“GECE TARİFESİ” TEMMUZ İLK HAFTASI DAĞITIMA ÇIKIYOR!

gece tarifesiön.jpg
2017 TEMMUZ İLK HAFTASI DAĞITIM BAŞLIYOR.

“2013 Haziran ayında duvara yazılan “devrim televizyonlardan yayınlanmayacak” sloganı birkaç farklı anlama geliyordu: bunlardan biri medyanın artık kontrol edilmeyecek bir noktaya gelmesi, demokratikleşmesi ve kitlelerin politik argümanlarını daha etkili/yaygın biçimde kullanabileceklerinin farkında varmalarıydı.
Bir diğeri ise soul, jazz, hiphop, spoken word tür/alt türlerinde geliştirdiği müzik ve poetik külliyatıyla Gil Scott-Heron’un yeniden hatırlanarak, beynelmilel örneklerinde olduğu gibi sokaklara taşınmasıydı.
Geçmişe bir saygı duruşundan/kuru bir duyarlılıktan daha fazla anlama gelen bu girişim, aynı zamanda SUB Press’in de önceyi tarayarak siyasi ve kültürel manada değişen iklimin izlerini taşıyan birkaç isme geri dönmesini sağladı.
Tişörtlerini giydiğimiz, kasetlerini(ya da diğer formatlardan) dinlediğimiz, bir dönem filmleriyle haşır neşir olduğumuz ya da yazdıkları metinlerle kendimizi kaybettiğimiz kısacası yaşamın her anında “nesne” olarak yanımızda taşıdığımız bu isimlerden oluşan bookletler kısa sürede ve peş peşe yayımlanmaya başladı.
Elinizdeki çalışma, SUB tarafından 2013 – 2015 yılları arasında sınırlı sayıda basılan bu kopyaların bir araya getirilmesiyle hazırlanmıştır.
Birbirinden beslenen; zamanı, müziği ve yazı’yı değiştiren bu metinleri okurken iyi vakit geçirmenizi ve asıl geçmişinizi hiçbir zaman unutmamanızı diliyoruz.”
-SUB PRESS

 

gece tarifesi back.jpg

WABİ SABİ

wabisabi_kapak_son

“Wabi-Sabi’yi 1960’ların sonlarında, ruhsal arayışımın izlerini sürdüğüm gençlik yıllarımda duydum. O zamanlarda Japonya’nın geleneksel kültürü yaşamın en zor sorularına derin “cevaplar” sunuyordu. Bana göre ise wabi-sabi, yaşama sanatı için aklın ve uyumun ölçüsünü yeniden kuran doğa temelli estetik bir yaklaşım idi. Yaratıcı eylemlerin etrafını saran iç karartıcı materyalizme yakalanmadan nasıl güzel şeyler yaratacağım ile ilgili artistik ikilemimden wabi-sabi sayesinde kurtulmuştum. Derin, çok boyutlu, anlaşılması zor wabi-sabi, Amerikan toplumunu duyarsızlaştırdığını hissettiğim içi kof, aşırı şekerli, kurumsal güzellik stili için kusursuz bir panzehir gibi duruyordu ve o andan itibaren wabi-sabi’nin, genç, modern ve yaratıcı ruhtan sürekli olarak doğan güçlü estetik karşıtı anlayışın pek çoğu ile – beat, punk, grunge ya da bundan sonra adı her ne olacaksa – bağlantılı olduğunu gördüm.”

http://www.idefix.com/kitap/wabi-sabi/felsefe/felsefe-bilimi/urunno=0001704090001

 

Yeni Underground Poetix yayımlandı

UP3_yerleşim_kapak_son.jpg

SATIN AL

http://www.idefix.com/Kitap/Underground-Poetix-Antoloji-Cilt-3/Edebiyat/Edebiyat-Inceleme/urunno=0001704091001

YAŞAYAN, NEFES ALAN, KAPİTAL ÇARKIN DIŞINDA ÜRETİM YAPAN ENDER KÜLTÜR NESNELERİMİZDEN UNDERGROUND POETİX 10 YILI GERİDE BIRAKAN KISA YAŞAMINDA FARKLI FORM VE FORMATLARDA TOPLAM 35 SAYI ÜRETTİ VE SAYISIZ PROJE, SAHNE VS ORGANİZE ETTİ, KİTAPLAR YAYIMLADI. SON 17 SAYISINI AYLIK SÜRELİ YAYIM OLARAK GEÇİREN UNDERGROUND POETIX 2000Lİ YILLARIN KÜLTLEŞMİŞ ESKİ SAYILARINI 2017 ŞUBATINDA ANTOLOJİ KIVAMINDA CİLTLEYİP 1. CİLDİ YAYIMLAYARAK YENİ BİR FORMA DAHA İMZA ATTI. LAKİN BU CİLT ANTOLOJİNİN 2 DİĞER CİLDİ GİBİ SEÇME VE DERLEMELERDEN OLUŞMUYOR. KARŞINIZDA UNDERGROUND POETIX’IN YEP YENİ SAYISI DURUYOR : Kartpostallarla Walter Benjamin’in Hayatı – Modern İran Sanatındaki İlk Manifesto Örnekleri – Lana Del Rey’in Lynchvari “Noir”ı – 7 Afrikalı Kadın Şair – DARIO ARGENTO İLE RÖPORTAJ – Barthes ve Adorno’dan Godard’a – David Wojnarowicz – Eisenstein “Montaj çatışmadır.” – Amatör Porno: 1990’larda Gizliliğin Sonu Taylor García – Susan Sontag ve Jean-Luc Godard Eserlerinde Görüntülerin Radikal Umudu veya Ahlaki Zorunluluğu -Montaj, avangart ve sinemanın aldığı tepki -Toni Negro: İş gücünü reddetmekten iktidarı ele geçirmeye – Cinsiyet Diyalektiği – Hepimiz Yatakta Ölemeyiz – Guy Hocquenghem – Jamaika pop müziği – Franco “Bifo” Berardi: “no future” – Biz Zamanız: Laibach/NSK, Retro-Avangardizm ve Mekanik Tekrar – Nazi Almanyası’nda Eşcinsellere Uygulanan Zulüm -Gilles Deleuze/Gherasim Luca: “Karşı-Ödipus” ile “Na-Ödipus”un Paradoksal Buluşması – A’dan Z’ye 70’lerin Feminist Avangart Sanat Rehberi – Pornografi ve Erotizm – JAPONYA’DA BEAT: Yoşimasu Gozo – Jonas Mekas – “Queer” Sözcüğünün Tarihi – Iris Murdoch – Hajime Sorayama – TİŞÖRTLÜ SPİNOZA – Wittgenstein’ın Sapları – Gerçek Gibi Müzik: Gerçeğin Sentezi – Diderot, Brecht, Ayzenştayn.. E.T.C…

ALLEN GINSBERG * ÖLMEMİ BEKLEYİN

olmemibekleyin_kapak_deneme2

SATIN AL http://www.idefix.com/Kitap/Olmemi-Bekleyin/Edebiyat/Siir/Dunya-Siiri/urunno=0001704089001

Önsöz

Allen Ginsberg tehlikelidir! Öyleyse buyurun gelin!

Ergenlik çağımda Allen Ginsberg’in şiirlerini ilk okuduğumda bende uyuşturucu gibi hayattan kaçış etkisi yapmışlardı. Ginsberg’in şiirleri, beni şiir dünyasının derinlerine sürükleyerek gözlerimi açtı ve senelerdir doyurmaya çalıştığım bir şiir açlığını doyurdu. “Uluma”, “Kadiş”, “Günebakan Sutra” ve “Amerika”yı okuduktan sonra dünyayı bambaşka bir şekilde görmeye başladım. Dil, zihnimde gürültülü ve gizemli; sözcükler ise ağzımda leziz ve uçarı bir hâle geldi.

Ginsberg’i okumak, bana lisemin İngilizce bölüm başkanına müfredatta yeterince şiir olmadığından şikâyet etme cüreti kazandırdı. Bölüm başkanı kurnaz bir şekilde bana fazladan şiir okutmayı önerdi; okuyabildiğim kadar şiir. Önerdiği şairler -Elizabeth Bishop, Marianne Moore, Wallace Stevens- ergen kulaklarıma ya yavan ya baş edilmez geliyordu. Başkan, bana Sylvia Plath’ı önerdi ama Plath bile beni heyecanlandırmaya yetmedi (o zamanlar); beni Ginsberg gibi, şiirin yapmasını istediğim gibi rahatsız edemedi. Yo, yo, yo! İstediğim ŞİİRDİ! Kargaşa, tehlike, akılları baştan alan, ağzı bozuk, akıl çelen kehanet! Talmudvari, Beat-zırvası, kuir, kırık-gitarlı-Bob-Dylan’ın sadece ALLEN GINSBERG’in söylemeye cesaret ettiği Amerikan şarkısını istiyordum.

Ginsberg’e duyduğum tapınmanın tekeşli olduğunu sanmayın. Tam tersi! Ginsberg’i sevmek beni daha bir sürü harikulade ilişkiye sürükledi. Ginsberg’i okuduktan sonra, tersine kronolojik bir sırayla Ginsberg’in ardından daha anlamlı gelen Walt Whitman’a âşık olmam işten değildi. İfade şekli, ritmi ve dilinin yoğunluğuyla Ginsberg’den ayrılan, ancak tutkusu ve toplumsal aktivizmi şiirden (Ginsberg’i okuduğum için) beklediğimin ta kendisi olan Adrienne Rich’e de çarpıldım.

Lise, üniversite, lisansüstü ve sonrası boyunca Ginsberg beni yoldan çıkarıp bereketli maceralara yöneltti. Ginsberg’in hakkındaki hayalleri merakımı uyandırmasa William Blake’i asla okumazdım. Ginsberg beni Anne Waldman’a götürüp getirdi, ardından Plath’a ve Anne Sexton’a. Ginsberg’in ahbaplıkları ve ortaklıklarının çılgın, hayali bir yol haritasını takip ederek yıllarımı geçirdim. Ginsberg-Frank O’Hara ilişkisi beni uzun seneler boyunca besleyecek şiirlere götürdü: David Trinidad, Wayne Koestenbaum, James Schuyler, Alice Notley, Bernadette Meyer. Ginsberg’in şiirlerini okumadan aylarım geçse bile varlığını harikulade bir bulaşıcı hastalık gibi daima içimde ve okuduğum şiirlerde hissediyordum. Ginsberg’in şiirlerine dönmek asla hayal kırıklığı yaratmıyordu. Aradan seneler, sayısız tekrar okuma geçtikten sonra dahi şiirleri hâlâ bana sıcak, hastalıklı, hasta ve dürtücü gelmeye devam ediyor. Beni yazmaya, daha uzun yazmaya, daha dağınık yazmaya, daha sahici yazmaya, daha çok ego ve tevazuyla, sahip olduğum ve olduğum her şeyle yazmaya davet ediyor.

Şiir algıma ilham veren ve onu kaçınılmaz bir şekilde şekillendiren, Ginsberg’in eserleri ve yaşamı hakkında (yanlış) anladıklarımdır. “Şair” sözcüğünün kafamda bana benzer bir imge oluşturması yıllar aldı: Bir anne ve yazar, küçük çocukları ya yan odada ya aynı odada ya tam tepesindeler. Fakat bence gözümde canlandırdığım ilk “şair”, rutubetli bir odada mum ışığında tek başına oturan veremli bir adam değil de çılgın, sakallı, güler yüzlü, ağzı bozuk, utangaç fakat açık sözlü, devamlı olayların ve insanların merkezinde yer alan Yahudi bir ozan olduğu için, ben de şair olabilirim diye düşünebildim!

Yıllarca Sylvia Plath’tan ve Anne Sexton’dan korktum, Elizabeth Bishop ve Marianne Moore’dan uzak hissettim ve bazı şiirlerini sevsem dahi T. S. Eliot, Ezra Pound, Wallace Stevens, William Carlos Williams ve Robert Lowell gibi yazarların yanında görünmez (veya aşağılanmış) hissettim. Ama Allen iyi bir anneydi. Beni şiirin mutfağına davet etti ve bir sandviç hazırladı. Dağınık, kusurlu, kucaklayıcı, coşkun, erotik (ikimiz de erkeklerden hoşlanıyoruz); paylaşabileceğim türden bir şiir sundu. Neticede asit kullanmadım, okulu bırakmadım, bir tapınakta inzivaya çekilmedim. Hayatımda New York’tan San Francisco veya Boulder dışında bir yere gitmek için ayrılmadım. Ginsberg’in iyi bir anne olmasının sebebi biraz da bir şair ve bir insan olarak değerli olmak için o (veya onun gibi) olmak zorunda olduğumu (veya olabileceğimi) hissettirmemesiydi. Ginsberg’i sevmek Beat veya Budist olmak zorunda olduğum anlamına gelmiyordu. Ginsberg’i sevmek çok büyük ve çok küçük, düşünceli ve alakadar olmam lazım demekti.

Bu eski-yeni şiirleri okumak ne büyük keyif! Sanki çok sevdiğim birinin eski fotoğraf slaytlarını izlemek gibi. Gençken ne de yakışıklıymış! Ne masum görünüyormuş! Ne bilge! İnsan yeniden moda olan veya hiç modası geçmeyen şeylere, tanıdık gelen ama aslında ilk defa gördüğü resimlere şaşıp kalıyor. “Tabii ya!” diyor. “Öyle miymiş!” veya. Bu gizli kalmış şiirler için, sadece bir hatıradan ibaret değil, yeni bir bağ, yeni bir keşif olan çoklukları için minnettarım. Ginsberg’in göz korkutan üretkenliğini sevsem de yayımlanmış eserlerinin çokluğu onun zaman içindeki gelişimini gözlemlemeyi oldukça güçleştirir. Bu hatırı sayılır (ama başa çıkılabilir) zaman yolculuğuna çıkmak ve Ginsberg’in şu mısraları çıtlattığını (çatlattığını) görmek ne büyük zevk: “Fırlatılan eldiveni yerden almaya hazırız: / Savaşmaya, fethetmeye, dünyayı yeniden inşa etmeye.” Ginsberg eskiden bile biliyordu, boğazı “tıkanmıştı, boğacakmış gibi / Dilimi konuşmasın diye; oysa kulağımda / Avam arbedenin sesleri çınlıyordu.” Ginsberg’in şarkı söylemeye başladığını duyarız. “Kendi fiziksel ebediyetini” yazarken “dünyanın çıldırdığını görmeye uyanışını” izleriz.

Bu toplamanın “Kendi doğamın baktığım Enginlikteki kadar isimsiz Ozanıyım” (Mükemmel “Galler Ziyareti Sonrasında 29 Temmuz 1967” şiirinden) gibi coşkulu dizelerden “Melankoli burada oturmaktır, orta yaşlı / yıpranmış yenler ve kıllı ellerle / korunmasız, yalnız” (Hopper’ı andıran hüzünlü ve sinemavari şiir “Cleveland Havaalanı” şiirinden) gibi kasvetlilere kadar uzanan ruh hâli yelpazesini seviyorum. Bu şiirlerin içinde Ginsberg’in bir sürü arkadaşının (direkt yazar olarak veya atıfta bulunularak), Whitman’ın (o kadar nüfuz etmiş ki nerdeyse ete bürünmüş gibi), John Ashbery’nin, Frank O’Hara’nın, Kenneth Koch’un, Bob Creeley’in, Charles Olson’ın, Amiri Baraka’nın, Gregory Corso’nun, Lawrence Ferlinghetti’nin, Bob Dylan’ın, Gary Snyder’ın, Anne Waldman’ın, Ted Berrigan’ın, Ron Padgett’in, Susan Sontag’in, Carl Solomon’un ve diğerlerinin olmasını seviyorum. Ginsberg’in her şeyle içten bir şekilde ilgilenirken kendisini asla çok ciddiye almamasını seviyorum: “Ve ben — / ‘Om om om filan — / dualarımı tekrarlıyorum / NY Post’u yiyip yuttuktan sonra / gözümde yaşlarla —.”

Kısa haiku benzeri şiirleri de seviyorum: “Şafakta uyandım kaçmaya çalışırken — / Yakalandım rüyamda / bir şeyler aşırırken” veya tümü şu kadardan ibaret “Trungpa Dersleri”:

Şimdi yay fırça ve yelpazeyi elimde dengelediğime göre

— Bir bardak suya ne dersin? —

İşemek için çükümü tutarken, Atlantik fışkırıyor.

Yemeğe oturduğumda, Ay ve Güneş tabağı dolduruyor.

Bunlardan başka mini epikler, ülkeyi kuş bakışı bir kıyıdan diğerine izleyen ve sadece Amerika’ya değil, “enginliğin” kendisine bir övgü olan harika “New York’tan San Fran’e” de var. Bill Morgan’ın, yüz kızartacak derecede cinsel içerikli “Bebbe beni kucağına al…” diye başlayan “[Şiir]”i de yetmiş yedi yaşındaki Marianne Moore’a yazılmış sevimli doğum günü şiirini de bu toplamaya dahil etmiş olmasından dolayı memnunum. Kişisel, siyasal, fiziksel ve tinsel… Bu yaşamsal kuvvetlerin yumak olduğunu, bunların birbirinden asla ve asla ayrılamayacağını bilmek, Ginsberg’in tipik özelliğidir.

Polis şiddetini, ırkçılığı, sınıf baskısını ve hapishane endüstrisi sistemini lanetleyen bu toplamanın ürkütücü vakitliliği karşısında dilsiz kaldım (ama şuursuz değil): “Deli arabalar polisinizden korkmuş yapayalnız topraklarda dolaşıyor”; “ifade özgürlüğü / Ben sıradan bir yurttaşım / polisten korkan”; “Hangi ilahi kongre soruşturması silecek / geçen onca yılı, iftirayla, haksızlıkla, / beyin yıkama ve hapisle?”; “Başkalarına verdiğin acıları hatırla Kocabaş! / Dur ve ölüm döşeği vicdanında hak hukuk ara!” Bu toplama bize hâlâ “havası zehirlenen saftirik ölümlüler” olduğumuzu ve haberlerimizin haber niteliği taşımadığını hatırlatıyor.

Bu toplamadaki ilk şiiri okuduğumda sesli güldüm. Annemin doğduğu yıl yazılan şiirde Gordon Canfield’ın kim olduğuna dair (dipnotları okuyana dek) bir fikrim yoktu ama 2016 seçimlerine yaklaştığımız bu günlerde şiirin güncelliği beni çok etkiledi. Aynı gün ilerleyen saatlerde oğlum Donald Trump kazandığı takdirde ne yapacağımı sordu (Bundan yetmiş üç sene sonra kimsenin Trump’ın kim olduğunu hatırlamayacağını tüm kalbimle umut ediyorum.) “Ne mi yapardım?” dedim. Oğlum “Evet,” diye yanıtladı. Ne dememi bekliyordu, Kanada’ya taşınırız mı? Her şeyi bir kenara bırakıp… “Anne” dedi oğlum, “Trump bebeğini emziren bir annenin iğrenç olduğunu söyledi!” Ginsberg’i düşündüm. “Sanırım Trump’ın canına okuyan bir şiir yazardım.”

Ginsberg bana arkadaşlarım gibi (ölmüş olanlar dahil), hatta hiç tanımadığım şairler gibi (Ginsberg’in kendisi gibi) yazmayı hatırlatıyor. Eğlenmeyi, ciddi olmayı, kızmayı. Bulutların altında meditasyon yapmayı hatırlatıyor, sahtekâr siyasetçilerin ağzının payını vermeyi ve neden “Beyaz / bankerlerin, politikacıların polis ve orduların” hâlâ hemen her şeyi kontrol ettiğini sorgulamayı. Ginsberg, “ruhlarımızın şen ilahisini / bastırmak üzere” yaratılan sefaletle savaşmak üzere “bedenime geri dönmeyi” hatırlatıyor. Ginsberg’in ileri görüşlü şiirleri, isyan ettikleri eşitsizlikleri sona erdirmediklerine göre işe yaramış sayılmazlar. Bu şiirlere bugün her zamankinden çok ihtiyacımız var. Bu koleksiyon bana teröre karşı savaşımızın terörü içeren bir savaş olduğunu ve Ginsberg’in “Savaş kara büyüdür” sözünü hatırlatıyor.

Bu denli korku dolu, karantinayla, izolasyonla ve kendini korumayla kafayı bozmuş bir çağda, eğitimcilere öğrencilere sınıflardaki potansiyel tehlikeli maddelere karşı tetik uyarılarda bulunma talimatının verildiği ve devletimizin mevcut tehdit seviyesine dair renk kodlu öneriler dağıttığı bu çağda, Ginsberg’in şiirleri bize sanatın hasta etmek, kirletmek, sallamak, sarsmak, sorgulamak, işgal ve tehdit etmek ve heyecanlandırmak vazifesini hatırlatıyor. Ginsberg’in şiirleri daima bunu yaptı ve yapmaya devam ediyor. Tehlikeliler. Korkusuzlar. Lazımlar.

—Rachel Zucker

BÖCEK EDEBİYATI

1280px-hans_hoffmann_nach_dc3bcrer_hirschkc3a4fer.jpg

Underground Poetix

Kafka, Pound ve Burroughs’da Böcek İmgelemi
Micheal  / overweeninggeneralist.blogspot.com

Editör: Şenol Erdoğan
Çeviri:
Türkü Naz Altınay

 
Bana sezgisel bir şekilde oldukça doğru gelen (A-HAAA!) bir Jung psikanalitik nakaratı, eğer böcekleri kendi türümüze yakın bir hızda üreyen karikatürümsü, beyinsiz robotik varlıklar olarak görüyorsak, muhtemelen Altı-Bacaklı Çoğunluğu bilinçaltımızda mantığımıza karşı bir güç veya tehdit olarak algıladığımız anlamına geldiğini söyler. Akıl için yeğlediğimiz bazı şeyler var, Aklın olması gerektiğini düşündüğümüz bazı şeyler.

İyi günlerde – yani çoğu günde – böceklerin hayatının çeşitliliği ve karmaşıklığı, morfolojisi ve yollarını bulma şekilleri beni büyülüyor. Şurada, omzunun üstünde ve perdelerin yanında duran böcek var ya? Onun bir çeşit Yabancılaşmış Zihin olduğu düşüncesi hoşuma gidiyor. Yani, bir baksanıza Ona.

[Bu noktada bir reklam arası vermek ve James K. Wangberg’in Marjorie C. Leggit tarafından bolca ve sinsice resimlerle süslenmiş Altı Bacaklı Seks: Böceklerin Erotik Yaşamı  adlı kitabından bahsetmek istiyorum. “Böcek Köleliği ve Sado Mazoşizm” (bölüm 18) veya “Böcek Seks Mekanları” (bölüm 8)  gibi episodlarda gerçek bilimi ön plana çıkaran ve hepsiyle rastlantısal bir isim benzerliği taşıyan Leggit çizimlerine sahip olduğu, kolaylıkla 2013 Yılının İlk On Kitabı arasına girecek bir kitap bu. Çok satanlarda ilk 10’a girmesi, oldukça kolay. Elbette sohbeti “kahve masası kitabı” olarak açmak gerek, yalnızca kitabın kapağı kabul edilmesi için yeterli. En sevdiğimiz böceklerin çoğunun yaşadığı Amazon’dan da rüşvet falan alıyor değilim. Bu kitapla yalnızca Sanat adına ilgileniyorum. Şovumuza geri dönelim.

Tanrı, doğa ve yaratılış hakkında sorulduğunda, eğer bir Tanrı varsa, yıldızlar ve böceklere gereğinden fazla ilgisi var diye cevap veren kişi sanırım müthiş İngiliz entelektüel ve genetikçi JBS Haldane’di. Gerçekten de, dünyada akıl uçuklatıcı sayıda böcek var (Aldous Huxley, Haldane’i tanıyordu; onun insan neslinin ıslahı bilimine dair düşünceleri Cesur Yeni Dünya romanını etkilemiştir ve Aldous’un 1920’lerin başındaki düşünsel romanı Ada’da, biyoloji çalışmalarına çok fazla odaklandığı için arkadaşlarının karısını becerdiğini fark edemeyen Haldane üzerine kurulmuş bir karakter vardır, işte benim size dipnotum…)

Kafka
Böceklerin bizleri ele geçirdiği düşüncesi ve Kafka’nın eserlerine gelince, yalnızca Dönüşüm romanının size ait okuma(lar)ını sunacağım. 20. yüzyılın en iyi romancısı olarak Joyce’u aday göstersem de, yüzyılın mizacını daha iyi yakalamış olan kişinin Kafka olduğu söylenebilir: modernist toplum, makineler ve günlük hayatın bürokrasisi, Otoriter Devlet, aşırı kalabalık şehirlerin sosyobiyolojik karınca yuvası ve isminize iliştirilmiş olan sayılar. Günümüze kadar, oh, en azından 2013 Nisan’a kadar ki 20. yüzyılda günlük hayatın absürtlüğünü dile getiriyor. Yetersizlik, suçluluk, gözleri kamaştıran eşitsizlik, yabancılaşma, yalnızlık, endişe. Soykırımın ve bölgeler üzerinde ağız dalaşı nedeniyle insan soyunu atomlara ayıracak tehdidin, materyal ve ideolojinin farkındalığı. (Tüm bunlar – Kafka’da gerçekleşen – film noir’ın da habercisidir ancak şimdi o konuya girmeyeceğim..)

Bilişsel bilim/psikodilbilim ve başlıca-iletişim-şekli-olarak-metafor yönünden, bürokratik devlet içinde kendimi beklenmedik bir şekilde her an, herhangi bir “nedenden” dolayı ezilebilecek bir böcek gibi hissediyorum.
Neden Kafka, Gregor Samsa’nın dev bir böcek olarak uyanmasını sağladı? Acaba kendi mantık anlayışına karşı monolitik bir devletin aklında olan tehdidi mi sezdi? Aslında evet, ancak Franz’ın babası fazlasıyla acımasızdı ve Kafka kimliğinin Yahudi mi, Alman mı yoksa Çek mi olduğundan pek de emin değildi. Ancak faşizmin gelişini görmüş gibiydi…1915’te hem de? (Böcekler ve büyük yazarlar üzerine bu nakarat, Ezra Pound’un “sanatçıların” “insan ırkının anteni” sözüne yeni bir boyut kazandırmaktadır.)

 

Pound
Pound’dan söz açılmışken, XIV ve XV Kantolarındaki Dantean “Cehennem” Kantosunda, politikacı imgelemini görürüz:

Kitlelere götünden seslenen,
Halk yığınlarına bataklıkta seslenen,
Su kelerleri, sümüklüböcekler, su kurtçukları

               

[Bonus olarak, savaş vurguncuları ve bankacıların “bokla tatlandırılmış kan içen/Ve arkalarında […] yatırımcıların çelikten kablolarla kırbaçladıkları”nı da eklemek istiyorum. ]

Daha da fazla böcek imgelemi… Sizi içeriğe dikkat etmeniz konusunda uyarmalı mıyım?:

Şaşkına dönmüş bok parçası Verres’ti
yobazlar, Calvin ve İskenderiyeli Klement!
bokun içinde saklanan kara böcekler,
Toprak dermansız kalmış, bataklık parçalarla dolmuş

Hayat muazzam değil mi? Ama bekleyin! Dahası var:
Ez gerçekten de London’ın almasına izin vermişti (“Koca göt delikleri/basurdan parçalanmış/Westminster’ın göğü gibi yapış yapış/sallanıyorlar sarkıtlar gibi gökyüzünde”)

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Kanto 14’te, haklı bir küfür patlamasının ortasında:

kötücül budalalıklar ve budalalıklar,
topraktan mikrop dolu kanlı irin fışkırıyor,
ölü kurtçuklar canlı kurtçuklar doğuruyor,
gecekondu sahipleri,
tefeciler
otoriteye kadın satıcıları ve kasık biti fışkırtıyor


KİM bu Pound’un enfes cehennem deliklerine ekledikleri? Devlet propagandasını tekrarlayıp duran bankacılar, savaş vurguncuları, politikacılar, gazeteciler ve yaşamsal bilginin özgürce akışını önleyen kişiler. Dahası da var ve izin verirseniz bu küçük parçayı alıntılayacağım çünkü Burroughs’un Pound’dan gerçekten nasıl etkilendiğini gösteriyor; Burroughs birçok kez Ez’in onu etkilediğini söylemiş olsa da çoğunlukla fark edilmemiş bir şeydir bu:

Ve Invidia,
Çürümüşlük, kötü kokular, mantarlar,
sıvı hayvanlar, erimiş kemikler, 

yavaş çürüme, kokuşmuş patlama,
haysiyetsiz, trajedisiz çiğnenmiş sigara izmaritleri
. . . . .m Episcopus kara böceklerle dolu kondomu sallıyor,
tekelciler, bilginin ve dağıtımın
önüne geçenler.

               

Bu daha yalnızca Kanto XIV’tür. Bence, kara böceklerle dolu kondom Burroughs öncesidir. Kanto XV’te tekrar ortaya çıkar, sanki “kes-yapıştır” oraya yerleştirilmiş gibi. Kendilerine “Sıvı Hayvanlar” diyen herhangi bir heavy metal grubunun olup olmadığına bakmadım henüz ancak yoksa da çok geç değil! Ve “Invidia” Latincede kıskançlık veya haset anlamına geliyor ancak burada kötücül, şeytani bir güç veya Demiurgos’un Dölü olarak karşımıza çıkıyor.

Kanto XV’te, Ez iyice çığırından çıkıyor. Genellikle sinekler ve kurtçukları görüyoruz ancak şimdi paragöz yönetici sınıf ve dalkavukları gerçekten boka batmış durumda, yüzükoyun, osuruklu bataklıkta debeleniyorlar ancak kendileri insectoid olarak karşımıza çıkıyor “tüm arka bacakları seğiriyor/hançerler ve şişe dipleriyle birlikte/savunmasız bir anı bekliyorlar.”

Konunun muhtemel yabancısı için: Pound sanatta, şiirde ve estetikte bir devrime yol açmak niyetinde olduğunu ilan etmişti ve en sıkı devrimci-sanatçı arkadaşları 1914-1918 savaşında hayatlarını kaybetmişti. Tam da bu noktada sinirli olmakta haklı, değil mi?

Kafka’yla Pound’u karşılaştırmak çok kolay gibi görünebilir ancak Pound’un insectoid imgelemi, böceklerin doğal yaşam alanlarına da eşlik eder: insanların üstünde, etrafında ve içinde gezinen – diğer şeylerin yanında Çürümenin neden olduğu Açgözlülük. Ne Pound ne de Kafka’nın eserlerinde böceklerden bilinçli bir şekilde tiksindiklerine dair bir duyguya kapılıyoruz. Diyebiliriz ki, her biri insectoid imgelemini, sıklıkla “Birinci Dünya Savaşı” olarak anılan ancak benim 1914-18 arası Dünya Savaşı Dönemi olduğunu düşündüğüm dönem sonrasında olayların gidişatından duydukları korku ve iğrenme duygularının yansımasının doğal bir sonucu olarak kullanıyor; o zamandan beri savaş dışında başka hiçbir şey görülmemiş ve umarım ki Steven Pinker, öğretmeni Chomsky’nin politik yazılarına dilbilimine gösterdiğinden daha fazla önem verir…

 

20.Yüzyılın Başlangıcında İki Popüler Bilimsel Kaynak: Haeckel ve Fabre
Ernst Haeckel 1919’da öldü. Darwin’i tanıyordu. Fazlasıyla Germen bir profesördü (tüm canlı şeyler arasında bir uyum vardır), bir doktor, embriyolog (“ontojenez, filojenezi özetler”) ve dudak uçuklatan bir sanatçıdır. Küçük canlıları betimlediği çizimlerine hayranım. Doğadaki Sanat Biçimleri kitabına bir bakın, benim favori Sanat kitaplarımdan biridir: saykodelik ve hatasız, güzel ve entelektüel açıdan kışkırtıcıdır. Kafam güzelken bunlara bakmaya bayılırım. Hiç şüphe yok ki, birçok 20. yüzyıl yazarı Haeckel’in çalışmalarını görmüş ve ondan esinlenmiştir. Fransız film yapımcıları Nurisdany ve Perennou’nun (1996 yapımı Mikrokozmos filmine bakın!) Haeckel’a bulaştığı kuşkusuzdur. Ancak aynı zamanda, Jean-Henri Fabre’ı da ihmal etmez. Fabre 1915 yılında öldü ve her ne kadar teoriye karşı olan bir erken Fransız düşünürü olsa da Darwin onun çalışmalarına bayılıyordu; More Hunting Wasps adlı kitabındaki VIII. Bölüm “A Dig At the Evolutionists”i inceleyin. (Alexander Teixeira De Mattos, F.Z.S tarafından yapılan çeviri bana tamamıyla muhteşem geldi (Joyce, Nabokov ve Stevens hayranlar, oldukça kısa Bölüm 8 “A Dig At The Evolutionists“i bir inceleyin derim). Ayrıca Wiki makalesindeki taranmış materyallerin listesine bakın. Fabre etait un virtuose merveilleux!

Burroughs
Böcek imgelemi Burroughs’un geniş külliyatında sıklıkla karşımıza çıkar ancak Çıplak Şölen’in yalnızca Cronenberg’in selüloit çevirisini gördüyseniz, Burroughs’un böceklere takıntılı olduğu hissine kapılabilirsiniz. Değildi. Ancak Kafka ve Pound’ın kendi tarzlarında olduğu gibi, böcekler, Kontrol, Otorite ve Devlet Gücüyle ittifak halinde veya ona mikro katkılarda bulunmaktadır. Garip bir biçimde, Devlet Gücü ve Kontrol, Frankfurt Ekolündeki tipler tarafından, kendinden emin araçsal rasyonaliteye köle olarak teorize edilmiştir – amacı (telos) olmayan sanat (techne) – yalnızca kendi iyiliği için “daha fazla ve daha iyi”, “insan” değerleri çok fazla göz önünde bulundurulmaksızın; Burroughs, Pound ve Kafka’dan hareketle –yeryüzündeki diğer canlılar kadar insan ve rasyonel olmayan?!– böcekler, Modern Devlet aygıtında özne olan bireyin değerlerini tamamıyla aşmış bir rasyonaliteyi temsil eder. İnsani sıcaklık, sevgi, sabır, yetiştirme, – Kutsal Dişi- bunların hepsi Araçsal Rasyonalitenin antitezidir… Yine de Burroughs’un meşhur kadın düşmanlığıyla birlikte kendisi –besbelli- bir parça farklı bir durumu temsil etmektedir.

Çıplak Şölen’de bir ajan, başka bir ajanın çalıştığı kişiden şüphelenmektedir: kendisi olan benzer insanlar için çalışıyor olabilir veya “Başka bir galaksiden gelen dev böceklerin güvenini temsil ettiği söylentileri var.” Burada böcekler kelimenin tam anlamıyla ET işlevi görmektedir. Ancak daha sık görülen Burroghsian böcek mecazı da, hiçbir insan değerine saygısı olmayan araçsal rasyonalistler oluşudur. Biraz daha odaklanalım: WSB’nin, AMA’nın Güç kullanımına ve genel olarak modern Batı tıbbi kurumlarına yönelik bazı başlıca şüpheleri vardı. Macunun popüler suç ortakları için buradan tüymeden önce işte size Çıplak Şölen’den fantazmagorik bir bölüm:

Lobotomi Çocuk, Doktor “Fingers” Schafer ayağa kalktı ve Katılımcılara dönerek, soğuk mavi, yıkıcı bakışlarını yöneltti:

“Beyler, insan sinir sistemi sıkıştırılmış ve sadeleştirilmiş spinal kolona indirgenebilir. Ön, orta ve arka beyin, adenoidi, yirmilik dişi ve apandisi izler…Size Şaheserimi veriyorum: Tamamen Endişelerinden Arınmış Amerikan İnsanı…

Trompet sesleri: Adam çırılçıplak, iki zenci tabut taşıyıcısı tarafından taşınmaktadır, hayvani, alaycı bir vahşilikle onu platforma bırakırlar…Adam kıvranır… Eti yapışkan, saydam bir jöleye dönüşür, yeşil sisin içinde dağılır ve canavarımsı siyah bir çıyanı ortaya çıkarır. Dalga dalga pis bir koku tüm odayı doldurur, ciğerleri yakar, mideyi altüst eder. – sf. 87
Allen Ginsberg’in Burroughs hakkındaki – Swift ile eşit düzeyde bir hicivci olduğuna ilişkin – tanıklığını da eklemek istiyorum ve buna bir noktaya kadar katılıyorum. Bu noktada, böylesi bir pasajın komik yönlerini, WSB’yi gerçekten de tehdit eden Kontrol unsurlarına ilişkin bir belagat olarak değerlendirmeye de davet ediyorum, ancak diğer zamanlar görünen o ki, WSB proto-punk bir sanatçı-entelektüel ve alaycı bir biçimde dudak büktüğü büyük bir servetin hatırı sayılır kısmının mirasçısıdır. Bir seferinde, Burroughs M.D.’ye nişan almıştır ancak kendisinin homoseksüalitesi devlet tarafından resmi olarak “hastalıklı” bir varoluşsal zihniyet olarak görülmüştür ve evet, eroin bağımlısıdır ve ailesinin hali vakti yerindedir. Bizi (biraz da olsa?) ilgilendiren şeyse, Modernizmin üç büyük figüründe böcek imgelemi.

Kafka, Pound ve Burroughs birer ucube miydi. Elbette. Ama ben de öyleyim. Yoksa neden burda oturmuş onların durumlarını tartışayım?

İşte size böceklerin dünyanın varisi olacaklarını öne sürmek isteyen 1970’lerden bir “belgesel”. The Hellstrom Chronicle’ı hatırlayan var mı? Yapmacık ve bir nevi kulak tırmalayan bir filmdi ancak Oscar’ı kazandı. (Ama siz siz olun önce Microcosmos’u izleyin!)

Charlotte Moorman

 287288434c2181099563187c6daed00c.jpg

Underground Poetix
çeviri: Deniz Kurt


Madeline Charlotte Moorman Garside
 (18 Kasım 1933 – 8 Kasım 1991) Amerikalı bir çellist, performans sanatçısı ve avangart müzik destekleyicisiydi. “Yeni müziğin ‘Jeanne d’Arc’ı” olarak anılan Moorman, Annual Avant Garde Festival of New York’un kurucusu ve Koreli sanatçı Nam June Paik’ın da sık sık birlikte çalıştığı kişiydi.

Avangart video ve performansın öncüleri sanatçı Nam June Paik ve çellist Charlotte Moorman, Project 5’da 40’dan fazla performans ve bir sergi için 1976’da Adelaide ve Sydney’de bir araya geldiler. Sergi Paik’in ünlü video heykellerinden bir seçkiyi – sentezlenmiş video ve geribildirimle yaptığı deneyleri gösteren TV setlerinden yapılar- içeriyordu ve Jim McWilliams, Joseph Beuys, Yoko Ono ve John Cage dahil olmak üzere Paik ve onun çağdaşları tarafından kurgulanmış fiziksel olarak cüretkar performanslar bu seçkiye eşlik ediyordu. Moorman buzdan yapılmış bir çelloyu çıplak çalıp, 12 metrelik bir trapezden sallanarak ve hepsinin üzerine kendini 13 kilo çikolataya bulayarak, Sydney Opera House avlusunun üzerinde balonlara asılı bir şekilde dolaşınca medyanın ilgisini çektiler.

“Video sanatının babası” ve “yeni müziğin Jeanne d’Arc’ı” olarak bilinen Paik ve Moorman geleneklere meydan okuyarak ve yeni sesler, görüntüler, deneyimler yaratarak müziği ve heykeli, performansı ve videoyu aynı potada eritti. Paik’in ünlü video heykelleri TV Buddha ve Video Garden’ın yeni versiyonlarının ve Moorman için yaptığı TV çello, TV bed ve TV bra for living sculpture heykellerinin sunulduğu Avusturalya’daki sergileri Adelaide’deki Art Gallery of South Australia’da ve sonra Sydney’deki Art Gallery of New South Wales’de gösterildi.

Ziyaretleri sırasında Moorman ve Paik 10 yıldan fazla süre işbirliği yaptılar ve birlikte Paik ve diğer katılımcılar tarafından bestelenmiş Fluxus işleri sahneleyerek özel resitallerden oluşan bir program sundular. Çiçek buketinden başka bir şey giymediği ve ısıtıcılar & spot ışıklarıyla çevrili olan buzdan yapılmış bir çelloyu eriyene kadar çaldığı Ice music for Adelaide dahil hem Adelaide’de hem de Sidney’de, özel etkinlikler de düzenlendi. Adelaide’de Elder Park’taki Flying çello’nun bir gündüz gösterimi Jim McWilliams tarafından kurulan cambaz telindeki bir trapez gösterisini içeriyordu. Mieko Shiomi’nin Cello sonata’sı çellosunu Adelaide Festival Tiyatrosu’nun çatısında bambu bir çubuktan sallandıran, Sidney’de ise New Soth Wales Sanat Galerisi’nin çatısında aynı şeyi yapan Moorman’ın baş döndürücü performanslarından bir diğeriydi.

Jim McWilliams’ın Chocolate cello’sunun bir Paskayla performansı Moorman ve çellosunun 13 kilo şekerlemeye bulanmış haliyle Sidney’deki Coventry Galeri’de sergilendi. Ziyaretin sonu için Moorman Sidney Opera House’un avlusunun üzerinde Jim McWilliams’ın Sky kiss’ini sergiledi. Siyah mayosu ve beyaz pelerini ile Jimmy Webb’in Up, up and away’ini helyum balonlarıyla havada asılıyken çaldı.

 

 

RICHARD PINHAS

CSKudhYWEAAu6QT

Underground Poetix

“İnsanlar istediklerini çalma hakkına sahiptirler. Git ve yağmala!”

Röportaj: Sonic Guerrilla Warfare & Savage Kicks
Web Sitesi: richard-pinhas.com
Türkçesi: Kerim Atay

Pinhas radikal bir düşünür, “üçüncü kuşak bir özgürlük yanlısı” ve Gilles Deleuze & Jean-François Lyotard’dan etkilenmiş bir filozoftur. O ayrıca gitarını ve synthesizer’ını oldukları gibi – adeta savaş enstrümanıymışçasına – kullanan bir sanatçıdır. Fransa’nın ilk bireysel yapım albümü – dostu Pascal Comelade’ye göre – “birçok insanın zihninde bir şey tetikleyen ve bir harekete geçme biçimi” olan Schizo ile gerçekleştirdiği ilk deneylerinden, ufuk açıcı grup Heldon’a kadar Pinhas sound’una hiç kimse kayıtsız kalamamıştır.

Son albümü Event & Repetitions’da da hala aynı şekilde – her zaman geleneksel olandan uzakta – devam etmektedir. O ayrıca birçok insana göre 1973’de filozof Gilles Deleuze’ü Le Voyageur (Gezgin) şarkısını söylemeye ikna eden kişidir. Yirmi dokuz yıl sonra, Schizotrope projesiyle, yazar Maurice G. Dantec’i de aynı şarkıyı çevirmesi için ikna etmiştir. Bu proje üç albüm – Le Plan, Life and Death of Marie Zorn ve Le Pli –  yapmış, makine ile insanın en sonunda birbirine sorunsuzca bağlandığı bir ara bölgeye ulaşmıştır.

Tüm beklentilerin aksine, Heldon bugünlerde başka bir albüm çıkardı. Only Chaos is Real. Bunun sebepleri nelerdir?

Bu Maurice Dantec ve Norman Spinrad’i tekrar bir araya getirmenin iyi bir şekliydi ama Heldon esas olarak varlığını 1973 ile 1979 yılları arasında sürdürdü. O zaman tüm bu süreç William S. Burroughs’a, Norman Spinrad’a ve Philip K. Dick’e adanmış bir saygı duruşuydu. Şimdi işler düzgün işlemiyor, başka bir albüm olmayacak.
Bir de solo dönemin var, değil mi?

Heldon sırasında ve sonrasında 1983’e kadar var, sonra… hiçbir şey yok. Müzikal olarak konuşmak gerekirse daha fazla söyleyecek bir şeyim kalmamıştı, ve durmadan aynı şeyi tekrarlamak istemiyordum. 80’ler ıstıraplı yıllardı. Kraftwerk ya da Brian Eno gibi söyleyecek şeyleri olan nerdeyse herkes müzik yaratmayı bıraktı. O yılların Fransa’da “Sosyalizm”, dünyada da – Reagan tarzı – Liberalizm yılları olması tesadüf değildir. O dönem söyleyecek şeyi olan herkesi öldürdü. Sonra ben kendimi dağlara, paraşütçülüğe, hava dalışına, Bergson ve Kant okumaya adadım… Müzik artık yoktu. Bir durum değerlendirmesi yapmam gerekiyordu. Müziğin bittiğini düşünüyordum. Ciddi felsefe bilgim vardı, biraz ona eğilmek istedim ve dağlar daha iyiydi, ve spor faydalıdır (gülüyor). Altı ay dağlarda spor yapmak ve sonra altı ay Paris’te uyuşturucu takılmak iyi bir dengedir.

Yakında “kusursuz uyuşturucu”ya sahip olacağımızı düşünüyor musun?

Kusursuz uyuşturucu mu? Dick  “Can-D” ve “Chew-Z” gibi şeylerden bahseder. Yakında serotonini harekete geçiren uyuşturucuların ortalıkta olacağını düşünüyorum. Birçok şeyin kıyısındayız. Aynı şekilde silikon çiplerle uyumlu bir şekilde çalışan nöronlar gibi inanılmaz hibridlere şahitlik etmeye başlayacağız. Sonu ya daha iyi, ya da daha kötü olacak. Görünüşe göre daha kötü olacak.

Fakat iyi şeyler de olmayacak mı, görkem mesela?
Dinamik görkem. Kant görkem kavramını detaylandırmıştır ve matematiksel görkemi dinamik görkemin karşısına konumlandırır. Matematiksel görkem, gökyüzünün mükemmelliği ve sairedir. Ve gerçek görkem bir fırtınanın veya çığın öfkeyle kudurmasını uzaktan izlemektir. Tamamen salak olmayan biri fırtınanın kıyısında durur ve izler, anlamayan biriyse batmaktadır. Kaybolur. Ne Nietzsche ne de Kant’ı adam gibi okumuştur, olayı yanlış anlamıştır.

O halde bu derin düşünce sürecinden sonra, müziğe geri dönüşünü nasıl açıklıyorsun?
Bir dolu kişisel “tetikleyicilerim” oldu. Müzikal seviyede bu Nirvana’yla 1992 yılına kadar gidiyor. Favorim değillerdi, ama en azından tekrar nihayet müzik yapan birileri vardı, ve önemli olan da buydu. Ama geri dönüşüm genel olarak Amerikalıların kayıtlarımın tekrar yayınlanmasını istemeleri yüzünden oldu. Sonra kademeli olarak, ufak ufak tekrar gitar çalmaya başladım. Her şey yeniden böyle başladı.

Çağdaş müzikle ilgili tartışmaların başlıca bakış açılarından biri de telif meselesi. Sen telifin kaldırılmasından yanasın sanırım?

İnsanlar istediklerini çalma hakkına sahiptirler. Git ve yağmala! Bu zaten ezelden beri böyle devam ediyor, satılan her bir albüm ile 10 albüm kopyalanıyor. Zaten artık bir seçenek yok. Albümler anormal ticari olanlar hariç artık neredeyse hiç satmıyor. Albüm işi öldü, eğer biz ona sanatsal bir biçim vermeyi ya da militan ağlar vasıtasıyla dağıtımını yapmayı beceremezsek, var olması için herhangi bir sebep de yok. Aslında her şeyi MP3’e çevirmeliyiz. Tüm Sanat eserleri bedava olmalı, bedava şeyleri kutlamalıyız! Paniklemeyin, artık hayatta kalmanın yeni yollarını yaratıcı bir şekilde düşünmek zorunda olsak da, yaşamayı başaracağız.

Her şeye bedava ulaşılabildiğinde, belki de sadece hak eden hayatta kalacak?

Kesinlikle, çünkü şimdilerde olmayan varlıkların akışı tarafından bozguna uğratılmış haldeyiz. Bu müzik değil, varoluşunun tek sebebi ticaret olan seslerin kaotik üretimi.

Müziği güçlü kılan nedir?
O yoğun, aydınlık titreşimli ilhama ihtiyacın vardır. Benim bir teorim var; ki bu teoriye göre üç farklı dünya olabilir – zaman dünyası, sessizlik dünyası ve ışık dünyası. İnsanlar, varlıklar, özneler antenlerdir, verici-alıcılardır. Titreşim alanları üreten bizler, salıngaçlarızdır. Eğer özneleri, salıngaçlar gibi bilinçli varlıklar olarak düşünürsek, müzik kesinlikle en güçlü şeydir, eğlencenin doruk noktasıdır.

 

Bize yeni albümün Event & Repetitions’dan bahsedebilir misin?

Bu bir solo albüm, Le Pli ve De l’Un et du Multiple arası bir miks, fakat ses ve ritim yok, sadece enstrümantal. EFRIM adında,  Godspeed You! Black Emperor’a ithaf ettiğim bir şarkı var! Beni fazlasıyla duygulandırıyorlar! Onlar son 15 yılda beni en çok etkileyen grup. Bana 30 yıl önce King Crimson, Pink Floyd ya da Magma ile var olan o ruhu anımsatıyorlar.

 

İşlerini nasıl tanımlarsın?

Tüm hayatımı parça parça vahşilikler yayarak bu sikik sisteme karşı yapabileceğim her şeyi yapmakla geçirdim (gülüyor). Genellikle işitebilir olmayan şeyleri işitilebilir hale getirmeye çalışıyorum. Kainatı duyulabilir yapıyorum. İç yoğunluğu içinde mümkün olan en güçlü müziği yapmak ideal anahtar olurdu. Böyle Buyurdu Zerdüşt’ün 400 kopyası yayınlandığında, Nietzsche hayattayken sadece 40 tanesi satılmıştı. Bu durum bu kitabın muazzam bir kadere sahip olmasını engellemedi.

Ayrıca Les Larmes de Nietzsche (Nietzsche’nin gözyaşları) adında bir kitap da yazdın değil mi?
Bu kitabı yazma niyetinde değildim, fakat benden yazmam istendi ve paraya ihtiyacım vardı. Bu yazdığımın samimi olmadığı anlamına gelmez. Sadece kitap yazma misyonum yoktu çünkü müzik yapmanın daha iyi olduğuna, müziğin anlatacak daha fazla şeyi olduğuna inanıyordum.

Fakat uzun bir süredir Nietzsche’ye ithaf edilmiş bir kitap üzerinde çalışıyorsun, bu aynı kitap değil mi?
Doğru. 20 yıldır bir kitap üzerinde çalışıyorum ama bahsettiğimiz kitap bu değil. Hala gelişme aşamasında olan başka bir kitap var. Elimde ayrıca sessizlik ve ışık hakkında bir kitap ve Maurice Dantec’le birlikte yazmakta olduğum Métatron: La Naissance de l’Electricité (Metatron: elektriğin doğuşu) isminde bir başka kitap var.

Les Larmes de Nietzsche ile yaptığın Deleuze’e adanmış bir nevi saygı duruşu değil mi?
Evet, kesinlikle. Eğer başka bir kitap yazsaydı, o kitap bence müzik hakkında olurdu. Ve – A Thousand Plateaus: Capitalism and Schizophrenia’daki ritornellonun sonu, ya da Deleuze’un fikir kavramını ima ettiği – The Logic of Sense’deki synthesizer gibi birlikte kavramlar üzerinde çalışıyorduk. Benden dijital örneksemelerle, ses-synthesizerları ve fikir synthesizerları ile ilgili bilgi istemişti. Sonra, tüm o dehasıyla, ne yaptıysa onu yaptı.

 

Deleuze’ün müzik dinleyecek bir ekipmanı olmadığı söylenirdi?
Bu doğru değil, çok fazla ekipmanı olmamasına rağmen müzik dinlerdi, çoğunlukla favorileri olan Piaf veya Ravel’i dinlerdi.

Onunla gerçekleştirdiğin Le Voyageur şarkısının kaydı nasıl gitti?
Ona ilgilenip ilgilenmediğini sordum, o da en azından bir deneyeceğini söyledi. Sonra onun kesip biçtiği bir takım Nietzsche metinleri önerdim ve kendimizi Paris’e 30 kilometre uzaklıkta, içinde Jean-François Lyotard, Gilles’in karısı, Fanny ve Vincennes, Cyril Ryjik’de bir felsefeci olan başka bir arkadaşımızın olduğu bir stüdyoda bulduk. Şarkının beş bin kopyası grubumuz Schizo ile  Ouais Marchais, Mieux qu’en 68 adı altında yayınlandı ve ücretsiz olarak dağıtıldı ve ilk albümde Heldon tarafından yapılan ikinci bir versiyon da vardı. İlk versiyon bir tür klasiğe dönüştü, bu biraz tuhaf bir kader çünkü bu şarkı 3 saat içinde sadece eğlenme amacıyla yapılmıştı. Ve hikayeye bir nokta koymak gerekirse Le Voyageur 25 yıl sonra Le Prli albümünde Dantec’le birlikte yeniden yorumlandı.

Maurice Dantec’le nasıl tanıştınız?
Aramızda ani bir kıvılcım oldu. Bir aşk hikayesi gibi diyelim, evet şahane bir hikaye. Onun Les Racines du Mal (kötülüğün kökleri) romanını okumuştum. Bu kitabı oldukça dahice bulmuştum ve onu aradım. Ondan etkilenmeyi bekliyordum ama etkilenen o oldu. Sonunda tanıştık ve birbirimize anlatacağımız o kadar çok şey vardı ki 6 ayı aşkın bir süre birlikte kaldık.

Uzay fethinde mesela?
Hepimiz uzay fethinin fanatikleriyiz. Ben “marslıların” var olduklarına inanıyorum. Eğer bir dünya yaratılmışsa, başka bir yerlerde başkaları da var olmalıdır. Maurice İsa Kral kavramını destekliyor. Ben radikal olarak tam ters cephede duruyorum, tüm hiyerarşilere, tüm insani köleliklere karşıyım. Fakat o dünyanın “marslılar” tarafından yaratılmış olduğu ek inançlarına sahip kökten bir Katolik. Ayrıca insanlığın 10 milyar nüfusu aştığında, başka gezegenlere yerleşmek üzere dünyayı terk edeceğini ve sonra başka uygarlıklara tanışacağını öngören bir teorisi daha var. Ayrıca “marslılar” ile ordu arasında bir tür gizli anlaşma olduğu fikrini öne sürüyor. Ve ordunun bilgi anlamında bizden iki kuşak önde olduğunu bildiğini…

Anti-madde silahları, hipersonik uçaklar?
Onlara sahipler, bu kesin. Mesela atomik patlamalara dayanıklı tek yaşayan türün akrepler olduğunu fark ettiler. O yüzden sentetik akrep kabuğundan yapılmış giysiler ürettiler! NASA ve ordunun bilim kurgu yazarı olan danışmanları var. Her saha subayı bilim kurgu kitapları okumak mecburiyetinde çünkü bilim kurgu yazarları tarafından betimlenen dünyanın 20 yıl ilerideki dünya olduğunu anladılar.

Nietzsche bir “Büyük Siyaset” kuruluşunun özlemini çekmekteydi. Onun bu yeni siyaseti neye benzerdi ve ardından gelecek değerler neler olurdu?
Gerçeklere dayalı bir siyasetin tesis edilmesi gerekiyor. Sorun insanların güdü veya arzularıyla savaşamamamız ve insanlığın arzusu da “tüketmek”. Deleuze’ün “evet kesinlikle insanlara ihtiyacımız var ama önümüzdeki insanlara” şeklinde müthiş bir lafı vardı. Bugün neler öne sürmemize izin veriliyor? Sistemi güçlendirmeyi bırakmalı ve böylece mümkün olan en azını tüketmek için çalışmalı ve en önemlisi zihinlerimizi ilerletmeliyiz. Şu an için Burroughs’un ima ettiği ‘elektronik gerilla’nın kurulması ile birlikte moleküler ağların yaratılması dışında bir alternatif göremiyorum.

Ayrıca bedenin önemsiz bir şeye dönüşmesi gerektiğinden bahsetmişsin?
Maurice’le biraz bu konuda, daha doğrusu metatronik gelecek üzerinde birleşiyoruz. “Metatron” ışığın; hem Kabala, hem de estetik objelerin üretiminde rastladığımız antenlerin teorisidir. Birbiriyle yakından bağlantılı ve çok yönlü gerçeklerden oluşan yeni bir ihtimaller ağı üreten bir beden ve fikir oluşumu var. Proust hayatlarımızın birer sanat başyapıtı olması gerektiğini söylerdi. Sanat, uyuşturucu ve düşünce ile ilgili her deney bu süreci desteklemelidir. Teknoloji de buna dahil edilmelidir çünkü insan ve makine eşit varlıklardır. İnsan/Makine rekabeti diye bir şey yoktur, insanın makineye ya da makinenin insana bir nevi organik bir şekilde neredeyse bir örgüt gibi dönüşümü vardır. Karbon ve silikon döneminden sonra foton bir öze, ışığa doğru ilerliyoruz. Whitehead ve hatta Deleuze gibi filozoflar elektronik ya da asit felsefesini yaratan ilk büyük filozoflardı. Onlar elektron’un dünyasını, foton’un dünyasını; dünyanın arkasına gizlenmiş o dünyayı görmemizde yardımcı olurlar. Deleuze’ün “sanalla gerçeğin birleşmesi”nden bahseden çok ünlü bir deyişi vardır. Aslında gerçek dünya, bu sanal olandır, ancak biraz daha fazla ışık ve biraz daha yüksek bir şuurla algılayacağımız bu dünya, arkadaki dünyadır.  Bazı matematiksel teorilerde “titreşimli, ışık saçan filiz” adını taşıyan bir başlangıç noktası bulunmaktadır. Bu çok güzel bir başlangıç prensibidir, bir nebze de Husserl’in “dahili aşkınlıklar” olarak tanımladığıdır. Bizim işimiz Whitehead’den, Deleuze’den, uyuşturuculardan, müzikten ve romanlardan oluşan bir dünya icat etmektir. Bunlar “Büyük Siyaset”in bileşenleri olacak ve takip eden değerler bizleri deneyimlemenin ve sürecin içine konumlandırarak bilinmez, devrimsel olacaklardır.