benim küçük tımarhanem, ya da kişisel yayımcılığıma otobiyopsi

Varolan formları bozmaya ilgim çocukken başladı –herkesin her şeyi gibi. Net hatıram; yaptığım bir gömüydü; kömürlük olarak adlandırdığımız, bahçedeki ek ahşap ardiyemsi yapının içinde sonsuz alet-edevat ve hırdavat bulunurdu, ilk daktilomu, ilk büyük hesap makinemi, ilk 45lik pikabımı burada bulmamın ötesinde ilgi alanım -babam sayesinde oluşan “mekanik parçalar” çöplüğüydü -ki bu genelde koca bir metal kolajı ya da kaosu gibiydi, büyük yağ varilleri –petrol ofisi diye anımsıyorum, mat kırmızı renkli ve boyumu geçen –ki biz bunların bazılarını temizleyip yazın içine soğuk su doldurup serinleyen getto çocuklarıydık.. – ve bunların çoğunu araba hurda aksamları ve duvar saati mekanizmalarının hurdaları oluştururdu, neden bilmiyorum ama ilk gömdüğüm metal eskimiş amortisörler idi, onların toprakta çürümesini ve alacakları hali merak ediyordum, ileride orayı kazdığımda dönüştükleri şey beni sevindirecekti, ya da öyle değildi… sanırım 5-6 yaşlarımdaydım… sonra evdeki radyoların entegrelerine dadandım, hatta ilk simya denememi eternit çatının üzerinde bir Fenerbahçe Ankaragücü maçının yarattığı sessizlik ve de boşluk esnasında kırdığım radyonun içinden çıkardığım, benim için büyüleyici duran o yeşil devre üzerine ilaç dolabından arakladığım ne olduğunu bilmediğim merhemleri sürerek sanırım başka bir dünyaya adım atmıştım, bu gelecekteki büyü formları ile ilişkimin de başlangıcı galiba J terkedilmiş yarım kalmış mimarilere, brutalizme, endüstriyel tüm yapılara ilgim tamamen berbat bir fabrika mahallesinde doğup büyümem ile ilgili, ergenliğimde dinlediğim tüm müziklerin ana kaynağı kesinlikle babamdan dolayı içlerinde büyüdüm desem yalan olmayacak olan İstanbul’daki tüm sanayi siteleridir, industrial müziklere ve gürültüye ya da sesin yüksek ve kakofonik ve de kendi içlerindeki düzenli forma olan ilgim bilincimin altına böyle girmiş olmalı kanımca…  bu işin şiir ve edebiyat ve diğer sanat sapakları içinde geçerli elbet. Ortaokulun son sınıfında aklımdaki tek şey kitap basmaktı, kitapları çok sevdiğimden ya da çok okuduğumdan değil, hatta ilk güdüm matbaacı olmak yönündeydi, lakin torna ve kalıphaneleri ve devasa boyahaneleri ve marangozhaneleri yemiş yutmuş bir velet olarak o vakit gördüğüm matbaa makinelerinin cılızlığı bende bir tersine itki yaratmıştı… hayatım boyunca ana inancım olan ve sözlük anlamıyla bir ilgisi olmayan “beklemek” ile o vakit tanıştım, sanırım bu benim ilk kavramımdı. Bekleyecektim ve “yayımcı” olacaktım. Bekledim ve oldum. Ama zaten gelmek istediğim nokta bu, buraya dek bundan sebep kuruldu diğer cümleler: yayımcılığımın diğer “taraf”larımdan bir farkı olamazdı: benim yayımcılığım okuduğum ve etkisinde büyüdüğüm Amerika ile nasıl benzeşti ve oradaki doğruya paralel gitti biliyorum: sadece bekledim, kimseye soru sormayarak, kimseden tavsiye almayarak –bu arada nefret ettiğim yegâne şey okuma listesi isteyen insanlar oldu, insanlar değil nefret ettiğim istedikleri, neyse- “basmak” ve “çoğaltmak” bende tıpkı ergenliğimden sonra tanışacağım kendi adlandırmamla “çatı katı sineması” gerçek adıyla “ ‘underground’ Amerikan filmleri”nde “yönetmen” sıfatı yerine “filmmaker” kullanılmasına benziyor aslında, ondan sebep Amerikan kapital yayımcılığının merkezinde duran teksir –mimeografi[1] devrimi benim ana hareket noktam, lakin zeroks’un teknolojik varlığı daha benim ergenliğimde dahi fotokopiyi teksirin yerine koymuştu, bu anlamda benim makinem kesinlikle önce fotokopi makinaları sonra ise printerlar olacaktı, öyle de oldu. Ama asıl kopyalama çoğaltma döngüsünü bende tetikleyen ve beni az ileride fanzin üretim biçimine taşıyacak olan çift kasetli teypler ve onlarda yapılabilen çoklu kayıt türleri oldu, hem dışarıdan ses alabilen, hem kasetten kasete hızlı kopya aktarabilen bu yaratıklar seksenli yılların ilk çeyreğinde NASA nesnesi gibiydi J Kasetin yani bandın kâğıda taşınma evresinde “müzik” çok önemli bir koy, hatta “yayla”, yayla, zira kâğıtların fotokopi makinası ile çoğaltılması noktasında ülkenin ileriki yıllarda dergicilik ve yayımcılıkta da temelini oluşturacak olan şey yani müzik yayımcılığı bu kopya üretimlerin de ana hareket noktası oldu. Bundan sebep ‘80 çeyreğinde “underground” kavramını hatasız algılayıp onunla sorun yaşamayan “metal” ve de “müzik” çevresi olmuştu, tüm ileri teknolojik imkânlarına rağmen araştırma ve geliştirmeden yoksun sonraki tüm nesiller bu ifade ve diğer türleriyle sorun yaşadı ve ne yazık ki hala yaşıyor. Kısa bir süre sonra elbette ki kopyalanan kâğıtlara her şeyin yazılabileceği fark edildi: bu çok keyifli ve birileri için tehlikeliydi. İşte basmak ve çoğaltmak ileri de farklı şekiller alsa da alacak olsa da bumerang gibi hep bu noktaya geri dönecekti. Çok gelişmiş bilgisayarlar ve programları bizim iğrenç fotokopi afiş ve flyerlarımızı yapmakta kullandığımız araçlar olmaktan kurtulamayacak, geçmişe ve “ilkelliğe” hizmet edecekti.

“En kötü kayıt en iyi kayıttır,” sözümüz demolardan fotokopiye transfer olsun; biz tertemiz bir kopyalamayı değil; karanlık, taranmış, leş, okumayı zorlaştıran ve bazen de okunmayan baskıları tercih ettik, bozuk makinalar ve en ucuz fotokopi bu anlamda hep en iyi sonucu verdiJ

Bedenimizde açtığımız yaralardan ve kesiklerden hiç farkı yok aslında, ya da onların onlardan farkı yok!

İşte bu yapı titizlenilen ve ana kapitale mal olan yayımcılık karşısında varlık bulduğunda dünyaların farklılığı homurtulara sebep olur: kimisi redaksiyon der, kimisi tashih der, kimi çeviri kötü der, kimi mizanpaj berbat der, der de der, ama sorun şu ki: yanlış yerdedirler, ve bu onların sorunudur! Onların ezberi, onlara dayatılmış olan, onların devleti, okulu, müdürü, inkılabı, devrimi, başka bir mama yemek istemeyenler.  Neyse mevzu bu değil zaten, en kısa böyle anlatabilirdim bir takım şeyleri sadece, hepsi bu.

“Yüzyıllardan beri, belli bir sanat, belli bir resim kavramıyla ilgileniliyor. Bu da tüccarların, müzelerin, bizzat sanatçıların yarattığı bir kavram. Ben, çalışmaya koyulduğum andan itibaren bu resimden tiksindim. Çok geçmeden, 50’li yıllarda, bu sanatı ölü bir sanat olarak kabul ettim. Bize “modern” sanat diye, kübizm, Picasso diye önerilen her şey, benim için büyük bir devrimi ifade etmiyordu. Biçimi değiştiriyorlardı, ama içerik hep aynıydı. Resim-resminin aşılmış bir sanat olduğunu, başka türlü bir ifade biçimi bulmam gerektiğini düşünüyordum. Kabul edilmiş ilkeleri kırmam, her şeyi kökünden silip atmam, , sıfırdan başlamam gerekiyordu. Tarih öncesi sanatıyla boşuna ilgilenmedim. Boyalarımı kendim üretmeye başladım. Toprak, yumurta akı gibi malzemeler kullandım. Dahası, bir manzara, bir natürmort yapmak üzere, yaratılmamıştan yaratılacak boş bir tuval önünde bulmamalıydım kendimi.

Toplumun ürettiği sanatçı imgesinden de kaçmak istiyordum: Şu yan deli, bohem, çapkın, lanetli, marjinal. Her şeyden önce, bir kafatası, bir beyni olan biri sanatçı. Ve sorgulayan. Tanıklık eden biri. Benim beynim her an mücadele içinde. Bir asi değilim ben. Devrimciyim. Bilimi temel alan biriyim.”

Bu sözler Yüksel Arslan’a ait, dünyada sevdiğim az sayıdaki memeli hayvandan biri kendisi. Aklı olan için bir takım kelimeler başka bir takım kelimelerle yer değiştirdiğinde –benim için- her şeyi değilse de bu yazı için çok şeyi çok net ifade ediyor!

Meslek tarihine dair zerre bilgisi olmayan –sanki dünya tarihine var da, kâğıdın yapılışına dahil olmamış, ağaçları tanımayan, yayımcılık değil kereste tüccarlığının farklı bir formunu ticaret olarak yapan, kâğıt hamuru görmemiş, kâğıdın ısındığında içinden çıkan buhardan bi’ haber ve bir form olarak kitap olarak adlandırmaktan öte, nesneleşmiş o yapının kozmik bilincine asla varamayacak olan insanlarla ilgimi en başta kestim, 5 yaşlarımda…

ş.

2017

[1] https://cyberzenarchy.com/2015/06/10/mimeo-baski-cogalti/

ASKERE GİTMEMENİN 1001 YOLU – TULI KUPFERBERG

 
UNDERGROUND POETİX SUNAR

Hazırlayan: Deniz Cansever Şenol Erdoğan

Türkçesi: Emre Barış Ünel

TULI KUPFERBERG (28 Eylül 1923 – 12 Temmuz 2010)

Naphtali “Tuli” Kupferberg; Amerikan karşı kültür ikonu, karikatürcü, pasifist anarşist, yayımcı ve The Fugs adlı grubun kurucusudur.

Kupferberg, aynı zamanda Ginsberg’in Uluma’sında “Brooklyn Bridge’den atlayarak, -ve bu gerçekten oldu- ve yitik adımlarla yürüyenler Çin mahallesinin büyüsünde ruhları kendinden geçenler” ifadeleriyle onurlandırılan onlarca kaçıktan birisidir.

New York anarşist hareketinde önemli eylemlere imza atan Kupferberg, aynı zamanda 1965’te kurulan Özgür New York Üniversitesi’nde akademisyenlik(!)  görevinde bulundu.

Kupferberg, Manhattan’da böbrek yetmezliği ve buna bağlı kan zehirlenmesinden dolayı 2010’da hayata gözlerini yumdu. Halbuki daha iki sene öncesinde, Mojo Magazin’e verdiği bir söyleşide “Gördüğünüz gibi 50’ler-60’lar tayfasından kalan birilerine artık pek rastlayamazsınız dostum, bu büyük bir lütuf” demişti.

 

*Bu çalışma Kerem Kamil Koç tarafından çevrilmeye başlanmış ancak uzun bir işi çıktığı ve şu an aramızda bulunmadığı için kaldığı yerden devam edilmiştir.

 

PUNK’I SİSTEME KARŞI YENİDEN BİR TEHDİT HALİNE GETİRMEK İÇİN!

 

  • Meclisin izbe bir köşesinde J. Edgar Hoover[1]’a tecavüz et.
  • Rahibe manastırına kapan.
  • Aya ışınlan ve eve dönmeyi reddet.
  • Öl.
  • Savunma bakanı ol.
  • Dışişleri bakanı ol.
  • Sağlık, eğitim ve sosyal güvenlik bakanı ol.
  • Biraz oranı buranı göster.
  • Kendini kısırlaştır.
  • Bir zaman makinesi icat et ve 19.yy’a geri dön.
  • Regl ol (ölü olmaktansa kanamak daha iyidir).
  • .. Zor kullanarak Amerika Birleşik Devleti hükümetini düşürmeye çalış.
  • .. Çocuklar için cinsel özgürlük fikrini savun.
  • .. Günde en az bir doz kullan.
  • Onlarla konuşmayı total reddet.
  • Jefferson Sosyal Bilimler Okulu’na kaydol.
  • Ayaklarını modifiye tekerleklerle değiştir.
  • Bir koçla birlikte motel odası kirala.
  • Bir koyunla birlikte motel odası kirala.
  • Çılgın olduğunu söyle.
  • Çılgın olduklarını söyle.
  • Doğumundan itibaren vücut çalışmaya başla başla.
  • Edgar Hoover ile evlen.
  • .. Arnavutluk’a yerleş.
  • 2 metre olana kadar vücudunu esnet.
  • Annenle evlen.
  • Babanla evlen.
  • Özgürlük Heykeli’ni patlat.
  • Kız kardeşinle evlen.
  • Erkek kardeşinle evlen.
  • Kızınla evlen.
  • Abraham Lincoln taburuna katıl.
  • Oğlunla evlen.
  • Lassie ile evlen.
  • Başkan Johnson[2] ile evlen.
  • Mao Tse-Tung ile evlen.
  • Mao Tse-Tung’un yaşayan ilah olduğunu ilan et.
  • Yaşayan ilahın sen olduğunu ilan et.
  • Rumpelstilzchen[3] gibi dik dur ve çocuklarımız Vietnam’dan dönene kadar yemek yemeyi reddet.
  • Papa seçil.
  • Sovyet konsülüne seçil.
  • Bir ay boyunca her yeri mermi manyağı yap.
  • .. Kafandan yedi tane ayak başparmağı çıkart.
  • Walter Jenkins[4]’le ilişkiye gir.
  • Dünyayı yok et.
  • Jöleden yapılmış külotlar giy.
  • ..Sınıf mücadelesinin yaralı neferi olduğunu söyle.
  • ..Göz kapaklarını lehimle.
  • .. Beyaz bir atın üzerinde çırılçıplak dolaş.
  • Almanya’ya karşı savaş aç.
  • .. Askerlik şubesine senin yerine anneni Vietnam Savaşı’na gönderebileceklerini ilet.
  • .. Ordu tutanaklarında geçen hasta rolü numaralarını veya Askeri psikiyatri üzerine yazılan tezleri oku ve işe yarar metotları kendin için kullan.
  • Kendi ordunu kur ve Washington’a yürü.
  • Psikiyatra, eğer seni orduya almazsa onu öldüreceğini söyle.
  • Sarılığa yakalan.
  • .. Yakınlardaki bir askeri merkeze sız.
  • Hiçbir şeyi kabul etme.
  • ..Addison hastalığına yakalan.
  • ..Parkinson hastalığına yakalan.
  • ..Bright hastalığına yakalan.
  • ..Hodgkin hastalığına yakalan.
  • ..Cushing hastalığına yakalan.
  • ..Fröhlich hastalığına yakalan.
  • Meryem Ana’nın damadı olduğunu ilan et.
  • İsa Mesih’in damadı olduğunu ilan et.
  • Arkadaşlarının seni çarmıha germelerine izin ver.
  • Sahte para bas ve In God We Trust mottosunu tedavülden kaldır.
  • Ahlak dışı ve iğrenç sözlerin temsilcisi ol.
  • Küçük Mao Tse-Tung Kütüphanesi’nin kurucu temsilcisi ol.
  • Breznev[5]’in Troçki kültüne bir hakaret olduğunu savun.
  • 39 Whitehall Street’teki evi yak.
  • 450 Golden State Ave’dekini de.
  • 536 South Clark Street’tekini de.
  • 55 Tremont Street’tekini de atlama.
  • 916 G Street NW’dekini de.
  • Pentagon’u yak.
  • BURN BABY BURN!
  • CIA’in beceriksizliğini ele alan bir bestseller roman yaz.
  • Anthony Kilisesi’nin ateşini yakala.
  • Vietnam’ın bağımsızlığına burnunu sokan lanet Amerikalıları öldürmek daha kolay olacağı için, hapiste yatmaktan memnuniyet duyacağını söyle.
  • Bağlılık yeminini günde 2400 kere ezbere oku.
  • .. Kulaklarını kes çünkü kadim dönemlerde türünün sağlıklı bireyleri kurban edilirdi.
  • .. Sol kulağını kes ve askerlik şubesine postala.
  • .. Kuyruk çıkart.
  • .. Anüsünle konuşmayı öğren.
  • Milli güvenlik konusunda uzmanlaş. Fenomenolojik araçları nasıl kullanabileceğin hususunda kendini geliştir ve 15 yaşına kadar bu işlerin hepsini bitirmiş ol.
  • Ya çabucak ihtiyarla,
  • Ya da 17 yaşından itibaren daha fazla yaş atlamamaya bak.
  • 69 cm’e kadar küçülebileceğin bir iksir iç.
  • Bir köle satın al ve geldiğin yere gönder.
  • .. Askere çağrıldığında kız arkadaşını da yanında götür ve akşamları onunla yatmazsan askerlik yap(a)mayacağını söyle.
  • ..Askere çağrıldığında erkek arkadaşını da yanında götür ve akşamları onunla yatmazsan askerlik yap(a)mayacağını söyle.
  • ..Askere çağrıldığında anneni de yanında götür ve akşamları onunla yatmazsan askerlik yap(a)mayacağını söyle.
  • ..Askere çağrıldığında Chihuahua[6]’ını da yanında götür ve akşamları onunla yatmazsan askerlik yap(a)mayacağını söyle.
  • Yatağını ıslat.
  • Doktor götünü açmanı söylediğinde önceden içeri yerleştirdiğin maytapları göster.
  1. Kendini Lenin’in mezarına kelepçele.
  2. Kendini Nicholas Katzenbach[7]’a kelepçele ve “Beni buradan milim oynatamazsınız” diye bağır.
  3. Havana’ya git.
  4. Her yerinde kurtçukların yuvalandığı dağınık sakallarını uzat.
  5. Hanoi’ye git.
  6. Tirana’ya git.
  7. Pekin’e git.
  8. Washington’a git ve gözüne kestirdiğin bir ya da daha fazla politikacıya askere gitmeye hiç mi hiç niyetinin olmadığını söyle.
  9. Genç erkeklere askerliği nasıl ekebileceklerini anlatan broşürler dağıt.
  10. Psikiyatrına gizli gey olduğunu söyle.
  11. Güvenlik görevlisine Allen Ginsberg’in kardeşi olduğunu söyle.
  12. Güvenlik görevlisine Ralph Gizburg[8]’un kardeşi olduğunu söyle.
  13. Bu kitabın kopyalarını askerlik şubesinde dağıt. Eğer izin çıkmazsa sakin olmalarını ve artık hiçbir işi ücretsiz yapmayacağını söyle.
  14. Öyle veya böyle psikiyatra görünmeye çalış. Eğer seni direk askere almaya çalışırlarsa yere yat bağır çağır, ağlamaya başla; yeter ki kendini belli et.
  15. Psikiyatra önceden hazırladığın biseksüellik üzerine olan 3 dakikalık konuşmanı yap. Özellikle hayvanların da biseksüel bir komüniteye sahip olduklarının altını defalarca çiz.
  16. Onlara mezara gülerek atlayacağını söyle.
  17. Temsilciler Meclisinde Komünist Çin’in fazla nüfusunun New York ve Arizona’yı kolonize etmek için kullanmasını öneren yasa tasarı üzerinde çalış.
  18. Dr. Robert Soblen[9] ile psikoterapiye başla.
  19. Gus Hall[10]’dan senin için askerlik şubesine gitmesini rica et.
  20. New York Daily News’a Vietkong’un bir avuç barışçıl tarım reformcusundan ibaret olduğunu anlatan bir mektup yaz.
  21. Amerikan Bayrağını don kumaşı olarak kullan.
  22. Frengiye yakalan.
  23. Lazer kullan ve CIA ile sonuna kadar mücadele et.
  24. Kanayan Stigmatalar çıkar.
  25. Kaçın.
  26. Ankara’daki Sovyet Büyükelçiliği’nde tanınmış bir homoseksüelle gizli anlaşma yap.
  27. Ankara’daki Amerikan Büyükelçiliği’nde tanınmış bir heteroseksüelle gizli anlaşma yap.
  28. Marijuanayı yasallaştırmaya çalışan bir kurulun başkanı ol.
  29. Dünyadışı metafiziksel bir sistem geliştir ve onun kurallarıyla yaşa.
  30. Kafanı kes.
  31. Çavuşun kafasını kes (NAPA[11]).
  32. Elinde bir ahtapotla askerlik şubesine gir.
  33. Televizyonda askerlik kartını yak.
  34. Bill Buckley[12]’e onu ruhen ve bedenen ele geçirmek istediğini söyle.
  35. Kıta sahanlığının 3 mil uzağındaki bir gemide illegal televizyon kanalı kur ve Başkan Johnson’ın yüce divana sevk edilmesini isteyen bir yayın yap. Sunumu Johnson ve yabancı kadın büyükelçilerin cinsel ilişkiye girdiğini gösteren filmlerle süsle.
  36. Psikiyatra FBI’ın bokunda gizli mesajlar aradığını söyle.
  37. Belinin etrafına koca bir sütyen tak.
  38. Psikiyatra muamele karşılığında 2 dolar teklif et.
  39. Corliss Lamont[13]’un 100.000 el ilanını Da Nang semalarından bırakacak bir uçak kirala.
  40. 137. Çavuşu tokatla –3 metrelik bir ereksiyon yaratana kadar- (not: NAPA).
  41. Bettina Aptheker[14] ile evlen.
  42. Mau Mau[15] direnişine katıl.
  43. Charles Lindbergh’in oğlunu kaçır.
  44. Douglas MacArthur’un oğlunu kaçır.
  45. Dwight D. Einsenhower’ın oğlunu kaçır.
  46. John Einsenhower’ın oğlunu kaçır.
  47. Kyndon Johnson’ın oğlunu kaçır.
  48. Sünnet derini burnuna bağla.
  49. Sadakat yeminini imzalamayı reddet. Neden diye sorduklarında katillerden oluşan bir hükümete karşı sadık kalamayacağını söyle.
  50. 79 yaşındaki anneni sakatla ve kardeşlerini öldür. Sonra 79 yaşındaki sakat annenin yegane dayanağı ol.
  51. Amcık ye.
  52. Psikiyatrı ısır.
  53. Askerlik yaşın geçene kadar hapis yat.
  54. Orduya yazılma.
  55. Psikiyatra götünü açmasını çünkü orasında marijuana sakladığından şüphelendiğini söyle.
  56. Kardinal Spellman’dan mazeret kağıdı al.
  57. “Ben kalan son Stalinist’im. Ben kalan son Stalinist’im” diye bağırırken odanın duvarlarına ateş et.
  58. Parmak uçlarında yürüyerek askerlik şubesinden sıvış.
  59. Burjuvaziye ödün verme.
  60. Kaç.
  61. Zorunlu askerliğin kaldırılması için dua et.
  62. Askerlik heyetine – kendi – doğum tasdikini sor.
  63. 160. Tabanları yağla.
  64. Tabut endüstrisi için vazgeçilmez ol.
  65. Onlara eğer evde kalmana izin verirlerse paranı Vietnam’daki savaşa hibe edeceğini söyle.
  66. Gerçek ismini söyleme.
  67. Askerlik kartını kaybet.
  68. Aklını kaybet.
  69. Sordukları şeyi tekrarlamalarını rica et.
  70. Onlarla dalga geç.
  71. Doğal davran.
  72. İtibarını kaybet.
  73. Götünle tütün çiğne ve proktolojist[16] kontrol ederken “tükür”.
  74. Hesap açıklarından faydalan.
  75. Erkeklerle aynı yere gitmek istemediğini söyle.
  76. Erkekler tuvaletine gittiğinde askerlik kağıtlarını yere düşür ve yanlışlıkla üzerlerine bok bulaştır.
  77. Psikiyatr bir takım sesler duyuyor musun diye sorduğunda kafanla onayla ama onun sesini duyamadığını söyle.
  78. Sahte kalp pilini durdur.
  79. Yüzlerine tükür.
  80. Kötü bir şöhrete sahip ol.
  81. Duygulanma.
  82. Onlara çoktan Reinchssicherheitshauptamt[17]’ta işe başladığını söyle.
  83. American Opinion’ın editör koltuğuna oturduğunu ve askerlik yapmak için çok meşgul olduğunu söyle.
  84. Onlara gezgin bir Yahudi olduğunu ve gitmen gerektiğini söyle.
  85. Boş ver.
  86. Karanlık taraflarını saklama.
  87. Geri çekil.
  88. Gönüllü olma.
  89. 13. Madde’nin yasadışı köleliği yaygınlaştırdığını ve Birleşik Devletler anayasasını ihlal ettiğini söyle.
  90. Amerikan Malul Gaziler Derneği’ne katıl.
  91. Kendine karşı tanıklık yapmayı reddet.
  92. Kötü ol.
  93. Birinin bacağını kır.
  94. Asil bir kadın ol.
  95. Üretristler Topluluğu[18]’na katıl (NSU).
  96. William F. Buckley’in senin yerine askere gitmesini iste.
  97. Askere alınanlara Komünist Manifesto’nun kopyalarını dağıt.
  98. 195. Ormanın diğer ucuna git.
  99. Günah içinde yaşa.
  100. Barış için sikiş.
  101. Asla kaydolma.
  102. İşaret parmağını kes.
  103. Tetik parmağını kes.
  104. Serçe parmağını kes.
  105. Orta parmağını kes.
  106. Yüzük parmağını kes.
  107. Başparmağını kes.
  108. Sol elindeki işaret parmağını kes.
  109. Sol elindeki serçe parmağını kes.
  110. Sol elindeki orta parmağını kes.
  111. Sol elindeki yüzük parmağını kes.
  112. Sol kolunu kes.
  113. Sağ kolunu kes.
  114. Sağ bacağını kes.
  115. Sol bacağını kes.
  116. Sağ penisini kes.
  117. Sol penisini kes. Dikkat: Kafanı sakın bu işe karıştırma, yoksa hemen alınırsın.

Ayrıca sol baş parmağını da kesme çünkü yaralı bir askere yardım için lazım olabilir.

  1. Yardım çağrısında bulun.
  2. Hava saldırılarına karşı sığınağa gir ve oradan çıkma.
  3. Rektal muayeneden önce 3 kilo fasulye ye. Doktor geldiğinde kendini tutma, sal.
  4. Radyoaktif ol.
  5. Patlamaya hazır el bombası yut.
  6. The National Enquirer’a J. Edgar Hoover ve Kardinal Ottaviani’nin manevi inançlarını ifşa eden bir makale yaz.
  7. Oakland ordu üssündeki bir askere savaş karşıtı broşür ver.
  8. Senatöre özel ayrıcalıklar istediğini belirten bir mektup yaz.
  9. Annene senatörden özel ayrıcalıklar isteyen bir mektup yazdır.
  10. Anne ol.
  11. Askerlik şubesine kırık bacaklarınla tekerlekli sandalyenle gir ve koltuk değneklerini sallarken “Belgrad’da , Belgrad’da” diye bağır.
  12. Sözleşmeyi fes et.
  13. Façalarını gizle veya
  14. Façalarını sergile ( sağ-sol kollar ve bacaklar, kıç, penis, vajina, göbek deliği vs. ).
  15. Replasman tedavisi gör.
  16. Bir askeri memura rüşvet ver.
  17. Bir askeri memurun kızıyla evlen.
  18. Bir askeri memurla evlen.
  19. Obez ol.
  20. Gençliğinin tadını çıkar.
  21. Cebine yüklü miktarda para indir ve olacakları izle.
  22. Davulun sesine dikkat kesil.
  23. Bok ye ( Bazılarınızın hatırladığı ve çok iyi bildiği üzere bu aynı zamanda çalışmadan yaşamanın bir yolu ).
  24. Kavga etme.
  25. Kopenhag’a git.
  26. Benzedrine al.
  27. Dexedrine al.
  28. Methedrine al.
  29. LSD al (2 pul birden).
  30. Askere kardeşini gönder.
  31. Senin yerine kolej eğitimine parası yetmeyen fakir bir hispanik gönder.
  32. Senin yerine kolej eğitimine parası yetmeyen fakir bir zenci gönder.
  33. Veya olmadı fakir bir beyaz amerikalı protestan.
  34. Sokağa yat ve polise sol ön tekerleğinin patladığını söyle.
  35. Hiç bir kağıda imza atma.
  36. Vatandaşlıktan çık.
  37. Onlara kimseden nefret etmediğini söyle.
  38. Toplum Sözleşmesi’ni parçala.
  39. Nürnberg Askeri Ceza Mahkemesi’nin bireyin yükümlülükleri ilkesi üzerinden Almanca alıntı yap ve avazının çıktığı kadar “Ich bin nicht Adolf Eichmann!”[19] diye bağır.
  40. Kendi ülkeni kur.
  41. Af dile.
  42. Kontrolü eline al.
  43. Kilerinde ölü bir fahişe sakla.
  44. Ortamı gazla, eğer soran olursa bir süredir bu şekilde osurduğunu ve bunun koğuş için ciddi sonuçları olabileceğini belirt.
  45. Yabancı bir devletin ajanı olduğunu itiraf et (mesela İngiltere’nin).
  46. Onlara tüm bunları sırf yapmış olmak için yapmadığını belirt.
  47. Dans et.
  48. Kahkaha at.
  49. Yabancı bir ordunun askeri olarak öl.
  50. Doğum belgeni imzalama.
  51. Onlara masum olduğunu söyle.
  52. Onlara kendilerini ne zannettiklerini sor.
  53. Düşmanını kendin gibi sev.
  54. Bir şans daha iste.
  55. Senin yerine binlerce gönüllünün gitmesini iste.
  56. Vietnam’daki kardeşlerimize destek için Times Meydanı’nda çıplak dans et.
  57. Yerine bir alman kurdu gönder çünkü duyduğuna göre bir alman kurdu, 10 asker gücündedir (Özellikle kadınlara karşı).
  58. Üniforman olmadan birisini öldür (sivil olmasına dikkat et).
  59. Toy bir genci senin yerine askere gönder.
  60. En az dört branşta kendini geliştirerek Şili Donanması’na hizmet et, aynı zamanda İsveç denizcilik bakanlığında çalış.
  61. Amerikan Başkanlığına adaylığını koy.
  62. Amerikan başkanı ol.
  63. General ol.
  64. Ayı ol.
  65. Yılan ol.
  66. … Timsah
  67. … Avokado
  68. … Cennet hurması
  69. … Şeftali
  70. … Erik
  71. … Tohum
  72. … Tohumun kabuğu
  73. … Taş
  74. … Kelime
  75. … Şifre
  76. … Sembol
  77. … Sivil ekonominin ayrılmaz bir parçası ( Rock star, askeri memur, cenaze levazımatçısı vs ) ol.
  78. … Otomobilin eşşiz bir parçası da olabilirsin.
  79. … Amerikan endüstrisinin gelişimine katkı sağlayan muhteşem çarkın eşşiz bir dişlisi de.
  80. … Komünist bir Çinli olmak da iyi fikir, hem Komünist Çin gerçekte var olmadığından askere de alınmazsın.
  81. Polis ol veya
  82. Hırsız ol.
  83. 297. Dolandırıcı Felix Krull’un İtirafları[20]nı oku ve o nasıl yaptıysa sen de öyle yap.
  84. Hayatta kalmak için ödlekmiş gibi davran.
  85. Odanda kal…
  86. Psikiyatr sana bir soru sorduğunda çenesine bir yumruk at ve “Kimse bana deli diyemez” diye bağır.
  87. Af dile.
  88. Düşmanın New York’a getirilmesini iste. Böylece hepsinin gırtlağını canlı yayında sıkma fırsatını yakalayabileceklerini belirt.
  89. Oğlancılık tarihi üzerine 700 sayfalık bir kitap yaz.
  90. Yeniden sayım talebinde bulun.
  91. Psikiyatra yalandan hasta rolü yaptığını ve yalancılardan iyi asker olmayacağını söyle.
  92. Psikiyatr ol.
  93. Askeri kartını yak.
  94. Askeri komiteyi yak.
  95. Askeriyeyi yak.
  96. Kendini yak.
  97. Başkanı yak.
  98. Senden başkalarını yakmanı isteyenleri yak.
  99. Askerlik şubesine deodorant sıkmadan git.
  100. (Herhangi bir) lideri takip etmeyi bırak.
  101. Her gece yatağa canlı tavukla gir.
  102. Her gece yatağa ölü tavukla gir.
  103. Cinsiyetini değiştir.
  104. Onlara eğer canları kavga istiyorsa sonuna kadar gidebileceklerini lakin senin canının evden çıkmak istemediğini söyle.
  105. Milliyetçi olmadığını söyle.
  106. Başka bir penis çıkar.
  107. Askeri komiteye askerliğin istem dışı olduğunu, ve kesinlikle istem dışı şeyleri onaylamadığını söyle.
  108. Ortalığı karıştır.
  109. Sadece 80 yaşın üzerindeki erkekleri kapsayan yeni bir askerlik yasa teklifi hazırla.
  110. Çivili topuklular giy.
  111. Kendin olamıyorsan, ne anlamı var? Kendin için yapmıyorsan, ne anlamı var? Şimdi değilse, ne anlamı var?
  112. Tüm olup biteni iç güdülerine bırak.
  113. Arjantin’de hayatta kalmaya çalış.
  114. Bir robot kiralayıp senin yerine askere gitmesini sağla.
  115. Richard Nixon’la “Lolita Haze’in daha kasıklarında tüy bitmeden bekaretini kaybettiği” hususunda iddiaya gir.
  116. Kanıtlamalarını iste.
  117. Şubeye gelmeden tüm dosyaların kaybolduğundan emin ol. Kendine birkaç tane uyduruk isim bul, kız kardeşini şubede işe aldır ve dosyaları kasıtlı olarak kaybetmesini sağla.
  118. Tanrının pasifist olması için dua et.
  119. Venezuela’ya kaç.
  120. Kimliklerini göstermelerini iste.
  121. Delir.
  122. “Ich bin nicht hier gekomen Ordnung zu machen[21]!” diye bağır ve odadan öfkeyle çık.
  123. Artık savaştan sıkıldığını söyle.
  124. Korktuğunu söyle.
  125. “Men ken dorten geharget verenl” de, anlamadıklarını gör ve olay yerini terk et.
  126. Senin bu işten çıkarının ne olduğunu sor.
  127. Onları yalanla.
  128. Elini kaldır ve odayı terk et.
  129. Tartış.
  130. Dehşete kapıl ve askerlik şubesinin orasına burasına sıç.
  131. Teslim ol ( düşmana ).
  132. “Düşman yurtta ! düşman yurtta !” diye bağır ( Sonra evine git).
  133. Askerlik şubesine baştan aşağı siyah kıyafetlerle git, kıyafetlerini çıkarttığında bütün vücudun siyaha bulanmış olsun. Neden bunu yaptığını sorarlarsa “geleceğin bütün öldüren ve ölenlerinin yası”nı tutmak amacıyla böyle bir işe giriştiğini söyle.
  134. Vücudunu Amerikan bayrağı renklerine boya.
  135. Başkomutanla görüşmeyi talep et ve kendisini görür görmez göt deliğinin nasıl olduğunu sor.
  136. Berkeley’den olduğunu söyle.
  137. Demokratik Öğrenci Konseyi (SDS)’ne üye olduğunu söyle.
  138. … SPU
  139. …WRL
  140. … PLM
  141. … M2M[22]
  142. … FFFF
  143. “Burayla Kim İlgileniyor Acaba” diye sor, görevli kişinin yanına götürüldüğünde onu baştan aşağı süz ve ( edalı bir şekilde ) “Oh sorumlu kişi sen misin canım?” de.
  144. Pasaportunu Cenevre’de sat.
  145. … Paris, Fransa’da.
  146. … Roma’da.
  147. … Milano’da.
  148. … Atina’da.
  149. … Moskova’da (Pasaportu sakın ha Madrid’de elden çıkarayım deme, ha muhtelemen zaten oraya varamayacaksın bile).
  150. Kurutulmuş bok iç ve askerlik şubesindeki askerlere teklif et, daha önce hiç dolu sigara (ot) içip içmediklerini sormayı da ihmal etme.
  151. Şekilden şekile girerek en yakın subayın botlarını yala.
  152. Askerlik şubesinde Amerika’nın Vietnam politikasına karşı bildiri yaz ve dağıt.
  153. Senin savaşın olmadığını söyle.
  154. Pasif korunma amiri ol.
  155. Hava saldırısı ikazı ol.
  156. Hava saldırısı ol.
  157. Dresden’i bombala.
  158. Dresden’e düşen bomba ol.
  159. Piccadilly Circus[23]’da Churchill’in ölüsünü aşağıla.
  160. “Osuruklar ve Nitelikleri Arasındaki Bağlamlar” üzerine 900 sayfalık tez çalışması hazırla.
  161. Pasifist ol.
  162. Hıristiyan ol.
  163. Yanlarından usulca sıvış.
  164. Meydan okuyanlara meydan oku.
  165. Kendi yolundan sapma.
  166. “Çoktan verdim” de.
  167. Herkese bol çikolatalı bir öpücük kondur.
  168. Tüm orduyu dudağından öp.
  169. Neden diye sor.
  170. “Hayır, teşekkürler” de.
  171. Askeri İstihbarat Merkezi’nin önünde bekle ve içeri giren herkesin fotoğrafını çek. Eğer sorguya alırlarsa savaş suçlularıyla ilgili birtakım materyaller topladığını söyle.
  172. Başkandan özel af isteğinde bulun.
  173. Bebek ol.
  174. “Annem izin vermedi” de.
  175. Kendini kız arkadaşının vajinasına sıkıştır. Böylece ordu seni evden çıkarmak için bir kere daha düşünsün.
  176. Hakimden senin için askere gitmesini rica et, sen de onun yerine geç.
  177. Ayakkabılarının olmadığını söyle ve çıplak ayaklarını göster.
  178. Psikiyatrın önünde ayak parmaklarının arasındaki kirleri ye ve ona sakın ikram etme.
  179. Suni vajinanı kapalı bir kutu içinde askerlik şubesine götür ve inceleme yapan üroloğa göstermeyi teklif et.
  180. Doğum kontrol hapı kullan.
  181. Absürd Tiyatroyu sevdiğini ama bu kadarına da gelemeyeceğini söyle.
  182. Yahudi bir anne ol veya
  183. Yahudi bir annenin oğlu ol.
  184. Şizofren bir Yahudi ol.
  185. Yalan söyle.
  186. Onlardan daha iyi yalan söyle.
  187. Savaştan sorumlu her kimse onu görmek istediğini söyle.
  188. Karındeşen Jack olduğunu itiraf et ama
  189. Yanmış et kokusunun mideni bulandırdığını ve çavuşun üniformasını kirletebileceğini söylemeyi unutma.
  190. Orduda olmanın avantajlarını sor.
  191. Bu ülkenin yurttaşı olmadığını itiraf et.
  192. Üniforma yırtılırsa masraflarını kimin karşılayacağını sor.
  193. “Ülkeyi savunmak için milyonlarca dolar harcayacağınıza beni kapının önüne koymak sadece 500 dolar” de.
  194. Savaşmayı değil sevişmeyi tercih ettiğini söyle.
  195. Başkan olmaktansa siki tutmayı tercih edeceğini söyle.
  196. İşin klasik masa üstü oyun stratejileriyle hallolup olmayacağını sor.
  197. “Sağ olun, daha önce başka bir savaşta bulundum” de.
  198. Geçen savaşta öldürüldüğünü söyle.
  199. Bir önceki savaş görüntülerinin duvara yansıtılmasını iste, böylece kimse yerinden kıpırdayamasın.
  200. Pekin Barajında LSD yala.
  201. Hanoi Barajında LSD yala.
  202. Potomac Irmağında LSD yala.
  203. İki yanlışın bir doğru yapmadığını söyle.
  204. Pek güvenilir biri olmadığını söyle.
  205. Aynı döneme denk geldiğin diğer erler tarafından yargılanma talebinde bulun, hemen arkasından birbirinizi tahliye edin.
  206. Hayalperest olduğunu söyle.
  207. Hershey[24]’e sadece mahkum edilmiş kalpazanları askere almasını söyle.
  208. Hershey’e sadece mahkum edilmiş yalancı şahitleri askere almasını söyle.
  209. Hershey’e sadece mahkum edilmiş tecavüzcüleri askere almasını söyle.
  210. Hershey’e sadece mahkum edilmiş oğlancıları askere almasını söyle.
  211. Hershey’e kendini becermesini söyle.
  212. Sınırı çiz.
  213. Tanrının senin yanında olduğunu söyle; aksini iddia etmeye kalkışsalar bile, “E tamam işte aynı şeyi söylüyoruz ya, hadi şimdi herkes doğru evine” de ve hızla uzaklaş.
  214. Savaşta ölenlerin bedenlerini görmeyi talep et.
  215. Topalla.
  216. Annenin Vietnam Ulusal Kurtuluş Cephesi’nden olduğunu söyle.
  217. Bedeninle diren.
  218. “Hayır!” de.
  219. Çoktan işsizler kervanına katıldığını söyle.
  220. … Cahiller
  221. … Ölenler
  222. … Mutsuzlar
  223. Savaşın illegal bir statüde olduğunu ve asla yasaların dışına çıkamayacağını belirt.
  224. Hanoi’yi platinyum külçeleriyle bombala.
  225. Hanoi’yi ibnelerle bombala.
  226. Hanoi’yi yavru köpek kuyruklarıyla bombala.
  227. Hanoi’yi hala sarımsak kokan salyangoz kabuklarıyla bombala.
  228. Hanoi’yi New York Times’ın geçmiş sayılarıyla bombala.
  229. Hanoi’yi 42. Cadde’nin kalpazanlarıyla bombala.
  230. Hanoi’yi devletin hemşireleriyle bombala.
  231. Hanoi’yi şakayıktan yapılmış taçlarla bombala.
  232. Hanoi’yi kaz tüyleriyle bombala.
  233. Hanoi’yi Allen Ginsberg’le bombala.
  234. Hanoi’yi orgazm füzeleriyle bombala.
  235. Hanoi’yi muhabbet kuşlarıyla bombala.
  236. Hanoi’yi tebrik kartlarıyla bombala.
  237. Hanoi’yi kutsal kitaplarla bombala, mesela RSV (Respiratuar Sinsisyal Virüs)’iyle.[25]
  238. Hanoi’yi Madam De Gaulle’le bombala.
  239. Hanoi’yi en kaliteli marijuanayla bombala.

454 Hanoi’yi Christian Science dergisinin sayfalarıyla bombala.

  1. Hanoi’yi Jewish Science dergisinin sayfalarıyla bombala.
  2. Dışkılarını biriktirmek için kap ve bir de kaşık iste.
  3. Vazgeç.
  4. Amerika Birleşik Devletleri Silahlı Kuvvetler zayiat raporları için (özellikle ertelenmiş ) sivil istatistikçi ol. Sivil ol, anneleri üzme (Unutma, rakamlar yalan söylemez ama rakamları yazanlar yalancıdır).
  5. Cenevre Konvansiyonları harp esirlerine ilişkin sözleşme prosedürüne göre muamele talebinde bulun.
  6. Dünya Atletik Kulübü (WAC)’ne sokaktan bulduğun bir çocukla katıl. Miniğe moral takviyesinde bulunduğunu söyle. İşin çıkar boyutuna gelince: bu yaptığın kulüpteki kadının da mutlaka dikkatini çekecek, ve sonsuza kadar mutlu yaşayacaksınız.
  7. Savaşmayı tercih etmediğini söyle.
  8. Üzerinde “Barış” sembolü olan rozetini gözlerine sok.
  9. Eğer biri gelip karnını deşmeye kalkışırsa bunun kesinlikle mideni bulandıracağını söyle.
  10. Çoktan erkekliğini ispatladığını söyle.
  11. Gözlerinin içine bakıp alay et.
  12. Onları motive eden şeyleri sorgula.
  13. Arzularının peşine takıl.
  14. Bu dizeleri hiç ama hiç aklından çıkarma:

Hiçbir işle uğraşmadım ve

Hiç kimseyle dalaşmadım.

  1. Üzerinde “ASKERLİĞİ SİKİYİM” yazan bir pankart taşı.
  2. Üzerinde “BARIŞ İÇİN SİKİŞ” yazan bir pankart taşı.
  3. Hapse gir, veya
  4. Evlen.
  5. İkinci kez evlen, veya
  6. İkinci kez hapse gir.
  7. Üçüncü kez evlen ve hemen bir psikiyatra görün.
  8. Üstünden in ve arkasından koş.
  9. Koruma altındaki türler listesine girme talebinde bulun.
  10. Kaybol.
  11. Cinayet işle ve kafayı üşüt.
  12. Kız arkadaşının sıcacık bedenine sokulup geç saatlere kadar uyu.
  13. Biraz zamana ihtiyacın olduğunu söyle.
  14. Evine git.
  15. Kesin olarak gitmeme kararı al.
  16. Hayal alemine dal.
  17. “Milletin derdinden bana ne!” diye haykır.
  18. Albay ve karısına sırıtık bir ifadeyle yaklaş, karısının pamuk yanaklarını sıkıp Judy O’Grady[26]’den aşağı kalır bir tarafının olmadığını söyle.
  19. “Bırak makineler yapsın” de.
  20. Çileden çık.
  21. Ödlekliğini gizle.
  22. Hayatını geri iste.
  23. Bu kitabın yazarından referans mektubu al.
  24. Suçlu olduğunu inkar et ve neden ölüme mahkum edildiğini sor.
  25. Katıla katıla gül.
  26. Tek elinle mastürbasyon yap.
  27. Donunun üzerine “SAVAŞMA SEVİŞ” yaz.
  28. Dışişleri Bakanlığı’nda yalancılık departmanı şefliği gibi temel işlerden birine başla.
  29. Çavuşa su tabancasıyla saldır ve “dan dan dan öldürdüm seni!” diye bağır.
  30. Kasık bitinden korktuğunu söyle, ya da
  31. “Hmm… güzel artık istediğim kadar kasık biti yiyebilirim” de.
  32. Üstlerini takma! Şarkıya devam et!

501 – Dalavere çevir.

502 – Herhangi bir şeyden dolayı onları suçla.

503 – Nereye gittiler diye sor (ardından yolunu, söylenenden aksi tarafa çevir ).

504  – Ülkenin bekası için birilerini tutuklat.

505 – Bekleme salonunda-hemen o an çarpışmaya hazır olduğunu söyle.

506 – Askerlik şubesinde atış talimi yaptır.

507 – İsa olduğunu kanıtla.

508 – Tüm mahkumları sal.

509 – Otur ve ağla:

Merhamet merhamet

         Biraz daha merhamet

         ve Amerika barış içinde yüzüyor.

510 – Baştan almalarını söyle.

511 – Baştan al.

512 – Okulu boşalt.

513 – Bir paganmışçasına ortalarda salın.

514 – Gey olduğunu itiraf et.

515 – Tüm şüpheleri üzerine çek.

516 – “Siperlerde hiç ateiste rastlayamadığın” için ateist olduğunu söyle.

517 – Tüm vatansever New York Daily News okurlarının bir araya toplanıp, cepheye gönderilmelerini talep et (özellikle gazete editörlerine hemen her gün mektup yollayanların).

518 – Vajinal sıvıları tüketmenin kansere iyi geleceğine ilişkin en az 3000 sayfalık bir tez çalışması yap.

519 – Savaş Karşıtları Derneği’ne yaz, 6 Beekman Street, New York, N.Y. 10038.

520 – Vicdani Retçiler Derneği’ne yaz, 2006 Walnut Street, Philadelphia 3, Pa.

521 – Demokratik Öğrenci Hareketi ile görüş (bu kesinlikle kabullenilmeyen ve seni afişe eden bir girişim olacaktır).

522 – Barış Yanlısı Öğrenci İnisiyatifi ile görüş.

523 – Sinagog’a git ve bir haham’ın senin adına şahitlik yapması için ricada bulun.

524 – Kilise’ye git ve bir vaiz ya da rahip’in senin adına şahitlik yapması için ricada bulun.

525 – Cami’ye git ve bir imam’ın gelip senin adına şahitlik yapması için ricada bulun.

526 – Evrakları görmek istediğini söyle.

527 – Evrakları görmek istediğini yinele ve eline geçer geçmez hepsini yırt.

528 – İsmin, okul bitirme derecen ve IBM numaran dışında hiçbir şeyi söyleme.

529 – “Yardım!” talebinde bulun.

530 – Düşmanına dostça yaklaşabilmenin ne kadar erdemli bir davranış olduğundan bahset.

531 – Başkanlık Konutu’na telgraf gönder: Onlara Johnson’ın halen “kendisinin er olarak birliğine teslim olabileceği”ne yakın şeyler gevelediğinden bahset.

532 – General Hershey’e benzeyen bir voodoo bebeğiyle şubeye dal. Yüzü kesinlikle Hershey’i andırsın. Kıçına iğne batır ve “Benle uğraşırsanız hepinizin sonu böyle olur!” diye bağır. Eğer Hershey gerçekten ölürse, tüm bunların şaka olduğunu ve batıl itikatları saçmalıktan ibaret gördüğünü söylersin.

533 – Staten Adası’na giden bir feribot kaçır, oyuncak silahını kaptana doğrult ve dümeni Havana’ya kırması için onu zorla. Eğer yakalanırsan “insanlara Castro diktasındaki Küba’nın ne kadar kötü bir yer olduğunu göstermeye çalışıyordum” dersin.

534 – Tuvaleti yalayarak temizle.

535 – Marsilya’dan 100 kilo saf eroin kaçırmaya çalış. Eğer yakalanırsan nasıl olsa hapsi boylarsın. Ama eğer malla birlikte sınırı geçersen General’e rüşvet verecek ve çenesini kapattıracak seviyeye gelirsin. Her şey bir yana tüm kabine seve seve buna dahil olacaktır. Johnson’ı da unutmayalım.

536 – Bunların hiçbiri çalışmıyorsa, esrar iç.

537 – Ot iç.

538 – Meksika otu iç.

539 – Daha … fazla … zz … Meksika otu …  zzz …

540 – … zzz … biraz ….  ot … biraz … zzz …

541 – … ot …. biraz …. daha …. iç … zzzz …

542 – … zzz … ot …. zzz ….

543 – … zzzzzz …

544 – Kendini afişe et.

545 – Kadın pedleriyle bezeli bir Nhu[27] tablosu yaptır. Hem içinde Chiang’da olsun.

546 – İşe merdiven altı çalıştırabileceğin bir Yahudi al.

547 – İşe köle gibi çalıştırabileceğin bir Zenci al.

548 – İşe davasına ihanet eden bir komünist al.

549 – Şubeye getirilirken BAĞIRA ÇAĞIRA  “Kill for Peace” söyle.

550 – Büyük konuş ama yanında küçük de olsa bir sopa bulundur.

551 – Cüzamlıları yala.

552 – Juarez’e git.

553 – Mexico City (D.F)’e git.

554 – Aguacaliente’ye git.

555 – Ama Acapulco’yu aklından bile geçirme.

556 – Tek kolunu kes ve ellerine tutuşturduktan sonra tabanları yağla.

557 – Eğer sana düzgün davranmazlarsa onları polisi aramakla tehdit et.

558 – Histerik biçimde ağla.

559 – Gen’i kaçır. Eisenhower’ın kullanılmış iç çamaşırlarını Parke-Bernet[28]’ta sat ve tüm gelirleri Şiddet Karşıtı Öğrenci Hareketi (SNCC)’ne bağışla.

560 – Onlara tüm bu hayal kırıklığı ve öfkenin savaştan kaynaklandığını anlat.

561 – Tüm garnizonun gözlerinin feri gidene kadar bekle.

562 – Adonais’in olası ölüm ihtimalleri için yas tut.

563 – Ruhsatsız mezbaha açtıkları için tüm orduyu ihbar et.

564 – San Francisco’dan New York adalarına uzanan bir ev partisi düzenle.

565 – İsyan et.

566 – Bir Viet-Konglu ile evlen.

567 – Çoğu yerde psikiyatrlar herhangi bir akademik dereceye sahip olmasalar da iş başı yapabiliyorlar, o yüzden kandırılmaları da kolay hale geliyor (Oldukça basit- ucuz bir ofis kiralıyorsunuz ve içini kırtasiye malzemeleri ile dolduruyorsunuz. Kişi başı 10 dolar bu işi paklayacaktır. Böyle sıkıcı bir işle uğraştığınız için sizin akıllı bıdık hemen raporunuzu elinize tutuşturacak ve deli olduğunuzu, ortalıkta dolaşmamanız gerektiğini bildirecektir).

568 – Herkese sevgiyle yaklaş ve bıktırana kadar öp. Ordu kısa süre içerisinde senin tam bir çatlak olduğunu ve her an “Barış için Seviş” sloganıyla ortalığı ateşe vereceğini düşünecektir.

569 – Kendine yabancı bir ad bul.

570 – Yurtdışında oy kullan.

571 – İpi boynuna dola ve “Şu an hayatıma son vermekten dolayı ciddi şekilde rahatsızım!” diye avazın çıktığı kadar bağır.

572 – Isır.

573 – Kendini dondur.

574 – Bolca tıkın ve sıçarken duvarı del.

575 – Çiçek gibi narin ol.

576 – Tanrı hakkında atıp tut.

577 – Vaizden, rahipten, hahamdan, imamdan, gurudan ya da şamandan bunun için tavsiyeler al.

 

578 – Şubeye çağrıldığında, tüm sorulara aynı saçma formatta homurdanarak cevap ver. Seni psikiyatra gönderirlerse, olaya hız kesmeden orada da devam et:
Homur homur

homur homur

homur homur homur.

 

579 –  Bildiğin her şeyi unut.

580 – Kendine has bir günah işle.

581 – Ürin testine sıç. Bir sonraki teste tükür. Eğer üçüncüyü verirlerse üzerine attır.

582 – Ayakkabının içine bir sapan zulala ve doktorların kafasına bir şeyler fırlat.

583 – Kendini sapıkça sev.

584 – Erkenden işe koyul. 12 yaşına basar basmaz Denizci olarak yazıl (Büyük ihtimal yaşın tutmadığı için seni direk şutlayacaklar). Sonraki yıl yeniden kaydolmayı dene. Böylece herkesi, kaç yaşına gelirsen gel, tam bir kaçık olduğuna ve bunun kalıcılığına inandırmış olursun.

585 – Kendine iyi bak. Çünkü sen buna değersin.

586 – Mao Tse-Tung’un portresiyle şubeye bodoslama dal. Ve biri sana bunu neden taşıdığını sorarsa: “Siz gerizekalılardan ziyade ondan emir almayı tercih ederim” cevabını yapıştır.

587 – Bir kutuyu ağzına kadar ölü fare ile doldur. Eğer psikyatr ordaysa bir tane ikram etmekten geri durma.

588 – Askeri Bakım-Onarım Ünitesi bulunmayan bir ülkeye sığın.

589 –  Kendini birden şubede bulursan, alelacele çıktığından gözüne eyeliner sürmeye fırsat bulamadığını ve bu yüzden içerideki kozmetik stok durumunu merak ettiğini söyle. Kalçalarını oynatıp, çavuşu süzerek: “Bebeğim, içeri girmek için sabırsızlanıyorum! Şükürler olsun sonunda onca çıtır bana kalacak…!” diye seslen.

590 – Rahip ol.

591 – Rahibe ol.

592 – Rahibenin hayallerini süsleyen Rahip ol.

593 – Ayın Paçozu Topluluğu’ndan istifa et.

594 – Öldürmeyi reddet.

595 – Herhangi bir şeyin canını yakmayı reddet.

596 – Anneni bafile.

597 – Büyük anneni bafile.

598 – Köpeğinin büyük büyük dedesini bafile.

599 – Kıçının üzerinde sürünerek yola çık ve kayıplara karış.

600 – Karşındakini çıplak bir erkek olarak hayal et ve mastürbasyon yapmaya başla (birinci değişken) menini yut (ikinci değişken) psikiyatra tadına bakıp bakmak istemeyeceğini sor.

601 – İsa gibi kendini kazığa çaktır.

602 – Yemin Töreni’nde osur.

603 – 10 gr kadar radyum yut (Aslında senin bütçen için pahalı bir meret, ama yakıldıktan sonra nasıl olsa içinden alabiliyorlar).

604 – Yazıcının arkasına saklan.

605 – Karına askerlik şubesinde çalışmasını öner.

606 – Komünizmi sikeyim!

607 – Pipine HAY SİKEYİM dövmesi yaptır.

608 – Alnına KOMÜNİZMİ SİKEYİM dövmesi yaptır.

609 – Anneni askere getirip getiremeyeceğini sor.

610 – Sikini çıkar ve gideceğin yerdeki kızlar için boyunun ideal olup olmadığını sor.

611 – Şubedekilerle sikinin onlardan uzun olduğuna dair iddiaya gir.

612 – Vejetaryen olduğunu söyle ve oranın senin için hiç de uygun bi’ yer olmadığını vurgula (hatta listeye süt ve yumurtayı da dahil edebilirsin).

613 – Yoklama kaçağı ol.

614 – Başkan vekilini öldürmeden sinir küpü edip edemeyeceğini sor.

615 – 10 adet konserve firmasından “İthal” – yüzde yüz yabancı konserve çeşitlerinden (dışkı konservesi?) talep et. Ordu yetkililerine de asla bundan kaçamayacaklarını, alışmaları gerektiğini söyle. Onlara ordu yemeklerinin yüzde yüz yerli olup olmadığını ve sağlık kontrolünden geçirilip geçirilmediğini sor. Onları sürekli sorgula ve götünden sorular uydur.

616 – Kuzey Vietnam’ı korumanın iyi bir fikir olup olmadığını sor.

617 – Askeri şube sorumlusunu temizle (NAPA).

618 – Arkadaşına askerlik şubesinin burası olduğunu söyle. Ellerini beline dola. Öpücüklere boğ ve herkesin açıkça görebileceği şekilde onu okşamaya başla. Neden bunu yaptığını sorarlarsa, mutluluk ve huşu içinde ülkene hizmet etmeye ve ölmeye hazır olduğunu söyle.

619 – Dean Rusk[29]’a bir kalıp sabun gönder ve her yalan söylediğinde o sabunu ağzına tıkmasını öner.

620 – Yatağın altına saklan.

621 – Okula git.

622 – Islah evine git.

623 – İlkokula git.

624 – Kreşe git.

625 – Annenin memesine yapış.

626 – Soluklan.

627 – Gitarını yanına al ve hiç durmadadan “Universal Soldier” söylemeye başla.

628 – “Universal Soldier”ı tatlı tatlı mırıldanırken Buffy Sainte Marie[30]’nin koluna girip sürüklemeye başla.

629 – Times Meydanı’na git, oğlancılarla buluş ve rektumunu yalat.

630 – Allen Ginsberg’inkini ağzına alıp sırtüstü ilerle.

631 – Allen Ginsberg barış ilahileri okuyup (aynı anda söylenirken) peşine takıl.

632 – Latex kıyafetinle yürü.

633 – Bebek beziyle yürü ve: “Halen ciddi sıkıntılarım var” de.

634 – Pantolonuna sıç ve bokun pantolonundan dışarı yuvarlanmasını izle.

635 – Elinde yanan bir asetelin tüpü ile “çekikler çekikler!” diye bağırarak içeri gir. Eğer çavuş elinden almaya çalışırsa, onu yak.

636 – Elindeki istavrozu yukarıdan tutarak gir ve “Pax[31] pax pax” diye haykır.

637 – Annene şubeyi arattır ve hasta olduğunu söylet.

638 – Köpeğini yanında getir.

639 – Döşemenin üzerine sıçmak için özel eğitim görmüş köpeğini yanında getir.

640 – Öteye beriye sıçan köpeğini yanına al; üzerine deri ceket, eski moda bir şapka, kalın bir pantolon uydur ve en yakınındaki her kimse “Peki şimdi kim benim Poopsie’mle ilgilenecek?” diye sor.

641 – Şubede kaza-sonucu-yaşanan-ölümler-için-çift-tazminat sigorta poliçesi satmaya çalış.

642 – Kontrol sırasında doktora kiraz çekirdeği fırlat ve “Çekikler! Çekikler geliyor! Canını seven kaçsın!” diye bağır.

643 – Seni askere alırlarsa Kennedy’i kimin öldürdüğünü ispiyonlayacağını söyle.

644 – Bu kitaba benzer bir çalışma hazırla ve yapacağın araştırmalarla olayı genişlet.

645 – Vicdani Ret Merkez Komitesi tarafından basılmış Vicdani Retçinin El Kitabı’nı oku.

646 – Seçim Kurul’unun firar raporlarına göz at ve oradaki metotları iyice aklına kazı.

647 – Alabama Valisi (George Corley) Wallace ile uzlaşırsanız Logan Hareketi[32]’ni kabullenebileceğini söyle.

648 – Onlara annenden, elma turtasından ve bayraktan nefret ettiğini ama osurmayı sevdiğini söyle.

649 – Eğer Viet Kong sınırlarında iyi para verirlerse seve seve kendilerine hizmet edeceğini belirt.

650 – Bu kitapta söylenen tüm metotları uygula.

651 – Tımarhanelik olduğunu söyle.

652 – Senin yerine Peter Orlovsky’i gönder. Sadece olduğu gibi davranmasının yeterli olacağını söyle.

653 – 39 Whiteball Sokağı’nda büyük bir gösteri organize et:

*6 kişilik bir cenaze ekibi üzerinde DEVLET yazılı bir tabut taşısın.

*Teypten Chopin’in Cenaze Marşını çal.

*4 kişilik profesyonel yas ekibi kur.

*10 kişilik dikkat çekici bir kadın güruhuna “Erkek arkadaşıma ne yaptınız?” diye ağıt yaktır.

*Subay kıyafetleri içinde bir kaskafalıyı, vızıldatarak: “Öldür! Öldür!” diye ortalarda dolaştır.

*Etrafta küçük sembolik bir şişe dolaştırarak herkesin çürümüş ceset ve Vietnam balığı kokusu almasını sağla.

654 – John Birch Hareketi[33]’ne üye olduğunu ve eğer savaşa gidersen Birleşik Devletler’i iç tehditlere karşı kimin savunacağını söyle.

655 – Şubedeki her sıraya salça olup ilk alınmak isteyenin sen olduğunu haykır ve önündekileri itele. Bunun için sonuna kadar mücadele et!

656 – Hastalık hastası ol.

657 – Konuşmayı unut.

658 – İsa’yı zikretmeyi unutmamalarını ve savaş için şükretmeleri gerektiğini söyle.

659 – Kıçına I AIN’T MARCHING ANY MORE[34] yazılı bir bayrak as ve doktor neden böyle bir şey yaptığını sorarsa, şarkıyı söylemeye başla.

660 – Replikanı gönder.

661 – İncil getir ve “Barış yanlılarını kutsa falan…” gibi şeyleri tekrar tekrar gevele ve devamında mırıldanmaya başla:

Kılıç ve kalkanımı atacağım

Nehrin ucunda

Nehrin ucunda.

Kılıç ve kalkanımı atacağım

Nehrin ucunda,

Daha fazla savaşmayacağım.

İşi daha acınır kılmak için yanında tef taşımayı da unutma.

662 – Pembe Müslüman olduğunu söyle ve üstlerinin dini inancına uygun davranmadıklarını belirt (eğer zenciysen Mavi Müslüman olduğunu söyle).

663 – Hayatta illa ki her şeyi denemek zorunda olmadığını söyle.

664 – Tatil ücretleri ve emeklilik maaşının miktarını sor, aynı zamanda işsiz kalırsan tazminat alıp alamayacağını sor.

665 – “Ya bu işi sevmezsem?” diye sor.

666 – “Acaba üstlerimin eğitimine katılabilir miyim?” diye sor.

667 – Kemer takma ve pantolonunu ellerinle tut, bu sayede formları doldurmamak için elinde sağlam bir bahane olacak.

668 – Penisine SAVAŞMA, SEVİŞ dövmesi yaptır.

669 – Penisine YALAMAK İSTER MİSİN? dövmesi yaptır.

670 – Katolik Kilisesi’ne git ve sığınma talebinde bulun.

671 – Gidip kendilerini becermelerini söyle.

672 – Gidip kendilerini esneyebilen bir sik ile becermelerini söyle.

673 – Tabldot içinde bokunu dilimleyip ye ve plastik bir kabın içine koyup sidiğinle durula.

674 – Onlar pes edene kadar gözlerinin içine dik dik bak.

675 – Onlara bu bok rengi üniformaları nereden bulduklarını sor.

676 – Tek katılmak istediğin birliğin SS olduğunu söyle.

677 – Bu akşam randevun olduğunu söyle.

678 – Annenin memesinden süt emmek zorunda olduğun için hizmet veremeyeceğini ve eğer günlük süt birikmesinin önüne geçemezsen annenin acı çekeceğini söyle.

679 – Babanın memesinden süt emmek zorunda olduğun için hizmet veremeyeceğini ve eğer askere alınırsan babanın annen karşısında küçük düşeceğini belirt.

680 – Yunus memesinden süt emmek zorunda olduğunu ve bu yüzden Amerika Birleşik Devletleri Silahlı Kuvvetleri’ne hizmet edemeyeceğini üzülerek belirt.

681 – Durmaksızın twist yap.

682 – Durmaksızın bale yap.

683 – Piyasaya savaş ekipmanlarıyla ilişkili herhangi bir ürün sür. Eğer çürük raporu vermezlerse bu ürünü Rusya’ya servis etmekle tehdit et.

684 – Sıra beklerken ağzına kadar kan dolu süt kutusundan bir yudum al. Yanındaki çocuğa da uzat (ya da subaya).

685 – Psikiyatrın karşısında otururken paketinden (ya da elinde taşıdığın) aldığın gri yapış yapış peçeteye sümkür: sümük, kulak kiri, ürin, bok, yumurta sarısı ve bulabileceğin her şeyi üzerine sür. Eğer sümküreceğin bir şey yoksa hepsini ye.

686 – Üzerinde kocaman 69 yazan bir sivitşört giy ve altında “AKŞAM KAZINMASI İÇİN İDEAL” yazsın.

687 – Banka hesabından 10 milyon dolar kredi çek. Eğer seni askere alırlarsa bunu kesinlikle geri ödemeyeceğini söyle, onları tehdit et (Eğer bu sayede banka müdürünü şubeye götürmeye ikna edersen gerisi çorap söküğü gibi gelir).

688 – Senden tam kan örneği almaya çalışırlarken iğneyi çıkarıp, sağlık görevlisinin koluna sapla. Kendisinde de bir iğne yokken içinin rahat etmeyeceğini, bunun kesinlikle adil olmadığını söyle. Bunu sidik testi için de yinelemeleri gerektiğini eklemeyi unutma.

689 – Aday gösterilmeyi reddet.

690 – Erkeklerden değil, kadınlardan hoşlandığını söyle.

691 – “Şimdilik kalsın” de.

692 – Bir Pazartesi akşam 6 sularında Washington Meydanı’nda herhangi bir enstrümandan ses çıkarmaya başla, gözaltına alın ve kayıtlara geç. Salındıktan sonra yine aynı yer ve saatte bunu tekrarla, her seferinde daha fazla ses çıkarmaya çalışarak…

693 – Çavuşa, eğer kendisi için de sakıncası yoksa, kalemini ödünç almak istediğini, bunu joint sarmak için kullanacağını söyle.

694 – Psikiyatra yedek pili olup olmadığını, kendini enerjik hissetmek için pil yutmanın şart olduğunu söyle.

695 – Tek telefon hakkını bir avukatı aramak için kullanacağını söyle.

696 – Şubeye annenle birlikte gel ve birlikte “I Didn’t Raise My Boy to be a Soldier”ı söyleyin, ardından bizzat annenin askere gitmeye gönüllü olacağını belirt (Bunun için evde krize girip ağlayacaktır muhtemelen ama ne yapalım).

697 – Özel casusluk şirketi kur ve dünyanın dört bir yanına hizmet ver. Mesela Komünist ülkelere bu konuda teklif götür. Eğer FBI tarafından enselenirsen kapitalist sistemin en iyi ve özgür sistem olduğunu, bunu sonuna kadar savunduğunu ve aslında kazandığın yüksek meblağlarla sisteme hizmet ettiğini, kesinlikle bunda bir sakınca görmediğini söyle. Bizzat kendilerinin bu girişimi engelleyerek komünizm ajanlığı yaptıklarını vurgula.

698 – Lenin’in mezarına gömül.

699 – Stalin’in mezarına gömül.

700 – İnsanların kafalarından geçen her neyse okumaya çalış.

701 – Zencilerle kavgalı olduğunu söyle.

702 – Kayıt sırandaki kişilerin ismini bul ve annelerini arayarak “Oğlunuz neden beni sürekli taciz ediyor?” diye sor ya da kendi annene diğer anneleri arattır, belki daha etkili bir yöntem olabilir.

703 – Ortodoks Yahudi olduğunu ve cumartesileri savaşamayacağını söyle.

704 – Danny Deever[35]’ın aklını çelebileceklerini ama seni kandıramayacaklarını söyle.

705 – Erkek fahişe ol ve ilişkiye girdiğinde her şeyi kayda al. Bunu hemen şimdi yap!

706 – Kaçık bir Mormon ol: beş kızla evlen ve beş tane piç doğurt, bu yüzden askerden yırt. Ya da

707 – Beş kadından gayrimeşru bir şekilde çocuk yap ve bunu hemen yap!

708 – Beyaz iş önlüğü giyerek şubeye gir. Proktolojist olduğunu ve seni Washington’dan sağlık süpervizörlüğü için gönderdiklerini söyle. Kaçak durumunda olan ve Komünist ajanlık faaliyetleri yürüten birini aradığını ve hangi deliğe saklandığını bulmaya çalıştığını belirt.

Eğer enselenirsen, sadece iyi bir taklitçi olduğunu söyle ama devam ettirirlerse bunu karşılıksız bir iyilik olarak seve seve yapacağını ekle.

709 – Eğer belgeleri doldurmaya zorlanırsan, sana verilen her kalemi ortadan ikiye ayır.

710 – İllegal oluşumlara ilişkin bir liste tutuşturulur ve hangisine ait olduğuna dair bilgi istenirse, tam ortasına (ya da kağıdın dışındaki herhangi bir yere taşırarak) anarşist olduğun için herhangi bir örgüte ya da oluşuma dahil olmadığını yaz.

711 – Ya da, orada yazılı olan 13 Komünist fraksiyonu hali hazırda üyesi olmamana rağmen kontrol et (Eğer hiçbir oluşuma dahil olmadığın anlaşılıp aklanırsan, sonradan birçoğuna girip çıktığını ancak o kadar çok takma ad kullanarak hepsini tek tek unuttuğunu söyle).

712 – Eğer en az iki örgüte üyeysen bunu direk 13’e tamamla ve örgüt isimlerinin altına büyük harflerle KAPİTALİZMİ SİKEYİM yaz.

713 – Altı faşist ve yedi komünist örgütün ismini sırala ve altlarına koca harflerle KAPİTALİZMİ DE SİKEYİM KOMÜNİZMİ DE! yaz. Eğer bu çelişki durumunu sorarlarsa: “Seni de sikeyim! Burası özgür bir ülke, öyle değil mi? İstediğim her örgüte girerim ve bu seni hiç ilgilendirmez!” de.

714 – Ya da 13 farklı ülkedeki komünist organizasyonlardan da bahsedebilirsin, mesela: Ukrayna İşçi Birliği, Macar Köylü Teşkilatı, Kuzey Yugoslav Halk Meclisi, Çin-Amerika Hareket Paktı vb. Bu konu hakkında sorguya çekildiğinde devlet ve FBI, CIA istihbaratı tarafından sevilmeyen ülkelerdeki oluşumlara üye olduğunu bu yüzden direk askere alınmak istenmeyeceğini düşündüğünü ve Seçim Kurulu görevlilerinin bu tip olaylarda seni yormadan direk Washington ile görüşmeleri gerektiğini belirt.

715 – Kaçıklık durumundan dolayı orduya uygun olmadığını söyle, ve Amerikan Psikiyatri Birliği’nin herhangi bir üyesinin imzasını taklit et (bunun için rehberlerinin bir kopyasını edinebilirsin). Antetli kağıt kullanman daha kolay ve inandırıcı olur.

716 – Şubedeki her masanın yanından geçerken en az bir kere vur.

717 – Ellerinin üzerinde yürü, tişörtünün suratına inmesini sağla ve Frederick[36]’in özel erotik çoraplarının çatalınla birlikte görünmesini sağa.

718 – Saçını beyaza, kaşlarını ve koltukaltlarını maviye, kasık kıllarını kırmızıya boya.

719 – Gerektiği kadar (dikkatli ol) müsil ilacı al ve sıradayken altına sıç (eğer çıplaksan direk yere de bırakabilirsin). Bakanlara, gerekli gereksiz stresten ishal olduğunu söyle.

720 – Yanında biberlik taşı. Kontrol esnasında “gizlice” ağzını kapa ve ellerini sapıkça sallayarak etrafa karabiber saç, nefes almak için kapattığın eli çekmeyi unutma.

721 – Ordu marşlarını yüksek sesle söyle ve buna şubeye girdiğin andan itibaren devam et. Eğer susmanı emrederlerse, donanma şarkılarını söyle, ya da denizci şarkılarını ya da en iyisi Komünist Enternasyonal’i.

722 – Ya da radikal şarkılar söyle. İşçilerin mırıldandığı şarkıları oradaki gruba öğret. Susmanız istendiğinde bağıra çağıra “God Bless America”yı söylemeye başla. Ağzın zorla bantlanmadan susma (ya da sakinleştirici ile vurulmadan) ve sonraki saldırı için hazırda bekle.

723 – Göz testi esnasında, hızlı (fakat bozuk bir ritimle) S-İ-K-T-İ-R G-İ-T de. Eğer bu saçmalığı kesip doğru harfleri okuman söylenirse, yeniden bak ve S-İ-K-T-İ-R G-İ-T B-E diye olayı tekrarla.

724 – Yanında silah getir ve uygun anı (göz testinde) kollayarak kabzasından çıkar; duvara doğru “Komünistleri öldür, siktimin Komünistlerini öldür!” diye bağırarak ateş etmeye başla.

725 – Elinde sürekli bir mendil taşı. Senden parmak izi almaya çalıştıklarında reddet ve oradaki kalıntılardan frengi kapmak istemediğini söyle. Mürekkep tabakasında kesinlikle frengi olmadığını belirtirlerse, “Benden iyi mi bileceksiniz” diye yanıtla ve elini tekrar mendille temizle. Eline sümkür ve elini aynı mendille (aynı halıya sürdüğün gibi) tekrar sil, sonra elini yeniden mendille kurula ve ortalığa fırlat.

726 – Senden ürin numunesi talep ettiklerinde bunu reddet ve “herkesin önünde bunu yapamayacağını” söyle. Eğer gizli bir bölme verirlerse de: “Hala bunu yapabileceğimi sanmıyorum, herkes kabinin etrafında duruyor, bunca insanın arasında katiyen olmaz!” diye diretmeye devam et.

727 – Tüm olumsuz koşulları kendi içine düştüğün duruma göre uyarla! Her şey doğaçlama gelişir dostum asla aklından çıkmasın!

Bruno Bettelheim, Nazi toplama kamplarında bu şekilde hayatta kaldığını söylemiştir: kafasında kesinlikle şudur diyeceği bir “Nazi” profili olmadığını belirtmiş ve içinde bulunduğu durumu bir iş modeli ya da sert duygusal geçişler silsilesi olarak görmüş, kendisini zorla ya da nazikçe ya da her neyse bir şeylere sürükleyen koşulları sadece o an’a ait faktörler dizisi olarak analiz etmiştir.

Görevlilerin dikkatini hiçbir zaman üzerine çekme, kafanda neler döndüğünü asla bilmesinler. Bazen bilebilirler ya da bilemezler; çoğu zaman bilemezler. Ama yine de vücut hareketlerin ve jestlerinle karşındakine “suçlu” olduğun izlenimini bırakma.

728 – General rütbesini almadan hiçbir şekilde hizmet vermeyeceğini söyle ve askeri kanunda bunun olmayacağını gösteren bir kanıt bulmaları için diret. Eğer sana bunun olduğunu ispat ederlerse, durumun lanet olası demokratik olmayan yasalarla alakalı bir sıkıntıdan kaynaklandığını ve o lanet olası orduya asla adım atmayacağını söyle, ardından sözleri yapıştır:

Kuma echa sov-va-sov

Ain pa necha shov-va-shov

Ain ken rosh v’ain ken sov[37]

La la la la

729 – Kızıl Ordu üniforması giy.

730 – SS üniforması giy.

731 – Bir Çin köylüsünün mavi üniformasını giy ve üzerine ULUSAL KURTULUŞ CEPHESİ’Nİ DESTEKLİYORUM yazılı bir rozet iliştir.

732 – Cüzdanında bir şey arar gibi (mesela annenin senin için bıraktığı ve kaskafakalı olduğunu belirten muhtemel bir not) yap ve o esnada bir (ev yapımı) swastika peçi cüzdanından aşağı doğru süzülsün. Onu yerden hızlıca al ve cüzdanının arkasına tıkıştır. Psikiyatr onun ne olduğunu sorarsa düşük ancak kendinden emin bir sesle “Bundan bahsetmek istemiyorum” de.

733 – Seyahat çantana hafif makineli yerleştir. Çantanı açmanı istediklerinde hızlıca fermuarı açıp ışıklara ateş aç ve “Komünist fareleri sikeyim! Komünist fareleri sikeyim!” diye bağır.

734 – Vicdani Ret metnini yanında getir (alıntılanmıştır): “Silahlı kuvvetlere ve/ya da Vietnam’a karşı savaşan herhangi bir kuruma katılmayı reddediyorum,” kısmını bağırarak oku ve elindeki kopyaları diğer asker çömezlere dağıtarak bu bildiriyi imzalamalarını sağla.

735 – Etkisiz hale getirilmiş bir el bombasını içeri getir ve görebildiğin en yüksek rütbelinin yanında yere at. Koşabildiğin kadar hızlı koş ve “Geber emperyalist köpek!” diye bağırmayı ihmal etme. Yakalandığında diğer bombayı eline al ve bunun gerçek bomba olduğunu kendilerine ilet.

736 – Challenge (İlerici İşçi Hareketi parti gazetesi)’ı ücretsiz kopyalayıp arkadaşlarına dağıt. Eğer biri sesini çıkaracak olursa, “burada demokrasi var, öyle değil mi?” diyerek tersle.

737 – Ya da, tüm kopyaları en az 10 sentten sat ve buna karşı çıkan olursa: “Ohhh gerçekleri görmek için bi’ 10’luk fazla geldi değil mi!” diye bağır.

738 – Yanında bir su tabancası getir ve tüm askeri personeli baştan aşağı sula. Tabancanı senden aldıklarında (tabii iyi bir dayağın ardından) dikkatle ve mahcup bir şekilde söylenenleri dinleyerek oldukça üzgün olduğunu belli eden tavırlar sergile. Olaya bakan kişi (ya da memur) seni bıraktığında arkasını dönmesini bekle ve histerik kahkahalarla yeniden ateş etmeye başla.

739 – Kendi Seçim Kurul’unu oluştur ve herkesi Şiddet Karşıtı Öğrenci İnisiyatifi’ne yönlendir.

740 – Şubenin ortasında kürsüye çıkarak savaşın boktan bir şey olduğundan ve ordunun katlettiği Vietnamlılardan bahset. Durman emredilirse, buranın özgür bir ülke olduğunu hatırlat (dışarı sürüklenirken): “Sikik faşist bir diktatörlüğün altında ölmeyeceğim!” diye bağır.

741 – Ağırbaşlı gözük. Yanında getirdiğin siyah tespihi huşu içinde bir köşeye sığınarak taşlarını saya saya çekmeye başla. Eğer yaptığın onları rahatsız ederse, hıçkırarak “Ölmeyeceğim, değil mi? Öldürülmeyeceğim değil mi? Di mi, di mi? Yoksa öyle mi, ha, ha? Ov ov ov ov!” diye sayıklayarak histerik bir şekilde ortalıkta dolaş.

742 – Şubeye gitmeden üç hafta boyunca oruç tut ve “Sadece iştahım yok” de (Anorexia nervosa).

743 – Cüzdanını uzunca bir süre karıştır (içinde diğer psikiyatri kliniğinden aldığın raporu arıyormuş gibi yap), sonra birden bulduğun şeyi -uyku hapı şişesini- yere düşür (amfetamin, ya da amfetamin ve uyku hapları, ya da kodein, ya da morfine yakın bir şey, ya da bunların kombinasyonları bir şeyler), her şeyin dökülüp saçıldığından emin ol (bu yüzden kapak ya da tıpalarının cebinde olduğundan da emin ol).  Beceriksizce ve telaşla hepsini yerden almaya (suçlu bir tavır da takınarak) çalış, kafanı da mümkünse masaya çarp ve yavaşça kaldırarak: “Bunlar benim ilaçlarım” de.

744 – Eğer dışarısı soğuksa, en ince yazlık penyeni, şortunu ve Japon sandaletlerini üzerine geçir (kar yağsın diye dua etmeyi ihmal etme). Eğer dışarısı çok sıcaksa, iki kat çorap, iki kat iç çamaşırı, iki kat tişört, iki parça kot pantolon ve (üstü yırtık) paltonu giy. Şubeye girdiğinde muayene öncesi soyunmaya başla ve orduya güvenmediğini, kıyafetleri elinde taşımak istediğini söyle, bu hareketin tamamen kafaların yanmasına neden olacaktır. Eğer elindeki kıyafetleri zorla almak isterlerse sapıkça diren. Seni psikiyatra getirdiklerinde tüm kıyafetlerini kucakla ya da dişlerinin arasına sıkıştır. Mavi penyeni psikiyatr sorularını yöneltirken emmeye başla.

745 – Çocuklarının isimlerini saymanı isterlerse 10’unun  (eğer 21’in altındaysan) ya da 17’sinin (eğer 21’in üstündeysen) ismini sırala. Aynı zamanda dört farklı şehirden dört annenin (hiçbiriyle evli olmadığını da belirterek) isimlerini saymayı unutma. Sorguya alındığında, gururlu, etrafına pozitiflik yayan bir tonla cevap ver. Eğer üzerine inatla gelmeye başlarlarsa geri durma. “Dalga geçtiğimi mi sanıyorsun?” diye haykır. Bilgileri doğrulamak için adreslerini sorduklarında hafif buruk ve sinirli bir tavırla çocuklarının ve annelerinin kıskanç ordu mankafaları tarafından rahatsız edilmesini istemediğini söyle.

746 – Bir meclis üyesine, askerlik şubesindeki görevlinin ibne olduğunu ve seni taciz etmek için “uygun” raporu verip zorla askere almaya çalıştığını anlatan bir mektup yaz. Aynı zamanda bunun bir karbon kopyasını alarak The New York Times, The New York Daily News, FBI ve Washington’daki Seçim Kurulu’na birer adet gönder. Meclis üyesine kendisinin son umudun olduğunu söyle ve eğer sana cevap vermezse evinin önünden ayrılmayacağını özellikle belirt.

747 – Eğer çürük raporu verirse kendisine sakso çekeceğine dair askerlik şube görevlisine bir mektup yaz.

748 – “Uygun” raporu aldığında eğer etrafta bir Yahudi görürsen Musevi olmayan herkesi Vietnam’da ölmeye gönderdiklerine dair bir mesaj yolla. Aynı zamanda bundan bir kopya da Başkan’a gönderdiğini, Hitler’in haklı olduğunu ve işini ne yazık ki tamamlayamadığını her şeyin yarım kaldığını belirt. Ortalığı karıştır.

749 – Eğer Yahudiysen ve Yahudi olmayan birini görürsen, kendisine bir mektup (belirli bir sinagog adresinden yollayabilirsin) yolla ve antisemitist olmakla suçlayarak, etrafında yaşayan kendisi gibi Yahudi ve orduda olmayan beş kişinin daha ismini belirt. Kendi atalarının Rusya’dan geldiklerini, önyargılarını kırmak istediklerini ve şahsının bir Komünist’ten daha iyi bir noktaya gelemediğini söyle. Ona rüşvet vermeyeceğini, çünkü aksine Yahudilerin sadece para bazlı düşünmediğini, her şeyin bugüne kadar duyduklarından farklı olduğunu. Mike Gold’un Parasız Yahudiler kitabını okumasını ve böylece Amerika’daki Yahudiler’in hayatları hakkında fikir sahibi olabileceğini söyle. Sonuç olarak kendisini FBI, CIA ve Uzak Doğu Yayın Kuruluşu (FEBC)’na şikayet ettiğini ve bu mektuptan Başkan’a da bir kopya göndereceğini vurgula. Sözlerini kadim Yahudi ifadeleriyle sonlandır ve büyük harflere “Zeit mir moichel –ver geharget,”[38] yaz.

750 – Ağzına kadar dolu bir alışveriş çantasıyla şubeye dal ve çıplak bir halde yiyecekleri dağıtmaya başla. Eğer elindeki torbayı almaya çalışırlarsa reddet ve: “Ya eğer acıkırsam ha?… Ya hemen acıkırsam?” diye söylen. Israrcı olurlarsa, çantayı bedenine bağla. Direnirken çanta yırtılır ve içindekiler dökülürse toplayabildiğin kadar yiyecek topla ve ceplerine doldur (ya da deminki gibi çıplaksan, uygun bir yerine tıkıştır).

751 – Beslenme çantanı yanında getir ve sıraya onunla birlikte dahil olmaya çalış. Kıyafetlerinle birlikte onu da bırakmanı isterlerse, direnme, kabul et. Günün menüsü iki dilim ekmek ve koca-çürümüş bir bütün balıktan oluşmalı. Tatlı için, dondurmaya benzeyen ama bok-su karışımından ibaret bir lapa ideal olacaktır. Bir tutam bokun, kabın dışından taşmasına özellikle dikkat et. Bunun ne olduğunu sorduklarında üzül ve “Ver onu bana! O benim beslenme çantam!” diye ağlamaya başla. Eğer geri verirlerse iştahlı biçimde boktan bir iki lokma alıp yemeye hazır ol, birkaç kez geğir, çantanın ağzını kapa ve halinden hoşnut görün. Seni psikiyatra götürdüklerinde: “Yani biliyorsunuz ki zevkler ve renkler tartışılmaz” diye ukalaca belirt.

(Ya da şey de: “Burası özgür bir ülke ve benim ne yediğim seni hiç ilgilendirmez.”)

752 – Şubeyi sürekli olarak (saat başı) değişen günlük fiziksel değerlerin hakkında bilgilendir, ve kartında yazan bilgilerle önceki verilerin uyuşmadığını söyle. Fiziksel kondisyonun raporlanırken, tüm verdiğin bilgileri günü gününe görmek istediğini söyle.

753 – Devamlı olarak osur, ki bu cidden muhteşem bir duygu [bazı karminatif bitkilerin midede özellikle gaz çıkarıcı işlev gördükleri New Jersey, Oradell’daki Medical Economics’te bulunan Psikiyatri Meslek Birliği tarafından belirtilmiştir –ve bu arada ücretsiz olarak New York Akademisi’nde bulunan Ecza Kütüphanesi’nde konu hakkında bilgi edinilebileceğini de belirtelim). Şimdi eğer osurmanın kaba bir şey olduğunu düşünüyorsanız, hemen sertçe geğirmeye başlayın.

754 – Eğer bir rahatsızlık geçirdiysen, şubeye gittiğin gün tekrarlaması için özen göster.

755 – Merck Firması (aynı zamanda Merck & Co, Rahway, New Jersey olarak uzatabiliriz) kendinizi kontrollü olarak hasta edebileceğinizi gösteren bir rapor yayımladı. Çok uçmayın ya da egzotik şeyler bulmayın (tabii nadir görülen bir hastalığa da bulaşmayın)- ve diğer yandan sanmayın ki doktorlar her şeyi anında ayıkabilir. Çoğunlukla hastalığınızın kökleri hakkında bir şey bilmeyecekler, ancak sizi biraz zorlayacaklardır. Baş, sırt ağrıları ve ileri rahatsızlıklar, sonlandırabileceğiniz sınırlılıklara sahip geçerli rahatsızlıklardır.

Fransız Medikal Yaklaşımları (Williams & Wilkins tarafından basılmıştır) kitabını mutlaka edin (Aynı zamanda bu kitabın içindekiler George Eliot tarafından da gözden geçirilmiştir, kendisi 1305 İkinci Cadde, New York’ta oturmaktadır).

Önemli not: Medikal kitaplar sanıldığının aksine okunması zor kitaplar değildir, aslına bakarsanız doktorların dilinden daha sade ve anlaşılması kolay bir içeriğe sahiptirler. Hekimler sadece karmaşık bir dil kullanmaktan, ticari rantın döndüğü her olay gibi, hoşlanırlar; yapmanız gereken iyi bir medikal sözlük edinmek mesela Dorland’ın Unabridged derlemesi gibi. Pyrexia’nın “humma”, epistaxis’in “burun kanaması”, tachycardia’nın “kalp ritim bozukluğu”, ve catamenia’nın “mensturasyon süreci” olduğunu öğreneceksiniz. Eğer biraz saksıyı çalıştırırsanız (bu kadar basit olmasına şaşırdınız değil mi?) çoğu kompleks semptomu ve ya da travmatik durumları kendiniz teşhis edebilir duruma gelebilirsiniz.

756 – Midesinde koca bir delik bulunan Aziz Alexis Martin gibi davran ve tüm medikal müdahaleleri reddet. Mesela:

  1. Götüne ford sedan sok.
  2. Beş taşak büyüt.
  3. İyi bir hermafrodit ol.
  4. Kafanı kes.

757 – İç karartıcı bir tonla psikiyatrına, iktidarsız olduğunu ve kesinlikle bir akıl hastanesine yatırılman gerektiğini aksi takdirde kendi hayatına son vermeyi düşündüğünü, ancak şimdi ordunun tüm bu prosedürü senin için zaten gerçekleştireceğinden çok memnun olduğunu söyle. Nasıl yardımcı olabileceğini sorarsa bir kahkaha patlatarak “Öldür beni!” diye bağır ve daha gürültücü-histerik bir kahkaha daha ekle. Sakın oradan ayrılman gerektiğini söylediklerinde üzüldüğünü belli eden bir ifade takınmayı unutma. (Eğer gönderilirsen) tedavi sürecinde acele etmeden ama çok da uzatmadan düzelmeye bak ve oradayken Peace News için “Şiddet Karşıtı Girişim İçin İktidarsızlaştım” adlı bir makale yaz.

758 – Psikiyatr sana ne derse ona kekeleyerek cevap vermeye çalış. Ne zaman böyle konuşmaya başladığını sorarsa: “Ov, ne zaman strese girsem bu şekilde konuşmaya başlarım ancak şimdi gördükleriniz h….i….ç….b….i….r….ş….e….y (hiçbir şey kelimesini beş dakikaya yayarak söyle)”. Eğer kekeme olduğuna dair neden hiçbir kayıt bulunmadığına dair bir soru ile karşılaşırsan bu durumdan her zaman için utandığını ve ne zaman tekrarlasa okul ya da iş yetkililerinden bu durumu kesinlikle kaydetmemelerini rica ettiğini söyle. Sonra: “Bana çok o…l…u….m….l….u yaklaştılar (olumlu’yu beş dakikaya yayarak söyle)” de.

759 – Şubeye kocaman kara kızıl bayrakla gir ve elindeki teypten Enternasyonalin anarşist versiyonunu çalmaya başla. Diğer yoldaşlarının eşliğinde: “Orduya sokayım!” diye bağır ve şu dizeleri mırıldan:

İleri İsa’nın askerleri,

Savaş için ileri

Hıristiyan kardeşlerinizi öldürmeye

Aynı öncesinde yaptığınız gibi.

ve “Kill for Peace” ile bu seremoniyi devam ettir. Bayrağı elinden zorla aldıktan sonra pantolonunu indir ve kara kızıl donunu sergile, aynı zamanda üzerini çıkarıp yine kara kızıl bayrak dövmeni göster. Yarısı siyah yarısı kızıl sakalındaki kara kızıl kalemleri ortaya çıkar. Sana verilen anketteki çift sayılı soruları kırmızı kalem, tek sayılı soruları kara kalemle cevapla.

760 – Sana: “Orduya katılmak istiyor musun?” diye sorduklarında yavaşça: “Uzun süredir bir general vurmak için bu anı bekliyordum” diye yanıtla. Eve geri paketlediklerinde, sayıklayarak: “piçlik yapmak için ömrün boyunca bu anı bekledin değil mi, her neyse” de.

761 – Rusça öğren ve sadece Rusça konuş. Yanınıza bir çevirmen çağırırlarsa ona sadece; isim, rütbe ve kimlik numara bilgilerini ver.

762 – Arnavutça öğren ve öyle yaşa.

763 – Vietnam dilini öğren ve öyle yaşa.

764 – Yemin Töreninde konuşmayı reddeden herkese kişi başı 50 dolar ödemeyi öner. Banknotları elinde salla ve özellikle parasal kısımlara vurgu yap.

765 – Bayrağa tükürüp “Kahrolsun Amerikan Emperyalizmi!” diye bağıracak olan herhangi bir çavuşa 100 dolarlık Çin yeni öner.

766 – Fotoğrafını çekmeye çalışırlarsa sikini meydana çıkar. Eğer tekrar denerlerse uslu duracağını söyle, arkanı yavaşça dön ve bu sefer de götünü meydana çıkar.

767 – Fotoğrafını çekmelerine izin verme. Sorarlarsa: “Ruhumu çalmanızı istemiyorum” diye yanıtla.

768 – Parmak izi vermeyi reddet; nedenini sorduklarında “Bu heriflerden frengi kapmak istemiyorum-ellerini önceden nereye sürdüler kim bilir, öyle değil mi?” diye yanıtla. Psikiyatra sevk edildiğinde, önce sümkürülmüş bir peçeteyle oturacağın koltuğu bir güzel temizle, sonra da temkinli bir şekilde yavaşça yerleş. Ellerini geniş olan ceplerine sok ve usulca testislerinle oynamaya başla. Sana ne yaptığını sorarsa: “Testislerimi X-ray cihazınızdan koruyorum,” diye yanıtla ve 10 cm’den kısa olup masasında duran her cisme kafa salla. Bundan işkillenirse ona ordunun yeni gizli silahlar üzerinde çalıştığını ve neyin nasıl olacağını bilemeyeceğini söyle. Aniden kişne ve heyecanla etrafına bak. Ellerini asla testislerinden ayırma. Buradan seni klinik tedaviye gönderdikleri an tüm bu belirtilerini unut. Seni sorguya çektiklerinde “Sadece ordu içerisinde böyle ilginç maskaralıklar var –Başka yerde cidden bu tip şeyleri kolay kolay duymazsınız. Parmaklardan frengi kapmak mı? Dostum kız arkadaşımla yatarken cidden bu kadar hassas olmuyorum” de ve yüksek sesle gül.

769 – Bu yaptığın ilk devlet işini de yine ülkenin çıkarları için pazarlamayı düşündüğünü söyle.

770 – “Johnson’ı sikeyim, Johnson’ı sikeyim, Johnson’ı sikeyim” (tabii diğer güzel vecizelerle süsleyerek) demeye devam et. Ne dediğini sorduklarında, yüksek sesle aynı şeyleri tekrarla. Eğer bir tık ciddileşirlerse takma, olaya devam et. Eğer küfür işi durumu daha da sarpa sardırırsa, arkadaşlarını da örgütleyerek daha yüksek sesle ve harmoniyle buna devam etmelerini sağla: JOHNSON’I SİKEYİM, JOHNSON’I SİKEYİM, JOHNSON’I SİKEYİM!

771 – Yukarıya ufak bir müdahale: JOHNSON ZENCİLERİ SEVİYOR.

772 – Yukarıya yine ufak bir müdahale: HEPSİNİ SİKEYİM.

773 – Yukarıya yeniden ufak bir müdahale: DOLANDIRILMAK İSTİYORUM.

774 – Yukarıya yine yeniden ufak bir müdahale: HUZUR İÇİNDE UYU MERRY GENTLEMEN[39] (tüm şarkı değil, sadece başlık). Bunca “sik sok”lu kelime yerine “huzur”lu bir kelime kullandığın için takdirle karşılanacaksın.

775 – Söylemeye devam et:

Sana verecek bir oğlum yok

Ben onu umut dolu bir dünya için büyüttüm

Kimin umurunda elinde bir tüfekle

Başka bir anneciğin sevgili oğlunu vuracak olması?

776 – Yukarıdaki formülü uygula ama bu sefer anneni getir ve hemen yanında dikilip şarkı söylemesini sağla.

777 – Yukarıdaki formül halen geçerli ancak bu sefer ikiniz birden, düet şeklinde söyleyeceksiniz.

778 – Beyaz denizci kepi tak ve avazın çıktığı kadar  “Anchors Aweigh” söylemeye başla; bunu sadece ordu personeliyle içli dışlı olarak yap. “Hey moruk – ordu berbat kokuyor” sözleriyle şarkıyı zenginleştir. Ardından başka bir dörtlük sırala, sonrada: “Tamam ordu işleri eyvallah ama o kadar çok zenci ve Polonyalı var ki artık dayanılır gibi değil,” tarzında cümleler kur. Böylece farklı insanlara bu durumu taşıyarak ordu içinde ırksal köklere dayalı huzursuzluk çıkarabilirsin.

779 – Denizci Marşı’nın aşağıdaki versiyonunu mırıldan:

Montezuma’nın taşaklarından

Tripoli’nin fahişelerinden

Gerzekler için giriştiğimiz savaşlardan

Havadan, topraktan, ve denizden.

 

İlk görevimiz memeler ve kukular için savaşmak

Ve penislerimizi temiz tutmak

Bu ailenin altında olmaktan ne kadar gurur duysak az

Fahişelerin Koynunda Yatan Deniz Kuvvetleri isminden de.

780 – Ordudaki görevine direk albay rütbesi ve maaşıyla başlamak istediğini söyle. Sana tabii ki “kafayı mı yedin” şeklinde yanaşacaklar ancak sen sakin kalarak, yavaşça bu dediklerini yinele, kendini buna layık gördüğünü, kesinlikle aşağı tabakadaki boktan insanlarla oyalanıp, tavuk boku kadar maaşla uğraşamayacağını söyle. Sana karşı çıktıkları argümanları soğukkanlılıkla ve mantık çerçevesinde bulduğun cevaplarla geri püskürt. Sinirlenmeye başladıklarında, onların duygu durumlarına yakın bir yerlerde dolanmaya dikkat et. Ancak iğneleyici olurlarsa da ciddiyetini kaybetme. İtidalini koru ve isteklerini savunmaya devam et, duygularının herkese hükmetmesini sağla. Gittiğin her yerde bu tip huzursuzluklar yarat.

781 – Yanında bir kutu oyuncak asker getir (kendi başına yere oturup oynamaya başla). Bebek gibi yumuşak bir ses tonuyla konuş. Psikiyatr eve gitmeni düşündüğünü söylerse yaygarayı bas, oyuncak askerleri dağıt ve doğruca ağlayarak oradan uzaklaş.

782 – Ordu standartlarına göre bile çirkin olduğunu söyle.

783 – Alman roket uzmanı ol.

784 – Rus roket uzmanı ol.

785 – Alger Hiss[40]’e sırtını dönmeyeceğini söyle.

786 – Şu dizeleri mırıldan:

Göt deliği göt deliği, nasıl bir asker olacağım belli

Sikiyim seni, sikiyim seni, antikalıkların bana yetti

Sidikli, sidikli, şarjörlerin yırttı dizlerimi

Gerzekler için savaş, gerzek için savaş, savun gerzekliği.

787 – İşbirliği yapmayı kesinlikle reddet. Eğer kalkmanı söylerlerse, otur. Susmanı söylerlerse, çığlık at. Seni adam etmek istiyorlarsa, sen de gidip çavuşu öp, adam ol.

788 – Her psikiyatr aynı zamanda seninle yaptığı konuşmada tecrübe edinerek gizliden pratik yapar. Bunu göz önünde bulundurarak,  en az günde en 25 seans talebinde bulun. Ne kadar mutsuz hissettiğini, eğer sana çürük raporu verirlerse kesinlikle kendilerini rahatsız etmeyi bırakacağını söyle. Eğer bu konuda tartışmaya girmek istemezlerse, onları Amerikan Psikiyatri Topluluğu’na şikayet edeceğini ve etik kuralları ayaklar altına aldıklarını vurgula. Öyle ya da böyle bu kendi kariyerlerine kara bir leke süreceği için sizin bu isteğinizi tekrar düşünmek durumunda kalacaklardır.

789 – Ruhunu şeytana sattığını söyle: Sonsuz gençlik büyüsü karşılığında kendisine her gece, Staten Adaları’ndaki İbrani Kabristanı’nda tavuk kurban edeceğine söz verdiğini belirt. Tamam, bu tam bir salaklıktı, ancak eğer bu ritüeli sadece bir gece bile aksatırsan tüm evrenin yok olacağını da aklından çıkaramadığını söyle.

Şurası kesin ki, eğer Vietnam’a gönderilirsen, bu ritüeli gerçekleştirecek bir alan ve zaman bulman gerçekten güç olacak.

Eğer seni hala daha götürmek istiyorlarsa, bundan-yani evrenin yok olmasından vicdani bir sıkıntı duyup duymayacaklarını sor.

790 – Bu olayı araştırması ve anlaşmayı ortadan legal olarak kaldırıp kaldıramayacağını açıklığa kavuşturması için avukat talebinde bulun.

Baktın ki sorun bir şekilde halloluyor, o zaman devlete sonsuz gençlik büyüsü karşılığında 50 milyon dolarlık bir anlaşma öner.

791 – Yeniden doğmaya çalış.

792 – Psikiyatra DMT’ye banılmış sigara isteyip istemediğini sor.

793 – Hindi dilinde konuş. Ya da deyim yerindeyse, gulu gulu gulu gulu gulu gulu gulu de.

794 – Tüm sol fraksiyonların mektup listesine ismini yazdır.

795 – Güvenliği tehdit eden tüm organizasyonlarda bulun. Kendi ismini kullandığından emin ol.

796 – Amerikan Nazi Partisi’ne katıl. Kendi ismini kullan.

797 – Savaş karşıtı imza kampanyalarına katıl.

798 – General Westmoreland’e ya da başka bir general de olabilir bu sana kalmış, bir tehdit mektubu yaz (Bu aslında zor bir iş. Ancak mektup göndermek bir şiddet eylemi olmadığı için sadece kabullenilebilir bir eylem gerçekleştirilmiş oluyorsun).

799 – Felç geçir.

800 – Askeri Postane Müdürü ol ve askerlik formlarını postalamakla uğraş.

801 – (Sansür) ol.

802 –  Meclis üyelerine bu kitabın birer kopyasını gönder. Onlara ordunun nasıl böyle bir şey basabildiğine ilişkin soru önergesinde bulunmalarını söyle. Eğer kendileri bunun kesinlikle bir Ordu yayını olmadığını söylerlerse McCarthy’nin ordudaki gizli komünist yapılanmayı açığa çıkarmak için böyle bir şey organize ettiğini ancak Derin Devlet tarafından öldürüldüğünü ve Kore Savaşı’nın da bu yüzden kaybedildiğini, şimdi de Vietnam Savaşı’nın aynı şekilde kaybedildiğini, çünkü ordunun tamamen komünistler ve periler tarafından ele geçirildiğini söyle.

803 – Evden dışarı adım atma.

804 – Her zaman ve her adım için avukat talebinde bulun.

805 – Yalan detektörünü reddetme hakkının olduğunu unutma. Bununla birlikte, makineyi nasıl alt edebileceğini öğrenmekte bir yöntem. Cihaz elbette senin yalanlarını ölçüp tartmıyor, sadece suçlamalara verdiğin tepkiler, anksiyete durumu, yani nefes, ter ve nabız gidişatını değiştiren faktörlerini göz önünde bulundurarak kendine bir işlevsellik kazandırıyor. Sadece doğru adımları düşün! Makineyi bertaraf et! Kendi kafandaki yalan makinesinde olayı bitir ve bırak ordu seni test etsin. Bunu cidden kotarabilirsin. Yaşasın modern teknoloji(!).

806 – Suçlamaların genel seyri (mesela nerede toplumun “huzuru”nu kaçırdığın ya da hasta taklidi yaptığın”) seni yalan makinesine taşıyabilir. Tamam, bunun için bir zorunluluk yok ama önünde sonunda o koltuğa oturuyorsun, çünkü bir takım şeylerin açıklığa kavuşması gerekiyor, eğer makine yalanını saptarsa hukuken de bunun karşılığı Yalan İfade Vermek (FTA) olarak kayıtlara geçiyor.

Poligraf (yani yalan detektörü) genellikle otuz-kırk dakikalık bir zaman dilimi harcayarak seninle “yakınlaşıyor” ve “kurduğu bağ” üzerinden hareketle belirlediği bir takım soru-cevapları analize başlıyor. Görevliler bir takım tuzak soruları sormak zorunda çünkü nabzındaki “en ufak bir hareket” ya da nefes alışverişindeki minik bir dengesizlik, içine düştüğün anlık tedirginlik bu süreçte belirleyici bir yan faktör.

Burada ilginç gelecek belki ama makineyle birlikte olası bir işbirliğine gitmen gerekiyor. Aynı sorgu sırasında olduğu gibi vaktini ziyadesiyle çalacak bu makineye karşı kesin bir direniş sergilemek lazım (Önemli not: Bu işte eğer sıyrılabilirsen daha iyi olur. Çünkü bu test süreci biraz sancılı geçebilir, en ufak bir şeyi kaçırmamak için tansiyon aleti hemen orada bekliyor olacak, küçücük bir oynamada sistem durumu tespit edebilecek).

Sonraki gün Ordu İstihbarat Ajanı (ya da davanıza bakan her kimse) üzgün, huysuz göründüğünü yeni test için can attığını söyleyecek ve yine aynı şekilde onları alt etmeye çalışacaksın: önden hareketle kulağa biraz saçma gelebilecek bahaneler bularak test sürecini yine sabote etmelisin. Korkma. Seni buna zorlayamazlar (aslında legal olarak yapabilirler, ama sonuçlar anlamsız olur) ve seni oradan ayrılmaktan alıkoyamazlar.

Tüm bunların sonunda, yüksek meblağlara mal olan bir cihazı yenebilmek büyük bir haz, elbette ordudaki bir iki dalkavuğu sinir etmek de cabası.

807 – Anayasanın 29. Maddesindeki değişiklik teklifini gündeme getir. Eğer böyle bir değişikliğin olmadığından bahsederlerse onlara: “Sovyet Anayasası’ndan bahsediyorum sizi mankafalar!” diyerek hepsini haşla.

808 – Asker adaylarına 22.50 dolar karşılığında cüzzam virüsü enjekte edebileceğini- ancak kimseye önceden bulaştırmayacakları için söz almak kaydıyla- belirt, temkinli davranarak pazarını genişlet.

809 – Eğer ağzından çıkan bir laf seni kötü bir duruma düşürecek ya da tehlikeye atacaksa konuşmamayı yeğle.

810 – Sadık bir eş ol.

811 – İyi bir eş ol, unutma o paha biçilmez birisi.

812 – Yan sıradaki çocukla yumruk dalaşına gir (aaa arkadaşın mı o yoksa), sonra sizi ayırmaya çalışan kişiye de sağlam bir tane göm, ve halkayı bu şekilde büyüt, çaktın mı?

813 – Kendin ol.

814 – Kork. İhtiyaçların her zaman tüm icatların nedeni olduğunu unutma.

815 – Sizin birliğin en nüfuzlu kişisini sapta, ve nerede çalıştığını ya da kendi şirketinin olup olmadığını araştır. Çalıştığı şirkete karşı bir propaganda başlat (direk mektuplar, el ilanları, grev sözcüleri vb. kullan), sonra adamı ara ve eğer çürük raporu vermelerini sağlarsa bunu yapmaktan vazgeçeceğini söyle.

816 – Hanoi Radyosu için bağış toplayan kampüsleri ziyaret et.

817 – New York City’nin Amerika’dan koparak Puerto Rico’ya bağlanmasını talep eden bir yasa tasarısı sun.

818 – Göçebe bir müzisyen ol ve sınır hattında takıl.

819 – Burnunu silmek için askerlik kağıtlarını kullan.

820 – Askerlik başvuru formlarının kalan kısımlarını (ki en lezzetli yeridir) çiğnemeye başla.

821 – Eğer mümkünse kadın departmanında çalışmak istediğini söyle.

822 – Doktoruna bir yudum da olsa (hafif sarhoşsun bu arada) içki isteyip istemediğini sor ve ağzı açık (bir şat aldıktan sonra) sidik dolu şişeyi ona doğru uzat. Şişeyi bir süre aranızda döndürün. Çişin en azından bir gündür muhafaza edildiğinden emin ol.

823 – Yola düzül.

824 – Skeç malzemelerini yanında getir ve şubedeki doktorları çıplak olarak resmet. Aniden “kazara” elindeki çizimlerden birini yere düşür. O esnada kağıt üzerinde cinsel organlarının büyüklüğünü abartmış ol ya da karşındakini bir dişi olarak resmet.

825 – Askerlik şubesine kendileriyle gerçekten çok konuşmak istediğini ancak şu an için barış kampanyası yürüttüğünü ve acaba başka bir toplantı günü ayarlayıp ayarlayamayacaklarını, özellikle bunun barış mitinglerine denk gelmemesini umduğunu yazan bir telgraf gönder.

826 – Tillie the Toiler kitabını yanında getir ve bir köşeye geçip üzerine boşal.

827 – Lee Harley Oswald[41]’a dua et. Üzerine kendisinden hatıra kalan bir parça iliştir (mesela, gümüş kasketindeki saçlardan bir tutam alabilirsin).

828 – “Universal Soldier” çalan bir teyple etrafı turla. Eğer teybi elinden alırlarsa bunun seni durdurmayacağını söyle ve direniş koy: Söylemeye devam et, söylemeye devam et, söylemeye devam et.

829 – Eğer dediklerine katılmıyorsan, vur.

830 – Eğer dediklerine katılmıyorsan, yala.

831 – Yoklamaya çağrıldığında sürekli tekrarla: “John F. Kennedy yaşayan bir efsanedir. John F. Kennedy yaşayan bir efsanedir.” Sonra bazı kelimeleri de işin içine katarak leş bir şaircilik oynamaya başla ve işportacıların sattığı afişlere bunları yaz. Aptalca gülümseten ve mide bulandırıcı deyimlerin içerisinde “John” isminin olmasına dikkat et. Bir süre sonra işin ne kadar boktan bir şey olduğunu anlayarak seni direk kaçık olarak yaftalayacaklar ve oradan uzaklaştırmak için ellerinden geleni yapacaklar.

832 – Marxist Akademi’ye kaydol.

833 – Moskova Üniversitesi’ne kaydol.

834 – Ne yapıyorsan, onu yapmaya devam et.

835 – İçeri girer girmez, önceden hazırladığın savaş karşıtı bildirgeyi gür sesinle okumaya başla.

836 – Silah altına girmeyi reddet.

837 – Barışı deklare et.

838 – IQ testinde çakıl (okul bilgilerini yanlış ver).

839 – Orduya mensup olan  herkesin istisnasız; katil, iki yüzlü, gammazlayan, ispiyoncu, aptal, gestapo, ahlak yoksunu kişiler olduklarından bahset.

840 – Amerika’nın savaş suçlarından bahset; mesela Vietnam çıkarmasındaki somut gerçekleri anlat.

841 – LBJ (Lyndon Baines Johnson)’ın büstünü yak.

842 – Psikiyatrına en azından bir line çekmesini kesinlikle bir şey olmayacağını söyle ve ardından aspirin kabındaki malı yavaşça çıkar. Reddinde ısrarcı olursa, hazırladığın malzemeyi sen yapıştır- ve kafan bok gibi olsun- dostum sağlam malmış.

843 – Askerlik formunu boktan damıttığın mürekkeple doldur.

844 – Askerlik formlarını manik, saçma sapan titrek bir el yazısıyla doldur. Daha okunaklı bir şekilde yazman için geri gönderdiklerinde, aynı şekilde ve bu sefer daha büyük bir formatta yazmaya çalışarak tekrar yolla.

845 – Birleşik Devletler sınırlarından çık, ülkeye savaş esiri olarak teslim ol ve Geneva sözleşmesine uygun muamele görmek istediğini söyle.

846 – Doktorun olmadığı bir evde doğmaya çalış, okula gitme, sigorta yaptırma ya da vergi ödeme. Bu zaten hayatta değilsin anlamına geliyor.

847 – Her öldürdüğün çekik için ne kadar para alacağını sor. İşini gerçekten sevdiğini ancak parça başı ödeme almanın seni daha çok mutlu edeceğini, bunun bireysel motivasyonuna iyi geldiğini, özetle Amerikalı olmanın bunu gerektirdiğini söyle.

848 – Tüm vücudunu çikolatalı dondurma (ya da bokla) kapla, eğer bir şey derlerse “benim işim bu” diye cevabını yapıştır.

849 – Köpeğini tasması ile getir ve ısrarlı bir tonla onsuz ne yapacağını sor. Sürekli: “Kim onunla ilgilenecek? Sen bu işi üstlenebilir misin? Yoksa onu pisi pisine- savaşa gidiyorum ve aklım arkada kalmasın diye öldürmemi mi dilersin?” diye homurdan.

850 – …!

(Bu cidden ağzıma almayacağım kadar kötü bir şey, geçelim).

851 – Bir korkak olduğunu kabul et.

852 – Geberene kadar iç.

853 – Hitler’in hayatta olduğunu ve Saigon’daki Amerikan Merkez Ordu karargahında yaşadığını iddia et.

854 – “Burası özgürlükler ülkesi öyle değil mi?” diye sor. Eğer evet diye yanıtlarlarsa o zaman “E öyleyse, ben yavaştan kaçıyorum, sakın beni durdurmaya kalkışmayın” diyerek oradan sıvış.

855 – Yanında plastik penis taşı. Sırada beklerken yavaşça paketinden çıkar ve gırtlağından içeri sok. Büyük yaygara eşliğinde emmeye başla. Eğer çıplaksan, iki bacağının arasına güzelce yerleştir (önceden bunu denediysen direk rektumdan başlayabilirsin). Bir şey derlerse, “eğer buradaki delikanlılar beni becermeyecekse kendi yöntemlerime başvurmak durumundayım” diyerek işin içinden çık.

856 – Göğsüne büyük harflerle KOMÜNİZMİ SİKEYİM yazdır.

857 – Göğsüne büyük harflerle (Rusça) KAPİTALİZMİ SİKEYİM yazdır.

858 – ORDUYU, DONANMAYI, DENİZ KUVVETLERİNİ SİKEYİM diye göğsüne dövme yaptır ya da göğüs kafesin daha darsa,

859 – SİLAHLI KUVVETLERİ SİKEYİM dövmesi yaptır.

860 – Bir general ve Kadın Birliği’nin 69 pozisyonundaki döğmesini yaptır.

861 – Amerikalı bir general ve Çin Halk Cumhuriyet’ine mensup bir teğmenin 69 pozisyonunu göğsüne dövme olarak kazıt (gerçek hayattaki boyutlarına sadık kalınırsa çok güzel olur).

862 – Göğsünün bir karış yukarısına BARIŞ İÇİN SOKİŞ dövmesi yaptır (bakalım kim oradaki minik harf hatasını tespit edebilecek).

863 – Göt deliğinin etrafına MÜTTEFİKLER HOŞGELDİNİZ diye dövme yaptır.

864 – Domuz kafası yiyerek gel.

865 – Köpek kafası yiyerek gel.

866 – İnsan kafası yiyerek gel.

867 – Tanrı’nın kafasını yiyerek gel.

868 – 10 dolarlık küçük bozukluğu al ve rektumuna sok. Popo kontrolü zamanı geldiğinde parayı sıç ve doktora: “Eğer beni buradan çıkarırsan bu ve daha fazlasını veririm, söz” şeklinde fısılda.

869 – Askere gitmene bir sene kala Bellevue’ye git ve orada kendini öldürmekten cidden korktuğunu söyle. Oradaki tımarhanede birkaç hafta geçir ve sonunda iyileştiğini söyle. Muhtemelen burada biraz deşarj olmuş hissedeceksin (Eğer en ufak bir sorun hissederlerse, yine seni orada tutmak isteyeceklerdir, psikiyatrını önceden düzeldiğini ikna etmeyi unutma). Askere alınmadan önce intihar girişimlerin olduğunu, bir süre tımarhanede kalıp bunun için tedavi gördüğünü artık rahatlıkla söyleyebilirsin.

870 – Eğer sıkı bir makrobiyotik diyet programı varsa geleceğini söyle.

871 – “Annemi istiyorum!” diye bağır.

872 – “Kız arkadaşımı istiyorum!” diye bağır.

873 – “Erkek arkadaşımı istiyorum!” diye bağır.

874 – Ayakların topak vaziyette ve elinde kaskınla çekicinin tepesine çıkarak gel. Ve o esnada kendini aşağı doğru sarkıtarak boynundaki: ÜLKEM İÇİN YARALANDIM yazılı ifadeyi göster.

875 – Askerlik kağıtlarını katlarken yarısının menstrual sıvıya bulaşmış olmasına dikkat et.

876 – Kadın Birliği (WACS)’ne yazıl.

877 – Hemşire Birliği (WAVES)’ne yazıl.

878 – Kadın denizciler birliğine yazıl.

879 – Enselendiğin zaman, içeriye girmeyi reddet ve “Sadece istediğim branşlarda boy gösteririm,” diyerek elindeki kanıtları suratlarına vur.

880 – Keşiş ol.

881 – Bu dünyayı daha yaşanabilir bir yer haline getireceğini var say.

882 – 10 yıl boyunca tuvalette saklan.

883 – 12 yıl boyunca tuvalette saklan.

884 – 15 yıl boyunca tuvalette saklan.

885 – 17,5 yıl boyunca tuvalette saklan.

886 – 25 yıl boyunca bir tuvalette saklan (İşi abartıp 25 yılın üzerine çıkarma, malum tuvaletler de kirlenebiliyor).

887 – Mississippi’de sivil hak ihlallerinin kurbanı ol.

888 – Kimse için oy vermediğini söyle.

889 – Askerlik şubesinden gelen tüm mektupları yırt.

890 – Ya da zarfın üzerine yeni bir pul (kauçuk pullar daha ucuzdur) yapıştırıp üzerine ÖLDÜ yazıp geri gönder.

891 – Ya da zarfın üzerine TAŞINDI- ARTIK BURADA YAŞAMIYOR yazarak geri yolla.

892 – Ya da zarfın üzerine BU ADRESTE ÖYLE BİRİ YOK yazarak geri yolla.

893 – Ya da zarfın üzerine CİNSİYET DEĞİŞİKLİĞİ yazarak geri yolla.

894 – Özgürce süzülen kuşları ve araziyi bezeyen zambakları düşün: kimse tarafından hapsedilmediler ya da salınmadılar, dahası askere alınmadılar.

895 – Ata dönüş.

896 – Derin denizlere dalan bir çift pençeye dönüş.

897 – Moron gibi davran.

898 – Aptallaş.

899 – Embesil gibi davran, ya da

900 – Denizci yedeği ol.

901 – Pencereleri kapa ve zırhını daya, kurşunlar gelmeye başladığında odayı terk et.

902 – Sovyet Rusya’ya değişim öğrencisi olarak git. Gizli bir toplantıda parlamenter rejimi savun ve Sovyet merkez parti yönetimine karşı çık. Sonuna kadar bu görüşlerin arkasında dur ve bu laflarının dışarı sızmasına izin ver. Karga tulumba yakalan ve işçi kamplarında iki sene boyunca çalışmaya mahkum ol.

Muhtemelen Birleşik Devletler’de askerlik işlerin sürerken, SSCB’de birkaç ay sonra iyi halden salınacaksın. Ülkene döndüğünde kaslı ve daha geniş bir vücuda sahip olduğun için sana şubede kimse bulaşmak istemeyecektir.

903 – Altı bacaklı doğmaya çalış.

904 – Oldukça uzun (en az 1 metre) yapay bir penis edin, eğer askere alınırsan bunu koğuşta takılan piyadelerin dikkatlerini dağıtmak ve savaşmalarını engellemek için kullanabilirsin (İdrar yollarındaki tıkanmalara karşın Brooklyn Koleji’ndeki sağlık eğitmeninin [ne zaman bi’ sorun olsa poposuna fasulye tıkardı: “karımla ben bunu hep yapıyoruz ama bu da fasulyesiz kalmamıza neden oluyor] “penis bir kas yığını değildir o yüzden egzersize ihtiyacı yoktur” sözünü dikkate al, bu pasaj aynı zamanda adaletsizce gelebilir ama penis dışındaki tüm organların gelişebileceğini anlatmaktadır.

905 – Enselenme.

906 – Mermilerden kaçmak yerine askerden kaçmayı tercih ettiğini söyle.

907 – “Neden gidiyoruz ki? Orada öldürülebilirim!” de.

908 – Şubeye hışımla gir, görevlinin gözlerinin içine bak, yakasından kavrayıp kaldır ve sert bir tonla: “Adamım sakın benle uğraşma!” de.

909 – Vietnam’da öl.

910 – Annen gibi davran.

911 – Kız kardeşin gibi davran.

912 – Mahatma Gandhi gibi davran.

913 – Sincap gibi davran.

914 – Issız bir adaya düş.

915 – Issız bir adaya güzel bir kadınla düş,

916 – …tamam erkek de olabilir.

917 – Marslılarla arkadaş ol. Krallarını Başkan Johnson’ı ikna etmesi için ayarla.

918 – Tenis ayakkabılarını ayağına geçir ve üzerine kirli bir etek bul. Times Meydanı’nda dikilerek Robert McNamara[42]’nın Polonyalı bir Yahudi ve Komünist teşkilatın bir üyesi olduğuna dair broşür dağıt.

919 – “Buna daha fazla katlanamayacağım” de.

920 – Çingenelere katıl.

921 – Klozetin dibinde birkaç milyon dolar bul (bunu yapabilirsin, hepsini elinle çıkartabilirsin) ve askeriyeye rüşvet ver.

922 – Sivil Eğitim Birliği (CCC)’ne katıl.

923 – FBI’a katıl ve asker kaçakları hakkındaki soruşturma dosyasını yürüt.

924 – Gestapo’ya katıl.

925 – Kurtadamlara katıl.

926 – Bir gölün içinde yaşa.

927 – Amerikalıları silahlandır.

928 – Japonlara Pearl Harbor’ın planlarını sat.

929 – Çinlilere Pearl Harbor’ın planlarını sat.

930 – Pencereden sarkarken düş.

931 – Metronun tam ortasına düş.

932 – Tüm şubeyi paralı askerlerinle bas ve darbe yap. Kendi emir erlerini, çalışanlarını, doktorları ve psikiyatrlarını tut. Vietnam savaşının yeteri kadar sert olmadığını söyleyenlerini direk ormanlara gönder.

933 – Başkan ol.

934 – Kalbini ye.

935 – Kalbini ve karaciğerini ye.

936 – Hastalan.

937 – Cehenneme git.

938 – Komşunu askerlik şubesine sat.

939 – Ölü taklidi yap.

940 – Adını sorduklarında 32 dişini göstererek gül. Adresini sorduklarında suratlarına tükür. Doğum tarihini sorduklarında burunlarını ısır (NAPA).

941 – Hepsini ısır ve parçala, çünkü sen eti az pişmiş seversin!

942 – Büyü yap.

943 – Tahtının başına geç.

944 – Kayser’e suikast girişiminde bulun.

945 – Başkan’a suikast girişiminde bulun.

946 – Valiye suikast girişiminde bulun.

947 – New York Belediye Başkanına suikast girişiminde bulun.

948 – New Jersey Belediye Başkanına suikast girişiminde bulun.

949 – Diğer bölgelerin belediye başkanlarına da suikast girişiminde bulun.

950 – Kayser’le evlen.

951 – Başkan’la evlen.

952 – Afrika Kralı ile evlen.

953 – Kadim Afrika’da CIA ajanı ol.

954 – Kadim İngiltere’de CIA ajanı ol.

955 – Kadim İsrail’de CIA ajanı ol.

956 – Kadim Harlem’de CIA ajanı ol.

957 – Götlük yap ya da,

958 – Politikacı ol.

959 – XII. Pius’un gayrimeşru oğlu olduğunu söyle.

960 – XII. Pius’un gayrimeşru kızı olduğunu söyle.

961 – Neden vicdani ret yaptığını sorarlarsa, başını dik tut ve şöyle de: “Ben bir sendika sözcüsüyüm- ve sadece bu işi ben götürebilirim. Şimdi iyi dinleyin, özellikle piyadeler, sizler için güzel planlarım var. Emek sömürüsüne tabisiniz ve oldukça az ödeme alıyorsunuz, bununla birlikte konuşacağınız/haklarınızı savunacağınız bir sendikal çatınız yok. Ama ben bunu dışarından sizleri destekleyerek değiştireceğim, merak etmeyin.”

962 – Texas Kitap Deposu’nda bir bölme kirala.

963 – Bir tavşan yuvasının içine düş.

964 – Müstehcen bir kitabı 100 kopyasıyla birlikte satın al. Kapaklarını sök ve yerine “Sırlarla Dolu Bir Yaşam, Lyndon B. Johnson” ön yüzünü yapıştır. Johnson’ın özel kaplamasının kırışmamasına dikkat et (şömiz). Kitabın belirli meclis üyeleri, din insanları ve Bircher hareketine ulaşmasına dikkat et.

965 – Hali hazırda basılmış olan kitaplardan alıntılar yapıp onları montajlayarak altında Dean Rusk’ın imzasıyla bir günlük hazırla. Ama bunu cidden inandırıcı bir formatta yap –yani referanslar olsun ve kesinlikle kaprofaji (dışkı yeme hastalığı) durumlarından bahsetmeyi unutma-. Sunday Times Kitap Kritiği ekinde yayımlatmayı da ihmal etme.

966 – İsa için vaaz düzenle. Sana askerlik için öğüt vermeye başladıklarında: “Yüce İsa, İsa, İsa, İsa, İsa” diye sayıkla.

967 – Parmağınla işaretleyip zotzzz diye haykırdığın insanların öldüğüne dair onları ikna et. Eğer sana çürük raporu vermezlerse bu işaret ve zotz ikilisini en iyi şekilde kullanacağını söyle.

968 – Büyücünün Laneti’ni melankolik bir tonla oku:

Kanamalı basur seni bulsun

Kıvrandırıp süründürsün.

Istakoz büyüklüğünde yengeçler seni bulsun

Taşaklarını kavrayıp, yesinler.

Yaşlanıp, pörsüdüğün

Ve frengili bir ucubeye dönüştüğün zaman,

Umarım kıçının üzerine düşüp,

O sikik boynunu kırmış olursun.

 

969 – Yanında yetiştirdiğin lahanaları toprağın içinde getir, eğer dikkatlerini çekmezse arasına sakladığın esrarları afiyetle içeride göm. Bahane olarak da ürün yetiştiriciliğinin savaşın vazgeçilmez kanallarından birisi olduğunu vurgulamayı ihmal etmezsin.

970 – Viet Konglular için işveren ol.

971 – Reichstag[43]’ı yakıp kül et. Bu eylemde yanında olacak herkese öncesinde 25 dolar avans önerisinde bulun (NAPA).

972 – House Office Building’i yak.

973 – Onlara savaşın son, barışın ve kızların dolandığı mekanların ilk tercihin olacağını söyle.

974 – Görünmez ol.

975 – Tanrı’nın düşman hattında çarpıştığını söyle ve gücüne gidecek bir davranışın büyük hata olacağını belirt.

976 – Seçim Kurul’u arşivini yak. Onlar işleri yoluna koyana kadar sen askere alınma yaşını çoktan geçmiş olursun.

977 – Papalık sözcüsünden bağışlandığına dair bir mektup al.

978 – Başvuru formuna Komünist olduğunu yaz.

979 – Acemi erlerin pornografik fotoğraflarını sat.

980 – “Kimseyi öldürme” buyruğunu veren Tanrı’ları daha çok ciddiye aldığını söyle.

981 – Onları canlı canlı gömeceğini söyle.

982 – Siktir olup gitmelerini söyle.

983 – Savruk yaşa: bir zenci erkek (ya da kadın) ile birlikte yaşa, sıklıkla (ama mümkünse bu sayı az olsun) uyuşturucu muhabbetinden dolayı (milletin gözü önünde) tutuklan, bu sırada tüm gücünü ortaya koyarak sayıp söv. Bunların nihai bir sonucu olarak, (Kuzey) Amerika Birleşik Devletleri Silahlı Kuvvetleri gibi saygın bir kuruma katılmak için gerekli ahlaki ve davranışsal yetiye sahip olmadığını söyle.

984 – Bir şişe kerosen (hidrolik yanıcı sıvı) ve kibritle içeri gir. Eğer seni alırlarsa kendini yakmakla tehdit et.

985 – Çanlar çaldığında, senin için çalmadıklarından emin ol.

986 – Hızlıca şubeye gir ve “Savaş bitti! Savaş bitti!” diye bağır. Muhtemelen senin kağıtlarını onaylamak için bir daha düşüneceklerdir.

987 – David McReynolds[44]’u evinde sakla.

988 – Onlara “Tamam, pes, ne derseniz yapacağım ama lütfen dikenlerin üzerine oturtmayın ” diyerek beyaz bayrağı çek. Seni dikenlerin arasına attıklarında çığlık at ve oradan kaç.

989 – Eğer sana 4-F (çürük) raporu vermezlerse askerlik şubesinin ortasında arkadaşlarınla birlikte oturma eylemi başlatacağını söyle.

990 – Askere almayacaklarına söz verirlerse anneni ve üç kız kardeşini Vietnam’a göndermekten mutluluk duyacağını, orada Saigon’lu hayat kadınlarına yardım edebileceklerini söyle. Onlara, başka hayat kadınlarına para ödemektense daha içe dönük bir politika izlemelerinin masrafları düşüreceğini ve durumu avantaja çevireceğini söyle.

991 – Her ölen asker için bir askeri pul basana kadar verdikleri eğitimi almayı reddet.

992 – Askerlik şubesine, çantana önceden koyduğun bir subay üniformasıyla gir. Gerekli belgeleri aldıktan sonra tuvalete git ve üniformayı üzerine geçir. Sonra elindeki dosyayla birlikte ASKERLİK İÇİN UYGUNDUR ve MUAFTIR mühürlerinin olduğu vezneye git.  Veznede duran çavuştan MUAFTIR yazılı mührü iste (ya da o başka yere bakıyorken ikisini de cebe indir), sonra kağıtlara mührü vur. Ardından tekrar tuvalete git, üzerini değiştir (yani sivile dön) ve formları doldurmayı tamamla. Son olarak hepsini toplayıp üzerinde MUAFTIR yazan kutuya bırak ve sakince oradan uzaklaş.

993 – Enselenme ihtimaline karşı, yanına güvendiğin bir arkadaşını al ve ona subay üniforması giydir, gerekli dosyaları onun eline tutuştur ve geri kalan işlemlerini o şekilde tamamla. Ayrı ayrı çıkmayı unutmayın.

994 – Askerlik başvurusu için gittiğinde girişte duran kadın yazmana “Oğlancı Birliği”ne katılmak istediğini söyle ve histerik biçimde gülmeye başla. Eğer “oğlancı” esprisini anlamazsa ona direk “Bafici Timi”ne girmek istediğini söyle.

995 – Şartlı tahliye edil.

996 – Özgür Katolik Kilisesi’ne kabul edil ya da

997 – Özgür Katolik Kilisesi’ne öğrenci olarak yazıl ya da

998 – Kiliseni kur ve kendini Piskopos, Kardinal (hatta belki de Papa) ilan et.

999 – Tüm şubeyi “fütursuzca askere gitmek istediğin” hususunda ikna et; emin ol başta karşı çıkanlar olmak üzere herkese uygun raporu tutuştururken, sana çürük raporu vereceklerdir.

1000 – Kerista[45] için insanları örgütle.

 

1001 – VİETNAM’A BARIŞ GETİR, GEZEGENİ SEVİNCE BOĞ!

 

[1] 1924‘ten ölümüne değin Federal Soruşturma Bürosu‘nun (FBI) başkanlığını yapan dönemin kilit isimlerinden biri.

[2] Lyndon Baines Johnson (d. 27 Ağustos 1908 – ö. 22 Ocak 1973), Amerika Birleşik Devletleri‘nin 36. başkanıdır. 1964 yılında Tonkin Körfezinde Kuzey Vietnam’ın bir ABD destroyerine saldırdığı gerekçesiyle ABD kongresi Johnson’a Vietnam’daki ABD’li güçlerini arttırması yetkisini verdi. Bu olay ABD için Vietnam’da bir dönüm noktası oldu. Bu olaydan sonra ABD giderek kendisini çok kanlı bir savaş olan Vietnam Savaşının içinde buldu.

[3] Alman peri masalı, cüce Rumpelstilzchen’ın maceralarını anlatır (bkz. Grimm Kardeşler)

[4] Başkan Johnson’ın sağ kolu olan Jenkins, erkek arkadaşıyla samimi bir pozisyonda görülmüş ve böylece politik kariyerine son verilmiştir.

[5] Leonid İlyiç Brejnev, Sovyet politikacı; 1964’ten ölümüne kadar Sovyetler Birliği Komünist Partisi Genel Sekreterliği’nde bulunmuştur.

[6] Çivava, bir köpek cinsi.

[7] Amerikalı hukukçu.

[8] Amerikalı yazar, editör, fotoğrafçı. Fotoğraf ve cinsellik üzerine kritikleri içeren Eros adlı dergiyi yayımlamıştır.

[9] 30’lu yıllardaki Alman pro-Troçkist sol kanat hareketin aktif üyesi. 40’ların başında Amerika’ya gelir ve 1960 yılında Sovyet ajanı olduğu iddiası ile tutuklanır.

[10] Amerikan Komünist Partisi lideri.

[11] Not a Pasifist Action / Pasifit bir eylem değildir.

[12] William F. Buckley, Jr; Amerikalı muhafazakar yazar ve eleştirmen. Anti komünizm üzerine çalışmalarıyla bilinmektedir.

[13] Amerikalı sosyalist, filozof.

[14] Amerikalı aktivist, feminist.

[15] Mau Mau isyanı ; 1952 ve 1960 yılları arasında Kenyalı direnişçilerin Britanya sömürge yönetimine karşı sürdürdüğü ayaklanma. İsyan askeri açıdan başarısız olmasına rağmen Kenya’nın bağımsızlık sürecini hızlandırmıştır.

[16] Basur, kıl dönmesi vb. gibi makatla ilgili sorunları tedavi eden uzman.

[17] Reich Main Security Office : III. Reich için kurulan merkez büro. Tüm Reich ve rejim düşmanları için söz konusu beyin takımı SS’lerin toplandığı ve eylem planı geliştirdiği hücre evidir.

[18] Üretrit : İdrar yollarının tahriş olması ve ya enfeksiyon kapması sonucu, haliyle rahatsız edici hastalıklar grubunda yer alan ve genelde erkeklerin daha zor zamanlar geçirmesine sebep olan hastalık.

[19] « Ben Adolf Eichmann değilim ! », Adolf Eichmann Nazi teşkilatındaki kilit isimlerden birisiydi. Yahudi karşıtı politikaların belirlenmesinde etkili olmuştur.

[20] bkz. Thomas Mann.

[21] « Buraya sizin salak düzeniniz için gelmedim ! »

[22] Machine to Machine: Makineler Arası İletişim

[23] Piccadilly Circus, Merkez Londra’nın ünlü ve işlek bir kavşağıdır. Trafiğe kapandıktan sonra turistlerin ve sokak müzisyenlerinin uğrak yeri haline gelmiştir.

[24] Hershey, Lewis B.: Amerikalı general, uzun süre Asker Alma Kurumu’nun başında kalmış ; İkinci Paylaşım, Kore ve Vietnam savaşlarında aktif görev almıştır.

[25] RSV: Genelde 0-2 yaş aralığında görülen ve yoğun enfeksiyona yola açan virüs.

[26] Ç.N : Burada Rudyard Kipling’e –The Ladies adlı şiirine- gönderme yapılıyor: ”The Colonel’s lady and Judy O’Grady  are sisters under their skins.”  — Judy O’Grady, Hindistan’daki İngiliz birliklerini sıklıkla ziyaret eden fenomen/hayat kadınıdır.

[27] Madame Ngô Đình Nhu 1955’ten 1963’e kadar Güney Vietnam‘ın first lady‘si kabul edilmiştir.

[28] Birleşik Devletler’in önde gelen müzayede alanı/galerilerinden birisidir.

[29] Dean Rusk, ABD‘li siyasetçi. 1961’den 1969’a kadar, John F. Kennedy ve Lyndon B. Johnson‘un başkanlıkları döneminde Dışişleri Bakanlığı görevini yürüttü.

[30] Kanadalı protest şarkıcı, aktivist.

[31] Lat. : Barış.

[32] Özel yetkisi olmayan vatandaşların, Birleşik Devletler ile bir anlamazlık içerisinde olan yabancı hükümetlerle diyaloğa girmesini/görüşmesini yasaklayan federal yasa hareketi.

[33] Dönemin güçlü Anti-komünizm hareketi.

[34] Phil Ochs’un aynı adlı 1965 tarihli albümü. Albüm savaş karşıtı sözleri, sivil aktivizm yanlısı tavrı ve poetik yapısı ile dönemin ilgi odağı haline gelmiştir.

[35] Bir Rudyard Kipling şiiri.

[36] Erotik iç giyim firması.

[37] « Kimse ilk

Ya da son değil. »

[38] Bana bir iyilik yap ve geber.

[39] Orj.: God Rest Ye Merry Gentlemen

[40] Alger Hiss, kendisini komünist casusu olmakla suçlayan Whittaker Chambers‘la ilişkileri konusunda yalan ifade vermekten hüküm giyen ABD Dışişleri Bakanlığı görevlisi. Hiss davası, Senatör Joseph R. McCarthy‘nin Dışişleri Bakanlığı’na komünistlerin sızdığı yönündeki sansasyonel suçlamalarına görünüşte maddi katkı sağlamış, ayrıca soruşturmada önemli görev alan Temsilciler Meclisi Kaliforniya üyesi Richard M. Nixon‘ın ünlenmesini sağlamıştır.

[41] Lee Harvey Oswald, dört hükümet soruşturmasına göre Amerika Birleşik Devletleri 35. başkanı John F. Kennedy‘ye 22 Kasım 1963’te Dallas, Teksas‘ta suikast düzenleyen keskin nişancı.

[42] Robert (Strange) McNamara, Amerikan şirket yöneticisi, Amerika Başkanları John F. Kennedy ve Lyndon B. Johnson dönemlerinde 8. Savunma Bakanı. 1961-1968 yılları arasında Amerika’yı derinden etkileyen Vietnam Savaşı‘nın önemli aktörlerindendir.

[43] Reichstag, Adolf Hitler‘in Almanya‘nın başına geçişine kadar Almanya Parlamentosu‘nun toplandığı yerin ismidir. Bugün Almanya Parlamentosu yine aynı isimli binada, Berlin‘de bulunmaktadır. Açıldığından beri hizmet veren Reichstag 1933 yılında Hollandalı bir komünist olan Marinus van der Lubbe‘in gerçekleştirdiği bir kundaklama sonucu harap oldu. Bugün bile bu kundaklamanın gerçek olup olmadığı açıklığa kavuşturulamadı. Halen tartışılmakta olan başka bir varsayım nasyonal sosyalistlerin bu Reichstag yangınını bizzat gerçekleştirip suçu bir komünistin üzerine atmakla rakiplerini ve de özellikle Almanya Komünist Partisi‘ni yasaklamak için istedikleri bahaneyi elde etmiş olmalarıdır.

[44] Liberation dergisi ve Savaş Karşıtları Derneği’nin kurucusu, sosyalist, pasifist aktivist.

[45] 1956’da başlayan mistik-komün hareketi, New York / Haight Ashbury (San Francisco) hattında kurulmuş ve öğretileri kısa zamanda ses getirmiştir.

SOSYALİST HASTA ÖRGÜTÜ (SPK)’nın Komünist Manifestosu

 

Underground Poetix Sunar
Hazırlayan: Şenol Erdoğan
Çeviren: Burcu Denizci

SOSYALİST HASTA ÖRGÜTÜ (SPK)

Sosyalist Hasta Örgütü – Socialist Patients Collective (Almanca: Sozialistisches Patientenkollektiv, aynı zamanda SPK) 1970 yılında temelleri Wolfgang Huber tarafından atılan Heidelberg (Almanya) merkezli bir hasta hakları örgütlenmesiydi. “Hastalığın silahındır” sloganı, SPK’nin çıkış noktasını belirliyordu, tüm etik ve praksisleri sonradan Hastaların Sosyalist Hasta Örgütü / Cephesi – PF/SPK (H) çatısı altında bir araya gelmişti. Kemik SPK kadrosu stratejik bir takım hamleleri de hesaba katarak 1971 Temmuz’unda kendi feshini açıkladı.

SPK hastalığın kendi sirkülasyonunu ve sürekliliğini yaratmasının kabullenilebilir tek açıklamasının olduğunu ve bunun kesinlikle kapitalist sisteme işaret ettiğini savunmaktaydı: “Hastalık, oluşu gereği kapitalizme karşı bir silah olarak kullanılmalıdır ve hastalık varyasyonları kesinlikle insan türünün kontrol altında tutulması için yaratılmıştır”

SPK, doktor algısını reddeder, onları kapitalist yönetici sınıfın paralı askerleri ve insan türünü zehirleyen kurumsal kimlikler olarak kabul eder. PF/SPK (H)’nin en çok bilinen ve kitlelere ulaşan mottosu “SPK- hastalığın silahındır”, Wolfgang Huber ve Jean-Paul Sartre’ın ontolojik evliliğini de göz önüne çıkarır.

 

 

Tarihçe:

Grup resmi olarak 1970 yılında açıkladıkları deklarasyonla Heidelberg Üniversitesi Psikiyatri Bölümü çatısı altında ilk kez bir araya geldi.

SPK “politik terapi için özgür kamusal alan” hedefiyle yola çıkarak; hastalığın, kapitalizm tarafından ortaya çıkarılan bir çelişki durumu olarak tekrar yorumlanmasını ve sisteme karşı potansiyel bir silaha dönüştürülebilme ihtimallerini tartışan bir takım doktrinler üzerinde çalışıyordu.

Sadece hasta çoğunluk tarafından meydana gelen devrimci birlikteliklerin, zulme karşı olası bir direnişi örgütleyeceği açıkça görülmekteydi. Hastalık biçimlerinin aynı zamanda orta sınıf sol öğrenci hareketi içerisinde de psikiyatrik ve politik ifade temsilleri kurarak ortak bir direniş söylem/praksis zemini yaratacağı ortadaydı.

SPK’ye göre “hasta olmak”, sınıfları ortadan kaldıran bir “dayanışma” haliydi ve herkesi potansiyel bir devrimci, medikal kuruluşlara karşı red mekanizması geliştiren milis konumuna getirmekteydi. Diğer anti-psikiyatri oluşumları gibi -mesela Kingsley Hall ve Villa 21’da gözlenen- SPK de doktor/hasta paradigmasını baştan yorumlamış ve “doktor sınıfı” olarak ayrı bir sınıf retoriği belirleyerek, bu sınıfın acilen devre dışı bırakılması gerekliliğini teorize etmiştir.

SPK çeşitli broşürler hazırlayarak, propaganda ve tartışma alanları yarattı ve Heidelberg Üniversitesi çatısı altında SPK’ye fikslenen bir çalışma grubu oluşturulmasına yönelik kararlar aldı. SPK gün içerisinde (sabah 9 – akşam 10) iki temel çalışma aksiyonu belirlemişti: Bunlar tek başına (bireysel aktivizm) ve grup çalışmaları (kolektif aktivizm)’ndan oluşmaktaydı.

Tüm bu akademik girişimler sırasında, SPK Heidelberg Üniversitesi’nin birçok departmanında, özellikle de psikiyatri kürsülerinde eleştirildi; fonları, üye maaşları ve buluşma alanları zamanla çeşitli kısıtlamalarla karşılaştı. 1970 sonbaharında SPK’nin Heidelberg Üniversitesi’nden çıkarılmasına dair bir kurul toplandı. Heidelberg Eczacılık Fakültesi de bu durumu destekledi ve belirlenen 3 kişilik bir ekibin karşı kampanya yürütmesine izin verildi. Dekanlık, bir anlamda SPK’nin ensesinde boza pişirilmesini ve SPK panellerine bizzat katılım sağlanarak konuşmaların sabote edilmesini istedi. SPK ödenekleri bir süre sonra tamamen kesildi ve yavaş yavaş üniversite kampüsünün dışına taşınmak zorunda kaldılar.

Süreç, SPK ve üniversitenin tekrar karşı karşıya gelmesine neden oldu ve bu durumu sivil itaatsizlik eylemleri takip etti. Polis de bu gelişmeleri izleyenler arasındaydı, zamanla radikal sol fraksiyonlar da destek gösterileriyle eylemlere katılmaya başladı. Sonuç olarak örgütün, üniversite kurulunca aforoz edilmesine karar verildi.

24 Haziran 1971’de Heidelberg polis karakoluna yapılan ve Baader-Meinhof ile ilişkilendirilen silahlı eylemin ardından eften püften bahaneler üretilerek SPK üyelerinin evlerine bir dizi baskın düzenlendi. 350 özel tim, sadece bir şüpheliyi aramak için adeta seferber olmuş ve bunca insanı zan altında bırakmıştı.

500 SPK üyesi hali hazırda fişliydi, 7’si  21 Temmuz 1971 tarihli baskında tutuklandı ve bu ekibe grubun beyni Huber’da dahildi. SPK her nasılsa Baader-Meinhof grubuyla eşleştirilmişti ama işin aslı herhangi bir SPK üyesinin yine herhangi bir Baader-Meinhof militanı ile bağlantıya geçmesi söz konusu değildi. Aynı şekilde iki örgüt arasında (SPK ve RAF) mevcut bir söylem birlikteliği bulunmuyordu. Kötü muamele, usulsüz davranma ve tacize varan fiziksel müdahalelere dair söylentiler vardı ve SPK’ye karşı karalama kampanyaları devam ettirilerek devrimci duruşlarını zedelemek için her fırsat kollanıyordu. SPK bu sürecin sonunda kriminalize edilerek politik baskının hedefi haline getirildi.

SPK zaman içerisinde terörist bir organizasyon olarak anılmaya başladı ve Amerika’ya iltica etmeye çalışırken Batı Almanya terörle mücadele şubesinin düzenlediği bir operasyonda, RAF ile de ilişkisi bulunduğu iddia edilen Kristina Berster’ın yakalanmasının ardından bu durum basında iyiden iyiye işlenmeye başlandı. Berster zamanla tüm suçlamalardan ve Greg Guma tarafından başlatılan dezenformasyon kampanyalarından sıyrılmayı başardı.

Sonradan; Batı Almanya sözcüsü “bir takım şeylerin abartıldığını, SPK’nin tüm girişimlerini oldukça masum” bulduğunu açıklarken, Kristina Berster ise “Sosyalist Hasta Örgütü’nün tek amacının insanların neden yalnız, izole ve depresyona hapsedilmiş bir hayata mahkum edildiklerini anlamak ve bu tartışma sarmalının kökenlerini saptayabilmek için” kurulduğunu vurgulayacaktı.

 

 Çözülme ve IZRU’nun Kuruluşu:

Haziran 1971’de, Huber’in tutuklanmasının ardından SPK dağıldı. Bunu takip eden süreçte IZRU (Information Zentrum Rote Volks-Universität: Halkların Özgür Enformasyon Akademisi) SPK üyeleri tarafından kuruldu; ancak IZRU, SPK kadar örgütlü bir formasyona kavuşamadı. IZRU adı altında, uluslararası kongreler düzenledi ve süreli yayınlar devreye sokuldu: RVU (ya da Rote Volksuniversität: Halkların Özgür Üniversitesi) olarak bir alternatif-merkez oluşuma gidildi ve buradan sağlanan gelirlerle tüm siyasi mahkumlar desteklenerek, SPK’ye ait metinler tekrar basıldı.

 

 SPK’nin ardından:

1973 yılına gelindiğinde SPK, Sosyalist Hasta Örgütü / Cephesi [ya da SPK/PF] olarak yola devam etme kararı aldı. Hasta Cephesi’nin revize edilen örgütlülüğü, bizzat Huber tarafından Stammhein Cezavevi’nde hücre hapsindeyken duyuruldu ve böylece SPK/PF yeniden resmiyet kazandı. Her şeyin temellerini atan yegane isim Huber, tüm hukuki meseleleri üstlenmesi için 70’li yıllardan itibaren SPK içinde aktif olarak çalışan avukat ve bilgisayar uzmanı Ingeborg Muhler’i görevlendirdi.

Üçüncü Bin Yıl için Komünist Manifesto

Maddi Tıp Şeytandır!

Bu manifesto, bilmece dostluğu için değildir. Yalnızca baştan sona okuyun. Her zamankinden biraz daha uzun, ancak ömrünüzü uzatmanıza yardımcı olabilir. Hem de kan dökmeden.

Dahili/harici

DOKTOR SINIFI ORTADAN KALKMALI

AMAÇ SINIFSIZ BİR TOPLUM

HASTA SINIFI İLERİ!

1

SPK, daha 1970 yılında ‘sağlığın, aklın Nazi-biyoloğu olduğunu’ ifade etmişken, bu gerçeği bugüne kadar fark eden olmadı (‘kafa karıştırıcı’, ‘çok önemli değil’, ‘dikkat dağıtıcı’, ‘kitlelere karşı düşmanca’, vs. Bu patırtıyı biliyoruz). Bu arada, bu haberi gazetelerde bile okuyabilirsiniz: gerçekte, bir faktör olarak, doktorlar tarafından gerçekleştirilen bir şey var; ars medica (‘tıp sanatı’, tıbbi yetenek), artık sorun değil. Genetik veri toplama çağında, sağlıklı insan olmayacak. Herkes, bahşedilen genlerinin kusurlu olduğunu ve sağlık tanısının belirli kalıtımsal kusurlar tarafından karanlığa gömüldüğünü, genetik verisinden öğrenebilecek. Genler aracılığıyla tanı koyanlar, kişinin hastalık riskleri ile ilgili hükmünü duyurduğunda, gen terapistleri kaderinden kaçması için bu kişiye hizmetler sunacaklar. ‘Böylece, yalnızca sağlıktan bahseden biri’, psikiyatristin kendisini hayal ürünleri ile kafayı bozmuş biri olarak almaya gelmeyeceğine dikkat etmelidir.

Kutsalların kutsalı, en yüksek ve değişmez standart değer ve değer standardı, tüm eski toplumlarda hem yaşlılar hem de gençler için umudun ve hayalin ulağı, sağlık, ilk kez Sosyalist Hasta Örgütü / Cephesi (SPK/PF) tarafından patlamaya neden olmuştur (şu ana kadar hakkımızda söylenenler böyle). 500 insan içinde ‘sağlık’ isteyen yoktu, ve o andan beri hiç kimse böylesi bir hayale biraz olsun bile güvenmiyor. Kısacası: azımsanmayacak miktarda, dikkat çekici ve değiştirilemez bir olgu olarak SPK, sabun köpüğü ‘sağlık’ ve ‘şifa’nın, alenen patlaması için yaratıldıklarına ve bunun hep böyle olduğuna ve de olacağına dikkat etmiştir. Yani insanların, hastaların tahliyesi, en başından beri çok gecikmiştir, çünkü, yukarıda söylendiği gibi, sabun köpüğü sağlık daha en başta ‘patlamış’tır (1965). Bunu hiçbir şey değiştiremedi. SPK içinde başkasının hastalığı, başkasının hastalığı olarak kalmadı. Her kim hastalığın başkalarının hastalığı olmasına izin verirse, aslında hastalığın doktorların hastalığı, tıbbi bir hastalık olmasını sağlar, ve bu şekilde bir etkiye sahiptir ve kendi üzerinde de yansımalarını görür. SPK’daki herkes, ama gerçekten herkes, kadın, erkek ve çocuk, daha öncesinde doktorlar tarafından hastaya atfedilen şeylere rağmen (‘geri zekalılık’, ‘kan şekeri’, ‘uyuşturucu bağımlılığı’, ‘felç’, ‘kekemelik’ vb.) bunu bilfiil kavramışlardır.

Sürekli kendi normlarını empoze eden ve kendilerini standart norm olarak gören doktorlar, bugün bunu otomatikleştirmişlerdir ve aynı zamanda otomatik aletlere ve makinalara aktif bir biçimde uygulamaktadırlar. Bu standart-normu, kendi bilgisayar programlarına yükleyenler de onlara katılmaktadır. Böylece, bu tıp normu herkesi aşmaktadır. Bu norma, 1977’den beri Iatrarchy[1] diyoruz. Bir yaratıcısı olmayan, sorumlusu bulunmayan bir pratik olarak işliyor. Bu yüzden, yeni burjuvazi, Normoisie’dir. Saldırılan, saldırılması gereken ve öyle kalması gereken de normoisie’dir. Eski burjuvanın modası geçti. Sorumlu kim? Buna karşı savaşmayan, ve böylece de desteklemiş olan herkese, tıp uzmanı rütbesi bahşedildi. Oysa değeri, hücrelerinin ve organlarının değerinin üzerine çıkmaz. Ancak artı değer üreticisi, bir iacapist’tir (Yunanca ‘iatros’ = doktor, ve kapitalizm kelimelerinin birleşimi), tam da budur işte. Şüphesiz ki sınıflar da artık eskisi gibi değil. Peki bu ortadan kayboldukları anlamına mı geliyor? Pek çok insan henüz hayatlarının şokunu ya da sürprizini yaşamadı. Ve hiçbir mazeretin, ya da ‘benim alanım değil’, ‘uzman değilim’, ‘onlara kalmış’ gibi lafların faydası olmayacak.

Hasta sınıfı ve iatrocrat[2] sınıfını bölen bir çizgi mevcuttur. Ayırt edici nokta, bir tarafta Hasta Cephesi olmasıdır. Düşmanın tarafı zaten dost yolcuların iatrokapitalist sınıf destekçilerinin ve onların yaptıklarına müsamaha gösterenlerin olduğu yerde başlar. Diğer zamanlardan da iyi bilinirler [İkinci Dünya Savaşı sonrası Almanya’da, Nazi partisinin en önemsiz üyelerine karşı bile açılan, sözde Naziler’i temizleme davaları]. Şüphesiz ki, üretim araçlarına olan yakınlık, önceden olduğu gibi şimdi de, sınıfsal karşıtlığı belirlemeye devam etmektedir. Ancak bugünkü yöntem biraz farklıdır. Üretim güçleri, üretici güçler, artık ortak endüstriyel proletarya değildir, yeni endüstriyel ticaret insanının, ‘yeni adam’ın üreticileridir. Ham maddeleri ile dünya, artık bir üretim aracı değildir. Üretimin yeni araçları, bedenleri ile geri kalandan çok daha büyüktür (en değerli ham madde, her birinin 100 milyar beyin hücresi). Ve üretim ilişkileri, bilgisayarlara kaydedilen tıp normları, doktorların normlarıdır. Hala, dağıtım, tüketim vs. olarak var olan birincil, ikincil ve üçüncül sektörler eski modellerden hiçbirine uymamaktadır benim sevgili Sosyologlar kulübüm!

Hastalık, halkın elinde! Hasta sınıfında!

Genetik laboratuvarları ve onlarla bağlantılı olan her şey, geri dönüşüm olmadan, doğrudan çöp kutusuna!

Gen laborantları, kendi adlarına çöpçü! Ancak, her durumda ve kalıcı olarak, hastaların kontrolü altında olacaklar!

Elimizdeki taslağa göre, bu da bir şey, değil mi!

Bugün, hastalık, herkesin genel ve evrensel bir biçimde ortak noktası ve her yerde; ve yalnızca doktorlar tarafından farklı bir biçimde formüle edilebilir. Fakat hastalık her halükarda genelse, neden hemen onunla başlanmıyor ve ilk sıraya konulmuyor?

 

2

 

Iatrokapitalizm’i mümkün kılan kesinlikle doktorlardır: komünizm, doktorlar tarafından teşhis edilir.

Komünizm tarafından daima doğru sayılan bu durum, nasıl doğdu? Antik Yunan filozofu Protagoras’ın bir zamanlar söylediği, ‘insan her şeyin, varolan şeylerin varolduklarının ve varolmayan şeylerin varolmadıklarının, ölçüsüdür’, sözü ile Bonn Anayasası’nda geçen “İnsanlık onuru çiğnenemez” maddesini kıyaslayın  (ha ha!). Şimdi, tıbbi perspektiften bakıldığında, insan, en son derece değer olmuştur. Gen laboratuvarında yetiştirilen ve büyütülen, bir mala, ticari bir ürüne dönüştürülen her insan hücresi, milyarlara ulaşan rakamlarla, faiz ve bileşik faiz ile kendisini amorti ediyor. Serbest Pazar ekonomisi, sanayileşmiş üretim, seri üretim ile  buna izin veriyor; bu artış, öngörülebilen zaman sıfır sorun içinde toplu işsizlik. Başka bir ‘insan’, bir kopya ve yedek parçalar için canlı bir depo olarak klonlanabiliyorsa, her bir vücut hücresi son derece değerlidir ve ziyan edilmemelidir.

Kapitalizm:
Son derece modern, taş devri kapitalizmi. Doktor sınıfı sayesinde, antik taş devri kapitalizmden, ilk ve son kez iyileştirildik. Modern olan taraftan da kesin olarak iyileştirildik. Eski taş devri kapitalizmde insan çöp kadar değerli değilken, eşyalar hala değerliydi. Birbirinin yerine geçebilen insan, her an yer değiştirebilirdi. Geçmişte, trenin çalışabilmesi için lokomotiflerin kömürle beslenmesi gibi, eski taş devri kapitalizmde de tüm insanlar yakıt olarak kullanılıyor, hepsi bankacıları kurtarıyor(!) ancak bazen, sermayenin toplanabilmesi için önünde sonunda bunlar bile yanıp kül olabiliyor. Hayır, para değil, ama cesetler üzerinde gezerken paradan nasıl daha fazla para kazanılabileceğine dair bir hile, yani sermayeyi yığmak, biriktirmek, kısaca: kapitalizm. Çoğu insan fark etmeden, hile, zaman ve alışkanlıklar devam ederken, bir sisteme dönüştü. Ama herkes hissediyor, herkes özünde hasta, ve herkes doktorlar tarafından ölümcül derecede hasta hale getirildi.

Bu ‘tıp adamları’nın, ‘şamanlar’ın, ‘rahip doktorlar’ın bin yıllardır yaptığı bir şey: rastgele seçilen şeyler tanrı ilan edildi ve insanlar bunlara kurban edildi. İnsanın değeri yoktu, tanrılara sunulan ve kurban edilen kurbanlardan başka bir şey değillerdi. Yani, her çağın kendine özgü hileleri ve hilebaz sınıfı vardı. Bu çoğu zaman kötü sonuçlandı. Ancak bu durumda, oldukça gelişmiş ileriye yönelik bir adımdı, gerçekten.

Marksistlerin amacını, doktorlar mı gerçekleştiriliyor? Yani artık değerli olarak görülen eşyalar değil de insanlar mı? Asla. Ötekileştirme süreci, hızlandırıldı, yoğunlaştırıldı, kendisini sağlamlaştırması için yaratıldı. Değerli olan şey artık altın ya da elmas değil, ‘bio-meta insan’ bugünün altın ve elmas madeni. Her bir vücut hücresinden, ‘yeni bir insan’ klonlanabilir. İnsanı adlandırmak için kullandığımız ne varsa, klonlamak için ve/veya başka insanların organlarının alıcısı olanların yedek parça dergisi olmak için en değerli şey olmak adına somutlaşacak.

Maddenin geri dönüşümünü sağlamak, farklı bir türden üretilmiştir. Özgürlük: herkes ne isterse alabilir ve satabilir. En üst seviye modern taş devri kapitalizmde bile sebep ve sonuç: İnsan parçalarına ayrılabilir (eski hikaye).

Geçmişte, para standardı altın rezervlerine bağlıydı, daha sonra ise zamanla ölçülen iş gücü birimi miktarına bağlandı. Bundan böyle, para standardı,  acizane ve basitçe genlere bağlı olacak. Siz de kendinize milyarder diyebilirsiniz. Sahip olduğunuzu koruyun ki kimse sizi azametinizden mahrum bırakamasın. İnsan, ah insan!

Yıl 1965(!): genç bir motosikletçi, posaya dönmüş beyinle gece yarısı ameliyathaneye getirildi. Klinikteki tıp fakültesi öğrencileri şaşkına dönmüşlerdi: bir tane bile doktor parmağını kıpırdatmıyordu. Hiçbir şey yapılmadı. Hemen müdahale edilmezse genç adam ölecekti. Doktorlardan hiçbiri bir şey yapmadı, sonra bir anda her şey için çok geçken, ameliyathane yıkanmış elleriyle, tam teçhizat, oradan oraya koşturan, beyaz önlüklerle doldu; organ nakli.

İnsanlar, daha ölmeden fişleri çekiliyor; organlarına ayrılıyor (hayvanmışçasına içleri boşaltılıyor), ve makineymişçesine parçaları sökülüyor; sırf organları fahiş fiyatlara satılabilsin diye. Nüfus yoğunluğu mu? Birileri öldürülmek için yaşıyor, birileri yaşamaya devam edebilsin diye başkalarının yabancılaşmış, insan türlerinden soyutlanmış organları ile donatılıyor. Birinin yaşamaya devam etmesi için, bir diğerinin ölmesi lazım. Nüfus yoğunluğu, yaşamın genel toplamı değildir. Dünyada daha az insan yaşamalıdır demek de değildir. Yoksa, doktorlar düzgün çalışmayan organ yüzünden gerçekleşen her ölüme sevinirlerdi. Neden organ nakli? Bu, kişinin ait olduğu sınıfa bağlı ve doktorlar tarafından belirleniyor: bilançonun ölüm kısmında mı yoksa organ nakli için seçilenlerin olduğu tarafta mı? Bunu kara çevirmek amacıyla, doktorlar her iki tarafla da ilgileniyorlar. Neyse, nüfus yoğunluğu mu? Yalnızca doktorlar var, ve onların bakış açısından, geriye kalanlar sebzeden başka bir şey değil (manavın malları).

Sınır Tanımayan Doktorlar, ne kadar da gerçek, ne kadar da doğru! Hayır, bu hürriyet değil. Bunun için özgür değiliz. Başka kim böyle bir şey için özgürdür? Iatrocracy’i yayınlayalı 20 yıldan fazla oldu: tıp doktorları sınıf-çete-ırk olarak yapılandı, tıp cinayeti tekelinden, tıp üretimi tekeline. 1977’den beri yayınlanıyor: değer, şiddet, güç – bu kelimeleri dağarcığımızdan tamamen çıkardık ve yerine iatrarchy’i koyduk. Iatrarchy: tıbbi standart değerinin şiddeti.

1979 yılında, ‘beslenme’ üzerine yapılan uluslararası bir kongrede Hasta Cephesi’nin broşüründen: hastaların doktorlar tarafından yenilmesi = eski ve yeni yamyamlık. Bugünün savaş tiyatrosu ve muharebe alanı: insan vücudu.

3

Burjuvazinin kişisel kimliği (benim bedenim bana ait), çözülüyor. Aşık olduğunda, daha hızlı çarpan, bir yabancının kalbiyse, aşık olan kim? Ceninin hücreleri, Parkinson hastasına aşılandığında, sayesinde tekrar gülebilir: peki bu kimin gülüşüdür, hastanın mı, asla doğmamış olan ceninin mi?

Yani, kader ya da kimlik ve emsalsizlik gibi kavramlar temel olarak sorgulanıyor, ‘değerlerin aşınımı’, basın üzerine kafa yoruyor.

Kolektif kimliğimiz Hasta Cephesi, nakledilemez, kesilip parçalarına ayrılamaz, ortadan kaldırılamaz: politik kimlik (mekana göre istikrarlı), ideolojik kimlik (zamana göre istikrarlı), devrimsel kimlik (kolektif etkinliğe göre istikrarlı).

Gorile nakledilen insan kafası, insana nakledilen goril kafası, bir bütün olarak hastalığın başı oluyor. Yeni bir kimlik mi? Tıp doktorları kıçta, hastalık hakta, adalette!

4

Gelecek olasılıkları

Devletin söyleyebileceği çok ama çok az şey var, hiçbir şey yapamıyor. Geriye iatrocrat’lar ve ekonominin holdingleri kalıyor. Ahlakbilimciler ve yasa koyucular, tamamen insan ve insanlığa uygun, ‘İnsan biokütlesi’ gibi fikirler üzerine çoktan düşünüp taşınmaya başladılar. İatrocrat’ların normları, fabrikaya dönüşüyor, makinalara ve üretim süreçlerine giriyor. Böylece var olanın otoritesini elde ediyorlar.

İnsanların düşüncelerini, yaptıkları belirliyor. Normlar somutlaştırılıp, uygulama yoluyla kafalara girdiğinde, hiçbir kavram onlara karşı çıkamıyor. Pek çok kafada hastalık kavramı, fikri materyal bir güçken, hastalık gücüyken, onlarla savaşmak için ihtiyaç duyulan çok odaklı yayılmacılığın kolektifleridir.

Bu yüzden yapılacak şey, somut bir şey sağlamaktır. Sonra, öyle ya da böyle, bir şeyler artarda, kendi kendine somutlaşacaktır. Ancak başlangıçta, çok odaklı yayılmacılığın kolektifi olarak bir araya gelmek kendi kendine gerçekleşmeyecektir. Bunu başarmak için erkek/kadın kendine gelmelidir, gerçekten bir çaba serf etmelidir. Karar vermek her şeydir, seçeneğiniz yok: her kim işkenceye ya da acıya sahipse, hastalığın lehine karar verebilir ve vermelidir. Başka bir seçenek var mı? Unut gitsin! Çünkü başka bir seçenek, mevcut durumda işe yaramaz, ne kadın için ne de erkek için önemli değildir, gelişmek bir yana değişmezdir.

İatrocrat’ın geçmişi ivme kaybediyor. Köleleri ölürken kayıp yaşayan usta, bugün kazançlı. Ortaçağ köleleri, bugünün kölelerinden çok daha kötü durumdaydı. Ortaçağ köleleri çok masraflı değildi; kendi çocuklarını kendilerine benzeyen insanlar olarak yetiştirmek zorundaydılar. Şu an ise diyalektik olarak müthiş bir geri dönüş mevcut: herkes, ölü ya da diri, değerli. Gerçekte, bu nitelikli bir sıçrayış. İnsanlık kendisini oldukça değerli, tamamlayıcı parçalara ayırıyor, böbrek vs. gibi. Yani insan artık hayvan seviyesinde değil, bitki ve mineral seviyesine çekiliyor.
Henüz orta çağda, “yaşamın ortasında, ölüyüz” (media in vita in morte sumus) diye şarkılar söylüyorlardı, bugün büyüyen bu yolda bir adım daha attık: ölümün ortasında, yaşamın neden ibaret olduğunu biliyoruz (mitten im Tod sind wir im Leben). Hayır, kastedilen ‘reanimasyon’ değil, sözde yüksek teknoloji tıp (makinalar ve aletler) değil, daha ziyade: bu, doğumdan çok önce başlayan bir süreçtir (amniyosentez, ultrason, doğum öncesi teşhisler). Yalnızca Gretchen’den (Goethe, Faust I) beri değil, artık, bebekler hep ölü doğuyor. Suni olarak laboratuvarda, ya da alışılagelmiş bir şekilde rahimde, yalnızca ölü madde, ölü maddeye doğuyor. Iatrokapitalist ilişkiler, temel olarak ve etkili bir biçimde yığılı kadavralar, ölü inorganik sermaye, doldurulmuş şeylerdir. Gerçeklik, şeylerin dünyasıdır (Reality: Latince: res = şey, madde. Rebus, resimli bulmaca, şimdi bile mi?) Ve hala coşku veren neyse, dualarla defedilecek, sansürlenecek, henüz başlamadan son verilecektir. Burada hastalıktan başka bir şey yardımcı olamaz: hastalanmak için yaşa (Lebt um zu kraenken!), yaşamak için hastalan (Kraenkt um zu leben!), yalnızca hastalananlar haklıdır, kısaca: hastalık haktadır (Krankheit im Recht) [SPK/PF(H) 1983 ff., crescendo ed accelerando, forte fortissimo].

Ve SPK’da orta çağa ve haçlıların akıl sağlığına göndermeler yaptığımız için, (Prof. Heinz Haefner, MD, PhD, 1970, haha), evet mezhepçi haçlılara bile, Naziler tarafından azarlandık, solcular tarafından azarlandık, ve son yıllarda pek çok SPK kaçağı bile orada burada bizi yüzeysel olarak eleştirmeye, sınıf analizi yapmaya çalıştı, bizi dağıtmayı, parçalarımıza ayırmayı denedi. Eski bir hikaye mi?: Orta çağın başında, Tapınak Şövalyeleri ortadan kaldırıldı, sürgün edildi. Teslim olanların, başka dini toplulukların, birliklerin düzenlerine göre yaşamalarına izni verildi. Çoğu teslim olmadı. Neden? Aslında yaşam olmayan ama alışkanlıkla öyle denilen yaşamdan çok daha iyi bir şey buldular. Kafaları kesildi. Bu insanlara imrenmeye değer kılan şey (Beneidens-Würdigen) nedir, bugün olsa ne yaparlardı? O zamanlar ölümden sonra organ nakli, yabancı bir şeyin, bir yabancının içinde yaşamaya devam etmesi diye bir şey yoktu tabii ki. Bugün ise her zamankinden daha fazla: yaşam bir hücreden geliyor /ancak uzun zamandır böyle son bulmuyor/ ve artık kesinlikle ne boşuna ne de yalnızca sözde kabadayılar için (das Leben kommt auf alle Faelle aus einer Zelle / aber enden tut es laengst nicht mehr in einer solchen / und schon gar nicht mehr nur eitel und einzig bei sogenannten Strolchen).

Her kim kendisinin hasta olduğunu ve hastalıktan yana olduğunu ilan etmezse, iatrocrat politikasının sürmesine otomatik olarak yardım ederse, KZ-krematoryumundan gen teknolojisine kadar Iatro-Nazizmin  işbirlikçisidir ve kendi yok edilişinde rol oynuyordur (herkes genetik olarak hastadır, kimse genetik olarak sadece iyi bile değildir), ve bu bitmeden tükenmeden yinelenir ve sonsuz bir döngü içinde değere dönüşür. İşte burada, sonsuz döngü (Nietzsche).

Sadece ilerleyin ve bunu kutlayın. Evet, siz üstün ırkın üyesi. Ancak, zaman öldürmek sadece acıyı arttırmakla kalmaz, hastalığın korunmasını da arttırır. Bunu öğrenmek için boş laflara, genetiğin düzmece yöntemlerine gerçekten ihtiyacınız var mı? Onu rahatsız ediyorsunuz; hasta olduğu için devrimsel olan ve aynı zamanda Adem ve Havva’dan beri tüm devrimci tecrübelerin kalıtsal maddesi olan hastalığı nesilden nesile korumak (Bakunin’in selamları var). İyi olan daha da yakınında olamayacakken neden çok uzaklarda aranır? (Warum in die Ferne schweifen, wo doch das Gute noch naeher gar nicht liegen koennte?)

Sessizce Foucault okumaya devam ediyorsunuz. Belki bizim bulamadığımız bir yerde, üstü kapalı bahsedilirken bulacaksınız. Ve kesinlikle olumlu düşünün, bunun meyvesini yiyen kim?

Bu gelişmede memnuniyet verici olan ne?

İnsanlar çil yavrusu gibi dört bir yana dağılmış haldeler; devlete karşı, doğal kaynaklar için, ilaçlardan gelecek mutluluk kırıntıları için, yabancılara karşı ve yabancılar için, refah devletinin parçalanmasına karşı ve işlerin, çevrenin/budalalığın (Umwelt, Dummwelt) korunması için. Tüm bunlar fos çıkıyor, ve böylece daha da şeffaflaşıyor.

Cebinde bir kuruş yokken, milyoner olma bilinci ile herkes etrafta dolanabilir. Ancak organlarını geri alamaz. Başka bir Yuppi tasarımı alması daha kolay olabilir. Son 30 yılda doktora giden, düşünmeden gitmeye devam ediyor. Zaten kayıp. İlaçlara ve uyuşturuculara alışan, tereddüt etmeden birkaç tane daha alabilir. Organlarına gelince, hala sunacağı bir şey var. Biri artık cildinden hoşnut değil mi? Sorun yok. Zira bu sırada, ölmüş bir yabancının vücut hücresinden pek çok cilt filizleniyor. Cildiniz çıkarılıyor, ve bir kulaktan diğerine kadar yepyeni bir cilt ile kaplanıyorsunuz.

Sevgili astro dost, iatrocrat sınıfı melezlemede başarılı oldu ancak Stern’de, Spigel’de ya da Time’da okuyacağınızdan çok daha farklı yeni bir tür ile. Uzun zaman önce, hatta gerçekte daha başlamamış olan kova burcu çağını, kazara kanser çağı ile melezlediler. Ezoterikler, kova çağının ne zaman başlayacağı sorusu hakkındaki kavgalarının savaş baltalarını toprağa gömebilirler. Kanser hücrelerinizi düşünün, nasıl filizlendiğine ve sızdığına bir bakın, siz asil ışık dolu spektral şekiller (ihr hehren Lichtgestalten). Klonlanmış insan nedir? Burada kova burcunun da söyleyeceği bir şey var. Her zaman emrinizdeyim, efendim. Ancak hastalık da patlayabilir. (SPK 1970/71). Kanser, gen ilacı ile mi yok edilecek? Ah tabii, kanser çağının bitince bile, 2500 yılı bulacak. Sonra sıra ikizler burcunda, Kastor ve Polluks[3]. Özellikle Kastor.

Kendin yap marketinde, silikon satılık. Eğer kadının istediği buysa, doktor ona dolgun göğüsler yapacak. Aktif ya da pasif fark etmez, mevcut organlar aynı kalacak. Artık iç rahatlığıyla aptal ya da apolitik kalabilirsiniz, beyin jimnastiği yapmak için çabalamanıza gerek kalmaz. Çünkü herkese ham madde gibi, doğal bir kaynakmış gibi davranılıyor. Aşırı nüfus yoğunluğu ve aşırı nüfus artışı söz konusu değil, çünkü çok fazla iatrocrat yok ve geri kalan da insan materyali sayılmıyor.

Yemek yenirken, pişirildiğindeki kadar sıcak değildir (Alman atasözü: Es wird nichts so heiss gegessen, wie es gekocht wird  = hiçbir şey göründüğü kadar kötü değildir) – Evet, şüphesiz. Ancak iatrocrat’ların cennet hakkında kendi fantezileri var, tıpkı 60’larda olduğu gibi (Kongre: İnsan ve Geleceği): 1962’den, 2000’e kadar, gücü kurmak ve yetki sahibi olmak istediler, ve bu resmi olarak tanındı, bilin bakalım kim tarafından? Devlet yönetimindeki, hükümetteki, yerel polis merkezlerindeki ve okullardaki genetik gözlem merkezleri ağı ile Dünya Gen Konseyi tarafından. Birbirinin yerine geçen genler en baştan yok edilebilseydi, o zaman dünyada savaş da olmazdı (oysa 1960’tan beri pek çok savaş oldu!), ne hükümetler devrilir ne de ayaklanmalar olurdu (ha ha, şaka yapıyor olmalılar, lütfen bir bakın), hatta yasal şiddete karşı bile direniş olmazdı. Dünya nüfusu da rakamsal olarak 2000 yılından çok önce kontrol altına alınacak, sterilize edilecek ve yiyecek maddelerine ve musluk suyuna katılan gizli maddeler ile kısırlaştırılacaktı. Seçilmiş eşler, arzu edilen ancak doğru ve tıbbi olarak düzgün olan, yani Nobel tıp ödüllünün dediği gibi ‘Bizim gibi insanlar’a benzeyen çocuğa sahip olmak için ilaç alacaklardı.

Evet, ancak burada da, ütopyaları ile üstün ırk üreticilerinin hayal dünyasının ne kadar sakat, ne kadar bozuk olduğunu gösteren hastalık tam da ortada duruyor. Ama, bu ölü doğumun her şeyi, henüz ölmüş ya da yenilmiş değil (gerçekten, aynı zamanda şu anlama gelir: hali hazırda ölmüş ve gömülmüş; Almanca’da: nicht alles ist schon gestorben und gegessen von dieser Totgeburt). Dünya Hükümeti’ne göre: kişi Dünya Hükümeti’nin görevlerini, cerrahi operasyonları hatırlayabilse, böylesi bir gelecekte bile korku ile işkence görmüş olabilirdi. Bombalanan sivil sığınaklarda yüzlerce ölü kadın, erkek ve çocuk; ama sevk edilen taburlar da düşman tarafından değil de öncesindeki tedavi yüzünden sakat kaldı. Kazayla öldürme, istisnai vakalarda bir hata mı?! Şimdi, kim düşman? Tüm dünyadaki (kan) Kızıl(ı) Haç altında gerçekleştirilen insani yardım görevlerini bir düşünün; hepsi tarafsız, apolitik, tamamen insancıl, hükümet dışı.

Fırsata göre eylem halinde (gerçekçi politika, hatta yeşil gerçekçi politika!): Dünya Sağlık Örgütü, UNO, Sınır Tanımayan Doktorlar, Acil Servis Doktorları Komitesi vs. Tüm kıtalar, onlar tarafından yaşam/ölüm denge cetvelinin ölüm sütununa kaydedildiler, doktorların seçimi Auschwitz’deki ile aynıdır, burada büyük ölçektedir, Auschwitz katlanarak artan güce yükselmiştir: Nazi faşizmi, bir daha asla!? Şaka yapıyor olmalısınız! Aynı zamanda bu, tıp standardı altında, geniş bir deney alanıdır (kimsenin özlemediği yetimler, kimsenin tanımadığı mülteciler). Emperyalizm de artık eskisi gibi değil, daha ziyade iatro-emperyalizm.

Beni ilgilendirmez, çok uzakta zaten, Üçüncü Dünya, biliyorsunuz işte, vs.. diye düşünenler?! ABD’de (kendi) yerel nüfusun nükleer kirliliği ya da Londra’nın tam da ortasına kasten ve bilerek yayılan biyolojik bakteriyel kirlilik ile ilgili benzer deneyler ve davalar. Peki böbrek ya da karaciğer tükendiğinde doktor ne der? “Maalesef, organ bağışlayan insan sayısı çok az, yoksa aksi halde siz…”

Pişirdikleri kadar sıcak yiyorlar, sıcak pişirdikleri kadar soğuk pişiriyorlar, ofislerinde olduğu kadar özel olarak da, kazandıkları değerlerine, ‘onur’larına yarayacak kadar soğuk. Ne de olsa, yamyam olan medeni insanlar da var. Hiç medeni olmayan yamyam var mı? Voltaire’in daha 18. Yüzyılda bu konuyla ilgili sağlam şüpheleri vardı.

Deneysel alan açıldı, insan avı başladı. Gen, Nazilerle birlikte, kalıtımsal faktör olarak adlandırıldı. Böylece, Kalıtımsal Sağlık Kanunları koyuldu. Sonuçlar malum. 19. Yüzyılda, başarısız okul müdürü sonradan monka dönüşen Gregor Mendel tarafından keşfedilen kalıtım faktörü hakkında, çok fazla kuru gürültü vardı. Buna daha sonra kalıtımsal özellikler adı verildi. Bugün pek çok insan tarafından ırkçı olarak suçlanan ve ‘kara general’ olarak çıkışılan antropozof Rudolf Steiner, bu biyolojik düzeneğin zararını 1920’lerde öngördü ve uyarıda bulundu ve bugün bu geniş bir deney alanına dönüştü. ‘Ahriman’ selamlarını yolluyor. Peki antropozofi? O da aynı şekilde selamlıyor, aşağı yukarı şu melodide: her şeyi inceleyin, en iyisini seçin (mağaza dili, sezon satışı).

Nazi iatrocratların yaptığı ve neden olduğu, başarılmış bir olaydır. Savaşın başlangıcı, savaşın başlangıcından sonra gerçekleşmiştir. Çünkü her şey, Hitler ortaya çıkmadan çok önce, hastalık yüzünden öldürülen 275.000 hasta ile başlamıştır. Cinayet riski hesap edilebiliyordu (evet, sadece hesap edilebilir intihar riski yok; Leferenz’/Haefner’in SPK’nın iatrocratların yok edilmesi için sözlü formülü). Bugün, uluslararası iatrocrat sınıfının tarafında, yarı yolda durdurulma riskini almaktansa, başarılması gereken işin tamamıdır, yani bu başarılmış bir geçmiş dışında her şey ile ilgilidir. Durum, bir zamanlar Avrupa’daki milyonlarca insanın seçilip yok edilmesi iken, şimdi hedef gösterilen tüm dünya nüfusudur, milyarlarca insandır. Evet, kötülüğün gerçekleşmesi de zaman alır (Alman özdeyişi: Gut Ding will Weile haben = iyiliğin gerçekleşmesi zaman alır). Ancak şimdilik en azından bilgiler depolanmıştır.

Bu arada kendisine Nazi diyenler, belki de biraz aşırı istekliler. Sonuçta iatrocrat sınıfı, akıl sağlığını incelemiyor. Daha ziyade kalıtımsal mirasa bakmayı tercih ediyor. Ve bu, tereddüt halinde, ilgili iatrocratın sağlık standardına göre, asla birinde bulunması gereken gibi değildir. Bu durumda, Nazi olmak sayılmaz – Nazi, hadi acele et ve doktor ol. Ya da sizi ortadan kaldırmak için gelecek olan da odur, evet, evet, sizi de!

Dünya, şu anki konumunda, doktorların beyinlerinde bile, olağandışı bir fikir üretebilir. İstedikleri gibi davranamazlar mı? Ah, evet, tabii ki davranabilirler. Ve ne isterlerse yapıyorlar. Ama biz de yapıyoruz. Bu durumda, aktif materyalistler olmaya devam edeceğiz, bu ‘idealistler’e karşı, küçük meselelerde olduğu gibi büyük meseleler de aktif olacağız. Adem ve Havva’dan beri hasta tüm kalıtımsal özümüzle diapathic materyalistler olmaya devam ediyoruz. Bizimle birlikte, daha yakın, daha uyumlu toplumumuzda ve benzer başka yerlerde, dünya zaten neredeyse tatminkar. Geçen senenin çöpünden geri dönen yok, ancak son çöp dışarda: iatrocrat sınıfı Allah’ın her günü, gece gündüz diyette!

5

Iatrocracy’nin entrikaları ile ilgilenildiği kadarıyla, ne devlet başkanı, ne politikacı, ne de polis ve asker, müdahale etmeyecek. Sonuçta: Dünya Hükümeti, ve bu Tıbbi Devlet Hükümeti demektir, her şey ŞİFA uğruna (HEIL*). Şifalarınızın şerefine!! (Prost GeSSundheit!!).

1988 yılında şöyle yazmıştık: DÜNYA, YÖNETİLEBİLİR OLMAYI BIRAKALI ÇOK OLDU. Her kim organ nakline karşı vasiyet ederse, devlete ve koyduğu yasalara, devletin müdahale hatta araya girme gücüne güveniyordur. Ancak bu ekonominin değişimlerine tabidir. Herkesin bildiği gibi, ekonomi anarşiye neden olur ve mantıksızdır ve sonuçta hep kontrole ihtiyaç duyulur. Karşılık gelen detaylar, prensipte çaresiz olan kapitalist ekonomi ile yakın ilişki içindeki tıbbi standart tarafından belirlenir. En zayıf, en alttan, senin hastalığından da hastalanır, sevgili gen arkadaşım, kafa dengi yoldaşım (lieber Gen-Freund, lieber Gen-osse). Kohl (kabak), öyle ya da böyle kazanacak: Kohl (kabak) = sebze, üstel organ donörü, 1986’da, Çernobil’de halk salatası gurmesiydi.

İlave(Huber):
Kişisel olarak kastedilen bu değil. Kohl -kendisinden bahsediyor- Koehler’den (mangal) türedi. Bunlar karanlık ormanlardaki yalnız insanlar. Henüz 1976 yılında, federal parlamentoda, acil bir şekilde şirketimizi arıyordu, yeraltına kayma ihtimalimizden korkmuştu. Teyitli cephe hastaları olarak, onunla ilgili endişemiz diğer iatrocratların milyonlarcasına duyduğumuz kadar az olmalıydı. Ama ‘lanet olsun ve kahretsin’ [Alman özdeyişi: verkohlt (yakılmış/aldatılmış) und zugenaeht (dikilerek kapatılmış)]. Evet, aldatmak ve dikmek, tam da iatrocratların işi. Bu düzenbazlar, geliyor, gidiyor. Bir tane bile Gayger sayacı düzgün bir şekilde çalışmıyor. Ama aldatılanlar hassas. Artık siyasetçiler tarafından aldatılmayacaklar. Ama iatrocratların standardını seçiyorlar ve bunun farkında bile değiller. Doktorun muayenehanesinde, genetik tanıma göre hasta olan kalıtımsal özlerinin bilgisayar çıktısını almaya gidecekler. Sonra ne seçtiklerini öğrenecekler. Doktorun kararı, onların kazanan piyango bileti olacak. Yoksa onun mu? Sibernetik, kötü, şeytani çember, egemenlikleri her yere yayılan hakim iatrocrat sınıfına doğru kapanıyor. Kohl (kabak) isim değil, insan değil, adres değil, işaret değil, anlamı ya da önemi yok, daha ziyade bir biyotop (yaşam alanı) belki, koz olmak şöyle dursun, iskambil kağıdı bile değil. Ve onların rengi lejyon. Böylece, mezarlık ile gen tesisi arasındaki vasıta olarak biyotopa geri dönülür. Klasik bir mezarlıktan, geleneksel bir toplumdan ziyade, sen de, sevgili gen arkadaşı, sevgili kafa dengi yoldaş, çocuklarınla ve çocuklarının çocukları ile birlikte, bir biyotop-gen tesisinde mutlu mesut ot gibi yaşamaya devam etme şansına sahip olursun.

Organ nakline karşı vasiyet mi? Bunu kim kontrol edecek? Ölüm döşeğindeki her insanın yanında dava avukatı mı bekleyecek? Hiç hastanede ölmüş bir yakınını gören ve üzerindeki örtüyü kaldıran, kadavrayı kendisi yıkayan ya da organlarının alınmadığından emin olmak için vücudunu kontrol eden birini gören var mı? Çoğu insan örtüden belli olan bir kafa görür yalnızca. Altında ne olduğu incelenmez, cesedin boşluklarında hasır mı var, testere tozu mu, yoksa tuvalet kağıdı mı? Ya da ölüm gerçekleşirken kadavraya geçici olarak el koyacak olan dava avukatı her zaman olabilir mi? Devlet, normalliğin bu alanlarında asla bulunmaz. Bu iyi mi yoksa kötü mü? Hastalar için fark etmez, bizim içinse tamamen farklı bir şey tehlikededir. Çünkü kendi gayemizdeki övünme de ne kadar sağlam olursa olsun, leş gibi kokar. Ancak gerekli olan neyse, gereklidir.

DOKTOR SINIFI GİTMEK ZORUNDADIR, ELE ALINMASI VE ÇÖZÜLMESİ GEREKEN SORUNUN PARÇASIDIR.

(Tek başına bir şey yapılamaz, eylemlerine son veremez mi? Standarttan çok uzak. Nüfusun üçte biri doktora gitmiyor. Bu insanların sağlıklı olduğuna, Dünya Sağlık Örgütü’ne göre yaşamın mutluluğu denilen şeye sahip olduklarına inanıyor musunuz?)

 

AMAÇ SINIFSIZ TOPLUM. HASTA SINIFI İLERİ!

Bizim dışımızda kimse bu sorunu ele almıyor, kimse bir çözüm sunmuyor. SPK/PF(MFE).
Daha uyumlu ve yakın toplumumuzda, mesela diyaliz ve kalp nakli riski basitçe gerçekleşmez. Aynı zamanda, gen tanısı olmadan, beyin ‘filizlenmesinde’ ya da kalpte ya da böbreklerde bir saldırı varsa, herkes kendisini ve diğerini tanır. Yine de, her şeyden önemlisi, hemen olacak. Felç riskine karşı şok gidericiler var.  Daha sonra başarısız olacak ve başka bir yerde saldırıya geçecek. Hiçbir şeyi reddetmiyoruz ya da geri çevirmiyoruz ancak her zaman hedefimiz sağlam.

Mayıs ayı geldi, en son sebze, ağaç bile, ve hatta Alman olan da, eğer hepimiz doktorlar için sebze olacaksak, yaprağa rastlama yetisine sahibiz demektir. Bundan sonra herkes diyalize koşabilir, kalp ya da kafa dikim makinasına, sebzeye dönüşmek için bahçıvana koşabilir. Daha yakın, daha uyumlu toplumumuz içinde zar zor sınırlıyız. Yaşlı olanın, herkesin istediğini alıp satabilmek için özgürlük yanılsamasına ihtiyacı var: daima ayrıştırılabilir olan organizmalar, örneğin sözde insanlar, parçalara ayrılmaya tabi olurlar.

Bu özgürlüktür, yalnızca özgürlüğün yanılsaması değildir. Yani, diyalizler, organ nakilleri sınırsızdır: onun zevkine göre herkes, her çocuk onun hava balonudur (jedem Tierchen sein Plaisierchen, jedem Kind sein Luftballon).

Yaşamaya devam edebilmek için ısrar eden, başkalarının etinin yenmesine ve katledilmesine izin veren, en azından utanmalı. Böylesi soruların asla sorulmadığı, sınır vakalarının, azınlık sorunlarının yaşanmadığı bir toplumda, katı bir biçimde ve ayırt ederek üzerinde diretilmesi gereken, oldukça farklı bir şey mevcut. Biz, kendi adımıza, ne hakkında konuştuğumuzu biliyoruz, ‘sınır vaka’ olan, ‘ikinci derece değer’ verilen bizdik. Kendilerini bize adayan vaizler neredeydi? Heidelberg’te ve Stuttgart’taydılar. Üniversite rektörü ve teolog Rendtorff ve kültür bakanı ve teolog Hahn. Peki o zamanlar ne ile ilgili vaaz veriyorlardı? Otu ortadan kaldırın! Hadi tüm devlet araçlarının defterini dürelim! -bu sırada, yamyamlık ve cesetleri yağmalamak (organ bağışı), yardımsever Hristiyan sevgisinin dostu için vazgeçemediği aracı olurken, muhterem Brinkman televizyonda vaaz veriyordu.   Ve kendi ifadesine göre (!) yapmayı unuttuğu tek şey buydu: masasındaki organ bağışı formunu doldurmak.

Gerçeklikle ilgili olan “daha iyi” toplum var olmaya devam ettiği halde, kendi ellerimizle yarattığımız için, geniş ya da küçük aile olmadığı, hatta hiç aile olmadığı için, doktorlardan arınmış olduğu için her halükarda iyi olan, daha yakın ve daha uyumlu topluluğumuzdan doktorları feshettik. 30 yıldan fazla bir süredir, her şartta, her koşulda, en farklı durumlarda bile, klinikte, savaş vererek ele geçirdiğimiz SPK odalarında, avukatların bürolarında ve mahkeme salonlarında, KRANKHEIT IM RECHT (HAKTA HASTALIK/ADALETTE HASTALIK), doktorlar olmadan yaşıyoruz. Terapiye karşı amansız düşmanlık ile, Avrupa Parlamentosu’nda, UNO’da, Dünya Kiliseler Meclisi’nde (Cenevre), Stuttgart’ta ve Bonn’da, sözde politik yorgunluk dönemleri ve sözde isyan zamanları boyunca da, ilerlemeye devam ediyoruz. Kibirli stratejik yaklaşımların hepsi, ortadan kayboldu, bu sırada bu yönlerden gençlere doğru ilerleyen yalnız insanlar,  mesela Heidelberg’te, SPK’ya karşı olma ve mücadele etmekle ilgili olarak en azından vicdan azabı duyuyormuş numarası yapmaya zorlandılar.

Iatrocratların saldırı noktası bedendir. Bu durum bizimle var olamaz. Tersi söz konusudur. Cesedi nereye koyacağız? Bu vakada gezinmeniz yeterli olmazdı. Organlarımızın nerede güvenli olduğunu biliyoruz. Iatrocratların bedenlerini satılığa çıkartmıyoruz. Hem satmaya hem de almaya temelden karşıyız. Ancak yeni toplum bile, henüz tavizden bağımsız bir şekilde işlemiyor. Duvar çökecek (Die Mauer wird fallen).

1987’yılında 1989’un yazında bir kırılma olacağına dair herkesin önünde gelecekle ilgili bir tahminde bulunmuştuk. Uygun hazırlıklar ve önlemler alınmalıydı. 1989 yılında Alman Demokratik Cumhuriyeti ve onunla birlikte sözde gelişmemiş doğu bloğu kapitalizmi de çöktü.
Yabancı basının daha geniş kısımlarında, SPK/PF(H) hakkında şunlar söylendi:

  • SPK/PF(H) hezimeti ve aynı zamanda 3. Milenyumdaki soykırımsal tüm eğilimlerin umulan beklenilen feshini teşkil eder.
  • Engels ve Sartre’dan sonra SPK/PF(H)–Huber materyalist bir biçimde ötekileştirmenin, yani hastalığın, üstesinden gelmeyi başarır.
  • Günümüzün bilgisayar çağının biçimsel kökenlerine karşı en radikal saldırı Huber–SPK/PF(H) ile başlar: şu ana dek yaygın biçimi bir lanet olan belirleyici hastalık altında, bilgisayarlar için hastalar kutsal değildir ve hepsi, öldürülecektir.
  • Topyekûn sivil savaştaki savaşçı zihniyet, SPK’nın hastaların güdümsüz protestolarını birbirlerine karşı yönlendiren tavrı ile çözülmeli, bastırılmalı ve yenilmelidir. !Dışarı doğru! SPK bunun için de emsaldir.
  • SPK/PF(H),  devrimin devamlılık halindeki tek gelişimi.

ABD’de ise hakkımızda şunlar söyleniyor: SPK/PF(H), insanların AIDS, alerji, nezle, kanser, bacak çatlağı vs. gibi sorunlarla meşgul olmadan nasıl onlarca yıl var olabileceğini kanıtlamayı başarmıştır, etkili bir biçimde ve gerçeği değiştiren bir şekilde karşı konulabilen ve konulması gereken tüm bu hastalık şekillerinden ötürü, bu varoluş yalnızca ilaçsız ve tedavisiz mümkündür. Sonuçlarının bu temelinde, SPK/PF(H) diğer tüm direniş hareketleri için de sağlam bir temel oluşturur, zira hastalığın dışındaysa hiçbir hareket tamamlanmış sayılmaz, hastalık ve hastalığın teorik ayrıntısı üzerine temeli, başlıca noktaları değilse, bu hareket kendisini kapitalizm karşıtı, ataerkillik karşıtı (feminist) ya da ırkçılık karşıtı olarak tanımlasa da, itibar talep edemez.

Bize düşman olan yayınlar bile (Cenevre Siyasi Dava Arşivi), SPK’ya ‘mucizevi şifa’ gibi tanımlar atfetmiştir.

Herhangi şahsi bir ilişki olmadan, bizi işlerimizden ve yazdıklarımızdan tanıyan insanların hakkımızda, ‘Değişiklikler yaptırmakta çok verimliler, ne de olsa bir şehirde yaşayan 1000 insan’ demeleri boşuna değil.

Bu sırada SPK/PF(H)-yayınları milyonları buluyor. Berlin’deki bir festival sırasında şöyle bir yorum yapılıyor: “Burada farklı farklı kolektif evler ziyaret ettim. Ve hepsinde, masanın üzerinde en az bir kitabınıza rastladım.”

Yalnızca hastalık ile ilgili aktif bilgi ve ütopatinin başarılması, önceden sözüm ona politik olan içindeki ‘doğru’ ya da ‘yanlış’ için kriterdir.

Mücadelenin sebebi ‘toprak’, ‘ekmek’, ‘barış’ ve ‘özgürlük’ dense de, hastalık her zaman devrimsel değişimin özü olmuştur. Ancak bugün, SPK/PF(H) sayesinde, hastalık ilk kez açık bir biçimde devrim olarak belirtilmiştir.

Devrimci-öznel, daima hastalıklar idi; protesto şekilleri, tıp doktorları ve o sırada iktidarda olanlar tarafından hastalıklar olarak öznellik içinde saklandı; iki katlı asla eşit oranda olmayan hastalıklar ve diyalektik süreç içindeki hastalıklar, yalnızca doktorlardan ve tedaviden arınmış bir ütopati dünyasında gerçek ve mümkün olan hastalıklar -ki bu ütopya değil çünkü makul ve etkili, tıpkı kendisini gerçekten gösterdiği gibi.

Bugünlerde her şeyin temeli, iatrocratlar ve ekonominin ilişkisidir (her şey hastalık sömürüsü etrafına kurulu, tıbbi endüstri kompleksi en büyük iş kolu). İkincil önem: devlettir. Ancak devlet de hala, tıpkı polis ve askeriye gibi, ölüm makinası olarak ve hafife alınmaması gereken ‘Erken Uyarı Sistemi’ amacı için var olmaya devam eder. Ancak her şey tıbbın, NORMOISIE (Marx’ın dönemine dayanan eski burjuvanın modası geçti) diktatörlüğünün komutası altındadır.

Buna karşılık, devrimci özne silinemez ve bozulamazdır, ve bugün ne ise her zaman da öyle olmuştur.

Devrimin de yeni bir yüzü vardır: Hastalık erdemi ile yeni devrim, bazılarının gözüne özellikle takılmayacaktır, savaş çığlıkları ve gürültülü reklamlar, kurbanlar ve özveriler, şehitler ve kahramanlar refakat etmediğinden özel bir çekiciliği de yoktur. Sonrasının daha iyi olup olmayacağına dair sorular bile sorulmaz. Bu bizim için zaten geçmiştir:  futur-plus-quam-perfect, değildir. Temel bir yeniden uyumlama talep edilir. Yalnızca böylesi bir başlangıç için değil. Acısız başarılmayacaktır. Eski alışkanlıklar, hastalık altında harap oluyor. Hiçbirine merhamet yok. Yani: satın almaya ve tüketmeye zorlamak yok, ilaç almaya zorlamak yok.

‘Biz, kapsamlı bir şekilde yayılan ölçek üzerinde politik olarak çalışırken, sizin yapmanız gereken sakin olmak.’ Her hafta, her ay, her yıl, belki orada burada, bir eylem var, geri kalan zamanda ‘onlara katılmakla’ meşgul, telaşa kendini kaptırıp gidiyor, mümkün olan her yerde eğlenip zevk alıyor, ve tamamen çakırkeyif. Başarılması gereken, istediğimiz şey bu. Direnişin köylerinin kurulmasına karşı bir şey yok, kuşatmalara karşı bir şey yok, kendilerini yoran ve sonra da iatrocratlara ganimet olarak dönen, yük oldukları insanları tarafından ötekileştirilmiş, yalnız insanlara karşı bir şeyimiz yok. Tamamen kapsamlı bir şekilde yayılan ölçek, gerçekten geniş bantlı spektrum antibiyotik, hiçten de beter, ancak daha zararlı.

Eski saldırı biçimleri, yine yeniden gözden geçirilmeli. İcat etmeden, ama kesinlikle de patentle korumadan, bir işe yaramayacak. Tüm bu yıllar boyunca bize sunulan pek çok icat var, çünkü artık keşfedilecek ve maskesi kaldırılacak bir şey neredeyse kalmadı. Savaşmaya çok önce başladık. Yıllar önce bu sorunu ele aldık, çözdük, kavramsallaştırdık, anladık, eyleme dönüştürdük. Bugün hala kitaplarımız, güvence altına aldığımız kanıtımız var.

Operasyonlarla ilgili sorunu, ‘birinin ayağı kırılırsa ne yapacaksın’ sorununu, hastaların kontrol araçları ile çözeceksiniz. Ve her şey için geç kalınmış gibi göründüğünde doktorlara karşı koltuk değnekleri, protez alanında ne varsa (koltuk değnekleri, haplar, şırıngalar, kel pilleri, protez kalçalar, gözlükler, kısacası: protezlerin yerine ya da protezleri burada da dahil eden patopratik) kullanılır.

MFE’leri (Çok Odaklı Yayılmacılık), küçük grupları kurdunuz mu? Çoğunluğun birliği, tek gerçek sorun ve tek çözümdür, tüm farklılıklara rağmen ve tüm farklılıklar yüzünden birlik,  hastalıkta ve hastalık boyunca birlik. Doktorsuz bir gerçeklik yaratın.

Daima düşmandan birkaç adım önde olun, gerekeni önceden hazırlayın. İcat edin, hayal gücünüze yol verin! İfadenin topyekûn reddi: doktorlara ve asistanlarına asla hastalıklarınızla ilgili bilgi vermeyin! İmza atmayın, muayene olmayın! Sayın doktor, bedenimin 3 metre yakınına yaklaşma, yoksa kötü olur! Yetmişlerde Huber günlerinden beri mottomuz bu.

Başkalarının işine burnunu sokanın karakollarına, iatrocratların destekçilerine saldırın [kaçak evler, hasta koruma birlikleri, kişisel gelişim grupları (Doktor önce kendine yardım et…)]!

Doktorlarla mecburi temas durumunda: Hastaların Kontrolü! Hastalık danışmanı da mevcut! Doktorlara karşı cezai kovuşturmada bulunun! Hiyerarşik üst kurumlarla şikayet dilekçeleri doldurun! Sağlık Kurullarını ifade vermeye zorlayın!

Tıp her zaman saldırı noktası olacaktır. Askeriyede de, poliste de, örneğin polis doktor [Vietcong, örneği cf. Iatrokratie im Weltmassstab (Dünya çapında iatrocracy), SPK-Belge IV].

En azından kaçamak eylem imkanları bulup hazırladınız mı? En nihayetinde siz de sık sık geziyorsunuz. Ancak bu seyahat şirketi tarafından dikte ediliyor. Hareket edebilmek için imkan sağlayın ve turizmin ayak altında çiğnenmiş karavan rotalarının dışına çıkın.

Hadi, durmayın, başlayın! Kendi kendinize cephe yapın, hasta cephesi! Kendiniz için bir şey yapın! Sebze deposu ve doktor sınıfının yedek organlar dergisi olarak kalmak yerine doktor sınıfı ile yüzleşin. Doktorsuz hasta cephesi cenneti yaratın! Peki ya cehennem? Unutun gitsin. Cehennem mevcut cennetlerinizde zaten var. Yoksa bu cehennem yeterince sıcak değil mi? Bal ve sütün taş devri kapitalist karasında insanlar bulimiadan ölebilir, farkında değil misiniz?

Bu devrimi çok kolay olarak görenler, devrimin damak zevkine hitap etmediğini ve değerinin çok altında olduğunu düşünenler emin olabilirler ki bundan daha mükemmel ve reformcu bir devrim yok. Kadavra yığınlarını ve madde savaşlarını tercih edenler, milyoner değerlerinin, organ organ, gen gen, alınırken bağışlandığından, verilirken geri alındığından emin olarak televizyon izleyebilir, bilgisayar oyunu oynayabilir.

1 Mayıs’ta biz de kendimize, bizim gibilere, bu defa neredeyse herkese çağrıda bulunacağız.

Sözde kuvvetini (doğrusu, hastalığın gücü) ve modern duyarlılığını da katarak, hastalanan, hatta aşağılanan, sadece bununla nefesi kesilene, sonra kimse yardım edemez.

 

 

SPK/PF(H)    1997

 

[1] Ç.N.: Iatro + archy= doktorların düzeni, yönetimi

 

[2] Ç.N.: Iatrocrat: (iatro=doktor) aile doktorundan, Dünya Sağlık Örgütü’ne kadar, ikincisi yaptıklarını bilinçli olarak yaparken, ilk gruptan bazıları iyi niyetli olabilir.

 

[3] Ç.N.: Zeus ve Leda’nın ikiz çocukları.

 

KAPİTALİZM ÖNCESİ ÜRETİM MODELLERİ – Karl Marx

 

Hazırlayan Şenol Erdoğan
Editör ve Redaksiyon: Deniz Cansever
Çeviri: Atakan Karaduman

 

I


Sermaye İlişkisinin veya Asli Birikimin Oluşumundan Önce Gelen Süreç

Ücretli emeğin ön koşullarından, ve sermayenin tarihi şartlarından biri, özgür emek ve özgür emeğin paraya karşı, parayı yeniden üretmek ve değere dönüştürmek, parayla tüketilmek için mübadelesidir, salt belirli bir tatmin faktörünün kullanım değeri değil, bizzat paranın kullanım değeri olarak. Diğer bir ön koşul ise özgür emeğin gerçekleşmesinin nesnel şartlarından — emeğin araç ve hammaddesinden — ayrılmasıdır. Her şeyden önce bu, işçilerin onun doğal atölyeleri olarak iş gören araziden ayrılmaları gerektiği anlamına gelir.  Bu da özgür küçük arazi sahipliğinin ve Doğu’ya özgü komüne dayalı komünal mülkün çözülmesi anlamına gelir.

Her iki biçimde de, işçinin kendi emeğinin nesnel koşullarına ilişkisi bir tür mülkiyettir: bu, emeğin kendi maddi ön koşullarıyla doğal birliğidir.  Bu nedenle, işçi emeğinden bağımsız nesnel bir varoluşa sahiptir. Birey kendisine bir mülk sahibi gibi, kendi gerçeklik koşullarının efendisi gibi bağlıdır. Aynı bağlantı birey ve diğerleri arasında da devam eder. Bu ön koşulun topluluktan türediği yerde, diğerleri onun, ortak mülkiyetin çok sayıda tecessümü olan ortak sahipleridir. Topluluğu ortaklaşa oluşturan bireysel ailelerden türediği yerde ise, onunla birlikte var olan bağımsız sahiplerdir, bağımsız özel mülk sahipleridir. Vaktiyle her şeyi kendine katıp sahiplenen ortak (komünal) mal, daha sonra birçok özel sahipten ayrı olarak özel bir ager publicus [kamu arazisi] gibi varlığını sürdürdü.

Her iki durumda da, bireyler emekçi gibi değil mal sahipleri gibi davranır — ve tıpkı çalışan bir cemaatin üyeleri gibi. Bu emeğin amacı değer yaratımı değildir, her ne kadar yabancı emekle — başka bir deyişle, artık ürünle — mübadele etmek için artı emek icra etseler de. Onun amacı mal sahibinin ve ailesinin yanı sıra komünal birlikteliğin bir bütün olarak idamesidir. Bireyin bunun haricindeki bütün niteliklerden sıyrılmış bir işçi olarak tesisinin kendisi tarihin bir ürünüdür.

Mülkün bu en eski biçiminin ilk ön koşulu bir insan topluluğu gibi görünür, örneğin doğal birlikteliklerden [naturwüchsig] meydana gelenler: aile, ailenin genişlemesiyle oluşmuş bir klan, ya da aileler arası evliliklerle veya kabilelerin birleşmesiyle oluşturulmuş klan. Kırsal hayvancılığın, veya daha genel olarak göçebe bir yaşamın, hayatı idame ettirmenin ilk biçimi olduğuna kesin gözüyle bakabiliriz, kabile belirli bir yere yerleşmez, fakat yerel olarak bulduğunu tüketir ve sonra yoluna devam eder. İnsanlar doğuştan yerleşik değillerdir (ihtimal maymunlar gibi tek bir ağaç üzerinde geçinebilecekleri verimli ortamlarda bulunmadıkları sürece; aksi takdirde vahşi hayvanlar gibi gezinmeleri gerekirdi). Nitekim klan topluluğu, doğal ortak birliktelik, müşterek (geçici) tahsisin ve toprak kullanımının sonucu olarak değil, ön koşulu olarak ortaya çıkar.

Sonunda insanlar yerleştiğinde, belli bir dereceye kadar bu özgün topluluğun değişime uğradığı yol, çeşitli dışsal, iklimsel, coğrafi, fiziksel vb. koşullara olduğu gibi özel doğal yapılarına — klanın karakterine de dayalı olacaktır. Doğal birlikteliklerle oluşan kabile topluluğu, veya dilerseniz, sürüsü — ortak kan bağları, dil, görenek vb. — yaşam gayesi, ve o gayeyi yeniden üreten, ona maddi ifade veren, veya onu somutlaştıran [vergegenständlichenden] faaliyet tahsisinin ilk ön koşuludur (çobanlar, avcılar, tarımla uğraşanlar vb. olarak faaliyet). Toprak muazzam bir iş atölyesi, emeğin araç ve gereçlerini sağlayan bir depo, ve aynı zamanda topluluğun konumu ve temelidir. İnsanların ona olan bağlantıları naiftir; kendilerini, onun komünal malikleri ve kendisini canlı emekle üreten ve idame ettiren topluluğun üyeleri olarak kabul ederler. Birey yalnızca böylesi bir topluluğun bir üyesi — gerçek ve mecaz anlamda — olduğu ölçüde,  kendisini bir sahip veya zilyet olarak görür. Gerçekte, emek süreci vasıtasıyla mülk tahsisi, emeğin ürünü olmayan, fakat onun doğal veya kutsal gibi görünen bu ön koşulları altında meydana gelir.

Temel ilişkilerin aynı olduğu yerde, bu biçim kendisini çeşitli yollarla gerçekleştirebilir. Mesela, çoğu Asyatik temel biçimde olduğu gibi, bütün bu ortak birlikteliklerin üzerindeki her şeyi-saran birliğin üst veya yegâne malik, gerçek toplulukların ise kalıtımsal zilyet (babadan oğula) olarak görünebileceği gerçeğiyle oldukça bağdaşır. Birlik gerçek sahip ve ortak sahipliğin gerçek ön koşulu olduğundan, onun ayrı ve birçok gerçek tikel topluluğa göre üstün bir şey olarak görünmesi tamamen olanaklıdır. O zaman birey gerçekte mülksüzdür, veya mülkiyet — diğer bir deyişle, bireyin emeğin ve yeniden üretimin doğal şartlarıyla ilişkisi, bulduğu ve sahiplendiği inorganik doğa, öznelliğinin nesnel gövdesi — belirli topluluğun aracılığıyla bütün birlikten bireye bir bağış [Ablassen] yoluyla sağlanıyor gibi görünür. Despot burada birçok küçük topluluğun babası olarak görünür, böylelikle her şeyin ortak birliğini gerçekleştirir. Dolayısıyla bundan artık-ürünün (hazır yeri gelmişken, emek yoluyla gerçek tahsis cinsinden [infolge] yasal olarak belirlenmiştir) en üst birliğe ait olduğu sonucu çıkar. Bu nedenle Doğu’ya özgü despotizm, birçok durumda tamamen kendini idame ettiren ve kendisinde, üretimin ve artık-üretimin bütün koşullarını barındıran küçük topluluk içerisindeki imalat ve tarım birleşmesinden doğan yasal bir mülkiyet yokluğuna sebep oluyor gibi görünmektedir.

Onun artık-emeğinin bir kısmı nihayetinde bir kişi olarak beliren üst topluluğa aittir. Bu artık-emek birliğin, kısmen despotun, kısmen tanrının hayali klan mevcudiyetinin, şerefi için hem övgü hem de ortak emek biçiminde icra edilir. Bu tip ortak mülkiyet fiili emekte gerçekleştiği kadarıyla iki şekilde ortaya çıkabilir: Küçük topluluklar yan yana bağımsız olarak bitkisel formasyonlarını sürdürürler, ve her ikisinde de birey kendisine tahsis edilmiş arazide ailesiyle birlikte bağımsız olarak çalışır.

(Bir yandan komünal rezerv — bir bakıma sigorta amaçlı; diğer yandan bizzat topluluğun masraflarını karşılamak için, başka bir deyişle, savaş, dini ibadet vb. belli miktarda emek de gereklidir;  Lordların egemenliği, en ilkel anlamında, tam da bu noktada meydana gelir, örneğin, Slav ve Rumen topluluklarda. Serflik ve diğer ilişkilere geçişler de buradan köken alır.)

İkinci olarak, birlik, sırası gelince gerçek bir sistem oluşturabilen ortak bir emek örgütlenmesinin kendisini içerebilir, Meksika ve özellikle Peru’da, kadim Keltler arasında, ve Hindistan’ın bazı kabilelerinde olduğu gibi. Üstelik, klan birlikteliği içindeki komünallik ya onun birliğinin, kabile akrabalığı grubunun lideri yoluyla bir temsili olarak ya da aile liderleri arasındaki bir ilişki olarak ortaya çıkma eğiliminde olabilir. Buradan da, ya daha despotik ya da daha demokratik bir topluluk biçiminden bahsedebiliriz. Emek yoluyla fiili mülk tahsisin komünal koşulları, mesela sulama sistemleri (Asya halkları arasında çok önemli), iletişim araçları vb., bu durumda üst birliğin — küçük topluluklar üzerinde asılı duran despotik hükümet — işi olarak görünecektir. Gerçek anlamda şehirler konumun özellikle dış ticarete elverişli olduğu bu köylerin yanı başında, veya devlet başkanı ve satraplarının emek-fonu olarak harcadıkları emek karşılığında kendi gelirlerini (artık-ürün) mübadele ettikleri yerlerde meydana gelir.

İlki gibi, mülkiyetin ikinci biçimi de oldukça önemli, yerel, tarihi vb. farklılıklara sebep oldu. O daha dinamik [bewegten] bir tarihi yaşamın, ilk kabilelerin akıbetinin ve değişiminin ürünüdür.  Topluluk burada da ilk ön koşuldur, ilk durumun aksine, burada bireylerin salt ilineği [Akzidenzen] olduğu veya doğal parçalarını kendiliğinden oluşturdukları öz değildir. Burada temel, arazi değil, şehirdir ki çoktan kırsal nüfusun (arazi sahipleri) mevkisini (merkezi) oluşturmuştur. İşlenmiş alan şehrin bölgesi olarak belirir; diğer durumda olduğu gibi, araziye yalnızca bir eklenti olan köy değildir. Arazinin onu işleyenlerin ve onu gerçekten sahiplenenlerin önüne koyduğu engeller ne kadar büyük olursa olsun, onunla canlı bireyin inorganik doğası gibi, öznenin işyeri, emek aracı, emeğinin nesnesi ve geçim kaynağı gibi, bir ilişki kurmak zor değildir. Örgütlü topluluğun karşılaştığı güçlükler yalnızca ya araziyi çoktan işgal etmiş ya da işgaliyle topluluğu rahatsız eden diğer topluluklardan ileri gelebilir. Haliyle savaş her şeyi-saran yüce görev, büyük komünal emektir, ve nesnel koşulların işgali hem canlı varlık için hem de korunma ve böylesi işgalin devamı için gereklidir. O halde akraba gruplarını içeren topluluk ilk aşamada askeri alanda; savaşçı, askeri bir güç olarak örgütlenir, ve bu onun bir toprak sahibi olarak varoluşunun ilk koşullarından biridir. Şehirde yerleşime yoğunlaşma bu savaşçı örgütlenmenin temelidir. Klan yapısının doğası akraba gruplarının ast-üst şeklinde farklılaşmasına yol açar, ve bu sosyal farklılaşma işgal eden ve işgal edilen kabilelerin karışımıyla vs. daha da ileri gider. Komünal arazi — devlet mülkiyeti, ager publicus — burada özel mülkiyetten ayrıdır. Bireyin mülkiyeti, ilk durumun aksine, burada bireyin topluluktan ayrı olarak sahip olmadığı doğrudan komünal mülkiyetten ziyade kendi mülkünün sahibidir.  Bireysel mülkiyetin kendisi için komünal emeğe ihtiyaç duymadığı durumlar baş gösterir (örneğin, Asya’nın sulama sistemlerinde olduğu gibi); kabilenin bütünüyle ilkel karakteri tarihin devinimiyle veya göçle bozulabilir; kabile asıl yerleşim yerini terk edebilir ve yabancı toprak işgal edebilir, böylelikle ciddi manada yeni emek koşullarına girer ve bireyin faaliyetlerini daha ileri düzeye taşır. Ne kadar çok böylesi etken faaliyet gösterirse — ve dolayısıyla ne kadar çok kabilenin komünal karakteri ortaya çıkarsa, ve daha ziyade dış dünyaya karşı negatif bir birlik olarak ortaya çıkmak zorundadır — bireye, özel ekiminin ona ve ailesine ait olacağı arazinin — belirli bir arsanın — özel bir sahibinin olmasına izin veren durumlar da o kadar çok baş gösterir.

Topluluk — bir devlet gibi — bir yandan, bu serbest ve eşit özel maliklerin birbirleriyle ilişkisi, onların dış dünyaya karşı birleşmesidir — ve aynı zamanda onların muhafızıdır. Topluluk üyelerinin arazinin çalışan sahiplerinden, küçük köylü ekicilerden oluştuğu gerçeğine dayanır; fakat aynı derecede ikincisinin bağımsızlığı topluluğun üyeleri olarak karşılıklı ilişkilerine, ortak ihtiyaçlar ve ortak şeref vb. için ager publicusun muhafazasına dayanır.  Topluluğun bir üyesi olmak arazi tahsisinin ön koşulu kalır, ama topluluğun üyesi olarak yeterliğinde birey özel mülk sahibidir. Onun özel mülkiyet ile olan bağlantısı hem araziye ve topluluğun bir üyesi sıfatıyla varlığına hem de topluluğun bir üyesi sıfatıyla idamesine ve topluluğu idamesine ve tam tersine vs. bir bağlantıdır.

Mademki topluluk, gerçi burada yalnızca de facto, hiç olmazsa insanların bizzat bilincinde olduğu, yalnızca bir tarih ürünü değildir, haliyle bir kökene sahiptir, burada arazide mülkiyet için ön koşula sahibiz — başka bir deyişle, çalışan öznenin emeğinin doğal koşullarına ona ait olması bağlamında ilişkisinden bahsedebiliriz. Fakat bu “aitlik” onun devletin bir üyesi sıfatıyla varlığı, devletin varlığı aracılığıyla — dolayısıyla kutsal vs. addedilen bir ön koşul aracılığıyla sağlanır.

Şehirde, arazi şehrin bir bölgesi olmakla birlikte, yoğunlaşma vardır; doğrudan tüketime yönelik küçük çaplı tarım; yerli yan imalat, kadın ve kız çocuklarının emeği (iplikçilik ve dokumacılık) veya birkaç zanaat uğraşında (kumaş vb.) bağımsız yaşam biçimi elde etme. Topluluğun sürdürülebilirliği için ön koşul, kendini idame ettiren serbest çiftçileri arasındaki eşitliği, ve mülkiyetlerinin devamlı varlığının şartı olan bireysel emeklerini korumaktır. Köylü, emeğin doğal koşulları ve bağlantıları gözetildiğinde mülk sahibi konumundadır; fakat kişisel emek bu koşulları gerçek koşullar şeklinde ve bireyin kişiliğinin, kişisel emeğinin nesnel elemanları şeklinde devamlı tesis etmelidir.

Diğer bir yandan, bu küçük, savaşçı topluluğun eğilimi onu bu sınırların vs. ötesine sürer (Roma, Yunanistan, Yahudiler vb.) Niebuhr’un dediği gibi:

“Kehanetler Numa’ya seçiminin kutsal onayını güvence verdiğinde, dindar hükümdarın ilk ön koşulu tanrılara değil, yalnızca insanoğluna ibadetti. Romulus savaşta fethettiği ve işgale açtığı toprakları bölüştürdü: Terminnus’a (sınır-taşları tanrısı) ibadeti tesis etti. Bütün kadim yasa koyucular, -başta Musa olmak üzerine-, mülkiyet, veya en azından arazinin emniyetli, kalıtımsal sahipliği üzerine kendi erdem, adalet ve ahlaki [Sitte] düzenlemelerine başvurdular.”

(Roman History, 2. baskı, 1. Cilt, s. 245)

Birey, amacını servet edinme değil, kendi geçimini sağlama, topluluğun bir üyesi olarak onun yeniden üretimi yapmasına istinaden bunun gibi bir hayatını kazanma koşuluna yerleştirilmiştir; yer parselinin bir maliki ve, bu nitelikte, komünün bir üyesi sıfatıyla kendisinin yeniden üretimi.

Komünün devamlılığı bütün üyelerinin artık-zamanı, savaş emeği vs. tamamen komüne ait olan köylüler olarak yeniden üretimidir.  Birinin emeğine sahiplik emek koşullarına sahiplik aracılığıyla sağlanır — topluluğun varlığıyla güvence altına alınmış, sırası gelince üyelerinin artık-emeğiyle askeri servis biçiminde vs. muhafaza edilen arazi parçası aracılığıyla. Topluluğun üyesi servet-üreten emek işbirliği yoluyla değil, iç ve dış baskıya [nach aussen und innen] karşı cemiyeti ayakta tutmayı hedefleyen (gerçek veya hayali) komünal çıkarlar için emek işbirliğinde kendisini yeniden üretir. Mülkiyet resmen Roma yurttaşına aittir, arazinin özel sahibi yalnızca Romalı olmasından ötürü öyledir, ne var ki her Romalı aynı zamanda özel bir arazi sahibidir.

Çalışan bireylerin, emeklerinin doğal koşullarında topluluğun kendini idame ettiren üyelerinin, mülkiyetinin başka bir biçimi de, Cermen biçimidir.  Burada, topluluğun üyesi bizzat, özellikle Doğu’ya özgü biçimde olduğu gibi, komünal mülkiyetin ortak sahibi değildir.

(Mülkiyetin yalnızca komünal mülkiyet olarak var olduğu yerde, bireysel üye bizzat onun sadece belirli bir parçasının zilyetidir, kalıtımsal veya değil, mülkiyetin herhangi bir kısmı kendisi için hiçbir üyeye ait değildir, fakat yalnızca topluluğun doğrudan parçası olarak, dolayısıyla toplulukla birlik içinde birisi olarak ve ondan ayrı olarak değil. Bu nedenle birey yalnızca bir zilyettir. Var olan ancak komünal mülkiyet ve özel zilyetliktir. Tarihi ve yerel vs. durumlar bu zilyetliğin karakterini komünal mülkiyete bağlantısında emeğin özel zilyet tarafından tek başına icra edilip edilmediğine, veya sırası gelince topluluk ya da belirli topluluğun üzerinde duran birlik tarafından belirlenip belirlenmediğine göre çok farklı yollarda değiştirebilir.)

Arazi [Cermen toplulukta] Roma arazisi gibi Roma, Grek (özetle, klasik İlk Çağ) biçiminde topluluk tarafından işgal edilir. Bir bölümü [klasik İlk Çağ’daki] bizzat toplulukla kalır, üyelerden ayrı olarak, ager publicus’un çeşitli biçimlerinden biri haline gelir; geri kalan dağıtılır, her arazi parçası bir Romalının özel mülkiyeti, alanı, ona ait çalışma alanı hissesi olduğu gerçeğinden dolayı Roma’ya aittir; tersine, o ancak Roma toprağı parçası üzerinde hak sahibi olduğu kadarıyla Romalıdır.

İlk Çağ’da şehir zanaati ve ticareti az itibar görürken tarım fazla itibar görüyordu; Orta Çağ’da bu statüler tersine döndü.

Ortak arazinin zilyetlikle kullanım hakkı aslen, sonradan bu hakkı müşterilerine hibe eden Patricilere aitti; mülkiyetin ager publicus dışına devri yalnız Pleplere aitti; Pleplerin lehine bütün devirler ve ödünleme ortak arazide bir hisse içindir. Mülk tam manasıyla, şehir duvarını çevreleyen alanı hariç tutarsak, aslen tek başına Pleplerin elindeydi (kırsal topluluklar sonradan mahsup edildi).

Roma Plep tarım emekçilerinin bir tümel olarak özü, onların quiritaryen (yurttaş) mülkiyetinde tarif edildiği gibidir. Eskiler oybirliğiyle çiftçiliği salt özgür insanlara özgü faaliyet,  hatta adeta bir asker okuluymuşçasına değerlendirirler. Milletin köklü stoku [Stamm, aynı zamanda “kabile” anlamına gelir] onda korunur; yabancı tüccar ve zanaatkârların yaşadığı, kazanç umuduyla cezbedilen yerlilerin göç ettiği kasabalarda değişir. Köleliğin olduğu yerde, azat edilmiş köle çoğunlukla servet biriktirerek böylesi faaliyetlerde geçimini arar; dolayısıyla İlk Çağ’da böyle uğraşlar genellikle onların elindeydi ve bu nedenle yurttaşlar için uygun değildi; nitekim zanaatkârların tam yurttaşlığa kabulü görünüşe bakılırsa riskli bir işlemdi (Grekler genel olarak, onları hariç tutardı). “Önemsiz bir tüccar veya zanaatkâr yaşamı sürmeye hiçbir Romalının izni yoktu.” Eskilerin, Orta Çağ’a özgü şehir tarihinde olduğu gibi loncaların yüksek itibar ve haysiyet gibi kavramları yoktu; hatta orada bile askeri ruh tüccarlar (aristokratik) soyları mağlup ettiğinden dolayı kabul görmüyordu ve sonunda ortadan kaldırıldılar; bununla birlikte kent dışındaki saygın ve özgür konumları da yavaş yavaş ortadan kalktı.-

Antik devletlerin klanları [Stamme] ya akrabalık ya da yerleşim merkezi yoluyla oluşuyordu. Akrabalık kabileleri merkez kabilelerinden tarihsel olarak önce gelir, ve neredeyse her yerde onlar tarafından yerinden edilir. Onların en uç ve en katı biçimi kastlar kurumudur, akraba evliliği hakkı olmaksızın, bütünüyle farklı, her biri kendine has değiştirilemez uğraşa sahip statülerle birbirlerinden ayrılmışlardır. Yöre kabileleri aslen alanın ilçelere [Gaue] ve köylere doğru bölünmesiyle örtüştü; böylece Kleistenes yönetimindeki Attika’da, bir köye yerleşen herkes o köyün bir Demotes’i [köylü] sıfatıyla köyün ait olduğu alanın Füle’sinin [kabile] bir üyesi olarak kayıt edilirdi. Bununla birlikte, genellikle onun soyundan gelenler, ikametgâhın yeri önemsenmeksizin, aynı Füle ve Demos’ta kalırdı, dolayısıyla bu bölünmeye atadan miras kalmış görünümü verirdi. Roma akraba-grupları [gentes] kan bağıyla oluşmazdı; Cicero aile adından bahsederken özgür insanlardan miras kaldığını belirtir. Romalı gens üyeleri ortak tapınaklara [sacra] sahipti, ama bu Cicero’nun zamanında çoktan kaybolmuştu. En uzun süren olay, vasiyetsiz veya yakın akrabası olmadan ölen akrandan kalan ortak mirastı. Çok eski zamanlarda, gens üyeleri olağandışı yüklere katlanmada yardıma muhtaç akranlarına yardım etme yükümlülüğüne sahipti. (Bu evrensel olarak Almanlar arasında meydana gelir, ve en uzun Dithmarschen içinde sürdü.) Bir tür lonca gentes’i. Akraba gruplarından daha genel bir örgüt eskiçağda yoktu. Benzer şekilde Galliler arasında, aristokrat Campbell ailesi ve uyrukları bir klan kurdular.

Patrici, topluluğu daha üst bir derecede temsil ettiğinden, ager publicus’un zilyeti odur, ve onu himayesindekiler vs. aracılığıyla kullanır (aynı zamanda ona yavaş yavaş el koyar).

Cermen topluluğu kentte toplanmamıştır; onların ki topluluğa bizzat bireysel üyelerininkinden ayrı, dışsal bir varlık kazandıran bir toplanmadır — şehir kırsal yaşamın merkezi, arazi işçilerinin ikametgâhı, aynı zamanda savaş merkezi. Klasik İlk Çağ tarihi şehirlerin tarihidir, fakat şehirler arazi sahipliğine ve tarıma dayalıdır; Asya tarihi kent ve kırın (büyük şehir, aslını söylemek gerekirse, gerçek ekonomik yapıda birleştirilmiş, yalnızca görkemli bir kamp olarak kabul etmek gerekir) bir tür farklılaşmamış birliğidir; Orta Çağ (Cermen dönemi) tarihi mahalli olarak ilerideki gelişimi sonradan kent ve kıra zıt bir şekilde ilerleyen taşrayla başlar; modern (tarih) ise taşranın kentleşmesidir, eskiler arasında olduğu gibi şehrin kırsallaşması değil.

  1. Defter, 22 Ocak 1858, Bölüm: Sermaye üzerine. Devamı.

Şehirdeki birlik topluluğa bizzat bir ekonomik varlık kazandırır; kasabanın mutlak mevcudiyeti ayrı konutların toplamından farklıdır. Burada bütün, ayrı parçalardan oluşmaz, bir çeşit bağımsız bir organizma biçimidir. Uzak mesafelerle ayrılmış, yalnızca tek reisli ailelerin ormanlara yerleştiği Almanlar arasında, dış görünüşte bile, topluluk yalnızca üyelerinin birliktelikleri sayesinde var olur, kendinde var olan birlikleri soy, dil, ortak geçmiş ve tarih vs.de şekillendirilmiş [gesetz] olsa da. Topluluk dolayısıyla bir bir araya gelme formasyonuyla görünür, yani birlik gibi değil; bağımsız öznelerinin toprak sahipleri olduğu bir anlaşma [Einigung] gibi –ve (yine) bir birlik gibi görünmez. Doğrusu, bu nedenle, topluluk eskiler arasında olduğu gibi bir devlet, bir politik varlık gibi var olmaz, çünkü şehir gibi bir varlığı yoktur. Eğer topluluk gerçek varlık sahibi olacaksa, özgür toprak sahipleri bir kurultay düzenlemek zorundadır, hâlbuki mesela, Roma’da böylesi meclislerden ayrı olarak, şehrin kendisinin mevcudiyetinde var olur ve resmi görevliler onun başına yerleştirilmiştir vs.

Doğru, ager publicus, ortak arazi ya da halkların arazisi, bireylerin mülkiyetinden ayrı olarak Almanlar arasında da meydana gelir. Bu özgül biçimde bir üretim aracı gibi hizmet edecekse ayrılmaz arazinin öyle bir parçası olarak avlanma sahalarından, ortak otlaklardan veya ağaçlık arazilerden oluşur. Bununla birlikte Roma’daki durumun aksine, ager publicus devletin belirli bir ekonomik yapısı şeklinde, özel sahiplerin — aslını söylemek gerekirse, ager publicus’un kullanımından hariç veya mahrum tutuldukları kadarıyla Plepler gibi bizzat özel maliklerdir — yanı başında ortaya çıkmaz. Ager publicus Almanlar arasında daha çok bireysel mülkiyete bir ilave olarak belirir ve yalnızca düşman kabilelere karşı bir kabilenin ortak mülkiyeti olarak savunulduğu kadarıyla mülkiyet biçiminde şekillenir. Bireyin mülkiyeti topluluk aracılığıyla sağlanmış olarak ortaya çıkmaz, fakat topluluk ve komünal mülkiyet varlığının bağımsız özneler aracılığıyla — başka bir deyişle, karşılıklı ilişkisiyle — sağlanmış olmasıyla ortaya çıkar.

Esasında, her bireysel hane halkı, bağımsız bir üretim merkezi oluşturduğu gibi biçim verdiği, yekpare bir ekonomi içerir (imalat yalnızca kadınların hane içindeki yardımcı emeği vs.). Klasik İlk Çağ’da, şehir bağlı bölgesiyle ekonomik bütünlüğü oluştururdu. Cermen dünyasında, münferit evin kendisi yalnızca ona ait arazide bir nokta olarak belirir; bir malik çokluğu toplanması yoktur, ama bağımsız bir birim olarak aile vardır. Asyatik biçimde (veya en azından ağırlıklı olarak öyle), birey mülkiyeti yoktur, sadece zilyetlik söz konusudur; topluluk aslında gerçek maliktir — yani salt arazide komünal mülkiyet olarak mülkiyet. İlk Çağ’da (klasik örnek olarak Romalılar, onun en saf ve en açıkça belirgin biçimindeki hali), devlet mülkü ve özel mülkün çelişkili bir biçimi vardır, böylece ikincisi ilki yoluyla sağlanır, veya ilki yalnızca bu çift biçimde var olur. Özel mülk sahibi bu yüzden doğal olarak aynı zamanda bir kent yurttaşıdır. Ekonomik olarak yurttaşlık, üreticinin kentte oturuyor olmasından ibarettir. Cermen biçiminde, tarımcı bir yurttaş değildir — diğer bir deyişle, şehirlerde ikamet eden biri değildir — oysa onun temeli, aynı kabile insanlarının diğer benzeri yerleşimleriyle ortaklığı yoluyla ve ara sıra olan, savaş, din, hukuki anlaşmazlıkları halletme vs. maksatlı karşılıklı güvencelerini tesis eden meclisleri yoluyla güvence altına alınmış münferit, bağımsız aile yerleşimidir. Bireysel mülk burada ne komünal mülkün çelişkili bir biçimi gibi ne de topluluk aracılığıyla sağlanmış gibi görünür, oysa tam tersinedir. Topluluk ancak bireysel arazi sahiplerinin bizzat karşılıklı ilişkilerinde var olur. Komünal mülkiyet bizzat yalnızca bireysel akraba yerleşimlerine ve arazi tahsislerine bir komünal eklenti olarak ortaya çıkar. Topluluk ne bireyin ancak ilineği olduğu özdür, ne de bizzat insanların zihninde, ve şehrin gerçekliğinde ve kentsel ihtiyaçlarında, üyelerinin münferit ekonomik oluşundan ayrı varlığa sahip olan ve var olan genel bir şeydir. Daha çok bir yandan, dil, kan vb. de bireysel malikin öncülü olan ortak elemandır; fakat diğer yandan, yalnızca komünal maksatlı fiili meclisinde gerçek varlığa sahip olur; ve, komünal-olarak-kullanılan avlanma sahaları, otlaklar vs. de ayrı bir ekonomik varoluşa sahip olduğu kadarıyla, her bireysel malik tarafından bizzat kullanılır, devleti temsil eden olarak yeterliğinde kullanılmaz (Roma’da olduğu gibi). Şehirde, bireysel üyelerinkinden ayrı kendi başına bir varoluşu elinde bulunduran gerçekten bireysel sahiplerin ortak mülkiyetidir, sahiplerin birleşmesinin değil.

Burada can alıcı nokta şu ki: bütün bu biçimlerde, mülkün ve tarımın ekonomik düzenin dayanağını oluşturduğu yerde, ve sonuç olarak ekonomik nesne kullanım değerlerinin bir üretimidir — bir diğer deyişle, dayanağını oluşturduğu topluluğuna belli sınırlı ilişkilerde bireyin yeniden üretimine bağlı olarak aşağıdaki unsurları buluruz:

  1. Emeğin doğal koşullarının, emeğin ilk aracı sıfatıyla toprağın tahsisi, hammaddelerinin hem mekân hem de mahzeni; bununla birlikte, tahsis emek yoluyla değil, ancak emeğin ön şartı olarak kabul görmesi. Birey basitçe emeğin nesnel koşullarını kendisinin gibi, kendisini onlar sayesinde gerçekleştiren bu öznelliğin inorganik doğası gibi görür. Emeğin başlıca nesnel koşulunun kendisi emeğin ürünü olarak ortaya çıkmaz, fakat doğası olarak meydana gelir. Bir yanda, canlı bireye sahibiz, diğerinde onun yeniden üretiminin nesnel koşulu olan dünyaya.
  2. Araziye, toprağa, çalışan bireyin mülkiyeti sıfatıyla yaklaşım, şu anlama gelir ki bir insan ilk andan itibaren “çalışan birey” soyutlamasının daha fazlası gibi görünür, fakat faaliyetinin öncülü olan ve onun mutlak sonucu halinde ortaya çıkmayan, ve derisi, duyuları kadar onun faaliyetinin bir ön koşulu olan toprak sahipliğinde bir nesnel varoluş şeklini içermektedir, yaşam sürecinde ayrıca bütün deri ve duyu organları geliştiği, yeniden üretildiği vs. için, onlar da onun varlığına dayanır. Bu yaklaşıma aracılık eden şey, bir topluluğun üyesi olarak bireyin takriben doğal, takriben tarihsel olarak gelişmiş ve değişmiş varlığıdır — bir kabilenin vs. parçası olarak ilkel varlığı.

Münferit bir birey konuşabildiğinde artık elinde mülk bulunduramazdı. Olsa olsa hayvanlar gibi ondan tedarik kaynağı olarak geçimini sağlayabilirdi. Toprağa mülkiyet şeklinde bağlantı daima takriben bazı ilkel ya da çoktan tarihsel olarak gelişmiş biçimlerde klanın araziyi barışçıl veya şiddetli işgali yoluyla meydana gelir. Birey burada hiçbir zaman mutlak özgür emekçinin eksiksiz bir başınalığında boy gösteremez. Eğer emeğinin nesnel koşullarının ona ait olduğu farz edilmişse, onun kendisi emeğinin nesnel koşullarına ilişkisine aracılık eden bir topluluğa ait olduğu öznel olarak farz edilmiştir. Buna karşılık, topluluğun gerçek varlığı emeğin nesnel koşullarına sahipliğinin özgül biçimiyle belirlenmiştir. Bir topluluktaki varlığı tarafından aracılık edilen mülkiyet, bireye toprakta yalnızca zilyetlik veren ve hiçbir özel mülkiyet vermeyen komünal mülkiyet olarak ortaya çıkabilir; aksi takdirde yan yana birlikte var olan devlet mülkiyetinin ve özel mülkiyetin ikili biçiminde, ilkini diğerinin ön koşulu yapacak bir şekilde ortaya çıkabilir, böylece yalnızca yurttaş özel bir malik olur ve olmalıdır, diğer yandan yurttaş sıfatıyla mülkiyeti aynı zamanda ayrı bir varlığa sahip olurken. Son olarak, komünal mülkiyet özel mülkiyete bir ilave olarak belirebilir, ki böyle bir durumda dayanağı oluşturur; bu durumda, üyelerinin meclisi ve ortak gayeler için ortaklıkları haricinde topluluk hiçbir varlığa sahip değildir.

Komünal kabile üyelerinin kabile arazisine — toprak üzerinde nereye yerleştiyse — ilişkisinin bu farklı biçimleri kısmen kabilenin doğal karakterine [Naturanlangen], kısmen kabilenin arazi sahipliğini gerçekten ifa ettiği ekonomik koşullara dayanır — diğer bir deyişle, emek yoluyla meyvelerini tahsis ettiği. Ve bu sırasıyla iklime, toprağın fiziksel özelliklerine, kullanımının fiziksel olarak şartlandığı şekle, düşman veya komşu kabilelerle ilişkisine, ve göçlerle, tarihi olaylarla vs. takdim edilmiş değişikliklere bağlı olacaktır. Eğer topluluk bizzat eski yöntemle devam edecekse, hâlihazırda doğru olarak kabul edildiği varsayılan nesnel koşullar altında üyelerinin yeniden üretimi zorunludur. Üretimin kendisi, nüfusun artması (bu da üretimin çatısı altındadır), zaman içerisinde bu koşulları bertaraf eder, onları yeniden üretmek yerine yok eder vb., ve bu vuku bulduğunda toplum dayalı olduğu mülkiyet ilişkileriyle birlikte yozlaşır ve ölür.

Asyatik biçim zorunlu olarak en uzun süre ve en dirençli şekilde hayatta kalır. Bu, dayalı olduğu temel ilkeden ileri gelir — bu da, bireyin topluluktan bağımsız hale gelmemesidir; üretim çemberinin kendini idame ettirmesi, tarım ve zanaat imalatı birliği vs.dir. Eğer birey topluluğa ilişkisini değiştirirse, hem topluluğun hem de onun ekonomik öncülünün üzerinde değişiklik yapar ve kuyusunu kazar; buna karşılık, bu ekonomik öncülün değişikliği — kendi diyalektiği, yoksullaştırması vs. tarafından üretilmiştir. Özellikle savaş ve işgal etkisiyle değil. Hâlbuki örneğin, Roma’da bu, topluluğun kendi ekonomik koşulunun esaslı bir parçasıdır, topluluğun dayalı olduğu bağı koparır.

Bütün bu biçimlerde, gelişimin dayanağı bireyler ve topluluk arasındaki ön koşul bağlantılarının— tarihsel süreçte ortaya çıkan fakat gelenekselleşen — ve bir yandan emeğin koşullarıyla bağlantılı; diğer yandan çalışanlar, klan üyeleri vb. arasındaki ilişkiye dair özgül, önceden belirlenmiş var oluş tarzlarının yeniden üretimi, söz konusu gelişimin temel dinamiğidir. Böylesi bir gelişme dolayısıyla daha baştan sınırlıdır, ve bu koşullarda sınırlar aşılır aşılmaz, çöküş ve peşinden dağılma meydana gelir. Romalılar arasında olduğu gibi köleliğin gelişmesi, mülkün yoğunlaşması, takas, para döngüsü, fetih vs. bütün bunlar yine de esas sistemle bağdaşan ve yalnızca masum, zararsız genişlemeleri yaratan bir akış gibi gözükür, lakin sadece birer suistimaller zinciridir. Kayda değer gelişmeler böylelikle sınırlı bir alan içerisinde mümkün kılınmıştır. Fakat bireyin veya toplumun serbest ve tam gelişimi burada tasavvur edilemez, çünkü böyle bir gelişim asıl ilişkiyle çelişkide kalır.

Eskiler arasında, mülkün hangi biçimde vs. en üretken pozisyonda olduğu ve en fazla serveti hangi koşullarda yarattığı hakkında az da olsa bir bilgiye rastlanmaz. Cato en verimli yetiştirme sahalarını pekala incelemiş olsa da, veya Brutus en lehte faizle borç vermiş olsa bile; servet üretimin amacı gibi gözükmez. Asıl soru, daima hangi türden mülkiyetin en iyi yurttaşları yaratacağına dairdir. Kendi içinde bir amaç olarak servet ancak Orta Çağ toplumundaki Yahudiler gibi eski dünyanın gözeneklerinde yaşayan — taşımacılığın tekelcileri — birkaç ticari halk arasında görünür.

Servet, burada bir yandan -maddi ürün olarak- nesne, şeyler içinde gerçekleştirilen bir şeydir ve bu nesne karşısında insan öznedir; diğer yandan, kullanım açısından değerlendirildiğinde servet, yabancı emek üzerinde tahakküm gücüdür, ama bu salt tahakküm kaygısından ziyade bir bireysel tatmin meselesidir de. Bütün biçimlerinde servet, nesne biçiminde ortaya çıkar, ister şeylerin biçiminde ister bireyin dışında, ve sanki tesadüfen yanındaymış gibi, duran şeyler yoluyla kurulan ilişkiler biçiminde olsun.

Dolayısıyla insan üretiminin hedefi olarak ortaya çıkan durum hangi dar ulusal, dini, politik kapsamda tanımlanırsa tanımlansın antik kavrayış, insanın hedefinin üretim olduğu ve üretim hedefinin servet olduğu modern dünyadan çok daha yüce görünüyor. Aslına bakılırsa, yine de, dar görüşlü burjuvazi kabuğundan çıktığında, servet, eğer bireyin ihtiyaçları, yeterlikleri, yararlanmaları, üretici güçlerin, evrensel mübadelede üretilmiş evrenselliği değilse nedir? Eğer doğa güçleri — kendi doğasının olduğu kadar sözde “doğa”nın da — üzerinde insan kontrolünün tam gelişimi değilse nedir? Onun yaratıcı eğilimlerinin mutlak hazırlanışı, bu gelişimin — mesela, bütün insan güçlerinin bizzat gelişimi, önceden var olan hiçbir ölçütle ölçülmemiş — bütünlüğünü oluşturan öncül tarihsel gelişimden başka hiçbir ön koşul olmadan, kendi içinde bir amaç değilse nedir? İnsanın hiçbir belirli biçimde yeniden üretemediği, buna karşın kendi bütünlüğünü ürettiği bir durum değilse, nedir bu?

Burjuva ekonomisinde, insanın meydana getirdiği içeriğin tam olarak işlenmesi, bu işlemenin sonradan içeriksiz ve boş kalması ve akabinde evrensel nesnelleştirme, mutlak yabancılaşma olarak, ve bütün sınırlı, tek-taraflı amaçların sona ermesi baştan beri esas amacın, dış bir faktöre feda edilmesi olarak belirir. Nitekim bu koşullar altında eskilerin çocuksu dünyası daha üstün görünür; bu, kapalı formlar ve mevcut sınırlamalar ile sabittir. Eskiler kısıtlı bir tatmin sağlarken, modern dünya bizi tatminsiz bırakır, ya da, kendisiyle tatmin olmuş göründüğü yerde adi ve alçaktır [gemein].

Bay Proudhon’un mülkiyetin — toprak mülkiyetini kasteder — ekonomi-dışı kökeni dediği, bireyin emeğin nesnel koşullarına, ve ilk önce emeğin doğal nesnel koşullarına burjuva-öncesi ilişkisidir.

Nasıl ki çalışan özne doğal bir birey, doğal bir varlıktır, o yüzden emeğinin ilk nesnel koşulu doğa, yani toprağa bağlı dinamikler, inorganik bir beden olarak görünür. Kendisi yalnızca organik beden değil, aynı zamanda bir özne olarak inorganik doğadır. Bu koşul onun (özne) ürettiği bir şey değil, ancak elinde bulduğu bir şeydir; doğada var olan ve onun varsaydığı bir şeydir. Analizimizde ilerlemeden önce, başka bir nokta: zavallı Proudhon sermayeyi ve ücretli emeği — mülkiyetin biçimleri olarak — ekonomi-dışı köken olmakla suçlayabilirdi demek yetmez, suçlaması gerekirdi demek daha yerinde olur. İşçi emeğinin nesnel koşulunu kendisinden ayrı bir şey olarak, sermaye olarak, kapitalist işçiyi soyut emekçiler olarak gördüğünden — değer ve canlı emek arasında meydana gelen mübadele — tarihi bir süreç üstlenir, ne kadar olursa olsun sermayenin ve ücretli emeğin kendisi bu emeği yeniden üretir ve onu derinlemesine olduğu gibi nesnel kapsamda hazırlar. Ve bu tarih süreci, gördüğümüz kadarıyla, hem sermayenin hem de ücretli emeğin gelişim tarihidir. Başka bir deyişle, mülkiyetin ekonomi-dışı kökeni yalnızca burjuva ekonomisinin, politik ekonomi kategorilerinin teorik ve ideal anlam kattığı üretim biçimlerinin tarihi kökeni anlamına gelir. Fakat burjuva-öncesi tarihin ve onun her safhasının kendisine özgü ekonomiye — ve hareketinin bir ekonomik dayanağına sahip olduğunu iddia etmek, esasında yalnızca insan yaşamının her daim ilişkilerinin tam olarak bizim ekonomik ilişkiler dediğimiz şey olduğu bir tür üretime — sosyal üretim — dayalı olduğu totolojisini belirtmek demektir.

Üretimin esas koşullarının kendisi başlangıçta üretilemez — onlar üretimin sonucu değildir. (Üretimin esas koşulları yerine şöyle de diyebiliriz: olur da bu yeniden üretim bir yandan nesnelerin özneler tarafından tahsisi gibi görünürse, aynı derecede öznel bir amaca ve amaç tarafından nesnelerin kalıba dökülmesi, tabi kılınması olarak görünür; nesnelerin öznel faaliyetin sonuçlarına ve kaynaklarına dönüştürülmesi. Açıklanması gereken, insan varlığının bu inorganik koşullarının bu aktif varlıktan ayrılmasıdır, yalnızca ücretli emek ve sermaye arasındaki ilişkide bütünüyle tamamlanacak bir ayrılma.

Kölelik ve serflik ilişkisinde böyle bir ayrılma yoktur; olan şu ki toplumun bir parçası diğeri tarafından kendi yeniden üretiminin yalnız inorganik ve doğal koşulu gibi muamele görür. Köle, emeğinin nesnel koşullarına hiçbir ilgisi olmadan kalır. Daha ziyade sığırın yanı sıra üretimin inorganik koşulu olarak veya toprağın bir eklentisi olarak diğer yaşayan canlılar [Naturwesen] arasına yerleştirilen köle veya serf biçimindeki emeğin kendisidir. Başka bir deyişle: üretimin asıl koşulları doğal ön koşullar olarak ortaya çıkar, üreticinin varoluşunun doğal koşulları, tıpkı onun canlı bedeni gibi, ne var ki onun tarafından yeniden üretilir ve geliştirilir, aslen o tesis etmemiştir, ancak onun ön koşulu olarak belirir; kendi (fiziksel) varlığı doğal bir ön koşuldur, o tesis etmemiştir. İnorganik bir bedene olduğu gibi bağlı olduğu varlığın bu doğal koşulları ikili bir karaktere sahiptir: (1) öznel, (2) nesnel. Üretici, bir aile, klan ya da halkının bir gruplaşması vs.’nin — diğerleriyle karışmanın ve çatışmanın sonucu bakımından tarihsel olarak değişen şekiller edinen — bir parçası olarak meydana gelir. Kendi inorganik varlığı, üretiminin ve yeniden üretiminin koşulları bakımından belirli bir (parça) doğaya (ona hala alan, arazi, toprak diyelim) ilişkisi içinde olduğu bölüm bizzat komünal bir bölümdür. Topluluğun doğal bir parçası olarak komünal mülkiyete ortak olur ve ayrı bir payı kendi zilyetliğine alır; tıpkı bir Roma yurttaşının doğuştan, ager publicus üzerinde teorik olarak bir hakka ve oldukça büyük ölçüde arazi juggerasında [birim] vs. ise gerçek bir hakka sahip olması gibi. Onun mülkiyeti — diğer bir deyişle, kendi başına olarak kendi üretiminin doğal ön koşullarıyla ilişkisi — bir topluluğun doğal üyeliğiyle aracılık edilir (Üyelerinin dil vb. dışında ortak hiçbir şeyi olmayan topluluğun soyutlaması açıkça çok sonraki tarihsel durumların ürünüdür.) Söz gelişi, bireyin diline yalnızca bir insan topluluğunun doğal üyesi olarak kendisininmiş gibi bağlı olması aşikârdır. Bireyin ürünü olarak dil bir saçmalıktır. Aynı şekilde mülkiyet de.

Dilin kendisi daha çok topluluğun ürünüdür, diğer bir açıdan topluluğun varlığıdır: bir bakıma kendisi adına konuşan komünal oluştur. Komünal üretim ve komünal sahiplik, mesela, Peru’da tesis edildiği gibi, daha eski ve basit biçimlerde, Hindistan’da ve Slavlar arasında vuku bulana benzer, ortak sahiplik ve komünal üretime kendileri arasında [bei sich selbst] zamanında aşina olan galip klanlarca takdim edilen ve aktarılan açıkça ikincil bir biçimdir. Benzer bir şekilde, örneğin, Galler’deki Keltler arasında tesis edilen biçim orada daha ileri düzeydeki işgalcilerce takdim edilmiş ve bu suretle ikincil gibi görünür. Bu sistemlerin kusursuzluğu ve yüksek otorite altında [yönetiminde] sistematik hazırlanışı daha sonraki kökenlerini ispat eder niteliktedir. Tıpkı İngiltere’ye takdim edilen feodalizmin Fransa’da doğal bir şekilde gelişen feodalizmden görece daha eksiksiz işlemesi gibi.

Göçebe kırsal topluluklar arasında — ve bütün kırsal halklar aslen göçebedir — toprak, doğanın bütün diğer koşulları gibi, kendi temel sınırsızlığında görünür, örneğin, Asya bozkırlarında ve yüksek yaylalarında. Göçebe halkların geçimini sağlayan sürülerce otlanır vb., tüketilir. Onu mülkiyetleri gibi görürler, oysa o mülkiyeti hiçbir zaman belirlemezler. Amerika’nın yabani Kızılderili kabilelerinin avlanma sahalarında da durum budur: kabile belli bir bölgeyi kendi avlanma sahası addeder ve diğer kabilelere karşı güç yoluyla elinde tutar, ya da hak iddia ettikleri sahadan diğer kabileleri dışarı atmaya çabalarlar. Göçebe kırsal topluluklar arasında topluluk aslında daima birleşik, bir seyahat takımı mevcut ve kalabalıktır; üst alt tabaka biçimleri bu yaşam tarzı koşullarından kaynaklanır. Tahsis edilen ve yeniden üretilen burada yalnızca sürüdür, kabile gezinmelerine ara verdiğinde her zaman geçici ortaklıkta kullanılan toprak değil.

Yerleşik halkların değerlendirmesine geçelim. Topluluğun üretimin doğal koşullarına — toprağa — sahibi olarak ilişkilerinde karşılaşabileceği tek engel, onlara kendisinin inorganik bedeni sıfatıyla çoktan hak talebinde bulunmuş diğer kabilelerdir. Dolayısıyla bu türden her ilkel topluluğun ilk görevlerinden biri budur, hem mülkiyetin savunması için hem de onun edinimi için (Asıl arazi mülkiyetinden konuşmak yeterli olacaktır, zira kırsal halklar arasında dünyanın böylesi doğal ürünlerinde, mesela koyun gibi, mülkiyet aynı zamanda üzerinden geçtikleri otlaklardaki mülkiyettir. Genel olarak, arazi mülkiyeti onun organik ürünlerindeki mülkiyetlerini de kapsar). İnsan arazinin organik bir eklentisi olarak ve onunla birlikte ele geçirildiğinde, o üretimin koşullarından biri kisvesi altında ele geçirilmiştir, ve bütün toplulukların özgün biçimlerini kısa sürede bozan ve değiştiren, kendileri onların temeli haline gelen kölelik ve serfliğin kökeni budur. Sonuç olarak, basit yapı olumsuz yönde belirlenmiştir.

Bu suretle aslen mülkiyet insan üretiminin doğal koşullarına kendisine ait olarak, kendi varlığının ön koşulları sıfatıyla tavrı anlamına gelir; onlara kendisinin bir bakıma bedeninin bir devamını teşkil eden doğal ön koşulları sıfatıyla tavrı. Aslına bakılırsa, üretim koşullarıyla hiçbir ilişkisi yokmuş gibi durur, fakat çift varoluşa sahiptir, öznel olarak kendisi, nesnel olarak varlığının bu doğal inorganik koşullarında. Üretimin bu doğal koşul ve biçimlerinin çift karakteri vardır: (1) özgün biçiminde bir kabile topluluğu olan, takriben değiştirilmiş bir topluluğun parçası olarak varlığı; (2) sahip olduğu [als dem seinigen] araziye topluluk, komünal mülk yoluyla, aynı zamanda birey için bireysel zilyetlik yoluyla, ya da toprağın ve işlenmesinin ortak kalacağı ve yalnızca ürünlerinin bölüneceği bir şekilde ilişkisi. (Bununla birlikte, konutlar vb., İskitlerin yük arabaları kadar olmasa da, buna rağmen daima bireylerin zilyetliği gibi görünür.) Doğal şekilde gelişmiş bir toplumun, bir kabilenin vs. üyeliği yaşayan birey için üretimin doğal bir koşuludur. Bu tür üyelik, mesela, hâlihazırda dilinin vb. koşuludur. Kendi üretici varlığı yalnız bu koşul altında mümkündür. Öznel varlığı bizzat üretim alanlarında olduğu gibi toprakla ilişkisiyle koşullandığı kadar onunla koşullanmıştır. (Doğru, mülkiyet aslen hareketlidir, zira ilk olarak toprağın hazır ürünlerine sahip olur, hayvanlar da dahildir ve özellikle evcilleştirilebilir olanlar. Gelgelelim, bu durum bile — avcılık, balıkçılık, kırsal hayvancılık, ağaçların meyvesini toplayarak geçinme vs. — her daim toprağın tahsisini varsayar, ya sabit bir yerleşim yeri olarak ya da bir gezinme bölgesi, hayvanları için bir otlak vs. olarak.)

Mülkiyet dolayısıyla bir klana (topluluk) ait olma anlamına gelir (bir şeyin öznel/nesnel varlığına onun içinde sahip olmak), ve bu topluluğun araziye, üretimin dışsal birincil koşuluna — zira toprak aynı zamanda hammadde, araç ve meyvedir — bireyselliğine dair ön koşullar bakımından, onun varoluş tarzı bakımından ilişkisi yoluyladır. Bu mülkiyeti üretim koşullarına ilişkiye indirgiyoruz. Aslen bireyin üretim faaliyeti doğanın tüketim için ürettiği hazır nesneleri tahsis yoluyla kendi bedeninin yeniden üretimine sınırlıyken, neden tüketimin koşullarıyla değildir? Fakat bunların sadece bulunması ve keşfedilmesinin zorunlu olduğu yerde bile, öznenin çabası, emeği — avcılıkta, balıkçılıkta, sürülerin bakımında olduğu gibi — ve belirli yeterlikler üretmesi (başka bir deyişle, geliştirmesi), kısa sürede gerekli olacaktır. Dahası, hiçbir araç olmadan (diğer bir deyişle, üretim için önceden tasarlanmış hiçbir emek ürünü olmadan) vs., halihazırda insanın mevcut olana yalnızca ulaşma ihtiyacında olduğu koşullar hayli geçicidir, ve hiçbir yerde normal olarak kabul edilmez; çoğu ilkel toplulukta bile bu durum normal değildir. Bununla beraber, üretimin özgün koşulları meyve, hayvanlar vb. gibi emeksiz doğrudan tüketilebilir maddeyi kendiliğinden içerir; sonuç olarak, tüketim ödeneğinin kendisi üretimin asli ödeneğinin bir parçası olarak ortaya çıkar.

Mülkiyetin kabileciliğe (aslen topluluktan yapılan) dayalı esas koşulu kabilenin bir üyesi olmaktır. Sonuç olarak, diğeri tarafından fethedilmiş ve zapt edilmiş bir kabile mülksüz ve fetheden kabile topluluğun kendine ait kabul ettiği inorganik koşulların yeniden üretiminin parçası haline gelir.  Kölelik ve serflik dolayısıyla basitçe kabileciliğe dayalı mülkiyetin diğer gelişmeleridir. Onun bütün biçimlerini ister istemez değiştirirler.  Bunu Asya’ya özgü biçimde yapmaya en düşük düzeyde muktedirlerdir. Kendini idame ettiren birliğinde ve bu biçimin dayalı olduğu tarımda, mülkün, tarımın özellikle üstün geldiği yerde fetih çok da önemli bir koşul değildir. Diğer yandan, bu biçimde birey sahip değil de yalnızca zilyet haline geldiğinden, esasında kendisi mülkiyettir, topluluğun birliğini somutlaştıran köledir. Burada kölelik ne emeğin koşullarına bir son verir ne de esas ilişkiyi değiştirir.

Bu nedenle, şimdi gayet açıktır ki:

Mülkiyet yalnızca birinin kendisine ilişkin üretim koşularına bilinçli bir tavır — topluluğun birey için tesis ettiği, yasa sıfatıyla duyurulmuş ve güvence altına alınmış bir tavır — olduğu kadarıyla; üreticinin varlığı kadarıyla dolayısıyla ona ait nesnel koşullar içinde bir varlık gibi görünür, yalnızca üretim yoluyla gerçekleştirilir. İnsanın öznel faaliyet koşulları sıfatıyla ileri sürülmeleri sürecinde; gerçek tahsis düşünüldüğü gibi bu koşullara ilişki yoluyla meydana gelmez, onlara aktif, gerçek ilişki yoluyla meydana gelir. Fakat bu aynı zamanda açıkça mevcut koşulların değiştiği anlamına gelir. Arazinin bir bölgesini avlanma sahası yapan, kabilelerin o bölge üzerinde avlanmasıdır; toprağı bireyin bedeninin bir uzantısı haline getiren, tarımdır. Roma şehri kurulduğunda ve çevresindeki toprak yurttaşları tarafından işlendiğinde, topluluğun koşulları önceden olduğundan farklıydı. Bütün bu toplulukların amacı muhafazadır — başka bir deyişle, onları malik olarak kuran bireylerin üretimi, ya da, üyelerinin birbirlerine ilişkisini oluşturan ve dolayısıyla topluluğun kendisini oluşturan aynı nesnel varoluş tarzıdır. Fakat bu yeniden üretim aynı zamanda zorunlu olarak hem yeni üretimdir hem de eski biçimin yıkımıdır.

Örnek vermemiz gerekirse, her bireyin yüksek diyebileceğimiz dönümlü araziyi elinde bulundurması gerektiği yerde, nüfustaki mutlak artış bir engel teşkil eder. Eğer bu durumun üstesinden gelinirse, kolonizasyon gelişecek ve bu işgal savaşlarını gerekli kılacaktır. Bu da köleliğe vb., ayrıca, mesela, ager publicus’un genişlemesine, ve nitekim topluluğu temsil eden vs. Patricilerin yükselişine yol açar. Bu nedenle eski topluluğun muhafazası dayalı olduğu koşulların yıkımını beraberinde getirir, ve zıttı haline gelir. Diyelim ki, mesela, verimlilik üretim güçlerinin gelişimi aracılığıyla (ki tarımda, en geleneksel uğraşlardan biri, hepsinden yavaştır) bölgeyi büyültmeden arttırılabilir. Bu emeğin yeni yöntemlerini ve kombinasyonlarını beraberinde getirir, günün yüksek orantısı tarıma vs. adanmak zorunda olacak ve tekrardan topluluğun eski ekonomik koşulları etkinliğine son verecektir. Yeniden üretim faaliyetinin kendisi yalnızca nesnel koşulları değiştirmez — örneğin, köyün kasabaya, el değmemiş yerlerin tarımsal alana vs. dönüştürülmesi — aynı zamanda üreticiler de onunla değişir, yeni özelliklerin ortaya çıkmasıyla, kendilerini üretimde dönüştürerek ve geliştirerek, yeni güçler, düşünceler, münasebet tarzları, ihtiyaçlar ve konuşma biçimi oluşturarak.

Üretim tarzının kendisi ne kadar gelenekselse, başka bir deyişle, tahsisin gerçek süreci ne kadar çok aynı kalırsa, mülkiyetin eski biçimi o kadar çok değişmez olacaktır ve bu sebeple topluluk da bir bütün olarak kalacaktır. (Unutmayalım ki geleneksel tarz uzun zamandan beri tarımda ısrar ediyor, tarım ve imalatın Doğu’ya özgü kombinasyonunda ise daha da uzun.) Topluluk üyelerinin özel malik kisvesi altında bir şehir topluluğu ve şehir bölgesinin sahipleri olarak kolektif varlıklarından ayrı varlık edindikleri yerde, bireyin mülkiyetini kaybetmesine yol açacak koşullar çoktan baş göstermiştir — diğer bir deyişle, onu hem eşit statüde bir yurttaş, topluluğun bir üyesi hem de bir malik yapan çifte ilişki. Merkezi biçimde bu kayıp pek mümkün değildir, tamamen dış etkilerin bir sonucu olması haricinde, zira topluluğun bireysel üyesi hiçbir zaman onunla (nesnel, ekonomik) bağını kaybetmesine neden olacak denli bağımsız bir bağlantı kurmaz. O sıkı bir biçimde kökleşmiştir. Bu aynı zamanda imalat ve tarım, kasaba (bu raddede köy) ve taşra birliğinin bir görünüşüdür. Eskiler arasında, imalat hâlihazırda yolsuzluk vs. (azat edilmiş köleler, müşteriler ve yabancılar için uygun işletme) şeklinde belirir. Yalnızca çiftçilik, savaş ve din gözetimi ve ev, yol veya tapınak yapımı gibi komünal görevler gayesine yazgılı özgür insanların ev emeği olduğu yerde, üretken emek tarıma mutlak tabiliğinden kurtarılmıştır. Yabancılarla alışveriş, köleler, artı ürünü mübadele etme arzusu vs.’den ister istemez ileri gelen bu gelişme topluluğun dayalı olduğu üretim tarzını, ve onunla birlikte nesnel olarak bireysel insanı sona erdirir — örneğin, bir Yunan, bir Romalı olarak belirlenmiş birey. Mübadele ve borçlanma vs. de aynı etkiye sahiptir.

Belirli bir topluluk biçimi veya kabile birimi ile ona bağlantılı olan doğadaki mülkiyet, yahut üretimin nesnel koşullarına doğal bir şekilde var olma, bireyin topluluk aracılığıyla nesnel oluşu bakımından ilişkisi arasında özgün bir birliğe sahibiz. Şimdi bir bakıma mülkiyetin belirli biçimi şeklinde görünen bu birlik, canlı gerçekliğine özgül bir üretim tarzının kendisinde sahiptir, ve bu tarz aynı ölçüde hem bireylerin birbirlerine ilişkisi gibi hem de inorganik doğaya, kendi özgül emek tarzlarına (daima aile emeğidir, çoğunlukla komünal emek) özgül günlük davranışları gibi görünür. Topluluğun kendisi ilk büyük üretim gücü sıfatıyla belirir; üretim koşullarının özel türleri (başka bir deyişle, hayvancılık, tarım) özel bir üretim tarzına ve özel üretim güçlerine yol açar, hem nesnel hem de öznel, ikincisi bireylerin nitelikleri gibi görünür.

Son tahlilde, topluluk ve ona dayalı mülkiyet emekçi öznelerin üretim güçlerinin gelişmesinde özgül bir kademeye indirgenebilir — bu öznelerin birbirleriyle ve doğayla özgül bağlantısına karşılık gelen bir kademe. Belirli bir noktaya kadar, yeniden üretim. Bundan sonra, dağılmaya başlar.

Mülkiyet — bu onun Asya’ya, Slavlara, klasik İlk Çağ’a ve Cermenlere özgü biçimlerine de uygun düşer — dolayısıyla aslen çalışan (üreten) öznenin (ya da kendisini yeniden üreten bir özne) kendi başına üretiminin veya yeniden üretiminin koşullarına bir bağlantısı anlamına gelir. Nitekim, üretimin koşullarına göre, mülkiyet farklı biçimler alacaktır. Üretim gayesinin kendisi üreticiyi varlığının bu nesnel koşullarında ve onlarla birlikte yeniden üretmektir. Bir malik kisvesi altında bu davranış — emeğin, başka bir deyişle, üretimin ön koşuludur, sonucu değil — bireyin bir kabile veya komünal varlığın (belli bir noktaya kadar kendisi onun mülkiyetidir) parçası olarak özgül varoluşunu varsayar. Emekçinin kendisinin üçüncü bir birey veya topluluk için üretimin doğal koşulları arasında ortaya çıktığı yerde — ve mülkiyetin bu sebeple artık bağımsız emekçi bireyin emeğin nesnel koşullarına ilişkisi olmaktan çıktığı yerde — kölelik, serflik vb. daima ikincildir, hiçbir zaman birincil değildir, her ne kadar topluluğun ve topluluktaki emeğin üzerine kurulmuş mülkiyetin zorunlu ve mantıklı sonucu olsa da (Köleliğin bu karakteri Doğu’nun, ki yalnızca Avrupalı bakış açısından öyle değerlendirilir, genel köleliğine uygun değildir).

İlk önce hayvanları ele geçiren ve sonra kendisi için hayvanları yakalatma maksadıyla insanları ele geçiren güçlü, fiziksel olarak üstün bir kişi hayal etmek elbette kolaydır; kısaca, insanı yeniden üretimi için herhangi canlı doğal şey gibi doğallıkla ortaya çıkan bir koşul halinde kullanan birisi; kendi emeği egemenlik faaliyetinde tükenmiş. Fakat böylesi bir görüş aptalcadır, gerçi belirli bir kabile veya topluluk varlığının bakış açısından doğru olabilir; zira münferit insanı başlangıç noktası kabul ederler. Ancak insan sadece tarih süreci aracılığıyla bireyselleştirilir. O aslen bir jenerik oluş, kabile oluşu, sürü hayvanı olarak belirir — oysa hiçbir suretle politik anlamda bir “politik hayvan” değildir. Mübadelenin kendisi bu bireyselleştirmenin başlıca failidir. Sürü hayvanını fuzuli kılar ve çözer. Vaziyet böyle olduğunda, yani insanın münferit bir kişi sıfatıyla yalnızca kendisine bağlantısı bulunduğunda, kendisini münferit bir birey olarak tesis etmenin yolu ona genel komünal karakterini [sein Sich-Allgemein-und-Gemeinmachen] veren şey halini alır. Böyle bir toplulukta, bireyin bir malik — bir arazi maliki diyelim — olarak varlığı önceden varsayılmıştır, bununla birlikte, onu topluluğa zincirleyen, daha doğrusu zincirinde bir halka oluşturan belirli koşullar altında bir maliktir. Burjuva toplumunda, örneğin, işçi amaçsız, bütünüyle öznel bir şekilde var olur; fakat şimdi onun karşısına çıkan şey yok etmeye çalıştığı, kendisini yok eden gerçek ortak varlık haline geldi.

Topluluğun öznelere üretimlerinin koşullarıyla özgül bir nesnel birlik yüklediği, ya da özgül bir öznel varlığın topluluğun kendisini üretim koşulu atfettiği bütün biçimler, zorunlu olarak yalnızca hem gerçekte hem de prensipte sınırlı üretim güçlerinin gelişimine tekabül eder. (Bu biçimler kuşkusuz aşağı yukarı doğal şekilde evrilmiştir, aynı zamanda da tarihi bir sürecin sonucudur.) Üretim güçlerinin gelişimi onları çözer, ve onların çözülmesinin kendisi üretimin insan güçlerinin bir gelişimidir. Emek başlangıçta belirli bir temelde üstlenilmiştir — önce ilkel — daha sonra tarihi. [Es wird erst gearbeitet von gewisser Grundlage aus — erst naturwuchsig — dann historische Voraussetzung. Cümle eksiltili ve çeşitli birçok olası yoruma açıktır.] Sonradan, ne var ki, bu temel veya ön koşul bizzat iptal edilmiştir, ya da ilerici insan yığını için çok kısıtlı bir hale gelerek kaybolma eğilimindedir.

Klasik İlk Çağ mülkünün modern zamanda hobi bahçeleri şeklinde yeniden ortaya çıktığı kadarıyla, politik ekonomiye aittir ve biz onu mülk kesiminde idare ederiz.

(Bütün bunlar sonradan daha derin ve detaylı biçimde tekrar irdelenecektir.)

Bizim burada ilgilendiğimiz şey şu: emeğin sermayeye veya emeğin nesnel koşullarına ilişkisi, emekçinin bir sahip olduğu ve sahibin emek verdiği farklı biçimlere son veren tarihi bir sürecin var olduğunu varsayar. Bu her şeyden önce şu anlama gelir:

(1) İnsanın kendi inorganik oluşu, güçlerini tecrübe ettiği bir atölye ve iradesinin alanı gibi davrandığı üretimin doğal bir koşulu sıfatıyla alana — araziye veya toprağa — bağlantının çözülmesi. Bu mükiyetin bulunduğu bütün biçimler, üyelerinin, aralarındaki resmi ayrımların önemi olmaksızın,  üye olmalarından dolayı malik oldukları bir komünal varlık olarak konumlanır. Dolayısıyla, bu mülkiyetin ilk biçimi doğrudan komünal mülkiyettir (Slavlar arasında değiştirilmiş, Doğu’ya özgü biçim; klasik İlk Çağ’daki ve Cermen mülkiyetindeki, her ne kadar karşıt olsa da saklı vakıftır, çelişkiler noktasına geliştirilmiştir).

(2) İnsanın aletin sahibi sıfatıyla ortaya çıktığı bağlantıların çözülmesi. Madem mülkün yukarıdaki biçimi bir gerçek topluluk varsayar, öyleyse aracın emekçi tarafından bu sahipliği imalatın — yani, el sanatı emeği biçiminde — gelişiminin belirli bir biçimi olarak kabul edilir. Lonca ve şirket kurumları buna bağlıdır. (Eski Doğu’nun imalat faaliyetleri yukarıdaki başlığımız kısmın (1) altına dahil edilebilir.) Burada, emeğin kendisi de yarı sanatsal, yarı kendi içinde bir amaçtır. [Hier die Arbeit selbst noch halb künstlerisch, halb Selbstzweck.] “Usta”nın kurumu. Kapitalistin kendisi de bir ustadır. Özel zanaat yeteneğinin kendisi aletin sahipliğini vb. güvence altına alır. Bir anlamda, emek tarzı emek örgütü ve aletiyle birlikte kalıtımsal hale gelir. Orta Çağ kasabası yaşamı. Emek yine de bir insana aittir; tek taraflı [einseitige] yeterliklerin vs. kendi kendine yeten belli bir gelişimi.

(3) İki maddede de insanı üretici olarak hayatta kalmasını sağlamak için zorunlu, üretim öncesi tüketim kaynağını elinde bulundurduğu gerçeği dahildir — mesela, üretim esnasında, onun tamamlanmasından önce. Bir arazi sahibi olarak, tüketim için gerekli fon ona doğrudan sağlanmış görünür. Usta bir zanaatkâr olarak, bu ödeneği miras almış, kazanmış ya da biriktirmiştir ve bir genç olarak, hala bir çıraktır, henüz tam anlamıyla bağımsız bir işçi haline gelmemiştir, fakat ataerkil şekilde ustasının yemeğini paylaşmıştır. (Hakiki) bir kalfa olarak, ustanın zilyetliğinde bulunan tüketim ödeneğinin belli bir ortak kullanımı vardır. Gerçi bu kalfanın mülkiyeti değildir, onu en azından ortak zilyet yapan, yasalar ve gelenekler vb.’dir. (Bu noktanın üzerinde daha sonra durulacak.)

(4) Diğer yandan, emekçilerin kendilerinin, emek gücünün canlı birimlerinin hala üretimin nesnel koşullarının doğrudan bir parçası olduğu ve bizzat el koyuldukları — ve dolayısıyla köle veya serf oldukları — her iki bağlantının da çözülmesi. Sermaye için, işçi bir üretim koşulu oluşturmaz, yalnızca emek koşulu oluşturur. Bu, makineler aracılığıyla yerine getirilebilirse, hatta su veya havayla, çok daha iyi olur. Ve sermayenin kendine mal ettiği şey emekçi değil, onun emeğidir — ve doğrudan değil, mübadele yoluyladır.

Bunlar, öyleyse, bir yandan emekçinin, üretimin nesnel koşullarıyla kendi mülkiyeti olmayan, başka birisinin mülkiyeti, kendi uğruna var olan değer, sermaye olarak yüzleşerek, özgür emekçi, emek için tamamen öznel yeterlik sıfatıyla onlarsız meydana gelemediği tarihi ön koşullardır. Diğer yandan, eğer o sermaye ile yüzleşecekse hangi koşulların zorunlu olduğunu şimdi sormamız gerekir.

 

 II


Emeğin İşçinin Mülksüzlüğüne Dayalı Emekle Mübadelesi

Mülkiyet olmayanın hammaddeye bağlantısında canlı emeğin bulunduğu, üretim devresinde alet ve geçim kaynağının gerektiği “sermaye” formülü, ilk olarak toprak mülkiyeti olmayana işaret eder — başka bir deyişle, çalışan bireyin araziyi, toprağı kendisine ve emeği ona ait saydığı bir devletin yokluğu. En elverişli durumda, hem arazi sahibinin kendisine bağlantısında hem de emek veren bir özne bakımından yeterliğinde kalır. Potansiyel olarak, arazi sahipliği her iki mülkiyeti de hammaddelere, ve emeğin asli aleti toprağa, aynı zamanda onun kendiliğinden oluşan meyvelerine dahil eder. En özgün biçimde, bu şu anlama gelir ki birey toprağı kendisine ait sayar, ve onda hammaddeyi, aleti ve emekten değil topraktan gelen geçim kaynağını bulur. Bu ilişki yeniden üretildiği vakit, emekten gelen ikincil aletler ve toprağın meyveleri arazi sahipliğinin ilkel biçimine dahil olarak bir anda ortaya çıkar. İlk olarak işçinin emek koşullarına sermaye bakımından bağlantısına dahil edilmiş daha eksiksiz mülkiyet ilişkisiyle olumsuzlanan bu tarihi durumdur. Yeni ilişkide olumsuzlanan, ya da tarih tarafından çözüldüğü varsayılan, bu 1 numaralı tarihi durumdur.

İkinci bir tarihi adım alet mülkiyetinde ima edilmiştir — bir diğer deyişle, emekçinin aletin sahibi kisvesi altında emek verdiği, kendisine göre aletlerle bağlantısında (kendi bireysel emeğinde aletin sınıflandırıldığını varsayar, başka bir deyişle, emeğin üretici gücünün özel ve sınırlı bir gelişimini varsayar). Emekçinin yalnızca aletin sahibi olduğu değil, ayrıca bu emekçi olarak malik veya emek veren malik biçiminin mülkten hâlihazırda farklı ve ayrı olduğu, hem de ilk durumda olduğu gibi mülkün bir ilineği ve onun altında sınıflandırılan bir şey olmadığı bir durumu değerlendiriyoruz: başka bir ifadeyle, emeğin zanaatkâr ve kentsel gelişimi.  Dolayısıyla, aynı zamanda, biz burada hammaddeyi ve geçim kaynağını zanaatkârın mülkiyeti şeklinde ve zanaatı yoluyla, alet mülkiyeti aracılığıyla sağlanmış buluruz. Bu ikinci tarihi adım şimdi, sırasıyla mülkiyetin veya çalışan malikin bu ikinci çeşidinin kendi bağımsız varlığını tesis ettiği mutlak gerçekle bir hayli değiştirilmiş halde ortaya çıkacak olan ilkinden farklı ve ayrı bir şekilde var olur.

Alet zaten emek ürünü olduğundan  — başka bir deyişle, mülkiyeti oluşturan unsur zaten emekle tesis edilmiştir — topluluk burada ilk durumda olabildiği gibi artık ilkel biçiminde ortaya çıkamaz. Mülkiyetin bu biçiminin dayalı olduğu topluluk hâlihazırda üretilmiş, ikincil, vücut bulmuş bir şey,  emekçinin kendisinin ürettiği bir topluluk gibi görünür. Şu aşikar ki alet sahipliğinin emeğin koşullarına mülkiyet şeklinde ilişki olduğu yerde, gerçek emekte alet yalnızca bireysel emeğin bir aracı şeklinde ortaya çıkar, ve aleti gerçekten tahsis etme sanatı, onu bir emek aracı olarak kullanmak için, emekçiyi kendi araçlarının sahibi yapan özel bir yetenek gibi görünür. Kısacası, lonca ve şirket sistemlerinin esas karakteri (onun öznesi olarak zanaatkâr emeği ve sahipliğin kurucu unsuru) üretim aletine bağlantısı yönünden incelenebilir: mülkiyet olarak araç. Bu, dünyaya, birine ait olmak üzere toprağa, ki daha ziyade mülkiyet olarak hammaddeninkidir, bağlantılardan ayrılır. Bu 2 numaralı tarihi durumda mülkiyet böylelikle emek veren öznenin onu emek veren bir malik haline getiren üretim koşullarının bu tek unsuruna bağılantısıyla oluşturulur; ve bu durum yalnızca 1 numaralı durumun çelişkisi biçiminde var olabilir, ya da, dilerseniz, değiştirilmiş 1 numaralı durumun tamamlayıcısı biçiminde. Sermayenin ilk formülü bu tarihi durumu da olumsuzlar.

Ne toprağın ne de aletin (diğer bir deyişle, emeğin kendisinin), ama yalnızca emek veren öznenin doğal koşulu olarak bulunan geçim kaynağının maliki görevini görecek üçüncü bir olanaklı biçim var. Aslında bu, aynı zamanda olumsuzlanan, veya tarihi olarak çözülmüş,  işçinin sermaye şeklinde üretim koşullarına bağlantısındaki kölelik ve serflik formülüdür.

Mülkiyetin ilkel biçimleri zorunlu olarak mülkiyetin farklı nesnel unsurlar şart koşan üretime bağlantısıyla ayrışır; onlar topluluğun farklı biçimlerinin ekonomik temelidir, ve sırası gelince topluluk biçimlerinin var olduğunu farz eder. Bu biçimler emeğin kendisi üretimin nesnel koşulları (kölelik ve serflikte olduğu gibi) arasına yerleştirildiği vakit önemli derecede değiştirilmiştir, yani 1 numarada benimsenmiş mülkiyetin bütün biçimlerinin basit olumlu karakterinin kaybolması ve değiştirilmesinin bir sonucu olarak. Bütün bunlar potansiyel köleliği, ve dolayısıyla kendi çözülmelerini içerir. Belirli türden emeğin — başka bir deyişle, onun zanaat ustalığı ve haliyle emek aleti mülkiyeti — üretim koşullarında mülkiyete karşılık geldiği 2 numara, alakadar olduğu kadarıyla, bu kuşkusuz köleliği ve serfliği dahil etmez. Ne var ki, kast sistemi biçiminde olumsuz bir analojik gelişmeye yol açabilir.

Geçim kaynağı mülkiyetinin üçüncü biçimi emek veren bireyin üretim ve haliyle varoluş koşullarına herhangi bir ilişki barındıramaz, kölelik ve serfliğe ayrışmadıkça. Yalnızca 2 numaralı mülkiyete henüz geçmeden, “göstermelik eğlenceler” [ki yoksulluk yardımıyla yaşayan mülksüz bir yığının eğlencesidir] zamanında Romalı Pleplerin durumunda olduğu gibi, arazi sahipliğini kaybetmiş, mülk üzerine kurulu ilkel topluluk üyesinin bağlantısı olabilir. Uşakların veya kişisel servisin lordlarına bağlantısı, esasen farklıdır. Zira o (kişisel servis) aslında yalnızca, kendisi artık emek vermeyen, fakat mülkiyeti emekçilerin kendilerini serf vb. olarak, üretim koşulları arasında barındıran arazi sahibinin varoluş tarzını biçimlendirir. Bizim burada tahsisin başlıca bağlantısı şeklinde sahip olduğumuz şey egemenlik ilişkisidir. Tahsis, hayvanlar efendilerine hizmet etse bile, hayvana, toprağa vb. böylesi bir bağlantı yaratamaz. Başka bir iradenin tahsis edilmesi egemenlik ilişkisinde önceden varsayılır. İradesiz varlıklar, misal hayvanlar, aslında hizmet verebilirler, ama sahipleri bu sebeple lord ve efendi olmaz. Gelgelelim, bizim burada gördüğümüz, egemenlik ve esaret bağlantılarının da üretim aletlerinin tahsisi formülüne nasıl katıldığıdır; ayrıca onlar gelişimin zorunlu bir mayasını, bir de bütün ilkel mülkiyet ve üretim bağlantılarının çöküşünü teşkil eder. Aynı zamanda, onların sınırlamalarını ifade eder. Muhakkak, onlar ayrıca sermayede, dolaylı (sağlanmış) bir biçimde olsa da, yeniden üretilmiştir, ve dolayısıyla onun çözülmesinde bir maya teşkil eder, ve onun sınırlamalarının amblemleridir.

“Kendini ve bağımsızlığını sıkıntılı zamanlarda satma hakkı, maalesef genel bir şeydi; Hem Kuzey’de, Yunanlılar arasında hem de Asya’da yürürlükte oldu. Alacaklının temerrüde düşen borçluyu esaret altına alma, ve borcunu ya onun emeğiyle ya da o kişiyi satarak ifa etme hakkı neredeyse aynı ölçüde yaygındı.” (Niebuhr, I, 600)

[Başka bir pasajda, Niebuhr Augustus dönemi Yunan yazarlarının Patrici ve Plepler arasındaki ilişki üzerine yaşadıkları güçlükleri ve yanlış anlamaları, ayrıca Patronlar ve Müşteriler arasındaki ilişkiden doğan kafa karışıklıklarını şu gerçekten hareketle açıklar:

“zengin ve yoksulun yalnızca gerçek yurttaş sınıflarını teşkil ettiği bir zamanda yazıyorlardı; muhtaç insanın, kökenleri ne kadar soylu olursa olsun, yalnızca azat edilmiş bir köle Patron olarak rağbet görse bile, bir patrona ve milyonere ihtiyaç duyduğu yerde, miras kalan bağlantılarının güç bela bir izini bulabildiler ancak”. (I.620)]

“Zanaatkârlar her iki sınıfta da bulunabiliyordu (ikamet eden yabancılar ve azat edilmiş köleler kendi soylarından gelenlerle birlikte), ve tarımı terk edip sınırlı yurttaş statüsüne geçen Plepler bunlardan faydalanıyordu. Ne de yasal olarak tanınmış loncaların şerefinden yoksundular, ve bunlara öylesine çok değer veriliyordu ki onların kurucusunun Numa olduğu zannediliyordu. Böyle dokuz lonca vardı; gaydacılar, kuyumcular, marangozlar, boyacılar, saraçlar, sepiciler, eyerciler, bakırcılar ve çömlekçiler, dokuzuncu kurum diğer zanaatları kuşatır… Onlar arasındakiler bağımsız yurttaşlardı, ya da herhangi bir patrondan bağımsız, yurttaşlığa denk bir statüden faydalanan kimselerdi (böyle bir statünün tanındığını varsayarsak); ya da patronlarının aile soylarının tükenmesiyle bağları sapmaya uğramış bağımlı insanların soyundan gelen kimseler: bunlar hiç şüphesiz eski yurttaşların kavgalarından ve avam [der Gemeinde] Florentine loncaları olarak Guelf ve Ghibelline ailelerinin kan davalarından uzakta kalıyordu. Muhtemelen esaret altındaki nüfus bir bütün olarak yine de Patricilerin emri altında bulunuyordu.” (I,6 23)

Bir yandan, bir ülke bireyleri yığınını, belki aniden değil ama gerçek özgür emekçilere, hiç olmazsa mülkiyeti emek gücü ve onu var olan değerlerle mübadele etme imkânı olan potansiyel özgür emekçilere dönüştüren tarihi süreçlerin var olduğunu farz ediyoruz. Böyle bireyler üretimin bütün nesnel koşullarıyla yabancı mülkiyeti, kendilerinin mülkiyeti olmayan minvalinde yüz yüze gelirler, fakat aynı zamanda bu durum değerler olarak mübadele edilebilen ve dolayısıyla bir dereceye kadar canlı emekle sahiplenilebilen bir şey minvalinde de görülebilir.

Çözülmenin böylesi tarihi süreçleri şunlardır:

  • Emekçiyi toprağa ve toprağın sahibi lorda bağlayan köle ilişkisinin çözülmesi, fakat aslında onun mülkiyetini geçim kaynağı (doğrusu onun topraktan tazminatını ifade eder) şeklinde varsayar;
  • Emekçiyi kendi arazisini işleyen bir çiftçi, yahut serbest, işçi, küçük arazi sahibi veya kiracı (colonus), ya da özgür çiftçi haline getiren mülkiyet bağlantılarının çözülmesi[1];
  • Emekçinin mülkiyetini üretim aracında ve emeğin kendisinde mülkiyetin kaynağı olarak değil aynı zamanda mülkiyetin kendisi olarak belli bir zanaat yeteneği biçimi [handwerksmassig bestimmte Geschicklichkeit] minvalinde var olduğunu farz eden lonca bağlantılarının çözülmesi;
  • Ayrıca malik olmayanların lordlarının heyetinde üretim fazlasının ortak tüketicileri olarak ortaya çıktıkları, ve karşılığında üniformasını giydikleri, kan davalarında yer aldıkları, gerçek veya hayali kişisel hizmet faaliyetleri gerçekleştirdikleri vs. farklı tiplerdeki müşteriliğin çözülmesi.

Daha yakından analiz bütün bu çözülme süreçlerinde çözülenin kullanım-değerinin üstün geldiği üretim bağlantıları olduğunu gösterecektir; doğrudan kullanım için üretim. Mübadele değeri ve onun üretimi diğer biçimin üstünlüğünün varoluşuna dayanır. Dolayısıyla yukarıdaki bütün durumlarda, aynı cinsten teslimatlar ve emek hizmetleri [Naturaldienste] para ödemelerine ve karşılığı parayla verilen hizmetlere üstün gelir. Fakat bu yalnızca tesadüfidir. Tekrardan, daha yakından inceleme bütün çözülmüş bağlantıların yalnızca maddi (ve haliyle de manevi) üretim güçlerinin belli bir derece gelişimiyle mümkün hale getirileceğini de meydana çıkaracaktır.

Bizi bu noktada ilgilendiren şunlardır. Bir ülkedeki vs. bireyler yığınını potansiyel serbest ücretli emekçilere dönüştüren — emek vermeye ve emeklerini satmaya yalnızca mülkiyetsizlikleri yüzünden mecbur bireyler — çözülme süreci önceki gelir kaynaklarının ya da (kısmen) bu bireylerin önceki mülkiyet koşullarının kayboluşunu önceden varsaymaz. Tam tersine, yalnızca kullanımlarının değiştirildiğini, varoluş tarzlarının dönüştürüldüğünü, diğer insanların eline serbest fon olarak geçtiğini, veya belki aynı ellerde kısmen kaldığını varsayar. Fakat bu kadarı aşikârdır. Bir birey kitlesini önceki olumlu bağlantılarından bu bağlantıları olumsuzlayan ve böylece bu bireyleri serbest emekçilere dönüştüren emeğin nesnel koşullarına o ya da bu şekilde ayıran süreç, aynı zamanda emeğin bu nesnel koşullarını şimdi ayrılmış olan bireylere potansiyel olarak önceki bağlarından serbest bırakan süreçle aynı süreçtir. (Emeğin bu nesnel koşulları araziyi, hammaddeyi, geçim kaynağını, emek aletlerini, parayı ve bunların hepsini içerir.) Onlar hala mevcuttur, ama farklı bir biçimde mevcut, bütün eski politik vb. bağlantıların yok edilmiş olduğu, ve şimdi o ayrılmış, mülksüz bireylerle yalnızca kendilerini ve birbirlerini idame ettiren değerler [an sich festhaltenden Werten] biçiminde yüz yüze gelen bir serbest fon biçiminde. Serbest emekçi kitlelerini emeğin nesnel koşullarının karşısına yerleştiren aynı süreç, ayrıca bu koşulları onların karşısına sermaye biçiminde yerleştirdi. Tarihi süreç şimdiye dek birleştirilmiş unsurların bir ayrılmasıdır; bu nedenle sonuçları bu unsurlardan birinin kaybolması değil, her birinin bir diğerine olumsuz şekilde bağlı olarak ortaya çıktığı bir durumdur: (potansiyel olarak) serbest emekçi bir yanda, (potansiyel) sermaye diğer yanda. Nesnel koşulların şimdi serbest emekçilere dönüştürülmüş sınıflardan ayrılması, aynı ölçüde bu aynı koşulların bağımsızlığı tesisi şeklinde zıt kutupta ortaya çıkar.

Sermaye ve ücretli emek ilişkisini nihai öneme çoktan ulaşmış, ve bir bütün olarak üretime yayılan bir şey gibi değil[2], hala tarihi oluşum sürecindeki bir şey gibi kabul edelim. Biz paranın sermayeye asli dönüşümünü, bir yanda sadece potansiyel olarak var olan sermaye ile diğer yanda potansiyel olarak var olan serbest emekçiler arasındaki mübadele süreci kabul ediyoruz. O halde biz kendimizi haliyle iktisatçıların alay ettiği basit gözlemi yaparken buluyoruz — yani, sermaye gibi görünen taraf hammaddeleri, araçları, ve üretim bitmeden önce işçinin yaşamasını sağlamaya yeterli yiyeceği elinde bulundurmak zorundadır. Dahası, görünüşe bakılırsa birikim — emekten önce ve emekten ileri gelmeyen bir birikim — kapitalistin tarafında yer edinmelidir ki onun emekçiyi işe yerleştirmesini ve canlı emek gücü olarak faaliyetinde tutabilmesini sağlayabilsin.[3]

Bağımsız ve emekle tesis edilmemiş sermayenin bu eylemi, o halde kökeninin bu tarihinden şimdiki zamana, ayrıca gerçeklik ve etkisinin, kendi oluşumunun [Selbstformation] bir etkenine dönüştürülmüştür. Son olarak, sermayenin başka insanların emeğinin meyvesine olan ebedi hakkı bu gidişattan elde edilmiştir, daha doğrusu olan şu ki, sermaye edinimi tarzı muadillerin mübadelesinin basit ve “adil” yasalarından elde edilir.

Para biçiminde meydana gelen servet yalnızca emeğin nesnel koşullarına karşı gerçekleştirilebilir, bunların emeğin kendisinden ayrılmasından ve ayrılma ihtimalinden dolayı. Para muadillerinin tam mübadelesi yoluyla kısmen biriktirilebileceğini gördük; ne var ki bu, tarihi olarak değinilmeye değmeyecek çok önemsiz bir kaynaktır — yani, farz edelim ki, bu paranın birinin kendi emeğinin mübadelesiyle kazanıldığını varsayıyoruz. O daha çok tefecilikle — özellikle mülk tefeciliği — biriktirilmiş para ve sermayeye, en dar anlamıyla endüstriyel sermayeye, dönüşen ticari kârlar aracılığıyla biriktirilen taşınabilir (mali) servettir. Her iki biçimle de aşağıda ilgilenme fırsatımız olacak — başka bir ifadeyle, onların kendileri sermayenin biçimleri olarak değil de sermayenin önşartları olan servetin öncelikli biçimleri olarak belirdikleri ölçüde.

Gördüğümüz gibi, sermaye — kökeni — kavramı başlangıç noktası olarak paraya, ve dolayısıyla sürümden kazanmaya işaret eder; sermaye sürümün ürünü gibi görünür. Sermaye oluşumu bu nedenle ne mülkten (keza tarım ürünlerinde bir tüccar olduğu kadarıyla tarım arazisi kiracısından meydana gelebilir), ne de loncadan (gerçi bu bir olasılık sağlar) fakat ticari ve tefeci servetten meydana gelir. Ama tüccar ve tefeci yalnızca serbest emek varlığının nesnel koşullarından tarihin sürecin bir sonucu olarak ayrıldığı vakit, serbest emeğin alımına izin veren koşullarla karşılaşır. Bu noktada, bu koşulların kendilerini satın almak da mümkün hale gelir. Lonca koşulları altında, örnek vermek gerekirse, salt para (lonca ustalarının parası olmadıkça) insanları onlar üzerinde çalıştırmak için dokuma tezgâhları satın alamaz; bir insanın kaç tane dokuma tezgâhında çalışabileceğini vs. belirleyen düzenlemeler vardır. Kısacası, canlı emek alanı minvalinde beliren, yani tam anlamıyla dolaşımda olmayan emek aleti hala canlı emekle çok yakından birleşmiş haldedir. Mali servetin sermayeyle karşılaşmasını sağlayan şey, bir yandan onun özgür emekçiler bulması, diğer yandan aksi takdirde öyle ya da böyle şimdiki gayesiz kitlelerin mülkiyeti olacak olan ve aynı zamanda serbest ve satışa hazır geçim kaynağı ve malzemeler vb. bulmasıdır.

Bununla birlikte, emeğin diğer koşulu — belli bir zanaat yeteneği, emeğin bir vasıtası rolünde gerecin varlığı vb. — sermayenin bu hazırlık veya ilk döneminde sermaye tarafından el altında bulunur. Bu kısmen kentsel lonca sisteminin, kısmen yerli sanayinin sonucudur, ya da böylesi sanayi tarıma bir eklenti olduğu kadarıyla var olur. Tarihi süreç sermayenin sonucu değil, ön şartıdır. Bu süreç aracılığıyla, kapitalist kendisini mülk ve emek arasına (tarihi) bir aracı olarak sokar. Tarih kapitalist ve emekçinin bir ortaklık vs. kurması hakkındaki duygusal yanılsamaları inkâr eder; ne de sermaye kavramının gelişiminde böyle yanılsamaların bir izi vardır. Belirli aralıklarla, imalat İtalyan şehirlerinde olduğu gibi loncalarla yan yana oldukça farklı bir döneme ait çerçevede yerel olarak gelişebilir. Fakat sermaye bir çağın genelde baskın biçimi olacaksa, onun koşulları yalnızca yerel olarak değil, büyük çapta geliştirilmelidir. (Bu, loncaların çözülmesi sırasında bireysel lonca ustalarının endüstriyel kapitalistlere dönüşebilme olasılığıyla bağdaşır; gelgelelim, fenomenlerin doğasında, bu nadiren olur. Her şeyi hesaba katarsak, tüm lonca sistemi — hem usta hem de kalfa — kapitalist ve emekçinin meydana çıktığı yerde ortadan kaybolur.)

Ne var ki, şu aşikârdır ve şimdi tartıştığımız tarihi çağın daha yakın analiziyle teyit edilmiştir ki, üretimin daha eski tarzlarının ve işçinin emeğin nesnel koşullarına bağlantılarının çözülme çağı, mali servetin çoktan belli bir dereceye kadar geliştiği ve bu çözülmeyi hızlandıran durumlar yoluyla süratle büyüdüğü ve genişlediği eş zamanlı bir çağdır. Nasıl ki kendisi bu çözülmenin bir etkenidir, aynı şekilde çözülme onun sermayeye dönüşümünün koşuludur. Fakat mali servetin mutlak varlığı, hatta bir tür üstünlüğü fethi bile, bu çözülmenin sermayede sonuçlanması için yeterli değildir. Öyle olsaydı, antik Roma, Bizans vb. tarihlerini serbest emek ve sermaye ile sonuçlandırırlardı, veya daha ziyade, yeni bir tarihe adım atarlardı. Orada mülkiyetin eski bağlantılarının çözülmesi ayrıca mali servetin — ticaretin vs. — gelişimine de bağlıydı. Ne var ki, gerçekte bu çözülmenin sonucu sanayi değil, taşranın şehir üzerindeki egemenliğiydi.

Sermayenin asli oluşumları, çoğunlukla varsayıldığı gibi, yemeğin, araçların, hammaddelerin veya kısacası topraktan ayrılmış ve çoktan insan emeğiyle kaynaşmış emeğin nesnel koşullarının birikimiyle ilerlemez.[4]

Emeğin nesnel koşullarının sermaye vasıtasıyla yaratılması değil. Onun asli oluşumu basitçe, eski bir üretim biçimi çözülmesinin tarihi süreci, mali servet biçiminde var olan değerin bir yandan emeğin nesnel koşullarını satın almasına, diğer yandan şimdi özgür emekçilerin canlı emeğini para için mübadele etmesine izin verdiğinden dolayı meydana gelir. Bütün bu elemanlar hâlihazırda vardır. Onları elekten geçiren şey bir tarihi süreçtir, bir çözülme süreci, ve o, paranın sermayeye dönüşmesini sağlayan bu şeydir. Paranın kendisinin burada payı olduğu kadarıyla, onun kendisi yalnızca bir dereceye kadar sürece müdahil olan çözülmenin çok güçlü bir etmenidir, ve bunun sonucu olarak koparılmış, gayesiz, serbest emekçilerin yaratımına sebep olur. Bu kesinlikle böyle emekçilerin varoluşlarının nesnel koşullarını yaratarak değil, daha ziyade onlardan ayrılmalarını hızlandırarak olur — diğer bir deyişle, mülkiyet kayıplarını hızlandırarak.

Mesela, büyük İngiliz toprak sahipleri arazilerinin ihtiyaç fazlası ürününün bir payını tüketen uşaklarını kovduklarında; çiftçileri ufak rençberleri vb. defettiklerinde, iki misli bir canlı emek gücü kitlesi emek pazarına atıldı: eski müşterilik, kölelik veya hizmet bağlantısından bağımsız, aynı zamanda mal mülkten, varlığın her türlü gerçek ve nesnel biçiminden de bağımsız.  Böyle bir kitle ya emek gücünün satışına ya da tek gelir kaynağı olarak dilenciliğe, aylaklığa veya hırsızlığa indirgenebilir. Tarih, onun ilk önce dilenciliği, aylaklığı ve suçu denediği, fakat darağacı, boyunduruk ve kamçı aracılığıyla emek piyasasına giden dar patika üzerindeki bu yoldan sürüldüğü gerçeğini kaydeder. (Dolayısıyla VII., VII. Henry VII., VIII. vb.’lerin devletleri aynı zamanda çözülmenin tarihi süreci ve sermaye varlığının yaratıcıları gibi görünür.) Tam tersine, vaktiyle lordlar ve uşakları tarafından tüketilen geçim kaynakları, şimdi parayla satın alıma müsaitti, ve para onların yardımıyla emeği satın almak için onları satın almayı arzu ediyordu. Para bu geçim kaynaklarını ne yaratmıştı ne de biriktirmişti. Paranın müdahalesiyle tüketilip yeniden üretilmeden önce, onlar çoktan orada, tüketilmiş ve yeniden üretilmişti. Tek değişim şuydu ki bu üretim yolları şimdi borsaya atılmıştı. Onlar şimdi uşakların vb. ağızlarıyla olan aracısız bağlantılarından koparılmış ve kullanım değerlerinden mübadele değerlerine dönüştürülmüş, böylelikle devletin ve mali servetin egemenliği çatısı altında toplanmıştı. Aynısı emeğin aletleri için de geçerlidir. Mali servet çıkrık ve dokuma tezgâhını ne icat ne de imal etti. Fakat iplikçiler ve dokumacılar arazilerinden ayrıldığı vakit, onlar ve çıkrıkları ve dokuma tezgâhları mali servetin vb. nüfuzu altına girdi.

Sermaye hâlihazırda orada olan el ve alet yığınlarını bir araya getirir. Onu karakterize eden şey bu ve ancak budur. Onları nüfuzu altında toplar.

Onun gerçek birikimi budur; belirli noktalarda emekçilerin ve de aletlerinin birikimi. Sözde sermaye birikimine geldiğimizde bunu daha derin bir şekilde inceleyeceğiz.

Herkesin kabul edeceği gibi, tüccarların serveti biçimindeki mali servet eski üretim bağlantılarının hızlanmasına ve çözülmesine yardım etmiştir, ve söz gelişi, sayısı aslında, büyük oranda servetinin ölçüsü tutulan uşaklarıyla birlikte kendi üretimini çarçur etmek yerine, arazi sahibinin ithal kullanım değerleri için mısırını, sığırını vs. mübadele etmesini sağlamıştır. (Bu nokta çoktan A. Smith tarafından titizlikle işlenmiştir.) Mali servet maiyetinin mübadele değerine büyük önem vermişti. Bu, her ne kadar gizlenmiş bir şekilde bile olsa yarı-kapitalist olan kiracıları için de geçerliydi. Mübadele değerinin gelişimi tüccarların bir toplumsal düzeni biçimindeki paranın varlığıyla gözetilmiştir. O, nesnesi öncelikle doğrudan kullanım değeri olan bir üretimi, ve böylesi üretime — emeğin, nesnel koşullarına bağlantıları — denk gelen mülkiyet biçimlerini çözer, böylelikle bir emek piyasası (köle piyasasıyla karıştırılmamalı) yaratımına ivme kazandırır. Ne var ki, paranın bu etkisi bile ancak biz sermaye ve ücretli emeğe değil de loncalardaki vb. emek örgütüne dayanan kentsel zanaat faaliyeti varlığını önceden varsayarsak mümkündür. Kentsel emeğin kendisi, tarımsal ürünlerin şehirlere vb. büyük satışlarının sırasıyla kısmen sonucu olan gelişmiş bir tarımdaki mülkün eski bağlantıları gibi uğruna loncaların büyük bir utanç haline geldiği üretim yollarını yarattı.

Diğer durumlar üretimin eski bağlantılarının çözülmesine yardım etti, emekçinin veya emekçi olmayan işe muktedirin yeniden üretiminin nesnel koşullarından ayrılmasını hızlandırdı, ve nitekim paranın sermayeye dönüşümünü ilerletti. Mesela 16. yüzyılda dolaşımdaki mal ve para miktarını artıran, yeni ihtiyaçlar yaratan ve sonuç olarak yerli ürünlerin mübadele değerini, fiyatları vs. yükselten etkenler böyleydi. Hiçbir şey bu yüzden sermayenin asli oluşumunun, mülksüzleştirilmiş işçilere bu doğrultuda sunulmuş üretimin nesnel koşullarının — yemek, hammaddeler, aletler — üretimi ve birikimi anlamına geldiğini zannetmek kadar ahmakça olamaz. Olan ziyadesiyle şuydu ki mali servet işe muktedir bireylerin emek gücünün bu koşullardan kopmasına kısmen yardım etti. Bu ayrılma sürecinin geri kalanı mali servetin müdahalesi olmaksızın devam etti. Sermayenin asli oluşumu belli bir seviyeye ulaştığında, mali servet kendisini, şimdi “özgürleştirilmiş” hayatın nesnel koşulları ve aynı ölçüde özgürleştirilmiş, fakat şimdi dizginsiz ve başıboş olan canlı emek güçlerinin arasına birini diğeriyle satın alarak bir aracı gibi yerleştirebilirdi. Mali servet oluşumunun kendisine gelirsek, sermayeye dönüşümünden önce: bu, burjuva ekonomisinin tarih öncesine aittir. Tefecilik, ticaret, onlarla birlikte ortaya çıkan şehirler ve devlet ekonomisi, onda başrolü oynayanlardır. Aynı zamanda kiracı çiftçilerin, köylülerin vb. küçük çapta da olsa istifçiliğidir.

Ticaret her yerde mübadele değeri için aracıdır, veya bundan farklı olarak, mübadele değerinin aktarımı ticaret şeklinde nitelenebilir — zira tıpkı dolaşımın ticarette bağımsız bir varlık edinmesi gibi, para da tüccarların toplumsal katmanında bir varlık edinir. Görebiliriz ki mübadele ve mübadele değerinin gelişimi hem varoluş koşullarında emeğin mülkiyet bağlantılarının hem de kendisi üretimin nesnel koşullarının parçası olan bir şey biçimindeki emeğin çözülmesine yol açar. Bütün bunlar hem hazır tüketime yönelik kullanım değeri ve üretimin hem de üretimin doğrudan ön şartı olarak hala mevcut olan gerçek bir topluluğun üstünlüğünü ifade eden bağlantılardır. Mübadele değerine dayalı üretim ve bu mübadele değerlerinin mübadelesine dayalı bir topluluk, ve servetin genel koşulu biçimindeki emek, hepsi emeğin kendi nesnel koşullarından ayrılmasını önceden varsayar ve üretir. Gerçi, para üzerine son bölümde gördüğümüz gibi, mübadele için üretim ve mübadeleye dayalı topluluk, yalnız emekten türeyen mülkiyeti ve bir ön koşul olarak birinin emek üretimindeki özel mülkiyeti varsayıyor gibi görünür, bu görünüş aldatıcıdır. Muadillerin mübadelesi meydana gelir (fakat yalnızca) diğer insanların emeğinin mübadele olmadan ancak mübadele kisvesi altında tahsisine dayalı bir üretimin yüzey tabakasıdır. Bu mübadele sistemi temel olarak sermayeyi alır. Onu sermayeden münferit, yüzeyde beliren, bağımsız bir sistem gibi kabul edersek, bu mutlak yanılsama olur, yine de zorunlu bir yanılsama. Dolayısıyla mübadele değerleri sisteminin — muadillerin emek ölçüsünde mübadelesi — diğer insanların emeğinin mübadele olmadan tahsisine, emek ve mülkiyetin toptan ayrılığına dönüştüğünü, veya daha ziyade bu tahsisi gizli arka planı minvalinde meydana çıkardığını bulmak artık şaşırtıcı değil. Zira mübadele değerlerinin ve mübadele değerleri üreten üretimin kuralı, kendisi bir mübadele değeri olan yabancı emeği gücünü önceden varsayar. Başka bir deyişle, canlı emek gücünün nesnel koşullarından ayrılmasını önceden varsayar; bunlara — veya kendi nesnelliğine — başka birisinin mülkiyeti şeklinde bir ilişki; sözün kısası, onlara sermaye şeklinde bir bağlantı.

Emeğin altın çağı yalnızca feodalizmin çöküş içinde olduğu, ama yine de iç çatışmayla uğraştığı dönemlerde kendisini özgür kılarak meydana geldi — 14. yüzyıl ve 15. yüzyılın ilk yarısında İngiltere’de olduğu gibi. Eğer emek nesnel koşullarına mülkiyetine göre tekrar bağlı olacaksa, özel mübadeleninkinin yerine başka bir sistem geçmelidir, zira gördüğümüz kadarıyla özel mübadele emek gücüne karşı nesnelere dönüşen emeğin mübadelesini, ve o suretle canlı emeğin mübadelesiz tahsisini varsayar.

Tarih boyunca, para çoğunlukla basit ve bariz yollarla sermayeye dönüştürüldü. Böylelikle, tüccar önceden bu etkinliklerle tarım işlerine yardımcı uğraş olarak ilgilenen birtakım iplikçi ve dokumacıyı çalıştırır, ve yardımcı uğraşı, sonrasında onları ücretli emekçiler sıfatıyla kontrolü ve egemenliği altına alacağı esas uğraş haline getirir.  Sonraki adım onları evlerinden uzaklaştırmak ve tek bir emek evinde toplamaktır. Bu basit süreçte, tüccarın dokumacı veya iplikçi için hammadde, alet ve geçim kaynakları sağlamadığı aşikârdır. Onun bütün yaptığı onları alıcıya, tüccara bağlı oldukları tek emek türüne sınırlamaktır, ve böylece eninde sonunda kendilerini sadece onun için ve sayesinde üretirken bulurlar. Aslen, o yalnızca ürünlerini satın alarak emeklerini satın almıştır. Kendilerini bu mübadele değerinin üretimine sınırladıkları vakit, ve dolayısıyla doğrudan mübadele değerleri üretmek ve emeklerini yaşamaya devam etmek için tamamen mübadele etmek zorunda kaldıkları vakit, onun egemenliği altına girerler. En sonunda, ona ürünlerini satma yanılsaması da kaybolur. Onların ürünlerini satın alır ve başta üründeki mülkiyetlerini, çok geçmeden de alet sahipliklerini ellerinden alır, tabii üretim maliyetini azaltmak için onlara sahiplik yanılsamaları temin etmezse.

Sermayenin en başta gelişigüzel ve yerel olarak, üretimin eski tarzlarıyla yan yana, fakat onları yavaş yavaş parçalara ayırarak ortaya çıktığı ilk tarihi biçimler kelimenin tam manasıyla imalatı icat eder (henüz imalathaneyi değil). Bu, ihracat için seri üretimin olduğu — bunun sonucu olarak büyük ölçekte deniz ve kara ticareti üzerinden, ve böylesi ticaret merkezlerinde, İtalya’daki şehirlerde, Konstantinopolis, Flaman Bölgesi, Hollanda şehirlerinde, ve Barcelona gibi bazı İspanyol şehirlerinde vs. olduğu gibi meydana gelir.  İmalat başlangıçta sözde kentsel zanaatları değil yardımcı kırsal uğraşları, iplikçilik ve dokumacılığı, en az zanaat yeteneği gerektiren türden işleri ele geçirir. Bir ihracat pazarının temelini bulduğu, ve üretimin sanki kendiliğinden doğasıyla, mübadele değerine doğrultulmuş olduğu o büyük ticaret merkezlerinin haricinde — başka bir deyişle, gemi inşaatı da dahil olmak üzere, gemiciliğe vs. bağlı imalat. Kentsel zanaatları fabrika sanayisi gibi sürdürmek için yüksek derecede üretim gerektiğinden, kırsal yardımcı uğraşlar imalatın geniş zeminini kapsar. İlk andan itibaren büyük bir emek gücü yoğunlaşması gerektiren cam, metal, kereste vb. fabrikaları gibi böylesi üretim kolları, daha fazla doğal güç kullanır, ve hem seri üretim hem de üretim araçlarının vs. yoğunlaşmasını gerektirir: bunlar da imalata elverişlidir. Benzer şekilde kağıt fabrikaları vs.

Bu sürecin diğer bir tarafı da kiracı çiftçinin görünüşü ve tarımsal nüfusun serbest gündelikçilere dönüşümüdür. Gerçi bu dönüşümün en saf ve en makul biçimlerinde galip geldiği son yer taşradır, onun en eski bazı gelişmeleri orada meydana gelir. Bu yüzden kentsel ziraat yeteneği ve uygulamasının ötesine asla ilerlememiş eskiler hiçbir suretle büyük ölçekli sanayi elde edemediler. Zira onun ilk ön koşulu bütün taşranın kullanım değerlerinin değil, mübadele değerlerinin üretimine dahil olmasıdır. Cam, kağıt, demir vb. fabrikaları lonca prensiplerinde yürütülemez. Onlar seri üretime, genel bir piyasaya satışa, girişimciden gelen mali servete ihtiyaç duyar. Öznel veya nesnel koşullar yarattığından dolayı değil, mülkiyet ve üretimin eski bağlantıları altında bu koşullar bir araya getirilemediğinden. (Bundan sonra, serflik bağlantılarının çözülmesi ve imalatın yükselişi üretimin bütün dallarını yavaş yavaş sermaye tarafından işletilen dallara dönüştürür.) Ne var ki, kasabaların kendileri hakiki ücretli emeğin — yani, lonca sistemi dışındaki gündelikçiler, vasıfsız emekçiler vb. — oluşum unsurunu barındırır.

Böylelikle görüyoruz ki paranın sermayeye dönüşümü emeğin nesnel koşullarını ayıran, ve onları emekçilerden bağımsız yapan ve karşılarına koyan bir tarihi sürecin varlığına dayanır. Gelgelelim, sermaye ve onun süreci var olmaya başladığı vakit, bütün üretimi ele geçirirler ve her yerde emek ile mülkiyet, emek ile emeğin nesnel koşulları arasında ayrılmaya sebep olurlar ve onu yoğunlaştırırlar. Sonraki gelişme bize sermayenin hangi yollarda zanaatkâr emeğini, küçük çalışan arazi sahipliğini vs. yok ettiğini, ve aynı zamanda emekle çelişki içinde ortaya çıkmadığı o biçimlerde kendisini gösterecek: küçük sermaye, ve sermayenin kendisinin klasik, yeterli üretim tarzı ile eski üretim tarzları (ilk biçimlerinde) arasında ortadaki veya melez tipler, ya da sermaye bazında yenilenmiş olanlar.

Sermayenin yükselişi için ön koşul olan tek birikim, yalnız başına ele alındığında, tamamıyla verimsiz olan, dolaşımdan meydana çıkan ve sadece dolaşıma ait olan mali servet birikimidir. Sermaye bütün kırsal yardımcı zanaatları yok ederek kendine hızlıca bir iç pazar yaratır — diğer bir deyişle, iplikçilik ve dokumacılık yaparak, herkese giyim vs. sağlar; kısaca, doğrudan kullanım değeri olarak önceden üretilen malları mübadele değerine dönüştürerek. Bu süreç emekçilerin topraktan ve mülkiyetlerinden (yalnızca serf mülkiyeti olsa da) üretim koşullarında ayrılmasının otomatik sonucudur.

Kent zanaatları büyük ölçüde mübadeleye ve mübadele değerlerinin yaratımına dayalı olduğu halde, üretimin esas gayesi zenginleşme ya da mübadele değeri olarak mübadele değeri değil, insanın bir zanaatkâr, bir usta olarak geçimi, ve netice itibarıyla kullanım değeridir. Üretim bu nedenle her yerde önceden varsayılmış bir tüketime tabidir, talebe göre arz eder, ve genişlemesi yavaştır.

Bu yüzden kapitalistlerin ve ücretli emekçilerin üretimi sermayenin kendisini değerlere dönüştürdüğü sürecin başlıca bir ürünüdür. Yalnızca üretilen nesnelere yoğunlaşan olağan politik ekonomi, bunu tamamen unutur. Bu süreç somutlaştırılmış emeği eş zamanlı olarak emekçinin somutlaştırılmaması, emekçiye zıt bir öznelliğin somutlaştırılması, başka bir iradenin mülkiyeti olan bir şey gibi tesis ettiğinden dolayı, sermaye ayrıca zorun olarak bir kapitalisttir. Bazı sosyalistlerin kapitalistlere değil de sermayeye ihtiyacımız olduğu düşüncesi tamemen yanlıştır. Sermaye kavramı emeğin nesnel koşullarının — ve bunlar onun kendi ürünleridir — emeğe karşı bir kişilik edindiğini ima eder, veya onların işçininkinden başka bir kişilik mülkiyeti şeklinde tesis edildiğini, ki aynı kapıya çıkar. Sermaye kavramı kapitalisti ima eder. Ne var ki, bu hata, mesela klasik İlk Çağ’da sermayenin varlığından ve Romalı ya da Yunan kapitalistlerden bahseden filologlarınkinden elbette daha büyük değildir. Bu neredeyse Roma’da ve Yunanistan’da emeğin serbest olduğunu söylemenin başka bir yoludur, bu beyefendilerin zar zor ileri sürecekleri bir iddia. Şimdi Amerika’daki plantasyon sahiplerinden kapitalist diye söz edersek, eğer onlar kapitalist ise, bu, serbest emeğe dayalı bir toprak piyasası içerisinde anomali şeklinde var olmalarından dolayıdır. Sermaye terimi klasik İlk Çağ’a uygulanabilir olsaydı — gerçi kelime gerçekte eskiler arasında ortaya çıkmaz (ama Yunanlılar arasında arkhais kelimesi Romalıların principalis summa reicreditae, bir borcun aslı dedikleri şey için kullanılır — o halde Orta Asya bozkırlarındaki göçebe topluluklar sürüleriyle birlikte en büyük kapitalistler olurlardı, zira sermaye kelimesinin esas anlamı çifte koşulacak olan sığırdır. Bu nedenle Güney Fransa’da sermaye kıtlığından dolayı sık görülen metairie (mahsul paylaşımı) sözleşmesi, halen ara sıra “bail de bestes à cheptel” (çifte koşulacak hayvan kiralama sözleşmesi) diye anılır. Eğer çat pat Latinceyi kusur görmezsek, bizim kapitalistler veya Capitales Homines (muhtarlar)  da şu “qui debent censum de capite” (baş vergisi ödeyenler) olacaktır.

Güçlükler paranın kavramsal analizinde değil sermayeninkinde meydana gelir. Sermaye esasen kapitalisttir; fakat aynı zamanda üretim genel olarak sermayedir, ondan apayrı kapitalistin varoluşunda bir unsur şeklinde. Böylelikle daha sonra göreceğiz ki sermaye teriminde görünüşte kavrama ait olmayan fazlası dahil edilmiştir. Örneğin, sermaye ödünçtür, birikmiştir vs. Bütün bu bağlantılarda mutlak bir nesne gibi görünür, ve oluştuğu madde ile büsbütün çatışma halindedir. Gelgelelim, daha detaylı bir analiz bu ve diğer sorunları açıklığa kavuşturacaktır. (Aklıma gelmişken, şu gülünç gözlemi de paylaşayım: Bütün mecazi ifadeleri mistik bir anlamda kavrayan adamımız Adam Müller, günlük yaşamda canlı sermayenin de haberini aldı, ölü sermayeye zıt bir şey gibi anladı ve teozofik olarak kavramını uydurdu. Athelstan ona bu konu hakkında bir iki şey öğretebilirdi:

Reddam de meo propio decimas Deo tam in Vivente Capitale quam in mortuis fructuis terrae.”[5]

Para her zaman aynı alt tabakada aynı biçimi devam ettirir, ve bu yüzden bir nesne olarak daha kolayca kavranır. Fakat aynı şey, mal, para vb. sermayeyi veya geliri vs. temsil edebilir. Böylece iktisatçılar bile paranın somut bir şey olmadığını fark edebilir, fakat aynı şey şimdi baş sermaye altında, daha sonra oldukça zıt başka bir terim altında toplanabilir, ve bu doğrultuda da o ya sermayedir ya da sermaye değildir. O apaçık bir bağlantıdır ve yalnızca üretimin bir bağlantısı olabilir.

[1] Marx’ın notu: komünal mülkiyetin ve gerçek topluluğun daha da eski biçimlerinin çözülmesine kesin gözüyle bakıyoruz

[2] Marx’ın notu: Zira bu durumda ücretli emeğin koşulu olarak önceden varsayılan sermaye, emeğin ürünüdür, ve emeğin kendisi tarafından, koşul olarak tesis edilmiş ve kendisinin öncülü olacak şekilde yaratılmıştır

[3] Marx’ın notu: Sermaye ve ücretli emek kendi ön şartları şeklinde tesis edildiği vakit, başka bir deyişle, üretim için önceden varsayılmış bir temel şeklinde, ardı sıra gelen gidişat şöyle olur gibi görünüyor: Başlangıçta, görünüşe göre kapitalist yalnızca emekçinin kendisini yeniden üretmesine, gerekli geçim kaynağını oluşturmasına, gerekli emeği gerçekleştirmesine yeter hammadde ve geçim kaynağı ödeneğini değil; aynı zamanda emekçinin artık emeğini, yani kapitalistin kazancını gerçekleştirmesi vasıtasıyla, bir hammadde ve üretim aletleri fonunu da elinde bulundurmalıdır. İlerideki analiz emekçinin kapitalist için hiç durmadan bir çift fon yarattığını meydana çıkaracak. Bu fonun bir parçası kendi varoluş koşullarını, diğer parçası, sermayenin varoluş koşullarını daimi olarak yerine getirir. Gördüğümüz gibi, artık sermaye — ve emeğe ilişkin tarih öncesi bağlantısında artık sermaye — bütün gerçek, mevcut sermayenin ve bir nesneye dönüştürülen yabancı emeği şeklinde eşit oranda ve mübadelesiz, ona karşılık bir muadilinin aktarımı olmadan emekle tahsis edilen böylesi bir sermayenin her bir unsurunun tahsisini ihtiva eder.

[4] Marx’ın notu: Hiçbir şey, (a) sermaye tarafından işe alınan işçilerin eğer sermaye bizzat var olacaksa, onun birikimiyle ilk önce yaratılması ve hayata geçirilmesi gerektiğini savunan akıl yürütmeden kesinlikle ve yüzeysel olarak daha döngüsel değildir (sanki onun “Emek olsun” demesini bekler gibi); (b) sermaye yabancı emeği olmadan birikmediğinden, belki de kendi emeği haricinde bir durumdan bu noktada söz edilemez. Başka bir deyişle, sermayenin kendisi sermaye ve para olmayan biçimde var olabilir, zira sermayenin varoluşundan önce, emek yalnızca el becerisi işi, küçük tarım biçiminde kendi değerini gerçekleştirebilir; kısaca, az veya hiçbir tarıma izin vermeyen, ancak az bir artık ürüne izin veren, ve onun büyük kısmını birlikte tüketen bütün biçimlerde. “Birikim” kavramına daha sonra tekrar dönmek zorunda kalacağız.

[5] tr. “Mülkiyetimin aşarını Tanrı’ya vereceğim, hem canlı sığırların hem de topraktaki ölü meyveleri

Élisée Reclus: Anarşizm & Vejetaryenlik Üzerine 

 

Hazırlayan: Şenol Erdoğan

Türkçesi: Atakan Karaduman

 

Élisée Reclus gibi adamların zamanında vurulamaması ne kadar acı.Providence Press

 

Çoğu İngiliz’de, Anarşi kelimesi öyle kötü çağrışımlar yapar ki Contemporary Review[1]’ün ortalama okuyucuları bu sayfalardan muhtemelen, nasıl olur da biri onları yazabilecek kadar arsız olabilir düşüncesiyle, nefretle yüz çevirecektir. Duacısı olmanın bizden çoktan geçtiği basmakalıp gevezeler kalabalığıyla birlikte; bizim için ne katlanılamayacak kadar acı bir sitem vardır, ne de küçük düşürücü bir hitap biçimi. Sosyal ve politik konular üzerine konuşan halk sözcüleri Anarşistlerin suistimalini halkın lütfuna güvenilir bir pasaport olarak görmekteler. Davamıza ve fikrimize atfedilen her türden akla yatkın suçla, hakikati öğrenmek hususunda oldukça üşengeçler, Anarşi’nin kötülüğün ve kaosun bir diğer adı olmaktan başka bir şey olmadığına kolayca ikna ediliyorlar. Hakaretlerle dolup taşmış ve nefretle desteklenmiş çamur at izi kalsın ilkesi üzerinden muamele görüyoruz.

 

Bütün bunlarda şaşırtıcı hiçbir şey yok. Kullanım olarak kutsanmamış bir dilde konuştuğumuz, ve gücü elde etmek için sürtüşen hiçbir kesime ait olmadığımız için kuşatıldığımız bu lanetleme korosu tamamıyla bu işlerin doğasında olan bir şey. Bütün yenilikçiler gibi, şiddet sever veya barışsever olsun fark etmez, biz barış değil savaş getiririz, ve düşman olarak kabul edilmekle asla afallamayız.

 

Bu kadar çok kötü niyeti ne içimiz rahat bir şekilde karşılıyoruz ne de yalnızca haksız yere olduğunu düşünerek kendimizi hoşnut ediyoruz. İlk olarak sabırla hakikati ortaya çıkarmadan ve dikkatle vazifemizi gözden geçirmeden önce halkın sempatisi gibi oldukça değerli bir şeyi kaybetme riskine girmek tedbirsiz bir ahmaklık olurdu. Genelgeçer fikirler girdabına direnç göstermeksizin dünyaya gelmiş insanlar tarafından hiçbir zaman hayal edilmemiş bir raddeye kadar, içimizdeki inanç için vicdanımıza bir sebep sağlamakla yükümlüyüz, doğayı ve insanoğlunu çalışarak kanılarımızı güçlendirmek için, ve, hepsinden öte, onları insan ırkının sayısız kuşakları tarafından usulca ve dikkatlice tasarlanan ideal adaletle karşılaştırmak için. Bu ideal herkesçe bilinir, ve tekrar edilmeye gerek duyulmayacak kadar fazlasıyla basmakalıptır. Uygar veya barbar, her insanın ahlak öğretisinde mevcuttur; öyle ki hakların eşitliği ve hizmetlerin karşılıklı ilişkisi ideali olduğundan dolayı her din onu kendi dogmalarına ve kurallarına uyarlamaya çalışmıştır. “Hepimiz kardeşiz,” dünyanın bir ucundan diğer ucuna tekrar edilen bir söylemdir, ve bu söylemde ifade edilen evrensel kardeşlik ilkesi menfaatlerin ve çabaların toplu bir dayanışmasına işaret eder.

 

Basit ruhların kendi bütünlüğü içerisinde kabul ettiği üzere, bu ilke, modern sosyalistlerin formülleştirdiği sosyal devleti kaçınılmaz bir sonuç olarak işaret ediyor gibi görünmüyor: “Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre” ?! Pekala, bizler basit ruhlarız, ve bu insan ahlakı idealine sımsıkı tutunuyoruz. Her halükarda saf metalle karışık bolca cüruf var, ve ailelerin, şehirlerin, sınıfların, halkların ve partilerin şahsi veya kolektif bencillikleri bu temel atma işinde ürkünç bazı farklılıklar ortaya koydu. Ama burada bencil menfaatlerin etiğiyle uğraşacak değiliz, bütün kısmi fikirlerin aşağı yukarı yöneldiği yakınlaşmanın merkez noktasını tespit etmek yeterli. Yerçekiminin bu odak noktası adalettir. Eğer insanlık beyhude bir rüya değil ise, eğer bütün izlenimlerimiz, bütün düşüncelerimiz, sanrılardan ibaret değil ise, insanlık tarihine bir ana gerçek hükmeder –bütün soylar ve insanlar adaletin hasretini çeker. Bütün insanlık hayatı hala ulaşılamamış kardeşçe doğruluğa uzun bir haykırıştan başka bir şey değildir. Neredeyse üç bin yıl önce dile getirilmiş, varoluş mücadelesinin bizi ebedi çatışmaya mahkum ettiğini iddia edenlere peşinen cevap veren yaşlı Hesiodos’un şu kelimelerine kulak verin. “Bırakın balıklar, vahşi hayvanlar ve kuşlar birbirlerini yiyip bitirsinler – ancak bizim yasamız adalettir.”

 

Halbuki henüz tarihin şafağındaki bir şairin çağırdığı adaletten bizi hala ayrı tutan mesafe nasıl da uçsuz bucaksız! Kendimizi bir lokma leş uğruna kavga eden vahşi yaratıklarla kıyaslamaktan haklı olarak vazgeçmek için hala kaydetmemiz gereken ilerleme ne kadar da büyük! Eğer uygarlık Bay Alfred R. Wallace[2]’ın tanımladığı gibi “bireysel özgürlüğün kolektif iradeyle olan harmonisi” ise biz boşu boşuna uygar numarası yapıyoruz. Çağdaş toplumu, onun ahlak kurallarını, geleneklerini ve yasalarını eleştirmek, ve pratiklerinin düşünürlerin formülleştirdiği ve halkların arzu duyduğu ideal adalete göre ne kadar yetersiz kaldığını göstermek gerçekten çok kolay. Bayat kınamaları tekrar etmek mutlak retçiler için birer kısır döngü haline gelir. Ve hakikat duyulmadığı takdirde bile vakitli vakitsiz onu dile getirmeye devam etmek bizim görevimiz değil midir? Samimi bir kişi görünürde çok iyi düzenlenmiş bir toplumun gizli derinliklerinde halen hüküm süren korkunç barbarlığı kendilerine göstermeye mecburdur. Mesela, büyük şehirlerimizi ele alın, uygarlığın önderlerini, özellikle de nüfusu en yoğun olanları, ve, birçok bakımdan diğerlerinden önce geleni – dünyanın zenginliklerini kendine toplayan, her deposunun büyük bir hazineye bedel olduğu muazzam Londra’yı; sokaklarında izdiham yaratan, dolup taşan milyonların, yer altı galerilerinin bitmek bilmeyen labirentinde kaynayan karıncalardan daha fazla sayıda olan, ihtiyacını fazlasıyla karşılayacak kadar yiyecek ve giyeceğin bulunduğu yeri. Ve o saklı servet yığınlarına can atan ve açgözlülük eden alçaklar yüz binler tarafından sayılabilir; tarifi olmayan ihtişamların yanı başında, gereksinim bütün ahalinin hayati organlarını mahvediyor, ve uğruna bu hazinelerin biriktirildiği talihliler görünmez derinliklerden ebediyen yükselen acı feryadı, örtük bir inilti gibi, ancak zaman zaman duyuyor. Gözde Londra’nın altında lanetlenmiş bir Londra var, tek yemeği kir boyalı kırıntılar, tek giyeceği paçavralar olan, ve tek meskeni kokuşmuş inler olan bir Londra. Mirastan mahrum edilmişlerin teselli bulacakları bir umut var mı? Hayır: onlar her şeyden yoksun. Aralarında rutubet ve loşluk içinde bir kez olsun gözlerini güneşe çeviremeden yaşayıp ölenler var.

 

Hristiyanların kitabını cennetin kapılarını zavallı dışlanmışlara zenginlerden daha çok açmasının sebebi ne… hummadan yanmak mı yoksa bir lokma ekmek için yalvarmak mı! Şimdiki sefaletlerinin yanında, bütün bu mutluluk vaatleri, onlar duymuş olsa bile, en acı ironi gibi görünecek. Dahası, — en çok İncil vaizlerinin zevk aldığı toplumu düşünürsek,– İsa’nın sözleri tersine dönmüştür, “Tanrı’nın Krallığı” bu dünya talihlilerinin mükafatıdır, — maddi ve manevi devletin en iyi koşullarda olduğu, ve dinin ilahi saadete işaret ettiği gibi kuşkusuz dünyevi güce de götürdüğü bir dünya gayet ortada değil mi? “Din bir yükselme sebebidir, dinsizlik ise ona bir engel” bu ünlü bir İncil yorumcusunun… hükümdarına sesleniyor, her olup biteni söylediği gibi.

 

Hırs, hesabını dindarlıkta bu biçimde bulduğunda, ve ikiyüzlüler vicdanlarına, artık hangisini söylemek hoşlarına gidiyorsa, daha yüksek bir ticari değer vermek için ibadet ettiğinde, büyük umutsuzlar ordusunun kiliseye giden yolu unutmuş olması şaşırtıcı bir şey midir? Resmi çağrılara rağmen, “Tanrı’nın evlerinde” her zaman hoş karşılanmayacaklarını düşünerek kendilerini mi kandırıyorlar? Oturumları belli bir fiyata satılan, yalnızca elde para kesesi olduğunda girebildiğiniz kiliselerin burada sözünü etmeden, iyi giyimli erkeklerin soğuk bakışlarıyla ve zarif kadınların sıkı ağızlarıyla kendilerini eşikte tutuklanmış gibi hissetmeleri yoksullar için önemsiz bir şey mi? Doğru, hiçbir duvar geçişi engellemiyor, ama yine de daha heybetli bir engel yolu tıkıyor, — mirastan mahrum edilmişler ve dünya seçilmişleri arasında yükselen nefret ve tiksintinin karanlık atmosferi.

 

Gelgelelim vaizin kürsüde dikilirken dile getirdiği ilk kelime olan“Kardeşlik,” tipik bir ayrımlaşmayla, pratik gerçekliği olmayan, potansiyel ve teorik bir tür kardeşlikten başka hiçbir anlam ifade etmeyen bir kelimedir. Bununla birlikte, ilkel anlamı büsbütün kaybolmamıştır, ve insanların ağzından düşürmediği, her nasılsa gücünü çok az hissettikleri bu “kardeşlik” kelimesi, açlıktan afallamamışsa, duydukları her şeyi aptal gibi tekrar eden omurgasızlardan biri değilse onu duyan dışlanmış birinin aklına ne amansız düşünceler getirecektir! Çocukluk izlenimlerim tekrar zihnimde canlanıyor. İlk defa ağırbaşlı ve istekli bir sesin “cennetteki Baba’dan” bize “günlük ekmeğimizi” vermesini ricada bulunuşunu duyduğumda, esrarengiz bir gücün dünyadaki bütün masaların üzerine gökten yemek indireceğini sanmıştım. Milyonlarca kez tekrar edilen bu kelimelerin “insanlık kardeşliği”nin bir yakarışı olduğunu, ve her birinin, herkesin yararını düşünerek bu kelimeleri dile getirdiğini hayal etmiştim. Yani kısacası kendimi kandırmışım. Bazı taraflarıyla, dua samimidir(!); çoğu yönden ani bir rüzgarın sazlığın içinden geçerken çıkardığı gibi boş sesten başka bir şeye tekabül etmez.

 

Devletler en azından yoksullara kardeşlikten bahsetmiyor; mahzun bir jestle onlara işkence etmiyor. Bazı ülkelerde mahkeme jargonunun Hükümdar’ı, çocukları halk olan ve sevgisinin bitmek tükenmek bilmez damlalarını çocuklarının üzerine damlatan bir babaya benzettiği doğrudur; ama aç olanın ekmek isteyerek kötüye kullanabileceği bu kaide artık ciddiye alınmıyor. Devletler Tanrı’nın lütfuyla güçlerini ellerinde tutan, kutsal bir Hükümdar’ın doğrudan temsilcileri olarak görüldükleri süre içerisinde, benzetme meşruluğunu korudu; ama artık bu ilahımsı olma iddiasında bulunanlardan çok az kaldı. Dinin yaptırımlarından yoksun, artık kendilerini genel refahtan sorumlu tutmuyorlar, onun yerine iyi yönetimle, tarafsız adaletle, ve kamu işleri yönetiminde sıkı ekonomiyle kendilerini tatmin ediyorlar. Bırakalım verilen bu sözlerin ne kadar tutulduğunu bize tarih anlatsın. Oxenstierna ve Lord Chesterfield gibilerine atfedilmiş sözlerin gerçekliğiyle çarpılmadan kimse çağdaş politika çalışamaz: “Git, oğlum, git ve gör dünya ne kadar az insan tarafından yönetiliyor!” İster doğası gereği monarşik, aristokratik veya demokratik olsun, ister kılıç, veraset veya seçim hakkına dayalı olsun; iktidarı, akranlarından ne daha iyi ne de daha kötü olan, fakat konumları kötülük yapmayı daha cazip duruma getiren bireylerin idare ettiği artık müşterek bir bilgi haline geldi. Çok geçmeden hor görmeyi öğrendikleri kalabalığın üstüne yükseldikten sonra kendilerinin esasen üstün mahluklar olduğu sonucuna varıyorlar; hırsın binlerce şekliyle, kibirle, açgözlülükle ve kaprisle baştan çıkmış onlar, haydi haydi yozlaşmışlardır ki bir çıkarcı dalkavuklar güruhu ahlaksızlıklarından faydalanmak için her daim tetikte bekler. Ve her şeyde baskın bir etki bıraktıkları gibi, onun sayesinde koca Devlet mekanizmasının – memurlar, askerler ve polis – hareket ettirildiği kola hakim oldukları ve ellerinde tuttukları müddetçe her bir dikkatsizlikleri, hataları ve suçları ilelebet kendini tekrar edecek ve büyüdükçe büyüyecek. Doğru olan bir şey varsa o da şu: tahammülsüzlük nöbeti geçiren bir Hükümdar, düzmece bir bakış, kaçamak bir laf, ülkeleri yasa boğacak ve insanoğlunu felaketle yüz yüze getirecek. Geleneğe özgü bir İncil bilgisiyle yetiştirilmiş İngiliz okurlar, kral isteyen ağaçların çarpıcı hikayesini hatırlayacaktır [Hakimler 9:8]. Huzur dolu ağaçlar ve çalışmayı seven, insanların kutsadığı gayretliler; yağ veren zeytin, iyi meyve veren incir ağacı, “Tanrı’yı ve insanı neşelendiren” şarabı veren asma, saltanat sürmeyi reddederler; dikenli çalı kabul eder, ve o zehirli çalıdan Lübnan sedirlerini yok eden alev doğar.

 

Fakat ister ilahi hakla ister evrensel oylamayla adaleti dağıtmak gibi yüce bir görevle yükümlenmiş bu iktidar emanetçileri, herhangi bir şekilde daha güvenilir, ve hatta tarafsız olarak kabul edilebilir mi? Yasaların ve onları yorumlayanların bütün insanlara karşı genel kanıda var olan haliyle ideal eşitliği gösterdiği söylenebilir mi? Hakimler kör mü oluyor önlerine çıktığı zaman zengin ve yoksul – bir yanda kanlı bıçağıyla Shylock, diğer yanda etini ya da kanını peşin olarak kiloyla satan talihsizler? Kralın oğluyla dilencinin veledini aynı kefeye koyarlar mı hiç? Bu sulh hakimlerinin kendi tarafsızlıklarına sıkı sıkıya inanması ve kendilerini hakkın insan suretinde vücut bulmuş hali sanması gayet doğal; herkes – bazen farkında olmadan – eğilimlerinin tuhaf ahlakına bürünür; gerçi, hakimler, rahipler kadar olmasa da, etraflarındakilerin etkisine karşı koyabilir. Çağın ortalama kanısından türetilmiş, adaleti inşa eden şeyleri sezme yetenekleri sınıflarının önyargılarıyla belli belirsiz değişikliğe uğramıştır. Her ne kadar dürüst olsalar da, zengin ve güçlü sınıfa, ya da halen terfi ve itibar beklentisinde olan daha az talihliler sınıfına ait olduklarını unutamazlar. Üstelik körü körüne teamüle bağlı kalırlar, ve seleflerinden miras kalanı uygulayan üst sınıf mecburen haklı duruma düşer. Oysa resmi adaleti önyargısız incelediğimizde, yasal prosedürlerde ne kadar da çok haksızlığa rastlarız! Bu nedenle İngilizler Fransızların tutukluları, şu katı dürüstlük içindeki, suçları kanıtlanana kadar masum kabul edilen kutsal yaratıları, sorgulama usulünce – ve haklı olarak – karalanmıştır; Fransızlar İngiliz adaletini, İngiliz Devleti aracılığıyla, gördükçe, hiç de haksız sayılmadan, iğreniyor, ve İngiliz adaleti haine dokunulmazlık ve para teklif ederek alenen hainliği teşvik ederken, dolayısıyla alçakların alçalmasını derinleştirirken ve utanç verici ahlaksızlığı kışkırtırken büyüklerinden daha ahlaklı olan çocuklar okullarında, olan biteni sahici bir korkuyla seyrediyor.

 

Yine de, hukuk, din gibi, çağdaş toplumda yalnızca ikincil bir rol oynuyor. Yoksul ve zengin, güçlü ve zayıf arasındaki ilişkilere düzen vermek için ona, gereğinden az başvurulmuştur. Bu ilişkiler iktisadi yasaların ve şartların eşitsizliğine dayalı bir sosyal düzenin evriminin bir neticesidir.

 

Bırakınız yapsınlar!” Kendi hallerine bırakın! dedi düzenin yargıçları. Yolunuz açık; ve alan cesetlerle kaplanmış da olsa, fatih bozguna uğratılmış bedenleri çiğniyor da olsa, arz ve taleple, kartel ve tekellerle toplumun büyük kısmı azınlığa esir edilmiş de olsa, kendi hallerine bırakın–böylelikle oyunu kuralına göre oynama hükmü verilmiş olur. Bir sonradan görmenin, burada eyaletleri miras olarak teslim alan büyük efendiyi kastetmiyorum, binlerce dönümlük arazileri hazır parayla ele geçirebilmesi, kendi toprağını ekip biçenleri defedebilmesi, insanları ve konutlarını vahşi hayvanlarla ve nadir ağaçlarla değiştirebilmesi bu güzel düzenin sayesindedir. Bu nedenle akranlarından daha kurnaz veya zeki, ya da, belki de, şansı daha fazla yaver giden bir tacirin işçiler ordusunun efendisi olması, ve sık sık keyfine göre onları aç bırakması sağlanmış olur. Sözün kısası, ticari rekabet, hukukun babadan kalma himayesi altında, tüccarların büyük çoğunluğuna – gerçek, sayısız tıbbi soruşturmayla tasdik edilmiştir – erzakların ve içeceklerin saflığını bozması, öldürücü maddeleri sağlıklı besin diye satması, ve İsa’da birleşen kardeşlerini, bir gün dahi dini görevlerini ihmal etmeden, yavaş yavaş zehirleyerek öldürmesi için müsaade ediyor. İzin verin insanlar ne yapacaklarını söylesinler, kölelik karşıtlarının Amerika’da kökünü kazımak için yiğitçe çaba gösterdiği kölelik, her uygar ülkede farklı bir biçimde hüküm sürmektedir; zira açlıktan ölmek ve nefret ettikleri işi yapmak seçenekleri arasına yerleştirilmiş bütün topluluklar, ikincisini seçmeye mecbur ediliyor. Ve ait olduğumuz barbar toplumun üstesinden gelmek istiyorsak, cinayetin, binbir türlü sinsi ve bilimsel kılıf altında maskelenmesine rağmen, hala, ilkel vahşet zamanlarındaki gibi, birçok hayata son verdiğini kabul etmeliyiz. İktisatçı arkasında uçsuz bucaksız bir katliam alanından başka bir şey olmadığını görüyor, ve istatistikçi kayıtsızlığıyla büyük bir savaş sonrası akşamındaymış gibi katledilenleri sayıyor. Bu rakamlara göre yargılayın. Tuzu kurular arasındaki kötü ölüm oranı, taş çatlasa, altmışta birdir. Avrupa nüfusu şu anda bilyonun üçte biri kadar, ortalama ölüm sayısı, talihliler arasındaki ölüm oranı hesaba katılırsa, beş milyonu geçmez. Toplam ölüm sayısı beş milyonun üç katı kadar! Vaktinden önce öldürülen bu on milyon insana biz ne yaptık böyle? Birbirimize karşı yükümlülüklerimiz olduğu doğruysa, talihsizleri vakitsiz ölüme mahkum eden her türlü esaretten, soğuktan, açlıktan, sefaletten biz sorumlu değil miyiz? Ey Kabiller soyu, kardeşlerimize biz neler yaptık böyle?

 

Ve iliklerimize kadar bizi sömüren toplumsal hastalıklar için ileri sürülen çareler nelerdir? Hayır işleri, – bir egoistler kalabalığınca kendilerine koro halinde cevap verilen – birçok ince ruhlunun iddia ettiği gibi, “Hayır işleri” herhangi bir olasılıkla muazzam bir kötülükle baş edebilir mi? Doğru, iyilik yapmadan yaşayamayan bazı kendini adamışların varlığından haberdarız. Her şeyden önce, İngiltere’de, durum böyle. Sevgilerini kendi türüne savurmak zorunda bırakılan çocuksuz kadınlar hayatlarını engellileri teselli, hastaları ziyaret ederek ve çocuklara bakıcılık yaparak geçirenler olarak addediliyor. Bu kadınların mutsuz hemcinslerine karşı gösterdiği seçkin hayırseverlikten, bitmez tükenmez ilgiden etkilenmemek elimizde değil; fakat, bütün yönleriyle ele alınsa bile, bu iyi niyetli çabalara hangi ekonomik değer tahsis edilebilir? Dolandırıcı ve tefecilerin vurgunculuktan bir günde çoğunlukla elde ettiği gelir ile kıyaslandığında bir yılda işlenen hayırlara hangi meblağ vekalet eder? Hayırsever zengin kadınlar fakire bir bardak çay verirken, veya hastaya, babaya ya da çocuğa bir ilaç hazırlarken, borsadaki ufak bir hareketlenme veya üretimdeki başarılı bir işlem binlerce İngiliz işçisini yahut Hint amelesini harap edebiliyor. Ve mütevazı hayır işleri her ne kadar saygıya layık olursa olsun, verilen sadakanın bir kişisel kapris meselesi olduğu, ve dağılımlarının sıklıkla sadakayı alanın ahlaki değerinden ziyade verenin politik ve dini anlayışlarından etkilendiği de su götürmez bir gerçek değil midir? Sonrakiler iyi bir şey yapmış olmanın bilinciyle, güya basitçe bir borç ödemekten fazlasını yapıyormuş gibi keyiflenir; ve öncekiler hak, veya, aciz ise, insan dayanışması icabı iş talebinde bulunması gerekirken, hatırı için ekmek dilenir. Böylelikle çirkin düzenbazlık, yalanlarıyla, hileleriyle ve temelindeki yürekler acısı ikiyüzlülükle oluşturulmuş ve geliştirilmiş olur. Aç birisinin yemek yiyenin yanı başında öylece dikildiğinde herkesçe hoş karşılandığı, ve sonrasında, memnun edildiğinde, dostane bir selamla uzaklaştığı – kendilerini ağırlayanlarla her açıdan eşit kalarak, ve edilen iyilikler için hiçbir acı verici minnettarlık hissinin altında ezilmeden yaşadığı bazı sözde “barbar ülkeler”in görenekleri ne kadar da asildir! Fakat hayır işleri, gözetimi ve bayağılığı doğuruyor – sefil düzenin acınası meyvelerini, gelgelelim kapitalist toplumun sunabileceğinin en iyisi!

 

II.

 

Dolayısıyla, yönettikleri insanlara – ve suretiyle kabul ettikleri kaderlerinin sorumluluğuna – gereksinim yüzünden harap olmalarına, açık açık dibe batmalarına, ve ahlak bozukluğu yüzünden kötüleşmelerine göz yumarak, modern toplumun liderleri ahlak iflasına neden oldu. Devletlerin başarısızlığı hayal kırıklığına uğramamız gerektiğine dair bir sebep değil; aksine, haklarımızı diğerlerinin himayesine emanet etmenin tehlikesini bize gösterir, ve kendi meselemizi kendi idaremiz altına almamız hususunda bizi kesin olarak gittikçe daha azimli hale getirir. Toplumsal ikiyüzlülüklerin uygulaması, çarpık bir hayatın uzun süren bıkkınlığı, ve geleceğin belirsizliğinin kendi kendimize – cevap vermeye cesaret edemeden –sormak zorunda bıraktığı soru bize ait değil: “Hayat yaşamaya değer mi?” Evet, hayat bize yaşamaya değer görünüyor, yalnız şu şartla ki onun sonu,– ne kişisel mutluluk, ne bu dünyadaki ne de sonrakindeki bir cennet değil – ancak sevgiyle anılan bir dileğin, bize ait bir idealin farkına varmak olsun ve en derinimizdeki vicdandan doğsun. Biz, yüzyıllar boyunca, özgür olmayan insanların önünde ilahi bir hayal gibi havada duran o ideal eşitliğe daha fazla yakınlaşmak için mücadele ediyoruz. Her birimizin elinden gelen en ufak şey bile mücadelenin tehlikelerine karşı verilmiş yeterli bir karşılıktır. Bu koşullarda hayat güzeldir, hatta ızdırap ve fedakarlıkla dolu bir hayat dahi – vakitsiz ölümle arkası kesiliyor bile olsa.

 

Özgürlüğün ilk koşulu, o olmadan herhangi bir ilerlemenin alaydan ibaret kalacağı – istisnasız bütün sosyalistlerin amacı – her insanın “ekmek” sahibi olmasıdır. Yükümlülükten, feragatten, ebedi erdemlerden açlıktan ölene kadar bahsetmek, ödleklikten başka bir şey değildir. Zengin birinin, kapısındaki dilenciye ahlaklılık vaazı vermeye hakkı yoktur. Eğer uygar toprakların herkese yetecek kadar yiyecek üretmediği doğruysa, şöyle söylenebilir ki, yaşamsal rekabetin sonucu olarak, ekmek güçlüler için muhafaza edilmeli, ve güçsüzler ziyafet çekenlerin masalarından düşen kırıntılarla yetinmelidir. Sevginin üstün geldiği bir ailede hiçbir şey bu şekilde düzenlenmemiştir; tam tersine, küçük ve hasta olana eksiksiz destek gösterilir; üstelik kıtlığın zalimlerin ellerini güçlendirdiği ve ekmeği kendi tekelinde bulunduran güçlüler haline getirdiği de aşikar. Fakat bizim modern sosyalistlerimiz gerçekten bu güçlüklere açıklık getirmiş midir? Aksine, Malthus’un uzak geleceğe dair öngörüsünün değeri ne olursa olsun, şu güncel, tartışmasız bir gerçektir ki Avrupa ve Amerika’daki uygar ülkelerde üretilen, veya imalatçılara karşılık olarak teslim alınan yiyecek içeceklerin genel toplamı insanların yaşayabilmesi için yeter de artar bile. Kısmi kıtlık zamanlarında bile tahıl ambarları ve depolar kapılarını açmak zorundadır ki herkes yeteri kadar pay alabilsin. Sarfiyata ve savurganlığa bağlı olmaksızın, taşımadan, depo ve dükkanlardaki nakliyeden meydana gelen muazzam kayıplara rağmen, bütün dünyayı cömertçe beslemeye yetecek kadar var daima. Buna karşın bazı insanlar açlıktan ölüyor! Üstelik çocuklarını öldüren babalar var çünkü ufaklıklar ihtiyaç duyduğunda onlara verecekleri ekmek yok!

 

Diğerleri bu dehşetleri görmezden gelebilir; biz sosyalistler onlara dik dik bakıyoruz, ve sebeplerini araştırıyoruz. Sebebi toprak tekelidir, herkese ait olan araziye birkaç kişi tarafından el koyulmasıdır. Bunu söyleyen bir tek biz Anarşistler değiliz: arazinin kamulaştırılması sloganı öyle hızlı yükseliyor ki kulaklarını kasten kapatmayan herkes duyabilir. Fikir çabucak yayılıyor, zira özel mülkiyet, bugünkü biçiminde, artık rağbet görmüyor, ve tarihçiler eski Roma hukukunun ebedi adaletle eş anlamlı olmadığına her yerde tanıklık ediyor. Toprak sahiplerinin, sosyal tabaka, imtiyaz ve miras fikirleriyle -tabiri caizse- doymuş ise, ekmek veren karıkları bütün herkese kendi istekleri ile geri vereceğine inanmak kuşkusuz nafiledir; yurttaşlarına eşit olarak katılma şerefi onların olmayacak; fakat kamuoyu olgunlaştığında – ve günden güne serpildiğinde – birey ve taleplerinin genel yığılmasına karşı gelmesine gerek kalmayacak, ve balta upas ağacının köküne saplanacaktır. Ekilebilir arazi yeniden ortak kullanılacak; fakat cahil ellerce neredeyse risk altında sürülmek ve ekilmek yerine; bilim bize iklim, toprak, kültür yöntemi, gübre ve makine seçiminde yardımcı olacak. Çiftçilik de benzer ileri görüşlülükle mekanik kombinasyonlar ve kimyasal operasyonlar gibi şeylerle yönlendirilecek; ancak emeğin meyveleri emekçiye kaybolmayacak. Birçok sözde vahşi toplum toprağını ortak kullanıyor, ve gözümüze hakir görünmelerine karşın, onlar bu işte bizden üstün: gereksinim onlar arasında bilinmedik bir şeydir. Biz, öyleyse, uygarlığın zaferlerine bu ilkel kabilelerin ayrıcalıklarını ilave edecek bir sosyal devlete erişmeyi ısrar etmekte çok mu hırslıyız? Çocuklarımızın eğitimi aracılığıyla geleceğe bir ölçüde şekil verebiliriz.

 

Herkese yetecek kadar ekmeğimiz olduktan sonra, fazlasına ihtiyaç duyabiliriz. Hakların eşitliği düşüncesi bu noktada önemlidir; ancak bu nokta yakın zamanda fark edilecektir, zira akranlarından önce düşük ücrete talim etmeye meyletmeyen bir birey zaten onların dengidir. İnsan karakterinin sonsuz çeşitliliğiyle hiçbir şekilde bağdaşmayan, çoktandır arzuladığımız ve zaruri olarak gördüğümüz, şartların eşitliği, bize sayesinde gerçek bir kamu ahlakı geliştirilebilecek tek yolu arz eder. Ancak kendilerinin efendisi oldukları zaman bir birey gerçekten ahlaklı olabilir. Adil ve iyi olanın kavrayışına ayıldıkları andan itibaren kendi hareketlerini idare etmek, eylemlerinin sebeplerini kendi vicdanlarında aramak ve onları, ne cezalandırılma korkusuyla ne de ödül beklentisiyle, kolayca gerçekleştirmek artık onların inisiyatifine kalmıştır. Ne var ki diğerlerini kendileri gibi kendi istemleriyle, benzer edayı takiben yönlendirildiğini gördükleri zaman iradelerinin kuvvetlenmesi kaçınılmazdır. Örnekleşim, çok geçmeden, çaba sarf etmeksizin herkesin uyabileceği bir kolektif etik kodu oluşturacaktır; fakat yasal cezalarla zorunlu kılınmış emirler vicdanın kişisel dürtülerinin yerine geçtiği an, ahlaklılığın sonu gelir. Aziz Pavlus’un da söylediği gibi, “Yasa günah işler.” Dahası, o günahın kendisidir, çünkü, insanlığın iyi tarafını, gözü pek inisiyatifini davet etmek yerine, en kötü tarafını davet eder – korku yoluyla hükmeder. O yüzden her insana kendi koymadıkları yasalara boyun eğmemeyi, aynı zamanda başkalarının da hakları anlamına gelen kişisel haklarını savunmayı gerekli kılar. İnsanlar hep haklar ve yükümlülükler arasındaki uzlaşmazlıktan dem vuruyor. Bu boş bir ifadedir; burada böyle bir uzlaşmazlık söz konusu değil. Kendi haklarının doğruluğunu kanıtlayan her kimse aynı zamanda hemcinslerine karşı yükümlülüklerini de yerine getirmiş olur. Yükümlülüğün karşıtı ayrıcalıktır, hak değil.

 

Bir bireyin başına buyruk olma gücüne sahip olmanın yanı sıra ahlaklılık başka bir durumu daha içinde barındırır– aynı biçimde eşitliğin neticesi de olan karşılıklı iyi niyeti. Mahabharata’nın gelenekselleşmiş sözleri her zamanki gibi doğru: “Cahil bilgenin dostu değildir; at arabası olmayan biri at arabası olan birinin dostu değildir. Dostluk eşitliğin kızıdır; hiçbir zaman eşitsizlikten doğmaz.” Kuşkusuz düşünceleriyle, sıcakkanlılıkla, irade gücüyle ulvi bazı insanlara kitleleri kazanmaları için verilmiştir; ama eğer takipçilerinin ve hayranlarının bağlılığı fikirden fikre, veya kalpten kalbe hevesli bir yakınlıktan ayrı düşerse, hızlı bir biçimde ya bağnazlığa ya da yaltaklığa dönüşür. Kalabalığın alkışlarıyla selamlanan efendiler kendilerini neredeyse zorunluluktan kendilerince mukadder bir varlık haline getirecek olağanüstü erdemler, ya da “Tanrı’nın bir Lütfu” atfediyorlar, ve tereddütsüz yahut merhametsizce, çocuklarına miras olarak bıraktıkları ayrıcalıkları gasp ediyorlar. Fakat, mevki yükselirken, ahlaken alçalıyorlar, ve yandaşları ile dalkavukları ayrıca bir kat daha alçalıyor: efendinin dudaklarından dökülen emri bekliyorlar; vicdanlarının derinliklerinde muhalefetin sönük sesini duyduklarında, o ses zapt edilir; hünerli yalancılar haline gelirler, dalkavukluğa alçalırlar, ve dürüst bireylerin yüzüne bakma gücünü kaybederler. Emir verenler, itaat edenler ve aşağılıkların nesilden nesle kökleşenleri arasında dostluğun hiçbir ihtimali yok. Erdemlerin şekli değiştirilmiş; kardeşçe samimiyet yok edilmiş; özgürlük bir suç olmuş; yukarıda ya merhametli bir hor görme ya da kibirli bir aşağılama, aşağıda ya kıskanç bir hayranlık ya da gizli bir nefret var. İzin verin geçmişi hatırlayalım ve bütün samimiyetimizle kendimize şu soruyu soralım: “Birlikteliğinden en çok memnuniyet duyduğumuz bireyler kimler?” Sohbetleriyle bizi “onurlandıran” şahsiyetler mi, yoksa ilişki kurmaya lütfettiğimiz acizler mi? Bilakis eşitimiz olanlar, ne yalvaran ne de emredenler bakışlara sahip olanlar değil mi, ve aklımıza takılmadan veya kayıtsız şartsız açık yüreklilikle sevdiklerimiz.

 

 

Eşitlik hallerinde yaşamak için ve toplumun yanılgılarından ve ikiyüzlülüklerinden kaçmak içindir ki pek çok erkek ve kadın kendilerini kapalı ortaklıklar ve ayrı küçük dünyalar içinde saklıyor. Amerika bu tür topluluklar bakımından oldukça zengin. Fakat çoğunluk helak olurken, azınlığın sefa sürdüğü bu toplumlar, aşağı yukarı tamamen zorbalıkla yönetiliyor; içlerinde kendi dağılışlarının tohumunu barındırıyor, ve terk ettikleri dünyaya Doğa’nın yerçekimi kanunuyla geri emiliyorlar. Üstelik onlar hala kusursuzken, insanlar onlardan doğalarının muktedir olduğu en yüce mutluluğun tadını çıkarabilseydi, insanlar yine de bencil bir başınalık, kendileri ve türün geri kalanları arasına duvar örme suçlamasına maruz kalacaktı; zevkleri benmerkezcidir, ve kendini insanlık meselesine adama işi ellerindekinin en iyisini geri alarak büyük bir kavgaya sebep olacaktır.

 

Anarşistlere gelirsek, biz hiçbir zaman küçük bir kilise inşa etmek için kendimizi dünyadan ayırmayacak ve muazzam bir yaban içinde gizlenmeyeceğiz. Hodri meydan, biz görevimizin başındayız, en çok nerede ihtiyaç duyuluyorsa oraya yardım etmeye hazırız. Biz zamansız umutları bağrımıza basmayız, hiç olmazsa çabalarımızın boşa gitmeyeceğini biliyoruz. Ya rutin sevgisinden ya da ruh basitliğinden bize şimdi beddua okuyan cahillerin çoğu önünde sonunda bizim davamıza ortak olacaktır. Koşullarının bize özgürce katılmasına müsaade ettiği her birey uğruna, yüzlerce insan hayatın katı zorunlulukları tarafından fikirlerimizi açıkça beyan etmekten alıkonuluyor, ama onlar uzaktan dinler ve sözlerimizi zengin gönülleriyle el üstünde tutarlar. Biliyoruz ki biz yoksulların, mahrum edilmişlerin, mazlumların davasını savunuyoruz; biz onlara dünyayı, kişisel hakları, gelecek güvencesini iade etme arayışı içindeyiz; ve bize gelmeye cüret edemeseler bile bakış ve hareketleriyle bizi teşvik etmeleri doğal değil midir? Yokluk zamanlarında, iktidarın zorba yönetimi nüfuzunu yitirdiğinde, ve kötürüm hükümdarlar kendi güçlerinin ağırlığı altında ezildiğinde; üzerlerindeki baskıdan bir anlığına kurtulan “gruplar”, doğal eğilimlerine uygun olarak kendilerini ıslah ettiğinde, çoğunluk hangi tarafta olacak? Kahinlik iddiasında bulunmasak da, yüzsüzlük etmeden büyük çoğunluğun bizim saflarımıza katılacağını söylemeyi göze alamaz mıyız? Her ne kadar Anarşizmin yalnızca birkaç hayalperestin hayali olduğunu tekrar etmekten bıkmasalar bile, ettikleri hakaretlerle, kurdukları plan ve tezgahlarla suçu bizim üzerimize atarak düşmanlarımız dahi bizim lehimize aralıksız bir propaganda yapmış olmayacak mı? Denilmektedir ki, Orta Çağ’ın büyücüleri şeytan çağırmak istediklerinde, onun görüntüsünü bir duvara çizerek büyülerine başlarlardı. Çok uzun zamandan beri, modern şeytan çıkarıcılar benzer bir yöntemi Anarşistleri çağırmak için kullanıyor.

 

İlerleyen zamanların büyük uğraşını askıya almak, ve belki bu uğraşı hayata geçirme gayesiyle, bize her öğüt ve iş fırsatından faydalanmamızı icap ettiriyor. Aynı zamanda, amacımız devletsiz ve kanunsuz yaşamak olsa da, birçok konuda boyun eğmeye mahkumuz. Bununla birlikte, emirlerine itibar etmememiz ve özgür irademize göre hareket etmemiz ne sıklıkla sağlanıyor? Bu fırsatların hiçbirini kaçırmamak, ve görev bellediğimiz şeyleri yapmanın kişisel sonuçları ne olursa olsun huzur bulmak bizim elimizde olsun. Hiçbir durumda başvuru ve dilekçelerle otoriteyi güçlendirmeyeceğiz, ne mahkemelerden adalet talep ederek yasayı tasdik edeceğiz ne de herhangi bir adaya oyumuzu ve nüfuzumuzu vererek kendi makus talihimizin faili olacağız. İktidarın hiçbir şeyini kabul etmemek, gerek kimseye “efendi” dememek gerek de kendimize “efendi” denilmemesi, sıradan vatandaş safında kalmak ve, her koşulda, vatandaşlar arasında eşit olma niteliğimizi kararlılıkla devam ettirmek bizim için kolay. Bırakın dostlarımız bizi yaptığımız işlerle yargılasın, ve aramızdaki bocalayanları reddetsin.

Şimdilik kendini bizden uzak tutan, ve hatta çabalarımızı belli bir kaygıyla izleyen, yine de buna rağmen memnuniyetle bize yardım edecek bir sürü iyi kalpli birey var, onlar devrime hemen hemen her durumda eşlik eden şiddetin korkusuyla geri püskürtülmediler. Hal böyleyken mevcut durum hakkında yapılan yakın bir çalışma, sükunet dönemi zannedilen yaşadığımız bu dönemin zulüm ve şiddetten ibaret olduğunu onlara gösterecek. Savaş ve onun suçları bir yana, ki onlardan hiçbir uygar Devlet muaf değildir, var olan sosyal düzenin sonuçlarından başta gelenlerin cinayet, hastalıklar, ve ölüm olduğu inkar edilebilir. Alışılmış düzen kaba iş ve kuvvetle sürdürülüyor, oysaki her gün her saat olan şeyler idrak edilmeden geçip gidiyor; biz onlarda günler ve mevsimlerden daha fevkalade olmayan bir dizi sıradan olay görüyoruz. Asırlar boyu yaptırımla kutsanmış bir şekilde bize gelen şiddet ve tahakküm çemberine karşı ayaklanmak saygısızlıktan daha az tepki çeker gibi görünüyor. Mutluluk ve barış dönemini kargaşa ve savaş çağıyla değiştirmek şöyle dursun, bizim yegane amacımız, şimdiye dek ortak kabulle “Uygarlığın İlerlemesi” diye adlandırılan bitmek tükenmek bilmez facialar dizisine bir son vermektir. Zulüm hiçbir zaman yanıtsız kalmaz. Diğer bir yandan, intikamlar şiddetli değişim devrinin kaçınılmaz olaylarıdır. Nefret ruhuyla kışkırtılan şiddet eylemlerinin zayıf bir ahlaki gelişime delalet etmesine karşın, insanlar arasındaki ilişkiler mükemmel eşitlik ilişkileri olmadığı zaman bu eylemler ölümcül ve zorunlu hale gelir. Adaletin özgün formu ilkel insanların anladığı kadarıyla kısastır, ve binlerce ilkel kavim tarafından bu sistem hala gözetilir. Bir yanlışı benzer bir yanlışla dengelemekten başka bir şey değil. Göze göz! Dişe diş! Eğer bir insanın kanı döküldüyse, bir başkası ölmelidir! Bu adaletin barbar bir formudur. Bizim uygar toplumlarımızda insanların yasayı ellerine alması yasaktır. Devletler, sosyal temsilcilerinin kalitesi bakımından, adaletin halkın yararına yürütülmesiyle yükümlüdür, yabanilerinkine göre oldukça aydın bir tür kıstas. Bireylerin kişisel intikam hakkından vazgeçmesi şartıyla; ama eğer haklarının müdafaasını bıraktıkları mandacılar tarafından aldatılmışlarsa, eğer temsilcilerinin davalarına ihanet ettiğinin ve ezenlerle iş birliği yaptığının, resmi adaletin onların hatalarını daha da kötü hale getirdiğinin farkına varırlarsa; kısacası, eğer bütün sınıflar ve toplumlar haksızca kullanılmış, ve ait oldukları toplumdaki ihlallerin telafisini bulma umutları kalmamışsa, esas hakları olan intikamı devam ettirecekleri ve onu acımasızca uygulayacakları belli değil mi? Bu da aslında doğanın bir kuralı, etki-tepki yasasının bir sonucu değil midir? Onun varlığına hayret etmek felsefi olmaz.

 

Gene de, büyük insanlık evrimlerini üzücü kişisel nefret salgınları takip ediyorsa, kendi türünün iyiliğini dileyenler heves, fedakarlık, ve cömertlik gibi güdüsel erdemleri uyandırmak istediğinde bu kötü ihtiraslara başvurmaz. Eğer değişimler ezenleri cezalandırmaktan, sırası geldiğinde onlara acı çektirmekten, kötülüğe kötülükle karşılık vermekten başka bir sonuca yol açmıyorsa, dönüşüm yalnızca görünüşte olacaktır. Kölenin efendi olması, efendinin esarete düşürülmesi, elin yerini kırbacın alması, ve paranın bir cepten diğerine geçmesi insanlığı gerçekten seven ve hepsinin mutluluğunu isteyenlerin işine yarar mı ki? Yok etmeye kendimizi adadığımız zenginler ve güçlüler değil, ancak bu art niyetli yaratıkların doğumunu ve büyümesini uygun gören kurumlardır. Değiştirmemiz gereken ortamdır, ve bu büyük iş için bütün gücümüzü saklamalıyız; kişisel savunma uğruna onu harcamak salt çocukluk olur. “İntikam tanrıların zevkidir,” demiş eskiler; ama kendine saygı duyan ölümlülerin zevki değildir; zira biliyorlar ki onların intikamcıları haline gelmek kendilerini önceki ezenlerin seviyesine düşürecektir. Düşmanımıza üstünlük kuracaksak, onların hakkından geldikten sonra, yenilgilerine şükrettirmeliyiz. Devrimci aygıt, “Bizim ve sizin özgürlüğünüz için”, boş bir söz olmamalı.

 

Geçmişten bugüne bütün insanlar bunu hissetti; ve her geçici zaferden sonra galibin cömertliği geçmişin tehditlerini imha etti. Bir ideal uğruna yapılan bütün ciddi halk hareketlenmelerinde daha iyi zamanların geleceği umudunun, ve her şeyden öte, yeni bir saygınlık algısının ruhu yüce ve asil duygularla doldurması değişmez bir gerçektir. Politik ve sivil polislerin işlevlerine son vermesiyle ve kitlelerin sokakların efendisi olmasıyla birlikte, ahlaki atmosfer değişecek, herkes birbirinin refahı ve memnuniyeti için kendini sorumlu hissedecek; bireylerin rahatsızlığı artık işitilmeyecek; hatta profesyonel suçlular hüzünlü kariyerlerini durduracak, zira onlar da, havada büyük bir şeylerin esiyor olduğunu hissedecekler. Ah! Devrimciler, neredeyse her zaman yaptıkları gibi belirsiz bir düşünceye itaat etmek yerine, belirli bir hedef, saygıdeğer bir şema oluştursalardı, eğer her vatandaşa ekmeğin, işin, bilginin, ve varoluşlarının özgürce gelişiminin sağlandığı sıkı iradeli yeni bir kuruluş düzenine sahip olsalardı, cezaevlerinin bütün kapılarını sonuna kadar açmamızın, ve içeri kapatılmış talihsizlere, “Gidin, kardeşlerim, ve daha fazla günah işlemeyin,” dememizin hiçbir sakıncası olmayacaktı.

 

Büyük işler yapmak istediğimizde kendimizi her zaman insanlığın soylu tarafına adamış oluruz. Kötü bir dava uğruna verilen genel bir savaş, askerlerini ganimet vaatleriyle teşvik eder; soylu bir gayeye değer veren iyiliksever bir birey yoldaşlarını kendi sadakatlerinin ve fedakarlıklarının örneğiyle cesaretlendirir. Onlar için, amaca bağlılık yeterlidir. Danimarkalı köylülerin atasözünün de dediği gibi: “İradesi, cennetidir.” İşin ilginç tarafı bu laf bir hayalperest muamelesi görüyor! Taahhütleri bir kuruntudan ibaret bile olsa, doğru hareket etme ve iyi olanı yapma arzusundan daha güzel ve tatlı bir şey bilmez o; onun için bu bayağı emlakçılar nispeten gölgelerden, bir anlık görüntülerden başka bir şey değildirler.

 

 

Ama bizim idealimiz bir kuruntu değildir. Kamuoyu bunu iyi bilecektir; zira toplumsal dönüşümden başka hiçbir mesele bu kadar kafa yormaz. Bireyler arasında nasılsa sosyalist olmayan birinin olduğunu – başka bir deyişle, ekonomik ilişkilerdeki değişimlerde kendilerine ait küçük şeması olmayan birini kim düşünebilir? Bir sosyal meselenin olduğunu gürültülü biçimde inkar eden konuşmacılar bile bin tane savla aksini iddia edebiliyor. Ve bizi Orta Çağlara geri götürmek isteyenler, onlar da sosyalist değil mi? Geçmişte, insanoğlunun kardeşliğini sonsuza dek sağlayacak, modern fikirlerle yenilenmiş, sosyal adalet koşullarını bulduklarını sanıyorlar. Hepsi yeni bir düzenin doğuşunu bekliyor; kendi kendilerine, bazıları kuşkuyla, diğerleri umutla, yarının ne getireceğini soruyorlar. O boş ellerle gelmeyecek. Bilim dünyasında birçok büyük keşfe tanık olmuş yüzyıl bize yeni fetihler getirmeden göçüp gitmeyecek. Endüstriyel gereçler, tek bir elektrik çarpmasıyla beş kıtaya aynı fikri taşıyabiliyor, çoğu insana göre hala karşılıklı olarak düşmanca çıkarların bir sonucu olarak görülen toplumsal ahlakımızı bir hayli uzakta tutuyor. Eksen yerinden edilmiştir; dünya yarılmalıdır ki dengesi yerine gelsin. Ruhta devrim hazırdır; o çoktan düşünülmüş – çoktan istenmiştir; geriye kalan yalnızca onun farkına varmak, ve işin en zor kısmı bu değil. Avrupa’nın Devletleri yakında güç yayılımının sınırına ulaşacak ve artan nüfuslarıyla yüz yüze kalacaktır. Soğuk savaşlarda kendini boşa harcayan aşırı faaliyet öyleyse meşguliyetini evde bulacaktır – halk çobanları delilik edip de önceden yaptıkları gibi Avrupalıları birbirine düşürerek enerjilerini boşaltmaya uğraşmadığı müddetçe. Bu yolla toplumsal sorunun çözümünün gecikebileceği doğrudur, ama o her geciktirmeden sonra öncesinden daha zorlu bir şekilde yeniden yükselecek.

 

Bırakalım iktisatçılar ve yöneticiler işçilerin hükümdarın denek kardeşi efendilerinin arkadaşı olacağı politik yapılanmalar veya maaşlı organizasyonlar icat etsinler, biz, olduğumuz kadarıyla “korkunç Anarşistler”, kadınlar ve erkekler arasında barışı ve iyi niyeti tesis etmenin tek yolunu biliyoruz – ayrıcalığın yok edilmesi ve hakkın tanınması. Bizim idealimiz, söylediğimiz gibi, hepimizin özlemini çektiği kardeşçe eşitliktir, ama neredeyse her zaman bir hayale benzer; bizimle birlikteyken şekil alır ve somut bir gerçeklik halini alır. Eğer hayatın zevkleri yalnızca bizim için olacaksa onu yaşaması bizi memnun etmez; eğer onu başkalarıyla paylaşamayacaksak iyi talihimize itiraz ederiz; sefillerle ve dışlanmışlarla dolaşmak bize zenginlerin ziyafetlerinde güllerle taçlanmış oturmaktan daha tatlı gelir. Bizi birbirimize düşüren bu eşitsizliklerden bıktık; insanları daima düşmanca çarpışmaya sürükleyen kızgınlıklara, ve kölelik, serflik ve hizmet formu altında güçsüzün güçlüye esaretinden doğan her şeye bir son vereceğiz. Onca nefretten sonra birbirimizi sevmeye hasret kaldık, işte bu yüzden özel mülkiyetin düşmanları ve yasadan nefret edenleriz.

 

Vejetaryenlik Üzerine

 

Hijyen ve biyoloji alanında itibarlı insanlar normal yiyeceklerle alakalı meselelere dair geniş çaplı bir araştırma yapıyor, hayvansal ve bitkisel gıdalara ilişkin bir fikir yürüterek yetersizliğimi belli etmemek için dikkatli olmalıyım. Bilmediğin işe burnunu sokma. Ne kimyagerim ne de doktor, azottan albüminden bahsetmek, veya analizcilerin formüllerini tekrar etmek bana düşmez, ancak, ne olursa olsun, çoğu vejetaryeninkiyle örtüşen kendi kişisel izlenimlerimi paylaşmakla yetinmeliyim. Hayatın önemsiz hadiselerinden hareketle şurada burada durarak edindiğim bazı gözlemleri ortaya koyarken kendi deneyimlerimin çemberinin dışına çıkmamalıyım.

 

Her şeyden önce söylemeliyim ki hakikat arayışının hala bebek elbisesi giyen küçük bir çocukken beni potansiyel bir vejetaryen yapan ilk izlenimlerimle hiçbir ilgisi yok. Kan görünce duyduğum o korkuyu açık seçik hatırlıyorum. Aileden biri, bazı kanlı parça veya benzeri bir şeyle geri dönmemi emrederek, elimde tabakla, beni köy kasabına gönderdi. Bütün masumiyetimle neşe içinde bana söyleneni yapmak için yola koyuldum, ve kesicilerin olduğu bahçeye girdim. Korkunç adamların kan lekeli önlüklerine sürdüğü kocaman bıçaklarla bir aşağı bir yukarı gidip geldiği bu bahçeyi hala hatırlıyorum. Verandadan sarkan devasa bir karkas bana sıra dışı bir yer kaplıyormuş gibi görünmüştü; beyaz etinden kırmızımsı bir sıvı oluğun içine damlıyordu. Titrer halde ve sessiz bu kana bulanmış bahçede öylece kala kalmıştım ve kaçıp gidemeyecek kadar korkmuş haldeydim. Bana ne oldu bilmiyorum; hafızamdan silinmiş. Bayıldığımın söylendiğini duydum sanırım, ve iyi kalpli bir kasabın evine karaca taşıdığını görmüştüm; her sabah kestiği kuzulardan daha ağır değildim.

 

Diğer tablolar çocukluk yıllarımın üzerine gölgelerini düşürür, ve mezbahanın bir anlık görüntüsü gibi, hayatımdaki birçok döneme damgasını vurur. Birkaç köylüye ait bir domuzu, beceriksiz kasapları, ve haliyle gittikçe artan zulmü görebiliyorum. Hatırlıyorum, aralarından biri hayvanın kanını yavaş yavaş akıtıyordu, böylece kan damla damla zemine düşüyordu; zira, gerçekten iyi bir kan sosisi yapabilmek için, esas itibarıyla kurbanın kesime orantılı olarak acı çekmesi gerekir. Durmadan ağladı, ara sıra edilen figanlar ve çaresizlik sesleri neredeyse insanı andırıyordu; bir çocuğu dinliyor gibiydim.

Ve doğrusu evcilleştirilmiş domuz yaklaşık bir yıl kadar evin çocuğu sayılır; üzerine çok düşülür ki kilo alsın, ve kendisine boca edilen onca özene içten bir yakınlıkla karşılık versin, yalnız tek bir amaçla – karış karış domuz pastırması için. Fakat bu yakınlığa iyi bir kadın domuzun bakımını üstlenerek, onu severek ve ona tatlı sözle konuşarak karşılık verdiğinde, kadın gülünç bulunmaz mı – sanki bizi seven bir hayvanı sevmek saçmaymış, hatta küçük düşürücüymüş gibi?

 

Çocukluğun en güçlü izlenimlerinden biri de tanık olduğum o kırsal dramların birinden ileri gelir, bir grup köylünün şişman dostunun katline rıza gösteremeyen sevgili yaşlı bir kadına karşı gelmek amacıyla bir domuzu zorbaca öldürmeleri. Köy kalabalığı domuz ahırına hücum eder ve hayvanı sürükleyerek iş için gereken bütün levazımın hazırda beklediği kesim alanına götürür, mutsuz kadın bir iskemle üzerinde sessizce ağlar vaziyette kıvranırken. Onun yanında durdum ve gözyaşlarını gördüm, kadının yasına ortak mı olmalıyım yoksa kalabalıkla beraber domuzun öldürülmesini adil, meşru, ortak kanıyla olduğu gibi kaderle de kararın verilmiş olduğuna mı inanmalıydım bilemedim.

 

Her birimiz, özellikle de kırsal bir kesimde yaşamış olanlarımız, her şeyin sistemli bir düzende sınıflandırıldığı ve maskelendiği sıradan görgüsüz şehirlerden hayli uzakta – her birimiz et yiyenlerin yedikleri hayvanlara karşı işlemiş olduğu bu barbarca davranışlara benzer bir şeyler görmüşüzdür. Günlük yiyeceğimizin başlıca koşulunu oluşturan katliamların dehşetine kafa patlatmak için ille de Kuzey Amerika’daki Porkopolis[3]’e, ya da La Plata’daki bir saladeroya (tuzlamaya) gitmeye gerek yok. Ama bu izlenimler zamanla etkisini kaybediyor; bireyi sıradanlığa sürükleme ve özgün bir kişilik oluşumuna sebep olabilecek her şeyi ondan söküp alma eğiliminde olan günlük eğitimin zararlı etkisi önünde teslim oluyorlar. Ebeveynler, öğretmenler, resmi veya dost canlısı, doktorlar, “herkes” adını verdiğimiz o güçlü bireyden hiç bahsetmiyorum bile, hepsi bu “dört ayaklı yiyecek”, gene de, bizim gibi seven, bizim gibi hisseden, ve, bizim tesirimiz altında, bizim gibi ilerleyen ya da gerileyen bu yiyecek konusunda çocuğun karakterini duygusuzlaştırmak için el ele çalışıyor.

 

İnsanın iştahına kurban edilen hayvanların sistemli ve yöntemli bir şekilde akılda ve ahlaki değerde gizlenmiş, şekilsizleştirilmiş ve maskelenmiş olması bizim et yeme alışkanlıklarımızın en üzücü sonuçlarından biridir. Hayvanın yaban domuzundan dönüştürülen ismi dahi hakaretlerin en çirkini olarak kullanılır; mide bulandırıcı havuzlarda yuvarlanırken gördüğümüz et yığınına bakmak o kadar iğrenç ki hayvan ve ondan yaptığımız yemekler arasındaki bütün isim benzerliklerinden kaçınmayı uygun buluyoruz. Muflonun görünüşü ve dağ kayalıkları üzerinde atlayıp zıplama gibi alışkanlıkları, ve bütün bireysel inisiyatifini kaybetmiş ve önemsiz bayağı bir et haline gelmiş koyunun arasında nasıl bir fark var — çok ürkektir ki sürüden ayrılmaya cesaret edemez, kendisini takip eden köpeğin yanı başında paldır küldür koşar. Benzer bir aşağılık durum günümüzde meralarda güçlükle hareket eden, hayvancılık yapanlarca gezinti halindeki devasa bir geometrik şekiller yığını haline getirilmiş öküzlerin başına geldi, sanki kasabın bıçağı için önceden tasarlanmış gibi. Ve böylesi gaddarlıkların üretimine biz “ıslah” terimini uygun görüyoruz! İnsanlar kardeşlerine, hayvanlara eğitmen olarak görevini işte böyle yerine getiriyor.

Bu hususta, bütün Doğaya da aynı şekilde davranmıyor muyuz? Bir grup mühendisi salıverin büyüleyici bir vadiye, kırların ve ağaçların arasına, veya güzel bir nehrin kıyısına, ve ne yapacaklarını çok kısa sürede göreceksiniz. Kendi işlerini su yüzüne çıkarmak için güçlerinin yettikleri her şeyi yaparlar: Doğayı yığınla kırık taş ve kömürle maskelemek için. Hepsi kendilerinden gurur duyacaktır, en azından, lokomotifleri sarı ya da siyah pis bir duman ağıyla gökyüzünü boyadığını gördükleri için. Arada sırada bu mühendisler Doğayı geliştirme işini kendi üzerlerine alırlar. Nitekim, Belçikalı sanatçılar geçenlerde Ulaştırma Bakanı’nın Maas Nehri’nin en güzel kısımlarının kutsallığını kıyıdaki pitoresk kayaları patlatarak bozmasına isyan ettiğinde, Bakan aceleyle onlara bundan böyle şikayet edecek bir şey olmadığını, Gotik kuleleri olan yeni bir sürü atölye kurmayı görev edindiğini onlara temin etti.

Benzer bir ruh halinde kasaplar halkın gözleri önünde, hatta en işlek caddelerde bile, parçalanmış karkasları, kanlı et yığınlarını sergiliyor, ve astıkları eti güllü çelenklerle küstahça süsleyerek güzellik anlayışımızı etkilemeye çalışıyorlar.

İnsan gazeteleri okurken, Çin’deki savaşın bütün bu zulümleri içler acısı bir gerçeklikten ziyade kötü bir rüya olmasın yoksa diye meraklanıyor. Nasıl oluyor da anneleri tarafından sevilmenin mutluluğunu yaşamış, ve okulda “adalet” ve “hoşgörü” kelimelerinin öğretildiği bu insanlar, nasıl oluyor da insan kılıklı bu vahşi yaratıklar Çinlileri nehre fırlatmadan önce giysilerinden ve saçlarından bağlamaktan zevk alıyor? Nasıl oluyor ki yaralıların canına okuyor, ve mahkumları vurmadan önce onlara kendi mezarlarını kazdırıyorlar? Peki bu korkunç katiller kim? Onlar bizim gibi çalışan, okuyan, kardeşleri, arkadaşları, karısı veya sevgilisi olan insanlar; er geç onlarla tanışma şansını yakalayacağız, kandan hiçbir eser olmayan ellerini sıkacağız.

 

Peki kendilerine “uygarlığın temsilcileri” diyen bu cellatların yemeği, ve gaddar işleri arasında birtakım doğrudan sebep-sonuç ilişkileri yok mudur? Üstelik, onlar, kan akan eti sağlık, güç, ve zeka üreteci olarak methetme alışkanlığı içindeler. Üstelik, onlar, döşemelerin kırmızı ve kaygan, ve bir kimsenin ise kanın mide bulandıran tatlı kokusunu solumak durumunda olduğu mezbahaya iğrenmeden girerler. Öyleyse bir tosunun ölü bedeniyle bir insanınki arasında çok fark var mıdır? Parçalara ayrılmış dudaklar, birbirine girmiş iç organlar, fazlasıyla benzer: ilkinin kesimi ikincisinin katlini kolaylaştırır, özellikle bir liderin emri çınladığında, ya da taç giymiş efendinin sözleri uzaktan geldiğinde, “Merhamet etmeyin.”

 

Bir Fransız atasözü der ki “her kötü durumun savunulabilir bir tarafı vardır.” Her milletin askerleri barbarlıklarına ayrı ayrı devam ettiği sürece bu deyişin belli bir oranda haklılık payı var, zira onlara atfedilen zulümler sonradan kıskançlığa ve ulusal nefrete indirgenebiliyor. Ama Çin’de, şimdi, Ruslar, Fransızlar, İngilizler, ve Almanlar birbirlerini gizlemeye bile zahmet etmiyorlar. Görgü tanıkları, ve hatta yazarların kendisi, bize her dilde bilgi veriyor, kimisi alaycı, kimisi kapalı bir şekilde. Hakikat artık inkar edilmiyor, fakat onu açıklamak için yeni bir ahlaklılık yaratıldı. Bu ahlaklılık insanlığın iki yasası olduğunu söyler, biri sarı ırkları ilgilendirir, diğeri beyaz adamın ayrıcalığıdır. İlkini katletmek veya işkence etmek, görünen o ki, bundan böyle mubah diye adlandırılıyor, aynı şeyi ikincisine yapmak ise günah.

 

Hayvanlara uygulandığı kadarıyla, bizim ahlaklılığımız da aynı ölçüde esnek değil mi? Bir tilkiyi paralayan köpeklere kulak vermek bir beyefendiye adamlarına kaçak Çinlileri kovalatmayı öğretir. İki av türü de tek ve aynı “spor”a aittir; ancak, kurban bir insan olduğunda, alınan heyecan ve zevk çok daha şiddetli olur. Yakın bir zamanda Attila adını ağzına alan, bu canavarı askerlerine örnek kimse olarak alıntılayan birinden fikir almamıza gerek var mı?

 

Sığırların katliamına ve etobur ziyafetlere bağlantılı olarak savaşın dehşetlerine değinmek konudan sapma değildir. Bireylerin beslenme şekli hemen hemen onların davranışlarına tekabül eder. Kan kanı çeker. Bu noktada, herhangi bir kimse tanıdığı insanları aklından geçirdiği zaman fark edecektir ki vejetaryenler ve et yiyen hoyratlar, kan içen açgözlüler arasında, davranış hoşluğu, yaradılış inceliği ve hayat intizamı bakımından hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde bir karşıtlık vardır.

 

Bunların diğer ölümlülerden hiçbir şekilde daha iyi olmayan, üstelik her daim daha kibirli olan o “üstün şahıslar”ın itibar göstereceği nitelikler olmadığı doğrudur ve düşünün ki onlar acizleri hor görerek ve güçlüyü yücelterek kendi saygınlıklarına saygınlık katıyorlar. Onlara göre, ılımlılık zayıflık anlamına gelir: hastalar yalnızca ayak altındadır, ve onlardan kurtulmak hayır işlemek olur. Öldürülmezlerse bile, en azından ölüme terk edilmelidirler. Lakin bu hassas insanlar hastalığa yine de zinde olanlardan daha iyi dayanırlar. Dinç ve görkemli insanlar her zaman en uzun yaşayanlar değildir: gerçekten güçlüler ille de görünürde güçlü, kanlı canlı, şişkin adaleli, veya biçimli ve yağlı bir şişman olacak diye bir kaide yok. İstatistikler bu noktada bize olumlu bilgiler sunabilir, ve öyle de yapıyor zaten, ama zamanının çoğunu gruplaşmaya adayan çok sayıda ilgili kişiye, savaş tertibinde, rakamlarla, doğru olsun olmasın, kendi şahsi teorilerini savunmaları için.

 

Fakat, nasıl olursa olsun, rahatlıkla söyleyebiliriz ki, vejetaryenlerin çoğunluğu için, ne biseps ve trisepslerinin[4] et yiyenlerinkinden daha sağlam olması, ne de organizmalarının hayatın tehlikelerine ve ölüm ihtimallerine daha iyi direnç gösterebilmesi mesele değildir, daha da önemlisi: onlar için önemli nokta insanı sözde aşağı hayvanlara, ve bunlara ek olarak insanlar arasındaki yamyamlığa çoktan son veren duyarlı kardeşlerimize birleştiren yakınlık ve iyi niyet bağının tanınmasıdır. Yamyamlar tarafından geleneksel beslenme şekillerinde bulunan insan etinin kullanılmamasına karşı savunulabilecek nedenler sıradan et-yiyenlerin ileri sürdüklerine sağlam bir zemin oluşturabilir. O korkunç alışkanlığa karşı olan argümanlar tam olarak biz vejetaryenlerin bugün kullandığı argümanlardır. At ve inek, tavşan ve kedi, geyik ve yabani tavşan, sülün ve toygar, et yerine dost oldukları zaman bizleri daha fazla memnun ederler. Biz onları saygın görevdaşlar olarak, veya basitçe hayatın ve dostluğun neşesindeki yoldaşlarımız olarak korumak istiyoruz.

 

“Ama,” diyeceksiniz, “eğer hayvan etinden imtina ederseniz, diğer et-yiyenler, insan veya hayvan, onları sizin yerinize yiyecek, ya da açlık ve doğal şartlar birleşip onları yok edecek.” Şüphesiz türlerin dengesi korunacaktır, eskiden olduğu gibi, yaşam fırsatlarına ve güdüler arası mücadeleye uygun olarak; ancak en azından sınıfların karşıtlığı halinde yok etme uğraşı bize ait olmayacak. Bu yüzden dünyanın bize ait olan kısmı ile ilgileneceğiz, onu mümkün olduğunca hoş bir hale getirmeye çalışacağız, yalnızca kendimiz için değil, aynı zamanda hanemizdeki hayvanlar için de. Tarih öncesi zamanlardan beri insanlarca ısrar edilen eğitim rolünü ciddiyetle ele alacağız. Şeylerin var olan düzeninin değiştirilmesi sorumluluğundan üzerimize düşen pay kendimizin ve en yakın komşumuzun ötesine çıkmıyor. Az bir şey yapsak bile, bu az en azından bizim işimiz olacak.

 

Kesin olan bir şey var ki, teorimizin uygulamasını nihai ve mantıksal sonuçlarına dek, başka bir türün düşüncelerini umursamadan yürütmek gibi asılsız bir fikri devam ettirirsek, basit bir anlamsızlık içine düşeriz. Bu açıdan vejetaryenlik ilkesi diğer ilkelerden ayrılmaz; hayatın olağan şartlarına uygun olmalıdır. Gayet açık ki bütün uygulamalarımızı ve eylemlerimizi, her saat her dakika, mikroskobik canlıların hayatlarına saygıya tabi kılmaya niyetimiz yok. Mikroskop bize bir su damlasında dolup taşan hayvancıkları gösterdiğinde, birtakım Budistler gibi, kendimizi açlıktan ve susuzluktan ölmeye bırakmayacağız. Ormanda kendimize bir sopa kesmek, veya bahçeden bir çiçek koparmak istediğimizde durup dururken tereddüde düşmeyeceğiz; yemeğimiz için marul koparmaya, lahana ve kuşkonmaz kesmeye kadar gideceğiz, hayvanlarda olduğu gibi bitkilerdeki yaşamı da bütünüyle kabul etmemize rağmen. Fakat yeni bir din bulmak, ve mezhepçi bir dogmayla kendimize köstek olmak bize göre işler değil; bu varoluşumuzu olabildiğince güzel, ve çevremizin estetik koşullarıyla, bizde bulunduğu kadarıyla, uyumlu hale getirebilmeyle alakalı bir meseledir.

Tıpkı sevgili dostlarını yemeye iğrenen, günün birinde onları sofralarına koymaya son veren atalarımız gibi; tıpkı günümüzde olduğu gibi, et-yiyenler arasında, insanın asil yoldaşını, atı, veya evimizde beslediğimiz hayvanları, köpek ve kediyi yemeyi reddeden bir sürü insan var, yani emeği mısırımızı yetiştirmeye yardım eden öküzün kasını çiğnemek ve kanını içmek bizim için nahoş bir şey. Kesime gönderilen koyunların melemesini, tosunların böğürmesini, domuzların inlemesini ve insanın içine işleyen feryatlarını artık duymak istemiyoruz. Dehşet saçan bıçaklarıyla eli kanlı adamların karkasları astığı, kan derecikleri ve sıra sıra keskin çengellerin bulunduğu katliamın uğrak yerlerinden geçtiğimiz iğrenç dakikayı kısaltmak için hızlıca yürümek zorunda kalmayacağımız zamanın hayalini kuruyoruz. Bir gün bundan böyle kuyumcu ve manifaturacılarla yan yana, ve eczanenin karşısında, veya iyi seçilmiş meyvelerle dolu, veya kitaplar, oymalar veya heykelcikler, ve sanat eserleriyle dolu bir vitrinin yanı başında cesetlerin kaynadığı kasap dükkanları görmeyeceğimiz bir şehirde yaşamak istiyoruz. Göze hoş gelen ve güzellikle uyum içinde bir çevre istiyoruz.

Fizyologlar, ya da daha iyisi, kendi deneyimimiz bize bu çirkin et parçalarının var olmamız için gereken bir beslenme şekli olmadığını belli ettiğinden bu yana atalarımızın makul bulduğu, ve çağdaşlarımızın büyük kısmının hala keyif aldığı bu iğrenç yiyeceklerin hepsini bir kenara kaldırdık. En azından çok geçmeden et-yiyenlerin yiyeceklerini saklama nezaketini göstereceğini umut ediyoruz. Kesim yerleri uzak varoşlara sürgün edilmiş; izin verin kasap dükkanları da oraya konulsun, ahırlar gibi, karanlık köşelerde gizli tutulsunlar.

İşin çirkinliği dolayısıyla canlı hayvanlar üzerinde yapılan bütün deneylerden, bilim insanlarının kendi kendilerine uyguladıklarının haricinde, tiksiniyoruz. Bir doğa bilimciyi canlı kelebekleri kutusuna tıkıştırdığını, ya da karıncaları saymak için yuvalarını dağıttığını gördüğümüzde içimizi tiksintiyle dolduran yapılan işin çirkinliğidir. Bir şelaleyi isale borularına hapsederek Doğayı güzelliğinden yoksun bırakan mühendisten, dört bin yıllık, üç yüz fit uzunluğundaki bir ağacı panayırlarda ve sergilerde halkalarını sergilemek için kesen Kaliforniyalı oduncudan tiksintiyle yüz çeviriyoruz. İnsanlardaki, işlerdeki, hayattaki, bizi çevreleyen Doğadaki çirkinlik – bizim en büyük düşmanımız budur. Kendimiz güzel olalım, ve hayatımız güzel olsun!

Öyleyse hem doğası hem de hazırlanışındaki gerekli yöntemler gereğince bizim güzellik idealimize daha fazla uygun gelen yiyecekler hangileridir? Onlar tam olarak geçmişten bugüne basit yaşam süren insanlar tarafından takdir edilmiş olanlardır; yanıltıcı mutfak kurnazlıklarına başvurulmadan da iyi olabilen yiyeceklerdir. Yumurtalar, tahıllar, meyvelerdir onlar; başka bir deyişle, hayvansal ve bitkisel yaşamın ürünleri, organizmalarında hem canlılığın geçici alıkonulmasını hem de yeni hayatların oluşumu için gerekli unsurların derişimini temsil eder. Hayvanın yumurtası, bitkinin tohumu, ağacın meyveleri, artık var olmayan bir organizmanın sonudur, ve henüz var olmayan bir organizmanın başlangıcıdır. İnsanlar onları sağlayan varlığı öldürmeden kendine yiyecek olarak alır, çünkü iki soy arasındaki bağın eşiğinde biçimlenirler. Bizim organik kimya öğrenimi gören bilim insanlarımız dahi her bir hayati unsurun en iyi deposunun hayvanın veya bitkinin yumurtası olduğunu söylemez mi? Omne vivum ex ovo. [5]

 

 

 

 

 

 

[1] 1886 yılında kurulan köklü İngiliz magazini. 2013 senesinde matbu hayatına son vermiştir.

[2] Doğabilim uzmanı. Darwin ile evrim teorisi ve doğal seleksiyon üzerine yürüttükleri çalışmalarıyla bilinir.

[3] Domuz ürün ve yemeklerini içeren bir restoran zinciri.

[4] Kol kas grubu. Genel olarak “pazu” bölgesinin ön arka kısımları olarak bilinir.

[5] Lat. “Hayat bir yumurtadan çıkar”