba” olarak bilinir) tarafından 1964’de Manhattan, New York’un Harlem ilçesinde kurulan Amerika menşeili bir organizasyonudur. Bir zamanlar Malcolm X’in öğrencisi olan Clarence 13X, İslam Ulusu’nun liderleriyle Tanrı’nın doğası ve kimliği üzerine yaşadığı teolojik bir anlaşmazlık sonucu Ulus’dan ayrılır. Tam olarak anlatmak gerekirse Clarence 13X Ulus’un çift ırklı kurucusu W. Fard Muhammed’in Allah olduğunu reddetmiş, bunun yerine siyah adamın Tanrı’nın kişileştirilmiş hali olduğu öğretisini yaymıştır. Grubun üyeleri kendilerine Allah’ın Five Percenterları adını verir. Bu, dünyadaki insanların yüzde onunun varlık gerçeğini bildiklerini, ve bu elitlerin dünyanın yüzde seksen beşini her şeyden habersiz bırakıp kendi boyundurukları altında tuttukları konseptini yansıtır; kalan yüzde beş ise gerçeği bilen ve geri kalan insanları da aydınlatmaya kararlı olan kişilerdir.

İlk başlarda, bugün de olduğu gibi Nation of Gods and Earths, İslam Ulusu’nun bir dalı gibi görülüyordu. Nation of Gods and Earths bir organizasyon, kurum, din, hatta bir çete olarak karakterize edilse de Ulus’un temsilcileri İslam’ın hayatı yaşamanın doğal ya da matematiksel bir yolu olduğunu öğretirler. New York’un Harlem (“Mekke”) ve Brooklyn (“Medine) bölgelerine organizasyonun üyeleri tarafından önemli İslami şehirlerin isimleri verilmiştir. Başka bölgeler: Detroit (D-Mekke), New Jersey (Yeni Kudüs), Chicago (C-Mekke), Queens (Çöl), Connecticut (Yeni Cennet), St Louis (Suudi), Seattle (Fas), Dallas (Sudan).

The Nation of Gods and Earths, Asya’dan gelme siyah insanların (beyaz olmayan) Dünya gezegeninin ilk insanları olduğunu ve dolayısıyla medeniyetin babaları (Tanrıları) ve anaları (Dünyaları) olduğu öğretisini yayar. Ulus, Allah tarafından yaratılmış bir dizi prensip olan Yüce Matematik ve Yüce Alfabe’nin insanlığın evrenle olan ilişkisini anlamak için anahtar öneme sahip olduğunu öğretir. Ulus mistik bir Tanrı’ya inanmaz, Asyalı Siyahadam’ın Tanrı olduğuna ve münasip adının Allah olduğunu öğretir.

Kuruluşu

The Nation of Gods and Earths Allah (Clarence 13X) tarafından, İslam Ulusu’nun Harlem, New York’daki Yedi Numaralı Tapınağı’ndan (Malcolm X’in de 1960’dan 1963’e kadar görev yaptığı tapınak) ayrıldıktan sonra kuruldu. Clarence ve İslam Ulusu’nun neden yollarını ayırdığına dair farklı hikayeler var: kimileri kumar oynamayı bırakmayı reddettiği için olduğunu söylüyor; kimileri İslam Ulusu’nun Gerçek ve Canlı Tanrı olarak ilahlaştırdığı Wallace Fard Muhammed’in kutsallığını sorguladığı için; veya Fard’ın Kafkasyalı bir anneye sahip olduğu için Tanrı pozisyonunda olamayacağını iddia ettiği için. Hikayede Allah’ın (Clarence 13X) İslam Ulusu tarafından 1963’de önce disipline edildiği, daha sonra da aforoz edildiği aktarılıyor, ama hikayenin başka bir versiyonunda Clarence ile birlikte Wallace Fard Muhammed’den şüphe duyan Abu Shahid ile birlikte kendi istekleriyle ayrıldıkları belirtiliyor. Aynı yıl içerisinde Clarence bir deniz tüccarı olan James Howell ile tanışıyor. James Howell daha sonra Justice oluyor ve ölene dek Clarence’a en yakın kişi oluyor.

Clarence İslam Ulusu öğretilerini kendisi yorumlayarak oluşturduğu görüşü Harlem sokaklarında yaymaya başlıyor. Yollarını çoktan belirlemiş olarak gördüğü yaşlılara ulaşamasa da temsil edeni pek olmayan sokak gençlerinde başarılı oluyor. 10 Ekim 1964’de bu gençler Five Percent Nation, ya da daha sonra Nation of Gods and Earths olarak bilinen First Nine Born isimli grubu kuruyorlar. Clarence Delik adı verilen bodrum kattaki bir kumarhanede kumar oynarken vuruluyor. Hayatta kalınca Allah adını alıyor ve bazılarının aktardığına göre ölümsüz olmakla övünmeye başlıyor.

120 Dersi genç takipçilerine öğretmeye başlıyor (ona Baba diye sesleniyorlar) ama onlara Müslüman olmayı öğütlemek yerine tıpkı onun gibi onların da birer Tanrı olduğunu öğretiyor. Clarence 13X’in giderek büyüyen hareketine erkeklerle birlikte okumaya gelen kadınlara Dünya gezegenine benzedikleri, çünkü Dünya’nın Tanrı’nın yaşam yarattığı gezegen olduğu söyleniyor (böylece kadın takipçiler sıfat olarak Dünyayı kullanmaya başlıyorlar). NGE kendini bir din olarak saymıyor –hem kolektif hem de bireysel olarak yandaşların kendileri evrende bilinen en yüksek güçken dindar olmanın, bir şeye tapmanın ya da kendileri dışında bir şeyi ilahlaştırmanın anlamı olmadığını düşünüyorlar.

120 Ders’e ek olarak Clarence 13X Yüce Matematik adında kendi geliştirdiği bir sistemi öğretiyor. Bu, Kabala’nın Yahudi mistik geleneklerine ya da Gematria’ya, veya Arap ebced hesabına benzetilebilir. Bu sistemde birden dokuza kadar bütün sayılar ve sıfır prensip ve konseptleri temsil ediyorlar. Toplanıp Yüce Matematik üzerine konuşmak NGE’nin temelidir. Üyeler buluştuğunda Yüce Matematik ve 120 Ders’ten bahsedip bunları yaşamla ilişkilendiriyorlar. Bu diyaloğa NGE tarafından Yüce Matematik’in sekizinci derecesi olan Building (inşa etme) adı veriliyor. Tanrılar ve Dünyalar akıllarını inşa edebiliyorlar, yani bilgilerine yeni bilgiler ekleyip yükseliyorlar. İnşa etme aynı zamanda fiziksel bedenlerinin, finansal durumlarının veya kurumlarının geliştirilmesini, ve daha pek çok şeyi kapsıyor.

Öğretileri – Temelleri

NGE temsilcileri kendilerini (Ulus’un siyahları) kendi Tanrıları (hem bireysel, hem de Orijinal Adam olarak kolektif bir şekilde) olarak görüyorlar. Tanrılar ve Dünyalar bazen bilgi ve kanıt arayışında olduklarını belli edecek şekilde kendilerinden bilim adamı olarak bahsediyorlar. Son zamanlarda Ulus, Tanrı-merkezli bir kültür olan kimliklerini anayasal bir koruma altına almaya çalıştı. Five Percenter Newspaper’a göre, “Tanrı ilk olarak hukuki bir argüman olmadığı anlamına gelir; merkezli ise yaptığımız her şeyin Tanrı hakkında olduğu anlamına gelir. Kültür, herhangi bir dönemde insanların uygulama ve prensipleridir.”

NGE’nin öğretileri modern bir sözel gelenekle aktarılır. Bir Tanrı ya da Dünya’nın gelişimi Yüce Matematik, Yüce Alfabe ve 120 Dersi ezberlemesine, ezberden okumasına, anlamasına, ve pratikte uygulamasına bağlıdır. Bunlara bazen derece ismi verilir, asıl olarak Wallace Fard Muhammed ve Elijah Muhammed tarafından yazılan İslam Ulusu’nun Supreme Wisdom (Yüce Bilgelik) derslerinin revize edilmiş bir versiyonu gibidir. NGE’nin ilk edebi antolojisi olan Knowledge of Self: A Collection of Wisdom on the Science of Everything in Life, Supreme Understanding tarafından yazılmıştır. Hareketin tarihi üyelerinden biri olan Wakeel Allah tarafından yazılmıştır. Üç kitaplık antolojisinin diğer kitapları “In the Name of Allah: A History of Clarence 13X and the 5 Percenters Vol. 1 & 2” ve “The Naked Truth: From the Goal Mind of Abu Shahid, the Elder of the Nation of Gods and Earths,”dür.

Five Percent Teriminin Kökeni

Five Percent terimi dünya nüfusunu üç gruba bölünmüş olarak gören İslam Ulusu’nun doktrininden gelir: insanların %85i kendilerinin ve Tanrı’nın bilgisine körlerdir, insanların %10u gerçeği bilir ama kişisel çıkarları için bir yalanı öğretirler; bu %10luk dilimin bir parçası olarak Tanrı’nın manevi bir varlık (yani gizem Tanrısı) olduğunu öğreten dini liderler de gösterilir. Bu %10un içinde ayrıca dünyanın çoğunluğunu medyayı kullanarak aldatan ve yanlış yönlendiren hükümetler de vardır. Kalan %5 Garip Müttaki Öğretmenlerdir –Tanrı’nın Asyalı Siyahadam olduğunu bildiklerinden dolayı %10un öğretilerine katılmayanlar.

Evrensel Dil

Yüce Matematik

Yüce Matematik, Yüce Alfabe’yle birlikte kullanılan, konseptler ve niteliksel temsiller ile birlikte sayıları da anlamayı sağlayan bir sistemdir. NGE Yüce Matematik’in en yüksek matematik sistemi olduğunu düşünür ve sayılara niceliğin yanında niteliksel değer vermek için kullanılır.

Örneğin

  1. Knowledge (Bilgi)
  2. Wisdom (İrfan)
  3. Understanding (Anlayış)
  4. Culture or Freedom (Kültür ya da Özgürlük)
  5. Power or Refinement (Güç ya da Arıtım)
  6. Equality (Eşitlik)
  7. God (Tanrı)
  8. Build or Destroy (İnşa yahut Yok Et)
  9. Born (Doğmuş)
  10. Cipher (Şifre)

Yüce Matematik evreni çekip çeviren, yaşamın ve mental farkındalığın ardındaki dil ve ilimdir.

Yüce Alfabe

Yüce Alfabe metin yorumlama ve İslam Ulusu Dersleri’nden derin anlamlar bulmanın bir sistemidir. Bunu Latin alfabesinin harflerine anlamlar atayarak gerçekleştirir. Örneğin ilk harf A Allah’ı temsil eder; 12. harf L Love (Aşk), Hell (Cehennem) ya da Right (Hak); M Master (Usta). Bu Yüce Alfabe Justice Cee’nin yardımıyla Allah Baba tarafından geliştirilmiştir.

Adetleri

NGE farklı şehirlerde Evrensel Parlamento adını verdikleri etkinlikler düzenlerler –genelde ayda bir- ve Yüce Matematik yorumları, dersler ve NGE işleri hakkında konuşur, inşa ederler. Bu buluşmalar genelde parklarda, içki dükkanlarının arka taraflarında ve okul bahçelerinde düzenlenir.

Haziranın her ikinci haftasında Manhattan, Harlem’de Göster ve Kanıtla etkinliği düzenlenir. Dünyanın her yerinden gelen Tanrılar ve Dünyalar bu buluşma için Harriet Tubman Elementary School’da toplanırlar ve bir pazar kurulur, performanslar sergilenir, okulun oditoryumunda konuşmalar yapılır ve çocukların da katıldığı bir bilim fuarı düzenlenir.

Ulus genelde geleneksel bayramları kutlamaz, özellikle de Yılbaşı ve Paskalya gibi Hristiyanlık’a ilişkin olanları. Ama Ulus’un aktif olduğu bazı bölgelerde Allah’ın doğum gününe (22 Şubat) veya Ulus’un resmi kuruluş tarihine (10 Ekim) yakın tarihlerde kutlamalar düzenlenir.

Five Percent’in beslenmeyle ilgili kurallarına göre yandaşların domuz eti ya da domuz etiyle ilişkili herhangi bir yemeği, ya da diğer çöpçü hayvanları (karides, yengeç, ıstakoz vs.) yemeleri yasaktır. Çoğu kişi daha ileri gidip hiç et yemez, vejetaryen olurlar veya çiğ yemek diyetine başlarlar.

Nüfuz ve Etkileşimleri

NGE karargahını Manhattan’ın Harlem bölgesine kurmuştur. Daha önceleri Sokak Akademisi olarak bilinen Mekke’deki Allah Okulu Urban League sayesinde o zamanların New York valisi John Lindsay ve asistanı Barry Gottehrer’in yardımlarıyla 1966’da kurulmuştur.

Anlaşmazlıkları

Smith ve İslam Ulusu arasındaki bölünme pek çok ihtilafa sebep oldu. Smith 1969’da öldürüldü ve faili bulunamadı, ama çoğu kişi J. Edgar Hoover’ın FBI Counter Intelligence Program’ini suçladı. Mağribi Amerikalılar olarak bilinen grup FBI ve New York Polis Teşkilatı’nın işin içinde olduğunu düşünüyordu. Cinayet harekete ciddi bir darbe vurdu ama Clarence’ın ölümünden önce verdiği kesin direktifler uyarınca The First Born adı verilen, ilk dokuz öğrencisinden oluşan grup öğretilerini devam ettirdi ve Clarence’ın arkadaşı Justice liderlik rolünü üstlendi. Sonraki yıllarda NGE farklı namlara sahip oldu. Kimileri bir seferinde Martin Luther King suikaste uğradığında potansiyel bir isyanı engelleyerek topluluklarına üstün hizmetler yapmış kişiler olduklarını, kimileri de kural tanımaz ve aklı karışık Afrika-Amerikalı ergen zorbalar, hatta çete olduklarını düşündü.

Çete yakıştırması NGE’nin öğretilerinin takipçilerini Amerika Birleşik Devletleri’nde zora soktu. NGE öğrencilerini hapishane sisteminden bulduğu ya da NGE öğretilerini kabul edenler hapse tıkıldığından dolayı çete suçlaması, NGE ile uzaktan bir ilişkisi olduğu söylenen kişilerin bile Michigan, New Jersey, New York ve Güney Carolina gibi eyaletlerde güvenlik tehdidi olarak görülmesine yol açtı. Bu ve başka bir takım eyaletlerde kitapları yasaklandı ve NGE ile ilişkisi olan tutuklular diğer mahkumların yararlanabildiği bazı haklardan mahrum bırakıldı. Bu kurallar 2004’de New York’da kaldırıldı ve samimi bir şekilde kayıtlı taraftar olanların öğretileri kişisel olarak okumasının önü açıldı, ama kayıtsız mahkumlarla herhangi bir şey paylaşmaları yasaktı.

Ulus kendini bu tarz suçlamalara karşı güçlü bir şekilde savundu. Gazetesi olan The Five Percenter, “bizi suçlu gibi gösterip suçlu kimliği kazandırmaya çalışıyorlar,” diyerek rahatça araştırma ve okumalarını kısıtlayan eyaletleri kınadı.

Bir tutuklu Michigan’da üyelikten çıktığını söyleyene kadar bir güvenlik tehdidi olarak görülüp grubun kitapları yasaklanınca Ulus buna karşı çıktı.

Temmuz 2008’de Staten Island, New York’da Ulus’da Black Cream Allah olarak tanınan bir adama ismini yasal olarak değiştirme hakkı verilmedi, bunun sebebi yargıcın ismin kutsal şeylere saygısızlık yapan türde olduğunu ve bir hip hop albümü ismine benzemesiydi. O da Original Kreeam Shabazz ismini almak üzere ikinci bir başvuruda bulundu.

Irkçı İdeoloji

 

Five Percent Ulusu üzerine Five Percenters ve Why I Am a Five Percenter kitaplarını yazmış olan, Michael Muhammed Knight dahil pek çok akademisyene göre Ulus ırkçı bir ideolojiye sahiptir. Knight Vice’a yazdığı denemede bunu şöyle açıklar: “Five Percent’den öğrendiğim ilk ders basitti: Beyazları siktir et. Harbiden, ‘Beyazlar şeytandır.’” Ayrıca şöyle dediği de yer alıyor, “Beyazlık zayıf, sapkın ve bayağıdır –yani düzeltilmesi gereken serseri bir çocuk gibi.” Five Percenterlar’ın Tanrı’nın doğal nesli olan Siyahlar’ın fiziksel ve entelektüel olarak üstün olduklarına ve Tanrı olan siyahların dünyanın hak sahibi yöneticileri olduğuna inandıkları söyleniyor. Five-Percenterlar kanlarının saflığını azaltacağı için beyazlarla evlenmekten caydırılıyorlar ama anti-beyaz ırkçılığı asıl olarak beyaz erkeklere yönelik bir şey. İslam Ulusu gibi Five Percenter ideolojisi de beyaz ırkın siyah bir bilim adamı olan, 6600 yıl önce yaşamış Yakub tarafından yaratıldığını içeriyor. Yakub aynı zamanda beyaz ırkın “şeytan ırkı,” olarak yaratılmasından da mesul. Bunu “aşılama” olarak adlandırılan seçici üretme tekniğini kullanarak yapıyor ve kendisi Patmos Adası’nda yaşıyor.

Michael Muhammed Knight, “The Post benim ‘Beyazları sikeyim,’ satırımı dengelemedi, beyaz Five Percenterlar da vardı ve fenomenonu yazarla tartışmıştık,” demiştir.

Kimileri Five Percent hareketinin popülerlik arayan veya hip hop ve rap müzik albümlerini satmak için “sokak çekimi” elde etmek isteyen rapçilerin sahip çıktığı ideoloji ve tatbik karışımı olduğunu söylüyor. Jay Z gibi rapçi ve siyah ünlüler sık sık Five Percent sembol ve öğretilerine göndermeler yapıyor, şarkı sözlerinde “beyaz şeytanlar” tarafından zorda bırakıldıklarından fakirliğe, çetelere katılmaya ve uyuşturucu satmaya zorlanan siyahlardan bahsediyorlar. Kimileri de Five Percent’in diğer dinler gibi kitleleri manipüle etme aracı olduğunu düşünüyorlar, zira Five Percenterlar siyahlar arasındaki dayanışmaya dayanarak kendilerine güvenme pozitif mesajını ırkçı ideolojiyle harmanlayarak veriyorlar. Bu işbirliğinin “beyaz şeytanlar” tarafından kontrol edilen güç pozisyonlarını ele geçirmek için sağlamaya çalışıyorlar. Amerika Birleşik Devletleri ve başka milletlerin geçmişleri sömürgecilik ve emperyalizme dayandığından kökenlerinin kölelik ve ayrımcılıktan gelen ırkçılık olduğunu söylüyorlar.

Çeteler ve Uyuşturucular

Five Percent Ulusu’nun öğretileri marjinal ve eğitimsiz kimseler arasında popüler ve kültürlerinin merkezini oluşturuyor. Buna pek çok siyah sokak ve hapishane çetesi de dahil. 1995’de South Carolina Department of Corrections The Five Percenters’ı Güvenlik Tehdidi Grubu olarak tanımladı. Buna karşılık bir grup tutuklu United States District Court’da Department of Corrections’a karşı dava açtı. Aralık 1997’de mahkeme Department of Corrections’ı haklı buldu. U.S. Fourth Circuit Court of Appeals’a temyiz için giden davacıların avukatları Mart 1999’da temyiz kararı tekrar davalının lehine sonuçlandı. The United States Court of Appeals for the Second Circuit, kendilerine “The Supreme Team” adını veren bir grup New Yorklu Five Percenter’ın “sürekli şiddet eylemlerinde bulunmak, cinayet işlemek ve böylece bölgenin uyuşturucu trafiğindeki kalesini sağlamlaştırma,” gibi olayların içinde olduğuna karar verdi.

Hip Hop

Five Percenter üzerine olan makalede Jay Electronica, Vice Magazine’de Five Percent Ulusu’na yönelik şöyle şeyler geçiyor: “İlk zamanlarından beri hip-hopla ilişkilendirilen bir hareket. ‘Cipher’lardan kelimeler ekliyor, ‘dropping science’dan bahsediyor ve pek çok kişiyi etkiliyorlar: World’s Famous Supreme Team, Big Daddy Kane, Rakim, Wu-Tang Clan, Brand Nubian ve Nas. Bu sanatçılar ve Five Percenterlar ile ilişkilendirilen çoğu diğer sanatçı için müzik bir mesajdan çok daha fazlası. İşte bu yüzden Jay Electronica dışında kimse o zamanın The Golden Era’sının özünü yakalamayı başaramadı.

NGE öğretilerini Amerika’ya ve yurtdışına yaydı. 1980lerin başlarında bu yayılmada kısmen okulda ya da ordudayken etrafındakilere öğretileri yayanların parmağı vardı, özellikle de hip hop müziğin yükselişi de etkili oldu. NGE doktrininin hip hop albümlerindeki ana teması siyahların gezegendeki orijinal ya da ilk insanlar oldukları, Siyahadam’ın Tanrı olduğu, Siyah Kadın’ın Dünya olduğu ve Tanrılar ve Dünyalar’ın içsel ezoterik güçleri sayesinde gençlerin asıl potansiyellerine erişebilecekleri ve böylece kendileri yönetici olarak başlarındaki oligarşiden kurtulabilecekleri gibi öğretilerdi. Bunlar aynı zamanda hip hop kayıtlarının altın çağındaki temalarla bağdaşıyordu.

Five Percenterlar’la ilişkilendirilen ve hip hop üzerinden öğretilerini yayan ilk hip hop sanatçıları arasında 1980lerin sonunda sahneye adım atan Rakim of Eric B. & Rakim ve Big Daddy Kane isimli iki MC de var. Başka çağdaşlarıyla birlikte bu iki hareket müzik ve vidyolarında Five Percent sembolizmi ve öğretilerine yer verdiler. Bu ün sayesinde Rakim’in hayranları ona Tanrı MC olarak hitap etmeye başladılar. Rakim ve Kane kariyerlerinin en parlak dönemlerini yaşadıktan sonra NGE’ye bağlılığını daha açık bir şekilde gösteren pek çok kişi ve grup çıktı: Brand Nubian, Poor Righteous Teachers, Wu-Tang Clan, Killarmy, Sunz of Man, Gravediggaz, Public Enemy, Godbliss, Jay-Z ve Gang Starr gibi. Bu sanatçıların popüleritesi yeni bir NGE öğrenci patlamasına yol açtı.

İlk zamanların hip-hop argosunu oluşturan Five Percenterlar’dı. “sup, G?” (Aslında G God demek, gangsta değil.) “Word is bond,” “Break it down,” “Peace,” “droppin’ science,” ve “represent.” Pek çok MC kafiyelerindeki akrostiş ve kısaltmaları oluşturmak için Yüce Alfabe teknik ve terminolojisini kullanırlar.

New York’daki Five Percenterlar hip-hopun yeni yeni biçimlendiği 1970lerde partilerde kendilerini belli edecek miktarda çoklardı. DJ Kool Herc’e göre mevcut bir çete hissi ortama hakim olsa da Five Percenterlar aynı zamanda de facto barışı sağlayan unsur olarak oradalardı.

Five Percent öğretileriyle ilişkilendirilen başka hip-hop ve R&B sanatçıları: Busta Rhymes, Digable Planets, J-Live, Nas, Jay Electronica, Erykah Badu, Queen Latifah ve Planet Asia.

Popüler Kültürde

HBO dizisi Oz’da Supreme Allah adında bir karakter var. Kumar sırasında kendisine güldüğü için bir adamı öldürmekten hapis yatan bir kişi. Bir yandan uyuşturucu satarken bir yandan da Five Percent ideolojisini yayıyor. Rolün sahibi Brand Nubian adlı hip hop grubundan Lord Jamar.

Tek kişilik Broadway şovu Mike Tyson: Undisputed Truth’da Mike Tyson Five Percenter bir arkadaşının soygunculuğu bırakıp antrenörü Cus D’Amato’nun da bir parçası olduğu yeni ailesini kucaklamasını söylediğini aktarıyor.

Önemli Yeni ve Eski Üyeler ve Yakın Oldukları Kişiler

Rakim – etkili ikili  Eric B. & Rakim’in üyesi

Carmelo Anthony – NBA Süperstarı

Big Daddy Kane – Grammy Ödülü kazanan rapçi

Lakim Shabazz

Nas

Wu-Tang Clan – Ghostface Killah ve Raekwon sonradan geleneksel İslam’a döndüler.

AZ

Jay-Z

Gang Starr – MC Guru ve DJ Premier’den oluşan bir ikili

MF Doom

Jay Electronica

Busta Rhymes – Five Percenter olarak yetişti, sonra geleneksel İslam’a geçti

Black Thought – Philadelphia menşeili hip hop grubu The Roots’un baş MC’si

Ras Kass

Jus Allah – Underground rap ikilisi Jedi Mind Tricks üyesi

Cormega

Allah Mathematics – Hip hop yapımcısı ve Wu-Tang Clan DJi

Brand Nubian

Erykah Badu – Grammy ödülü kazanan şarkısı “On & On”da Five Percent Ulusu öğretileri var

Pete Rock & CL Smooth

Prince Paul – Gravediggaz’ın kurucu üyelerinden

Black Sheep

Poor Righteous Teachers

Large Professor

Digable Planets – Grammy ödülü kazanan caz-rap grubu

Michael Muhammad Knight – Five Percent Ulusu üzerine pek çok şey yazmış yazar ve gazeteci. Şu anda doktorasını Chapel Hill’deki University of North Carolina’dan almak üzere olan Harvard mezunu.

Supreme Understanding – aynı zamanda Dr. Sujan Dass olarak da bilinir. Doktorasını Argosy University’den 26 yaşında alan bir yazar ve tarihçi

GQ – bir R&B ve disko grubu, 1979’daki hitleri “Disco Nights (Rock Freak)” ile bilinirler.

Killarmy – Wu-Tang ile ilişkili grup

Sunz of Man – Wu-Tang ile ilişkili grup

Talib Kweli

Jadakiss

Tragedy Khadafi – Kendisini bir Five Percenter olarak görüyor, ama Nation of Gods and Earths’ün bir parçası olduğunu kabul etmiyor.

LL Cool J otobiyografisinde Five-Percent Ulusu’na okulda katıldığını ve “Lord Supreme Shalik” ismini aldığını söylüyor, ama aynı zamanda, “Pis işlerimizi –dövüşmek ve soygunculuk- yapmak için Five Percenter terimini bir kalkan olarak kullanıyorduk.

Wakeel Allah – Five Percent Ulusu’nun tarihçisi kabul edilir ve “In the Name of Allah: A History of Clarence 13X and the 5 Percenters Vol. 1 & 2.” Kitaplarının yazarıdır. Morehouse College’dan mezun olmuştur.

Reklamlar

Sert Bir Eleştirmene Mektup – Gilles Deleuze

[Müzakereler, Norgunk 2006, İstanbul,

Türkçesi: İnci Uysal,

Redaksiyon: Ulus Baker,

Klavye: Underground Poetix]

Hoşsun, akıllısın, kötü niyetlisin, hatta kötülüğe eğilimlisin. Ha gayret… Zira bana en son gönderdiğin ve kâh söylenilenlere kâh bizzat senin düşündüklerine ikisini harmanlayarak başvuran mektup, varsayılan mutsuzluğumdan duyulan bir tür sevinçtir. Bir yandan köşeye sıkıştığımı, her açıdan, hayatta, öğretmenlikte, siyasette köşeye sıkıştığımı, yıldız müsveddesi olduğumu, bunun yine de çok uzun sürmeyeceğini ve işin içinden çıkamayacağımı söylüyorsun. Diğer yandan her zaman sizden geride olduğumu, sizin ey gerçek deneyciler ya da kahramanlar, sizin kanınızı emdiğimi ve zehirlerinizi tattığımı, ama size bakarak ve sizden yararlanarak hayatta kaldığımı söylüyorsun. Ben, bunların hiçbirini hissetmiyorum. Gerçek ya da sahte şizofrenler o kadar canımı sıkıyorlar ki, sevinç içinde paranoyaya dönüyorum. Yaşasın paranoya! Mektubunla bana biraz hınç (köşeye sıkıştın, köşeye sıkıştın, “itiraf et”…) ile biraz da vicdan rahatsızlığı (utanmıyorsun, geridesin…) değilse, ne aşılamak istiyorsun? Bana söyleyeceğin yalnızca bu idiyse, hiç değmezdi. Benim hakkımda bir kitap yazarak öcünü alıyorsun. Mektubun sahte bir merhametle ve gerçek bir öç alma isteğiyle dolu.

Öncelikle, bu itabı arzu edenin ben olmadığımı yine de hatırlatayım. Sen kendi nedenlerini dile getiriyorsun: “Mizah, fırsat, para ya da toplumsal yükselme hırsı.” Tüm bunların bu şekilde nasıl tatmin edileceğini tam olarak anlamıyorum. Bir kez daha söylüyorum, bu senin meselen, ve kitabının benimle ilgili olmadığını, onu okumayacağımı ya da daha sonra seninle ilgili bir şey olarak okuyacağımı sana başından beri söyledim. Yayınlanmamış bir şey istemek için beni görmeye geldin. Ve gerçekten seni hoşnut etmek için sana bir mektuplaşma önerdim: Ses kayıt cihazına kaydedilen bir söyleşiden daha kolay ve daha az yorucu. Bu mektupların, kitabından ayrı, bir tür ek gibi yayınlanması koşuluyla. Anlaşmamızı biraz bozmak, ve sana, “size yazacağım” diyen yaşlı bir Guermantes, sürekli bugün git yarın gel diyen bir kâhin ya da genç bir şairden öğütlerini esirgeyen Rilke gibi davranmış olmakla beni suçlamak için hemen bu fırsattan yararlanıyorsun. Ey sabır!

İyi niyetliliğin sizin en güçlü yanınız olmadığı doğru. İnsanları ya da şeyler hiç sevemeyeceğim, onlara hiç hayranlık duymayacağım gün (fazla değil ama), kendimi ölü, öldürülmüş gibi hissederim. Ama siz, sanki hepten hınç dolu doğmuşsunuz, sinsice göz kırpmakta ustasınız, “bunu bana yapmayacaktın… Senin hakkında kitap yazıyorum, ama sana göstereceğim…”. Tüm olası yorumlar arasından genelde en kötü niyetlisini ya da bayağısını seçiyorsunuz. İlk örnek: Foucault’yu seviyorum ve ona hayranım. Onunla ilgili bir makale yazdım. Ve o da benimle ilgili yazdı ki senin alıntıladığın cümle de o makalededir: “Gün gelecek, 20.yüzyıl belki de Deleuze’cü bir yüzyıl olarak hatırlanacaktır.” Yorumun: Birbirlerini övgüye boğuyorlar. Öyle görünüyor ki Foucault’ya olan hayranlığımın gerçek olduğu, dahası Foucault’nun o küçük cümlesinin bizi gerçekten sevenleri güldürüp diğerlerini kızdırmaya yönelik komik bir cümle olduğu hiç aklına gelmiyor. Senin de bildiğin bir metin, goşizmin mirasçılarının doğuştan gelen bu kötü niyetliliğini açıklar. “Cesaretiniz varsa, goşist bir topluluk önünde kardeşlik ya da iyi niyetlilik sözcüğünü telaffuz etmeyi deneyin. Kendilerini, orada olan ya da olmayan dost ya da düşman herkese her şekilde öfke ve saldırganlık gösterip onlarla alay etme konusunda sürekli ve hummalı bir çalışmaya verirler. Söz konusu olan diğerini anlamak değil, onu gözetlemektir.”[1] Mektubun gözetlemenin doruk noktası. Bir toplulukta şöyle diyen Fhar’dan*  bir tipi hatırlıyorum: Ya sizin vicdan rahatsızlığınız olmak üzere burada olmasaydık… Birinin vicdan rahatsızlığı olmak biraz polisçe, tuhaf bir ideal. Ve sen; hakkımda (ya da bana karşı) bir kitap yazmak üzerimde adeta bir güç sağladığını düşündürüyor sana. Hiç de değil. Kendi hesabıma, vicdanımın rahatsız olması olasılığı, beni başkalarının vicdan rahatsızlığı olmak kadar iğrendirir.

İkinci örnek: Uzun ve kesilmemiş tırnaklarım. Mektubunun sonunda, işçi ceketimin (doğru değil, o bir köylü ceketi) Marilyn Monroe’nun pilili bluzuna, tırnaklarımın da Greta Garbo’nun siyah gözlüklerine eşdeğer olduğun söylüyorsun. Ve beni ironik ve kötü niyetli tavsiyelere boğuyorsun. Tırnaklarıma birçok kez değindiğin için san açıklayacağım. Tırnaklarımı annemin kestiği ve bu durumun Oidipus’a ve hadımlığa bağlı olduğu (grotesk, ama psikanalitik bir yorum) her zaman söylenebilir. Ayrıca parmaklarımı uçları gözlemlendiğinde, genelde koruyucu olan parmak izlerinin bende olmadığı fark edilebilir, öyle ki bir nesneye ve özellikle bir kumaşa parmaklarımın ucuyla dokunmak, benim için uzun tırnaklarımın korumasını gerektiren sinirsel bir acıdır( teratolojik**  ve ayıklamacı yorum). Şu da söylenebilir ve doğrudur da, görünmez değil ama algılanamaz olmak hayalimdir ve bu hayali cebime sokabileceğim tırnaklara sahip olarak telafi ediyorum, öyle ki hiçbir şey bana tırnaklarıma bakan birinden daha aşırtıcı gelmiyor (psiko-sosyolojik yorum). Son olarak şu söylenebilir: “Yalnızca sana ait oldukları için tırnaklarını yemen gerekmez; tırnakları seviyorsan, başkalarınınkileri ye, istersen ve yapabilirsen” (siyasal yorum, Darien). Ama sen, en berbat yorumu seçiyorsun: Dikkat çekmek, Greta Garbolaşmak istiyor. Her halükârda, hiçbir dostumun hiçbir zaman tırnaklarımı fark etmemiş olması ilginçtir, kimsenin sözünü bile etmediği bir rüzgârın taşıdığı tohumla orada rasgele bitmiş kadar doğal bulurlar onları.

İlk eleştirine dönüyorum, her tonda tekrar tekrar şöyle diyorsun: Tıkandın, sıkıştın, itiraf et. Başsavcı. Hiçbir şey itiraf etmiyorum. Sayende benim hakkımda bir kitap söz konusu olduğu için, yazdıklarımı nasıl gördüğümü açıklamak isterim. Az çok felsefe tarihiyle canı çıkarılmış bir nesle, son nesillerden birine aitim. Felsefe tarihi, felsefe üzerinde açıkça baskıcı bir işlece sahiptir, tam anlamıyla felsefi Oidipus’tur: “Şunu ve bunu, bunun hakkında şunu, şunun hakkında bunu okumadığın sürece kendi adına konuşmaya cesaret etmeyeceksin herhalde!” benim neslimdeki birçok insan bundan kurtulamadı, diğerleri ise kendi yöntemlerini ve yeni kurallar, yeni tarzlar icat ederek kurtuldu. Ben, uzun süre felsefe tarihi “yaptım”, falanca ya da filanca yazar hakkında kitaplar kudüm. Ama kendime birçok şekilde telafiler sunuyordum: Öncelikle, bu tarihin rasyonalist geleneğine karşı gelen yazarları severek (ve bence Lucretius, Hume, Spinoza, Nietzsche arasında, olumsuzun eleştirisi, sevinç kültürü, içsellik nefreti, kuvvetlerin ve ilişkilerin dışsallığı, iktidarın ihbar edilmesi, vs ile oluşturulmuş gizli bir bağ vardır). Her şeyden önce, Hegelcilikten ve diyalektikten nefret ediyordum. Kant hakkındaki kitabıma gelince, o farklı, onu seviyorum, nasıl işlediğini, çarklarının neler olduğunu göstermeye çalıştığım bir düşmanla ilgili bir kitapmış gibi yazdım onu –Us mahkemesi, yetilerin ölçülü kullanımı, o kadar riyakâr bir itaat ki bize yasa koyucular unvanı veriliyor. Ama bu devirde paçamı kurtarma biçimim, sanıyorum ki özellikle, felsefe tarihini bir tür sodomi ya da günahsız doğum – ki bu da aynı anlama gelir- olarak kavramaktır. Bir yazarın arkasına geçtiğimi, ve kendisine ait olduğu halde canavarı andıran bir çocuk yaptırdığımı hayal ederdim. Onun çocuğu olması çok önemli, çünkü yazarın ona söylettiğim her şeyi gerçekten söylemesi gerekiyordu. Ama çocuğun canavarı andırması, bu da gerekli, çünkü bana pek zevk vermiş olan her tür merkez kaymasından, kaymalardan, kırılmalardan, gizli yayınlardan geçmek gerekiyordu. Bergson hakkındaki kitabım bana göre bu türün örneğidir. Ve bugün Bergson hakkında yazmış olmamı bile başıma kakarak eğlenen insanlar var. Bu, onların tarihi yeterince bilmediklerini gösterir. Bergson’un, başlarda, Fransız Üniversitesi’nde nasıl nefret topladığını ve monden ya da monden olmayan her türden deliler ve marjinaller için nasıl bir peşine takma hizmeti gördüğünü bilmezler. Ve Bergson’a rağmen veya değil, bunun önemi yok.

Beni tüm bunlardan çekip çıkaran, geç okuduğum Nietzsche’dir. Çünkü onu benzer bir muameleye maruz bırakmak olanaksızdır. Arkadan çocukları size asıl o yapar. (Tersine, Marx’ın ya da Freud’un asla kimseye vermediği) Sapkın bir zevk verir size: Herkes için kendi adına basit şeyler söyleme; duygularla, yeğinliklerle, deneylerle, deneyimlerle konuşma zevki. Kendi adına bir şey söylemek çok tuhaf bir şeydir; zira kendinizi bir ben, bir kişi ya da bir özne sandığınız anda kendi adınıza konuşmazsınız. Tersine, bir birey, en ağır kişilik yitimi uygulamasının sonunda, onu bir uçtan öbür uca kateden çocuklara, onu baştan sona dolaşan yeğinliklere açık olduğunda gerçek bir özel ad elde eder. Böyle yeğin birçokluğun anlık kavranışı olarak ad, felsefe tarihinin gerçekleştirdiği kişilik yitiminin tersidir; itaatle değil, sevgiyle kişilik yitimi. Bilmediklerimizin temelinden, kendi azgelişmişliklerimizin temelinden konuşuruz. Bir üstünkörü tekillikler, adlar, önadlar, tırnaklar, şeyler, hayvanlar, küçük olaylar bütünü haline geldik: Bir yıldızın tersi. Sonunda bu değişen anlamda iki kitap yazmaya başladım, Fark ve Tekrar, ve Anlamın Mantığı. Kuruntuya kapılmıyorum: Hâlâ akademi aygıtıyla doludur, ağırdır, ama içimde sarsmaya, harekete geçirmeye çalıştığım bir şey var, yazıyı bir kod olarak değil, bir akış olarak ele almak. Fark ve Tekrar’da sevdiğim sayfalar var, örneğin yorgunluk ve düşüncelere dalma ile ilgili olanlar, çünkü görünüşe rağmen canlı yaşantıya ait sayfalardır. Çok ilerlemiyordu, ama hiç değilse başlamıştı.

Ve sonra Félix Guattari ile karşılaştım ve birbirimizle anlaştık, birbirimizi bütünledik, birbirimizin içinde kişiliklerimizi yitirdik, birbirimizle ayrıksılaştık, kısacası birbirimizi sevdik. Bu Anti-Oidipus’u verdi ve bu yeni bir ilerlemedir. Bu kitaba karşı kimi zaman ortaya çıkan düşmanlığın biçimsel nedenlerinden birinin, tam olarak iki kişi tarafından yazılmış olması değil de, insanların küskünlükleri ve ayrılıkları sevmesi olup olmadığını soruyorum kendime. O zaman ayırdedilemezi ayırdetmeye ya da her birimizin payına düşeni saptamaya çalışıyorlar. Ancak her bir kişi zaten birden fazla kişi olduğu için, iki kişi daha da çok insan yapıyor, bu herkes için böyledir. Ve kuşkusuz Anti-Oidipus’un tüm bilgi aygıtından kurtulduğu söylenemez: Hâlâ pek akademik, fazlasıyla bilgecedir ve düşlenen pop-felsefe ya da pop-analiz değildir. Ama şuna şaşırdım: Bu kitabı pek zor bulanlar, fazla kültüre sahip olanlardır, özellikle de psikanalitik kültüre sahip olanlar. Şöyle diyorlar: Organsız vücut beden nedir? Arzu makineleri ne demektir? Tersine, az şey bilenler, psikanalizin bozmadığı kimseler daha az sorunla karşılaşıyorlar ve anlamadıklarına kaygısızca boş veriyorlar. Bu nedenle bu kitabın, en azından hukuken, on beş ile yirmi yaş arasındakilere hitap ettiğini söyledik. Bu kitabı okumanın iki yolu vardır: Ya içerisine kapatan bir kutu olarak düşünürüz kitabı, o zaman gösterilenleri ararız, ve sonrasında, daha da sapkın ve bozulmuşsak, gösterenin peşine düşeriz. Sonraki kitaba da, öncekinin içinde olan ya da sırasıyla onu içeren bir kutu gibi davranırız. Ve onu açımlayacak, yorumlayacak açıklamalar arar, kitabın kitabını yazarız, sonsuza kadar. Ya da diğer yol: Kitap küçük bir anlamlandırmayan makine olarak düşünülür; tek sorun şudur: “”Bu işliyor mu ve nasıl işliyor?” Size göre nasıl işliyor? İşlemiyorsa, hiçbir şey olmuyorsa, o zaman başka bir kitap alın. Bu diğer okuma, yeğinlikli bir okumadır: Bir şey olur ya da olmaz. Açıklayacak, anlayacak, yorumlayacak bir şey yoktur. Elektrik bağlantısı gibidir. Organsız vücutlar: Kendi “alışkanlıkları” sayesinde, kendi organsız vücut edinme şekilleri sayesinde bunu hemen anlayan kültürsüz insanlar tanıyorum.  Bu diğer okuma şekli öncekinin karşıtıdır, çünkü bir kitabı doğrudan doğruya Dışarıya taşır. Bir kitap, çok daha karmaşık bir dış makinedeki küçük bir çarktır. Yazmak, diğerleri gibi ve diğerlerine göre hiçbir ayrıcalığı olmayan, diğer akışlarla, dışkı, sperm, söz, eylem, erotizm, para, politika vs. akışıyla akıntı, karşıt-akıntı, anafor ilişkisine giren bir akıştır. Bloom gibi, bir elle kumun üzerine yazarken diğeriyle mastürbasyon yapmak – bu iki akış ne gibi bir ilişki içindedir? Biz, bizim dışarımız, en azından dışarılarımızdan biri, psikanalizde usanan belli bir insan kitlesi (özellikle gençler) oldu. Senin gibi konuşmak gerekirse, “köşeye sıkıştılar”, zira az ya da çok kendilerini analiz ettirmeyi sürdürüyorlar, şimdiden psikanaliz aleyhinde düşünüyorlar, ama onun aleyhinde psikanalitik terimlerle düşünüyorlar. (Örneğin, asıl alay konusu, Fhar’daki oğlanlar, M.L.F’deki kızlar [Mouvement de Libéretion de la Femme, Kadın Özgürlük Hareketi –ç.n.] ve daha birçokları kendilerini nasıl analiz ettirebiliyorlar? Bu onları rahatsız etmiyor mu? Buna inanıyorlar mı? Divanın üzerinde ne işleri olabilir?) Bu akımın varlığıdır Anti-Oidipus’u mümkün kılan. Ve en aptalından en akıllısına kadar psikanalistler bu kitaba genelde düşmanca ama saldırgandan ziyade savunmacı bir tepki gösterdilerse, bu elbetteki yalnızca içeriği nedeniyle değil, insanların “baba, anne Oidipus, hadımlık, geçmişe dönme” laflarının edildiğini duymaktan ve genelde cinsellikle ilgili ve özellikle kendi cinsellikleriyle ilgili tam olarak zayıf bir imge önerildiğini görmekten gitgide usandıkları bu büyüyen akım nedeniyledir. Denildiği gibi, psikanalistler “kitleleri”, küçük kitleleri dikkate almak zorunda kalacaklardır. Bu anlamda psikanalizin lümpen proleteryasından gelen güzel mektuplar, eleştirmenlerin makalelerinden çok daha güzel mektuplar alıyoruz.

Bir kitapla, kitabın parçalanmasıyla, başka başka şeylerle, ne olursa olsun herhangi bir şeyle işleyişe sokulmasıyla vs. hiç ilgisi olmayan herkes için dışarısıyla, akışa karşı akışla, makineleri olan makineyle, deneyimlerle, olaylarla temas halindeki bu yeğinlikli okuma tarzı, tutkulu bir tarzdır. Oysa sen kitabı tam olarak öyle okudun. Mektubunun bana güzel, hatta oldukça güzel gelen bir bölümü, onu nasıl okuduğunu, kendi hesabına onu nasıl kullandığını anlattığın bölümdür. Yazık! Yazık! Neden hemen yeniden eleştirmeye başlıyorsun- bundan sıyrılamayacaksın, ikinci cildinizi bekliyoruz, sizi hemen tanıyacağız…? Hayır, hiç de doğru değil, şimdiden düşündük bile. Devamını yapacağız çünkü birlikte çalışmayı seviyoruz. Ama bu hiç de bir devam niteliğinde olmayacak. Dışarının yardımıyla, dilde ve düşüncede o kadar farklı bir şey olacak ki “bekleyen” insanlar şunu söylemek zorunda kalacaklar: Tamamen delirdiler, ya da bunlar pislik, ya da devam etmeyi beceremediler. Hayal kırklığına uğratmak bir zevktir. Kesinlikle deli gibi görünmek istemiyoruz, ama zamanı gelince kendi tarzımızda delireceğiz, bizi dürtmenin anlamı yok. Anti-Oidipus’un birinci cildin, hâlâ uzlaşılarla dolu, hâlâ karmaşık kavramlara benzeyen şeylerle fazlasıyla dolu olduğunu pekâlâ biliyoruz. Bunlar değiştirilecek, değiştirdik bile, bize göre her şey iyi gidiyor. Kimileri aynı hızda devam edeceğimizi düşünüyor, beşinci bir psikanaliz grubu oluşturacağımızı sananlar bile var. Zavallılık. Başka şeyler, daha gizli ve daha neşeli şeyler düşünüyoruz. Uzlaşmalar; artık hiç yapmayacağız çünkü bunu yapmaya daha az ihtiyacımız var. İsteyeceğimiz ya da bizi isteyen dostlar her zaman bulunacaktır.

Demek köşeye sıkışmamı istiyorsun. Ne Félix ne de ben alt-ekolün şef yardımcıları olduk: Bu doğru değil. Biri Anti-Oidipus’u kullanıyorsa, umurumuzda bile değil, zira biz şimdiden başka yerdeyiz. Siyasal olarak köşeye sıkışmamı, manifestolar, bildiriler imzalamak zorunda kalmamı istiyorsun, süper toplum görevlisi: Bu doğru değil ve Foucault’ya minnet duyulmasını gerektiren birçok şeyden biri de, kendi hesabına ve ilk kez telafi makinelerini kırmış ve entelektüeli klasik siyasal entelektüel konumundan çıkarmış olmasıdır. Siz, siz hâlâ kışkırtmada, yayınlamada, sorularda, açık itiraflardasınız (“itiraf et, itiraf et…”). Ben, tam tersine, siyasal açıdan da olmak üzere, en genç arzum olacak, yarı gönüllü yarı zoraki bir gizlilik çağının geldiğini hissediyorum. Mesleki açıdan da köşeye sıkışmamı istiyorsun, çünkü iki yıl Vincennes’de konuştum ve deniyor ki, diyorsun ki orada hiçbir şey yapmıyorum. Konuştuğum sürece, “öğretmenlik konumunu reddettiğim ama öğretmeye mahkûm olduğum, herkesin bu mesleği yüzüstü bıraktığı bir zamanda ben yeniden ele aldığım” için çelişkide kaldığımı düşünüyorsun: Çelişmelere duyarlı değilim, koşulunun trajikliğini yaşayan güzel bir ruh değilim; konuştum çünkü bunu çok arzu ediyordum; militanlar, sahte-deliler, gerçek-deliler, aptallar, çok akıllı tipler tarafından desteklendim, hakarete uğradım, sözüm kesildi, Vincennes’de belli bir canlı eğlence vardı. İki yıl sürdü. Yeter, değiştirmek gerek. O halde, aynı koşullarda konuşmadığım şu anda, hiçbir şey yapmadığımı ve güçsüz, koca kötürüm kraliçe olduğumu söylüyorsun ya da söylenenleri aktarıyorsun. Çok da yanlış değil: Saklanıyorum, mümkün olan en az insanla işlerimi yapmayı sürdürüyorum, ve sen, bir yıldız olmamam için yardım etmek yerine, orada durmuş bana hesap soruyorsun ve güçsüzlükle çelişme arasındaki seçimi bana bırakıyorsun. Nihayet, kişisel olarak, ailevi olarak da köşeye sıkışmamı istiyorsun. Orada yüksekten uçmuyorsun. Bir karım ve oyuncak bebekle oynayıp ortalarda gezinen bir kızım olduğunu açıklıyorsun. Ve bu anti-Oidipus’a bakınca seni eğlendiriyor. Yakında psikanaliz yaptırma yaşına gelecek bir oğlum olduğunu da pekâlâ söyleyebilirsin. Oidipus’u üretenin oyuncak bebekler ya da tek başına evlilik olduğunu sanıyorsan, tuhaf. Oidipus, oyuncak bir bebek değildir, bir iç salgıdır, bir salgı bezidir ve kendine karşı savaşmadan, kendine karşı deneyimlemeden, (hepimizi psikanaliste sürükleyen sulu gözlü sevilme istencinin yerine) sevmeye ve arzulamaya muktedir olmadan, Oidipus salgılarına karşı asla savaşamazsın. Oidipusçu olmayan sevgiler, az bir iş değildir. Ve Oidipustan kaçınmak için bekâr, çocuksuz, homo, grup üyesi olmanın yeterli olmadığını bilmeliydin, zira grup Oidipus’u, Oidipusçu eşcinseller, Oidipuslaşmış M.L.F, vs. de var. Kanıtı, kızımdan daha Oidipusçu olan “Araplar ve biz”[2] adlı metindir.

Yani “itiraf edeceğim” hiçbir şey yok. Anti-Oidipus’un göreli başarısı ne Félix’i ne beni tehlikeye atar; bir şekilde bizi ilgilendirmez, çünkü başka tasarılar üzerindeyiz. O halde başka bir eleştirene, en sert ve dayanılması en güç olanına geçiyorum. Çok çaba göstermeyerek; başkalarının, homoların, uyuşturucu bağımlılarının, alkoliklerin, mazoşistlerin, delilerin, vs. deneyimlerinden yararlanarak; hiçbir şeyi asla riske atmayıp onların zevklerini ve zehirlerini biraz tadarak; kendi hesabıma her zaman geride olduğumdan ibaret olan eleştirine. Karşıma, Artaud hakkında profesyonel bir konferansçı, monden bir Fitzgerald amatörü olmamanın yollarını sorguladığım bir metnimi çıkarıyorsun. Vaktiyle, kesinliğe ve doğruluğa acınası bir inanışın belirtisi olan anlatılardan çok gizliliğe, yani yanlışın gücüne inandığımı söylemiş olmam dışında hakkımda ne biliyorsun? Hareket etmiyorsam da, seyahat etmiyorsam da, herkes gibi yerimde, ancak heyecanlarımla ölçebileceğim, en dolaylı ve dolambaçlı bir şekilde yazdıklarımda ifade edebileceğim seyahatler yapıyorum. Homolarla, alkoliklerle ya da uyuşturucu bağımlılarıyla ilişkilerime gelince, başka yollarla kendi üzerimde onlarınkine benzer etkiler elde edebiliyorsam, onların burada işi ne? İlginç olan, her ne ise ondan yararlanıp yaralanmadığım değil, ben kendi köşemde bir şeyler yaparken kendi köşelerinde şunu ya da bunu yapan insanlar olup olmadığı ve sıralanmaların, toplanmaların, herkesin bir diğerinden vicdan rahatsızlığı ve düzeltmeni kabul edildiği bütün bu bokluğun değil de, mümkün karşılaşmaların, rastlantıların, beklenmedik durumların olup olmadığıdır. Size hiçbir şey borçlu değilim, sizin bana borçlu olduğunuzdan fazlasını borçlu değilim. Sizin gettolarınıza gitmem için hiçbir sebep yok, zira benim kendi gettolarım var. Sorun hiçbir zaman şu ya da bu ayrı grubun doğasından ibaret değildir, şu ya da bu şeyin (eşcinsellik, uyuşturucu vs.) yarattığı etkilerin her zaman başka yollarla yaratılabileceği çapraz (transversal) ilişkilerden ibarettir. “Ben şuyum, ben buyum” diye düşünenlere ve ayrıca psikanalitik bir şekilde düşünenlere (çocuklarına ya da yazgılarına gönderme) karşı belirsiz, şüpheli sözlerle düşünmek gerekir: Ne olduğumu bilmiyorum, narsisist olmayan, Oidipusçu olmayan o kadar çok vazgeçilmez araştırma ya da deneme var ki – hiçbir homo asla kesin olarak “ben homoyum” diyemeyecektir. Sorun insanlık içinde şu ya da bu oluş değil, daha çok bir insandışı oluş, evrensel bir hayvan oluştur: Kendini hayvan sanmak değil, vücudun insani organlaşmasını bozmak, herkesin kendisine ait bölgeleri ve o bölgelerde bulunan grupları, toplulukları, türleri keşfetmesiyle, bedenin şu ya da bu yeğinlik bölgesini katetmek. Ne hakla hekim olmadan tıptan söz etmeyecekmişim, ya ondan bir köpek gibi söz ediyorsam? Neden uyuşturucu bağımlısı olmadan uyuşturucudan söz etmeyecekmişim, ya ondan küçük bir kuş gibi söz ediyorsam? Ve neden bir şey hakkında bir söylev icat etmeyecekmişim, o söylevi verme hakkına sahip olup olmadığım sorulmadan, o söylev tamamıyla gerçekdışı ve yapay dahi olsa? Uyuşturucu kimi zaman sabuklatır, neden uyuşturucu hakkında sabuklamayacakmışım? Kendi “gerçekliğinizle” ne yapacaksınız? Sizinki, düz gerçekçilik. O halde beni neden okuyorsun? İhtiyatlı deney kanıtı, kötü ve gerici bir kanıttır. Anti-Oidipus’un en sevdiğim cümlesi şu: Hayır, asla şizofren görmedik.

Sonuç olarak mektubunda ne var? O güzel bölüm haricinde hiçbir şey yok. Diğerlerinden ya da kendinde geliyormuş gibi çabukça sunduğun bir söylentiler, dedikodular bütünü. Böyle olmasını istemiş olabilirsin, kapalı kaptaki bir tür söylentiler pastişi. Yeterince snop, monden bir mektup. Benden “yayınlanmamış” bir şey istiyorsun, sonra bana kötü şeyler yazıyorsun. Mektubum, seninki yüzünden bir temize çıkma havası taşıyor. Hiç iyi gitmiyor. Sen bir Arap değilsin, bir çakalsın. Olduğum için beni eleştirdiğin şey, küçük yıldız, yıldız, yıldız olmam için her şeyi yapıyorsun. Söylentileri sonlandırmak için, ben senden bir şey istemiyorum, ama seni çok seviyorum.

Michel Cressole, in Deleuze, Ed. Universitaire, 1973

[1] Recherches, Mart 1973 sayısı, “Grande Encyclopédie des homosexualités”.

* Fhar: Front homosexuel d’action révolutionnaire, Devrimci Eylem Eşcinsel Cephesi (ç.n.)

* Kötü şeylerin bilimi. (ç.n.)

[2] Recherches, a.g.y.

henry miller’ın hamlet’i

(kapitalizm ve şizofreni, deleuze-guattari, bs yayınları baskısı içinde sf, 391-394, tercüme: f. Ege, h. Erdoğan, m. Yiğitalp, ankara 2012)

Peki söylence trajedi de üretim, üretim biçimleri değil midir? Kesinlikle değillerdir, onlar yalnızca gerçek toplumsal üretimle ve gerçek arzulama-üretimiyle ilişkili olarak öyle olurlar. Aksi takdirde, üretim birimlerinin yerlerini almış olan ideolojik biçimlerdir. Ödipus, hadım-edilme vb. bunlara kim inanır? Yunanlılar mı? Ama Yunanlılar inandıkları üretmemişlerdir? Yunanlıların öyle ürettiklerine inanan Helenistler mi? En azından Engels’in söz ettiği on dokuzuncu yüzyıl Helenistleri: onların söylenceye, trajediye inandıkları söylenebilir… Kendisini Ödipus ve hadım-edilme olarak temsil eden bilinçdışı mıdır? Yoksa bilinçdışını bu şekilde temsil eden psikanalist, bizdeki psikanalist midir? Engels’in sözleri hiç bu kadar anlam kazanmamıştı: onların, psikanalistlerin, söylenceye, trajediye inandığı söylenebilir… (Helenistler uzun zamandır inanmazken onlar hala inanıyorlar.)

Yine Schreber vakası: Schreber’in babası tuhaf küçük makineler, sadistik-paranoyak makineler icat ve imal etmiştir –örneğin çocukların terbiyesi için kullanılan metalik saplı ve deri kayışlı kafa-mengeneleri. Bu makineler Freudcu analizde hiçbir rol oynamazlar. Babaya ait bu arzulama-makineleri, onların genel toplumsal pedagojik makineye aşikar iştirakiyle birlikte hesaba katılmış olsaydı, belki de Schreber’in hezeyanının toplumsal-politik içeriğinin tamamını çiğnemek daha zor olacaktı. Zira bütün soru şudur: elbette baba çocuğun bilinçdışı üzerinde rol oynar –ama ifadesel ailevi bir iletim içindeki aile babası olarak mı rol oynar, yoksa makinesel haberleşme ya da iletişim içerisinde bir makinenin eyleyicisi olarak mı? Yargıcın arzulama-makineleri babasınınkilerle iletişime geçer; ama tam da onların çocukluktan itibaren toplumsal bir sahaya yapılan libidinal yatırım olduğu tarzda. Babanın sadece üretim ve üretim-karşıtlığının bir eyleyicisi olarak rolü vardır. Freud ise aksine ilk yolu seçer: makinelere işaret eden baba değildir, ama tam tersidir: bundan böyle makineleri arzulama-makineleri ya da toplumsal-makineler olarak ele almanın yeri yoktur. Buna karşın baba, küçük ailesel temsilin hezeyan sahası ile eş-uzanımlı olduğunu temin etmek için, “söylence ve din güçleriyle” ve filogenezle doldurulmuş olacaktır. Üretim çifti, yani arzulama-makineleri ve toplumsal saha, yerini bütünüyle farklı bir doğaya ait aile-söylence temsilci çiftine bırakır. Bir kez daha soruyoruz, oyun oynayan bir çocuk gördünüz mü: ey cinsellik; baba ya da anne sahne gerisindeyken, onlar iletken, alıcı ya da engelleyici eyleyicilerken, üretimin nazik eyleyicileri veya üretim-karşıtlığının şüpheli eyleyicileriyken, çocuğun, parçalar ile dişlileri ihtiyacına göre nasıl ödünç aldığını, teknik toplumsal makineleri kendi arzulama-makineleri ile nasıl kalabalıklaştırdığını gördünüz mü?

Söylencesel ve trajik temsil neden bu anlamsız imtiyaza uyarlanmıştır? İfadesel biçimler ve bütün bir tiyatro neden sahaların, atölyelerin, fabrikaların, üretim birimlerinin bulunduğu yere kurulmuştur? Psikanalist kendi sirkini şaşkına dönmüş bilinçdışına yerleştirir, sahalardaki ve fabrikalardaki tam bir Barnum’dur. Miller’ın psikanaliz karşısında söylemesi gereken şey de budur: -ve zaten Lawrence’ın söylemiş olduğu (canlılar inançlı değildir, kahinler söylenceye ve trajediye inanmazlar), “Yaşamın hamasi zamanlarının kaynağına giderek, kahramanlığın ilkesini ortadan kaldırıyorsunuz, çünkü kahraman ne kendi kuvvetinden kuşku duyar ne de geriye bakar. Hamlet muhakkak ki kendince bir kahramandı, ve her Hamlet-doğan için izlenecek tek yol Shakespeare’in çizmiş olduğudur. Ama söz konusu olan Hamlet olarak doğup doğmadığımız bilmektir? Siz Hamlet olarak mı doğdunuz? Hamlet’i doğuran daha ziyade siz değil miydiniz? Ama çok daha önemli görünen soru şudur: söylenceye dönmek niye?… Dünyamızın kendi kültürel anıtını içinden yükselttiği bu düşünsel çöplük şimdi, eleştirel bir alay vasıtasıyla, hastalıktan mütevellit olduğu ve bu yüzden ötede olduğu için zemini taze üstyapılar için temizleyen bir tür yazı boyunca kendi şiirsel değerini, kendi söylencesini edinmiştir (bu yeni anıtlar fikri bence iğrençtir, ama bu, sürecin kendisi değil yalnızca bir sürecin farkındalığıdır). Aslında süreç içerisinde, yazdığım her satırla inanıyorum ki, önceden olduğu gibi küret ile rahmi kazıyorum. Bu sürecin arkasında kültürel olan ve bu nedenle sahte olan anıt ve üstyapı fikri değil, ama sürmekte olan doğum, yenilenme, yaşam fikri yatar (yaşam, yaşam…) bize söylencede bir hayat yoktur. Söylencede sadece söylence yaşayabilir… söylence üretmenin bu yetisi bize farkındalıktan, daimi olarak gelişmekte olan bilinçten gelir. İşte bu yüzden çağımızın şizofrenik doğasından söz ederken demiştim ki: süreç tamamlanıncaya kadar üçüncü göz dünyanın karnı olacak. Kastettiğim nedir? İçinde yüzdüğümüz bu fikirler dünyasından yeni bir dünya çıkmalı. Ama bu dünya ancak tasarlandığınca belirir. Ve tasarlanması için başlangıçta arzulanmalıdır… arzu içgüdüsel ve kutsaldır, sadece arzu yoluyla kusursuz tasavvuru icra ederiz. [Henry Miller, Hamlet, fr.ç. corréa, ss156-159] Miller’ın bu sayfalarında her şey bulunur: Ödipus (veya Hamlet), işi özeleştiri noktasına kadar vardırmıştır; bilincin inançları veya yanılsamalar olarak ifşa edilen ifadesel biçimler, yani söylence ve trajedi, sadece birer fikirdir; bilinçdışının temizlenmesinin kaçınılmazlığı, bilinçdışının küretajı olarak şizoanaliz, hadım-edilme çizgisine karşıt olan matrissel yarık, üretken ve yetim-bilinçdışının görkemli olumlanması; yeni bir yeryüzü üretmesi gereken yersizyurtsuzlaşmanın şizofrenik süreci olarak sürecin coşkusu, ve gereğinde arzulama- makinelerinin, trajediye karşı, “kişiliğin ölümcül dramına” karşı, “maske ve oyuncak arasındaki engellenemez karmaşaya” karşı işleyişi. Miller’ın mektup arkadaşı Michael Fraenkel’in bunu anlamadığı aşikardır. Bir psikanalist veya bir on dokuzuncu yüzyıl Helenisti gibi konuşur:  evet, söylence, trajedi, Ödipus, Hamlet güzel ifadeler, gebe biçimlerdir; arzu ve bilginin hakiki kalıcı dramını onlar ifade ederler… fraenkel bütün olarak mekanları, Schopenhauer’ı ve Trajedyanın Doğuşu’nun Nietzsche’sini yardıma çağırır. Miller’ın bütün bunlardan bihaber olduğunu düşünür, ve Nietzsche’nin neden Trajedya’nın Doğuşu’ndan ayrıldığını, neden trajik temsile inanmaya son verdiğini bir an için bile merak etmez.

(kapitalizm ve şizofreni, deleuze-guattari, bs yayınları baskısı içinde sf, 391-394, tercüme: f. Ege, h. Erdoğan, m. Yiğitalp, ankara 2012)