“harita”

ssssdddffdrrv.jpg

şenol erdoğan /eylül sonu 2916

kart açtığında falcı, yok bir haritayı okumaya koyulur, haritadır “kart”, harita bilimci burada falcı olur, alametlerin iyiye kıyısı olanlarının bilicisi, işaretçi, işaret okuyucusu. kaderin haritasının peşindedir en çok insan, neyi yaşayacağından çok nasıl yaşayacağı ile ilgilidir aslında bu, en çok geçim sıkıntısı dahilindeki insanların merakıdır bu durum… kadir olan allah’a atfedilen hayata biçilen değere kader demişler(“allah” en büyük haritacı), hayattan kişinin aldığı nasip, bir bütün olarak bireyin yaşamı da bu aslında; kozmostan aldığı nasip -payına düşen. haritasız bir şey yok, göklerden yerlere kadar… tuhaf bir şekilde e-generation’ın ayrılmaz bir parçası oldu harita, tüm event’lerinde ellerinde tuttukları aygıtlarla müthiş birer harita kullanıcıları oldular, haritayı okumayı basitleştirdi çünkü web’e bağlı olan teknoloji. aynı şekilde tatil yollarında harita okuma bilgisinden muaf olan kitleler elektronik bir yol okuyucunun rahatlığıyla haritalı gezerlere dönüştüler ne güzel. göçün yolu olmayabilir, haritasızdır göç -olabilir. tersi de olduğu gibi: amaçsızlık her daim haritanın çok önemli bir parçası olmuştur, bu anlamda aylak çok iyi bir harita okuru olmasa da farkındasız bir harita çizicidir.. yürüyüşün günlüğü tutulursa bu bir harita olur aslında. gerçek anlamda yazılabilmiş günlüklere ve bu anlamda edebiyat dahilinde bir tür olarak günlüğe ben haritabilimin parçası olarak bakıyorum hep, hep öyle baktım, günlük bir örgüdür, örgü bir haritayı ortaya koyacaktır. diğer yandan da haritanın bir edebi tür olarak varlığını söylüyorum aslında. aynı şekilde barthes “göstergeler imparatorluğu” adıyla sayın tahsin yücel’in türkçe diline aktardığı çalışmasının bir yerinde japonların adres defterlerinden bahseder, harflerle rakamlarla mürekkep bir defter değil de çizimlerden oluşan adres defterleridir bunlar, kaldı ki diğer yandan kartvizit geleneğinde hala süren bir tarz vardır, kartların bir taraflarına adresin tarifi çizilmiştir, kroki. kroki ifadesini haritadan daha çok seviyorum, derme çatma, basit, ama işlevsel. böyle geçti işte içimden…

Certeau ile Ölü’ye yürürken ben..

 Şenol Erdoğan 2016 Eylül

Ölünün üzeri örtülür, o artık toplumun işine yaramayandır!

Ölünün getirdiği sessizliğe sebep; nesnesinin artık dilsiz kalmış oluşudur.

Yoğun bakım üniteleri ölümün tecilidir; hastanenin diğer bölümlerinden farklı bir sessizliği vardır, mesela aciller; hareketli, hatta yaşam doludur -size bir gece hayatının hareketliliğini emin olun sunar; bir yoğun bakım ünitesinde koluna dikiş atılırken çok eğlenen bir sarhoşu ve kıkırdayarak olan biteni takip eden, hatta kameralarına kaydeden arkadaşlarını asla göremeyeceğizdir. Mezarlığın yok edişi ile ölümün sessizliğinin farklı bir yan çizgisinde; “düşünülebilir olanın dışına itilmiş”likte* buluruz kendimizi. Bu bir arabölgeden ziyade bir ifadesizbölgedir. Başka bir yerden [Wittgenstein’a] yaklaşacak olursak: “(artık) yapılabilecek hiçbir şeyin olmadığı yerde hiçbir şey dile getirilemez.”** Toplum müstehcende ne görür, her şeyden evvel şöyle başlayalım: düşkünlük hallerinin çeşitliliği insanları o durumda olmadıkları için şükre ve mutluluğa iter ne yazık ki -insan böyledir, “yardım” mekanizmasının çoklu tuzaklarına kapılmadan kendini bağışlayan çok az insan vardır gerçekten. İnsan diğerinin düşmesini ister, kolunun kesilmesini, ayaklarının tutmamasını, Allah’ın onun belasını vermesini, sürüm sürüm sürünmesini, gözlerinin kör olmasını, kendisinden daha az maaş almasını, işini kaybetmesini, işsiz kalmasını, hastalıklara tutulmasını ve ölmesini, insan bunu ister bir diğeri için, kendisinden başarısız olmasını, kendisinden kötü, çirkin, vasıfsız vs olmasını, “keşke ölsen” diyebilendir insan. “Alay” burada devreye girer, alay tahkir’dir, yani aşağılayıp hakaret etmek, itibarsızlaştırmak, zira bunların kökeninde şaka gibi yatan dürtünün adı “ibret”tir, korkunun verdiği hareketle bilinçaltında çalışır ibret, soru cümlesi: “böyle mi olmak istiyorsun, ya böyle olursan” ve türevleridir, panik ve şok gibi durumlarla ilişki içindedir. “Bunlardan bir ders çıkartmak gerekir”…buradaki bariz zıtlık: “ben asla senin gibi olmayacağım”dır. Diğer yandan kişi kendisinin yanlarında düşük kaldığını düşündüğü ve hissettiği nüfusa içsel olarak kendisinin konumuna koyacağı bir kurban ya da kurbanlar bularak (görerek, duyarak)sınıfsal yakınlaşmada bulunduğunu hatta tıpkılaştığını hissedecektir. Bunu en basit; lüks diye yaftalanan restaurant ya da kafelerde alışveriş yapan insanların utangaçlıkları ya da şımarıklarında yani her halükarda aşağılık komplekslerinde ve özgüvensizliklerinde ya da hatalı özgüven okumalarında görebilirsiniz -mikro bir örnek olarak. İnsan hep hakim olmak isteyendir. Zenginlik arzusu bunun bir parçasıdır, ya da çit çevirip toprak sahiplenmek, bunu yüzlerce çeşitleyebilirsiniz elbet. İşte kısaca toplum sizi müstehcen görür-ken diğer yandan eksik, hatalı, yanlış, da görmektedir. Ölü işlevsizidir, gerçekten kaybetmiştir, hiçtir, hiçbir ilişkiye girilemez olandır, kimdir ki ölü, “hahah bak gördün mü ne haldesin”dir ölü, zavallıdır, intikamın bedensiz bedenidir, artık eylemsizdir: başarıları bitmiştir, düşünceleri, üretkileri sona ermiştir, -alt insan düşüncenin yüceliğinden ve onun ölümsüzlüğünden bihaberdir- artık bir aylaktır ölü, dilenci…”işe yaramaz” kim varsa o’dur, işte bundan sebep yarı ölüm halleri de aynı duyguları yaratır kişinin sevmeyenlerinde -ameliyat, ampütasyon, hastalık vd- İşsizdir ölü, artık diğeri kadar para alamayacak, pahalı yemeklere gidemeyecektir, ama öteki gidebilecektir ve hatta onun oturduğu sandalyede oturacaktır, ve gözleri ışıldayacaktır: “o öldü” diyecektir. Miras ölünün bokudur. Miras yiyen tüm bunları doğal olarak yok sayarak zaten ve aslında kendisine ait olanı tüketmeye girişecektir. “Bak nasıl onun gibi-mi-yim!”. “Üzere olmak” her kesin ölü görmek istediği biri aslında ölmüştür, ölmek üzere olmak diye bir şey yoktur; ilk kefeni kişi bu “üzere” olmak durumunda giyer, sessizliğe ve bedensizliğe terk edilmiş, yaşamdan ve hatta artık eski olan kendisinden de tecrittir. “banlanmış”tır artık, “banned” yasaklanmış (kendisine yaşam yasak kılınan yeryüzünde), hatta şutlanmıştır. Evliliğinden, işinden, dairesinden… Kanser hastalığı ilerlerken toplaşan insanların konuşmalarında merkezi hastanın değil de hastalığın tuttuğunu görürsünüz, herkes hastalıktan kendi eksik kulaktan duyma bilgilerince bahse durmuştur, hastadan değil, zira korku hastalığın bir şekilde kendisini de bulabileceği noktaya bilinçaltının vasatlığını sürüklemektedir. Kaldı ki diğer yandan onu içinde tutan bir aile değil bir kurum olan hastanedir; hastane bir makinadır ve hastayla a-z haricinde işi yoktur; Hapishanelerde ve devlet dairelerinde neysen osundur. Güvence altında tutulduğun hiçbir yerde güvencenin kendisi zaten yoktur. Geberip gitmekle ölüp gitmek arasındaki sosyal uçurum vardır diğer köşede, kimler için neye layıksa öyle anılacaktır ölü! Ölmek gebermek değildir -mi! Artık dünyalar ayrılmıştır: yaşayan ölümü dile getirebilendir sadece. Ölü olasılıksızdır. Ölü sadece ötekinin -yaşayanın- dilinde varolabilir artık. Ölü dilsizdir. Kişi “cenaze” olur en son, en son bir şey oluşudur -ama artık bunu da kendisi için olamaz, o yaşayanlar için en son cenazedir: gömüdür yani. Gömülecek şeydir.

*, ** = Michel De Certeau

ses

13558818_1062765407146237_3959377966674941151_o

Ahşap, dar bir merdivenin sürekli çiğnenen o orta noktasıyım ben, kaçınılmaz olan. solum ve sağımda ahşabın kendini koruyan cilasını; benim kararmışlığım, çukurlaşmışlığım ile yanyana parlarken göreceksiniz, ama istisnasız benim üzerime basacaksınız, yukarı çıkarken ve inerken aşağı.
Sessizlikten can vermiş bir sokağın zeminine oturdum, kimsesizliği sırt üstü uzanma gücü verdi bana, gün ölmek üzereydi, hızla çeşitli renklerde böğürmekteydi. Batan ve de ölen bir şeyin böylesi rengahenk olması belki de yeniden yaratılışa dair milyar yıllık rutininden yani gelenekten geliyordu.
Sonuçta kozmos bir gelenekti. Geleneğin ilk yapısı o olmalı. Kozmos senin barınaksızlığınla yada kursağına girmeyen lokmayla ilgilenmez. Sen kum tanesi denli bir gezegende neler yaptın böyle: hastalandın, yalnızlığı ve acıyı buldun, intiharı keşfettin, psikanalizi yarattın ve o lanet olası kabile savaşları; tanklara, napalmlara, roketlere ve otomatik tüfeklere evrildi.
Bir sunta gibiyim. Gibi değil. Bir suntayım ben. Bir sunta olarak mı doğdum, görevim bir suntaya mı dönüşmekti –bilmiyorum, ama bir suntayım şimdi. Gıcırdıyorum. Bu benim sesim mi. Yoksa sunta mı gıcırdıyor –gövdem mi- bilemiyorum. Belki gıcırdayan ya da ve de gıcırtının kendisi zihnimin konuşma sesidir. Uzun süredir ağzımı kullanmıyorum konuşmak için. Onu daha çok götümün ağzından çıkarak sıçma eyleminin son halkasına ulaşacak olan sürecin ilk evresinde kullanıyorum. Bir sunta sıçabilir mi, neden acıkıyorum, neden kendi kendimin evi olamıyorum. Bir başka bedene girmeyi çoktan terk ettim. Sevgi bedende dolaşmaz. Sadece kendi bedeninin içine girebilmişsindir zaten. Ne, bedenin dışına çıkarsa can –ölüm mü! Belki de sadece bir gıcırtıyımdır, gıcırtıdan başka bir şey değilimdir, belki gıcırtının ta kendisiyimdir. Gıcırdayan bir sunta olmaktan çok daha geniş bir düzlük bu. Ağzımın düzlüğü gibi, ağzım, hani dedim ya: suskum, işte o suskumun düzlüklerinde yayılan bir platonun gıcırtısı, ama platonun değil, sadece oradaki bir gıcırtı, belki de bu ağız ve orada yaşayan susku ben değilim, bir gıcırtıyım ya işte ben birinin belki bir şeyin. Suskunun yaylasında çalkalanan. Suyun, kainatın tüm suyunun içindeki yalnızlık ve onun ölçülemez derinliği ve yaratılmış tüm harflerin çıkarabileceği seslerin ve tanıların çok ötesinde evren denen hiç (kelime) o sonsuz olduğu addedilen, kendisinden belki milyonlarca kopya bulunma ihtimali olan şey beni biliyor mu.
Yağmur yağıyor, kolum kanıyor şakır şakır, evim yok, hiç olmadı, birilerinin olan evi onların dı mıydı- elektrikler kesik, buzdolabında kokacak hiçbir şey yok, ilaçlarımı alamıyorum, devlet denilen kelimenin sigorta denen sistemine dahil edilmiyorum, fakir kağıdı vermediler: bir yokluk birimine, bir gıcırtıya, bir ses aralığına, bir heceye hayat verdiler ama parayı icat ettiler. Ekmek ve ev için. Para bir sunta değildir. Olamaz da. Bir gıcırtı olamayacağı gibi. Para hiçbir şey olamayacağı için yaratılmış bir bızınıktır. Diğer bızınık çeşitleri arasında en ünlü –yaygın, kullanımı en kolay ve popüler olanı.
Nem sinirlendirmiyor artık beni, konuşmaya başladık, rüzgarın yokluklarında kanımın üzerine yapıştı.
Nasıl bir mantar
Nasıl bir yayılgı
Sadece bu gezegende tüm nebatatı tüketen –ama palalarla
Modern dinozorlar mı insanlar
Dinolar her şeyi yer di miydi

Bana sen salaksın dedi
Gülümsedim
Bana sen duvarsın ya da sen malasın deseydi de gülümserdim. Çünkü onların etleri etlerine değince etleri şişiyor. Sikiyorlar ve yiyorlar eti. Ete tuhaf bir bağlılıkları var. Et deliklerin içlerinde sinir uçları ve yaratıları hissiyatlarla salgıladıkları harfler var duygu durumlar.
İhtiyar bir örümcekağı çamımsı bir ağacın yaprakları üzerine çökeli, gecenin yaradılışı kadar önce olmuş –belli. İnsan çökemeyen bir şey, taoyu allahı isayı vs’yi arıyor hep. Komikçe. İnsan: hikayelere, söylencelere, mitlere, masallara bayılıyor, bundan sebep hayatında yalan var, yalan ile örüyor kader kurgusunu kendisinin. İnsan yalan.
Yalan onların çok sevdiği bir söylence tipi. İnsan hikayelere bağımlı. Başkasının sözlerine. Olmayana. Yaşanmamışın gerçeklik kurgusuna. İnsan hatırlamıyor, insan belleği öyle işlemiyor. İnsan hiçbir şeyin aslını bilemeyen. Gezegeni böylelikle tüketiyor. Yaratılmışı ve yaratısını. Yaratarak yaratıyı da.
Beklemiyorum senden ve kimseden beklemeyeceğim.
Çünkü sonu ve başı ölüm. Çünkü sadece ölüm.
Napıyorsun sen
Neden beni çalıyorsun
Neden bana tecavüz ediyorsun

Şimdi tam ortadan üzerime basacaklar. Sağ ve sol yanıma hiç dokunmadan. Parıldayacak cilaları ve kararacağım. İniltili bir duyulmazlık içerisinde kıpırtısız bir esneme yaşayacağım: önce aşağı, sonra yukarı.
Gıcırdayacağım. Ama ben olmayacağım gıcırdayan.

tenya…yakında UP’da..

Fashion-Moda-Poster-by-Eins

-peki bu kadar farklı disiplinlerde çokça iş… sence “başarı”lı oldun mu?

-sizin de altını çizdiğiniz gibi “başarı” ne demek ya da ben hiç başarılı olmak için bir şeye kalkıştım mı bilmiyorum (sadece ve hiç kimse batırmak istemez, ben de istemedim)
ama 16 yaşında ailemden ayrıldım, 30lu yaşlarında anneleriyle oturanlardan değilim ve kredi kartı hesap ekstrelerimi babam ödemiyor.
sanırım kendinle ayakta kalmak başarı kısmı, diğer entelektüel sanatsal “zırvalar” işin sosu.
sevmezler yalnız başına ayakta durup kimseye ihtiyacı olmayanları. kendilerine benzemediğin için sevmezler. sözde aşmışların, kültürlülerin, farklıların tipik; kabilecilik, devletçilik, polisçilik, halkçılık, ulusçuluk tepkileri aslında!
alayı direk ya da alternatif hakimiyet genleri, evet burjuvayı ve minik modernleşme sanısı içindeki derebeylerini kastediyorum…

Bakarsan bu kaybetmiş asalak tipler hep kendi türleriyle bir arada yaşar!

Peki ya “neo-no wave” dediğin şey…
hah oraya geleceğiz zaten, sen neden bunları soruyorsun ne yapmaya çalışıyorsun anlıyorum…
evet ölü bir şey transgression, ve yeni bir yapılanmayla tekrarı dışında bambaşka bir yapı mümkün,
“gelenek” [bilebilenlerin anlayacağı anlamıyla] yok edilemez olan tek şeydir…
….
”  

Arthur Cravan “Notlar”dan

 

ArthurCravan
Underground Poetix Mag.aZine

Çeviri: Anıl Karol

Eğer on sekiz yaşındayken Latince bilseydim, İmparator olurdum – Hangisi daha fena: Kongo’nun iklimi mi yoksa deha mı? – mezar şeklinde sebze tarlaları (havuç) – düşünceler ateşten fırlıyor – yıldızların, şairlerin ve matematikçilerin umutsuzluğu – daha bakireliğe yaraşır ve daha hiddetli – değişikliğe ihtiyacı olan disiplinli bir adam için çalışma masasının diğer ucuna oturmak yeterli olmaz mı – bir an için bunu Birinci Arthur olarak imzalamayı düşündüm – Sütçünün gelişiyle kalkarım – yeşille çevrili kulelerimde – köpek-eti – beyaz buz, kırağı-buzu – Ah kalbim! Ah alnım! (Ah damarlarım!) ikimizden hangisinin damarlarında daha çok cıva akıyor (frengi) – Dilimi gözlerinde gezdirdim (kadınlar) – ay içiyordu, deniz… yaldızlı ay – Bokumu yemeliyim – Eyfel Kulesi bir eğreltiotundan daha nazik – insan enstrümanın orada olduğunu hissediyor (kalpten bahsediyorum) – ormanlar ve bıçkı evi – enerji – imparatorların tozları, gözlerimdeydi – başparmağımdaki tırnağa basan insanları tolere etmeyeceğim – uzuvlarımız çoktan doğmuş bile havadan (havacılık) – Rahvan yürüyebilsem – ciddi saat (akşam) – mavi saçların denizi – sisin hareketi – Bir imparatorluğu kendi başıma kurup

kendi kendime donatabileceğim kadar büyük olduğumu düşledim – Suyun üzerinde yüzen bir yatağı, ya da daha vahşicesi, kaplanların üzerinde uyumayı düşledim –  Yollara dadanırım – Turp ve lahana tarlalarının devasa mezarlar oluşturduğu vadi ve ovalardaki tiyatrodaki sisin yönünü takip ederdim – elektro-semafor – Yirmi metre yükseklikten denize bakardım – domuzlar [?] hissizliği at – ruhum … kaldırımlarda yerini alıyor – Romanesk ayrıca biraz da İngiliz – telgraflar – yağmurun mavi suyu, sağanak – müzelerin tozlu uğur böcekleri – boş banklardaki karları – en çok tozu en büyük heykeller toplar – bütün bu meyveler sonbahara sözlü – baharda parıldayan her şey ise kışa – kışın gümüş güneşi – Kanada, biliyorum yeşilsin sen – ve ormanda yürüyüşe çık! – Sezarların tozu rüzgarla kalkmış – neyim ben, nerede… ve aşk kitaplarım? Evrensel damar – gülleri tazeler – (gelmişken savaş) Avrupa’ya kapılıp gitmekten utanırım – bırak ölsün, vaktim yok – kardeşlerimden uzak, balonlardan uzak – Seviyorum onu, bugünkü tavrı dehayla dolu, dün bir hayalperestti, bugün de dünden önceki gün gibi… – Kendimle ilgili sevdiğim bir şey… Hafızamda yirmi ülke var ve ruhumda yüz şehrin rengini taşıyorum – Gülü için öten acem bülbülü – Asya’ya giden gemilerde ve nazik filler – kalemim titriyor ve ürperiyor – her zaman duyguluyum – kitaplarımı okumak vücuda zararlı – kadınların çoğu iç çekecektir – şişman beyin, camı tırmalayan bir zihin – düşüncelerim boğa yılanları gibi – biz modernler, kalbimizdeki şeyler bir kaleyi patlatmaya bile yeter – güneş Rusya’yı kızıla boyar – güneşin görkemli lambası – petrol zengini bölgeler – yıldızların hepsi sessiz iletilerle dönüyor – izin ver izlerini takip ederek uzaklara uçayım – bir yerdeyim – yeşil kulelerimin altına çekilmiş – hareket eden yıldızlar bir limuzin gibi şarkı söylüyor – eğrelti otlarının altına çekiliyorum – çamların dibine – ne, tarlalarda değilim! – … ve sana güzel bir okyanus gemisinde geliyorum – Ne zamana kadar? Daha ne kadar oyalanacağım… – demir yolu istasyonlarının hayaletleri – ağız – balonlardan uzakta, iktidarlı – bağımsızlığın ruhu – cari hesap – coşku – Elveda yirminci yaşın tutkuları! Kuru mevsimde – metelik –

     Sıkıntı – hücrelerimi lekeliyor – eksantrik Nisan ayının ahmaklıkları – koca çocuk – sarı saçım, sömürgeci, balonlardan uzakta – tahtaların altında kurulmuş – sarışın Maryland ve balonlardan uzaklarda küçük parmağımın – Nefesim için savaşıyorum (ayrıca) kararlılık – kalbim, dörtnala ayrılıyor – Beynimin rutubetinde yüzen mısralar – Mahvolmuşum, hayal, deliliğin dansçısını kaybetmiş – hovarda – mizaç – Dürüst, bir yaratık ve bir hırsızım – Kalbim, dörtnala ayrılıyor, milyoner olacağım – Bir Londralıyı uyandırıp Asya’da uykuya dalıyorum – Londralı, tek gözlük – taşkınlık ve öfke – Ah, sen beni bilen benimle hayata gel – Rüzgar beni heyecanlandırıyor – Her zaman endişeliyim – Vicdan kemerimi tekrar taktım, kendimi hayata adadım, iyi durumdayım – dalgalı kaslar- aristokratik salonlar – vazolar ve madalyalar – Yunanlı – başlıca- Tüberküloz öncesi – Ayrıca kaderlerin şairi olmuşumdur – galvanik kavisler – parmak arası boşluk – çok çiçekli gül çalıları – örnekler – miktar – boşluk, hava vazosu, atmosfer, sarhoş eden oksijen – fakir ve zengin, para nadir sıkıntıları ve taze arzuları tatmamı sağladı – ruhumda lokomotif yığınları taşıyorum, çatlak sütunlar, hurda metal – sözde-LLoyd, altın ödül – sözüm ona – süzen gözler – boş buğday başını kaldırır, Napolyon kendininkini indirir – işte çocuklar, erkekler ve kadınlar – doğduğuma mutluyum – biyolojik gereklilikten mutlu olmak – Victor Hugo, on dokuzuncu yüzyılın en büyük dize üretme makinesi – Japonya kıyılarına vurmak – geçişliliğin içimde derin kökleri var – kalın ve ince içimde savaş halinde – Tanrım,  bekaret bizi tüketiyor – baharın nefesi, bir balina gibi nefes alıyorum – ne zaman benden daha iyi giyimli birini görsem dehşete düşüyorum – bana nerede yaşadığını söyle ki izlerini takip ederken ben de uzaklara uçabileyim – akvaryumun kraliçeleri (balıklar) – ne kadar güzel kar, yüce Tanrı bizimle dalga geçmiyor – iki kalp, dört beyin, pembe dev ve dünyanın aynası ve şiir makinesi – yüzme günlerim – Kübistlerin resim yaparken tuvallerini ateşe vermelerinde bir sakınca yok – gitar çalan biri gibi oturmuş – Ağzıma iyice bir patlatacak kadar kabayım ve sinir zayıflığı derecesinde inceyim – adam, emekli, genç kız, çocuk ve bebek – soyut ve ahlaksızca – Bahse girerim ki dünyada bana bunu söyleyecek bir Şilili ya da Obokyalı yoktur: ten rengim ve boyutlarım yüzünden hiç bir zaman hissedemeyeceğin bir şey hissettim – Biri bana gelsin ve böyle bir şey söylesin ve bende onun gözüne tükürürüm – sanatım çok zor çünkü seviyorum ve üstüne sıçıyorum – bir kadının gözleri, bir boğanın boynu – büyük gecikme – yılan ve ördek – dişleri daha yeni, ağzında parladı altın heykeller gibi – gergedanlar, yağ kazanları, yoğunluktaki kardeşlerim – güneş ormanda öldüğünde – ben delilerin de delisiyim – ve sizlere bakıyorum, bütün uzmanlara – Tanrım! Otuz yaşında olduğumu düşünmek beni çıldırtıyor – Yatağımı seviyorum çünkü ölü numarası yapabildiğim tek yer, yaşayanlar gibi nefes alarak ölü gibi davranıyorum – Alemlere gittiğimde sözlüklerin sesini duyabiliyorum – … dünyadaki bütün lokomotifler aynı anda ötmeye başlasa bile ızdırapımı ifade edemez – Belki de başarısızlıkların kralıyım, çünkü kesinlikle bir şeyin kralı olmalıyım – değişirken bile aynı – Gidiyorum … küreler …  – atletik melankoli –

    Düşünceyi destekle – Satürn’ü düşlüyorum – Çoktan başka okurlara heves etmeye başladım – Sanat umurumda değil ama yine de Balzak’ı adım gibi biliyorum – kalp keşfeder ve kafa icat eder –

     Göğüsler, yumuşaklığın filleri – Tanrı adına, bok, orospu, çürüyen ceset – kalbim tüm tutkusuyla taş çağını kucaklıyor – Doğa, hizmetkârınım – Çukurun Nero’su – gidin başımdan, sizi uzmanlar! – Şiddetle yapıyorum… – bahar zamanının hayali – ve gömlek değiştir – kişneyen gençliğim – ölü zenciler – volkanlarla saflaşmış hava – sarışın izbandut, sarışın dev – pireler kartalların üzerinde ürer, saraylardaki şapşallar – ve bir kadının sahip olduğu cehennem ötesi şeyler – Philadelphia – hat, servis – Mutluluğunu biliyorum …

     Elveda Eyfel Kulesi’nin hükümran eğreltiotları … aşk, Nisan, merdivenlere tünemiş – fabrikaların ardında – lokomotif kazanları – Bahçelerdeki Venüs – perdeler alemi – ciğerler- Gerçek elektro-semaforlar! Bisikletçi, piston kolları – derilerin trafiği – yoğun – harici – epidermis – … istasyonların ön yüzüne yansımış – Maryland’de oyna – gözlerin köküne kadar uzanan – duman, spirallerini görüyorum – hiç bir sanatçı bir gülün önünde asılı bulunmamıştır – oksijen, pembe hissediyorum – uyanıklık… fabrikalar – taş fırlat – dokuz yıl boyunca fil gibi taşınmış dizeler – vücutsuz, anlıyor musun, vücutsuz … – güneşle kirlenmiş – neden aktörler Latince ve Yunanca dizeler söylemiyor? Ayın otlakları – gün batımı buzulların elbisesini değiştirdiğinde – benimsenen, manevi yeşil – çiftliklerde

     Kararan bir bulutun kasvetli güzelliği

     Bir filin kalbi gibi düşleyen ay

     Boyunduruk altındaki köprülerin altında Saint-Laurent – kadın hizmetçilerin M. Gide’in bekâretine hizmet ettiğini fark ettim – dokuz yıl boyunca fil gibi taşınmış dizeler ve kalbin dalgalarında yedi kere ölmüş – bacalar, duman, duman, sevdiklerim darmadağınlar! – kara ölümüm, cenaze görüntüleri, senin giyimin, ölümün krallığında seni köstebekler giydirecek, kız kardeşim, daha da sinir- … senin kara suların –

     Tanrı aşkına, bu ne hava ve bu ne bahar – palmiye ağaçları ve kuleler – üretim – … güzel bir kömür yakıcı gibi – … ve başkanlarını seviyorum – şaheserleri özledim – Geldim

evlerini takdir etmeye – benim, Cravan’ın

                                                            rüzgar

     Gençliğimin çiçeklenmesini hissediyorum ve taze bir yüzle geliyorum

     Amerika’yı ve yeni bisiklet yarışı pistlerini takdir etmeye

     Asil doğam – bisiklet üzerinde –

     Kalbinde gerçekten ne var, melankoli öcüsü?

     Bu bölge nereden geliyor,

     Güzel dişi bir kömür yakıcısının saygınlığı?

     Artık bu günahkar zevkleri istemiyorum.

     Ve sen, delicesine sevdiğim kış güneşi

      bir çocuğun içinde yaşıyor

      ve gelip geçerken şaşırtıyorsun

     Kararan bir bulutun kasvetli güzelliğinde

     Bir filin kalbi gibi düşleyen ay.

     Şimdi beş yıldır aynı değilsin, yaşlanmak istemiyorum – mahkeme toptancısı – seçmen kartım – … sana yemin ediyorum – şair-oduncu – şeref – müsrifçe – haftada bir kilo et tüketen deha – haftalık – kalbin şişmanlığı, duruşun tokluğu – 200 frs. Civarında, kalbim kredi gösteriyor, banka – toplam – tam anlamıyla deli – … oldukça fazla umut sahibi olmak – Köprülerin boyunduruğu altına göller koyuyorsun – Gemi penceresinden ölümü inceliyorum – lekelenmiş sokak lambaları – denizci ruhu – yinelemek için – Ben bir gönül adamıyım, ve şundan da eminim;

     Buna rağmen…                                                                                                                                         (oteller)

     Geçmiş bir boğa gibi bağırdı – nefes borumdaki hava – … pervanelerini vızıldat – … beyaz bir otomobil gibi – genç aptal-bellofili – İlham Perimde bir Lanet – aşk iskelesinde – gezici kitapçı – kısaca – orospu! – Franko-Britanik – posta siparişi –

     Skandalın yüceltilmesi (New York belediyesi) – sonsuz Nisan (tenor) iskelesine tünmüş ve insanın söylediği her şey karşılaştırınca ne kadar da soğuk – Zekanın cepheleri ve ruhun (kalbin) eğimleri – pasaportlarım – vahşilik – moralden yoksun – saati gelince insanlar ofislerdeki ışıkları yakıyor – sokak lambaları cezalı yıldızlara ışık veriyor – Porto-Rico – zeytin ağaçları yine uykuya daldı – fil peygamber – ayak oyunlarım –

     Eyfel’in hükümran eğreltiotları

     Kule.

     Ben her şeyim ve her su baskını – ağladıktan sonra gözyaşlarımı yırtabiliyorum – muazzam bir ahlaksızlık cümbüşüne ihtiyacım var – çağımın çocuğuyum – organizma –

     Neysem oyun: bir çağın bebeği. Kalbim bir şişe gibi sarsılmış – Coşkudan tamamen moral yoksunluğuna son hızda bir geçiş –

     Ben güzel Flora, Laurent de Médicis